• 167 syf.
    tüm “öteki”lere ithaftır.

    Hêjîra çiyayî
    Delala çîyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nav gul û giyayî
    Nav gul û giyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Bûk dilê zava ye
    Bûk dilê zava ye
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nazım : Kürtçe biliyor musun?
    Dünya : Hayır.
    Nazım : O zaman niye ağlıyorsun?
    Dünya : Abi bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerek?
    Nazım :

    Dağların inciri,
    Dağların güzeli
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Güllerin içindesin,
    Güllerin içindesin
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Gelin, damadın yüreğidir
    Gelin, damadın yüreğidir
    İncir ağacısın
    Gam götürensin

    https://youtu.be/LP2qdI4_1_c

    Bu türkü ve sahne Türkçe olsaydı emin olun bu kadar içimiz ürpermezdi, bu kadar derinden hissetmezdik. Dünya’nın dediği gibi “bu duyguyu yaşamak için dil bilmeye gerek var mı?”

    BAŞLAMADAN EVVEL BİR RİCA,

    Bu dakikadan sonra yazacaklarım, bazı arkadaşların hoşuna gitmeyebilir hatta beni linç de edebilirler ama yaşananları görmezden gelmek, bunları insanlara anlatmamak olur mu? Olmaz. Olabildiğince siyasi mevzulardan uzak kalıp, kitabın içeriği dahilinde konuşup, polemiğe mahal vermemek için elimden geleni yapacağım.
    Bilindiği üzere bu kitap, dili,kimliği ve kültürü yüzünden eziyet çeken biri tarafından kaleme alınmıştır. 1996 yılında yayınlanan bu kitabı, o zamanın politik ve siyasi durumuna göre değerlendirmek doğru olacaktır. Başta Kürt olmak üzere tüm etnik kimliklerle olan sorunlarımızı buradan başlayarak çözmemiz temennisi ile…

    ---------------------------------------------------------------------

    Büyüdüğüm ilçe etnik olarak karışıktı. Biz Çerkes köyündeniz. Civarda Türk, Alevi, göçmen, tek tük Ermeni ve Rum köyleri vardı. Eskilerde bu daha fazlaymış.

    Yukarımızda bir mahalle vardı. Kavga gürültü suç hır gür eksik olmazdı. Mahalleden geçmeye çekinirdik. Mümkünse başka yollardan, ormandan aşağı inerdik. O mahalledekilere “Kürt” diyorlardı. Hayatımdaki ilk arkadaşım da bir Kürt idi. Bu bahsettiğim mahalleden de arkadaşlarım vardı. Ufacık bir çocuk gelip sizden paranızı isteyebilir, ana avrat küfür edebilirdi. Siz bir şey yapamazdınız çünkü tek bir fiske ile tüm mahalle ayağa kalkardı. Hatta mahalle maçında onlardan dayak yememek için yenildiğimiz de oldu. Deplasmanda onları yenmek bizim için iyi olmazdı.

    Velhasıl bu mahalle ve “Kürtler” bizim için bir belaydı. Gel gör ki çok sonraları öğrendim. Onlar Kürt falan değiller. Zamanında oraya göçen Çingeneler yerleşik hayata geçmişler. Ama çok da eğlenceli insanlardı. Fakir yoksul ama neşeli. (Çingeneler hakkında yazmaya başlarsam iş çok uzar. Fahri bir Çingene olarak bu konuyu es geçiyorum. :D )

    Peki neden bu insanlara Kürt demiş halk? Niye komşu köydeki Türklere veya Alevilere değil de Çingenelere? Bence Çingeneler özgün bir halk, asimile olmaya direnen halklardan. Ama onlar “öteki” olarak görülüyor bu yüzden bizim yöredekiler onlara “Kürt” demişler, “Kürt”leri de bilmeden.

    Türkiye’deki çoğu çocuk gibi tarihi yazılanlardan öğrendim. Ama tarih kazananlar tarafından yazılır. Haklı, mücadeleci veya hileli zaferler kazananlar tarafından. Zamanla belgeseller, anılar ve kitaplar sayesinde bu topraklarda yaşanan acıları gördüm. Bunlara inanamadım, inanmak istemedim. Çünkü devletimiz adaletliydi, güçlüydü, halkını severdi, insanlarını korurdu. Çoğu erkek çocuğu gibi benim hayalim de polis olup insanları korumak, suçlularla mücadele etmekti. Zamanla tüm bu inandığım şeylerin yıkılışına tanıklık ettim. Elimden kayıp gitmesin dedim ama tutamadım çünkü yaşanan acıların elle tutulacak hiçbir tarafı yoktu. Öldürülen gençlerin, çocukların, halkların…. Suruç’ta yiten canların ne suçu vardı? Madımak’ta yanan yüreklerin? Uğur Mumcu’nun? Apê Musa’nın?...

    Sonra gördüm ki bildiklerimiz, gerçekleri gizleyen bir halı imiş. Her şey süpürülmüş bilinçlerimize, sümen altı edilmiş. Soranları, sorgulayanları, gerçeği isteyenleri, gösterenleri, direnenleri bir bir yok etmişler. Binbir çiçekli bahçemiz varmış bizim ama bazı çiçekleri koparmışlar, bazılarını yok etmeye çalışmışlar ve hala da devam ediyorlarmış. Bahçıvanımız renk renk çiçek istemiyormuş, tek renk olsun, tek koku olsun, tek çiçek olsun istermiş. Ama tek çiçekten yapılan bal ne kadar lezzetli olur, olabilir? bilmiyormuş.

    Yavaştan kitaba geçelim.

    Mehmed Uzun, Yaşar Kemal’in evladı gibi sevdiği canı, dostu. Şen kahkahalarının misafiri.
    https://pbs.twimg.com/media/DLZnVBbWsAETMFy.jpg

    Kürt edebiyatının can damarlarından bir düşünür, aydın, yazar ve fikir insanı. Onu okumama vesile olan https://1000kitap.com/Esrakrt ‘ya sonsuz teşekkürlerimi bir borç bilirim. Bir yandan da sitem ediyorum. Çünkü kitabın ilk kırk sayfasına geldiğimde, yapışkan kağıtlarım bitmişti bile. Kitabın her yeri rengarenk alıntı kaynıyor. Her bir cümlesi bir münazara konusu. Üzerine konuşulacak o kadar yoğun şeyler var ki, tekrar tekrar okunası bir eser.

    Kitap Yaşar Kemal’e ithaf edilmiş. Varın aralarındaki muhabbeti siz düşünün.

    Toplamda dokuz denemeden oluşuyor kitap. Başlık başlık ilerlemekte fayda var.

    1) Nar Çiçekleri
    Kitaba ismini veren yazı. Burada yazar kendi hayatından başlıyor. Yaşadığı büyüdüğü coğrafyayı anlatıyor. Daha sonra tanıdıklarının hayatlarından kesitler sunuyor. O bölgedeki Ermeni soykırımına değiniyor. Devamında ise Anadolu'daki Türkleştirme harekatından söz ediyor.

    “Osmanlı Devleti’nin uçsuz bucaksız bir imparatorluk olmasının ana sütunu kabul edilen çokkültürlü, çok dilli ve çok dinli yapısıyla Osmanlı Devleti’ni koruyamayacaklarına ve geleceğini garanti edemeyeceklerine inanan İttihat ve Terakkiciler, başka bir alternatife karar kıldı; tek kültür, tek dil, tek din. Yani Türklük, Türkçülük, Türk mevturesi ve Türk dünyası. Çok renkli bir etnik, dini ve kültürel mozaiğe sahip, çok geniş bir imparatorluğu tek bir etnik yapıya uygun hale getirmek?”(25. basım sayfa 29)

    “Ve Azrail’in kol gezdiği, o ölüm yıllarında, Ağrı Dağı’nın dinmeyen bir ağıtla durmadan ağladığı, Dicle ve Fırat nehirlerinin sessiz bir hüzünle durmadan kan akıttığı o karanlık dönemlerde, söylendiğine göre, bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü. Tekrarlayayım; bir buçuk milyon”. (sayfa 31)

    Bu konu üzerinde Yaşar Kemal de çok durmuştur. Gerek romanlarında gerekse söylemlerinde çokça dile getirmiştir. Bu konuda ayrıntılı bir yazı linki paylaşıyorum okumanızı tavsiye ederim.

    http://www.agos.com.tr/...in-sisirdigi-keneler

    Rivayet odur ki fetva çıkar, beş tane Ermeni kellesi alan cennetliktir. Bunun üzerine Köle ticareti de başlar, kelle ile cennete girme törenleri de. Gerçekliği tartışılır elbet ama bizim halkımız gazla çalışır. Bunu en iyi bilen kişi ise Mustafa Kemal’dir. Gittiği her yerde bakarsanız, oradaki insanları öven, yücelten sözleri vardır. Adeta onları kamçılar. Bu gazı alan insanlar (çok klişe ama kusura bakmayın) büyük bir zafer kazandılar. Daha sonra bu gazlamayı öğrenen her siyasetçi bunu kendi lehine kullandı. Yolunda istemediklerini “öteki” ilan edip yolundan çıkarmaya çalıştı. “tek dil, tek kültür” de bu yöntemlerden birisi. Bu dayatmayı kabul etmeyen Kürt halkı ise yıllarca direndi. Bu yüzden onlar da “öteki” sayıldı. Konuştuğu dilde kültürde haklarını isteyen her bir Kürt insanı, potansiyel terörist olarak gösterildi. Bu ülkede hak arayan, canı yanan, feryat eden insanlar ya görmezden gelinir ya da “işaret parmağı” ile gösterilir.

    “Kıskıslamak” denir buna. Bir köpeği şiddete alıştırırsın. Senin sözünden çıkamaz artık. Yolunda istemediğin birisi varsa işaret parmağı ile gösterir “kıskıs” dersin. Köpek de emrini yerine getirir, yolundaki kişiye saldırır. Tıpkı buradaki gibi hak arayan, sesi çıkmayanlara ses olan herkes kıskıslanmıştır. Aralarında Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun da vardır. Zira Yaşar Kemal’in “Zilli Kurt” anısı, bu durumu çok açık özetler. Nicelerini ekleyebiliriz bu listeye. Bunu Dersim’de de gördük, Madımak’ta da, Gezi’de de.

    <<< Çünkü biz birbirimizi sevmiyoruz, sevemiyoruz. Farklı olanlar bize düşman görünüyor, bizi eleştirenleri bize zarar verecek sanıyoruz. İnandığımız fikirler her ne kadar salak saçma dahi olsa, onlardan vazgeçemiyoruz. Elimizden alındığında, çürütüldüğünde ve gerçeği öğrendiğimizde hayatta kalamayacağımızı düşünüyoruz. Önümüze sunulan şeyi muhafaza etmek için uğraşıyoruz. Yalanlara inanmak daha kolay ve zahmetsiz geliyor. Kalabalığa karışmayı, güvende olmayı istiyoruz, hayatta kalmak istiyoruz, ötekileri berikileri düşünmüyoruz. Mülteciler ölsün diyoruz, gitsin diyoruz... çünkü biz en çok kendimizi düşünüyoruz. Biz, biz, biz…. >>>

    “Niye bu kan, bu kin, bu öfke, bu nefret, ey geçmişinden, deneyimlerinden hiçbir ders çıkarmayan, hemencecik çılgınlığın ve şiddetin cazibesine kapılan "hep ben hep biz" diyen unutkan insanoğlu?” (sayfa 35)

    Biz, dilinden kültüründen bölgesinden dolayı ezilen, aşağılanan insanların ne hissettiklerini bilmiyoruz. Lafa gelince “ülke bir bütün, doğu batı kuzey güney bir” diyoruz, kuzeyde tecavüze uğrayan, öldürülen kadınları, batıda göçük altında kalan madencileri, doğuda faili meçhule kurban giden babaları, güneyde yurtlarda cezaevlerinde istismar edilen çocukları görmüyoruz. Biz topraklarımızı, halkımızı değil kendimizi seviyoruz. Bu olayları duymak, bunlara kafa yormak huzurumuzu kaçırıyor değil mi? “Sizi rahatsız etmeye geldim” diyor ya Ali Şeriati, biz onu da görmüyoruz.

    Kılıç artığı Ape Vardo’nun hüznünü bilmiyoruz, neden ağlar acaba fikriniz var mı? Siz hiç evinize tecavüz edilip darpa uğradınız mı? Yirmi kilo ile evinizden yuvanızdan atıldınız mı? Bir tane türküde çöküp ağladınız mı? Bunların kötü bir şey olduğunu bilmek için yaşamak mı gerekir? Bu türküye ağlamak için Rumca, Lazca, Kürtçe, Adigece, Abhazca vs vs bilmek mi gerekir?

    “Sen bir savaşın ne olduğunu bilir misin ey insanoğlu?” (sayfa 33)

    “Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazları üstünde yeni bir Cumhuriyet kurulmuştu ama toplumsal, kültürel mozaiğe ilişkin ana prensip aynıydı; tek dil, tek ulus, tek kültür.” (sayfa 41)

    “İttihatçılardan devralınan milliyetçi bağnazlığın ve kötü geleneğin sonucunu söylemeye gerek bile yok; yine “biz” Yine biz; “Türk öğün, çalış, güven.” Biz; “bir Türk dünyaya bedel”. Biz; “ne mutlu Türküm diyene...” Olanca kasveti, bağnazlığı ve ilkelliğiyle yine homojen ve tekliğin erdemlerine ilişkin çiğnenen sakız” (sayfa 42)

    İlk okulda andımız vardı hala da var belki bilmiyorum. Yıllarca okuduk. Şimdilerde düşünüyorum da bu bile sistematik bir çalışma değil mi? Asimile etmek, unutturmak, bilinçaltına yerleştirmek? Sadece Türkler mi doğru olur, çalışkan olur, ilkeleri güzel şeyler olur? Örneğin, Tanrı neden Türkü korusun ki? Bir Türkün bir Mayadan veya Hintliden ne üstünlüğü olabilir? Tanrı neden Kürtleri, Lazları, Alevileri, Çerkesleri veya veya veya falanlacaları değil de Türkleri korusun ki? Biz hepimiz bir değil miydik? Hani, aynı bahçede sulanmadık mı? Neden biz koparılırken sesi bile çıkmıyor diğerlerinin? “Öteki” biz miyiz yoksa onlar mı?


    2)Welatê Xerîbıyê

    Bu yazıda yazar sürgün hayatının başlangıcını anlatıyor. Hapishane günlerinden ve orada yaşadığı dostluklardan bahsediyor. Yine çocukluğundan nenesinden anılar aktarıyor bizlere sıcacık.

    “Sürgün bir ayrılıktır, bir hüzündür. insani olmayan ağır bir cezadır. Yaşanmış, çok iyi bilinen uzun bir zaman kesitini, daha doğrusu bir yaşamı geride bırakmaktır... Hem Ovidius hem de Mevlana Halid sürekli anılarının gölgeleriyle yaşadılar. Kendi zamanlarını değil, geride kalmış, kaybolmuş bir zamanı yaşadılar. Tam da Marcel Proust'un ünlü eserine verdiği isim gibi, onlar yitmiş bir zamanın peşine düştüler.” (sayfa 59)

    “Bu ruhsal durum, sanırım, ortak bir kaderdir; toprağından, sevdiği insanlardan, kokulardan, renklerden, arzu ve amaçlardan zorla koparılan bir insanın geleceği sürekli geri dönük oluyor. Ruh ve yürek geçmişin türkülerini mırıldanıyor” (sayfa 66)

    Ne zordur bilir misiniz, inandığı değerler uğruna pek çok şeyden ayrı kalmak? Bir o kadar da onurlu ve cevvaldir.
    Önce Suriye’ye sonra da Avrupa’ya giden yazar, burada eserlerini yazma fırsatı buluyor. Tanıştığı insanlar, katıldığı toplantılar ve söyleşilerle bu fikirlerini perçinliyor, üzerine sağlam katlar çıkıyor. Etnik halkarın Avrupadaki yaşamlarını, haklarını gözlemliyor. Kendi ana dilini de burada geliştiriyor. Yazın dili olarak kullanabilecek seviyeye getiriyor. Diğer ülkelerdeki gezilerini, paylaşımlarını anlatıyor. Türkiye’deki benzer sorunların dünyanın her yerinde olduğunu görüyor. Bir bakıma bakış açısı gitgide açılıyor Mehmed Uzun’un. Neticesinde de Avrupa’nın aydınlarından biri haline geliyor.

    Bu sürgünü bir kaybediş olarak dğil, bir kazanım olarak görmeye başlıyor. Çünkü sürgün sayesinde dünya görüşü ve fikirleri genişleyip dünyayı sarıyor.

    “... welatê xerîbıyê’yi hem bir hüzün hem de bir sığınak olarak yaşadığımı söyleyerek bu denemeyi bitirmek istiyorum.” (sayfa 76)

    3) Şiddet ve Kültürel Diyalog

    Bu denemenin konusu Kürt sorunu, nedenleri ve çözüm yolları. Örnek olarak kullandığı roman Karanlığın Yüreği .Bu romandan bahsedip bizimle ilgili bağlantılar kuruyor.

    Daha sonra mahkemelerde başından geçen olaylara değiniyor.

    “Kürtçe yazdığım, Kürt kimliğini, dilini, kültürünü, sanat ve edebiyatını korumaya çalıştığım ve savunduğum için tutukluyum ve cezalandırılacağım” (sayfa 82)

    “Savcı iddianamede yazdıklarını tekrarlıyor, Türkiye’de Kürtlerin varlığını söylemek, Kürt kimliğini savunmak, Kürtçe yazmak, Kürtlerin kültürel ve insani haklarını talep etmek suçtur. Kürtler, Türktür. Kürtçe Türkçedir. mantık aşağı yukarı bu…Bir ara dayanamayarak savcıya hitaben, Kürtçe konuşmaya başlıyorum. Günlük birkaç cümleyi art arda sıralıyorum. Ve Türkçe savcıya ‘anladınız mı?’ diye soruyorum. Cevap vermiyor ama anlamadığı kesin. Sadece boş gözlerle bana bakıyor. ‘İşte bu benim dilim’ diyorum, ‘kendim seçmediğim ama içinde doğduğum öğrendiğim, büyüdüğüm ve kendimi ifade ettiğim anadilim…” (sayfa 82-83)

    Ne gariptir insanın miras aldığı dille, kültürle, sosyal çevreyle ve dinle gurur duyup övünmesi? Ne kolaydır, emeği olmadığı, teri akmadığı sofrada yemek yemesi. Ne ayıptır farklı diye tiksinmesi, işaret parmağı ile gösterip “kıskıs”laması!

    Esat Mahmut Karakurt, 1930’da Ağrı yöresindeki ayaklanma ile ilgili yazdıkları şunlardır; tarih 1 Eylül 1930:

    “Bunlara aşağı yukarı vahşi denilebilir. Hayatlarında hiçbir şeyin farkına varamamışlardır. Bütün bildikleri sema ve kayadır. Bir ayı yavrusu nasıl yaşarsa o da öyle yaşar. İşte Ağrı’dakiler bu nevidendir… Şimdi siz tasavvur edin; bir kurdun, bir ayının bile dolaşmaya cesaret edemediği bu yalçın kayaların üzerinde yırtıcı bir hayvan hayatı yaşayanlar ne derece vahşidirler. Hayatlarında acımanın manasını öğrenememişlerdir. Hunhar, atılgan, vahşi ve yırtıcıdırlar… Çok alçaktırlar. Yakaladıkları takdirde sizi kurşunla öldürmezler. Gözünüzü oyarlar, burnunuzu keserler, tırnaklarınızı sökerler ve öyle öldürürler!... Kadınları da kendileri gibi imiş!...” (sayfa 86)

    Bu yazıya yorum yapmak, bana cidden utanç verir. Yorum yapmaya değer bile değildir. Bir meczup edasıyla üstelik büyük bir gazetede yayınlanmış. Bir diğer utanç verici söz ise şu :

    “5 Mayıs 1927 tarihli vakit gazetesinde yayınlanan şu çok kısa cümle her şeyi çok iyi anlatmaktadır: "Türkün süngüsünün göründüğü yerde Kürt sorunu yoktur...". Bu politikanın çok acı sonuçları ortada; yirmiden fazla Kürt ayaklanması, onbinlerce insanın ölümü, yüzlerce idam sehpası, yüzlerce köy ve yerleşim biriminin yakılması, kin ve nefretin kök salması, yüreklerin kararması, karanlığın, korku ve vahşetin egemenliği, uçurumların derinleşmesi, müzmin bir huzursuzluk, devamlı bir teyakkuz, durmadan kanayan bir yara.” (sayfa 87)

    “... Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi Kürt politikasının bildiğimiz biçimde belirlenmesi, Türkiye Cumhuriyeti’ne yapılmış en büyük kötülüktür.” (sayfa 88)

    “Devamlı kendi kendime ‘ne Türkiye’ye ne de Kürtlere hiçbir yararı olmayan ve vicdan sahibi kimsenin kabul edemeyeceği bu politikada niye ısrar edildi?’ diye soruyorum. Çünkü Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarında Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresinin Kürtlere yerel bir özerklik vermek yanlısı olduğunu, hatta bunun için bir program yaptığını ve TBMM’yi Türk ve Kürt ortak meclisi olarak gördüğünü biliyoruz.” (sayfa 88)

    Bu çalışmalar hakkında ayrıntılı bilgim yok fakat Türklerin ve Kürtlerin müşterek vatanı olarak görülen bu topraklarda, her sancılı durumda bu hassas teraziye müdahale edildiğini görüyoruz. Bu dengeyi Mustafa Kemal de biliyordu ve dengeyi korumaya çalıştığını düşünüyorum. Fakat özerklik vermek istediğine dair bir kanıt var mı onu bilmiyorum.

    1922’de meclis açılış konuşmasında şunları söylüyor:
    “Türkiye halkı ırkan ve dinen ve kültürel olarak birleşmiş, yekdiğerine karşı karşılıklı hürmet ve fedakârlık hissiyatıyla dolu ve mukadderat ve menfaatleri müşterek olan bir toplumdur. Bu camiada ırki hukuka, toplumsal hukuka ve çevre şartlarına riayet, dahili siyasetimizin esas noktalarındandır. Dahili idare teşkilatımızda bu esas noktanın, halk idaresinin bütün kapsamlı manasıyla layık olduğu gelişme derecesine ulaştırılması, siyasetimizin icaplarındandır. Ancak, harici düşmanlara karşı daima ve daima birleşmiş ve dayanışma halinde bulunmak mecburiyeti de muhakkaktır.”

    Sonraki konuşmalarından ise ve şunu çıkarıyorum:

    Kürtler yoğun oldukları bölgelerde, kendi mahalli, yerel yönetimlerini kendilerinden çıkan yöneticiler ile sağlayacak. Fiziki olarak ayrı bir sınır, toprak ayrımı yapılmasını düşünmediğini sanıyorum. Zira, 16-17 Ocak 1923 tarihli İzmit basın toplantısında şu sözleri söylemiş:

    “Kürt meselesi; bizim, yani Türklerin menfaatine olarak da katiyen söz konusu olamaz. Çünkü malumuâliniz bizim milli sınırımız dahilinde mevcut Kürt unsurlar o surette yerleşmiştir ki, pek sınırlı yerlerde yoğunluğa sahiptir. Fakat yoğunluklarını kaybede ede ve Türk unsurlarının içine gire gire öyle bir sınır hasıl olmuştur ki, Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek lazımdır. Faraza, Erzurum'a kadar giden, Erzincan'a, Sivas'a kadar giden, Harput'a kadar giden bir sınır aramak lazımdır. Ve hatta, Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de nazarı dikkatten hariç tutmamak lazım gelir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele çıkarmaları daima varittir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi hem Kürtlerin ve hem de Türklerin salahiyet sahibi vekillerinden meydana gelmiştir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olamaz.”

    Ama kesin bir şey söylemek zor. Çünkü tarihimiz hakkında çok yazılan söylenen şey var ve gerçek bilgiye ulaşmak son derece zor. Yazılanların doğruluğunun teyidi de aynı şekilde. Neticede galip gelenlerin yazdığı tarih geçerlidir. Doğal seçilim kuralları ne yazık ki bu hususta da işlemekte. Karanlıkta kalan kısımları tasavvur etmek güç. Neticede çeşitli kaynakları okuyup kendi vicdanımıza danışmakta fayda var ama bu tarafsız bir gözlemle mümkün.

    Bu kısmı daha fazla uzatmadan sonlandırıyorum. Bu bahsettiğimiz sorunlar hakkında, geçmişe takılı kalarak tartışmanın bir netice vermeyeceği kanısındayım. Bugüne gelip, şimdi yaşananları görüp çözüm bulmamız gereklidir. Çözümü ararken de “kıskıs”layarak değil, düşünerek, barışçıl şekilde hareket etmemiz gereklidir. Mehmed Uzun ise çözümü şu şekilde görüyor:

    “Tüm histerilerden arınarak, ‘vatan millet bölünüyor’ paranoyalarını ve ‘herkes Türk olmak zorundadır’ Türkten başkasının söz hakkı yoktur’ türünden Kurtzvari(yukarda bahsettiğim romandan bir karakter) mentaliteyi bir yana bırakarak, Türkiye’nin önemli bir bölümünü ve orada yaşayan vatandaşları düşman ya da potansiyel düşman olarak görmekten vazgeçerek bu söz konusu ağır kaybı Türkiye’nin sırtından atmanın zamanı gelmedi mi?” (sayfa 96)

    "Kan, ancak adalet duygusu, insani ve vicdani yaklaşımla yıkanabilir, temizlenebilir. Adalet anlayışının, insani ve vicdani duyguların kaynağı da edebiyattır. Edebiyat insanların birbirlerini daha iyi anlamalarının yolu, kültürlerin birlikteliğinin vazgeçilmez köprüsüdür." (sayfa 113)

    4) Çokkültürlü Toplum

    Bu denemede yazar İsveç’teki çok kültürlü toplumu ve onların da benzer sorunları yaşamalarına rağmen bunları nasıl aştığını anlatıyor. Okullardaki etnik farklılıklara yönelik yapılan çalışmalar, eğitim öğretim için verilen emekler anlatılıyor. Etnik grupların kendi dilleri ve kültürlerinde yayınlanan dergileri, yayınları, sözlük ve broşürleri örnek veriyor. Peki İsveç neden bunu yapıyor?

    “İsveç ne Kürt sorununu kendi çıkarları için kullanmak istiyordu, ne Kürtlere karşı çok özel bir sempatisi vardı ne de Kürtlerin çok iyi bir ‘müttefikiydi’. ‘Çokkimlikli, çokkültürlü toplumu’ kendi resmi politikası olarak kabul ettiği için tüm bunları yapıyordu. Ve bunu sadece Kürtler için değil, Türkler de dahil diğer tüm etnik gruplar için yapıyordu.” (sayfa 102)

    ------------------------------------------------------------------

    Diğer denemelerde yine çok kültürlü toplumun güzelliğinden ve yararlarından bahsediyor. Musa Anter’i anlatıyor bizlere. En sonda ise Yaşar Kemal’i anlatıyor. Oralara girersem bu yazının sonu gelmez, zira bu iki insan başlı başına bir inceleme konusudur. Bu yüzden burada bitiriyorum.( daha doğrusu bitirmeye niyetleniyorum :D )

    Bu güzel insanla tanışmama vesile olduğu için Esra’ya tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

    Biraz da kendi düşüncelerimden bahsetmek isterim. Kürt deyince veya birini Kürtçe bir şeyler söylerken duyunca oluşan, bilinçlerimize yerleştirilen o yargıyı kaldırmamız lazım. Yaşar Kemal’in dediği gibi “binbir çiçekli bir bahçeyiz.” Birinin yok olması demek bir evrenin yok olması demektir. Birbirimizi anlamaya çalışmamız - tam olarak anlamamız elbet mümkün değil- bu yolda, yargılardan, tutuculuktan sıyrılmamız gerek diye düşünürüm. Bir insanın kendi dilini, kültürünü, müziğini, edebiyatını yaşamak istemesi kadar doğal ne olabilir ki? Peki bunları baskılamak ve yok etmeye çalışmak kadar iğrenç ne olabilir?

    “Dili, dilleri kurtarmak farklılığı kurtarmak bizi, bizleri kurtarmaktır.” (sayfa 129)

    Halkların bir suçu günahı yok azizim, peki suç kimin?

    “Rejimler, ideoloik ve siyasal sistemler ve çeşitli davaların bağnaz savunucuları hep insan ve insanlığı sınırlandırmışlardır. Hep başkasını, ötekini bir tehdit unsuru olarak görmüş akıl almaz önyargılar, düşmanlıklar yaratmışlardır. Hep farklılıkları öne çıkararak, ötekilerden üstün olduklarını iddia ederek bağnazlığı ve tutuculuğu bir yaşam tarzı haline getirmişlerdir. Hep tekliği, tekyanlılığı savunmuşlardır Hep siyasi, idari, kültürel, dinsel ve etnik sınırlar koymuşlardır. Ve bu sınırları koruyabilmek için de bir yığın yasakla yaşamı daraltmış, çekilmez hale getirmişlerdir. Edebiyat ise bunun tam tersini yapmıştır; hep sınırlara karşı koymuştur, insan yaşamını genişletmiş, zenginleştirmiş, diller, kültürler arasında iletişimi sağlamış, önyargıların ortadan kalkması için aydınlık, renkli ufuklar açmıştır.” (sayfa 126)

    Boşuna demiyoruz yaşasın halkların kardeşliği diye.

    SON OLARAK;

    Göçebedir ana dilinden yoksun bir çocuk, toprağından sürülmüş bir ruhtur. Hep öğrenmek istedim anamın dilini, ama olmadı. Sadece bizim duymamızı istemedikleri şeyleri konuşacakları zaman bu büyülü dil konuşulurdu. Şimdi ise anamın dilinde anlayamıyorum ve bu çok acı verici bir şey. Bunun yıllarca hüznünü yaşadım, yaşarım hala. Bunlara tercüman olarak sadece bu kadarı döküldü dimağımdan:

    ANA DİLİ

    Acaba kuşlar da konuşur mu anamın dilini,
    Ana dilimi, huzur dolu hecelerini, seslerini...
    Bir ninniye boca edip, beşikteki bebekle,
    Sabah vapurları boyunca kanat çırparlar mı?
    Kaf dağının ardında, Elbruz doruklarında
    Erimek bilmeyen karlar, buzlar,
    Kapkara Karadeniz, dibinde yatan analar....
    Karanlık gece, ölüm soğuğu ayaz...
    Hatırlar mı anamın dilini?
    Eriyip toprağa düşen sular,
    Bulutlara dolup, anamın topraklarına yağan yağmur,
    Şarkı söyler mi düşerken, anamın dilinde?
    Anamın dili, canımın dili, ana dilim,
    Kuşlara öykünen yüreğimde sızlar,
    Dilim bilmez dilini ama yüreğim,
    Yüreğim hep seni şakır, senin dilinde!

    Ölürsem, dilinde saramadan seni,
    Koklayamadan kuş göğsünü,
    Gidersem gözüm açık, bundan işte!
    Anamın dili, baharın dili,
    Baharda esen yelin, akan suyun dili...
    Ana dilim, anamın dili, canımın dili.

    Li-3

    Yazıma son verirken herkesi en içten duygularımla selamlıyorum. Bahçemiz her çeşit çiçekten oluşan rayihalarla dolsun diliyorum. Esen kalınız keyifli ve sorgulayıcı okumalar.
  • 154 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Şuanda biri benden kitap tavsiyesi istese ilk önereceğim kitaplardan biri kesinlikle Huzursuzluk olurdu. Hatta ölmeden önce okunacaklar listesi yapacak olursanız, ilk okuyacağınız kitaplardan biri kesinlikle bu kitap olmalı. Tabii ki tür bakımından herkesin okuma zevki farklı olabilir lakin dünya görüşü biraz da olsa şekillenmiş herkesin “iyi ki okumuşum” diyeceğine inandığım mükemmel bir eser…

    Anlatım açısından değerlendirecek olursak, tarzının çok özgün olduğunu düşünüyorum. Öyle ki konuşma çizgileri veya tırnak işaretleri bulunmadığı halde, muazzam bir akıcılıkla, bütün diyaloglara tanıklık edercesine okuyacağınız bir anlatıma sahip. Keza Livaneli okurları çok daha iyi bilir ki, onun eserlerini okurken “Bu kitap kesin Livaneli’ye aittir!” dedirtecek kadar kendine has bir üsluba sahip…

    Kitabın konusuna gelecek olursak, Livaneli, eserinin konusunu şu şekilde özetliyor: “Mardinli Hüseyin ile IŞİD zulmünü misliyle yaşamış Ezidi kızı Meleknaz’ın ve kelâmın çocuklarının hikâyesi…”.

    Konusunu detaylıca anlatacak olursak; İstanbul’da gazetecilik yapan İbrahim, kendisi gibi gazeteci olan, Komiser Recep olarak bilinen bir arkadaşından, Amerika’da öldürülen Mardinli bir pizzacı haberini öğrenir. Bunun üzerine, öldürülen kişinin çocukluk arkadaşı olan Hüseyin olduğunu anlayan İbrahim, bu ölüm olayının nasıl gerçekleştiğini daha iyi anlamak adına memleketi Mardin’e doğru yol alır. Mardin’de Hüseyin ile bağlantısı olan çeşitli kişilerle görüşür. Adım adım bu ölüm olayının nasıl gerçekleştiğini öğrenir. Olayın iç yüzünü gördükçe huzursuzluk veren nice durumlar keşfeden İbrahim, bir yandan da Doğu kültüründen kopup Batı kültürüne adapte olduktan sonra hayatında nelerin farklılaştığını sorgulamaya başlar. Öte yandan parçalar bir araya geldikçe, IŞİD zulmüne maruz kalan insanların neler yaşadığını, Ezidiler’in yıllar boyunca ne gibi çirkinliklere maruz kaldığını ve bölgede yürütülen yardım faaliyetlerinin bölge insanı açısından ne anlam ifade ettiğini daha iyi kavramış olur.

    Kitapla ilgili yazılan birçok yazıda hikâyeyle ilgili haddinden fazla detay olduğunu düşündüğüm için İbrahim’in bu ölüm olayını araştırdığı süreci ve öğrendiği bilgileri pek fazla anlatmamayı tercih ettim. Ama birkaç “spoiler” içerikli sitemimi de dile getirmeden edemeyeceğim.
    Okurken beni huzursuz eden ama ne hikmetse pek kimsenin önemsemediği iki durum şu şekilde; birincisi nişanlısı olan Hüseyin’in, nişanlısını bir anda terk edip bu kıza vurulması… İkincisi ise İbrahim’in rahmetli Hüseyin abimizin çocukluk arkadaşı olmasına rağmen kadından böylesine etkilenebilmiş olması. Neyse ki İbo’da hatasını anlıyor. (:

    Kitaptan ne gibi kazanımlarınız olacağına gelirsek, kelime haznenizi geliştireceğini düşünüyorum. Bunun dışında Ezidiler ve Ezidilik hakkında detaylı bilgiler elde edeceksiniz. Öte yandan yakın tarihimizde gelişen birçok olayı derinlemesine keşfetme imkânı bulacaksınız. Ve son olarak Doğu kültürü ve Batı kültürü arasında bir nebze de olsa düşünme imkânı bulacaksınız. Ek olarak Livaneli’nin “kelâmın çocukları” diye bahsettiği kesim Ezidiler efenim, saygılar! (:
  • YASAKLI KİTAPLAR LİSTESİ

    Farklı ülkelerde çeşitli zamanlarda iktidarda bulunanlar tarafından siyasi, toplumsal, dinî veya ahlaki motivasyonlarla süresiz olarak ya da belirli bir süre için satışına, dağıtımına veya erişimine engel olunmuş, basılıp dağıtılmış olanlarının da toplatılmış olduğu kitaplar dünya üzerinde hep olmuştur. Birçok durumda yasaklanan bu kitapların yazarları da yargı önüne çıkartılmış ve cezalandırılmışlardır. Bu kitaplardan bir kısmı zaman içinde aklanmış ve yeni baskıları yapılmıştır.

    Sizlere yasaklanmış kitapların en belirgin olanlarının listesini yaptım.

    **Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok/Erich Maria Remarque/Roman/1929 tarihli savaş karşıtı roman, dönemin savunma gücü olan Wehrmacht'ı aşağıladığı ve askerin moralini bozduğu gerekçesiyle Nazi Almanyası'nda yasaklandı.
    **Medarı Maişet Motoru/Sait Faik Abasıyanık/Roman/Ciddi bir siyasi hedef göstermemesine rağmen romanda yazar kahramanlarından birine eski bir asker kaputu giydirmiş olduğu için yayımlandığı yıl olan 1944'te Türkiye'de sıkıyönetim mahkemelerince toplatılmıştı.
    **Gazap Üzümleri/John Steinbeck/Roman/Ülkesi ABD'de sadece Kaliforniya'da yöre insanını küçük düşürdüğü savıyla yasaklandı. Baskı tarım şirketlerinden gelmişti.
    **Anne Frank'ın Hatıra Defteri/ Anne Frank/Otobiyografi/Lübnan'da Siyonizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yasaklandı.
    **Doktor Jivago/Boris Pasternak/Roman/Savaş karşıtlığı ve Stalinizm eleştirisi yaptığı için SSCB'de 1988'e kadar yasaktı.
    **Sınıf/ Rıfat Ilgaz/Şiir/ 1944'te yayımlanan şiir kitabının adı toplumsal "sınıf"ları ve dolayısıyla sol görüşü çağrıştırdığı için, üstelik de kabı kırmızı olduğundan Türkiye'de yasaklandı. Yazarı 6 ay hapse mahkûm edildi.
    **Bizim Köy/Mahmut Makal/Anı/1950 tarihli kitap Anadolu köylerinin fakir ve sefil yanlarını göstererek komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle Türkiye'de yasaklandı, yazarı tutuklandı.
    **Yaşam ve Yazgı/Vasili Grossman/Roman/1959'da yazılan kitapta Stalingrad savunması sonrasında parçalanmış bir ailenin öyküsü anlatılmaktaydı. O tarihte KGB tarafından tehlikeli bulunarak daha basılmadan yasaklandı ve imha edildi. Kaçırılan bir kopyası 1980'de ortaya çıktı ve kitap İsviçre'de yayımlanabildi. "20. yüzyılın 'Savaş ve Barış'ı" diye nitelenen hacimli kitap Türkiye'de Can Yayınlarından 2012'de çıktı.
    **Chicago Mezbahaları/Upton Sinclair/ Roman/Özgün adı The Jungle olan 1906 tarihli bu ABD romanı, 1956'da Doğu Almanya'da komünizmle uyuşmadığı için yasaklandı.
    **Lolita/Vladimir Nabokov/Roman/Rus asıllı yazarın Paris'te İngilizce yazıp yayımladığı roman, müstehcen olduğu gerekçesiyle Fransa, İngiltere, Kanada, Yeni Zelanda, Güney Amerika ve Arjantin'de yasaklandı. Romanda 12 yaşındaki bir kız çocuğuna ilgi duyan orta yaşlı bir adamın öyküsü anlatılıyordu.
    **Sırça Köşk/Sabahattin Ali/Öykü/Yazarın 1947 yılında yayımlandığı bu son öyküsü, devlete bir başkaldırış olduğu iddiasıyla yasaklandı.
    **Umut/André Malraux/Roman/Bütün dünya dillerine çevrilen bu kitabı Türkiye'de Attila İlhan Türkçeleştirmişti. İspanya İç Savaşı'nı konu alan roman komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle 1968 yılında Türkiye'de 4. Sulh Ceza Mahkemesi'nin kararıyla toplatıldı.
    **Renkahenk/ Can Yücel/Şiir/Türkiye'de 1980'de müstehcenlik suçlamasıyla toplatıldı.
    **Yengeç Dönencesi/Henry Miller/Roman/1934 tarihli roman yazarın ülkesi ABD'de müstehcenlik suçlamasıyla 30 yıl kadar yasaklı kaldı.
    **Kavgam/Adolf Hitler/ Otobiyografi, politika/ 1925-1926'da yazılmış kitabın Almanya'da yeni baskılarına izin verilmiyordu. Eserin telif hakları Bavyera eyaletindeyken, 31 Aralık 2015 tarihi itibarıyla sona erdi. Münih Çağdaş Tarih Enstitüsü tarafından bilimsel ve ayrıntılı, açıklamalı olarak “Kavgam: Eleştirel Baskı” adlı yeni versiyonuyla 8 Ocak 2016'da yayımlandı. Avusturya başta olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinde yasak.
    **Bin Dokuz Yüz Seksen Dört/ George Orwell/ Roman /1949 tarihli politik alegorik roman 1950'de Josef Stalin tarafından SSCB'de yasaklandı. Stalin romanda hicvedilenin kendi iktidarı olduğunu düşünmüştü. İngiltere ve ABD'de de ise antikomünizm, Antisemitizm ve cinsellik temalı yasaklara maruz kalmıştı. Kitap 1962'deki Küba Füze Krizi sırasında neredeyse ABD ve İngiltere'de de yasaklanıyordu.
    **Kızım Olmadan Asla/ Betty Mahmoody/Roman/Ülkeyi kötü gösterdiği için İran'da yasaklandı. Roman aynı adla sinemaya da aktarıldı.
    **Böyle Bir Sevmek/Attilâ İlhan/Şiir/1979'da basılan kitap 1980'de 12 Eylül Darbesi sırasında toplatıldı.
    **Alis Harikalar Diyarında/Lewis Carroll /Roman/1865 tarihli bu fantastik romanda, hayvanlara haddinden fazla insan özellikleri yüklenmiş olmasının insanlara hakaret sayılacağı, ilerde çocukların hayvanlarla insanlara eşit düzeyde yaklaşacağı gerekçeleriyle 1931'de Çin'in Hunan eyaletinde yasaklandı.
    **Darağacında Üç Fidan/Nihat Behram/ Araştırma/Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan'ın yakalanmalarından idamlarına kadar olan süreci anlatan kitap 1974'te yayımlandı ve hemen toplatıldı. Kitap 1998'e kadar yasaklı kaldı. Bugün 65. baskıya erişti.
    **Fikrimin İnce Gülü/Adalet Ağaoğlu/ Roman /Askeri aşağılamak ve küçük düşürmek suçlamasıyla Türkiye'de 1981 yılında toplatıldı. 2 yıl süren dava sonunda yazarı aklandı. 1992'de Sarı Mersedes adıyla sinemaya da aktarıldı.
    **Candide/Voltaire/Roman/1759 tarihli Pikaresk romana müstehcenlik gerekçe gösterilerek 1930'da ABD gümrüklerinde el kondu.
    **Canterbury Hikâyeleri/Geoffrey Chaucer/Hikâyeler külliyatı/ 14. yy'da İngiltere'de yazılan eser müstehcen olduğu gerekçesiyle ABD posta servisi tarafından taşınmadı.
    **Hayvan Çiftliği/George Orwell/Roman/1945 tarihli fabl tarzındaki siyasi roman Stalin'i ve ülkesini hicvediyordu. Bunu dikkate alan ABD ve İngiltere 2. Dünya Savaşı sırasındaki müttefikleri Stalin'i gücendirmemek için savaşın en kritik döneminde kitabı basmamayı tercih ettiler. Afrika'da yozlaşmış bazı liderler kitapta anlatılanları üzerlerine alındığı için 1991'de Kenya'da da yasaklandı.
    **Bitmeyen Aşk/Pınar Kür/Roman/Halkın ar duygularını incittiği gerekçesiyle 1985'te Türkiye'de toplatıldı.
    **Yarın Yarın/Pınar Kür/Roman/Müstehcenlik suçlamasıyla toplatıldı.
    **Asılacak Kadın/Pınar Kür/Roman/Halkın ar duygularını incittiği gerekçesiyle 1985 yılında toplatıldı. Davadan karar çıkmak üzereyken, Başar Sabuncu romanı sinemaya uyarlıyordu. Romanla aynı adı taşıyan film sinemalarda serbestçe gösterilirken romanın yasağı halâ kalkmamıştı.
    **835 Satır/Nazım Hikmet/Şiir/ Nazım Hikmet 6 Mayıs 1931'de "bir zümrenin başka zümreler üzerinde hâkimiyetini temin etmek gayesiyle halkı suça teşvik ettiği" gerekçesiyle yargılandı, 1929'da yazdığı bu şiir kitabı, diğer 4 şiir kitabıyla birlikte yasaklandı.
    **Jokond ile Si-Ya-U/Nazım Hikmet/Şiir /1929'da yazdığı bu kitap da diğer 4 şiir kitabıyla birlikte aynı gerekçeyle yasaklandı.
    **Varan 3/Nazım Hikmet/Şiir/1930'da yazdığı bu kitap da diğer 4 şiir kitabıyla birlikte aynı gerekçeyle yasaklandı.
    **1 1=1/Nazım Hikmet/Şiir/1930'da yazdığı bu kitap da diğer 4 şiir kitabıyla birlikte aynı gerekçeyle yasaklandı.
    **Sesini Kaybeden Şehir/Nazım Hikmet/Şiir/ 1931 tarihli bu kitabı da diğer 4 şiir kitabıyla birlikte aynı gerekçeyle yasaklandı.
    **Sudaki İz/Ahmet Altan/Roman/Basıldığı yıl olan 1985'de müstehcen içeriği nedeniyle toplatıldı.
    **Madame Bovary/Gustave Flaubert/ Roman/1856 tarihli roman Fransız halkının ahlaki değerlerine saldırdığı gerekçesiyle yasaklandı, yazarı yargılandı.
    **Das Kapital/ Karl Marx/Politik ekonomi/1867 tarihli kitap Türkiye'de uzun süre yasaklı kaldı.
    **Şeytan Ayetleri/Salman Rüşdi /Roman/İslam'a küfrettiği ileri sürülerek birçok İslam ülkesinde yasaklanan 1988 tarihli kitabın yazarı hakkında da İran'da Humeyni tarafından ölüm fetvası verilmiştir.
    **Felsefenin Temel İlkeleri/Georges Politzer/ Felsefe/Macar asıllı Fransız felsefeci ve Marksist teorisyen Politzer'in 1936'da yazdığı, ölümünden sonra, 1945'te yayımlanan kitabı Principes Élémentaires de Philosophie 12 Eylül Darbesi sırasında yasaklanan ilk kitap olma ünvanını da taşıyor.
    **Türlerin Kökeni/Charles Darwin/Evrimsel biyoloji/İngiliz bilim adamı Darwin'in evrim teorisini kurduğu 1859 tarihli kitabı 1859'da Yugoslavya'da, 1935'te Yunanistan'da yasaklandı. ABD'de 1925'ten 1967'ye kadar evrim teorisini öğretmek yasaktı.
    **İvan Denisoviç'in Yaşamında Bir Gün/ Aleksandır Soljenitsin/ Roman/1962'de yazılan roman 1964'te Sovyetler Birliği'nde yasaklandı.
    **Binbir Gece Masalları /Anonim/Hikâyeler külliyatı Orta Çağ'da yazılmış bu edebi eser 1926-1950 yılları arasında ABD'de müstehcen olduğu gerekçesiyle yasaklanmıştı. İran ve Afganistan'da hâlâ yasak kapsamındadır, Mısırda yasaklama girişimleri sürmektedir.
    **Don Kişot/Cervante/s Roman/17. yüzyıl'ın başında İspanya'da yazılan satirik roman, İspanyol engizisyonu tarafından “Hayırseverliğin değersiz kılınması” nedeniyle yasaklandı. Daha sonra bazı bölümleri sansürlenerek basılan kitap İspanya'da ancak 19'uncu yüzyılda eksiksiz olarak yayımlanabildi.
    **Çizgilerle Nazım Hikmet/Müjdat Gezen, Savaş Dinçel /Biyografi/1979'da yazarları mahkemeye verildi, hakim davayı saçma bulunca beraat ettiler. Kitap 2011'de yeniden basıldı.
    **Minyeli Abdullah/Hekimoğlu İsmail /Roman/İnançlarından dolayı zorluklara maruz kalmış bir insanı konu alan 1967 tarihli roman önce yasaklandı. Serbest kaldıktan sonra 84. baskıyı yaparak Türk edebiyatının en çok baskı yapan romanı ünvanını kazandı.
    **Bir Avuç Gökyüzü/Çetin Altan /Roman/1974 tarihli roman müstehcenlik iddiasıyla yasaklandığında yurt dışında 9 dile çevrilmişti.
    **Yatak Odasında Terör/ Marquis de Sade Serge Bramly /Roman/Özgün adı La Terreur dans le boudoir olan 1994 tarihli roman Marquis de Sade'ın hayatını anlatıyordu. 2000'de sinemaya da aktarılan eser Türkiye'de 2001'de basıldı. Birkaç ay sonra İstanbul 2. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından "Halkın ar ve haya duygularını incittiği, cinsi arzuları tahrik ve istismar ettiği, genel ahlaka aykırı ve müstehcen bulunduğu " gerekçesiyle yasaklanarak toplatıldı.
    **Suç ve Ceza/ Dostoyevski/Roman/1866 tarihli roman Rusya'da "gerici" olduğu öne sürülerek, Polonya'da ise "kötümser" olmasına dayandırılarak yasaklanmıştı.
    **Tom Amca'nın Kulübesi/Harriet Beecher Stowe/Roman/Amerikalı kadın yazarın 1852'de yazdığı kölelik karşıtı romanı Amerikan İç Savaşı sırasında Güney Eyaletleri'nde yasaklanmıştı. Eşitlikle ilgili aşıladığı fikirlerden dolayı kitap Çar I. Nikolay döneminde Rusya'da da yasaklandı.
    **Dönüşüm/Franz Kafka/Novella/1915 tarihli bu uzun öykü (veya kısa roman) Nazi Almanyası'nda yasaklandı.
    **Lysistrata/Aristofanes/Oyun M.Ö. 411'de yazılmış bu Antik Yunan eseri, savaş karşıtı mesajından dolayı 1967 yılında Yunanistan'da askerî cunta tarafından yasaklandı.
    **Ulysses/James Joyce/ Roman/1922'de yazılan roman, 1930'larda müstehcen bulunarak ABD, İngiltere ve Avustralya'da yasaklandı. ABD'de yasak 1933'te kalktı.
    **Casus Avcısı/ Peter Wright/ Otobiyografi/ İngiliz MI5 ajanının gerçek hikâyesini anlatan 1985 tarihli kitap devlet sırlarını açıkladığı gerekçesiyle 1985 to 1988 yılları arasında İngiltere'de yasaklı kaldı.
    **Uluma/Allen Ginsberg/Şiir/ 1955 tarihli şiir kitabına, 1957'de müstehcenlik suçlamasıyla San Fransiso gümrüğünde el kondu. Mahkemede aklanınca kitap serbest kaldı.
    **Cesur Yeni Dünya/Aldous Huxley/Roman/1932 tarihli roman, aynı yıl İrlanda'da yasaklandı. Yasaklama gerekçesi, geleceğin dünyasında eğlence amaçlı seksin toplum tarafından doğal karşılandığının anlatılıyor olmasıdır.
    **Lady Chatterley'in Sevgilisi/ D. H. Lawrence/ Roman/1928'de yazılmış olan eser açık saçık bulunarak ABD ve İngiltere'de 1959 ve 1960 yıllarında kısa süreliğine yasaklanmıştı.
    **İnsan Hakları/Thomas Paine/ Politika /İngiliz asıllı ABD'li siyasetçi Paine'in 1791 tarihinde yazdığı kitap Rights of Man, Fransız Devrimi'nin kıvılcımını ateşleyen kitap olduğu ileri sürülerek İngiltere'de yasaklandı, yazarı söz konusu devrime yardımcı olduğu için vatana ihanet suçuyla yargılandı. Aynı kitap Aralıkçılar İsyanı'ndan sonra Çarlık Rusyası'nda da yasaklandı.
    **Fanny Hill Bir Zevk Kadınının Anıları/ John Cleland/ Roman/İngiliz yazarın 1748 tarihli kitabı ABD'de önce 1821'de son olarak da 1963'te müstehcen olduğu gerekçesiyle yasaklandı. ABD'de federal çapta yasaklanan son kitap bu oldu.
    **Amerikan Sapığı/Bret Easton Ellis/Roman/1991 tarihli American Psycho, bir seri katilin cinayetlerini çok detaylı anlattığı için Avustralya'nın Queensland eyaletinde yasaklandı. Diğer eyaletlerde satışlara yaş sınırlaması kondu.
    **Çıplak Şölen/ William S. Burroughs/ Roman/1959'da yazılmış Naked Lunch, 1962'de açık saçık olduğu gerekçesiyle Boston mahkemelerince yasaklandı. 1966'da üst mahkeme kitabı akladı.
    **Yalnızlık Kuyusu/Radclyffe Hall/Roman/1928 tarihinde yazılmış The Well of Loneliness lezbiyen temalar içerdiği için 1928'den 1946'ya kadar İngiltere'de yasaklı kaldı.
    **Da Vinci Şifresi/Dan Brown/ Roman/2003 tarihli roman, Hristiyanlığa saldırdığı gerekçesiyle Lübnan'da yasaklandı.
    **Tebliğ/A. Kadir/Şiir/İbrahim Abdulkadir Meriçboyu'nun 1943'te yazdığı savaş karşıtı şiirler içeren kitabı toplatıldı. Yazarı sıkıyönetimce 5 yıl sürecek bir sürgüne gönderildi.
    **Allah'ın Kızları/Nedim Gürsel/ Roman/2008'de çıkan kitap, "halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik" suçlamasıyla soruşturmaya uğradı. Takipsizlik kararı verilince kitap serbest kaldı.
    **Baba ve Piç/ Elif Şafak/Roman/Biri Türk diğeri Ermeni asıllı iki aile üzerinden Türk-Ermeni ilişkilerini 90 yıllık bir zaman dilimi içerisinde inceleyen 2006 tarihli bu romanın yazarı ve yayımcısı hakkında "Türk milletini soykırımcı olarak göstermek, Türklüğü aşağılamak" iddiasıyla dava açıldı. Dava Avrupa Parlamentosu'nda da yankı buldu ve sonunda beraatle sonuçlandı.
    **Trabzonlu Delikanlı/ Yaşar Miraç/Şiir /1979 tarihli kitap 12 Eylül 1980 sonrasında şairin diğer kitaplarıyla birlikte yasaklandı. Kitap 7 yıl yasaklı kaldı.
    **Pazar Sevişgenleri/ Metin Üstündağ/Karikatür/Önce toplatılmış, sonra da mahkeme kararı ile yayımlanmasında sakınca görülmemiştir.
    **Çıplak ve Ölü Norman/ Mailer/Roman/1948 tarihli roman The Naked and the Dead, 1949'da müstehcenlik suçlamasıyla Kanada'da yasaklandı.
    **Bülbülü Öldürmek/ Harper Lee/Roman/1960 tarihli Pulitzer ödüllü roman 1930'ların Alabama'sında ırkçılığı ve eşitsizliği ele alıyor ve eleştiriyordu ama garip bir biçimde "ırkçılık ve küfür" içerdiği için yasaklandı.
    **Risale-i Nur Külliyatı/ Said Nursî/Kuran tefsiri/Türkiye'de "Nurculuk" 1963 yılına kadar yasak olduğu için Nur Cemaati'nin lideri olan Said Nursî'nin kitapları da bir dönem yasaklar listesindeydi. Said Nursi kitapları 2013 yılında bu kez Rusya'da 'Dini nefreti teşvik ettiği ve İslam'a inanmayanların dini özgürlüklerine zarar verdiği' gerekçesiyle yasaklandı.
    **İmamın Ordusu/Ahmet Şık/ Gazeteci Ahmet Şık Mart 2011'de Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanınca henüz basılmamış kitabına da el kondu. Kitap sanal ortamda "Dokunan Yanar" adıyla yayıma verildi. Kitabının internette yayımlanması üzerine Basın Savcılığı inceleme başlattı.
    **Hamlet/William Shakespeare/Oyun/ 16. yüzyılda yazılmış bu trajedi 1978'te Etiyopya'da yasaklandı.
    **Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal/Mustafa Kemal/Söyleşi/Atatürk'ün 1914 yılı Mayıs ayında Sofya'da yazdığı kitap, yakın arkadaşı Ali Fethi Okyar'la birlikte 1918'de Mondros Mütarekesi dönemi başlarında İstanbul'da bir süre çıkardıkları Minber Gazetesi nin matbaasında bin nüsha olarak basıldı. 7,5 kuruş fiyat konan kitabın birkaç nüshasını tanıdıklarına hediye etmek için yanına alan Mustafa Kemal, Anadolu'ya geçtikten sonra kitabın kalan nüshaları Damat Ferit Paşa tarafından toplatılarak imha edildi. Kitap 1956 yılında Hasan Âli Yücel tarafından İş Bankası Kültür yayınlarının ilk kitabı olarak yeniden yayımlandı.
    **Bozkurt/H.C.Armstrong/Biyografi/1932'de çıkan kitap Mustafa Kemal'in sağlığında yayımlanan ilk biyografisidir ve onun insani yönlerini ön plâna çıkardığı belirtilmiş ve üslubu sert bulunmuştur. Kılıç Ali, hatıralarında kitap için: “Armstrong ismindeki meşhur bir Türk düşmanının yazdığı kitapta, Atatürk'ün aleyhinde bazı kısımlar vardı ve bunun için de hükümet tarafından memlekete sokulması men edilmişti.”
    **Vatan Haini Değil-Büyük Vatan Dostu Vahidüddin/ Necip Fazıl Kısakürek/Biyografi/1968'de basılan bu kitap nedeniyle yazarı 1983 yılında hapse girmişti, kitap 1968, 1977 ve 1980 yıllarında üç kez toplatıldı.
    **Yaşadıkça/Rıfat Ilgaz/ Şiir/1947'de basılan şiir kitabı 10 Temmuz 1948'de Bakanlar Kurulu kararı ile toplatıldı.
    **Azizname/Aziz Nesin/ Taşlama/1948 tarihli kitap 27 Aralık 1948'de Bakanlar Kurulu kararı ile toplatıldı. Sonraki yıllarda aklanıp Türkiye'de 12 baskı yapan, defalarca sahneye uyarlanan kitabın 2001 yılında hala yurtdışına çıkartılması yasağı kalkmamıştı.
    **Kruşçev'in Anıları/Nikita Kruşçev/Anı, yakın tarih/SSCB'nin üçüncü lideri, iktidardan düştükten sonra banda okuduğu anılarını Batı'ya kaçırtmış ve orada "Khrushchev Remembers" adıyla İngilizce bastırtmıştı. Kitap Batıda sansasyon yaratırken, kendi ülkesinde yasaklıydı.
    **Tommiks/Essegesse/ Çizgi roman/Özgün adı Capitan Miki olan İtalyan çizgi roman 'çocukların aklını çeleceği' gerekçesiyle Türkiye'de 1961 yılında yasaklanmıştı. Çizgi roman 1951'den beri İtalya'da, 1955'ten beri de Türkiye'de yayımlanmaktaydı. “Üçüncü Yargı Paketi” kapsamında 5 Ocak 2013'ten geçerli olmak üzere diğer 453 kitapla birlikte yasağı kalktı.
    **Fahrenheit 451, Ray Bradbury'nin 1951'te ilk baskısı yapılan ünlü distopik bilim kurgu romanıdır. Romanın kendisi yasaklanmamış olsa da konusu kitapların tamamen yasaklandığı ve ele geçirilenlerin yakıldığı, yasaklanmış kitapları bulunduran insanların bile yok edildiği bir gelecekte geçmektedir. Roman François Truffaut tarafından aynı adla sinemaya da aktarılmıştı.

    Kaynak : Vikipedi Özgür Ansiklopedi
  • 208 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    O güzel atlara binip giden o güzel insanlardan biriyle, Aziz Nesin'le ve onun kıymetli bir eseriyle tekrar beraberiz sevgili okur dostlarım...

    Son günlerde 'timeline'larımızın bu değerli aydınımız ve onun eserleriyle dolup taşmasına vesile olan #28388406 etkinliğini tertip eden NigRa 'ya ve tabii ki etkinliğin fikir babası, Nesin Vakfı'nın fahri temsilcisi, Aziz Nesin'in 1k'da daha çok okunması ve tanıtılması için gerçekten çok büyük bir emek ve mesai harcayan çok değerli dostum Tuco Herrera 'ya en içten teşekkürlerimi gönderiyorum...

    İncelemem daha çok Aziz Nesin üzerine odaklanacak ama öncesinde kitapla ilgili kısa bir bilgi paylaşmalıyım sizinle;

    Sizin Memlekette Eşek Yok Mu adlı eser, 'Aziz Nesin'in Aziz Nesin'den Seçtikleri' alt başlığıyla ilk olarak 1995 yılında AD yayıncılık tarafından basıldı. AD yayıncılık, Doğan Yayın Holding'e bağlı olan, şimdi Doğan Egmont olarak bildiğimiz yapının ilk versiyonudur. O yıllarda Milliyet Yayıncılık harika bir proje ortaya koydu. Gazete yayıncılığının avantajlarını kullanıp, gazete kağıdına kitaplar basarak ve yine yay-sat aracılığıyla bunu tüm gazete bayiilerine ulaştırarak maliyeti ucuza gelen bu kitapları çok cüzi fiyatlarla okurla buluşturdular. Kitaplarını basacakları yazarlarla da yine sembolik telif anlaşmaları yaptılar. Çünkü bu bir okuma projesiydi ve bu proje sayesinde pek çok kitap yüz binlerce eve girmiş oldu.

    İşte Aziz Nesin de AD Yayıncılık'ın yönetmeni Yalvaç Ural'ın teklifi üzerine bu eseri hazırladı. Kendince beğendiği, okurlarının da seveceğini düşündüğü öyküleri bu kitapta bir araya getirdi. Ee böylesine seçmece bir eser olunca, yıllar içerisinde Aziz Nesin'in en çok okunan kitaplarından biri oldu bu kitap... Ben de yayınlandığı sene ilk baskısını alıp okuduğum bu kitabı, 23 yıl sonra tekrar okuma şansı elde etmiş oldum... Meraklısı için ilk baskının görsellerini de paylaşayım sizinle:)

    https://i.hizliresim.com/EPjR5A.jpg

    https://i.hizliresim.com/XPZXkk.jpg

    Şimdi size Aziz Nesin'in gülmece öyküleri gibi komik mi komik, sizi gülmekten kırıp geçirecek, gözünüzden yaşlar akıtacak küçük bir hikaye anlatmak istiyorum...

    Zamanın birinde, Doğu ile Batı arasında, tam sınırda kalan güzel bir ülke varmış. Tam sınırda kaldığı için ne Doğu ne de Batı sahipleniyormuş bu ülkeyi... O yüzden bu ülkede yaşananlar yine bu ülkeye mahsus kalıyormuş... Ülkenin ak saçlı, kara kaşlı, buruk bakışlı bir aydını varmış... Bu aydın hayatı boyunca ülkede yaşayan fakir fukaranın, ezilmişlerin, horlanmışların, kenara atılmışların sesi olmaya, onların sesini yukarılara duyurmaya gayret edip durmuş... O kadar çok kitap yazmış ki, kitapları üst üste dizseniz aydının boyunu geçiyormuş neredeyse...

    Aydınımızın anlatacak çok hikayesi varmış... Bu hikayelerde toplumun belini büken zamlardan tutun da, arap saçından hallice bürokrasi taşlamalarına kadar ne ararsanız varmış... Aydınımız gittiği her köyde, geçtiği her kasabada mutlaka orada yaşayan insanların arasına girer, onlarla konuşur, dertleşir ve tüm sıkıntılarını dile getirmek için notlar tutarmış... Sonra da evine gelir bunları tek tek kaleme alırmış...

    'Yukarıdakiler' lafı düzünden anlamaz veya anlamazdan gelirler diye, edebi kaygıları bir kenara bırakıp bol bol mizah ve güldürü katmış yazılarına... Tabiri caizse her cümlesinde bir taş atıyormuş yukarı doğru... Olur ya, belki birisinin kafasına gözüne isabet eder de, lütfedip aşağı bakar; oradaki insanları da görür diye umut içinde bıkmadan, sıkılmadan yazmaya, konuşmaya, anlatmaya devam etmiş...

    Aydınımızın yaptıkları bununla da bitmemiş. O her zaman kendisinin yaşadığı ülkeye ve topluma borçlu olduğunu ve borcunu ödemeden ölmek istemediğini sık sık dile getirirmiş... Yazdıklarından belli bir gelir elde etmeye başlayınca kazandığı o parayla eğitim olanaklarından yoksun çocuklar için bir vakıf kurmuş. Kazandığı her kuruşu işte bu vakfa ve vakıftaki çocuklarının eğitimine harcamış... Çünkü o aydın, toplumu geliştirmenin ve daha iyiye doğru dönüştürmenin yegane yolunun eğitim olduğunu çok iyi biliyormuş...

    Sonra efendim, günün birinde aydınımız kültürel bir etkinliğe katılmak üzere yollara düşmüş ve Anadolu'nun bir vilayetine gitmiş... O vilayette kendisi gibi başka okur-yazar-çizer aydınların ve diğer davetlilerin de katılımıyla etkinlik için otelde bir araya gelmişler... Onlar içeride konuşmalarını yapıp dostluk ve birlik mesajlarını iletirken otelin dışında küçük bir kalabalık birikmeye başlamış. Bu kalabalık kısa bir süre sonra gittikçe büyümüş büyümüş ve otelin dışında adım atacak yer kalmamış. Sonra bu kalabalık grup bir anda bağırıp çağırmaya başlamış... Her biri öfkeden çıldıracak duruma gelmiş... Sonra bakmışlar bu iş böyle olmayacak; bağırıp çağırarak öfkelerini dindiremiyorlar... Peki sonra ne yapsalar beğenirsiniz?

    Dayanamayıp bizim aydınımızın da içinde olduğu oteli dört bir tarafından ateşe vermesinler mi?

    Ve geldik hikayemizin sonuna... O yangın içinde 35 kişi dumandan boğularak ölmüş... Bizim aydın ise can havliyle cama dayanan itfaiye merdivenine kendini zor atmış... Sonra da merdivendeki görevli 'sen misin kurtulmaya çalışan' deyip bizim aydını darp etmiş ve aşağıdaki öfkeli kalabalığın arasına fırlatmış... Tam kalabalık aydınımızı linç etmek üzereyken polisler son anda gelmiş ve her tarafı kan içinde kalan aydını o kalabalığın arasından çekip çıkarmış... Hikaye de böylece bitmiş...

    -----------------------------

    İyi de neden kimse gülmedi bu hikayeye?

    Hikaye yeterince komik mi değildi, yoksa ben mi güzel anlatamadım acaba?

    Sanırım ben hikaye anlatırken Aziz Nesin kadar komik olmayı başaramıyorum... Kusur bende mi yoksa benim yazdığım hikayede mi, orasına siz karar verin...

    -------------------------------

    Ataol Behramoğlu'nun yukarıda bahsettiğim Madımak Katliamı'nda hayatını kaybedenler anısına yazdığı şiiri pek çoğunuz bilirsiniz;

    yaşamak bu yangın yerinde
    hergün yeniden ölerek
    zalimin elinde tutsak
    cahile kurban olarak
    yalanla kirlenmiş havada
    güçlükle soluk alarak
    savunmak gerçeği çoğu kez
    yalnızlığını bilerek
    korkağı, döneği, suskunu
    görüp de öfkeyle dolarak
    ***
    toplanır ölü arkadaşlar
    her biri bir yerden gelerek
    kiminin boynunda ilmeği
    kimi kanını silerek
    kucaklıyor beni metin altıok
    aldırma diyor gülerek
    yaşamak görevdir yangın yerinde
    yaşamak insan kalarak

    Aziz Nesin'in hayatını da tek cümleyle özetlemeye kalksak sanırım bu şiirin son iki dizesi gibi etkili bir ifadeyi zor buluruz: Yaşamak görevdir bu yangın yerinde, yaşamak insan kalarak... Çünkü tam da bunu başarmıştır Aziz Nesin, yani başarması belki de en zor olanını... Adına ölüm fetvalarının verildiği, kitaplarının bir dönem okul kütüphanelerine sokulmadığı, adının geçtiği pek çok evde küfür kıyamet koptuğu ve nihayetinde yakılarak yok edilmeye çalışıldığı bir ortamda, daha doğrusu bir yangın yerinde inadına yaşamıştır Aziz Nesin ve inadına insan kalmayı başarabilmiştir son nefesine dek...

    Gelelim onu yakmaya gelen ve adına 'Müslüman' deyip Müslümanlığa onarılmaz bir leke süren o insafsız, yüreksiz, vicdansız yobaz takımına...

    Onların o oteli yakmaya çalışması tesadüf değil, bilinçli bir tercihtir. Çünkü bildiğiniz gibi yanma eylemi bir şekilde kutsal kitaplardaki cehennem tasviriyle özdeşleşen bir eylemdir. Yani aslında bu yobazlar, oteldeki insanları yakmaya çalışarak haşâ, kendilerini Allah yerine koymuşlar, kendilerince belirledikleri günahkârlara daha ölmeden ceza vererek, yakmak suretiyle sözüm ona bu dünyada o insanlara cehennemi yaşatmışlardır.

    Yüzsüzlük bu ya, sonra da bunu yapan o caniler utanmadan, kıldıkları her namazın her rekatında Fatiha suresini büyük bir pişkinlikle okuyabilmişlerdir. Oysa ki Fatiha suresinin 4. ayeti olan 'Maliki yevmid din' ifadesinde Allah'a ithafen 'Hesap ve ceza gününün (ahiret gününün) mâlikidir/sahibidir' denmektedir.

    İşte bu yobaz takımı, günde 100'den fazla okudukları ayeti idrak edecek şuurdan yoksun oldukları için rahatlıkla kendi başlarına kararlar alıp yalnız Allah'a ait olan hesap ve ceza gününü onun adına veya kendilerini onun yerine koyarak bu dünyada uygulamayı kendilerine reva görmekten hiç çekinmemişlerdir.

    -------------------------------

    Durun daha bitmedi:) Madem buralara kadar geldik, sonunu da getirelim o halde...

    Farklı meallerden defalarca okuduğum Kuran-ı Kerim'de, Allah'ın bizlere vermiş olduğu ve konumuzla yakından ilgili olduğunu düşündüğüm bazı emir ve tavsiyeleri kısa kısa paylaşmak istiyorum sizinle;

    * Yetimlere sahip çıkın (sayısız ayet var ama örnek olarak Nisa-36)
    * Yoksula ve yolda kalmışa hakkını verin (İsra-26)
    * İhtiyacınız olandan fazlasını infak edin/paylaşın (Bakara 215)
    * Her kim bir kişiyi,öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir adamın hayatını kurtarırsa, bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur. (Maide-32)

    Bir de hadis-i şerif var;

    * “Sizin en hayırlınız insanlara en hayırlı olanınızdır.”

    Şimdi bu ayetleri ve hadisi şerifi okuyunca insan, üzerine düşünmeden edemiyor... Bir tarafta kendini ateist olarak ifade eden Aziz Nesin, diğer tarafta ise din uğruna onu yakmaya çalışan birtakım yobazlar... İnanın kafam çok karışıyor bazen... Eğer Aziz Nesin yaşasaydı, vakfında, tüm eğitim masraflarını kendi cebinden karşıladığı yetim çocuklarını da yanına alarak şöyle derdi herhalde;

    Hadi Müslümanlar, bunu da açıklayın!

    Herkese keyifli okumalar dilerim...

    https://youtu.be/R0HlRdijGF0
  • 221 syf.
    ·6 günde·8/10
    Geç tanıştım Orhan Pamuk’la, erken tanıdım ama gerçek manada tanışmam, kalemini okumam geç oldu ama iyi ki de daha erken okumayıp bu yaşlarda okudum diyorum; 10 sene önceki ben Orhan Pamuk’un hakkını veremezdim çünkü. Metin T. Abi’nin dediği gibi romanın Mandrake’si Orhan Pamuk. Kaleminde bir sihir, bir büyü var Orhan Pamuk’un (kalemi diyorum çünkü gerçekten de hâlâ dolmakalemi ile yazar romanlarını), postmodern unsurları en ince ayrıntısı ve üstün zekası ile kullanır, görmek isteyenlerin, anlamak isteyenlerin zihninde bir ampul yaktırır, gördüğümüz yani düz bir şekilde gördüğümüz birçok şeye farklı açıdan baktırır, tabir-i caizse bunu görürsünüz de, ona bakar durursunuz da ama bunu aklınıza getiremezsiniz der gibi yüzümüze yüzümüze vurur cümlelerinde. Siyasi konularda, dini konularda ise bu üslubunu zirvede kullanır. Sol görüşlü birini anlamak ister kitaplarında, onlara hak verir, onların açısından bakar ama onların fenalıklarını da gösterir okura, sağ görüşlü birini de anlamak ister, ona da hak verir ve onun da fenalıklarını gösterir, dinsize de bunu yapar, normal bir dindara da yapar, aşırı dinciye de bunu yapar, her kesimi kendi taraflarından anlatır bizlere. Görmek istemeyene taraflı bir kalemdir Orhan Pamuk, görmek isteyene ya da daha doğrusu görebilene ise tarafsız bir kalemdir ve herkese önce kendi gözünden bakar, kendi tarafından yazar sonra karşıt görüşün gözünden, karşıt görüş üzerinden yazar, kararı ise okura bırakır. Ülkeyi veya bir toplumu ne olduğundan kötü gösterir romanlarında ne de olduğundan iyi, ne görüyorsa onu yazar kitaplarında ve evet büyük bir cesaret göstererek yapar bunları.

    Bir gün bir kitap okuyan ve bütün hayatı değişen, yaşamında 22 yılı geride bırakan ve yeni hayatın peşinde koşan, mühendislik okuyan bir gencin romanı Yeni Hayat, arayışının, yeni hayata uzanmak isteyişinin romanı. İstediği yeni hayatı bulmak için odasını geride bırakıyor, evini geride bırakıyor, annesini, okulunu, her gün yürürken kuruyup yere düşmüş yaprakların, üzerine bastığı bu yaprakların doğaya karışmaya beklediği sokağını, şehrini geride bırakıyor, terk ediyor tüm hepsini ve yeni hayata hayatında yol açıyor. Bir arayışa giriyor karakterimiz, postmodern bir arayışa. Yaşam ve ölüm arasında gidiyoruz ve geziyoruz bu arayışta. Bir buhran, bir hüzün içinde yeni hayatı arıyoruz ama bunların ikisini de bir keyfin içinde yaşıyoruz. Hiç ölümün mü yoksa hayatın mı içindeyim diye düşündünüz mü? Yaşam, ölüm, aşk, kaza, kader ve inanç gibi hatta aklın da olduğu kavramlara yoğunlaşan bir sihrin içinde düşlediniz mi? Peki bu sihrin içinde ne derece, ne kadar iyi bir arayış yapabilirsiniz? Hepsini cümlelerin içinde bulmaya, öğrenmeye başlıyoruz, karakterimiz de bilmiyor bunların hiçbirini, çünkü kitap boyunca her bir sayfasında, gittiği her yeni bir şehir, bindiği her otobüste, yapılan, diğer otobüslere güm diye bindirilen trafik kazalarında belki Galip’in de sıkı bir takipçisi olduğu Milliyet’in köşe yazarı Celal Salik’in köşe yazılarında arıyor. Bu sihirli yolculuklar boyunca çağdaş edebiyatın, postmodern bir romanın güzelliğine bırakıyoruz kendimizi. Birçok paranoyakça düşüncelere, birçok öfkeye, birçok duyguya ve birçok bilinmezliğe de bu arayışla beraber ortak oluyoruz. Kitap sürekli bir şekilde aynı motifler aynı desenlerin üzerinde dönmekte, aslında kitap bir bütün olarak sanki kendi içinde de dönüyor gibi, bir daire çizme havası veriyor. Başlarda okuduğumuz bir cümle, bir betimleme sonralarda bir tekrar gibi, yeniden yaşamak gibi karşımıza çıkıyor, sanki bu arayışın içinde bir bulma oluyor da sonradan kaybetme oluyor ve sonra tekrardan arama oluyor gibi. Buralarda Pamuk aslında sık sık toplumun sorunlarına da değiniyor, bir türlü önüne geçemediğimiz, ki geçemeyeceğimiz trafik kazalarına, siyasal çatışmalara, şüphelere, paranoyak düşüncelere gibi gibi. Doğu ile Batı arasındaki çatışmaya, arasındaki farklara, Batı’nın Doğu üzerindeki etkisine, Doğu’nun bu etkiye verdiği tepkilere, fast-food’un yaygınlaşması, markalaşmanın önemi gibi başka birçok ironi sahibi tespitli maddeler de sayabiliriz.

    Dediğim gibi, bir arayışın kitabı Yeni Hayat, adından da anlaşılacağı üzere yeni bir hayatı istekle, mecburiyetle olan arayışın kitabı. Birçok duygu, birçok etken var kitabın içinde, arayış, kaybediş, keşfediş var, siyasi kumpaslar, cinayetler, sorular, sorular ve yine sorular var, bu sorulara verilen doğru ve yanlış cevaplar var, aşk var ve aşk ın olmazsa olmazı kıskançlığı var. İronik bir mizah da hâkim kitaba, hâkimiyetin olduğu bu kısımlarda birçok kesime göndermeler var ve bazı yerler gerçekten de içten bir şekilde güldürüyor. Bu ironilerde emperyalizm etkisini görüyoruz, dikkat etmek lazım, kola filan içersek, onlara para kazandırırsak kendi kiralık katilimizi tutmuş oluruz sonuçta(!)

    Kahramanımız ile bu arayışın içindeyken Orhan Pamuk’un Yeni Hayat’ı yazdığı döneme göre önceden yazdığı ya da yazmadığı romanlarından kesitler görüyoruz. Celal Salik’in köşe yazılarından, düşüncelerinden haberimiz oluyor, bir gece vakti karakterimiz dışarıdan “bozaaaaaa” diye bağıran satıcının seslenişini duyunca Mevlut’un sokaktan geçtiğini hissettim, birkaç cümle sonra sokakta çete gibi gezen ve saldırganca havlayan köpekleri okuyunca köpekler yine Mevlut’u korkuttu, yine Mevlut’a saldırdı dedim, yeni hayatı arayan karakterimiz camdan dışarı baktığında çırağı ile beraber çalışan, kuyu kazan, su bulmaya çalışan kişileri görüyor, aynı Kara Kitap’ı yazarken camdan dışarıyı gözleyen Orhan Pamuk gibi, aynı Kırmızı Saçlı Kadın’daki Mahmut Usta ile çırağı Cem gibi. Dr. Narin eşyaların hafızası vardır diye her söylemesinde Benim Adım Kırmızı geldi aklıma, Yeni Hayat karamelalarından yenildikçe Alaaddin’in dükkanına gittim ve geldim, farklı farklı nesneleri, saatleri okudukça Masumiyet Müzesi’ni hissettim. Bir kitabını okurken bir yazarın, okurunu diğer kitaplarının içinde hissettirmesi, diğer kitaplarına göndermeler yapması çok güzel bir şeydir ve gayet de olağandır ama Orhan Pamuk gibi yazmış olduğu kitaplar kadar daha yazmadığı kitaplara da göndermeler yapması bana göre büyük bir başarıdır ve Orhan Pamuk haricinde de kolay kolay kimsenin yapamayacağı bir şeydir. Bu durum da Orhan Pamuk’un ne kadar planlı olduğunu, romanlarında ne kadar titiz ve derin çalıştığının bir göstergesi. Otobüs yolculuklarını seven ben, Yeni Hayat’ı aslında otobüs yolculuğu süresince okumak istedim, belki yolculuk boyunca kitap beni korkutacak, kim bilir 36, 37 ve 38 numaralı koltuklara bakışımı değiştirecek, 23 numaralı koltuğu bana istettirecek ama etkisinin de otobüs yolculuğunda da, bende de fazlasıyla olacağı da bir gerçek. Şunu da söylemek isterim ki kitabı Kara Kitap’tan sonra okumanızı tavsiye ederim, tavsiye değil hatta şart koşmak isterim, hem içindeki güzel göndermelerin tadını almak için hem de dikkatli bir okuyucunun yiyebileceği bir “spoiler” olduğu için. Farklı birçok kitaba da göndermeler, atıflar var kitabın içinde, Dante’nin Yeni Hayat’ından, Eco’nun Gülün Adı’na, İbn Arabi’nin Fususü’l Hikem’inden, Jules Verne’ye, oradan da Neşati Akkalem’in Dâhiler de Çocuktu eserlerine ve Doğu’nun ile Batı’nın birçok eserlerine kadar. Bir kitap okuyup hayatı değişen karakterimizin okuduğu kitabının da bunlardan bir karışım olduğu da bir gerçek.

    Okuduğumuz her bir sayfanın, her bir cümlenin okuduğumuzun çok ötesinde derin bir anlamı var, kimisini tamamen anlıyoruz, kimisinden bir şeyler kapıp sonradan anlıyoruz, kimisinden ise hiçbir şey anlamıyoruz; bu da biz okurların ayıbı olsun artık.
  • 763 syf.
    ·96 günde·Beğendi·10/10
    BEN MELAMET HIRKASINI KENDİM GİYDİM EYNİME
    AR NAMUS ŞİŞESİNİ TAŞA ÇALDIM KİME NE ?

    Ey insan, bu kitabı okuman için yalvarıyorum sana ! Dostoyevski,Raskolnikov,Osman ve bu kitabı okuyup seven herkes hep birlikte yalvarıyoruz sana !

    “Modern hayat ölümü unutturur” demişti Tanpınar. Ey modern insan, bir gün ölümü hatırlarsan etrafına dikkatlice bak ve gördüğün baltalardan bir tanesini eline alıp incele. Üzerindeki, “Can sıkıntınız varsa sadece acil durumlarda kullanınız, sonuçlardan sorumlu değiliz” yazısını da göreceksin böylece.

    “Raskolnikov bir Allah ağrısı çekmekteydi” demişti bir zamanlar birisi, bu kitabı anlatırken. Buyrun cenaze namazına,ölüm kaçınılmaz. Tanrısını arayan insanın, belki de yegane anlam arayışına bakın, bakın ve tekrar bakın..

    Boşluktayım, ne yapmalıyım, nereye gitmeliyim, büyük insan olmalıyım, çare ne?

    Sanayi devriminin hasta çocuğudur Dostoyevski, en çok da ruhu hastadır. Çelişkileri en iyi anlatan adamdır. Zıtlıkların birlikteliğini de elbette, her şeyin iç içe olduğunu, bir yerden sonra artık şaşırmayarak ve özümseyerek aktarmıştır bizlere.

    Sanayi devrimiyle paralel olarak,modern olmaya mecbur hissetme sancısı da işte böylece 19. yüzyıl Rusya’sının yakasına yapışmıştır ve bir dizi büyük yazarı besleyip ortaya çıkarmıştır.. Gogol,Tolstoy,Dostoyevski ve diğerlerini..

    Sadece “Rus” olmakla yetinemeyen bir kuşak doğmuştur, Avrupalı olma hayaliyle yaşayan. Bir iç çatışma, bir doğu-batı meselesi ortaya çıkmıştır, tıpkı 20. Yüzyıl Türkiye’sinde olduğu gibi.

    İnsan, kendisi olamadığında kim olabilir? Mesela sözde bir Napolyon olabilir mi, tıpkı Raskolnikov gibi? Ne gariptir ki Dostoyevski’nin doğum yılı, Napolyon’un ölüm yılına denk düşer, 1821.

    Sözün burasında çok sevdiğim bir alıntıyı paylaşmadan edemem, “Kraliçenin Pireleri” isimli kitaptan,

    “Napolyon Bonaparte, Paris’te asillerin de katıldığı bir toplantıdadır. İyi giyimli kadınlar ve erkekler, birbirlerini kıskanç ve kimi zaman da aşağılayıcı gözlerle süzmektedirler. Başlar omuz hizasının hep üzerinde karşısındakine adeta yüksek bir basamaktan bakarmışçasına ve kısık gözlerle bakmaktadırlar. Geniş bir salonda, bütün hareketler tek tek gösterilerek, ağır ağır, törensel bir havada gerçekleştirilmektedir.Büyük bir masanın etrafına dizilmiş kadınlar ve erkekler kendilerini tanıtmaya başlamışlardır. Her biri kendini uzun isimlerin ardından tanıtır. Asaletin simgesi olan soy ağacından asil isimlerle başlarlar kendilerini tanıtmaya. “Kont Michel’in oğlu, baron William’ın kardeşi, düşes Catherine’nin kızı.” Gösterişli kadınlar ve erkekler uzun uzun asaletini paylaştıkları yakınlarının isimlerinin ardından kendi isimlerini söylerler.Sıra Napolyon’a geldiğinde, müthiş bir ifade kullanır :
    ‘Ben Napolyon Bonaparte ve asalet benim adımla başlar! ‘ “

    Ve kahramanımız da adeta şöyle der dünyaya meydan okuyarak,

    “Ben Rodion Romanovic Raskolnikov ve asalet benim baltamla başlar !”

    Adı : Hayalperest
    Soyadı: Baltacı
    Suçu : İnsan olmak.
    Cezası : İnsan kalmak.
    Gereği düşünüldü : Yeryüzüne gelmiş en büyük yazar olan Dostoyevski’ye ilham kaynağı olmasına karar verildi. Hafifletici sebep bulunamadı. Müebbet edebiyat..

    https://www.youtube.com/watch?v=r-vC7xp3HXE
  • بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

    KAHRAMAN ORDUMUZA


    👉1-Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;


    İstiklal Marşımız "korkma" diye başlar. Biliyorsun ki bu, Resûl-i Ekrem'in Sevr mağarasında Ebû Bekir'e söylediğidir. Bunlar tesadüf değil." (İsmet ÖZEL)

    İstiklâl Marşı'nın ilk kelimesi KORKMAdır. Buradaki korku ne can ne mal korkusudur. Buradaki korku Vatan korkusu yani bu toprakların tekrar Dar'ül Harp olma ihtimalidir. Ki bu korkudan çok endişedir. Çünkü Kütahya-Eskişehir mağlubiyeti insanların umutlarını yitirmesine, endişeye kapılmasına sebep olmuştu.
    1. Mısrayı okuduğumda aklıma DUHA suresi geliyor.Türk milletinin Sakarya savaşı öncesi duyduğu sıkıntının, endişenin benzerini asırlar önce Rasuli Ekrem yaşamıştı.
    KORKMA ile SÖNMEZ arasında o kadar çok mana varki. Bunu ancak şiirle ifade edebiliriz.
    KORKMA diyor şair devamında (Allah bizimle beraber, bizi terk etmedi müsterih ol diyor).
    Bu mısra DUHA okyanusunsan bir damla su gibidir. Ve bilirsiniz ki korkan insana su ikram edilir. İşte bu mısra Milletimizin ruhuna su serpmiştir.

    Korkma, (Allah'ın izniyle) sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak. Biraz da SANCAKtan bahsedelim. Sancağımız o kadar manalı ki. HİLÂL, İslamın sembolüdür. Sancağımızdaki Yıldızın manası da şöyledir: Kur'an da Mevlâ der ki: (Göğü yıldızlarla süsledik.)
    Yıldızı Sancağımıza dahil eden maneviyatı da burada aramak gerekiyor. AL SANCAK bizim İslama yaptığımız hizmettir. İslamın Kılıcı Türklerdir. Bu sebepledir ki Sancağımıza en çok yakışan bizi en iyi anlatan Al renktir. Bu toprakları nasıl kazandığımızı ve İslam Diyarı yaptığımızı anlatmak için daha güzel bir bayrak olabilir mi.

    (Yerin ve göğün hükümranı Allah'tır) Yerde de Gökte de, AL SANCAK; Rabbimin Hükümranlığını telkin ederek ve O'nun izniyle Türk Varlığını bu topraklarda Kıyamete kadar işaret edecektir.


    👉2-Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

    Bu topraklarda son aile son kişi kalana kadar ümidini kaybetme , çünkü tümüyle yok edilmeden bu millet esir alınamaz ,türk milletinin bin i de biri de korkulacak cekinilecek kadar ürkütücü olduğu anlatılmak tadir.


    👉3-O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

    3. dize Kur'an'da geçen bir ayetle ilgili. Şu anlamı taşıyor. YILDIZ o koca karanlığı delen ışık anlamında kullanılmış. Yani zor ve en çaresiz zamanların umudunu temsil ediyor. Mucize gibi. Allah'a kuvvetli iman olduğu sürece imkansız diye bir şey yok. Her zaman umut vardır. "o" yani bağımsızlığımızın temsili bayrak üzerindeki yıldız da milletimizin hiç dinmeyecek karanlıkta daima parlayacak olan umududur.


    👉4-O benimdir, o benim milletimindir ancak.

    Mehmet Akif; bu millete ve milletin içinde ki iman gücüne öyle inanmıştı ki bu milletin hürriyetinin devam edeceğine yürekten inanıyordu.
    İşte bu inancının sembolü olan sahiplik duygusuyla hitap ettiği " O benimdir, o benim milletimindir ancak..." dizesi hürriyet ve bağımsızlığımızın sembolü olan bayrağımızın yalnız ve yalnız bize yani milletimize ait olduğunu kesin ve net bir şekilde dile getirmiştir.
    Akif'in içindeki ruh; bütün Türk milletinin yaşadıklarına, kavuşmak istediği hürriyete, ideallerine tercüman olan ve bu milletin acılarıyla yoğurulan bir ruhtur. O'nun yazdıkları sadece bir şiir değil hürriyet ve vatan aşkıyla yanan bir milletin inanmışlık sembolü ve imanının ilânıdır. Bu millet yaşadıkça ona kimse el süremez, elimizden alamaz ve kanının son damlasına kadar bu vatan için canını veren bir fert kalmayıncaya kadar bu milletin bağımsızlığını yok edemez. Gökte ki yıldıza kimsenin eli dokunamayacağı gibi bu milletin yıldızı olan Al Sancağa da kimsenin eli uzanamaz ve el süremez. Bayrak bizimdir. Bayrak; bu milletin hürriyet sembolüdür. Atatürk'ün de dediği gibi; "Türk'ün hürriyetine asla dokunulamaz." Çünkü Bayrağın kaderi ile milletimizin kaderi birbirine bağlıdır.


    👉5-Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!

    Burada Şair bayrağı nazlı bir sevgiliye benzetmiştir. Bayrakta ki hilal sevgilinin kaşıdır. Türk milletinin sevgilisi olan al bayrak tehlikede olduğu için kızgın ve öfkelidir.
    Bayrakta vatanı temsil eder vatanı olanın bayrağı olur bayrak yoksa vatan da yok demektir. Burada Şair bayrağa diyor ki "üzülme vatan var sen de varsın" demektedir. Bayrak bu milletin sevgilisidir. Kırgınlık, öfke, hırs gibi şeyler milletin sevgilisi olan bayrağa yakışmaz.O'nun gülümsemesi için bu milletin her ferdinin kanı kurban olur, feda olur. O'nun uğruna savaşanlar için hayat olur, can olur.


    👉6-Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu celâl?

    Bayrağımızın o zaman ki kırgın, küskün, öfkeli halini dile getiriyor. Türk vatanının bazı parçaları, işgal edilmiştir.
    Bu yüzden bazı bölgelerde bayraklarımız indirilmiş yerine düşman bayrakları asılmıştır. Kaş çatmak öfke halini ifade eder. Kaş ayrıca edebiyatımızda hilale benzetilir. Sevgilinin kaşları daima hilal şeklinde gösterilmiştir.
    Bayraktaki hilal de tıpkı nazlı bir sevgilinin kaşı gibi çatılmıştır. Kahraman Türk milletini üzmektedir. Türkün beklediği, özlediği gülen bir bayraktır.


    👉7-Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;

    Türk milleti asırlar boyu savaşlarda kanlarının son damlasına kadar mücadele edip canlarını verdi. Gayesi ise bağımsızlığını sürdürebilmek ve bunun sembolü olan Türk bayrağımızın tüm dünyada güçlü bir biçimde dalgalanmasını sağlamaktı. Kimse canını bir hiç uğruna vermez. Canını özgürlük uğruna düşünmeden veren ecdadımızın bu milletten tek istediği bayrağımızın ilalebet dalgalanmasıdır. Milletimizin bu uğurda mücadele etmediğini görürlerse haklarını bizlere helal etmeyeceklerdir. Bunun için her zaman mücadeleye hazır beklemeliyiz. Yüce Atatürk'ün söylediği gibi Ya istiklal, Ya ölüm! diyerek o bayrağı dalgalandırmak bizlerin en büyük görevidir.


    👉8-Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.

    İstiklâl yani bağımsızlık hakka yani Allah’a ve peygaberiyle göndermiş olduğu Kuran ve onun sünnetiyle şekil bulmuş islam şeriatına inanan milletimizin hakkıdır...


    👉9-Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

    Şair burada 'ben' derken Türk ulusunu kast etmektedir. Türk ulusu ezelden beri bağımsız yaşayan, bağımsızlığına düşkün olup hiçbir şekilde esaret altına girmeyen ve ilelebet bu şekilde payidar kalacağını cesaretiyle ve Türk ulusuna güvenerek net bir şekilde ifade etmektedir.


    👉10-Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

    7. yüzyılın ortalarıydı. Türklerin ilk özgürlük mücadelesi başlamak üzereydi. Bu mücadele Türklerin tarih boyunca hiç değişmeyecek olan özgürlük anlayışı hakkında ilk sinyalleri veriyordu. İç karışıklıklar yaşayan Göktürk Devleti bölünmüş, Doğu Göktürk Devleti ve Batı Göktürk Devleti olarak ikiye ayrılmıştı.

    Batı Göktürk, 659 yılında Çin himayesine girdi. Doğu Göktürk Devleti ise varlığını Batı Göktürk Devleti kadar sürdürememiş, 629 yılında yıkılmıştı. Kürşad ve binlerce Türk, Çinlilere esir düşmüştü. Çinlilerin esaretine giren Göktürkler bu esarete daha fazla dayanamayacaktı. Özgürlüğünü kaybedip Çin esareti altında yaşayan bir Türk'ün kaybedecek daha büyük neyi olabilirdi? Canı mı? Hayır!
    Özgürlüğüne canından daha fazla değer veren Türkler birkaç kez esaretten kurtulma girişiminde bulundu. Hepsinde de sonuç hüsrandı. Bu ayaklanmaların en önemlisi Kürşad'ın ayaklanmasıydı.
    Esaretin onuncu yılıydı. Çin, Türkleri asimile etme hedefine ulaşıyordu. Birisi bu gidişata dur demeliydi. Yanına kırk çerisini alan Kürşad, Çin hükümdarı Tay T-sung'u kaçırmak için Çin'e gidecekti. Hükümdar Ötüken'e kaçırılacak ve Türklerin bağımsızlığı ile takas edilecekti. Hükümdarı kaçırmak için, hükümdarın sokağa tebdil-i kıyafet gezintiye çıkacağı bir an kollanıyordu. Fakat yapacakları sokak baskını istedikleri gibi gitmedi. Planları o gece gerçekleşen sağanak yağmurdan dolayı ifşa olmuştu. Plan ortaya çıkınca direkt olarak saraya bir baskın yapmaya karar verildi. Ölmek vardı, dönmek yoktu. Yiğitlerimiz kanlarının son damlalarına kadar savaştılar ancak baskın başarılı olmadı. Tüm askerler ve Kürşad öldü. Burada odaklanılması gereken sonuç değil, nedendi. Niyet belliydi.
    Çinliler bu olay karşısında Türkleri asimile yapma fikrinden vazgeçip, belli bir bölgede Çin'e bağlı olmak şartı ile yaşamalarına izin verdiler. Bu böyle elli üç yıl devam etti. Ancak Kürşad ve askerlerinin kanı yerde mi kalacaktı?
    Türklerin, kazanması gereken bir bağımsızlık mücadelesi vardı önlerinde.Atamızın da deyişi ile:"Sahip oldukları kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttu."
    682 yılında 2. Göktürk Devleti kurulmuş ve Türkler özlemini duydukları bağımsızlıklarına kavuşmuşlardı.
    Bu mücadele böyle sonuçlanmıştı. Fakat Türklerin tarih boyunca hep düşmanları olacak ve bağımsızlık mücadeleleri hep devam edecekti.
    Eyvah! 20. yüzyılın başlarıydı. Türklerin bağımsızlıkları yine tehlikedeydi. Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı'nda yenik düşmüştü. Bu savaş sonrası Mebusan Meclisi toplanmış, bu toplanmayı gören İngilizler Mebusan Meclisi'ni basıp, İstanbul'u işgal etmişti. Fakat Türk Milleti'nin Kürşad gibi daha nice yiğitleri vardı. Bu duruma göz yumulamazdı. Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı ve Anadolu direnişini başlattı. Çocuğu, genci, yaşlısı, erkeği kadını;Türk Milleti top yekün cephedeydi. Büyük bir savaş yapıldı ve binlerce kayıp verildi. "Kurtuluş Savaşı" kazanılmıştı. Özgürlüğü için savaşan Türk milleti bağımsızlığına verdiği önemi bir kez daha tüm dünyaya göstermiş oldu. "Hangi çılgın Türklere zincir vuracaktı?" Evet Türklere zincir vurabileceğini düşünmek başlı başına bir çılgınlıktan ibaretti.

    Mehmet Akif:"Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım." derken, bu sözü binlerce yıllık bir özgürlük mücadesinin tüm dünyaya gösterdikleri ve yaşattıkları doğrultusunda söylüyor;Türklerin, tarihinin bilincinde olması gerektiğini, düşmanların ise ayaklarını denk alması gerektiğini ifade ediyordu. Mehmet Akif, bir cümleye bin anlam yüklemişti. Bu cümleden ilham alınarak binlerce sayfalık kitaplar yazılabilirdi.Fakat Mehmet Akif bizi bu yoğun cümlenin içine atmış, lafı uzatmamıştı..


    👉11-Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;

    Burada bent suyun önüne çekilen set anlamındadır. Garp hem ülkemizde bize bir sınır çiziyor hem de bu küçük parçada yaşam şeklimiz üzerine sınırlar çiziyor. Yani madden ve manen bizi sınırlandırmaya çalışıyor. Fakat bu Kahraman milletin Allah'tan gayrısına boyun eğmeyeceğini hesaba katmıyor. Türk milletinin çoşkun bir ırmak gibi setlerle önünün kesilemeyeceğini yüksek bir nara ile ifade ediyor.


    👉12-Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.

    Önündeki seti yıkan ırmak normal akışından daha coşkun ve daha güçlü akar. Sabrı taşan Türkleri seti yıkan bir ırmağının önüne gelen herşeyi alıp denize götürmesisir. "Engin" uçsuz bucaksız bir alanı kast eder. Şair burada Türk milleti şahlandığında uçsuz bucaksız suyun denizlere sığmayıp taşımasını ifade ediyor. Bu özgüvenin altında yatan şey ise iman şuuru ve sorumluluğudur.


    👉13-Garb’ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;

    Garp (Batı) çelik zırhlarını kuşanmış, silahlarına güvenerek Türkiye’ye saldırmıştır. Düşmanın bu maddî üstünlüğüne karşın Türk‘ün sarsılmayan imanı vardır. İman, insanın taşıdığı manevi inançların bütünüdür. Batı’nın çelik zırhlı duvarları varsa Mehmetçiğin de iman dolu göğsü vardır. İnsanı üstün kılan maddî güç değil, imanıdır. Ordular ne kadar gelişmiş savaş aletleriyle donatılmış olurlarsa olsunlar eğer güçlü bir imana sahip değillerse başarılı olmaları mümkün değildir.


    👉14-Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

    Düşmanlara karşı bizm vatanımızı korumak için silah , top , tüfek ve mermimiz olmayabilir ama vatanımızı düşmanların eline vermeyecek iman dolu göğsümüz var . Bu iman dolu göğsümüz olduğu sürece düşmana her şekilde Allah ' ın izniyle engel oluruz


    👉15-Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar,

    Üstad'ımız Mehmet Akif'in bu dizeleri muhakkak hepimize bir umut, bir direniş azmi, bağımsızlık mücadelesi ruhunu aşılıyor teker teker. Öyle ki insan birbiri içinde ayrılması mümkün olmayan bu bağımsızlık marşını akın akın yüreğinde bir helecan hükmünde hissedip '' keşke o yıllarda ben de yaşasaydım da düşmana bir kurşun da ben sıksaydım '' dedirtiyor. Öyle ya korkma diye başlayan dizeleri ve her fırsatta sana doğacak günlerdir hakkın diyerek bizlere cesaret ve ümit bahşeden Şair-i Azam'ın seslendiği halkı nasıl geri dönmek istemeyebilir?

    Benim vazifeme gelince; "Ulusun korkma nasıl böyle bir imanı boğar?" dizesindeki hislerimi, üstadı anlamaya yönelik aczimi dile getirmeye çalışacağım biznillah.
    Buradaki '' Ulusun " kelimesini muhakkak birçoğumuz tek taraftan bakarak millet anlamı ile okuyup bahsini geçmişizdir. Fakat o dönemdeki tazı diline ve bir sonraki '' Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar" dizesine bakacak olursak, sadece millet anlamı değil eylem olarak da ele almamız gerektiği bahsi ortaya çıkıyor. Bu da Üstad Mehmet Akif'in sadece bir dizede bile insanı uzun uzun düşündürecek kaleminin güzelliği ve derinliğini ön plana çıkarıyor. Bu iki anlama kendi çerçevemden bakacak olursak:

    1. "Ulusun" kelimesini ulumak fiili olarak ele alırsak; bırakın o ruhu canavarlaşmış insanlar dilediği kadar ulusun. Karşısında asırlardır tarihi ile ün salmış, İki dünyanın saadeti peygamber (sav) 'in muştusunu kazanmış, ruhu islamla bütünleşmiş bir milletin karşısında nasıl durabilir? Anlamı,

    2.olarak bu kelimeyi halka ve askerlere sesleniş şeklinde ele alırsak, ey şehitleri ile alimleri ile halkı ve askeri ile bütünleşmiş Anadolu, korkmayın. Muhakkak ki Allah göğsü imanla dolu bu milleti zayi etmeyecektir. O'nun gölgesinde olanı kim mağlup edebilir ki? Anlamını taşımaktadır.

    Sonuç olarak Üstad, hangi düsturu kullanmış olursa olsun '' Korkma " diyor bize. İmanımızı hatırlatıyor, bizi diriltecek olan hakikati vurguluyor ve diyor ki korkma, sende böyle iman, hakikat ruhu varken hangi çehre seni öldürmeye gücü yetebilir? Gücümüzün esas kaynağı olan imanımızı gösteriyor, diriliş umudunu, bağımsızlığımızı asırlardır ruhumuza bütünleştirdiğimiz imanımızla kazanacağımızı bize gösteriyor.
    Ve öyle de oldu sahiden, Çanakkalede bunu gördük. Ve imanımız oldukça görmeye devam da edeceğiz.


    👉16-«Medeniyyet! » dediğin tek dişi kalmış canavar?

    Evvelâ burada sözü geçen "medeniyyet" marşın bütünüyle değerlendirildiğinde (ki başka türlüsü bizleri yanıltmaktan öteye gitmez.) lugâtlarda bahsi geçen ; şehirleri îmâr etmek, binâlar, fabrikalar yaparak, memleketleri kalkındırmak ve fenni ve her çeşit gelirleri milletlerin hürriyetleri, râhat ve huzûr içinde yaşamaları için kullanmak manasında değildir.Zira 'Süleymaniye Kürsüsünde' ve 'Asım' eserlerini okuyanlar Mehmet Akif'in asıl medeniyyet kıstaslarını açık bir lisanla izlenimleyip, ufkuna hayranlık duyacaklardır.
    Mehmet Akif'in burada sözünü ettiği, onsekizinci Asrın ikinci yarısı ve ondokuzuncu asırda husule gelen batı medeniyetinin sömürgeye teveccüh ve iltimasıdır.
    Akif'in yerden yere vurduğu "medeniyyet" İslâm medeniyetini ve bu medeniyyetin mensuplarını ve köklerini hiçe sayan, gün be gün milli ve manevî değerlerimizi yağmalayan, hiçbir insani ve içtimai dayanağı bulunmayan maddeci zihniyettir...Sözlerimi Sezai Karakoç'un şu nefis tespiti ile bitirmek istiyorum;
    "Sermayeyi, eşyayı, malı, parayı, ünü putlaştıran kişi özgür değil köledir."


    👉17-Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;

    Arkadaş! diye şair bu ülkeyi gavura teslim etmeyecek fikre "Arka"çıkan insanlara sesleniyor. Zaten Arkdaş kelimesi de arka çıkan, destek veren, aynı yolda yürüyen demek. Burada ünlem bir silkme uyandırma yani kendine gel der gibi bir anlam yükleniyor. Ve yurduma alçakları uğratma sakın diyor. Burda alçaklardan kasıt bize savaş açanlar ve bizi sırtımızdan vuran hainleri bu ülkeye uğratmaması geretiğini söylüyor. Alçak her zaman alçaklığını yapar yeterki fırsatını bulsun. Bu ülkeye ihanet etmeye ve yıkmaya yeltenen kişiler hiç bitmedi. Bu yüzden buradaki Arkadaş! Ünlemi hep aklımızda olmalı ve uyanık olup fırsat vermemeliyiz unutmayın ki bu savaş halen bitmedi!


    👉18-Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.

    Düşmanlar her yandan saldırdığı bir ortam haberlesmenin düşmanın elinde ve Istanbul'a hakim olan düşmani, istediği kahraman(kendi çıkarları doğrultusunda hain ilan edip ya da kahraman ilan edecek seviyede olması bu sebeple milli mucadelenin önüne engel koymaya çalışmasını konu ediniyor.) Bu sebeple istedikleri yerleri kendi bahanelerle isgal etmesi ve buradaki halka zulmetmesini konu almaktadır.


    👉19-Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın...

    Vatanımız, bayrağımız adına gözünü kırpmadan yağmacı işgalcilere karşı canını siper eden kahraman Türk insanına Allah'ın kesin vadinin bir muştusu, bir müjdesi: Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...
    İnsanlar bilir ki Allah'ın vaadi haktır ve elbet vuku bulacaktır...
    Bir parça toprak uğruna kadınıyla erkeğiyle alçak düşman ile çarpışan nice yiğitler cihat için hürriyet için istiklal için ve istikbalimiz için yardan, evlattan, gerekse yurttan ayrı kaldılar, can verdiler, can aldılar. Ama o hain düsmana asla geçit vermediler. Harp meydanlarında vatan müdafaası için al sancakla göğüslerini siper ederek şehadete yürüyen milletime güzel günler doğacaktır inşallah.
    Toprak sadece bir kara parçası değil ki milletimin gözünde. Bu toprak yüce İslam'ın ve medeniyetin toprağı. Müdafaası, elbette ki nice büyük mükafat sebebi ve de Hakk'ın katında gelecek o güzel bahar günlerinin tatlı bir habercisi...
    Dusmana karsi adeta etten bir siper olan tüm sehidlerimizin ruhu şad ola insallah. Rabbim sehadetlerini kutlu eylesin.


    👉20-Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

    Bir önceki mısrada Allah'ın vaadinin doğacağına olan inançtan burada da bu vaadin yakın olduğuna dikkat çekiyor şair. Allah'ın vaadinden bu kadar emin olmanın hak yolda doğru iş yapmakla alakası var. çünkü ayette; "kendini bilen rabbini bilir" diyor Allah. Kendini bilen ne yaptığını ve ne yapması gerektiğini bilen aklı selim bir millet vardı gövdesini vatana siper eden. Allah'ın vaadide küffara siper olanlar için açıktır. Bu dünya da da ahirette bu vaat geçerlidir. Bu siper sayesinde Rabbim bizi tekrar vatan sahibi kıldı. Hamdü senalar olsun. Unutmayın ki İstiklâl Marşı o günler için değil bugünler için de yazıldı. Toprağımıza yapılan hayasız akınlar hiç bir zaman bitmedi. Sosyal, kültürel, teknolojik, eğitimsel, sağlık gibi her alanda bu akınlar devam ediyor. Allah'ın vaadi de bitmiş deği. Bu akınlara aklıyla, iradesiyle, duruşu ve tavrıyla siper olanlar için Allahın vaadi kimbililr yarından da yakındır.


    👉21-Bastığın yerleri «toprak! » diyerek geçme, tanı!
    👆22-Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

    İstiklal şairimiz M.akif bu iki dizeyle millete sesleniyor:Bastığın yerileri toprak deyip geçme tanı düşün altında binlerce kefensiz yatanı diyor. yani üzerinde yaşadığımız kara parçası bizler için yalnızca bir toprak değildir,bu toprağın her bir zerresi zamanında şehitlerimizin kanıyla ıslanmış,onların bir nevi mezarı olmuştur. Ve onlar bu mezarda maddi anlamda düşünürsek kefensiz yatıyorlar fakat biz biliyoruz ki dünyada bir mezarları olmasa da Allah katında en güzel saraylarda yaşıyorlar çünkü Yurdumuzun her bir tarafı düşmanla çevriliyken atalarımız hiç gözünü kırpmadan bağımsızlık için şehit oldular bizlere bu vatanı bıraktılar.peygamber efendimiz buyurmuştur ki vatanını savunurken ölen şehit olur. Öyleyse bizlerin de her daim bu yüce insanlar aklmıza gelmeli ve bizler için yaptıkları fedakarlıkları unutmamalıyız.


    👉23-Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı

    Her mısrasında derin, ulvî, kıymetli hakikatler yatan, milletimize nasip olmuş, rahmetli Mehmet Akif Ersoy'a, Cenab-ı Hak tarafından yazdırılmış, okuduğumuzda ya da dinlediğimizde bizi etkisi altına alan ve tüylerimizi ürperten aziz şiirimiz, marşımız, her şeyimiz...
    Bizi, biz yapan şey, İstiklâl marşımız...
    Kendimce yorumladığım 23. mısraya gelince;
    "Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı"
    "Sen şehit oğlusun"; " kimsin sen?" sorusunun cevabı sanki, "sen" zamirini kullanıp, topluma vurgu yapıyor, bizim kim olduğumuzu bize kibarca bildiriyor; sen şehit oğlusun; sen değersiz değilsin, senin ataların değersiz değiller, şehitlik mertebesine erişmiş bir atanın çocuğusun; oğlusun, kızısın... : Kendine yakışmayacak bir şeyi yapma, kim olduğunu bil, haddini bil, yerini bil, atanı utandırma... "İncitme, yazıktır, atanı" Bir ata nasıl incinir, nasıl yazık olur o şehit cedde? Değer verdiği şeylerin, uğruna öldüğü şeylerin kıymetsiz hâle gelmesi değil midir inciten, yazık eden şey? Değerler... Toplumu toplum yapan şeyler... Değerlerin değersizleştirilmesi.. Değerlerine sahip çıkmayan bir nesil, atasını yalnızca incitmez, nankörlük de eder, belki hakkına bile girer... Değer dediğimiz şey nedir? Atalarının uğruna şehit oldukları cevherler.
    Din, değerin belirleyicisidir. Dinin bize öğütlediği şeyler bizim değerlerimizdir. Dinine sahip çıkarsan değerlerine de sahip çıkmış olursun, o ataya lâyık bir evlat olursun. İşin özü kanımca, "Dinini incitme, değerlerini yok etme ki atan da incinmesin, sana da yazık olmasın." demek istiyor sanki.
    Allah bize anlamayı ve yaşamayı nasip etsin.


    👉24-Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.

    Kimine göre bir toprak parçasıydı sadece.
    Kimine göre paha biçilemez bir mücevher.
    Ama vatan millet demekti.
    Vatanı olmayanın milleti de olmazdı.
    Milletsiz vatan da, vatan olmazdı.
    Çünkü vatan namustu, şerefti.
    Bu şeref ki aziz milletimizin kanıydı.
    Vatan uğruna dökülmüş o kutsal kan.
    Ve yine o vatana sahip çıkacak olan da
    O aziz milletin evlâtlarıydı.
    Vatan; onu parsel parsel satanların değil,
    Uğruna can verenlerindir.
    Sahipsiz vatanın batması haktır,
    Sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır.


    👉25-Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?

    Buradaki teşbih(benzetme) sanatı ilk göze çarpan unsur. Vatanı cennete benzetiyor şair. Burada vatanın cennete benzetmesini toprağı verimli, iklimi çeşitli, havası, suyu bol olduğu için demiyor sadece akla yalnızca bunlar gelmemeli, bunlar vatanın maddi özellikleri. Biliyoruz ki cennette iyi insanlar olacak o iyi insanların bir kısmı ahiret yurduna bu topraklarda göç etti. Onların bu topraklarda yaşamış oluşu bu vatanı manen de cennete çevirir. Çünkü bu topraklar çok güzel insanları bağrına bastı. Toprağımız o iyi insanların hikmeti, hikayesi ve mezarları ile dolu. Hakeza toprağı sıksan şehit fışkıracak. Bunlar da bu vatanı cennete çeviren kıymetlerdir. Ve Müslümanlar için bir hayat sürme alanı olarak elimizde kalmıştır. Bu cennet vatanın kıymetini ne yazık ki unutuyoruz daha kötüsü küffar bu cennet vatanın kıymetinin halen farkında ve onu bizden almak için birçok faaliyette bulunuyor. Bu yüzden mısradaki ilk kelime olan "Kim" e cevap vermek istiyorum. Herkes bu cennet vatan birşeyler feda etmeye hazır. Kafirlerde hazır. Bu cennet vatan için can vermeye her vakit hazır olmalıyız. Unutmamalıyız ki bu topraklar için hazır olan bilenenler pay kapma hevesinde olanlar var.


    👉26-Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!

    Hepimizin malumudur ki; I. Dünya Savaşı’nda okullara gidecek öğrenci dahi kalmamıştır ki öğrenciler bile savaş meydanlarında kahramanca çarpışmıştır. Vatanımızda genci yaşlısı binlerce şehitler verilmiştir. Sadece 1.Dünya Savaşı’nda değil; bu topraklarda her zaman bu topraklar için şehitler verilmiştir. 1453’e gitsek İstanbul’un her yeri nime’l-ceyş doludur. 1071’de bu toprakların kapılarını bizler için açan nice şehitler vardır.

    Şüheda= şehitler demektir. Şairimiz diyor ki : “Ülke topraklarımızı sıksak şehitler fışkırır” Şehit fışkırır demiyor ‘şehitler’ fışkırır, diyor. Üstelik bu kelimeyi hem cümle başında hem cümle sonunda kullanarak vurguluyor ; şehitler fışkıracak toprağı sıksan şehitler(fışkıracak). Şehit kelimesi çoğul olarak iki kere cümle içinde kullanılması (bence) şu manayı veriyor “Bu topraklar için canını veren milyonlar vardır, bu topraklar için nice kanlar akmıştır.”

    Bizlere gelince her karış toprağında şehitlerimizin kanı olan şu vatan toprağında yaşarken bir durup düşünmektir. Bunca insan niçin bu topraklar için kan döktü?! Kendilerinden sonra gelecek bizler için nasıl bir ülke bırakabilmek için canlarını verdiler?
    Bir de hamd bırakayım şuraya : Hamd olsun Allah’ım bu ülkeye, bu vatana, bu topraklara, bu millete.


    👉27-Cânı, cânânı, bütün vârımı alsın da Hudâ,

    İnsanlar vatanı için elinden gelen her şeyi verirler . Canlarını bu uğurda feda etmek onlar için çok büyük bir onur olur . Ve Allah ' ın bu uğurda onların canlarını veya diğer bütün varlarını alması onlar için çok güzel bir duygudur .


    👉28-Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

    Buradan anlamamız gereken bir kaç gerçek var :
    1-Dünyada Türkiye'den başka bir öz vatanımız yok
    2- ata toprağımız falan da yok! Moğolistanın çorak toprakları bizim ata toprağımız falan değil
    3- bizi tek Vatanımız olan Türkiye'den uzaklaştırmak için hem savaşta, hem masada hem de eğitim öğretim hayatında uzaklaştırma hevesi güdenler durmuyor.
    Bizim buradaki vatanımızdmn gideceğimiz tek Vatanımız Ahiret yurdudur. Allah kıyamete kadar bizi vatanımızdan cüda (uzakta) etmesin. Bir Türk, bir şehit torunu böyle dua eder ve bu dua için yaşar. Bu dua aynı zamanda fırsattır, bu dua dille değil tavırla yapılır. Bu tavrı göstermeyenler kendini belli ediyor. Fark etmek sizin kabiliyet ve algınıza kalmıştır.
    Buraya kadar nicel Cüda'dan yani uzaklıktan bahsettim. Mısra o kadar güzel ve derin ki.. uzaklık iki şehir yada iki insan arasındaki kilometrelerden ibaret değildir. İki gönül, iki kalp arası mesafeler de uzaklıktır. Uzaklığın en kötüsü de Rabbe olanıdır. Toprağımızın bir ruhu var, bir kalbi bir maneviyatı var. Bunlara olan uzaklık kilometre ile ölçülemez. Bu toprağın sevdası, şuuru ve ruhu ile yopurulmayan insan da bu vatana Cüda'dır yani Uzaktır.
    Allah'ım bizi bizi bu topraklardan ruhen ve bedenen uzakta bırakma. Uzaklaştırmaya çalışanlara fırsat verme.


    👉29-Rûhumun senden İlâhî şudur ancak emeli:

    Şair 29. Mısrada samimi bir duayla ruhi bir gayeyle kıt'a'ya giriş yapıyor. Çünkü o namahrem el değdiğinde Türk milletini ve Türkiye'nin ruhunda bozulmalar yıpranmalar meydana gelecektir. Bugünler bu mısranın önemine dikkat çekmek için önemli. Ülkemizin milletimizin başına gelenler, bölğnmeler ayrışmaşar hep o namahrem elin tüm hayatımıza müdahale etmesiyle oldu. Biz bu müdahaleye gönüllüce razı olduk. Eğer İstiklâl Marşı raflanmamış olup da anlatılsaydı. Tarihimize, şuurumuza uzanan o eli püskürtebilir hatta kırabilirdik. Geç kalmış da sayılmayız. İstiklâl Marşına kulak verip o eli ve uzantısı olan parmaklarını farkedip tek tek vücudumuzdan (vatanımızdan, Kimliğimizden, hayat tarzımızdan..) ayırmalıyız.


    👉30-Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli;

    Ma'bed in kelime anlamı ibadet edilen yer olarak ifade edilir. Bu mısrada Mehmed Akif Camileri mescitleri kastetmiyor sadece. Biliyorsunuz ki biz Müslümanlar için yeryüzü bir mescittir. Buradan yola çıkarsak vatanımızın tamamı bizim için bir Ma'beddir. Atalarımızın vatana verdiği değer kattığı anlam burada yatıyor. O bir toprak parçası değil Ma'bed'dir gören göze, işiten kulağa, hisseden kalbe..

    Ma'bedin göğsü diyor şair. Burada göğüsten kasıt kalptir. Uzuv olan kalp değil tabiki. Kur'an daki anlamıyla tam bir kalb'dir. Yani orayla hisseder, onun sesini dinleyerek Hakk'la hakikati görebilir. Eğerki bu kalbe namahrem el değerse o kalp gözü kapanır. Akif'in burada bahsettiği namahrem el kafirin fikridir, yaşayışı, davranışıdır. Eğer ki o Ma'bedin kalbine namahrem el değerse. O Mabed anlamını yitirir, o Mabed değerini kaybeder ve parayla ölçülen bir maddeye bürünür.


    👉31-Bu ezanlar -ki şehâdetleri dînin temeli-

    Şehadet etmek yani şahitlik etmektir. Yani bir şehirden ezan sesi geliyorsa ezan o şehrin İslami bir yer olduğuna şahitlik eder.
    Biliyoruz ki Sakarya savaşı öncesinde bir çok bölge işgal altında kaldığı için ezanlar sustu hatta Çanlar çalınmaya başladı. Konuyu açıklamak için Pek bilinmeyen ama İsmet Özel'in dedesinden öğrendiği bir marş vardır:
    Ezan sesi duyulmuyor/ Haç dikilmiş minbere/ Kafir yunan bayrak asmış/camilere her yere/ Öyle ise gel kardeşim / Hep verelim el ele/ Patlatalım bombaları/ Çanlar sussun her yerde.
    Çanları susturduk bu toprakların İslam diyarı olduğunu tekrar Türkiye karasında ve semalarında yankıbula gelen ezan bunun en büyük şahididir. Coğrafyamızın bilhassa vatanımızın Dar'ül İslam olduğuna şahitlik eden ezanın kıyamete kadar yankılanması duasıyla..


    👉32Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.

    Asırlardır, ezan duymamış kulaklara ezan duyurmaktı Türk'ün ülküsü. İslamı her beldeye yaymaktı. Tek hedefti Allah'ın adını her yerde duyurmak. Başardık da bunu. Her şeyini buna adamış milletin yurdunda, semalarda, O'nun adı duyulmalı değilmiydi zaten? Bakın ne diyor Süleyman Şah: "Bu topraklarda ezan sesinin işitilmediği şehir komadan bu dünyadan göçersem gözlerim açık gidecek." Âkif bunu dile getirmiş bence. Tek ülküsü bu olan millet, tabiiki semalarında ezan sesini inletecekti.
    Bu yüzden ülkede belli kesimi rahatsız eden ve kaldırılması istenen bir mısradır zaten. Ama bilmiyorlar ki, ezan sesini susturmak ile bayrağı indirmek hemen hemen aynı şeydir. Zira o bayrak, bu ezan için şehit olanların kanını taşır. Ki millet olarak ezansız tam 18 yıl geçirdik, bunun acısını da biliyoruz, ezana sahip çıkmalıyız. Ve o ezan semalarımızda inlesin diye, gerekirse canımızı da vermeliyiz.


    👉33-O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşı

    SECDE
    - Kainatın özü
    - Varlığın tek gayesi
    - Yaradılışta ki hikmet...
    Her şey; Yüce Allah(cc)' ın
    "Âdem’e secde edin!" (Kehf Suresi 50. Ayet)
    emriyle başladı. Melekler bu emri bi hakkın yerine getirmenin gayreti içinde rızayı ilahi şerbetini kana kana içtiler. Fakat içlerinden biri vardı ki, içmekten kendini mahrum bıraktı. Kimdi bu nasipsiz! Yaradılışı dumansız ateşten, cin taifesinden ŞEYTAN. Peki Yüce Allah(cc)’a hiç isyan etmemiş miydi? Reddedemeyeceği (Gururuna dokunmayan, Kibrini azdırmayan) teklifler alıyormuş gibi aldığı emirlere itaatleri vesilesiyle melekler katına yükselmiş ödüllendirilmişti. Fakat bu sefer ki emir başkaydı. Hiç öncekilere de benzemiyordu. Ve Benlik damarına dokunan bir kibirle küstahça dedi;
    "Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan" (Araf Suresi 12. Ayet)
    aklınca zekasını konuşturmuştu. Bilemedi, anlayamadı, düşünemedi, düşünemezdi de. Aklı tutulmuş sefiller gibi takıldı zahirine, anlamını idrak edemedi. Oysa ateş yok edici, toprak var ediciydi. Bilemedi...
    Rabbinden ümidini kesmenin verdiği rahatlık içinde yine dedi;“onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım." (Araf Suresi 17. Ayet)
    Kendi kabahatini insana vermiş, yetmemiş kadere yüklemişti. Artık insan (bizler) en büyük düşmanıydı. Önümüzden, arkamızdan, sağımızdan ve solumuzdan kuşatılmıştık ki, Yüce rabbimiz imdadımıza yetişdi ve kurtuluşumuza; Aşağı (Secde) ve Yukarı (Dua) ‘yı vesile kıldı.
    Kalbinde açan iman gülünün kokusuyla gönlü hoş muhabbetle dolu mehmetçiğimizin anlı secdedeydi. Yüce yaratıcısına karşı haddini de bildi vazifesini de. Küffarlara boyun eğdiren güç bu kutlu tevazu, kulluk şuuru ve bilinciydi. Kalplerinde ki iman yüklü bulutlar düşmanların üzerine bir şimşek gibi çakıvermiş hadlerini bildirmişti. Şanlı Türk askeri büyük bir tevazu ile boyun eğdi haddini bildi. Allah da düşmanlarına boyun eğdirdi, hadlerini bildirtti.

    Tarihimiz, Geçmişten bir nişane, geleceğimiz için bir ders niteliğindedir. Günümüz islam aleminin bu dersi alabilmesi ümidiyle...


    👉34-Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,

    Merhum Üstad Mehmet Akif şehit askerlere hitaben sesleniyor bu mısrada. Toprağın altında ki şehitlerin üzerinde ki cerehatından( yaralarından) çıkan kan ruh olarak yükselip gökyüzüne çıkar.
    Akif' in İstiklal Marşında Allah'tan dileği; şehit kanlarıyla sulanan vatan topraklarında, işgal ve savaş boyunca memleketin aldığı tüm yaralardan boşalan kanlı yaşlar, boşa akmamış olacak, şehitlerin ruhları ezan sesiyle Arş' a yükselecektir .

    "Allah, bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın…
    Mehmet Akif, son günlerinde, hasta yatağında yatarken kendisine İstiklal Marşı için,
    “Acaba yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı?” diye bir sual sorulmuş. Akif'in şu cevabı, bu marşın neyin destanı, neyin mahsulü olduğunu anlatacak bir vecizedir:“O şiir bir daha yazılamaz, onu ben de yazamam; onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazım. Allah, bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın.”


    👉35-Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na’şım!

    Na'şım;demek kefene sarılıp mezara konulan ölü demektir.
    Mücerret ise soyut demektir.
    Ruh-i mücerred; "Soyulmus, çıplak, gözle görülmeyen soyut ruh manasındadır.


    İstiklale kavuştuktan sonra ölü bedenlerin dahi canlanmasının ve bu olaya sevinmesi ihtimalinden mahseder.
    Bu mısra aynı kıtanın diğer üç mısrasında olduğu gibi bir şehidin ağzından söylenmektedir.
    Burada ahiret günündeki diriliş fışkırmak ifadesiyle kuvvetlendirilmistir.
    Ruhun mücerret olarak nitelendirilmesi de şehide ait olmasından dolayıdır.
    "O zaman cesedim, bir ruh gibi fışkırarak göğe çıkar "


    👉36-O zaman yükselerek Arş’a değer, belki, başım.

    Bu mısrada "yükselmek" kelimesi fiziken değil, manevi olarak yukselmekten bahsetmektedir.. Miraç hadisesinde Efendimiz SAV Allah-u Teala'nın katına yükseltilmiş, orada Rabbiyle perdesiz, aracısız konuşmuştur. Orada Efendimiz SAV'e beş vakit namaz emredilmiş, Bakara Suresi'nin son ayetleri (Amener rasulü) nazil olmuştur. Hz.Ebubekir'e "sıddık" ünvanının verilmesi de yine bu olay sonrasında gerçekleşmiştir. Dolayısıyla Türk kültüründe yükselmenin (miracın)farklı ve özel bir yeri vardır.

    Şair bu mısrada "başının arşa değmesi"nden söz ediyor. Niyeti şüphesiz ki arşı aşmak değil, arşa başını değdirmek. Cebrail(A.S.)'in Peygamberimizi Allah(C.C.)'ın huzuruna getirirken belli bir sınırı geçmediğini, Efendimiz SAV'in sorusu üzerine de "Buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam yanarım" diye cevap verdiğini biliyoruz. Akif bu mısrada haddi aşmayanlardan olduğunu göstermek adına zirve noktasının ancak "arşa değmek" olabileceğini söylüyor. Ruh-u mücerred, miracını sınıra kadar önüne çıkan engelleri, bentleri aşarak tamamlıyor, sınıra gelince de Cebrail teslimiyyeti gösteriyor.
    Mahlûkun Hâlik’ine ittibaında “secde” arşa değecek kadar yükselişin adıdır.


    👉37-Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!

    “Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal! “Diyerek büyük vatan şairi Mehmet Âkif Ersoy bağımsızlığı belirtiyor. Ve şanlı bayrak sen de artık şafaklar gibi al renginle göklerde hür ve mesut olarak dalgalan. Özgürlük ve istiklal ülkemizin hakkıdır ve her zaman da olacaktır. Türk bayrağı göklerde her zaman dalgalanacaktır.


    👉38-Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.

    Bu uğurda dökülen kanların hepsi bayrağa, bağımsızlığa helal olsun demektedir. "Bu ülke için hürriyet ve istiklal için girdiğim savaşlardaki tüm kanlarım sana helal olsun hakkım da kanımda sana helaldir sen ancak dalgalandıkça bizim dökülen kanımız helaldir'' demektir.
    Bayragımız dalgalanmadığı takdirde; bu vatan ''müslüman'' vatanı olmaktan çıkarıldığı takdirde bizim de hakkımız bizden sonrakilere helal değildir.


    👉39-Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:

    Türkler tarih boyunca büyük mücadeleler vermiş, dünyanın en büyük imparatorluklarından birini kurmuş, en büyük savaşlardan yaralansa da canı çok yakılsa da ayağa kalkmış ve kanla boyanmış o muhteşem bayrağı hep yüksekte tutmayı başarmıştır. Ne kadar çok şehit verilse de toprağın her karışı kanla sulansa da Rabbimiz Türk milletinin yok edilmesine izin vermemiştir ve bunu İnşaAllah kimse başaramayacak. M.A. Ersoya yazdırılan bu mısrada türk milletinin sonsuza kadar yıkılmayacağının ve yok olmayacağının müjdesi verilmiştir. Türklerin seçilmiş olduklarının birçok göstergesi vardır. Türk milletinin İslam'a girdikten sonra yüzyıllar boyunca İslam'ın bayraktarlığını yaptığını biliyoruz.Türkler İslamın yayılmasında öncü olmuşlardır ve olacaklardır.Türkler Osmanlı döneminde İslam aleminin hamiliğini yapmıştır. Peygamberimiz'in (s.a.v.) türklerle ilgili birçok sözü vardır. 'Türklerin dilini öğreniniz, çünkü onların uzun süren hakimiyyetleri olacaktır'. 'Onlar dünyaya iki kez hükmedeceklerdir', ' Türklere dokunmayın' sözü, bu milletin İslam'ın güçlenmesine yapacağı katkıya işaret olabilir. Bu sözlerden en bilineni ise şudur: “İstanbul elbette feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur”. Hz. Peygamber’in övgüsüne mazhar olma gururu türk milletine aittir. Allah bu şanlı bayrağı dünya durdukca dalgalandırsın İnşaAllah.


    👉40-Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyyet;
    Ezelden beridir hür yaşayan bayrağımın özgürlük hür olmak hakkıdır...


    👉41-Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin İstiklâl

    Son dokunuşla Mehmet Akif Ersoy marşı çok güzel özetlemis
    Mısranın 'Hak' kavramının iki manaya geldir;
    İlk anlamı: Allah manasındadır ki devlet ve millet ona (Allah'a) göre düzenler.
    İkinci anlamı ise: adalet ve hukuktur..
    Bağımsızlık, allah'a inananların en büyük hakkıdır.
    Türk milletinin Allah’a olan inancı ve bağlılığıyla İstiklal Savaşını kazandığını ortaya koyuyor.
    Bu ülkenin hürriyet ve istiklal hakkıdır, her zaman da var olmaya devam edecektir.

    @0000001 Eylül Türk sallapatti Mir'ât-ı Cünûn ~ DİLHUN ~ Slh DAMLA Sümeyye Mert amak-ı hayal Ruh-u Revan Ben Hakimim Masum Bey Rumeysa Uzun Sevgi Kervancı
    Tekinsiz Ludovica N.Tagiyeva Kübra Gözüdik @yildizmavi (AyBüke) (Salim) Sevgi Kervancı