• 318 syf.
    ·6 günde·Beğendi·8/10·
    Okumadan, kitapla ilgili hiçbir detay görmek istemeyenler için belki biraz spoiler içerebilir :)

    Doğu bizi çağırıyor; tarihi, ilimi, bilimi ve tarihte yerini almış tüm bilge insanlarıyla.
    Bu kitabı bu kadar beklemiş olmanın çok büyük haksızlık olduğuna ve büyük bir okur kitlesinin de aynı fikirde olduğuna eminim artık.
    Kitabı okurken şunları düşünmeden geçemedim. Keşke çok kapsamlı bir tarih bilgim olsaydı ve bu tarihsel kahramanlara ve yer yer kurgusal olay örgüsüne bilgece bir bakış açısıyla bakabilseydim. Tarih kitaplarından zaten bildiğim Selçuklu sultanlarının, Nizamülmülk'ün, Ömer Hayyam'ın, Hasan Sabbah'ın, Alamut Kalesi'nin, İran'ın çeşitli şehirlerinin vb. böyle bir hikayede buluşması ve özelleştirilmesi, bir bakıma bu düşüncemi doğruladı. Ama kitabı kapattığımda sonuçta tek bir şey kalıyor aklımda, en başta yazdığım gibi, "Doğu bizi çağırıyor."
    Kitap, Ömer Hayyam ve Rubaiyat'ı ile buluşan iki ayrı hikayeyi ele alıyor. İlk iki bölümde; Ömer Hayyam'ın Rubaiyat'ı yazma süreci, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah'la tanışması ve bu iki insanın birbiriyle olan mücadelesi, Hasan Sabbah'ın Alamut Kalesi ve bir döneme korku salan tarikatı, Hayyam üzerinden İran şehirleri, dönemin önemli kişileri ve tarihi hakkındaki olaylar, son olarak da yangında Rubaiyat'ın yok olup gittiği düşüncesinden bahsediliyor.
    Diğer iki bölümde; Amerikalı Benjamin O. Lesage'ın Ömer Hayyam Rubaiyat'ını bulmak için İran'a olan yolculuğu, bu yolculuklar sonucu kendisinin de dahil olduğu İran'ın meşrutiyet savaşı, Hayyam Rubaiyat'ı sonucu doğan bir aşk ve son olarak kitabın asırlar süren bu hikayesinin 1912'de Titanic gemisinin batmasıyla son bulması anlatılıyor.
    Kitapla ilgili yapabileceğim en yüzeysel anlatımı yaptım sanıyorum. Umarım bu anlatım; kitabı okuyup Ömer Hayyam'ı, Hasan Sabbah'ı, Nizamülmülk'ü, bu çerçevede geçen tarihi kişilikleri ve olayları, en önemlisi Doğu'yu, onun ilim ve bilim adamlarını, köklü tarihini araştırmanıza ve belki de bu medeniyetleri gidip görmenize vesile olur.
    Bu kitap sadece Doğu ve Ömer Hayyam'la ilgili kurgusal bir kaynak. Belki ilgi duyup ciddi çalışmalar yapılmış tarih kitaplarını okuyabilirsiniz. Kitapta bahsedilen Ömer Hayyam rubailerini de mutlaka okumanızı tavsiye ederim.
    Herkese keyifli okumalar :)
  • Namusluyla namussuz
    Paltosu bir batman gelirmiş Deli Halit Paşa’nın
    Katlayıp attığında adam da devirirmiş.
    Paltosu tılsımlıymış söylence olmuş.
    Kurşunlar girer de çıkamazlarmış
    Şamanca bir gösteri olarak silkince paltosunu
    Onlarca yenik kurşun yerlere saçılırmış.

    Deli Halit Paşa’da çifte tabanca
    “Namuslu” dediği sağa takılı
    Düşmana karşı kullanır savaş kurallarınca.
    Bir de “namussuz” var sol tarafında
    Onun namlusundan çıkan mermiler
    Temize havale eder
    Vatanı namus bilmeyen namussuzları

    Çok korkulup, çok sevilen kumandan
    Nerede görev aldı nerde adı duyuldu
    Ora zil-düzen.
    O yaman Yemen
    Adını kuşağından bildiği uzak Trablus
    Dört dağ içindeki eşkıya Dersim
    Üç fena yıkım: Erzincan, Bayburt, Erzurum…
    Kafkas’ın kapısı Batum
    Ahımız Ahıska, vahımız Ahılkelek

    Ya Ardahan?
    Sarıkamış bozgununu yaşadığımız yılda biricik utku
    Ardahan’ın dağlarında
    Mareşal Kış’ı da, Mareşal Rus’u da yenmişti Deli Halit

    Dört dağ içinde eşkıya Dersim demiştik yukarıda
    Onun eşkıyalığı Deli Halit’e sökmez
    Deli deliyi görünce değneğini saklar
    Bir bu…
    Bir de Deli Halit der ki:
    “Bölge Türklüğünü devlet yöneticilerinin bilmeyişi
    Bozmuştur Dersim’de işi”
    O yapmaz o hatayı Türklük damarından girer Dersim’e
    Bu damar yüreği de etkiler elbet
    Hem korkulan hem sevilen bu dik ve düz adam
    İkna eder Cumhuriyet devrinin baş isyancısı Seyit Rıza’yı
    Yanına alıp sefer eyler Ruslara karşı.

    O günlerden bir anı anlatılır dilden dile
    Kemah Boğazındadır Deli Halit Ovacık Zaza Milisleriyle
    Fırat’ı karşıya geçecekler, önlerinde bir köprü
    Sudan geçin diye emir verir delice
    Aşiret reislerinden biri bilmez ki
    Dağların da dili vardır ve yalnızca kahramanlar sökerler dağca dilini
    “Yahu deli bu adam, köprü dururken keyf için suya vuruyor bizi” der
    Der demez de mermiyi yer
    Deli Halit, bir eşeği sürdürür hemen köprüye
    Bir patlama, eşek berhava
    Zaza Milisler anlarlar o canından olan reislerinin eşekliğini ya
    “Kumandan sağ ol bizi kurtardın, biz seni anlamamışız
    Ne ki kan girmiştir araya, biz artık seninle olabilmeyiz
    Hedef göster biz gidelim öz başımıza” demekten de geri durmazlar.
    Hedef öyle mi? Şu tepeyi dönün karşınıza çıkacak düşman
    Onlar önde Deli Halit arkalarından
    Varırlar o karartıların yanına
    “Yahu bu da ne bunlar senin askerlerin Paşa
    Bunların üstüne mi sürmektesin bizi?”
    “Hele yaklaşın iyi bakın, niye kıpırdamıyorlar ki?”
    Yaa sahi yahu, bu Deli’nin yine var bir bildiği
    Var ya… Onlar cephede donakalmış Türk Askerleridir
    Ve onların içinde sizin aşiretten de bir hayli yiğit var bakar mısınız?
    Var ya… Varmış…
    “Kumandan biz seni tam anladık, çözdük
    Boş adam değilmişsin
    Yeniden emrine girdik
    Tartışılmazsın
    Ne dersen odur artık”

    Deli Halit’le beni Kop Dağı tanıştırdı
    Memleketimden giderken
    Orada duydum namını ilkin.
    1916 yılında Kop Savunması Komutanı...
    O savunma ki
    Mareşal Fevzi Çakmak’a
    “Başarılmış bir Plevne’dir “ dedirten.
    O savunma ki
    Rus Orduları Başkomutanı General Yudeniç’e
    “Haziran ayında İstanbul’dayız” sözünü yedirten.
    Bir avuç Bayburtlu milis
    Ve ordu birliklerimiz
    Beş buçuk ay öyle bir tutmuştu ki Kop Geçidini
    250 bin kişilik Rus Ordusu mıhlanıp kalıvermişti.

    Mütareke, Domuz Etinden Daha da Haramdır Türk’e
    “Vurun”lar “durun” a dönene
    Yani Mütarekeye kadar hep buralarda Deli Halit.
    Mütareke...
    Mirasçıdan esirgenen tereke.
    Mirasçıdan esirgenip paylaşılacak müstevlilerce.
    Anadolu pay edilecektir bu mütareke ahkâmınca.
    Bir İngiliz torpidosu Karadeniz’de...
    Bütün komutanlar alınıp
    Kop ve Zigana yoluyla bu torpidoda toplanacaklar
    Oradan da İstanbul
    Askersiz asker olacaklar hepsi.
    İngilizler Tortum’a 3. Tümen Komutanı Deli Halit için geldiler
    “Siz” dediler “İstanbul’a gideceksiniz.”
    “Peki giderim” dedi.
    “Ama hemen” deyince
    Deliliği tuttu hem de pek fena:
    “Söz verip hiç uymadınız
    Şimdi de verdiğim asker sözünü sanki hiç duymadınız
    Söz dedikse tamam, ileri gitmeyiniz.
    Yoksa ben ileri gidiveririm
    Önümü de asla alamazsınız”
    İngilizler ürktüler Halit’in hiddetinden
    Bırakıp onu Oltu’ya yürüdüler.

    Mondros gibi hakça olmayan onursuz bir mütareke
    Domuz etinden daha da haramdır Türk’e
    Bel verdi diyorlar devlet
    Bu yaygın kanaat
    Bir genel kabulleniş.
    O bel verdiyse halk el ele verecek
    Savaşı, ülkeyi, devleti yitiren İttihat Terakki’nin
    Yenilmez ve yılmaz özü Teşkilat-ı Mahsusa
    Ve onun bağlısı, beratlısı
    3.Tümen Kumandanı Miralay Halit
    Böyle düşünmektedir.
    Düşüldüğü yerden kalkılacak
    İçimize sinmeyen bu acı olgu
    Bu kötü durum
    Yine milletin bağrına sığınılarak
    Yeni bir istenç ve kararlılıkla
    Düzeltilecek.
    3-5 Ocak 1919
    I.Ardahan Kongresi
    Teşkilat-ı Mahsusa’nın teşkilatçılığı
    Ve Deli Halit’in yöredeki ağırlığı sayesinde toplanabilmiş
    Başkanı Deli Halit
    İttihatçıların önde gidenleri ön sıralardalar
    Ebülhindili Cafer Bey’in solunda üç doktor var
    Hakkı Cenap, Fuat Sabit, Abidin.
    Solunda üç fedai: Filibeli Hilmi, Arif ve Rasim Beyler
    Bir deli rüzgâr çıktı bu kongreden
    Tipi-Boran oldu Ardahan Yaylası’nda
    Mütarekenin hiçbir kararı uygulanamaz
    Bir zamanlar harp tazminatı olarak Ruslara verilen Evliye-i Selase’yi
    Brest-Litovskt’an sonra
    Silahla almakla kalmadık
    Halk oylamaları yaptık
    Lekesiz, gölgesiz, şeksiz…
    Şimdi bu üç ili kansız, savaşsız
    Geri verecekmişiz.
    “Can sağ iken yurt vermeyiz düşmana” diyen Ozan
    Aha şurada yatar
    Verirsek ahı tutar.
    Boğazlar boğazımız, limanlar gümanımız
    Verilemez! Verilemez! Verilemez!
    Silah teslim etmek de ne?
    Yeni silahlar girmeli ordumuzun envanterine.

    İki gün sonra ikincisi olacaktır bu kongrenin
    Daha bildirimlerimiz var
    Bizi hükmen yenik sayan o zihniyete.
    Kararlar önemli ve iddialıdır yine
    Divan Başkanı Halit Bey açıklıyor:
    Söz yaylım ateş, sözcükler mermi.
    Cenubî Garbî Kafkas Cumhuriyeti Hükümet kurulacaktır
    İngilizler oyun peşindedirler
    Ne Gürcü sokulacak topraklarımıza ne de Ermeni
    Halka silah dağıtmak birinci ödevimiz.
    Trabzon’da yayınlanan İkbal, İstikbal
    Batum’da yayımlanan Sada-yı Millet
    Ve Erzurum’da çıkacak olan Albayrak gazeteleri
    İkbalimiz, istikbalimiz, milletin sadası ve albayrağımız için
    Desteklenecek, okunacak, okutturulacak.

    Karargâhı Narman’dadır Halit Bey’in
    Narman’ı Ermeni’den kurtaran komitacı
    Keğanılı Mahmut Çavuş’un başıbozuk takımı
    Ve Ebülhindili Cafer Bey’in müfrezesi
    Kuvay-ı Milliye’nin ilk nüvesi
    “Biz buradayız, varız, belayız” diyorlar
    Ekliyorlar: “Belasını arayan gelsin de bizi bulsun”

    Ne ki, İngilizlere kök söktürüp pösteki saydıran
    Cenubî Garbî Kafkas Cumhuriyeti Hükümetinin
    Bakıldı icabına
    Tutuklayıp Hükümet Erkânını
    Malta’ya sürdüler İngilizler.
    Kars nere Malta nere…
    (Dış İşleri Bakanı Fahrettin Bey dışında
    Fahrettin Bey, çok esaret görmüştü, onlar mı kefaret oldu ne
    Erzurum’da idi de kurtuluverdi Malta sürgünlüğünden)

    Yılanlar yenilirler
    Direnci kırılanlar yılanlar yenilirler
    Deli Halit bunu en iyi bilenlerdendir
    Yılmaz
    Türk Şura Hükümeti oluşturur Oltu’da
    Narman’daki vurucu gücü
    Bu hükümetin arkasındadır.
    İstanbul’dakilerin mütarekeperestliği yüzünden
    Yeniden elden çıkan evliye-i selasemizden
    Başlayan Türk göçlerini durdurur sağgörüsüyle.
    Günü geldiğinde geri alınacaktır öngörüsüyle

    Erzurum’daki 15. Kolordu Kumandanlığına
    İttihatçılardan yıllardır uzak duran
    Karabekir Paşa’yı atadılar İstanbul’dakiler
    Tembihli, koşullu ve de kuşkulu olarak.
    Teşkilat-ı Mahsusa’ya mahsus bilgilerse
    Kurtuluş adına bir şeyler yapmak üzre
    Görevlendirildiği yönündeydi
    Mustafa Kemal Paşa ile de görüşmüşler gelmeden önce

    Geldi ya
    Adı ittihatçıya çıkanlara yüz vermiyor Karabekir
    3.Tümen Kumandanı Halit Bey başında geliyor bunların
    Görüşüyorlar Karabekir’le
    Bakış farklı, tespit ayrı, çözümler ve yöntemler karşıt
    Dahası… Git diyor Halit Bey’e git buralardan
    Trabzon’a Tümen Kumandanı yaptım seni
    Gelgelelim salık vermem oraya da gitmeni
    İngilizlerin kara listesinin en başındasın
    Bayburt’a git, gözden uzak ol, orada bekle hele.

    Varıyor Bayburt’a Deli Halit
    Bir telgraf çekiyor Kara Kâzım Paşa’ya
    Talimat istiyor.
    Karabekir onunla muhabereyi de uygun görmüyor
    İngilizleri ve Saray’ı ürkütmemek
    Güvence vermek gerek
    Halit Bey onu doğrudan aramamalı
    Rüştü Bey, Küçük Kâzım Bey ve Süleyman Necati Beyler eliyle
    Dolaylı görüşülmeli…
    İnce siyaset gütmektedir aklınca.
    İttihatçıları kızağa çekerek koruyacakmış.
    Aldı Halit Bey, buna karşı, bakalım neler dedi:
    Gönderme
    Dolambaçtan gönderme
    Emir gönder açıkça
    İmaların gönderme

    Çok geçmeden Mustafa Kemal Paşa geldi Erzurum’a
    Muttali oldu oradaki duruma.
    Kongre çalışmaları sürerken
    Haber saldı Bayburt’a
    “Azim ve namusundan emin olduğu”
    Halit Bey sevinçle çıktı yola.
    Trablusgarp savaşından beri tanışırlardı.
    Şimdi yeni ahval ve şeraiti görüşmeliler
    Halit Bey’in durumunu Nutuk’ta şöylece anlatır Gâzi:
    “Bayburt’ta bir gizli tümen kumandanı gibiydi Halit.
    Onu gizlendiği yerden çıkarmak
    İki bakımdan önem arz etmekteydi
    Birincisi: İstanbul’a çağrılma buyruğuna uymamak
    Saklanmayı gerektirecek bir durum değil
    Kâzım ve Erzurum bunu bilmeli.
    İkincisi: Sahilde önemli bir nokta olan Trabzon
    Saldırıya uğrayacak olursa (ihtimal dâhilindedir)
    Halit gibi gözüpek, askerliğe vurgun
    Bir kumandan tarafından savunulmalı.”
    Mustafa Kemal Paşa bu görüşmede
    Özel görevler verdi Halit Bey’e
    Bir de özel şifre
    Karabekir’le değil doğrudan onunla haberleşmeli
    “Güvenme Karabekir’e
    İstanbul seni de istiyor beni de
    İnce siyaseti tutar, belli mi olur
    Muhafaza altında yollayıverir bizi”
    Halit Bey çıkınca Mustafa Kemal’in yanından
    Oltu’ya haber saldı
    Ebülhindili Cafer Bey on dört atlıyla derhal
    Erzurum’a doğru hareket etmelidir.
    Gece yarısı saat iki, Cafer Bey Erzurum’da
    Süleyman Necati’nin evindeki o gizli ve özel toplantıda.
    İttihatçı Küçük Kâzım ve Edip Nazım da bulunmaktalar elbet.
    Bir de ağır misafir beklemekteler.
    Saat dörde doğru yaveriyle beraber
    Mustafa Kemal Paşa girer içeri
    Gözlerinin içi gülerek der ki
    “Cafer gel alnından öpeyim seni
    Doğu’da direnişin simgesi.
    Halit’le sensin.”
    Cafer Bey’e Doğu’daki hainleri yok etme görevi verilecekti.
    -Kaç arkadaşın var Cafer?
    -On dört Paşam.
    -Yeter.
    -Paran var mı?
    -Var, sizin ihtiyacınız varsa ben takviye edeyim sizi.
    -Yok, bizim de şimdilik paramız vardır.
    Ve Mustafa Kemal sıraladı hainlerin adını.
    Harput Valisi Ali Galip ilk sıradadır
    İngiliz uşağıdır kendisi
    Silah ve cephane taşıyor İstanbul’dan
    Oradaki vatanseverleri yok etmek için
    Dersim ve Harput’ta teşkilat kurmuş
    İstanbul’a arkalanarak
    Erzurum Kongresi’ni de engellemeye uğraşıyor
    Harput ve Malatya delegelerini çevirmiş yollarından.
    -Tamam Paşam, hallederiz!
    Yaver Cevat Abbas, kırk adet Alman bombasını
    Cafer Bey’in adamlarına verdi.

    Ancak Karabekir duydu bütün bu olup bitenleri
    Doğrudan diyemedi Mustafa Kemal’e
    Hoca Raif’e açtı konuyu o da başkalarına
    Mustafa Kemal de böylece duydu
    Karabekir’le bozuşmak
    Kongre öncesinde sıkıntı yaratacaktı
    Bir mektup yazılıp bir atlı çıkarıldı
    Yol ayrı mı?
    Erek bir, yol ayrı mı?
    Yoldaşa yol olurum
    Yamukla yol ayrımı
    Diye diye geri döndü Cafer Bey.

    Trabzon Valisi Mehmet Galip Bey
    Müdafaa-i Hukuk ve Milli Mücadele aleyhine
    Halkı kışkırtmaktadır.
    Karabekir’in yasal uyarılarını ti’ye alınca bu vali bozuntusu
    Deli Halit’e havale etti onu Mustafa Kemal Paşa.
    Torul’da bir yemeğe davet ettiler bu pisboğaz valiyi
    Çağrıya uyup düştü yollara Ziganaları aştı
    Torul’da
    Deli Halit’in yetiştirdiği
    Başı kalpaklı
    Ayakları dolaklı
    Tunç çehreli milliciler
    Karşısına çıktılar
    Derdest edip bir faytona attılar
    Acele Erzurum’a postaladılar.

    Erzurum Kongresi’nde de onun deliliği iyi iş gördü
    Trabzon yolu onun elinde
    Mustafa Kemal'e karşı çıkan ve sözle ikna edilemeyen
    Trabzon delegelerini yola getirdi
    Gâhi yıldırarak
    Gâhi de çıldırarak.

    O yılın sonlarında
    Bayburt’un Hart nahiyesinde
    Bir çılgın şeyh türedi
    Millet yurdu kurtarma derdinde iken.
    “Beklenen Mehdî” diye beyannameler
    Nasihate giden müftüyü hiçe saymalar
    28. Alay Komutanı Nuri Bey’i öldürüp
    Esir almış askerlerini
    Ve daha neler neler...
    Bu uçma ve uçurma davasında olan şarlatanın üstüne
    Onu uçurması için gerekli yere
    Deli Halit’i görevlendirdi Heyet-i Temsiliye.
    1 Ocak 1920’de Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği telgrafta
    Diyor ki Halit Bey:
    “Yalancı Peygamber, oğulları ve adamlarından birçoğu öldürülerek
    Hart teslim alınmıştır.”

    Halit Karsıalan
    Ve artık doğu harekâtı başlamak üzeredir
    Halit Bey’in Erzurum’a dönüşünü kimse engelleyemez.
    Albayrak Gazetesi onun gelişini sevinçle duyuruyor:
    “Ordumuzun namuskârlıkla temayüz eden ricalinden
    Dokuzuncu Fırka Kumandanı Halit Beyefendi
    Karargâhıyla Hasankale’ye azimet buyurmuşlardır
    Selametler temenni ederiz”

    İki Kâzım arasında bir Deli Halit
    Kara Kâzım kumandanıdır
    İttihatçı Küçük Kâzım’sa kumandasında.
    Kars’ı ve sonra tüm yurdu alan olmak
    Küçük Kâzım’la Deli Halit’in büyük emeli.

    Sarıkamış…
    1914’te girmemizle çıkmamız bir olmuştu
    1918’de çıkmamız girmemizle bir neredeyse.
    Yıl 1920... Aylardan Eylül...
    Bu kez bir daha yad’a, yağı’ya verilmemek üzre
    Geri alınacak adını Hazar ötesinden alan bu Türkmen yurdu.
    Şimdi bu yeni Sarıkamış Harekatı’nda
    Allahuekber’de olacak Deli Halit
    Onun komutasındaki süvari alayı
    Hal-hatır sora sora 1914’ün şehitlerine
    Aşacak bu yüce dağı.
    Verişan’da karargâh kuran
    Genaral Osepyan’ın üstüne yürüyecek
    Ters cephe taktiği ile çevirecek Sarıkamış’ı.
    O gün ikindi vakti topladı askerini
    Cesaret aşılayıp şunları söyledi bu yaman kahraman:
    “Asker evlatlarım
    Yarın höreleneceğiz düşman üstüne
    Ve Allah’ın inayetiyle muzaffer olacağız.
    Harekâtımızın sonuna dek
    Başınız dik olarak
    Düşmanı kovalamak
    Olmalı ereğiniz
    Çil çil altınlar serpseler yolunuza
    Eğilip almayacak çiğneyip geçeceksiniz.
    Zaferin kıratı altından yüksek
    Tadanlar bilirler bu gerçeği.
    Haydi gazamız mübarek ola!”

    Kürkçü Köyü’nden kocamış Âşık Yusuf’u çağırıyor
    Cenubi-Garbi Kafkas Cumhuriyeti Hükümeti’nin
    Sabık Hariciye Vekili Sarıkamışlı Fahrettin Bey.
    Vartanit Köyü’nün başındaki Hasan Gazi Dağı’nda
    Halit Bey’e kılavuzluk edecek.
    Korka korka geliyor
    “Bu komutan deli imiş, ya beni öldürürse?..”
    Geliyor, görüyor, azıcık konuşuyor...
    Âşık gönlüne yetiyor bu kadarı
    “Geçme yiğidin delisinden” denmiştir, vallahi doğru.
    “Âşık baba, buraları iyi bilir misin?”
    Bilmez mi?
    Düşüyor önlerine.
    Halit Bey yaya, ayağında hasıl çarık var
    Omzunda bir Alaman tüfeği.
    Öne düşen âşığın yanı başında
    Ermeni mevzileri işte şurada
    “Kumandanım sen az geri dursana
    Ne olacaksa bize olmalı
    Daha işin başında
    Askeri başsız bırakmak olmaz.”
    “Yok Baba yok, ben hep böyle giderim
    Mevzileri göster sen, gerisi Allah kerim.”

    Sarıkamış hey Sarıkamış!
    Beni sana çeken ney Sarıkamış!
    Ben sana kavuşunca kendime kavuşurum.
    29 Eylül 1920
    Haber uçtu Ankara’ya Büyük Meclis’e
    Sevinsin yaslı ülke!
    Sarıkamış
    Söke söke
    Alınmış Ermeni’den.

    Eco bir işbirlikçi.
    Ermeni’yle bir etmiş işi.
    Haberler götürüp paralar almış.
    Sarıkamış alınınca
    Eco da yaka-paça
    Deli Halit’in karşısında
    Şimdi it gibi titremektedir.
    Divik Köyü’nde divan-ı harp
    Aman diliyor Eco.
    Hep o Ermeni kumandan Mirmanov’un yüzünden
    Ondan korktuğu için yapmıştı neler yapmışsa.
    “Yaa!” dedi Halit Bey “Demek öyle...”
    “Eco, sen Deli Halit’in adını hiç işitmedin mi?”
    Yutkundu sustu Eco.
    Üstünü arattı Paşa, Eco’nun
    Koynunda bir sürü belge Rusça yazılı
    İyice çıktı mı foya.
    Suçu sabit olmuştu
    Gereği düşünüldü.
    Çukurunu kazdırdılar önce
    Paşa emir verdi Durmuş adlı erine
    “Durma Durmuş” dedi “Bas evladım tetiğe.”

    Bir ay geçti aradan
    Baykara köyündeler
    Kars istihkâmları görünüyor işte karşıda
    Gaskanlı aşireti reisi Davo Bey’i çağırttı Deli Halit
    Bir divan da burada kurulacak.
    Subatan Köyü’nden Şerif ve Kurbanî tanık.
    Subatan Köyü’nde katliam ve talan yapmış Ermeniler
    Bu köy ve Arpaçay’da yirmi köy Ermeni mezalimi görürken
    Davo Bey de onlardan olmuş.
    Ahını almış Ermeni mezalimi gören nice Kürt anasının:
    “Davo! Davo! Boyun devrüle Davo!... Kökün gele namıssız!”
    İdamına karar verildi tartışmasız.
    Yürüttüler Davo’yu önce
    “Arkaya bak!” emriyle döndü
    Mermiye gark oldu hain fırdöndü.

    Bir ay geçmiş aradan ordu görünmüş
    Kars’ın dayanacak gücü yok artık.
    Halit Bey 9’uncu Tümeni ile Sütkuledüzü’nden
    Karadağ’a doğru tırmanıyor askerleriyle.
    Ne mutlu Kars alındı!
    Yanmış yüreklere diyesen kar salındı
    Söylediğimde o günlerin filmini seyreder gibi olduğum
    Şu “Karadağ Koçaklaması”
    Ne kadar görkemli
    Ne kadar da yalındı :
    “Kars'ın kalesinde Yahnı çölünde
    Asker ilerliyor Gümrü yolunda
    Halit Paşa önde kılıç elinde
    Vurun evlatlarım Allah aşkına
    Şehit olanımız cennet köşküne”

    Cepheye Geldim, Sevgi İle Gözlerinden Öperim
    8 Aralık 1920’de bir telgrafla
    Halit’i istedi Mustafa Kemal
    Karabekir’den
    “Cüretli ve icabında kahredici olan bir arkadaşa
    İhtiyacım var.
    Halit Bey’i yanıma istiyorum”
    Karabekir’in canına minnet
    Bir deli beladan kurtulacaktır.

    Batı Cephesinde ilk görev
    Kocaeli Grup Kumandanlığı
    İzmit Servetiye’de bir mucize ve bir şanlı direniş
    Geyve’den dağ yoluyla oraya varır
    Tantaoğlu Ahmet Ağa’nın konağında kalır
    Kalır da, serdikleri yatakta yatmayı kabul etmez
    “Benim askerim şimdi aç, susuz
    Bu soğukta düşmanla çarpışmaktadır
    Girersem, bu sıcak yatak cehennem olur bana!”
    Deli Halit erdemidir işte, örnek alına!

    Sağ Cenah Grubu Kumandanıdır II. İnönü Muharebesi’nde
    12. Grup Kumandanlığı ile Afyona gönderirler.
    Kütahya ve Eskişehir savaşlarında da orada
    Öyle önemli ki görevi
    Bir çökse, bir gedik verse sol kanadı oluşturan onun grubu
    Ordumuzun güvenliği sona erecek.
    Mustafa Kemal Paşa sabah Karacahisar’dan bir telgraf gönderdi
    “Cepheye geldim, sevgiyle gözlerinden öperim” dedi.
    Bu telgraf Deli Halit’i heyecanlandırıp coşturdu
    Güvenini artırdı.
    Kurmay Başkanı Binbaşı Ziya Ekinci’ye emir yazdırıyor:
    Dinleyelim:
    “Yaz!
    Bulunduğumuz mevziler asla düşmana bırakılmaz!
    Birliğine hâkim olmalı her rütbeden komutan.
    Korkup kaçan
    Alçakların en alçağı
    Cezası
    Namussuzumun kurşunlarıyla yargısız infaz
    Her kim ki bu buyruğumu savsaklar
    Makamına, rütbesine hiç bakmam
    Tepelerim bilinsin.
    Ne diyorsam onu yaz!
    İhanetin kirini yalnızca kurşun paklar.”

    Fakat çekilmek kaçınılmaz çekileceğiz
    Yunanlı ordumuzun çekiliş yolunu kesip çevirme yapacak aklı sıra.
    Yükleniyor.
    O zaman kumandan olan
    Prens Andreas’nın emrindeki kuvvetlerle
    Eskişehir’e doğru ilerliyor Yunan.
    Ordumuz darmadağınık, yorgun ve yılgın
    Birlik mevcutları yarının altına inmiş.
    Bunlar bu halleriyle
    Hücumda kurbanlık
    Savunmada kolay av olurlar ancak.
    Bir durum muhakemesi yapar Deli Halit
    Grupların hücum taburlarını getirir bir araya
    Yeni bir savunma hattında toplar onları.
    Hücum taburları hücuma geçmeden önce
    Bir konuşma yapar askerlerine.
    Babacan yüzünde
    Kaşları kararlılık
    Gözleri korkusuzluk
    Başında kalpağı bir dilek taşı
    Sözleri de sipsivri, diyesin süngü takmış.
    Kesin utkuların ileri gözetleyicisidir
    İleriyi gösteren işaret ve şahadet parmağı
    “Asker!
    Karşınızda Prens Andrea’nın kolordusu var.
    Bu kolordu buralara
    Yunan da Anadolu’ya gelmemeliydi.
    Geldiler
    Gaflet, dalalet ve hıyanetten dolayı.
    Gelmeleri bizim suçumuz değil
    Fakat gitmezlerse suç bizim olacaktır.
    Karşınızda sizden sayıca ve silahça üstün
    Bu kolorduyu yenerseniz
    Tanrı’dan büyük ödül alacaksınız
    Tarihin de yâdında kalacaksınız
    Benimse elimde başka imkân yok.
    Keşke altın saat verebilseydim
    Altı saat istirahat yerine.
    Durum bundan ibarettir evlatlar
    Buna göre ceht edin
    Buna göre cesaret
    Buna göre fedakârlık ediniz
    Buna göre kahramanlık isterim.
    Haydi gâzânız mübarek ola!”

    Yıldırım’la Karşılaşacaksınız Ve Çok Çarpılacaksınız
    Mısırlı Prenses Kadriye Hüseyin
    Anadolu mucizesinin doğum sancılarını
    İstanbul’da algılayan bir beyin.
    Takılıyor Bekir Sami Bey’in
    Murahhaslar heyetinin ardına
    Gemiyle Samsun’a
    Yaylıyla Ankara’ya.
    Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa’ya
    Saygılarını sunacak.
    Savaşı uzaktan seyredenleri görmüş İstanbul’da
    Onları anlatacak.
    Savaşın seyrini bizzat O’ndan soracak.
    Sözler yeter mi ki?
    Gitmeli cephede gözüyle görmelidir.
    Bizim garp cephemiz
    Benzemez garplıların garp cephelerine
    Her an bir yeni iş, bir yeni oluş içindeyizdir.

    Garp Cephesi Kumandanı İsmet Paşa
    Mısırlı Prenses Kadriye Hüseyin’e
    “Afyonkarahisar’da YILDIRIMLA karşılaşacaksınız
    Ve çok çarpılacaksınız” diyecektir
    Eskişehir’den yola salmadan önce.

    Yıldırım... Nâm-ı diğer Deli Halit
    Büyük bir binada kabul eder onları
    Tanışır söyleşirler.
    O gece Afyonkarahisar Safa Oteli’nde Prenses
    Defterine şu önemli notları düşecektir:
    “İnönü’de yaralanan sağ kolunu sağaltmakla meşguldü.
    Sağaltma yöntemi de yıldırım gibi
    Elektrikli masajın acil şifası.
    Gençlik, cesaret ve etkinlik ışıklarının
    Parladığı bu güzel yüzün
    İnançtı en başat izlenimi.
    Ne de çok anıları var
    Özel, sıra dışı, ilginç ve olağanüstüler.
    Astı da, üstü de ona
    Nihayetsiz derecede güveniyorlar.
    Askerinin hâlini de, dilini de iyi bildiğindendir ki
    Sevk ve idare karnesi pekiyi dolu.
    Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum
    Yıldırım Kumandanım.”

    Halit’in Söz Esirgemezliği ve Şaşmaz Adaleti
    Melhame-i Kübra demişti Mustafa Kemal Sakarya Savaşı’na
    Yani büyük kanlı savaş.
    Bir yüz ak çıkmışsa Melhame-i Kübra’dan
    Mahkeme-i Kübra’dan korkusu olmamalı.
    Halit Paşa da bunun bilincindedir, o güzel askeri de
    Bunu yalnızca Vehbi Hoca namındaki muhterem (!) bilmez
    Bir heyet göndermiştir Büyük Meclis
    Sakarya boylarında toplanmış ordumuzun halini anlamak için.
    Heyeti karşılayan Deli Halit’tir.
    Askerlik bile yapmamış Konya Mebusu Vehbi Hoca
    Sanır ki savaş
    Yüksek yerde kalın mindere oturup cihat nutku atmaktır.
    Der ki Deli Halit’e: “Oğlum biz sizi buralarda değil
    İzmir içinde ya da hiç olmazsa İzmir önlerinde
    Ziyaret etmek isterdik!”
    Hoca sen azar istersin azar!
    Hem öyle azar azar da değil
    Yılkıyla, dörtnala ve delice:
    “Siz ne sanıyorsunuz
    Düşman Türk ordularıyla mı dövüşüyor?
    Türk ordularının cenazesidir Yunan’a karşı koyan.
    Lakin bu cenaze cana gelecek!
    Hoca bunu sana göstereceğiz!
    Sen canına sağlık iste ve anlamadığın işlere sakın karışma!”
    Hışımla çadırı terk eder Deli Halit.
    Melhame-i Kübra gerçeğine
    Can pazarına gider.

    Can pazarında da can sıkan gelişmeler var
    Deli Halit’e rağmen
    “Dön olanlar”, kaçanlar görülüyor.
    Alın öyleyse!
    Halit’in şaşmaz adaleti bu!
    “Dön olur” deyip geçmez kötülere, Köroğlu gibi
    Bu kötü, düşmandan daha da kötü
    Onların hakkından “Namussuz” gelir.
    16. Alay komutanı Binbaşı Rahmi Apak’ı da sertçe uyarmaktadır:
    “Vursana be! Vur!”
    Rahmi Apak
    Savaş tarzını asla beğenmediği bu deli kumandan için
    Şunları yazacak:
    “Bu delinin olduğu yerde
    Çözülme ve bozgun asla yer yoktur”

    Öyle bir tokat yer ki kâfir düşman o muharebede
    “Ey Yunan Sakarya’da yediğin parpıyı unutun mu?” diye başlayan
    Türküler yakar Halit Paşa’nın kahraman gâzileri.

    Büyük Taarruzda
    Büyük Taarruz’da Kocaeli Grup Kumandanı olarak
    Yalova yakınlarında bulunuyordu.
    4 Eylül 1922’de hücum ettirdi askerlerini Beşpınar Tepesine
    Gemlik alındı 10 Eylül’de
    Sonra Mudanya
    Yalova’dan Bandırma’ya gidelim deli deli
    Bandırma önlerindeydiler 15’i akşamında.
    Kapıdağ Yarımadasında bir boğazdaydılar 17 Eylül günü tan atımında
    Sağında solunda iki düşman gemisi tutmuşlardı o boğazı sıkmaktaydılar.
    Topçu batarya komutanını yanına çağırdı Deli Halit.
    Bu bataryanın topları
    Namuslusuyla namussuzunun büyüğü gibiydiler onun gözünde.
    “Soldaki gemiyi ateş altına al hemen” diye ünledi.
    Tek top atarak hedef ayarlaması yaptı koca topçular
    Sonra tam isabetler ardı ardına.
    “Yaşa Varol” diye çığrışıyordu askerlerimiz
    Onlara katıldı Deli Halit “aşk olsun” dedi el vura vura
    Sağdakindeydi şimdi de sıra.
    Denizde iki mezar olmuştu o iki gemi
    Erdek’e girmeye yok engelimiz.

    Son Nefesinde de Askeri Düşünüyordu
    Yarası sol böğründedir Halit Paşa’nın
    İfade veriyor soğukkanlılıkla:
    “Kel Ali’yi altıma aldım
    Hergele Rauf beni vurdu...”
    Rauf dediği Rize mebusu…
    Kendilerini yere atmış kurtulmuş ötekiler
    Sebep “generaller hükümeti” tartışması ve bir kanun teklifi
    “Generaller hükümeti diyorsun
    Karşı mısın generallere?
    Askersin ama general olamadın
    Bundan mı zorun?
    Sana emir kumanda edenlere kinayeli laf atmaya utanmadın mı?
    Bursa’da Halk Fırkası adayı Emin Bey’i desteklemen
    Nurettin Paşa seçilince
    Mazbata verdirmemeye uğraşman da bundan mı yoksa?”
    “Yok” diyor Ali Çetinkaya, “Neden generallere karşı olayım?
    Sen hasta mısın Paşa?”
    Hasta mı? Deliriyor Deli Halit
    “Seni dışarıda bekliyorum” diyor
    Gelmeyince bir pusula ile düelloya davet ediyor.
    Tutuşuyor paçası Kel Ali’nin
    Kılıç Ali Bey’den medet umuyor
    “Ali Bey, düello teklifinizi aldı
    Kastı olmadığını size tekrar etmeye hazır” deyince Kılıç Ali
    Mesele kalmıyor Halit Paşa açısından da
    Bir araya gelip el sıkışıyorlar Fresko’nun barında.

    Kel Ali’ye kızıyor ya, hastadır aslında Paşa
    Makedonya dağlarında yediği bir kurşun
    Başının etini yiyor o günden beri.
    Yemeğe çağırıyor o günlerde Mustafa Kemal onu
    İkna ediyor Ankara’nın en ünlü hekimlerine görünmesi için
    “Yorgunsun Paşa yorgun
    Dinlenesin diye ben seni meclise aldım
    Gelgelelim bu çevre, bu siyaset, sana hiç yaramadı
    Gerilimden kurtulmak, sinirlerini yatıştırmak için
    Dinlenmen gerek çevre değiştirerek.
    Gel seni Avrupa’ya yollayayım
    Tedavi olman ve bana kalırsa evlenmen gerek”
    Deli Halit, söz veriyor sinirlenmemeye
    Ne ki gitmek istemiyor Avrupalara
    “Paşam sen yorulmadıkça bize yorulmak düşmez
    Şu malul gaziler yasasını çıkarmadan
    Bana dinlenmek haram”

    Acılar insafa geldi şöyle bir yoklayıp gitmekteler
    Aksilik en yeteneksiz yardımcılarını gönderiyor
    El çekmelere tembihli olaraktan…
    Allah şaşırtıyor haksızları bana yöneldiklerinde
    Vadesi geçen hiddetlerimi dün ödemiştim ilgilisine
    Seyrana çıkmışım şimdi dostluklar arasında.
    Kendi kendine teselli moral
    25 Kasım 1925 pazartesi gününe kadar…
    Subayların durumunun iyileştirilmesine dair o yasa teklifi...
    Ardahan Milletvekili Halit Karsıalan’ın
    Deli Halit Paşa olarak da rica ve ısrarlarına karşın
    Ali Çetinkaya’nın yanında oturan arkadaşlarından biri
    Ağıra satıp kendisini, imzadan kaçınmıştır bu teklifi.
    Ne ki bir süre sonra, sanki hiçbir şey olmamış gibi
    Bu kendini ağıra satıp kaprisler yapan adam
    Kendi hazırladığı bir teklifi Paşa’ya getirmiştir
    İmzasını istemektedir nispet yaparcasına.
    Sövüyor ve kovuyor
    Gelgelelim hırsını alamıyor.
    Gururuna yedirememiştir Deli Halit bütün bu olanları
    İki dolu boşaltmalıdır bu delidolu
    Vurmalıdır âleme ibret için haddini bilmezleri.
    Silah seslerini Meclisteki locasından duymuştur Mustafa Kemal
    Muhafızı İsmail Hakkı Tekçe’yi yollamıştır bakması için.
    Tekçe bu makama Halit Paşa’nın tavsiyesiyle gelmiştir
    O’nu çok sevenlerdendir.

    Harbiye’de Bir Harbi Adam
    Deli Halit’in ülke hayrına olan büyük deliliklerinin hayranı
    Harbi bir Harbiyeli…
    Tanışıyorlar… Deli Halit’in de kanı ona pek ısınmıştır
    Bu ısınma ve hayranlıktan dolayıdır ki
    Onu vuran kurşunlar
    Kahramanları ve kahramanlığı şiire en iyi döken
    Hüseyin Nihal’in yüreğinde onulmaz sızı.
    Bakmıyor konum ve rütbesine
    Yıkıyor sıradüzenini askeriyenin
    “Kel Ali’nin keli çürüsün, eli kurusun”
    Diyor uluorta ve de Atsız’ca tondan.
    Atıyorlar Harbiye’den
    Sebep Kel Ali’ye açık ve sert tepkileri.
    Gerekçeye “Gerçek Kahraman Deli Halit Paşa’ya olan bağlılığı, hayranlığı ve vefası”
    Diye yazamıyorlar.
    Arap kökenli bir subaya selam vermeme oluyor o sudan sebep.

    Askerdi Son Sözü
    Derhal hastaneye kaldırıyorlar Deli Halit Paşa’yı
    Operatör istiyor Atatürk’ten Tekçe aracılığıyla
    İstanbul’dan operatör getirtiliyor alelacele.
    Gelgelelim cephelerde dokuz kurşunun yere seremediği
    Koca Deli Halit Paşa’yı
    Onuncu kurşun yere serdiği gibi
    Zatürre de olmuştur yattığı yerde
    Tedaviye cevap vermemektedir.

    “Levazım reisini çağırın bana!
    Neden verilmedi askerin kışlık elbisesi?!
    Yemekler niye bozuk?”
    Bunları sayıklıyordu o son günlerinde.
    Son nefesini verirken de “Asker”di son sözcüğü.

    Milli Mücadele’nin Esas Duruşu
    Destanımız burada bitiyor.
    “Her söz ölür şair sözü yaşlanır dünya ile birlikte”
    Demiştik bir şiirimizde.
    Dilerim bu destanımın sözleri de
    Ölmeyen şair sözlerinden ola.
    Ululayalım şimdi destanımızın bahadırını:
    Varın gidin Kars Kalesi’ne
    Harekât emirlerini duyarsınız hırçın yayla rüzgârlarından.
    Sakarya boylarında bir marştır o, bir kahramanlık türküsü
    Milli Mücadele’nin esas duruşu onun öykülerinde saklı

    Ulemaya soralım ulemaya!
    Din ulemamız
    Mekkeli Halit Bin Velid’i de iyi incelesinler
    Eyüplü Deli Halit Paşamızı da…
    Bir komutan, bir insan ve Müslüman olarak.
    Ve kitabın ortasından desinler Tanrı aşkına
    Serdengeçtiliğin esrikliğinde
    Hangi Halit’in mertebesi daha yüksek?
    Hangisi geçer özveri yarışında?
    Deli mi, Mekkeli mi?
    Hangi Halit ganimet düşünde ve peşindedir
    Hangisi aldırışsız dünya malına karşı?
    Hangi Halit, vahşet ve dehşet simgesi
    Hangi Halit, yalnızca savaş kaçkınlarına acımasız

    Sen Kurtuluş Savaşımızın
    Göğüs kabartan öykülerine daldıransın
    Türk’ün büyük işlerini ve düşlerini ayaklandıransın
    Destan kahraman ister, kahraman destan
    Destandır kahramanların tek mutluluğu
    Kabul buyur, mutlu ol, bu destanımızla
  • 260 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Yazmak istiyorum, güzel bir kitabın bıraktığı izler görünsün diye. En iyi ne zaman anlatılır bir kitap? Okuyup bitirince hemen mi, yoksa ateşin altı fazla açık kalmışsa biraz demlenmesi için beklemek mi lazım? Ben sıcağı sıcağına yazmak istedim.

    Kitabın verdiği hisleri aktarmak, yazarın dünyasına tanıklık etmek ve daha çok kişinin okumasını teşvik etmek için bir yerden başlamak gerekir mutlaka. Bu yöntemin nasıl olacağı bir tercih meselesi. Örneğin bir hikâyeyi öne çıkarabiliriz istersek, okuru da içine katmak için. Nazan Bekiroğlu gibi masalsı bir anlatımdan veya İskender Pala misali aşkın ön planda olduğu bir tarihi romandan bahsedebiliriz. Mademki iki farklı dönem anlatılıyor, bugüne ait dünya sızısıyla başlarız Ayfer Tunç gibi. Fakat sızıyı ondan ödünç almış diyemeyiz, çünkü Ayfer Tunç doğmadan önce yazılmış bir kitap bu. Yedi peçenin her birini kaldıracak cesaretiniz varsa daha derinlere götüreceğiz sizi. Hem bugünün dünya ağrısından bahsedeceğiz, hem de görkemli bir imparatorluğun serhatlerde talihinin ters döndüğü günlere gideceğiz.

    Sahi sizin peçe var mı yüzünüzde! Eminim maske vardır virüsten korunmak için. Ama bizim bahsettiğimiz o değil! Hani çok az arkadaşınızın bildiği, bazen onların da bilmediği, belki sizin bile bilmediğiniz maskeler. Her birinin çıkması için önemli dönüm noktaları olan. “İmtihan” dediğimiz, “meğer tanıyamamışım” dediğimiz anlardan bahsediyorum. Sizi bir an şaşırtan, sonra hayata başka türlü bakmanızı sağlayan, uyuduğunuz tatlı anları bölen sevimsiz zamanlar bunlar. Kendinizi fildişi kulelerde görmeyin hemen, sadece etrafınızda olan kötülükler değil bahsetmek istediğim, size getirmek istiyorum sözü!

    Aynaya baktığınızda yüzünüz görünüyor mu, uzaktan belli oluyor mu alnınızdaki çizgiler? Her bir peçeyi kaldırdığımızda ne çıkacağına dair rahat mı içiniz? Peçe demişsek hepsi aynı renk, aynı kumaştan değil. Bizim hikâyemizde “korkaklık peçesi”, “insafsızlık peçesi”, “cimrilik peçesi”, “gaflet peçesi” var. N95 maskesiyle karıştırmayınız lütfen, onlar daha ileri düzeyde tavsiye ediliyor. Hani sizin bazı davranışlarınızın altında yatan peçeler var ya, onları düşünecek cesaretiniz var mı, sahi kaç katlı onlar! Bu kadar da özel bir konu sizi ilgilendirmez diye bir peçe daha örtersiniz belki de. Benim tavsiyem; yediden fazla olmasın, üç katlı olanla bile zor nefes alınıyor, benden söylemesi :)

    Ah Sinan! Nasıl bir peçeyse bu, takılıp kaldım orda, daha bir sürü şey var söylememiz gereken. İki ayrı dönemden bahsetmemiz lazım öncelikle. Biri şimdiki zaman ki; Ayfer Tunç gibi dünya ağrısından gidebiliriz. Sadece bu şekilde anlatılsa da kuvvetli bir hikâye olurdu. Fakat benim daha çok ilgimi çeken yönü; hikâyemiz Viyana kapısı önlerine kadar gidince, tarihe olan ilgimle ayrı bir bütünlük kazanmış olması. Ben son dönem tarih okumalarımı daha çok Halil İnalcık-İlber Ortaylı ekseninde yaptım. Özellikle de Halil İnalcık Hocanın 4 ciltlik Devlet-i Aliyye serisini yöntem olarak çok değerli buluyorum. Ama aklımın bir köşesinde, (her iki hocanın da Kırım asıllı olmasından dolayı) bütün buhran dönemlerinde “hep Kırımlılar mı bizi kurtarmış” diye bir soru işareti duruyordu. Burada Makedonya göçmeni bir yazar gözüyle; serhatlerde, kale ve palangalarda uzun süren var olma mücadelesinde hep bir Kırım hanının varlığına şahit olmak benim içim önemliydi.

    Viyana kuşatması başarılı olsa tarih bugün nasıl yazılırdı ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa bu tarihin neresinde olurdu, bu apayrı bir konudur. Ama kuşatma öncesi dönem ve buradaki mücadeleyi bu romanın içinde görmekten memnun olduğumu söyleyebilirim.

    Bunun dışında, anlatımdaki akıcılık ve ahenkle birlikte ritim konusuna dikkat çekmek isterim. Şöyle ki;
    Biraz önce bahsetmiş olduğum kahramanımızın yüzünden peçenin birer birer kalkması,
    Belli aralıklarla yapılan “Ağlama,uyu” vurgusu,
    Yine okuyucuyu sıkmayacak aralıklarla Kerem ile Aslı’ya yapılan vurgular,
    Ve anlatıma mola verilir gibi, kulağımıza gelen türküler, efsaneler vb. unsurlar anlatıma bir akıcılık katıyor ve her iki hikayenin de canlı kalmasını sağlıyor.

    Üzerinde durmak istediğim diğer bir konu ise, Doğu-Batı medeniyetlerinin karşılaştırılmasıdır. Peyami Safa kitaplarında sıkça rastladığımız, kısaca Doğu ve Batı şeklinde adlandırabileceğimiz iki farklı yoldan bahsediyorum. Peyami Safa’da ve Tanzimat yazarlarında karakterler bu iki yoldan birini seçer ve bu iki yoldan biri iyi, diğeri kötüdür. Burada ise bir deneme kitabı ağırlığında ve büyük bir hacimle anlatılabilecek bir orta yol üzerinde duruyor yazarımız. Şark ve Garbın kuvvetli ve zayıf yönlerinin olduğundan bahsederek bunlardan sadece birinin alınmasının medeniyet yönüyle kusurlu olacağını anlatıyor. Yunan medeniyetinde bu iki ayrı kaynağın iyi kullanıldığından ve bu iki kaynağa en kolay uyum sağlayabilecek bir Türk olgusundan bahsetmesini ayrıca dikkate değer buldum.

    Bu iki ayrı dönemin anlatıldığı zaman geçişlerinin, yazılmış farklı hikâyeler üzerinden yapılmasını akıcılığın bozulmaması ve geçişlerde kopukluk olmaması açısından başarılı buldum.

    Tarih ve medeniyetten bahsediliyor diye kitabın sıkıcı olduğunun zannedilmesini istemem kesinlikle. Son zamanlarda okuduklarım arasında okuma zevki yüksek, edebi yönü ve derinliği en dikkat çekici kitaplardan biri olduğunu vurgulamak istiyorum. Kitabın ana ekseni olan Ciğerdelen Palangasının Estargon kalesinin karşısında olduğunu hatırlattıktan sonra adının aşkı çağrıştırmasının kitaba ne kadar uygun düştüğünü söylemeye gerek var mı? Veremin aşkla beraber anıldığı bir dönemde Ciğerdelen Palangasının içindekilerle beraber yanması başka nasıl izah edilir ki! Hele gözlerin böyle anlatıldığı bir kitapta…
    “Bir çift can yakıcı ela göz kâinatla benim arama girdi” diyen bir kitapta…
    #71953907

    Kubbealtı yayınlarından daha önce Samiha Ayverdi’nin kitaplarını okumuş, üslubunu, nezaketini ve kültürel birikimini dikkate değer bulmuştum. Kitap vesilesiyle arkadaş olduklarını öğrendim ve üsluplarının ne kadar birbirlerine yakın olduğunu görünce şaşırdım. Yazarla geç tanıştığım için olacak ondan bahsetmeyi de sona bırakmışız. Kitapta aşkı anlatırken erkeği yüceltip körü körüne peşine gittiği sanılmasın. Yazar, kadına ait sorunlar ve psikoloji ağırlıklı yazılarıyla ön plana çıkmaktadır. Avrupada felsefe üzerine doktora yapmış bir isim Safiye Erol. Bunu hikâyenin derinleştiği anlarda fark edebiliyorsunuz.

    Son olarak söylemek istediğim, kitapta her ne kadar tarih, medeniyet, savaş ve mücadele varsa da, aslolan aşktır. Bu aşk iki farklı dönemde farklı kaynaklardan beslense de, isim benzerlikleri gibi sizi aynı yola çıkaracaktır.

    Yazar kitabın son satırlarında orta kata çağırıyor bizi. Son paragrafta yine bir yürek sızısı, demek ki çok da değişmiyor dünya. Sızı hep duruyor olmalı aynı yerde.

    Takın maskelerinizi, içinize attıklarınız dışardan görünmesin…
  • 360 syf.
    ·8 günde·Beğendi·8/10
    İnceleme, Atilla Özkırımlı'nın 1979 yılında kitap hakkında yazmış olduğu "Bir Sürgün Üzerine" adlı incelemesi esas alınarak hazırlanmıştır.

    Bir Sürgün gerek tek başına, gerekse Yakup Kadri'nin romanlarını oluşturduğu bütün İçinde önemli bir yer tutar. Meşrutiyetin gerçekleşmesinde önemlice payları olan Jön Türkler, bunların Paris'teki yaşayışları ve eylemleri romanın çatısını oluşturur. Doktor Hikmet'i Marsilya'ya götüren gemi 25 Temmuz 1904'te İzmir'den kalkar. Paris'e geçen Dr. Hikmet orada bir yıl kalacak, Paris'teki ittihatçılarla tanışacaktır. Ama Yakup Kadri, Doktor Hikmet'in serüvenini anlatırken 1904-1905 tarihlerini vermesine karşın daha geniş bir zaman dilimine yayılır. Romanın içeriği ile ilgili kimi belirleyici ayrıntıları bu yıllar içinde olmuş gibi aktarır.

    Sözgelimi romanın ikinci kişilerinden Ragıp Bey Paris'teki ittihatçıların çekişmelerini, bölünmelerini somutlamk için İttihat ve Terakki'nin 1902 Paris kongresi'nden söz eder: "Geçenlerde sözümona bir Jön Türk Konferansı yapalım dediler. Ağızlarına yüzlerine bulaştırdılar. Az kalsın tokat tokada yumruk yumruğa gelecektiler. Neymiş o? Sen Prens Sabahattin Bey taraftarymışsın, ben Ahmet Rıza Bey taraftarıymışım. A Efendim, aramızda hiç de vatan, millet taraftarı olan yok mu? Her gün vatan millet diye hant hant ötersiniz, vatan, millet yolundaki fedakarlığınızı, feragatinizi ne vakit göstereceksiniz? Şimdiden yer kavgası. Günün birinde bunlar bir de işbaşına gelirlerse tasavvur edin artık siz bir kere curcunayı..."

    Başka bölümlerde ise 1905 sınırı da aşılarak sonraki olaylara değinilir. Daha Doktor Hikmet'in kaçışı sırasında Pire limanında karşılaştığı Jön Türk neşriyat acentası Cemal'in kendisine verdiği gazetelerden "Terakki"yi Prens Sabahattin Paris'te 1906'da çıkarmıştır. Sanki romancı kahramanını Paris'te uğrayacağı düş kırıklıklarına hazırlıyor gibidir.

    Burada dikkat edilmesi gereken nokta Yakup Kadri'nin, Jön Türkler'den söz ederken hep eleştirel bir tutumu benimsemiş olmasıdır. Bu tutum yukarıdaki alıntıda görüldüğü gibi, salt Jön Türkler arasındaki çıkar çekişmelerinden, siyasal görüş ayrılıklarından kaynaklanmaz. Romanın başkişisi Doktor Hikmet, Samipaşazade Sezai dışında hemen hepsini ideolojik açıdan yetersiz, bilgisi sınırlı, kavrama yeteneğinden yoksun kişiler olarak görür .Jön Türkler'in bu hareketlerini "gözü kapalı bir Avrupa medeniyeti hayranlığı ve bu medeniyete dair kalıplaşmış birtakım kanaatler" olarak yorumlar.
    Bu yargı bizi Roma'nın ana sorunsalına getirir. Çünkü Doktor Hikmet'in hayranlığı, Paris'e geldiği günden başlayarak yalnız sarsılmakla kalmamış, yerini yeni bir arayışa bırakarak bir düşünce bunalımına düşmesine, dolayısıyla bireysel mutsuzluğa sürüklenmesine yol açmıştır. Genelde Tanzimat'tan sonra Türk aydınının yaşadığı, Batılılaşma hareketinin ürünü olan ikiliktir bunun nedeni. Dr. Hikmet belli bir bilinç düzeyine ulaşamadığı için düşünsel bir birleşime varamayan, Batı'ya hayran ama Doğu'dan da kopamamış Osmanlı aydınının çıkmazıdır. Bu çıkmazın bireyin benliğinde yarattığı çatışma ise Batıcı aydının dramını hazırlayacaktır. İşte Bir Sürgün'de, Doktor Hikmet'in kişiliğinde sergilenen de bu dramdır.

    Romanın başında bir bira bardağından arta kalmış su çemberi içinde dönüp duran karıncayla Doktor Hikmet'in hayatı arasında kurulan bağlantı söz konusu dramın ilk ipuçlarını verir. Sürgün olarak bulunduğu İzmir'deki dünyasının kutupları sınırlı ve belirlidir. Evi ve işyeri dışında Doktor Hikmet'in zamanını geçirdiği yerler yabancıların devam ettiği bir kahve ve birahane ile yine yabancı yayınların satıldığı bir kitapçıdır. Bu çemberden çıkış, yıllardır gönlünde bir yüksek emel gibi taşıdığı, gizli niyetini kurduğu düşün gerçekleşmesiyle olasıdır. Kaçmak, düşlerinin Paris'ine gitmek tek çözümdür. Böylece Doktor Hikmet'in kaçma gerekçesinin temelde siyasal bir nedene dayanmadığını görürüz. Gerçi bir sürgündür, özgürlük istemektedir; ama ne sürgünlüğü siyasal bir eylemin sonucudur ne de özgürlüğü isteyişi siyasal bir amacın ürünü. Giderek sürgünlüğün nedenini bile açık seçik bilmez. Kurtulmak istediği, Kordon'un sidik ve çürük meyve kokan loş kaldırımları, Krmeraltı'nın pis, sünepe görünümü, kısacası onu boğan çevre, yaşadığı ortamdır.

    Ama Paris'e ayak bastığı an onu bir düş kırıklığı beklemektedir. Gerçekle hayal, edebiyatla hayat arasındaki ilişkiyi kuramamanın, gerçekliği somut olarak, yaşayarak değil soyut bir biçimde kavramının sonucudur bu. Çevresi ile ilişkileri en aza indirilmiş, arkadaşsız yalnız geçen çocukluk ve gençlik yıllarının yarattığı İçine kapanık bir kişiliğin, hayatla karşılaşınca ürkmesi, umutsuzluğa, karamsarlığa kapılması ise doğaldır. Kaçış, içinde yaşanılan ortamdan bir kurtuluş olarak görülmüşse, düşlere sığınılmışsa amaca ulaşıldığı an bir başka kaçış başlayacaktır ister istemez. Düşle gerçeğin çatışmasıdır buna yol açan ama kaçılacak yer de kalmamıştır artık. Asıl kısır döngü de budur. Aşılamadığı an çözülme başlayacak, hayattan kopulacak, ölüme doğru bir tırmanış kaçınılmaz olacaktır.

    Doktor Hikmet'in serüveni de bu çizgiyi izler. Düşlerinin Paris'ini bulamayışı, Jön Türkler'in sığlığı ve belirli bir ideolojiye tutunamama, kadınlarla ilişkilerinde acemiliğin yanı sıra duygusallıktan kurtulamayış, parasız kalınca sevdiği kızın kendisini terk etmesi yıkıma götürür onu. Görünürde Doktor Hikmet'in dramıdır bu. Ama daha önce de söylediğim gibi, temelde bir dönemin, bu dönemde yetişen bir kuşağın öyküsüdür. Koşulları, düşünsel çabaları, arayışları ve eylemleriyle çıkış yolunu bulmaya çalışan ama yanlış teşhis koyduğu için amaçta da yanılan ve böylece kendini olumsuzlayan bir kuşağın öyküsü. Bu nedenle bir sürgünü salt Dr. Hikmet kişiliği ile tanıdığımız bir Osmanlı aydınının ruhsal yıkımının anlatımı olarak almak ya da otobiyografik özellikler taşıyan bir yapıt olarak görmek yanlış olacaktır. Üstelik romanın sanatı açısından eksikleri, kusurları varsa, bu yine Bir Sürgün'de bulabileceğimiz nedenlerden ötürüdür. İçeriğinin günümüz açısından önemi ise, bizi, Türkiyeli olamayan Osmanlı aydınının bugüne de sarkan temel yanılgısını düşünmeye çağırıyor olmasıdır.
  • 368 syf.
    ·Puan vermedi
    Aliya İzzetbegoviç denince aklıma gelenler;
    -Cenaze törenindeki rahmet.
    - Askerlerinin kabirleri arasında bulunan sade kabri.Ve,
    -“Savaşta büyük zulme uğradınız. Zalimleri affedip affetmemekte serbestsiniz. Ne yaparsanız yapın ama soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır.”
    -“Ben Avrupa`ya giderken kafam önümde eğik gitmiyorum. Çünkü çocuk, kadın ve ihtiyar öldürmedik. Çünkü hiçbir kutsal yere saldırmadık. Oysa onlar bunların tamamını yaptı. Hem de Batı`nın gözü önünde; Batı medeniyeti adına.”
    -“Hiç kimse intikam peşinde koşmamalı, sadece adaleti aramalıdır. Çünkü intikam sonu olmayan kötülüklerin de kapısını açar. Geçmişi unutmayın ama onunla da yaşamayın.”
    -“Bizi toprağa gömdüler fakat tohum olduğumuzu bilmiyorlardı.” sözleri...
    İlk gençlik yıllarından itibaren özellikle 2. Dünya Savaşı yıllarında özün özünü aradığı nihayetinde kendisini Evlad-ı Fatihan olarak tanımladığı yola taliplisini çağırıyor.
  • 416 syf.
    ·5 günde·10/10
    “Eğer insan, gökten gelecek bir işaretle, kendi kendinin üstüne sıçramağa muvaffak olsaydı, o emir şöyle bir şey olurdu: Arş, kendini aş!” diyor Peyami Safa.

    Ve ekliyor:
    “Bu yıkılışın sırrını bul, kendini çöz, içini ayıkla, şuurundan utanan ve ruhunun izbelerinde kaçacak delik arayan suçlu hislerini yakala, getir.''

    Bütün roman boyunca da bu fikri bize yerleştirmek için elinden geleni yapıyor. Böyle bir roman hangi ruh halindeyken yazılır ve nasıl tecrübe gerektirir, insan düşünmeden edemiyor.

    Açıkçası lisedeki olgunluktan uzak okuma serüvenimden edindiğim eksik tecrübelerle, Peyami Safa eserlerinin sıkıcı ve boğucu olduğu önyargısı vardı hep zihnimde. Ona haksızlık ettiğim ve kendisini bu kadar geç idrak ettiğim için utandığımı söylemeliyim. Ama bir taraftan da her kitabın bir zamanı olduğuna inanmıyor değilim.

    Yalnızız; dönemin içinde bulunduğu kaosu, buhranı ve dönem insanının zavallılığını gözler önüne sererken, isabetli psikolojik tahlillerle okuyucusunu mest eden güzel bir roman. Başarılı tahlillerin yanında, sonlara doğru polisiye romanları aratmayacak hareketliliğe de sahip bir eser. Sürükleyici bir film izliyor gibi bir solukta okunuyor 416 sayfa.

    Romanı; toplumun ahlak kurallarının kabullenemeyeceği korkunç bir şüphe ile başlatan yazar, daha ilk sayfalardan kitaba karşı merak uyandırıyor. Ancak esas olay örgüsü, birbirine giderek yabancılaşan ve sonunda kalabalıklar içinde yalnız kalan bireyler üzerine kurulu. Aynı ev içinde yaşayan dört farklı karakterin yaşamlarından kesitler sunuyor bize yazar. Ruhsal ve psikolojik tahlillerle somutlaştırdığı karakterlerin, toplumsal hayattaki yaşamlarını gözler önüne seriyor. Besim, Mefaret ve Renginaz üzerinden komik ve neşeli diyaloglarla da karşılaştırıyor bizi. Samim karakterinin gözünden insanları tanıma sanatını da öğretiyor. Bu karakterin kurduğu Simeranya adlı düşsel bir ülkeye götürüyor. Mutlu insanların yaşadığı, bedenlerin ve zihinlerin köleleştirilemediği bir ülke olan Simeranya’ya. Samim’in yaşadığı dönemin karmaşaları, çarpıklığı ve yalanlarından kaçmak için kullandığı hayali bir sığınaktır burası aynı zamanda. Peyami Safa’nın Samim üzerinden bireysel ve toplumsal sorunlara getirdiği çözümler; eğitimde, ekonomide sunduğu yeni fikirler için kurduğu bir ütopya.

    İnsan denilen sosyal mahlukun, büyük kalabalıklar ortasında kendi iç dünyasında şifasız bir yalnızlığa mahkum olduğunu söylüyor Peyami Safa. Hepimiz yalnızız diyor. Ve aslında yalnızlığa itilişimizi romanlaştırıyor. Romandaki karakterleri de çeşitli sebeplerle yalnızlığa itilmiş radikal insanlardan seçiyor. Samim, Besim, Selmin, Meral, Ferhunde, Necile, Renginaz Kalfa.. Her biri çeşitli sebeplerle yalnızlık kurbanı insanlar. Yazar bu karakterlerin iç çekişmeleriyle, insanın varoluşsal gerçekliğini ve çelişkilerini gözler önüne seriyor. Materyalizm kıskacından kurtulmaya ve kaybettiğimiz ruhu bulmaya çağırıyor bizleri. Çağımız insanının problemlerinin temelinde materyalizmin yattığını ve tek çözümün Allah'ı bilmek olduğu tezini işliyor.
    Doğu-batı, ruh-beden gibi ikilemler üzerinde duruyor.

    Kitap, Ötüken Yayınları tarafından sadeleştirmeden yayınlanmış. Bu sebeple sahip olduğu estetik dil korunmuş. Eğer eski üsluptan hoşlanıyorsanız bütün kitabı, anlamanızı hiç de zorlaştırmayan tatlı bir sarhoşluk içinde okuyorsunuz. Ayrıca isabetli psikolojik tahliller, fark edilmeden yapılan hareketlere yüklenen derin anlamlar, karakterlerin kuruntularıyla olan mücadeleleri, zaman zaman hepimizin içinden geçirdiği bazı düşünceler ve o dönemden bu yana halen geçerliliğini koruyan bazı tespitler muazzam şekilde dile getiriliyor.

    Peyami Safa, psikoloji eğitimi almadığı halde insan ruhunu okuyabilen bir yazar. 13 yaşında okulu bırakıp iş hayatına atılmış bir insan. Ancak buna rağmen kendisini çok iyi yetiştirmiş. Dönemi analiz ederken çağın felsefi, psikolojik, tarihi birikimlerini çok iyi anlamış ve bizlere aktarabilmiş. Oldukça başarılı bir edebiyatçı olmasının yanısıra sosyolojik ve psikolojik tahlilleriyle de hayranlık uyandırıyor. İnsan olmanın erdemleri, aşk, yalan ve değerler üzerine ince ince dokunuyor. Döneminden çok çok ileride yaşayan bir insan olduğunu düşündürüyor.

    Geç tanıştığım bu eser benim için Türk Edebiyatının en başarılı romanları arasında. İkinci defa okunacaklar listemdeki yerini ise çoktan aldı. Anlayarak Peyami Safa okumak için doğru bir başlangıç mı bilmiyorum, ancak ben diğer kitapları için de müthiş bir merak duyduğumu söyleyebilirim. Halen benim gibi okumamışlar varsa, mutlaka tavsiye ederim. Kendinizden ve etrafınızdan bir şeyler bulacağınıza eminim. Keyifli okumalar dilerim.