• 148 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Müslüman insanın şahsiyeti neydi? Ne oldu?

    Gül yetiştiren, masal anlatan, dede-torun kuşak farkını naifliğiyle anlatan dedelerinin zamanına gıpta ile bakan bir gençlik vardı. Hani şu eve giriş saatinin akşam ezanı ile olan bir zaman. Sonra Şehir hayatımız oldu, şehrin gece hayatı oldu, gecenin ve gündüzün iki farklı insanı oldu, Değişim istedik. Önce rahat, refah bir hayat sonra özgür.

    Değişimi arzularken taklit bir millet olduk....

    İnsan neyi arar? İnsan hayattan neyi bekler? İnsanın sınırları var mıdır?....
    İnsanın kendini aramasında Doğu-Batı çatışmasının olduğu bir eser. İnsanlar çabuk alışıyor, her şeye....(her şey ne?) Belli sınırları olmalı milletlerin, insanların bir şeyleri körü körüne kabullenmek taklittir, düşünmeden yoksun olmaktır. Düşünce özde yenilikleri var olan düzenine katma değil var olan düzene uygun bir biçimde katmadır. İnce çizgilerin hep diğer tartafında kalmış bir millet olmak düşüncede yanlış olmaktır.

    "...kendisi gibi yaşamasını öğütlemez ama kimseyi de kendi yaşamına karıştırmaz."

    Biz beğendiğimiz bir kültürü kendi kültürümüzün önüne koyuyoruz, bunun eleştirisi olan bir eserdir. Önce oryantalist bir hayatın konuğu oluyoruz; Yavuz, Sitare, Zelda, Çarli... ile, sonra iç hesaplaşmaları olan gül yetiştiren adamın hayatına. Bahsettiğimiz ince çizgi iki hayat arasında gidip gelen bir anlatımla farklı açılardan insan ruhunun iç yaşantısına değişimine tanıklık etmenizi sağlayan bir eser.

    ---spoiler---

    Gül yetiştiren adam savaş yıllarında birçok arkadaşını kaybetmiş bunu çokta önemli olmadığını, kayıpların oluşturduğu boşluğun yerini hiçbir şeyin almadığını anlaması ile sadece evde kalarak hiç çıkmayarak kendi çapında bir eylemle bir duruş sergilemiştir. Fakat sonradan fark etemiştir ki insan eve kapanıp kalmakla değiştirmek isteği bir dünyayı değiştiremez. 50 yıl evden çıkmamış, çeşitli tohumlarla gül yetiştirmiş yaşadığı yörede gizemli bir hava sergilemiş tuhaf kaderli bir adamdır. İçindeki duygu arayışından mistik bir arayışın içinde olduğunu görüyoruz. İnsan duygularının her kapısının dini bir yan taşıdığını, ağlamaya verdiği tanımdan anlamak mümkün.


    "Ağlamak...
    ...yalnız gözyaşı dökebilen insan anlayabilir bazı şeylerin hikmetini.
    Biz, hüzün peygamberinin (svs) ümmetiyiz, ağlayabilenler ağlar, ağlayamayanlar ağlar gibi yapar."

    Savaşı anlatma tabirleri ise tepit gibi tespittir.

    "Savaşarak neyi ortadan kaldırmak istemişlerse, savaştan sonra o gelmiştir."

    Savaşın belli amaçlar gösterilerek yaşanması sonrasında kaldırılmak istenen davranışı hayatın merkezine konulması kaçınılmazdır. Gül yetiştiren adam bunu fark ettiğinde ölümün iki yüzü olduğunu düşünür. Kendisinin hareket eden bir ölüden farkı olmadığını söyler.

    Yıllar sonra bir gün dışarı çıktığında hayatın hiçte bıraktığı gibi kalmadığını anlar. Hayat tüm detayları ile değişmiş ve insanlar bu değişime hemen alışmışlardır, yadırgama yok yadırganacak bir şey yoktur. İnsanoğlu her şeye alışabiliyor. Camide imamın sakalsız oluşu, insanalrın kılık kıyafeti, fötr şapka takmaları.... namazdan sonra sorar gül yetiştiren adam;

    Ey insanalar siz nasrani (Hristiyan) misiniz?
    Siz mecusi (Zerdüştçü) misiniz?
    Siz hangi milletsiniz?

    Diye sorular sorması dehşet verici sorulardır. Batının ahlak ve fiziki yapımıza bu kadar işlemesi, kültürümüze güzellikleri alacağımıza başka kültürlerin taklidi olmamız acınası bir durumdur.

    Başka bir hayat daha anlatır yazar. Batının tüm yaşamını ahlakını almış hayatların yansıması Sitare... Özgür ruhlu, gecelerin ve rahat hayatların insan psikolojisindeki etkilerni. İnsanlar değişmiştir, şehir değişmiştir ve ahlak yıkılmaya yüz tutmuştur. Yanlışın yaşama sindiği bir ortamda doğrunun eğrelti durduğu bir çağdaş anlayış oluşmuştur. İnsanlar birbirini tanımıyor, herkes sadece birbirini görmeye aşina. Kimin ne zaman nerede karşınıza çıkacağını kestiremiyorsunuz, bu yapmaz diye bir tabiri hiçbir şekilde kullanamıyorsunuz. Herkes kafasında yarattığı insan profilinde size bakıyor, siz o profile ayak uydurma zorunluluğu hissediyorsunuz. Psikolojinin temelinde var olan benlik duygusu sahte duyguların eşiğinde insanları uçurumlara sürüklüyor.

    "Aslında hepimiz dağılıp gideceğiz, sen de, ben de, hepimiz. Hiçbirimiz kendimize ait yerlerde gezinmiyoruz."

    Gül Yetiştiren Adam yazarın ilk ve son romanıdır. Gazetede şidilerde Yeni Şafak'ta köşe yazarlığı yapan yazar, deneme ve hikayeleri ile bilinir. Ölüm temalı kitapları, insanlara kulluk bilincini hatırlatma üzerine müslümanca yaşama dair eserler vermiştir. Yedi güzel adam dediğimiz edebiyatımızda dostluklarıyla da bambaşka bir soluk olan yazarlardan biridir.

    Adil Erdem Beyazıt, Cahit Zarifoğlu, Mehmet Akif İnan, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Alaaddin Özdenören, Rasim Özdenören. Alaaddin Özdenören ile ikiz kardeştirler. Üretken bir sanat gurubununda birlikte üyesi olmuşlardır. Rasim Bey bu romanı 1979 yazmasına rağmen günümüz toplumunu anlatmaktadır bu da sanatın geleceğe karşı doğru tespitlerinin kanıtıdır. Ders çıkarılacak güzel bir eser. Okunmalı.

    Keyifli okumalar!
  • Daha sonraları Hıristiyan tarihçiler tarafından Büyük Konstantin olarak adlandırılan Roma İmparatoru I. Konstantin (275-337), Hıristiyanlık’ın Avrupa çapında özgürce yayılmasını sağlayan barutun fitilini ateşleyen kişi olarak bilinir.
    Hıristiyanlık, Konstantin MS 306 yılında imparator ilan edildiğinde müsaade edilmeyen bir dindi. Roma geleneği olarak Konstantin, tanrıları sakinleştirmenin acı çekmekten sakınmanın tek yolu olduğuna inandı. Hıristiyanlar’ın putları yapmayı ve tapmayı reddetmelerinin Roma tanrılarının gazabını çekeceğinden korktu. Sonucunda Hıristiyanlar, hükümetlerin dışında tutuldu ve Roma ordularınca baskılandı.
    Ancak 312’de Konstantin, Milvian Köprüsü Muharebesi’ni kazanarak Latince konuşan Batı Roma İmparatorluğu’nu birleştirdikten sonra fikrini değiştirdi. Konstantin savaşa girmeye hazırlandığı bir sırada söylenildiğine göre gökyüzünde İsa Mesih’in Yunanca baş harflerini gördü, bunu “Bununla Fethet” yazısı takip etti. Savaşlardan zaferlerle çıktıktan sonra Konstantin hemen Hıristiyanlık’ı tanımaya başladı.
    Konstantin ilk önce, kişisel işareti olarak İsa’nın Yunanca baş harflerinin birleşimi bir sembolü benimsedi. Daha da önemlisi Yunanca konuşan Doğu Roma İmparatorluğu’nun İmparatoru Licinius ile güçlerini birleştirdi ve Milano Fermanı’nı imzaladılar.
    Milano Fermanı, dinin yayılışını hızlandırdı. Hıristiyanlar’a ibadet haklarını tanıdı, el konulan Hıristiyan mülklerini iade etti ve kamuda vaaz vermeye başlamalarına izin verdi. Aynı zamanda Pazar günlerini ibadet günü olarak belirledi. Milano Fermanı, Hıristiyanlar’a sosyal ve siyasî katılımlarını arttırmak için imkânlar sundu.
    Bu dönemde Beytüllâhim’deki İsa’nın Kilisesi ve Kudüs’teki Kutsal Mezar Kilisesi inşa edildi. İmparator Konstantin’in ölüm döşeğindeyken Hıristiyanlık’a döndüğüne inanılır.
    EK BİLGİLER:
    1. Milano Fermanı, resmen bir ferman değildir, Milano’yla da keşfedilmiş bir bağı yoktur. İsmin kökeni bilinmemektedir.
    2. Hıristiyanlık, İmparator I. Theodosius yönetimi altında dördüncü yüzyılın sonlarına kadar Roma İmparatorluğu’nun resmi dini yapılmadı, sadece meşru kabul edildi.
    3. Konstantin, 325’te İznik Akidesi’nin çıkarıldığı İznik Konseyi’ni destekledi ve teşvik etti: “Cenneti ve yeryüzünü, görüleni ve görülmeyeni yaratan bir olan Yüce Tanrı Baba’ya inanırız. Bir olan Tanrı’nın Oğlu, İsa Mesih Efendimiz’e inanırız.”
  • Mobutu dış politika söz konusu olduğunda uzunca bir süre 'ne şiş yansın ne kebap' siyaseti izledi. Hem Doğu'yu hem Batı'yı idare ediyor, tarafsız kalmaya da gayret ediyordu. Bu uzun sürmedi. 1974'te Çin ve Kuzey Kore'ye yaptığı ziyaretin ardından radikalleşti. Ülkedeki yabancı yatırımları millileştirdi. Bunları güya ülkenin kendi çocuklarına verecekti ama işin aslı, hepsi rejimin beslemeleri arasında paylaştırıldı.
    Yolsuzluk bir anda patladı. Mobutu'nun rejimine yeni bir isim takılmıştı.
    Kleptocracy, yani hırsızlar iktidarı...
    Ülke ekonomisi çökerken, o ve yandaşları ceplerini dolduruyorlardı. 1980'lerde diktatörün kişisel mal varlığının beş milyar dolar dolayında olduğu tahmin ediliyordu. Ölüm oranı, işsizlik ve cehaletle birlikte diktatörün serveti de artıyordu. Sadece Zaire'de 11 villası vardı. Bu arada yolsuzluk, rejimin en temel dinamiklerinden biri haline gelmişti. Muhalifler satın alınıyor, 'Yağma Hasan'ın böreği'ne ortak ediliyordu. Parayla iradesi bükülemeyenlerin çaresine de gizli polis bakıyordu.
  • 150 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Türk milletinin bağrından çıkardığı Ulu Türk...
    Sadece Türk milletine değil tüm dünyaya yön vermiş bir yolbaşçı...
    Türk medeniyetinin yüzyıllarca unutulmuş vasfını birkaç yıl içerisinde ortaya çıkaran adam...
    ''Türk'' kelimesinin kaba ve yobazca algılandığı bir dönemden, Cumhuriyetimizin kuruluşunun 10. yılında göğüsü bir zırh gibi kabararak ''Ne mutlu Türk'üm diyene!'' diye bağırdığı bir döneme geçiş için köprü niteliği taşımış bir inkılapçı...
    İnanın ne desem boş, hangi kelimeleri kullansam kifayetsiz kalıyor. Tarihe gömülüp unutulamayacak kadar büyük biri o. Aynı zamanda bizden biri...
    Hürriyetine ve bağımsızlığına düşkünlüğü çocukluğundan belli olmaktadır. Bir gün matematik öğretmeni:
    - Aranızda kimler kendilerine güvenirlerse kalksınlar, onları müzâkereci yapacağım, demişti.
    Ayağa öyleleri kalktılar ki, bunları gören Mustafa kendini ortaya atmaya cesaret edemedi. Fakat içlerinden birinin emri altına girecekti. Bu da ağrına gitti. Birden kalktı:
    - Ben daha iyi yaparım, dedi ve yaptı.
    O günden sonra sınıfın müzâkerecisi o idi.
    İşte Mustafa böyle bir çocuktu. Birdirbir oynarken dahi ''Ben eğilmem. Üstümden böyle atlayabilirseniz atlayın'' cevabını veren biriydi. Bu küçük çocuğun dünyaya nizam vermiş bir başbuğ olacağını kim tahmin edebilirdi ki?
    Uzun bir imparatorluk buhranının ardından yine başka buhranlı dönemlere giriş yapılıyordu. Herkes Abdülhamid'in baskı döneminden kurtulduk diye sevinirken aslında daha büyük faciaların eşiğine geliniyordu. İttihat ve Terakki iktidarı devralmıştı. Ancak Mustafa Kemal ordunun politikadan uzak durması gerektiği kanaatindeydi. Bir çok İttihatçı Mustafa Kemal'i bir tehlike olarak görüyordu. Bu yüzden kendilerinden sıkça uzak tutmaya çalışmışlardı. İttihatçılar rütbelerini politikadan alırlarken Mustafa Kemal sahadaki başarılarıyla ve özellikle de Arıburnu, Conkbayırı ve Anafartalar'da gösterdiği kahramanlıklar neticesiyle imparatorluğun karanlık bağrından bir güneş gibi doğuyordu. Birinci Dünya Savaşı'na girilmemesi gerektiği ile ilgili birçok çalışma yapsa da İttihatçılar kulak asmadı ve imparatorluğu Almanya yanında savaşa sürdüler.
    Nihayet savaştan yenik çıkmış ve Mondros'u imzalamıştık. İttihat ve Terakki üyesi, harbiye nazırı ve başkomutan Enver Paşa ülkesini terk etmek zorunda kalırken sürekli çekişme halinde oluğu ve kendilerine sürekli muhalif Mustafa Kemal için şunu söylemişti:
    '' Benim yerime Mustafa Kemal'i getiriniz. Ancak o bir şey yapabilir.''
    Tabi olmadı, o ayrı mevzu. Ancak Mustafa Kemal'in içindeki hürriyet ateşi sönmüyordu.
    1918 Kasım'ında İstanbul'a geldiği gün, limanı dolduran düşman donanma tekneleri arasından bir motorla geçerken, zırhlılara baktı ve yaverine:
    - Geldikleri gibi giderler, dedi.
    Kararlıydı Mustafa Kemal. Hayallerini gerçeğe dönüştürebilen nadide kişiliklerdendi o.
    — Ordumuz yok.
    — Yapılır.
    — Paramız yok.
    — Bulunur.
    — Diyelim ki bulduk. Düşmanlarımız hem kuvvetli, hem çok.
    — Olsun, yenilir.
    diyordu.
    Türk milletinin parolası: "Ya hürriyet, ya ölüm!" olmalı idi.
    Samsun'a ayak bastı Mustafa Kemal. Genelgeler, kongreler gerçekleştirdi. Doğu ve Güney cephesinde, Türk'ün ateşi karşısında kül olup uçtu düşmanlar. Batı'ya dikti gök renkli gözlerini. 1. ve 2. İnönü, Eskişehir-Kütahya derken Sakarya cephesi kuruluyordu. Mustafa Kemal durmadan gidip geliyordu. Askerlerini teftiş ederken, atının bir ayağı sürçerek kaburga kemiği kırıldı. Can acısı ile ayağa kalktı, eli ile Eskişehir taraflarını göstererek ve Kral Konstantin'e hitap ederek; YA SEN YA BEN! diye kükredi. Mustafa Kemal'in karşısında ne Churcill, ne Konstanstin ne de Trikopis durabilirdi. Sakarya kazanıldı. Mustafa Kemal, Genelkurmay Başkanı ve Cephe Komutanı başbaşa vermişler, gözleri ile ufukları delmeğe çalışmaktalar. Ondan sonra doğu tarafında hafif bir kızıllık belirdi. Gün doğuyordu. Yeni Türkiye'nin güneşi idi bu! 15 gün sonra İzmir'de olmanın hesaplarını yapıyordu büyük komutan.
    Ordular! ilk hedefiniz Akdeniz'dir! İleri!.. emri geldi.
    Yunan, Mustafa Kemal'in askeri dehası karşısında eriyip gitmişti.
    Nihayet 9 eylülde Yunan denize dökülmüştü. Mudanya Ateşkes, Lozan derken milli mücadele bu şekilde sona ermişti. Tabi hiç durur mu Ulu Ata? Ülke kurtulmuş, dış düşmanlar yenilmişti. Sıra iç düşmana gelmişti. Mustafa Kemal'in inkılapçı, medeniyetçi düşünüş karakterini bilen eski kafalıların korkusu, ticaret olarak kullandıkları dinlerinin elinden alınması idi. Öyle ki ülke kurtulur kurtulmaz sarıklı yobazlar: ''Düşmanlardan kurtulduk, ya Mustafa Kemal'den nasıl kurtulacağız?'' hesaplarını yaparken İstanbul'da halife yalakaları yerini almış ve sözde halifeyi tekrar padişah yapma amaçlarını gütmeye başlamışlardı bile. Mustafa Kemal şu sözleri sarf ediyordu ardından:
    ''Asırlardan beri olduğu gibi, bugün de milletlerin cahilliğinden ve taassubundan faydalanarak, dini bin bir türlü şahsi maksat ve menfaatleri için için alet olarak kullananlar vardır. Din her türlü masallardan ve yalanlardan sıyrılarak, bilgi ışığı altında aydınlanıncaya kadar din oyuncularına her yerde rastlanacaktır."
    İstanbul'da halife kaldıkça ve rejimin adı konmadıkça, eski devre dönmek isteyenleri durdurma imkanının olmadığı anlaşılmıştı. 28 Ekim 1923 akşamı Mustafa Kemal, Çankaya çağırdığı arkadaşlarına:
    -Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz, dedi.
    Ertesi gün meclis, cumhuriyeti ilan etmeye karar verdi ve cumhurbaşkanı olarak da vatanın kurtarıcı Mustafa Kemal'i seçti. Bu şekilde geriye dönmek isteyenlerin de eli kolu bağlanmıştı artık...
    İnkılap devrine girilmişti... Türk'ü muassır medeniyetler seviyesine çıkarmak için büyük reformlar yapıldı. Toplumdan soyutlaştırılmış kadınları topluma kazandırdı. Harf devrimi yapıldı. Laiklik getirildi. Orta Çağ'ın nice kahramanlarını, nice devlet kurucularını yetiştiren Orta Asya Türklüğünün tekke ve tarikatlara emanet edilmesi bir hezeyandı. Tekke ve zaviyeler de kapatıldı. İlk başlarda pozitif ilimlerle din ilimlerinin birlikte verildiği ancak sonradan yozlaşan ve sadece din ilimlerine yönelen, sürekli yeniliklere karşı çıkmış olan medreseleri kapatıp eğitimde birliği sağladı. Ve daha niceleri...
    İşte Mustafa Kemal böyle inkılapçı ve böyle cumhuriyetçi idi.
    Her zaman onun askeri dehası ve devlet adamlığı konuşulur. Peki ya kişiliği nasıldı Mustafa Kemal'in?
    Her eve gidişinde anasının elini öpmek geleneği idi. Subay, komutan, başkomutan ve devlet başkanı o, anasının yanında her zaman ''Mustafacık''tı.
    Bir gün tayı hastalanmıştı. Veterinerler, tayı öldürmek zorunda kaldığını bildirmişlerdi. Atatürk son kez tayını okşarken gözlerini tutamamış:
    -Çocuğum olmadığı sebepsiz değilmiş, eğer bir evlat kaybetmek felaketine uğrasaydım, kalbim acısına dayanamazdı, diyordu.
    Yerde yatan bir Yunan bayrağının kaldırılmasını emretti:
    -Bayrak bir milletin hürriyet sembolüdür. Düşmanın da olsa ona saygı göstermek lazımdır, diyen saygılı bir kişiliğe sahipti.
    Bir öğretmen Atatürk aleyhinde kötü bir şiir yazmıştı. Kendisini hizmetten çıkarmışlardı. Öğretmen yeniden kadroya girmek için dört yana başvuruyordu. Bir gün bakanın yanına gitti.
    Bakan: Oğlum suçun doğrudan doğruya Atatürk'ün şahsına ait. Biz karar veremeyiz. Bakan bir akşam sofrada Atatürk'e meseleyi açtı.
    -Hani efendim hakkınızda ağır hiciv yazan öğretmen vardı.
    - Evet.
    - Af kanunundan yararlanmak yeniden öğretmen olmak istiyor.
    -Öğretmen yapılmasına yasal bir engel var mıdır?
    - Hayır efendim!
    - O halde niçin bana soruyorsunuz?
    -İşlediği suç sizin hakkınızda...
    -Aşkolsun sana!.. Şahsi dargınlığım için kanun emirlerini yerine getirmenizden hoşlanmayacak kadar beni egoist mi sanıyorsun? Kendisini hemen ilk açılacak yere tayin ediniz.''
    Acaba şimdi kaç devlet başkanı aynı şekilde davranabilirdi? Belki de tarihte böyle davranan kaç kişi var diye sormak daha doğru olur.
    Tabiat âşığı idi. Vatanın çöl boşluğundan ıstırap duyardı. Bir gün Diyarbakır taraflarında atla dolaşırken, yanındaki kurmay reisine:
    — Çabuk bana yeni bir din bul, dedi.
    — Ağaç dini...
    — Evet, bir din ki ibadeti ağaç dikmek olsun...
    ve tabiki daha niceleri...
    Her insan gibi hastalandı Ulu Türk... Sağlık durumu gün geçtikçe bozuluyordu. Bütün emeli Ankara'ya gitmek, Cumhuriyet'in on beşinci yıl dönümü töreninde bulunmak, ordusu ve milleti ile son defa karşılaşmaktı. Stadyum merdivenlerini çıkmaması için asansör bile yapılmıştı. Ankara'ya gitme ümitlerini yitirmişti Atatürk. Cumhuriyet Bayramı gecesi Boğaziçi vapurlarından birini tutan gençler, Dolmabahçe Sarayının rıhtımına yaklaşmışlar, haykırıyorlardı. Atatürk kesik kesik konuşarak pencereye gitmek istediğini anlattı. Kollarına girdiler, pencere kenarındaki koltuğa oturdu, eli ile gemiye işaret etti. Vapurda bir kıyamettir koptu, gençler hep bir ağızdan:
    Dağ başını duman almış
    Gümüş dere durmaz akar...
    marşını söylüyordu. Atatürk mırıldandı:
    -Bu bayramlar ve yarınlar sizindir, güle güle... dedi ve yatağına döndü.
    Atatürk 3 gün süren komaya girdi. Mucizevi bir şekilde komadan kurtuldu ancak son komasından uyanamadı. Takvimler 10 Kasımı gösteriyordu. Atatürk'ün ölümü yalnız Türklüğü değil, tüm dünyayı yaslandırmıştı.
    Bulgar Gazetesi:
    Bu müstesna büyük adamın ölümünden sonra, dünya artık eskisi kadar enteresan değildir.
    Macar Gazetesi:
    Dünya bu savaş ve barış kahramanı büyük adamın ölümü ile fakir düşmüştür.
    İngiliz Gazetesi:
    Atatürk'ün ölümüne, bütün dünyada, büyük bir devlet adamı, büyük bir asker, büyük derecede şerefli bir şahsiyet olarak ağlanmaktadır. İngiltere önce cesur bir düşman. sonra da sadık bir dost olarak tanıdığı büyük adamı selamlamaktadır.

    Sana minnettarız Atam. Bu incelemeyi yazmak bile çok zor oldu benim için. Bir ülke kurmak, bir ülkeyi kalkındırmak ve bunun uğruna mücadele etmek ne kadar zor olsa gerek. Eğer mucizevi bir şekilde dirilip, emanet ettiğin bu ülkenin şimdiki durumunu görsen ne kadar üzülürdün kim bilir. Kızacaksın ama arıyoruz Atam.
    ''AÇTIĞIN YOLDA, GÖSTERDİĞİN HEDEFE, DURMADAN YÜRÜYECEĞİME,
    AND İÇERİM!

    Sürçü lisan ettiysem affola...
  • 138 syf.
    İnsanın asıl benliğinin ne olduğu her zaman insan tarafında araştırılmıştır. Temel olarak insan madde ve mana'dan oluşur. Maddi tarafı olan bedenin ihtiyaçları büyük oranda tesbit edilmiş olsa dahi mana tarafı olan ruh kısmı büyük soru işaretleri ile doludur. Bedenin ölüm ile toprak olacağı düşünüldüğünde esas benliği ruh olarak düşünebiliriz (En azindan ben öyle düşünüyorum). Sanırım sözü çok uzatmadan kitabı tanıtmanın zamanı geldi.
    Trt tarafindan diziye uyarlanan Fatih Harbiye kitabı Doğu ile Batı Arasında geçiş özelliği taşıyan Anadolu'da bu iki medeniyet arasında kalan Neriman'ın arayışını konu alıyor. Şark dünyasını temsil eden Şinasi ve Garp dünyasını temsil eden Macit arasında gönlünün tercihini yapacak olan Neriman esasında bir dönemin Türkiye'sinde yaşanan bunalımı bizlere sunmuş.
    Kitabın son kısmını beğenmemiş olsam da anlattığı konu itibari ile takdirimi kazanan bir eser oldu. Sizlere önce eseri okumanızı daha sonra da kitaptan uyarlanan dizisini izlemeyi tavsiye ederim.
  • 464 syf.
    ·4 günde·9/10
    İskender Pala kitapları okurken kendinizi mum ışığıyla aydınlatılmış, dört bir tarafı kitaplarla dolu, burnunuza o sarı saman kağıtlarının kokusu dolan bir odada hissedebilirsiniz.

    Başlangıçta kitabı neden yazdığına dair bir önsöz karşılar sizi ve en güzeli de her kitabı için yazmaya değer ilgi çekici bir şeyler mutlaka vardır. Değişmeyen tek sebep ise aşk... Aşkın dâhil olmadığı bir kitabı yoktur.

    "bozkırın tezenesi güzel insana sormuşlar,

    'ilk ne zaman aşık oldun?'

    '13 yaşımda. Yozgat'taydık, mahallenin kızıydı. Ona bir türkü havalandırdıydım' dedi. Kızın adını söyledi. Sonra da pişman oldu: 'Yazman gurban oluyum, sevda sırrınan olur.' dedi."

    Sevda, aşk adına ne derseniz artık, sırrı içinde, sükûtu dilinde, yaşı gözünde olandır. Ve aşkını gizli tutan da açıklayandan üstündür.

    Bir aşk öyküsü ki; dillere dolanan, efsanelere konu olan, sultanların, paşaların makamlarına misafir olan en önemlisi de ilahi aşka dönüşüp de aklı yerinden eden...

    Kızgın çöllerde başlayıp da, Osmanlı saraylarına kadar uzanan, bununla kalmayıp içinde bir de Babil Cemiyeti'nin sırlarını saklayan, aşkın tüm gam ve kederlerini bağrında taşıyan kitap. Leyla ile Mecnun...

    Koca kazanlarda kaynatılan lifler parşömene dönerken, Dicle'nin bağrından koparılıp içine atılan bir çilek bize hikâyeyi anlatıyor. Varlığını artık bir parşömen olarak kanıksayıp, bağrına nice güzellikler yazılsın istiyor.

    Efendisi Fuzûlî, yazdığı aşk hikayesine bir de sır yükleyince sıradan bir kitap olmaktan çıkıp, peşine düşülen, sırlarını çözmek için dikkatle okunan, nice diyarlar dolaşan bir esere dönüşüyor. Bilmiyorlar ki gerçek hazine zaten kendisi ne lazım gerek dünya altınına...

    Kitapta Doğu ve Batı arasındaki aşka bakış açısına da değinilmiş. Velhasıl doğuda aşk birkaç açıdan ele alınır. Mecazi, ilâhi, mistik ve tensel. Ayrıca gönül diye bir şey var ki o bilinen kalp, yürek anlamlarından çok başka... Batı bu kavramlar içinden en aşağı olan tenselden ileri gidememiştir. Ne yazık...

    Aşkın dilini en iyi şiirler anlatır. İçinde birçok anlamı barındıran bu sanat, dönemine göre yükselişe geçer ve değer görür. Osmanlı dönemi bu sanat için tam bir gelişme çağı olmuş, sanatçısına hakettiği değeri vermiştir. Yükselişi her anlamda yaşayan bir devletin tasviri uzun uzun ifade edilmiş.

    Dönemin sanatını anlatırken yönetime dair de dokunuşlar var. Her kim geldi ise başa meclisinde mutlaka bulunurdu sanat ehli kişiler. Lakin hiciv her ne kadar yerinde olsa da, dili keskin olanların sonunu da getiren tek sanat dalı olmuştur.
    Bu da gösterir ki yönetim kötüye gidiyor. Zira koşan ata kimse kamçı vurmaz...

    Devletler doğar, devletler batar. Baki olan geriye bıraktığın adalet ve insaniyettir. Ruhları şad ola...

    Sır çözülür! Lakin ne kadir görür ne de kıymet... Cahiller elinde un ufak olur da kalan tek şey hikâyesi olur. Nitekim şairler soyundan gelenler bile yozlaşır da kimse okumaz, bilmez, merak etmez...

    Aşkın dili Farsça derler. Bilemiyorum aşka dil biçmek ne kadar doğru ama bana kalırsa dilden ziyade ifadedir kalbe dokunan... Doğu kültürü bu aşamada çok çok daha iyi olduğundandır belki de bugüne ulaşan hikâyelere ev sahipliği yapmış olması. Şarkıyı dinleyince hak verirsiniz belki buna.
    https://youtu.be/WwxrA0n6Ats
  • 320 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Yazar bu kitabında duygu yoğunluğuna ağırlık vererek kendi hayatından etrafında gördüklerinden “Anlık”kesitler sunmuş. Kendi hayatını yazmak yerine böyle 1-2 sayfalık anılar anlatmış. Doğu-Batı duvarı,iç savaş,gözaltına alınmalar,Suriyeli çocuklar hayvan sevgisi,hayvan sevgisizliği vb.bir çok konu ele alınmış. Kelimele kullanımı Oya Baydar’ı Oya Baydar yapan özellikler bence. Çok duru çok net çok sade. Ama sadeliğin altında acıma,nefret,ölüm bütün duygular okuyana geçiyor. Sanırım en trajikomik bölüm bana göre yıkılan Doğu-Batı duvarının parçalarının satılması. İnsanlara karşı hüzün ve sevinç karşı duygular oluşturuyor insanda. Öyle ki talep arttıkça arttıyor. Arz-talep meselesi olunca talep artınca fiyatlar da artıyor. İçimi en çok hüzünlendiren bölüm ise hayvanların anlatıldığı anlık kesitler oldu. Öldürülen katledilen köpekler yavru köpekleri ellerinden alınan çocuklar. Gerçeklerle yüzleştirirsen yazar çok güzel bir duygu temasında bulunmuş. Yazarken o duyguyu size geçirmeyi hedeflemiş ve hedefinde başarılı olmuş. En azından ben kendi adıma okuduğum bütün Oya Baydar kitaplarında bunu hissettim. Çok sağlam bir kalemi var yazarın. Bu özelliklerine rağmen çok bilinmiyor oluşu üzücü. Umarım değerini çok geç olmadan anlarız. Çünkü hep dediğim gibi ülke olarak “Keşke”demeye bayılıyoruz. Umarım Oya Baydar için iyi deriz.