• Rekabetcilikte, bencillikte, acımasızlıkta, Batıya uymayacağız.(Maalesef tam da uydunuz. Doğu Türkistan da olanlar gözler önünde. Benim notum)
    Tagore.Çinli yazar
  • Üçüncü Murad zamanında neşredildiği bilinen eserin, o dönemdeki Safevi çatışmalarına karşı Türkistan ve Hindistan ile yapılan ittifaklar ve oluşan yakınlığın neticesinde uzak doğuya duyulan merak ile yazıldığı aşikar. Fakat adı seyahatname olmasına rağmen Seyfi Çelebi'nin eseri masa başında yazmış olduğu ve anlattığı coğrafyaları gezmemiş olduğunu pek bir hissettiriyor. Çünkü ne bir seyyahın yaşadıklarını aktardığını ne de gördüklerini yazdığını söyleyebilirim.

    Çelebinin Hindistan, Türkistan, Acem ve Moğol-Çin topraklarına giden seyyah, hacı ve kervanlardan duyup işittiği hikayeleri derleyip, öncesinde yazılmış eserleri okuyup ortaya bir tarih coğrafya kitabı çıkarmış olma ihtimali yüksek. Yine de yazıldığı dönemin ruhunu yansıttığı söylenebilir. Ayrıca Çinlilerin yeşim taşına olan meraklarının yıldırım korkuları olduğunu ve bu taş üzerinden yarattıkları argoları öğrenmek ilginç oldu. Filler de dört yüz yıl yaşıyormuş ayrıca.

    Kitabı okurken bir seyyahın gezisini değil dönemin merakına kapılıp yazma eserlerden derlediği bilgiler ile bir tarih coğrafya kitabı yazan seyfi çelebinin masa başında yazdıklarını okuduğumuz aşikar. Yine de anlattığı coğrafyalar ve aktardığı tarihi bilgiler ile kıymetli bir eser ve akıcı bir üsluba sahip. Ayrıca kitabın Osmanlıcadan doğrudan Latin harflerine çeviri olduğunu bilip elde bir Osmanlıca sözlük ile okumak gerek. Yoksa anlamını bilmediğiniz onlarca kelime arasında öyle alelade okur gidersiniz, dönemin tarihini.
  • Türk tarihi dediğimizde önümüzde açılacak coğrafyanın genişliği, zamanın büyüklüğü, bizi derin ve uzun soluklu araştırmalara sevk edecektir. Çünkü milattan önceki zamanlarda başlayan ve günümüze kadar süren çok uzun soluklu ve hâlâ devam eden bir yolculuk bu. Geniş bir coğrafyada sınır çizse de aslında kitapta anlatılandan çok daha geniş kesimlere yayılan ve gittiği yerleri etkileyen bir hayat, Türklerin serüveni. Ahmet Taşağıl’ın “Gökbörü’nün İzinde” kitabı bu serüvenin izini adım adım sürüyor ve çok eski zamanlardan 20.yy’a kadar getirdiği bu hayatı, Türklerin hayatını okura sunuyor.

    Bir önsöz ve indeks dâhil 336 sayfadan oluşan “Gökbörü’nün İzinde”, Kronik Kitap etiketiyle yayımlanmış. İçinde Sibirya, Moğolistan, Kuzey ve Orta Çin, Doğu Türkistan, Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Afganistan bölümlerini içeren kitap, kadim Türkler hakkında birçok bilgi veriyor okura.

    Tam bir tarih ve özelde Türk tarihi âşığı olan Taşağıl’ın, aslında eski Türklerin tarihini araştırma konusunda ne kadar ciddi olduğunu 21 yaşında Çince öğrenmek için Tayvan’a gitmesinden anlayabiliriz. Yabancı kaynaklardan okuyarak da bu işi yapabilirdi ancak eski Türklerin tarihi genellikle Çin kaynaklarından öğrenildiği için yazarın Çince öğrenip bilgileri asıl kaynaklarından bize aktarması, bu bilgilerin sahihliği konusunda da okura bir güven veriyor. Zaten kitabı okuyanlar eski Türk tarihi konusunda Çincenin önemini anlayacaklardır.

    Kitabında yazdığı şehirleri, ülkeleri, kaleleri, gölleri ve her yeri adım adım gezerek bizlere aktaran Taşağıl, aslında biraz da seyahatname tadında bir anlatı sunuyor okura. Salt tarihi bilgilerden ziyade, kadim Türklerin geçtiği veya uzun süre kaldığı yerlerin iklimine, bitki örtüsüne, önemli akarsularına, göllerine, müzelerine, kervansaraylarına, demografik yapısına, dillerine ve daha birçok şeye değinerek zengin bir anlatım sunuyor. Sibirya’yla başladığı anlatımını Afganistan’la sonlandırıyor. Tabii ki kitapta her bölge eşit veya birbirine yakın sayıda bilgi ve ayrıntı içermiyor. En çok kısmı Sibirya ve Moğolistan’a ayıran yazar, Afganistan’a çok az yer ayırmış. Bunun sebebi ise, anlatılan yerin Türklerin tarihine ne kadar etki ettiğiyle alakalı.

    Taşağıl, kitabında akıcı bir dil kullanmıştır. Bu sayede zor sayılabilecek bir tarih kitabını daha kolay okuyabiliyoruz. Sohbet havasında geçen kitapta yer yer söyleyişlerden kaynaklanan hatalar olsa da bu açıdan okumayı zorlaştıracak bir şey göze çarpmıyor. Fakat anlatılan bölgeler farklı devletler veya hanlıklar arasında sürekli el değiştirdiği için ve bu isimlerin de yazılışı ve akılda kalışı zor olduğu için okur anlamakta zorlanabilir. Bunu kolaylaştırmak için kitabın sonunda bir harita yer alıyor. Bu çok güzel düşünülmüş. Haritayla ilgili denebilecek tek eksik şu: Keşke kitapta adı geçen her şehir, harita üzerinde gösterilebilseydi. Sadece önemli şehirler yer alıyor bu haritada. Daha geniş kapsamlı bir harita okurun rahat anlamasına çok katkı sağlayacaktır. İlgili haritayı merak edenler için fotoğrafını çekdim ve yükledim. Link: https://i.hizliresim.com/OD1253.jpg .

    Kitapta bolca fotoğraf da mevcut. Gerek şehirlerin fotoğrafları gerek yapıların fotoğrafları çok iyi düşünülmüş birer ayrıntı. Bu fotoğraflar renkli olsaydı daha güzel olabilirdi ama bu haliyle de kötü durmuyor ve kitaba değer katıyor.

    Bitirirken şunu demek isterim ki, kendi tarihimizi maalesef Çin kaynaklarından veya Avrupalı Türkologlardan öğreniyoruz. Kitaptaki birçok kaynak yazarın deyimiyle Çin ve Avrupa kökenli kaynaklar. Taşağıl da yer yer bu meselelere değinmiş ve üzüntüsünü söylemiştir. Sadece turistik ziyaretlerden ziyade çalışmaların yapılmasını istediğini net biçimde ortaya koymuştur. İnşallah bir an önce çalışmalar artar bizim ülkemiz açısından da.

    “Gökbörü’nün İzinde” giderken, seyahatname tadında bir Türk tarihine tanık oluyoruz. Okuyanlar karşılaştırmalı olarak birçok bilgi edineceklerdir.

    Keyifli okumalar.
  • Her bölgesinin ayrı güzelliklere ve farklılıklara sahip olduğunu düşündüğüm Doğu Türkistan'ın bir kısmını gezebildim. İlk gözüme çarpan Türk - İslâm kültürünün bölgede sağlam temellere oturmuş olmasıydı.
    Ahmet Taşağıl
    Sayfa 166 - Kronik Yayınları - 1. Baskı
  • Canın o topraktan daha değerliyse,
    üzerinde yürüdüğün yer senin vatanın olamaz.

    -Doğu Türkistan Atasözü
  • Heyhât ki iyi ki bu şanlı topraklarda doğmuşum!İyi ki Türk kanını damarlarımda hissedebilmişim!Bu bayrak alnıma ak,kalbime aldır benim!
    Tüm siyasi partileri,ideolojileri bir kenara bırakıyorum ve ilk kez sizden ,bir paylaşımımı kötü eleştirmemenizi istiyorum.Çünkü ben”Türklük Şerefi” kavramını bu derece taşıyan başka bir insana şahit olmadım.
    Hayatım boyunca saygı ile anacağım ve ömrüme bambaşka bir açı kazandıran,20 yaşında Doğu Türkistanlı soydaşımla,kardeşimle konuşma fırsatını buldum bugün okulda.
    Kendisinin çok güçlü bir duruşu vardı,ne zamandır dikkatimi çekiyordu bu tutumu.Kendi kendime “Acaba medya mı abartıyor zulüm olaylarını?”diye soruyordum.Ve dayanamadım ,yanına gittim:”Ülkemize hoşgeldin güzel insan”dedim.Tebessümle karşıladı ve soru sormak için izin istedim.”Elbette” dedi.
    “Zulüm var mı hakikaten?” dedim.
    Ayağa kalktı asil bir şekilde,durabileceği en dik şekilde durdu ve:”Maalesef,medyanın dahi anlatmadığı şekilde acımasız bir zulüm var.”dedi.
    “Nasıl yani,ne yapıyorlar mesela”dedim.
    “Babalarımızı ve erkek kardeşlerimizi zindana atıyorlar,işkence yapıyorlar.Öyle ki bazılarından hiç haber alamıyoruz,yaşıyorlar mı bilmiyoruz.Annelerimize ve kız kardeşlerimize gelince,her evin başına Çinli birini veriyorlar,yani..”dedi ve sustu.
    Allah’ımm bu nasıl bir zulümdür!Konuyu değiştirmek istedim çünkü onun ailesi de orada..
    “İlk önce âlimlerimizi aldılar içeri,sonra aydınlarımızı.Şimdi ise dışarıda bir tane dahi Türk erkek bırakmamaya adamışlar kendilerini,hepsini alıyorlar.” dedi.
    -“Eğitim durumu nasıl işliyor bu baskı altında ?”dedim.
    Gülümsedi ve:”Eğitim durumu mu?Çince Çin müfredatı veriliyor.Ne isterlerse onu öğretiyorlar.Uygur Türkçesi ve din yasak.”dedi.
    Düşünsenize arkadaşlar,bir millet ki çocuklarını zulüm gördüğü devletin eline bırakmak zorunda!Rabb’im dayanma gücü ver onlara..
    Sormaya devam ettim:”Dinî hiçbir simge yok değil mi?”dedim.
    İç çekti ve tüylerimi ürperten şu cümleyi söyledi:”Ben bayrağımı bile bilmiyordum.Türkiye’ye gelince öğrendim!”
    İnsan kabullenemiyor,20 yaşında bir genç, uğruna canını verdiği milletinin bayrağını bilemiyor!
    “Neden bu kadar önemli Doğu Türkistan toprakları Çin için?”dedim.
    “Petrollerinin %80’i bizden çıkıyor.”dedi.
    “Peki bu nimete rağmen neden kendi sınırlarına almıyor?”dedim.
    “Sizler öyle biliyorsunuz,oysa ki aldı bile.Şu ân ülkemizin adı “Yeni yer”anlamına gelen Çince bir kelime” dedi.
    En sonunda dayanamadım ve isyân eden bir tonla:”Sömürü dünyanın her yerinde var ama bu şekilde bir zulüm uygulanmıyor!Bu devirde size uyguladıkları bu zulüm neden?”dedim.
    Tek ve net bir cevapla:”Korkuyorlar!”dedi.
    “Erkekleriniz zindandayken,kadınlarınız darmadağın olmuşken dahi korkuyorlar mı ?”dedim.
    Asalet kokan bir gülümsemeyle:”Biz milletimizi bırakmayız!Biliyor musun meyve bıçaklarımız dahi zincirle bir yere sabit!”dedi.
    Ve o ân anladım ki,istediği kadar büyük ve güçlü olsun bir devlet,içine vatan ruhu işlemiş bir kadının meyve bıçağı kullanmasından korkar!!
    Sonra :”Bunca işkence hâlindeyken,siz gençler nasıl yurtdışında okuyabiliyorsunuz.Çıkmanıza nasıl izin verdiler?”dedim.
    “2015 yılında bir haber geldi,herkesin pasaport almasına izin verildi ilk kez.O fırsattan yararlandık ve okumamız , söz sahibi olabilmemiz için bizi başka ülkelere gönderdi ailelerimiz.Şaşırdık Çin’in bu tutumuna.Amaçları beklediğimiz gibi kötü bir oyun oynamakmış meğer.O ara izin varken yurtdışına çıkıp da ülkeye dönen herkesi öldürmeye başladılar.Beni de aradılar ve ailemle tehdit ettiler.Ama ben söz sahibi olmadan gitmeyeceğim,ülkemi kurtarmak için okuyacağım!”dedi.
    Benim gözlerim doldu,yüzümü yana çevirdim anlamasın diye.Bizim gurbet dediğimiz şey,onun içini yakan bir kor!Ailesinin hâli belli değil,tek başına bambaşka topraklarda ülkesi için okuyor!Yalnız görüyoruz biz onu ama o biliyor ki yalnız değil,yârı “Allah azze ve celle!”
    “Bu arada sizin WhatsApp ,facebook dediğiniz şeyler yasak bizim ülkede.İletişim onların kontrolünde sadece bir uygulamadan oluyor.Televizyon yasak değil çünkü kendi belirledikleri kanallarla çocuklarımıza babalarını kötülüyorlar.”dedi.
    “Son olarak,en çok neye üzülüyorsunuz?”dedim.
    “Türklerin bizi unutmasına..”dedi.
    İşte o zaman utancımdan yerin dibine girdim,bir tane bile Türkistan kitabı okumamıştım mesela.Yahut ciddi mânâda bir programda bulunmamıştım...

    İşte böyle güzel insanlar.Ey Türk asıllı kardeşim,tarihini oku.Ey Kürt kökenli Türk kardeşim,sana ve kendime sesleniyorum Arnavut kökenli bir Türk genci olarak:”Bu vatanın tarihini okumalıyız,bu vatana hizmet etmeliyiz.Gerekirse canımızı vermeliyiz!Çünkü ancak böyle ödeyebiliriz minnet borcumuzu bu şanlı vatana,o güzel bayrağa..”
    Namusumuz olan vatanımızı her nefeste koruyabilmemizi nasip eylesin Rahmân!Tüm din kardeşlerimizi ve Türk kardeşlerimizi zulümden korusun,güçlenmelerine yardım etsin En Güzel Olan!
    Bu bir ırkçılık değildir!Bu bir vatan sevgisidir.Türk doğmak(Aslen hangi kökenden olursak olalım)Türkiye’de doğup bu cennet vatanın evlâdı olmak bir üstünlük değildir dinimize göre ama muhteşem bir lütuftur!İnanıyorum ki İslâm yükselecekse,Türk yürekli delikanlıların omuzlarında yükselecektir!