• بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

    KAHRAMAN ORDUMUZA


    👉1-Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;


    İstiklal Marşımız "korkma" diye başlar. Biliyorsun ki bu, Resûl-i Ekrem'in Sevr mağarasında Ebû Bekir'e söylediğidir. Bunlar tesadüf değil." (İsmet ÖZEL)

    İstiklâl Marşı'nın ilk kelimesi KORKMAdır. Buradaki korku ne can ne mal korkusudur. Buradaki korku Vatan korkusu yani bu toprakların tekrar Dar'ül Harp olma ihtimalidir. Ki bu korkudan çok endişedir. Çünkü Kütahya-Eskişehir mağlubiyeti insanların umutlarını yitirmesine, endişeye kapılmasına sebep olmuştu.
    1. Mısrayı okuduğumda aklıma DUHA suresi geliyor.Türk milletinin Sakarya savaşı öncesi duyduğu sıkıntının, endişenin benzerini asırlar önce Rasuli Ekrem yaşamıştı.
    KORKMA ile SÖNMEZ arasında o kadar çok mana varki. Bunu ancak şiirle ifade edebiliriz.
    KORKMA diyor şair devamında (Allah bizimle beraber, bizi terk etmedi müsterih ol diyor).
    Bu mısra DUHA okyanusunsan bir damla su gibidir. Ve bilirsiniz ki korkan insana su ikram edilir. İşte bu mısra Milletimizin ruhuna su serpmiştir.

    Korkma, (Allah'ın izniyle) sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak. Biraz da SANCAKtan bahsedelim. Sancağımız o kadar manalı ki. HİLÂL, İslamın sembolüdür. Sancağımızdaki Yıldızın manası da şöyledir: Kur'an da Mevlâ der ki: (Göğü yıldızlarla süsledik.)
    Yıldızı Sancağımıza dahil eden maneviyatı da burada aramak gerekiyor. AL SANCAK bizim İslama yaptığımız hizmettir. İslamın Kılıcı Türklerdir. Bu sebepledir ki Sancağımıza en çok yakışan bizi en iyi anlatan Al renktir. Bu toprakları nasıl kazandığımızı ve İslam Diyarı yaptığımızı anlatmak için daha güzel bir bayrak olabilir mi.

    (Yerin ve göğün hükümranı Allah'tır) Yerde de Gökte de, AL SANCAK; Rabbimin Hükümranlığını telkin ederek ve O'nun izniyle Türk Varlığını bu topraklarda Kıyamete kadar işaret edecektir.


    👉2-Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

    Bu topraklarda son aile son kişi kalana kadar ümidini kaybetme , çünkü tümüyle yok edilmeden bu millet esir alınamaz ,türk milletinin bin i de biri de korkulacak cekinilecek kadar ürkütücü olduğu anlatılmak tadir.


    👉3-O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

    3. dize Kur'an'da geçen bir ayetle ilgili. Şu anlamı taşıyor. YILDIZ o koca karanlığı delen ışık anlamında kullanılmış. Yani zor ve en çaresiz zamanların umudunu temsil ediyor. Mucize gibi. Allah'a kuvvetli iman olduğu sürece imkansız diye bir şey yok. Her zaman umut vardır. "o" yani bağımsızlığımızın temsili bayrak üzerindeki yıldız da milletimizin hiç dinmeyecek karanlıkta daima parlayacak olan umududur.


    👉4-O benimdir, o benim milletimindir ancak.

    Mehmet Akif; bu millete ve milletin içinde ki iman gücüne öyle inanmıştı ki bu milletin hürriyetinin devam edeceğine yürekten inanıyordu.
    İşte bu inancının sembolü olan sahiplik duygusuyla hitap ettiği " O benimdir, o benim milletimindir ancak..." dizesi hürriyet ve bağımsızlığımızın sembolü olan bayrağımızın yalnız ve yalnız bize yani milletimize ait olduğunu kesin ve net bir şekilde dile getirmiştir.
    Akif'in içindeki ruh; bütün Türk milletinin yaşadıklarına, kavuşmak istediği hürriyete, ideallerine tercüman olan ve bu milletin acılarıyla yoğurulan bir ruhtur. O'nun yazdıkları sadece bir şiir değil hürriyet ve vatan aşkıyla yanan bir milletin inanmışlık sembolü ve imanının ilânıdır. Bu millet yaşadıkça ona kimse el süremez, elimizden alamaz ve kanının son damlasına kadar bu vatan için canını veren bir fert kalmayıncaya kadar bu milletin bağımsızlığını yok edemez. Gökte ki yıldıza kimsenin eli dokunamayacağı gibi bu milletin yıldızı olan Al Sancağa da kimsenin eli uzanamaz ve el süremez. Bayrak bizimdir. Bayrak; bu milletin hürriyet sembolüdür. Atatürk'ün de dediği gibi; "Türk'ün hürriyetine asla dokunulamaz." Çünkü Bayrağın kaderi ile milletimizin kaderi birbirine bağlıdır.


    👉5-Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!

    Burada Şair bayrağı nazlı bir sevgiliye benzetmiştir. Bayrakta ki hilal sevgilinin kaşıdır. Türk milletinin sevgilisi olan al bayrak tehlikede olduğu için kızgın ve öfkelidir.
    Bayrakta vatanı temsil eder vatanı olanın bayrağı olur bayrak yoksa vatan da yok demektir. Burada Şair bayrağa diyor ki "üzülme vatan var sen de varsın" demektedir. Bayrak bu milletin sevgilisidir. Kırgınlık, öfke, hırs gibi şeyler milletin sevgilisi olan bayrağa yakışmaz.O'nun gülümsemesi için bu milletin her ferdinin kanı kurban olur, feda olur. O'nun uğruna savaşanlar için hayat olur, can olur.


    👉6-Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu celâl?

    Bayrağımızın o zaman ki kırgın, küskün, öfkeli halini dile getiriyor. Türk vatanının bazı parçaları, işgal edilmiştir.
    Bu yüzden bazı bölgelerde bayraklarımız indirilmiş yerine düşman bayrakları asılmıştır. Kaş çatmak öfke halini ifade eder. Kaş ayrıca edebiyatımızda hilale benzetilir. Sevgilinin kaşları daima hilal şeklinde gösterilmiştir.
    Bayraktaki hilal de tıpkı nazlı bir sevgilinin kaşı gibi çatılmıştır. Kahraman Türk milletini üzmektedir. Türkün beklediği, özlediği gülen bir bayraktır.


    👉7-Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;

    Türk milleti asırlar boyu savaşlarda kanlarının son damlasına kadar mücadele edip canlarını verdi. Gayesi ise bağımsızlığını sürdürebilmek ve bunun sembolü olan Türk bayrağımızın tüm dünyada güçlü bir biçimde dalgalanmasını sağlamaktı. Kimse canını bir hiç uğruna vermez. Canını özgürlük uğruna düşünmeden veren ecdadımızın bu milletten tek istediği bayrağımızın ilalebet dalgalanmasıdır. Milletimizin bu uğurda mücadele etmediğini görürlerse haklarını bizlere helal etmeyeceklerdir. Bunun için her zaman mücadeleye hazır beklemeliyiz. Yüce Atatürk'ün söylediği gibi Ya istiklal, Ya ölüm! diyerek o bayrağı dalgalandırmak bizlerin en büyük görevidir.


    👉8-Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.

    İstiklâl yani bağımsızlık hakka yani Allah’a ve peygaberiyle göndermiş olduğu Kuran ve onun sünnetiyle şekil bulmuş islam şeriatına inanan milletimizin hakkıdır...


    👉9-Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

    Şair burada 'ben' derken Türk ulusunu kast etmektedir. Türk ulusu ezelden beri bağımsız yaşayan, bağımsızlığına düşkün olup hiçbir şekilde esaret altına girmeyen ve ilelebet bu şekilde payidar kalacağını cesaretiyle ve Türk ulusuna güvenerek net bir şekilde ifade etmektedir.


    👉10-Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

    7. yüzyılın ortalarıydı. Türklerin ilk özgürlük mücadelesi başlamak üzereydi. Bu mücadele Türklerin tarih boyunca hiç değişmeyecek olan özgürlük anlayışı hakkında ilk sinyalleri veriyordu. İç karışıklıklar yaşayan Göktürk Devleti bölünmüş, Doğu Göktürk Devleti ve Batı Göktürk Devleti olarak ikiye ayrılmıştı.

    Batı Göktürk, 659 yılında Çin himayesine girdi. Doğu Göktürk Devleti ise varlığını Batı Göktürk Devleti kadar sürdürememiş, 629 yılında yıkılmıştı. Kürşad ve binlerce Türk, Çinlilere esir düşmüştü. Çinlilerin esaretine giren Göktürkler bu esarete daha fazla dayanamayacaktı. Özgürlüğünü kaybedip Çin esareti altında yaşayan bir Türk'ün kaybedecek daha büyük neyi olabilirdi? Canı mı? Hayır!
    Özgürlüğüne canından daha fazla değer veren Türkler birkaç kez esaretten kurtulma girişiminde bulundu. Hepsinde de sonuç hüsrandı. Bu ayaklanmaların en önemlisi Kürşad'ın ayaklanmasıydı.
    Esaretin onuncu yılıydı. Çin, Türkleri asimile etme hedefine ulaşıyordu. Birisi bu gidişata dur demeliydi. Yanına kırk çerisini alan Kürşad, Çin hükümdarı Tay T-sung'u kaçırmak için Çin'e gidecekti. Hükümdar Ötüken'e kaçırılacak ve Türklerin bağımsızlığı ile takas edilecekti. Hükümdarı kaçırmak için, hükümdarın sokağa tebdil-i kıyafet gezintiye çıkacağı bir an kollanıyordu. Fakat yapacakları sokak baskını istedikleri gibi gitmedi. Planları o gece gerçekleşen sağanak yağmurdan dolayı ifşa olmuştu. Plan ortaya çıkınca direkt olarak saraya bir baskın yapmaya karar verildi. Ölmek vardı, dönmek yoktu. Yiğitlerimiz kanlarının son damlalarına kadar savaştılar ancak baskın başarılı olmadı. Tüm askerler ve Kürşad öldü. Burada odaklanılması gereken sonuç değil, nedendi. Niyet belliydi.
    Çinliler bu olay karşısında Türkleri asimile yapma fikrinden vazgeçip, belli bir bölgede Çin'e bağlı olmak şartı ile yaşamalarına izin verdiler. Bu böyle elli üç yıl devam etti. Ancak Kürşad ve askerlerinin kanı yerde mi kalacaktı?
    Türklerin, kazanması gereken bir bağımsızlık mücadelesi vardı önlerinde.Atamızın da deyişi ile:"Sahip oldukları kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttu."
    682 yılında 2. Göktürk Devleti kurulmuş ve Türkler özlemini duydukları bağımsızlıklarına kavuşmuşlardı.
    Bu mücadele böyle sonuçlanmıştı. Fakat Türklerin tarih boyunca hep düşmanları olacak ve bağımsızlık mücadeleleri hep devam edecekti.
    Eyvah! 20. yüzyılın başlarıydı. Türklerin bağımsızlıkları yine tehlikedeydi. Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı'nda yenik düşmüştü. Bu savaş sonrası Mebusan Meclisi toplanmış, bu toplanmayı gören İngilizler Mebusan Meclisi'ni basıp, İstanbul'u işgal etmişti. Fakat Türk Milleti'nin Kürşad gibi daha nice yiğitleri vardı. Bu duruma göz yumulamazdı. Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı ve Anadolu direnişini başlattı. Çocuğu, genci, yaşlısı, erkeği kadını;Türk Milleti top yekün cephedeydi. Büyük bir savaş yapıldı ve binlerce kayıp verildi. "Kurtuluş Savaşı" kazanılmıştı. Özgürlüğü için savaşan Türk milleti bağımsızlığına verdiği önemi bir kez daha tüm dünyaya göstermiş oldu. "Hangi çılgın Türklere zincir vuracaktı?" Evet Türklere zincir vurabileceğini düşünmek başlı başına bir çılgınlıktan ibaretti.

    Mehmet Akif:"Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım." derken, bu sözü binlerce yıllık bir özgürlük mücadesinin tüm dünyaya gösterdikleri ve yaşattıkları doğrultusunda söylüyor;Türklerin, tarihinin bilincinde olması gerektiğini, düşmanların ise ayaklarını denk alması gerektiğini ifade ediyordu. Mehmet Akif, bir cümleye bin anlam yüklemişti. Bu cümleden ilham alınarak binlerce sayfalık kitaplar yazılabilirdi.Fakat Mehmet Akif bizi bu yoğun cümlenin içine atmış, lafı uzatmamıştı..


    👉11-Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;

    Burada bent suyun önüne çekilen set anlamındadır. Garp hem ülkemizde bize bir sınır çiziyor hem de bu küçük parçada yaşam şeklimiz üzerine sınırlar çiziyor. Yani madden ve manen bizi sınırlandırmaya çalışıyor. Fakat bu Kahraman milletin Allah'tan gayrısına boyun eğmeyeceğini hesaba katmıyor. Türk milletinin çoşkun bir ırmak gibi setlerle önünün kesilemeyeceğini yüksek bir nara ile ifade ediyor.


    👉12-Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.

    Önündeki seti yıkan ırmak normal akışından daha coşkun ve daha güçlü akar. Sabrı taşan Türkleri seti yıkan bir ırmağının önüne gelen herşeyi alıp denize götürmesisir. "Engin" uçsuz bucaksız bir alanı kast eder. Şair burada Türk milleti şahlandığında uçsuz bucaksız suyun denizlere sığmayıp taşımasını ifade ediyor. Bu özgüvenin altında yatan şey ise iman şuuru ve sorumluluğudur.


    👉13-Garb’ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;

    Garp (Batı) çelik zırhlarını kuşanmış, silahlarına güvenerek Türkiye’ye saldırmıştır. Düşmanın bu maddî üstünlüğüne karşın Türk‘ün sarsılmayan imanı vardır. İman, insanın taşıdığı manevi inançların bütünüdür. Batı’nın çelik zırhlı duvarları varsa Mehmetçiğin de iman dolu göğsü vardır. İnsanı üstün kılan maddî güç değil, imanıdır. Ordular ne kadar gelişmiş savaş aletleriyle donatılmış olurlarsa olsunlar eğer güçlü bir imana sahip değillerse başarılı olmaları mümkün değildir.


    👉14-Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

    Düşmanlara karşı bizm vatanımızı korumak için silah , top , tüfek ve mermimiz olmayabilir ama vatanımızı düşmanların eline vermeyecek iman dolu göğsümüz var . Bu iman dolu göğsümüz olduğu sürece düşmana her şekilde Allah ' ın izniyle engel oluruz


    👉15-Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar,

    Üstad'ımız Mehmet Akif'in bu dizeleri muhakkak hepimize bir umut, bir direniş azmi, bağımsızlık mücadelesi ruhunu aşılıyor teker teker. Öyle ki insan birbiri içinde ayrılması mümkün olmayan bu bağımsızlık marşını akın akın yüreğinde bir helecan hükmünde hissedip '' keşke o yıllarda ben de yaşasaydım da düşmana bir kurşun da ben sıksaydım '' dedirtiyor. Öyle ya korkma diye başlayan dizeleri ve her fırsatta sana doğacak günlerdir hakkın diyerek bizlere cesaret ve ümit bahşeden Şair-i Azam'ın seslendiği halkı nasıl geri dönmek istemeyebilir?

    Benim vazifeme gelince; "Ulusun korkma nasıl böyle bir imanı boğar?" dizesindeki hislerimi, üstadı anlamaya yönelik aczimi dile getirmeye çalışacağım biznillah.
    Buradaki '' Ulusun " kelimesini muhakkak birçoğumuz tek taraftan bakarak millet anlamı ile okuyup bahsini geçmişizdir. Fakat o dönemdeki tazı diline ve bir sonraki '' Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar" dizesine bakacak olursak, sadece millet anlamı değil eylem olarak da ele almamız gerektiği bahsi ortaya çıkıyor. Bu da Üstad Mehmet Akif'in sadece bir dizede bile insanı uzun uzun düşündürecek kaleminin güzelliği ve derinliğini ön plana çıkarıyor. Bu iki anlama kendi çerçevemden bakacak olursak:

    1. "Ulusun" kelimesini ulumak fiili olarak ele alırsak; bırakın o ruhu canavarlaşmış insanlar dilediği kadar ulusun. Karşısında asırlardır tarihi ile ün salmış, İki dünyanın saadeti peygamber (sav) 'in muştusunu kazanmış, ruhu islamla bütünleşmiş bir milletin karşısında nasıl durabilir? Anlamı,

    2.olarak bu kelimeyi halka ve askerlere sesleniş şeklinde ele alırsak, ey şehitleri ile alimleri ile halkı ve askeri ile bütünleşmiş Anadolu, korkmayın. Muhakkak ki Allah göğsü imanla dolu bu milleti zayi etmeyecektir. O'nun gölgesinde olanı kim mağlup edebilir ki? Anlamını taşımaktadır.

    Sonuç olarak Üstad, hangi düsturu kullanmış olursa olsun '' Korkma " diyor bize. İmanımızı hatırlatıyor, bizi diriltecek olan hakikati vurguluyor ve diyor ki korkma, sende böyle iman, hakikat ruhu varken hangi çehre seni öldürmeye gücü yetebilir? Gücümüzün esas kaynağı olan imanımızı gösteriyor, diriliş umudunu, bağımsızlığımızı asırlardır ruhumuza bütünleştirdiğimiz imanımızla kazanacağımızı bize gösteriyor.
    Ve öyle de oldu sahiden, Çanakkalede bunu gördük. Ve imanımız oldukça görmeye devam da edeceğiz.


    👉16-«Medeniyyet! » dediğin tek dişi kalmış canavar?

    Evvelâ burada sözü geçen "medeniyyet" marşın bütünüyle değerlendirildiğinde (ki başka türlüsü bizleri yanıltmaktan öteye gitmez.) lugâtlarda bahsi geçen ; şehirleri îmâr etmek, binâlar, fabrikalar yaparak, memleketleri kalkındırmak ve fenni ve her çeşit gelirleri milletlerin hürriyetleri, râhat ve huzûr içinde yaşamaları için kullanmak manasında değildir.Zira 'Süleymaniye Kürsüsünde' ve 'Asım' eserlerini okuyanlar Mehmet Akif'in asıl medeniyyet kıstaslarını açık bir lisanla izlenimleyip, ufkuna hayranlık duyacaklardır.
    Mehmet Akif'in burada sözünü ettiği, onsekizinci Asrın ikinci yarısı ve ondokuzuncu asırda husule gelen batı medeniyetinin sömürgeye teveccüh ve iltimasıdır.
    Akif'in yerden yere vurduğu "medeniyyet" İslâm medeniyetini ve bu medeniyyetin mensuplarını ve köklerini hiçe sayan, gün be gün milli ve manevî değerlerimizi yağmalayan, hiçbir insani ve içtimai dayanağı bulunmayan maddeci zihniyettir...Sözlerimi Sezai Karakoç'un şu nefis tespiti ile bitirmek istiyorum;
    "Sermayeyi, eşyayı, malı, parayı, ünü putlaştıran kişi özgür değil köledir."


    👉17-Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;

    Arkadaş! diye şair bu ülkeyi gavura teslim etmeyecek fikre "Arka"çıkan insanlara sesleniyor. Zaten Arkdaş kelimesi de arka çıkan, destek veren, aynı yolda yürüyen demek. Burada ünlem bir silkme uyandırma yani kendine gel der gibi bir anlam yükleniyor. Ve yurduma alçakları uğratma sakın diyor. Burda alçaklardan kasıt bize savaş açanlar ve bizi sırtımızdan vuran hainleri bu ülkeye uğratmaması geretiğini söylüyor. Alçak her zaman alçaklığını yapar yeterki fırsatını bulsun. Bu ülkeye ihanet etmeye ve yıkmaya yeltenen kişiler hiç bitmedi. Bu yüzden buradaki Arkadaş! Ünlemi hep aklımızda olmalı ve uyanık olup fırsat vermemeliyiz unutmayın ki bu savaş halen bitmedi!


    👉18-Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.

    Düşmanlar her yandan saldırdığı bir ortam haberlesmenin düşmanın elinde ve Istanbul'a hakim olan düşmani, istediği kahraman(kendi çıkarları doğrultusunda hain ilan edip ya da kahraman ilan edecek seviyede olması bu sebeple milli mucadelenin önüne engel koymaya çalışmasını konu ediniyor.) Bu sebeple istedikleri yerleri kendi bahanelerle isgal etmesi ve buradaki halka zulmetmesini konu almaktadır.


    👉19-Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın...

    Vatanımız, bayrağımız adına gözünü kırpmadan yağmacı işgalcilere karşı canını siper eden kahraman Türk insanına Allah'ın kesin vadinin bir muştusu, bir müjdesi: Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...
    İnsanlar bilir ki Allah'ın vaadi haktır ve elbet vuku bulacaktır...
    Bir parça toprak uğruna kadınıyla erkeğiyle alçak düşman ile çarpışan nice yiğitler cihat için hürriyet için istiklal için ve istikbalimiz için yardan, evlattan, gerekse yurttan ayrı kaldılar, can verdiler, can aldılar. Ama o hain düsmana asla geçit vermediler. Harp meydanlarında vatan müdafaası için al sancakla göğüslerini siper ederek şehadete yürüyen milletime güzel günler doğacaktır inşallah.
    Toprak sadece bir kara parçası değil ki milletimin gözünde. Bu toprak yüce İslam'ın ve medeniyetin toprağı. Müdafaası, elbette ki nice büyük mükafat sebebi ve de Hakk'ın katında gelecek o güzel bahar günlerinin tatlı bir habercisi...
    Dusmana karsi adeta etten bir siper olan tüm sehidlerimizin ruhu şad ola insallah. Rabbim sehadetlerini kutlu eylesin.


    👉20-Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

    Bir önceki mısrada Allah'ın vaadinin doğacağına olan inançtan burada da bu vaadin yakın olduğuna dikkat çekiyor şair. Allah'ın vaadinden bu kadar emin olmanın hak yolda doğru iş yapmakla alakası var. çünkü ayette; "kendini bilen rabbini bilir" diyor Allah. Kendini bilen ne yaptığını ve ne yapması gerektiğini bilen aklı selim bir millet vardı gövdesini vatana siper eden. Allah'ın vaadide küffara siper olanlar için açıktır. Bu dünya da da ahirette bu vaat geçerlidir. Bu siper sayesinde Rabbim bizi tekrar vatan sahibi kıldı. Hamdü senalar olsun. Unutmayın ki İstiklâl Marşı o günler için değil bugünler için de yazıldı. Toprağımıza yapılan hayasız akınlar hiç bir zaman bitmedi. Sosyal, kültürel, teknolojik, eğitimsel, sağlık gibi her alanda bu akınlar devam ediyor. Allah'ın vaadi de bitmiş deği. Bu akınlara aklıyla, iradesiyle, duruşu ve tavrıyla siper olanlar için Allahın vaadi kimbililr yarından da yakındır.


    👉21-Bastığın yerleri «toprak! » diyerek geçme, tanı!
    👆22-Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

    İstiklal şairimiz M.akif bu iki dizeyle millete sesleniyor:Bastığın yerileri toprak deyip geçme tanı düşün altında binlerce kefensiz yatanı diyor. yani üzerinde yaşadığımız kara parçası bizler için yalnızca bir toprak değildir,bu toprağın her bir zerresi zamanında şehitlerimizin kanıyla ıslanmış,onların bir nevi mezarı olmuştur. Ve onlar bu mezarda maddi anlamda düşünürsek kefensiz yatıyorlar fakat biz biliyoruz ki dünyada bir mezarları olmasa da Allah katında en güzel saraylarda yaşıyorlar çünkü Yurdumuzun her bir tarafı düşmanla çevriliyken atalarımız hiç gözünü kırpmadan bağımsızlık için şehit oldular bizlere bu vatanı bıraktılar.peygamber efendimiz buyurmuştur ki vatanını savunurken ölen şehit olur. Öyleyse bizlerin de her daim bu yüce insanlar aklmıza gelmeli ve bizler için yaptıkları fedakarlıkları unutmamalıyız.


    👉23-Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı

    Her mısrasında derin, ulvî, kıymetli hakikatler yatan, milletimize nasip olmuş, rahmetli Mehmet Akif Ersoy'a, Cenab-ı Hak tarafından yazdırılmış, okuduğumuzda ya da dinlediğimizde bizi etkisi altına alan ve tüylerimizi ürperten aziz şiirimiz, marşımız, her şeyimiz...
    Bizi, biz yapan şey, İstiklâl marşımız...
    Kendimce yorumladığım 23. mısraya gelince;
    "Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı"
    "Sen şehit oğlusun"; " kimsin sen?" sorusunun cevabı sanki, "sen" zamirini kullanıp, topluma vurgu yapıyor, bizim kim olduğumuzu bize kibarca bildiriyor; sen şehit oğlusun; sen değersiz değilsin, senin ataların değersiz değiller, şehitlik mertebesine erişmiş bir atanın çocuğusun; oğlusun, kızısın... : Kendine yakışmayacak bir şeyi yapma, kim olduğunu bil, haddini bil, yerini bil, atanı utandırma... "İncitme, yazıktır, atanı" Bir ata nasıl incinir, nasıl yazık olur o şehit cedde? Değer verdiği şeylerin, uğruna öldüğü şeylerin kıymetsiz hâle gelmesi değil midir inciten, yazık eden şey? Değerler... Toplumu toplum yapan şeyler... Değerlerin değersizleştirilmesi.. Değerlerine sahip çıkmayan bir nesil, atasını yalnızca incitmez, nankörlük de eder, belki hakkına bile girer... Değer dediğimiz şey nedir? Atalarının uğruna şehit oldukları cevherler.
    Din, değerin belirleyicisidir. Dinin bize öğütlediği şeyler bizim değerlerimizdir. Dinine sahip çıkarsan değerlerine de sahip çıkmış olursun, o ataya lâyık bir evlat olursun. İşin özü kanımca, "Dinini incitme, değerlerini yok etme ki atan da incinmesin, sana da yazık olmasın." demek istiyor sanki.
    Allah bize anlamayı ve yaşamayı nasip etsin.


    👉24-Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.

    Kimine göre bir toprak parçasıydı sadece.
    Kimine göre paha biçilemez bir mücevher.
    Ama vatan millet demekti.
    Vatanı olmayanın milleti de olmazdı.
    Milletsiz vatan da, vatan olmazdı.
    Çünkü vatan namustu, şerefti.
    Bu şeref ki aziz milletimizin kanıydı.
    Vatan uğruna dökülmüş o kutsal kan.
    Ve yine o vatana sahip çıkacak olan da
    O aziz milletin evlâtlarıydı.
    Vatan; onu parsel parsel satanların değil,
    Uğruna can verenlerindir.
    Sahipsiz vatanın batması haktır,
    Sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır.


    👉25-Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?

    Buradaki teşbih(benzetme) sanatı ilk göze çarpan unsur. Vatanı cennete benzetiyor şair. Burada vatanın cennete benzetmesini toprağı verimli, iklimi çeşitli, havası, suyu bol olduğu için demiyor sadece akla yalnızca bunlar gelmemeli, bunlar vatanın maddi özellikleri. Biliyoruz ki cennette iyi insanlar olacak o iyi insanların bir kısmı ahiret yurduna bu topraklarda göç etti. Onların bu topraklarda yaşamış oluşu bu vatanı manen de cennete çevirir. Çünkü bu topraklar çok güzel insanları bağrına bastı. Toprağımız o iyi insanların hikmeti, hikayesi ve mezarları ile dolu. Hakeza toprağı sıksan şehit fışkıracak. Bunlar da bu vatanı cennete çeviren kıymetlerdir. Ve Müslümanlar için bir hayat sürme alanı olarak elimizde kalmıştır. Bu cennet vatanın kıymetini ne yazık ki unutuyoruz daha kötüsü küffar bu cennet vatanın kıymetinin halen farkında ve onu bizden almak için birçok faaliyette bulunuyor. Bu yüzden mısradaki ilk kelime olan "Kim" e cevap vermek istiyorum. Herkes bu cennet vatan birşeyler feda etmeye hazır. Kafirlerde hazır. Bu cennet vatan için can vermeye her vakit hazır olmalıyız. Unutmamalıyız ki bu topraklar için hazır olan bilenenler pay kapma hevesinde olanlar var.


    👉26-Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!

    Hepimizin malumudur ki; I. Dünya Savaşı’nda okullara gidecek öğrenci dahi kalmamıştır ki öğrenciler bile savaş meydanlarında kahramanca çarpışmıştır. Vatanımızda genci yaşlısı binlerce şehitler verilmiştir. Sadece 1.Dünya Savaşı’nda değil; bu topraklarda her zaman bu topraklar için şehitler verilmiştir. 1453’e gitsek İstanbul’un her yeri nime’l-ceyş doludur. 1071’de bu toprakların kapılarını bizler için açan nice şehitler vardır.

    Şüheda= şehitler demektir. Şairimiz diyor ki : “Ülke topraklarımızı sıksak şehitler fışkırır” Şehit fışkırır demiyor ‘şehitler’ fışkırır, diyor. Üstelik bu kelimeyi hem cümle başında hem cümle sonunda kullanarak vurguluyor ; şehitler fışkıracak toprağı sıksan şehitler(fışkıracak). Şehit kelimesi çoğul olarak iki kere cümle içinde kullanılması (bence) şu manayı veriyor “Bu topraklar için canını veren milyonlar vardır, bu topraklar için nice kanlar akmıştır.”

    Bizlere gelince her karış toprağında şehitlerimizin kanı olan şu vatan toprağında yaşarken bir durup düşünmektir. Bunca insan niçin bu topraklar için kan döktü?! Kendilerinden sonra gelecek bizler için nasıl bir ülke bırakabilmek için canlarını verdiler?
    Bir de hamd bırakayım şuraya : Hamd olsun Allah’ım bu ülkeye, bu vatana, bu topraklara, bu millete.


    👉27-Cânı, cânânı, bütün vârımı alsın da Hudâ,

    İnsanlar vatanı için elinden gelen her şeyi verirler . Canlarını bu uğurda feda etmek onlar için çok büyük bir onur olur . Ve Allah ' ın bu uğurda onların canlarını veya diğer bütün varlarını alması onlar için çok güzel bir duygudur .


    👉28-Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

    Buradan anlamamız gereken bir kaç gerçek var :
    1-Dünyada Türkiye'den başka bir öz vatanımız yok
    2- ata toprağımız falan da yok! Moğolistanın çorak toprakları bizim ata toprağımız falan değil
    3- bizi tek Vatanımız olan Türkiye'den uzaklaştırmak için hem savaşta, hem masada hem de eğitim öğretim hayatında uzaklaştırma hevesi güdenler durmuyor.
    Bizim buradaki vatanımızdmn gideceğimiz tek Vatanımız Ahiret yurdudur. Allah kıyamete kadar bizi vatanımızdan cüda (uzakta) etmesin. Bir Türk, bir şehit torunu böyle dua eder ve bu dua için yaşar. Bu dua aynı zamanda fırsattır, bu dua dille değil tavırla yapılır. Bu tavrı göstermeyenler kendini belli ediyor. Fark etmek sizin kabiliyet ve algınıza kalmıştır.
    Buraya kadar nicel Cüda'dan yani uzaklıktan bahsettim. Mısra o kadar güzel ve derin ki.. uzaklık iki şehir yada iki insan arasındaki kilometrelerden ibaret değildir. İki gönül, iki kalp arası mesafeler de uzaklıktır. Uzaklığın en kötüsü de Rabbe olanıdır. Toprağımızın bir ruhu var, bir kalbi bir maneviyatı var. Bunlara olan uzaklık kilometre ile ölçülemez. Bu toprağın sevdası, şuuru ve ruhu ile yopurulmayan insan da bu vatana Cüda'dır yani Uzaktır.
    Allah'ım bizi bizi bu topraklardan ruhen ve bedenen uzakta bırakma. Uzaklaştırmaya çalışanlara fırsat verme.


    👉29-Rûhumun senden İlâhî şudur ancak emeli:

    Şair 29. Mısrada samimi bir duayla ruhi bir gayeyle kıt'a'ya giriş yapıyor. Çünkü o namahrem el değdiğinde Türk milletini ve Türkiye'nin ruhunda bozulmalar yıpranmalar meydana gelecektir. Bugünler bu mısranın önemine dikkat çekmek için önemli. Ülkemizin milletimizin başına gelenler, bölğnmeler ayrışmaşar hep o namahrem elin tüm hayatımıza müdahale etmesiyle oldu. Biz bu müdahaleye gönüllüce razı olduk. Eğer İstiklâl Marşı raflanmamış olup da anlatılsaydı. Tarihimize, şuurumuza uzanan o eli püskürtebilir hatta kırabilirdik. Geç kalmış da sayılmayız. İstiklâl Marşına kulak verip o eli ve uzantısı olan parmaklarını farkedip tek tek vücudumuzdan (vatanımızdan, Kimliğimizden, hayat tarzımızdan..) ayırmalıyız.


    👉30-Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli;

    Ma'bed in kelime anlamı ibadet edilen yer olarak ifade edilir. Bu mısrada Mehmed Akif Camileri mescitleri kastetmiyor sadece. Biliyorsunuz ki biz Müslümanlar için yeryüzü bir mescittir. Buradan yola çıkarsak vatanımızın tamamı bizim için bir Ma'beddir. Atalarımızın vatana verdiği değer kattığı anlam burada yatıyor. O bir toprak parçası değil Ma'bed'dir gören göze, işiten kulağa, hisseden kalbe..

    Ma'bedin göğsü diyor şair. Burada göğüsten kasıt kalptir. Uzuv olan kalp değil tabiki. Kur'an daki anlamıyla tam bir kalb'dir. Yani orayla hisseder, onun sesini dinleyerek Hakk'la hakikati görebilir. Eğerki bu kalbe namahrem el değerse o kalp gözü kapanır. Akif'in burada bahsettiği namahrem el kafirin fikridir, yaşayışı, davranışıdır. Eğer ki o Ma'bedin kalbine namahrem el değerse. O Mabed anlamını yitirir, o Mabed değerini kaybeder ve parayla ölçülen bir maddeye bürünür.


    👉31-Bu ezanlar -ki şehâdetleri dînin temeli-

    Şehadet etmek yani şahitlik etmektir. Yani bir şehirden ezan sesi geliyorsa ezan o şehrin İslami bir yer olduğuna şahitlik eder.
    Biliyoruz ki Sakarya savaşı öncesinde bir çok bölge işgal altında kaldığı için ezanlar sustu hatta Çanlar çalınmaya başladı. Konuyu açıklamak için Pek bilinmeyen ama İsmet Özel'in dedesinden öğrendiği bir marş vardır:
    Ezan sesi duyulmuyor/ Haç dikilmiş minbere/ Kafir yunan bayrak asmış/camilere her yere/ Öyle ise gel kardeşim / Hep verelim el ele/ Patlatalım bombaları/ Çanlar sussun her yerde.
    Çanları susturduk bu toprakların İslam diyarı olduğunu tekrar Türkiye karasında ve semalarında yankıbula gelen ezan bunun en büyük şahididir. Coğrafyamızın bilhassa vatanımızın Dar'ül İslam olduğuna şahitlik eden ezanın kıyamete kadar yankılanması duasıyla..


    👉32Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.

    Asırlardır, ezan duymamış kulaklara ezan duyurmaktı Türk'ün ülküsü. İslamı her beldeye yaymaktı. Tek hedefti Allah'ın adını her yerde duyurmak. Başardık da bunu. Her şeyini buna adamış milletin yurdunda, semalarda, O'nun adı duyulmalı değilmiydi zaten? Bakın ne diyor Süleyman Şah: "Bu topraklarda ezan sesinin işitilmediği şehir komadan bu dünyadan göçersem gözlerim açık gidecek." Âkif bunu dile getirmiş bence. Tek ülküsü bu olan millet, tabiiki semalarında ezan sesini inletecekti.
    Bu yüzden ülkede belli kesimi rahatsız eden ve kaldırılması istenen bir mısradır zaten. Ama bilmiyorlar ki, ezan sesini susturmak ile bayrağı indirmek hemen hemen aynı şeydir. Zira o bayrak, bu ezan için şehit olanların kanını taşır. Ki millet olarak ezansız tam 18 yıl geçirdik, bunun acısını da biliyoruz, ezana sahip çıkmalıyız. Ve o ezan semalarımızda inlesin diye, gerekirse canımızı da vermeliyiz.


    👉33-O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşı

    SECDE
    - Kainatın özü
    - Varlığın tek gayesi
    - Yaradılışta ki hikmet...
    Her şey; Yüce Allah(cc)' ın
    "Âdem’e secde edin!" (Kehf Suresi 50. Ayet)
    emriyle başladı. Melekler bu emri bi hakkın yerine getirmenin gayreti içinde rızayı ilahi şerbetini kana kana içtiler. Fakat içlerinden biri vardı ki, içmekten kendini mahrum bıraktı. Kimdi bu nasipsiz! Yaradılışı dumansız ateşten, cin taifesinden ŞEYTAN. Peki Yüce Allah(cc)’a hiç isyan etmemiş miydi? Reddedemeyeceği (Gururuna dokunmayan, Kibrini azdırmayan) teklifler alıyormuş gibi aldığı emirlere itaatleri vesilesiyle melekler katına yükselmiş ödüllendirilmişti. Fakat bu sefer ki emir başkaydı. Hiç öncekilere de benzemiyordu. Ve Benlik damarına dokunan bir kibirle küstahça dedi;
    "Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan" (Araf Suresi 12. Ayet)
    aklınca zekasını konuşturmuştu. Bilemedi, anlayamadı, düşünemedi, düşünemezdi de. Aklı tutulmuş sefiller gibi takıldı zahirine, anlamını idrak edemedi. Oysa ateş yok edici, toprak var ediciydi. Bilemedi...
    Rabbinden ümidini kesmenin verdiği rahatlık içinde yine dedi;“onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım." (Araf Suresi 17. Ayet)
    Kendi kabahatini insana vermiş, yetmemiş kadere yüklemişti. Artık insan (bizler) en büyük düşmanıydı. Önümüzden, arkamızdan, sağımızdan ve solumuzdan kuşatılmıştık ki, Yüce rabbimiz imdadımıza yetişdi ve kurtuluşumuza; Aşağı (Secde) ve Yukarı (Dua) ‘yı vesile kıldı.
    Kalbinde açan iman gülünün kokusuyla gönlü hoş muhabbetle dolu mehmetçiğimizin anlı secdedeydi. Yüce yaratıcısına karşı haddini de bildi vazifesini de. Küffarlara boyun eğdiren güç bu kutlu tevazu, kulluk şuuru ve bilinciydi. Kalplerinde ki iman yüklü bulutlar düşmanların üzerine bir şimşek gibi çakıvermiş hadlerini bildirmişti. Şanlı Türk askeri büyük bir tevazu ile boyun eğdi haddini bildi. Allah da düşmanlarına boyun eğdirdi, hadlerini bildirtti.

    Tarihimiz, Geçmişten bir nişane, geleceğimiz için bir ders niteliğindedir. Günümüz islam aleminin bu dersi alabilmesi ümidiyle...


    👉34-Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,

    Merhum Üstad Mehmet Akif şehit askerlere hitaben sesleniyor bu mısrada. Toprağın altında ki şehitlerin üzerinde ki cerehatından( yaralarından) çıkan kan ruh olarak yükselip gökyüzüne çıkar.
    Akif' in İstiklal Marşında Allah'tan dileği; şehit kanlarıyla sulanan vatan topraklarında, işgal ve savaş boyunca memleketin aldığı tüm yaralardan boşalan kanlı yaşlar, boşa akmamış olacak, şehitlerin ruhları ezan sesiyle Arş' a yükselecektir .

    "Allah, bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın…
    Mehmet Akif, son günlerinde, hasta yatağında yatarken kendisine İstiklal Marşı için,
    “Acaba yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı?” diye bir sual sorulmuş. Akif'in şu cevabı, bu marşın neyin destanı, neyin mahsulü olduğunu anlatacak bir vecizedir:“O şiir bir daha yazılamaz, onu ben de yazamam; onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazım. Allah, bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın.”


    👉35-Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na’şım!

    Na'şım;demek kefene sarılıp mezara konulan ölü demektir.
    Mücerret ise soyut demektir.
    Ruh-i mücerred; "Soyulmus, çıplak, gözle görülmeyen soyut ruh manasındadır.


    İstiklale kavuştuktan sonra ölü bedenlerin dahi canlanmasının ve bu olaya sevinmesi ihtimalinden mahseder.
    Bu mısra aynı kıtanın diğer üç mısrasında olduğu gibi bir şehidin ağzından söylenmektedir.
    Burada ahiret günündeki diriliş fışkırmak ifadesiyle kuvvetlendirilmistir.
    Ruhun mücerret olarak nitelendirilmesi de şehide ait olmasından dolayıdır.
    "O zaman cesedim, bir ruh gibi fışkırarak göğe çıkar "


    👉36-O zaman yükselerek Arş’a değer, belki, başım.

    Bu mısrada "yükselmek" kelimesi fiziken değil, manevi olarak yukselmekten bahsetmektedir.. Miraç hadisesinde Efendimiz SAV Allah-u Teala'nın katına yükseltilmiş, orada Rabbiyle perdesiz, aracısız konuşmuştur. Orada Efendimiz SAV'e beş vakit namaz emredilmiş, Bakara Suresi'nin son ayetleri (Amener rasulü) nazil olmuştur. Hz.Ebubekir'e "sıddık" ünvanının verilmesi de yine bu olay sonrasında gerçekleşmiştir. Dolayısıyla Türk kültüründe yükselmenin (miracın)farklı ve özel bir yeri vardır.

    Şair bu mısrada "başının arşa değmesi"nden söz ediyor. Niyeti şüphesiz ki arşı aşmak değil, arşa başını değdirmek. Cebrail(A.S.)'in Peygamberimizi Allah(C.C.)'ın huzuruna getirirken belli bir sınırı geçmediğini, Efendimiz SAV'in sorusu üzerine de "Buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam yanarım" diye cevap verdiğini biliyoruz. Akif bu mısrada haddi aşmayanlardan olduğunu göstermek adına zirve noktasının ancak "arşa değmek" olabileceğini söylüyor. Ruh-u mücerred, miracını sınıra kadar önüne çıkan engelleri, bentleri aşarak tamamlıyor, sınıra gelince de Cebrail teslimiyyeti gösteriyor.
    Mahlûkun Hâlik’ine ittibaında “secde” arşa değecek kadar yükselişin adıdır.


    👉37-Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!

    “Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal! “Diyerek büyük vatan şairi Mehmet Âkif Ersoy bağımsızlığı belirtiyor. Ve şanlı bayrak sen de artık şafaklar gibi al renginle göklerde hür ve mesut olarak dalgalan. Özgürlük ve istiklal ülkemizin hakkıdır ve her zaman da olacaktır. Türk bayrağı göklerde her zaman dalgalanacaktır.


    👉38-Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.

    Bu uğurda dökülen kanların hepsi bayrağa, bağımsızlığa helal olsun demektedir. "Bu ülke için hürriyet ve istiklal için girdiğim savaşlardaki tüm kanlarım sana helal olsun hakkım da kanımda sana helaldir sen ancak dalgalandıkça bizim dökülen kanımız helaldir'' demektir.
    Bayragımız dalgalanmadığı takdirde; bu vatan ''müslüman'' vatanı olmaktan çıkarıldığı takdirde bizim de hakkımız bizden sonrakilere helal değildir.


    👉39-Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:

    Türkler tarih boyunca büyük mücadeleler vermiş, dünyanın en büyük imparatorluklarından birini kurmuş, en büyük savaşlardan yaralansa da canı çok yakılsa da ayağa kalkmış ve kanla boyanmış o muhteşem bayrağı hep yüksekte tutmayı başarmıştır. Ne kadar çok şehit verilse de toprağın her karışı kanla sulansa da Rabbimiz Türk milletinin yok edilmesine izin vermemiştir ve bunu İnşaAllah kimse başaramayacak. M.A. Ersoya yazdırılan bu mısrada türk milletinin sonsuza kadar yıkılmayacağının ve yok olmayacağının müjdesi verilmiştir. Türklerin seçilmiş olduklarının birçok göstergesi vardır. Türk milletinin İslam'a girdikten sonra yüzyıllar boyunca İslam'ın bayraktarlığını yaptığını biliyoruz.Türkler İslamın yayılmasında öncü olmuşlardır ve olacaklardır.Türkler Osmanlı döneminde İslam aleminin hamiliğini yapmıştır. Peygamberimiz'in (s.a.v.) türklerle ilgili birçok sözü vardır. 'Türklerin dilini öğreniniz, çünkü onların uzun süren hakimiyyetleri olacaktır'. 'Onlar dünyaya iki kez hükmedeceklerdir', ' Türklere dokunmayın' sözü, bu milletin İslam'ın güçlenmesine yapacağı katkıya işaret olabilir. Bu sözlerden en bilineni ise şudur: “İstanbul elbette feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur”. Hz. Peygamber’in övgüsüne mazhar olma gururu türk milletine aittir. Allah bu şanlı bayrağı dünya durdukca dalgalandırsın İnşaAllah.


    👉40-Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyyet;
    Ezelden beridir hür yaşayan bayrağımın özgürlük hür olmak hakkıdır...


    👉41-Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin İstiklâl

    Son dokunuşla Mehmet Akif Ersoy marşı çok güzel özetlemis
    Mısranın 'Hak' kavramının iki manaya geldir;
    İlk anlamı: Allah manasındadır ki devlet ve millet ona (Allah'a) göre düzenler.
    İkinci anlamı ise: adalet ve hukuktur..
    Bağımsızlık, allah'a inananların en büyük hakkıdır.
    Türk milletinin Allah’a olan inancı ve bağlılığıyla İstiklal Savaşını kazandığını ortaya koyuyor.
    Bu ülkenin hürriyet ve istiklal hakkıdır, her zaman da var olmaya devam edecektir.

    @0000001 Eylül Türk sallapatti Mir'ât-ı Cünûn ~ DİLHUN ~ Slh DAMLA Sümeyye Mert amak-ı hayal Ruh-u Revan Ben Hakimim Masum Bey Rumeysa Uzun Sevgi Kervancı
    Tekinsiz Ludovica N.Tagiyeva Kübra Gözüdik @yildizmavi (AyBüke) (Salim) Sevgi Kervancı
  • 128 syf.
    ·32 günde·8/10
    sürgüne çarptırılmış bir dille.

    malatya'da siyaset okumaları atölyesinde okunacak olan kitaplarımızdan biri de edward said'in entelektüeli idi.
    60-70'lerden tutun 80-90'lara ve hatta 2000'lilerden de oluşan geniş yelpazeli bir ekiptik.
    entelektüel kitabının tahlili için artistlik yapıp gönüllü olduğumu,
    kitabı bitirebildikten(!) sonra itiraf edebiliyorum tabii ki. :)

    edward wadie said; karşılaştırmalı edebiyat profesörü, aktivist, teorisyen.
    babası, amerikan vatandaşı filistinli hıristiyan
    annesi, lübnanlı hıristiyan
    doğum: 1 kasım 1935 ölüm: 25 eylül 2003
    okumayı düşündüğüm diğer kitapları: "filistin sorunu", "medyada islam" ve "yersiz yurtsuz"

    ayrıntı yayınlarından inceleme türüyle bize ulaşan "entelektüel"in ilk basımı 1995 yılında sekizinci basımı da nisan 2018'de basılıyor..
    amerikalı yayımcı ben sonnenberg'e de ithaf ediliyor.
    dokuz sayfadan oluşan sunuş bölümünü iki buçuk saat içerisinde okuduğumu da söyleyeyim ne olacaksa olsun :) reith konferansları nedir, nerede olmuştur, kimler niye neden ve nasıl katılmışlar, robert kim, john kim, öteki john da kim, toynbee kim? o kaynaktaki kitaba bak bu kaynaktaki kitaba bak hem o hem bu kaynaktaki kitaplara bak, incele, okuyup okumayacağını belirle, notlar aall şeymaa; açıp bir de anlamakta güçlük çektiğim birkaç reith konferansı da dinlemeye çalışıncaa efendim kitabın içinde kaybolmuş bulundum bir kere. :)
    bu kısımda edward said, entelektüel" üzerine kimdir, neyi benimser, neyi reddeder üzerinde ufak ufak tespitler yaparak girizgâhını yapmış bulunuyor. benim kadar uzatıp da keyif alabilirsiniz, oradan oraya koşturup araştırırken pek de sıkıldığım söylenemez.:)

    kitaptaki "entelektüel" tanımlamalarından önce benim de zihnimde bi şeyler oluşsun diye entelektüel taramaları yaptım, görüşünü önemsediğim insanlardan entelektüel yorumu istedim.
    entelektüel: kökeni fransızca olan bir kelime. hem akademik hem de avam ordan burdan tanım topladım. :)
    *bilim, teknik ve kültürün değişik dallarında özel öğrenim görmüş aydın, münevver.
    *entelektüel birikime sahip olan kişi(haadi caanım allasen). :)
    *elinde piposu, diğer elinde kitabı, gözlüğü olan kişi. :)
    *istanbul'da metro'da çok varlar. :)
    *entel ile karıştırılmaması gereken bir kelime.
    *eskiden olduğu gibi toplumda bir uzlaşma oluşturacak genel simgeleri yaratan biri değil, bu simgeleri sorgulayan, kutsal sayılan gelenek ve değerlerin iki yüzlülüğünü, ırkçılığını, cinsiyetçiliğini teşhir eden; hiçbir fikir ayrılığına tahammülleri olmayan kutsal metin gardiyanlarıyla mücadeleden çekinmeyen kişidir.
    *ilk kez 1898'de emile zola, bir dost meclisinde sarfetmiştir bu sözcüğü.
    *hürriyet'te vehbi koç'un kızı: "bizdeki entelektüeller ya solcudurlar sadece batı'ya bakarlar, veyahut sağcıdırlar doğu'ya bakarak batı'dan bihaberdirler."
    *charles bukowski: "entelektüel basit bir şeyi karışık söyleyebilen kişidir; sanatçı ise zor bir şeyi kolay."
    *sartre de 'aydınlar üzerine' kitabında: "entelektüellik, teknik bilgi gerektirir. sınıfsız olmaktır."

    birinci bölüm: entelektüelin temsil ettikleri

    -"entelektüel belli bir kamu için ve o kamu adına bir mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi ya da kanıyı temsil etme, cisimleştirme, ifade etme yetisine sahip olan bireydir. bu rolün özel, ayrıcalıklı bir boyutu vardır ve kamunun gündemine sıkıntı verici sorular getiren, ortodoksi ve dogma üretmektense bunlara karşı çıkan, kolay kolay hükümetlerin veya büyük şirketlerin adamı yapılamayan, devamlı unutulan ya da sumen altı edilen insanları ve meseleleri temsil etmek için var olan biri olma duygusu hissedilmeden oynanamaz."

    ikinci bölüm: milletlere ve geleneklere pes etmemek

    george orwell'in siyaset ve ingiliz dili denemesinin bahsi geçiyor burada. orwell, "siyasal dil" diyordu, "yalanları doğru, cinayetleri saygın göstermek ve içi tamamen boş sözlere doluymuş görüntüsü vermek amacıyla tasarlanmıştır."
    bir önceki bölümde benda'nın kadınlardan entelektüel olamayacağı ifade edilirken; bu bölümde modern feminist entelektüel için virginia woolf'un "kendine ait bir oda"sı örnek gösteriliyor.
    ve ekleniyor: "woolf bir kadının yazmak için eline kalemi aldığında nasıl bu erkek değerleriyle her zaman karşı karşıya kaldığını anlatırken, aynı zamanda entelektüel birey yazmaya ya da konuşmaya başladığında gündeme gelen ilişkiyi de anlatır aslında."
    ve pek tabii ali şeriati ve malcolm x de anılan entelektüellerden.

    -"yönetenlerin islamı mı, diye soruyor suriyeli şair ve entelektüel adonis..."
    yine entelektüeller için, -"milliyetçi olmayı sürdürseler bile milliyetçilik yüzünden eleştirilerinden vazgeçmemişlerdir."


    bu bölümde esperanto* dilinin de bahsi yapılmakta. benim gibi merağa düşüverenler varsa buraya da ufak bir parantez olayıım. :)
    esperanto, polonyalı göz doktoru lejzer zamnhof tarafından ortaya atılan uluslararası bir dil.
    bu dilde,"ümit eden" anlamına gelmekte.
    bu doktorumuz, çok dilli bir ortamda yetişmiş ve bilmesine rağmen karışık bulduğu latince ve yunancayı reddetmiş.
    esperanto; almanca, fransızca, ingilizce ve rusça dillerinin harmanlanmış hali.
    bu dilde her şey çok basit ve mantıklı imiiş. isimlerin cinsiyeti yok, yazıldığı gibi okunuyor. bütün fiiller kurallı.
    otuz bini aşkın kitap, dergi, yayın ve gazete bulunuyor. ve hattaa bu dilden çoook insan evlenmiş filan :)
    bir iki örnek cümle de bulmuştum: -"te animo estas mia!(benim olacaksın)" -"dio dei lumo.(come with me)"

    üçüncü bölüm: entelektüel sürgün:göçmenler ve marjinaller

    bu bölümden alıntı çokça yapmış idim. kitabın arka kapağındaki yazı da kitabın mottosu da genel olarak kitaba yayılmış bulunmakta -sürgün, marjinal,yabancı-.
    marjinal* toplumda türdeş bir kümenin içine girmeyen, onun en ucunda yer alan, aykırı.
    sürgün* içinde yaşadığı toplumun( ve hatta dünyanın) yerlilerinden olmamayı, orada hep tedirgin, rahatsız ve başkalarını da rahatsız eden bir yabancı* olmayı içeren bir konum ona göre.

    dördüncü bölüm: profesyoneller ve amatörler

    burada bir arkadaşımla yaptığım muhabbeti paylaşmak istiyorum :)

    ben: şimdi bak, entelektüeli kelime olarak araştırıyorum. altyapı olsun ki adamın(hevet yazar:) dediğini tanım olarak almayayım. sana da sorayım ne demek entelektüel? kullanıyoz havalı kelime de:)
    arkadaşım: haydaa:)
    b: noldu yaktım mı beynini? :)
    a: zekasını ve düşünme yetisini meslek amacıyla kullanan kişi. yahut bütün fikirlerini, aklını şahsi kanaatleri için kullanan kişi, yani amacı uğruna tüm yetisini kullanan
    b: vay reyiz iyi bi şey yani?
    a: çıkarları uğruna zekasını kullanan kişi
    b: kötü oldu. ahah:)
    a: yani biraz profesyonel bir iş diyebilirim
    hani bak zekasını ne için kullanır insan?
    b: kullanan birine mi sorsan ahah :p
    a: açıklamasını yapıyorum ama ben bundan mahrumum :)
    b: est efenim
    a: profesyonel bir iş efenim bu, biz mahrumuz ama :))
    b: biz amatörüz :)
    araya sayfalar sayfalar girdii :)
    b: bak baak, ne olduu; sen hani entelektüele profesyonel dedin ben de hani biz amatörüz dedim
    a: ee dedindi
    b: bkz: "profesyonelleşmenin baskısı giderek artarken, amatör kalıp kamusal alanda yoksullar, yok sayılanlar, güçsüzler adına kendi görüşünü ve tavrını temsil etmekte ısrar eden bireydir entelektüel." diyor edward said.
    b: entelektüelmişiz ya l*. ahahha:)
    a: haydaa :)

    beşinci bölüm: iktidara hakikâtı söylemek

    buraya da okurken "-adamlık." diye not aldığım alıntıyı bırakıyorum:
    "geçen iki yıl içinde birkaç kere medyadan ücretli danışmanlık yapma teklifi aldım. bunu reddettim, bir tv kanalı ya da gazeteyle ve bu piyasanın kaypak siyasal dili ve kavramsal çerçevesiyle sınırlı kalmak istemedim. keza, düşüncelerinizin sonraları nasıl kullanılacağı konusunda hiçbir fikrinizin olmadığı bir iş olan, yönetim makamları için danışmanlık yapmakla da hiç ilgilenmedim.
    ikincisi, doğrudan ücret karşılığı bilgi vermek, bir üniversite sizden halka açık bir konferans vermenizi istediğinde başka, sadece az sayıda memurdan oluşan kapalı bir çevreye konuşmanız istendiğinde bir anlama geliyor. bu ayrım bana çok bariz göründüğünden üniversite konferanslarını her zaman kabul ederken diğerlerini her zaman reddettim.
    son olarak, siyasi düzeyde de filistinli bir grup benden ne zaman yardım istese ya da bir güney afrika üniversitesi ne zaman ülkelerini ziyaret edip ırk ayrımcılığına karşı ve akademik özgürlükten yana bir konuşma yapmamı talep etse istisnasız kabul ettim."

    altıncı bölüm: tanrılar hep iflas eder

    burada gerçek entelektüelin laik olduğuna vurgu var. bölümde geçen soruyla, cevap aramadan sormak eylemiyle girişiyorum bu alıntıya:

    --"kişi kafa bağımsızlığını korurken aynı zamanda herkesin önünde mezhebinden dönüp günah çıkarma ıstırabını yaşamayabilir mi?"

    sağlam bir kitap.
    birçok kitaba yol olan sizi de yolcu etmek isteyen bir kitap.
    bilmediğim çok kavramı, daha çok insanı, daha daha çok fikri; yolculuğumda bana yoldaş etti, iyi de etti.
    son bölümde nöronlarım birbirine girdi ve aralarındaki boşluk öyle arttı ki. :)
    herkese entelektüel diyemeyeceğimi, çookça az olduklarını kati bir şekilde zihnime yerleştirdi.
    beni yoran, mahrum kalmadığım için de mutlu eden bir kitap oldu.

    **yok mu oralarda sürgün? marjinal? yabancı birilerii hıı? :)
  • 160 syf.
    ·4 günde
    İNSANLIĞIN DİRİLİŞİ KİTABINA FİKRİ BİR BAKIŞ YAHUT TAHLİL
    ‘Bu dünya hayatı insan için hakikat savaşını vermekten ibarettir.’ Müslüman’ın dünyaya, olaylara bakış açısı dünyayı ahirete köprü diye telakki etmek, ahiretin tarlası görmekten ibarettir. Bütün oluşlar, olamayışlar, yapılanlar ve yapılamayanlar bu görüş etrafında halkalanır. Üstat Necip Fazıl’ın deyişiyle ‘Batının her sahada arayıp bulamadığı cennet İslam’da: her sahada içine düştüğü cehennemden kurtuluş yolu İslam’da, her şey İslam’dadır.’
    Maddenin manayı kuşattığı ve adeta hiç dirilmeyecekmişçesine öldürdüğü bir dünyada yaşıyoruz. Amaçlarla araçların karıştığı, araçların kutsal, amaçların ezgin olduğu bir çağ bu. Teknik planda en güzel evler, arabalar ve insanın kullanması için meydana gelen tüm eşyalar olağanüstü iken bütün manaların tersyüz olmasıyla beraber insana hizmet etmesi gereken aynı eşyalar insanı hizmetçi kılmakta kendine. Modern ve mükemmel(!) kölelik statütüsüne yükselen insan, ideolojileri kendine payanda kılarak içerisinde bulunduğu eziklikten çıkacağı zannına kapılmış durumda. İnsanlık kendisini yeniden diriltecek ve her şeye hak ettiği değeri verecek nizama hasret. Bu nizam tüm kuşatıcılığı ve en ufak boşluğa mahal vermeden tesis ettiği sistemle şüphesiz ki İslam’dır. Bir annenin dahi çocuğuna kızarken bir diyalektiği vardır. Hangi kelimeyi öne, hangi kelimeyi arkaya alacağının bilincindedir. En basit meseleler dahi anlatışları, ortaya koyuluş usulleri itibariyle öne çıkar. Doğruyu bilmek önemli olduğu kadar doğru bir şekilde anlatmak da mühimdir. Derdinizi anlatamaz, davanızın neyi ifade ettiğini hakikatiyle sunamazsanız başkalarının sizi diledikleri sıfatla takdim etmesine de karşı çıkamazsınız. Müslümanlar son iki asırdır İslam’ı anladıklarını zannededursunlar, ondan aldıkları azıcık payı da modern çağa yem etmiş durumdalar. İslam ya hep yahut hiçe taliptir ve hepin olmadığı yerde hiçtir. Büyük Doğu mimarının da zikrettiği üzere davamızı binlerce ciltle ifade edeceğimiz gibi onu tek heceyle de ortaya koyabiliriz: HEP! Yaptığımız tüm okumalar, yazdığımız yazılar, ettiğimiz kelamlar ve hayatın duraksama kabul etmediği her anındaki oluşlarımız bu ‘hep’ in etrafında halkalanmıyor, iç içe geçip bizi hakikate ulaştırmıyorsa; kabukta kalmamız ve çoğu kimsenin düştüğü yanlış gibi anladığımızı zannettiğimiz şeyden (İslam’dan) nasipsiz olduğumuz ahiret gününde önümüze konacaktır. Allah bizi olmadığımız davanın maliki gibi görünmekten(münafıklıktan) korusun. Böyle bir takdim yaptıktan sonra kitabımız hakkında birkaç kelam edebiliriz:
    Kitabımızın müellifi Sezai Karakoç. İçerisinde hayati tahlilleri barındıran kitabımız ilk planda üç kısımdan oluşuyor.
    1)Bunalımın kaynağı: İnsanlığın bunalımının asıl kaynağının neyden kaynaklanıp neye sebep olup, insandan neyi götürdüğünü anlatma gayretinde olan müellif, Batı’nın bunalımının neden geçici bir bunalım olmadığını ve bu bunalımının nereden kaynaklandığını batının köklerine inerek tespit ediyor. Avrupa medeniyeti karşısında diğer medeniyetlerin gün geçtikçe ona bilendiğini ve zaman içerisinde bu medeniyetin kendisini yutmasının elzem olduğunu ortaya koyuyor. Rönesans’ın hangi şartlar altında, nereden neşet ettiğini ve İslam karşısında bir oluş( yani İslam’ın Avrupa’yı zorlaması sonucunda) olduğunu açıklıyor. İlk planda Rönesans’ın Avrupa medeniyeti için bir kültürel atılım ve diriliş gibi olduğu gözükse de o günden bu yana tek ilerlemenin teknik alanında (teknoloji, zanaatta) olduğu tespitini iyi anlamamız ve fiziğe yani madde planına önem verip metafiziği yani manayı unutmanın bir medeniyeti canavarlaştıracağını da fehmetmemiz gerek bu satırlardan ayrıca.
    2)Tablo: Bu bölüm kitabın yekûnunu teşkil etmekle beraber içerisinde ölüm dikkati, tapınak, politika, devrim, put, bilim ve edebiyat gibi başlıklar altında çok mühim meseleleri tablolaştırıyor. Batı medeniyetinde olmayan nübüvvet inancıyla beraber insanlığın artık mabetlerini turist gözüyle gördükleri ve dolayısıyla asıl manadan yoksun oldukları ifadesi bugün için Türkiye halkını ne kadar da çerçeveliyor değil mi? Ayasofya’nın ibadete açılması bir yana, Ortaköy Camii ve Sultanahmet’e dahi sözde Müslümanların nasıl pervasızca girip bir Avrupalıdan dahi daha hayâsız davrandıkları bir vaziyette Ayasofya’yı açmak kuvvetinde olamayız elbet. (Ayasofya İstanbul’un kılıç hakkıdır, onu müzeleştiren, imkân olduğu halde aslına irca etmeyene Sultan Fatih’in laneti vardır.)
    Ayrıca bu bölümde felsefe ve kent bölümleri de anlama gayretinde olan ve bu meseleleri derinlemesine düşünmekten kaçmayan için diriltici mesajlar barındırıyor.
    3)Diriliş İnsanı: Son bölümü müellif diriliş insanının özelliklerini anlatmaya ve onun Müslüman’dan başkası olamayacağına işaret etmeye ayırıyor.
    Evet, dünya bir dirilişe gebe, bu dirilişi dinini anlayan, anladıktan sonra yaşayan ve yaşatma uğrunda ömür tüketenlerden başkasının yapamayacağı hakikatini iyi anlarsak, olmaya önce kendimizden başlamamız gerektiği ve ancak bu aşamadan sonra birilerini dirilteceğimizi de iyi anlarız. Öldürücü hastalığa yakalanmış bir doktor tek bir hastayı dahi tedavi edemez çünkü.
    Tüm bu anlattıklarımızın ilk planda tezahürünü, ne nispette diriliş insanı olduğunu ölçme gayesinde olanlar; sabah namazında üzerlerinden yorganı fırlatma iradesi ve süratine baksınlar.
    Allah’a emanet olun…
    (Mehmet Edirneli)
  • 308 syf.
    ·5 günde·Beğendi·6/10
    Peter L. Bernstein'in, Türkçeye "Altının Gücü" adıyla çevrilen kitabı, okuyucuyu, insanlık tarihi kadar eski olan altının, nereden nereye geldiğine dair yolculuğa çıkartıyor.

    Bu madeni değerli kılan nedir? Kendisi mi değerli yoksa biz değer verdiğimizden dolayı mı değerli? Bu ve buna benzer çeşitli sorular ve düşünceler kitabın içinde.

    Kitap 18 bölüme ayrılmış. Bu bölümler içinde de dünden bugüne durum anlatılır. Tarihin çeşitli dönemlerinde farklı şeyler para yerine kullanılmıştır. Bunlar içinde örneğin, İngiltere'de 'sığır ve köleler' ya da Asya'nın bazı bölgelerinde ise 'deniz salyangozlarının kabuğu' da günümüz tabiriyle para yerine kullanılmıştır.

    Tevrat'tan alıntılarla başlayan, daha sonra çeşitli efsanelerle devam eden anlatım, tarihin içinden peyder pey günümüze doğru ilerler. Avrupa'da 'Kara Ölüm' diye tabir edilen ve Hindistan'dan İzlanda'ya kadar olan bölgede etkili olan veba salgınında 20 milyona yakın insan öldüğünden bahsediliyor. Ölen insanların malları da yağmalanıyor veya kiliseye irat olarak kaydedilir. Bu irat kaydetme sonucu kiliseler ve papalık gücüne güç katıp, ekonomik olarak tepe seviyeye ulaşır. Artık sözleri daha fazla geçer hale gelir. Avrupa tarihine göz atacağız. Savaşların içinde bulunup, İngilizler, Fransızlar, İspanyollar, soylular, kral ve kraliçelerle yoğrulmuş bir dönemden çeşitli kesitler okuyacağız. Bu okuma içinde savaşta kaybedenlerin ödeyeceği savaş tazminatı ya da rehin tutulan kraliçeler için ödenecek fidyeler de bulunuyor.

    Savaş demek yeni bir yeri fethetmek ve oranın kaynaklarını kendi egemenliği altına almak demek. Ama bunun bir de maliyeti oluyor. Buna da savaşın ekonomik maliyeti adı verilir. Devletleri batıran da ve daha sonraki yıllar da 'tefecileri' kalkındıran da bu savaşların maliyeti olur. Ödenen canlar haricinde fidye veya savaş tazminatı olarak ödenecek altınlar da ülkelerin felakete sürüklenişe yol açar.

    Aşama aşama altın paranın serüvenini okuyoruz.

    Doğu ile Batı arasındaki altına bakış açısını anlatması bakımından bilgilendirici niteliğe sahip bir kitap. Batıdan kastedilen Avrupa, Doğu'dan kastedilense Çin, Japonya, Amerika gibi devletler. Altın Avrupa'da bir güç, silah olarak kullanılırken, Doğu'da zarafet, yücelik, büyüklük ve binalarda süs olarak kullanılır. Avrupa Doğu'dan aldığı (kendinde yeterli sayıda olmadığı için) altınları yine garipsenecek bir şekilde yine doğuya verir. Ama zorla aldığı altını bu sefer isteyerek doğuya vermek zorunda kalır. Bu da tarihin bir cilvesi denilebilir. [Ticaret olarak]

    Doğada az bulunduğu için değerli olan altın, geçmişten günümüze kimileri için hala gösteriş amaçlı kullanılmaya devam ediyor. Birileri güç olarak bunu kullanırken başka bir yerde süsleme aracı olarak kullanılır; başka bir yerde ise kıyafeti tamamlayan bir takı amaçlı olur.

    Yazar, olay anlatımında kişilerden çok olayı anlatarak geçiyor. Bundan ne kazanılmış ya da kaybedilmiş kısmı (özellikle son bölüm) çok fazla yer almıyor. Bir zaman dizini içinde olayları anlatıyor. Mesela, Amerikan Federal Rezerv Bank bunun neresinde, IMF nerede, para babaları bunun neresinde bundan bahsedilmez (ya da geçiştirilmiş) Sadece olay anlatımı mevcut.

    Kronolojik (Zaman dizini) olarak ilerleyen kitap, altın ve gümüşün geçerli olduğu ikili para biriminin ABD'de bir kanunla sadece altın para birimine daha sonra ise sadece kağıda dönen durumundan da bahseder. Avrupa ve Amerika arasında altın alışverişi de kitabın içinde yer alır. Hindistan'da tarımda yaşanan rekolte sıkıntısı yüzünden Avrupa tarım ithalatını Amerika'dan yapmaya başlayınca , Amerikan tarım fazlalığı Avrupa'ya gelir. Altın bu sayede Avrupa'dan Amerika'ya ve Amerikan altın stoklarının artmasına da sebep olur. Amerika kendi altın stokları erimeye başlayınca onunda da çaresini bulur.

    Notlar:

    ++ Kitap içine resimler eklenebilirdi.
    ++ Kitapta adı geçen paralar kitabın en sonunda toplu bir şekilde verilebilirdi.
    ++ Dizin kısmı yok. Bu tür kitaplarda olması gerekir. Dizine bakılarak aranılan şeyler daha kolay bulunabilir.
    ++ Kaynakçanın eklenmemesi de bir eksiklik. Sayfa içinde bazen belirtilmiş ama bütün olarak en son sayfalara eklenebilirdi.
    ++ Scala Yayıncılık tarafından, AK Porföy'ün katkılarıyla Türkçeye çevrilmiş.
    ++ Büyük boy, kapak tasarımı iyi, kapakta kullanılan kabartmalar ile içinde altın olmasa da altın formunda bir tasarıma sahip. Aynı şekilde arka kapak tanıtım yazısı da kitap hakkında öz bilgi vermesi bakımından yeterli.
    ++ Bu kitap, 1- 5 /12/2018 tarihleri arasında okunup, inceleme yazısını ise 21/3/2019 tarihinde siteye eklendi.
  • Ece Ayhan, Kınar Hanımın Denizleri ve Bakışsız Bir Kedi Kara'dan sonra Yeni Dergi'de yayımladığı şiirlerini Ortodoksluklar (1) adı altında topladı. Üç şiir kitabı çıkarmasına karşın Ece Ayhan hem okurlardan, hem de eleştirmenlerden gereken ilgiyi görmedi. Bunun nedenlerini, anlaşılması güç, değişik bir şiir yazmasında, daha doğrusu, anlaşılmak istememesinde, eleştirmenlerin ise oldukça yükseklerde gezen ozanı biraz aşağılara indirmek için, çok zor, üstelik kolayca yanılgılara düşülebilecek bir çalışmadan kaçınmalarında arayabiliriz.

    Şimdiye değin Ece Ayhan üstüne yazılan yazılarda daha çok onun şiir anlayışından söz edildi, okura bu yönden ipuçları verildi. Ama zaten karmaşık, ağır bir konu üstüne olan bu yazılar çoğunlukla ele aldıkları konudan da ağır oldukları için, genellikle şiir bilgisi pek fazla olmayan okurlara göre Ece Ayhan'ı büründüğü örtülerden çıkaracak, hattâ bunları aralayacak nitelikte olmadılar.

    Ece Ayhan'ı tamamen ortalığa çıkaracak, açıklayacak bir inceleme yapılabilir mi, bilmiyorum. Yalnız, hemen hemen bütün şiirlerinde rastlanan anlamlarını bilmediğimiz, bu bakımdan kimisini bir uyum, bir gizlilik, bir kendine özgülük sağlamak için kendisinin uydurduğunu sandığımız sözcüklerin anlamlarını verip, bunların uydurma olmadığını, çoğu zaman şiirlerin açıklanmasına yardım ettiklerini göstermekle onu anlamak yolunda bir parça daha ileri gidebiliriz.

    Ece Ayhan'ın şiirine 'hiçbir zaman özenle seçilmiş birtakım tuhaf, ilginç sözcükler, imgeler, görüntüler dizisi gözüyle bakmak doğru değil. «Çocukların yırları bir yana, hiçbir yır başıboş değildir. Tutumuna, ne yapmak istediğine gelince: ikinci cephe'yi açmak, us dışında da bir anlam olduğunu savunmak, yır kuralları konusunda anarşist davranmak, anlamsızlığın anlamına doğru gitmek, bu gerçeklikleri dil kurallarıyla sınırlayamadığı için dili aşmak, yeni özün sonucu olan yeni biçimi, yeni biçimin de zorunlu sonucu olan yeni özü getirmek diye özetleyebilirim,» (2) diyor Ece Ayhan İkinci Yeni ve kendi şiir anlayışıyla ilgili bir soruya cevap verirken — daha şiir serüveninin başında.

    Gizli bir bağ var görüntüleri arasında; hepsi bir bütüne bağlı, tek bir düşünceye, tek bir duyguya yönelik. Bu görüntüleri çizmek, sıralamak için, örneğin, şiirinin Bakışsız Bir Kedi Kara ile Ortodoksluklar'da bir düzyazı biçimini alan serbest düzenini, kendine özgü cümle kuruluşları, tamlamaları, sözcükleri gibi özel yöntemler izliyor. Anlaşılması, görülmesi güç bu görüntüleri çözümlemek bakımından sözcükleri incelemek yararlı olur kanısındayız. Hiç değilse sözcüklerin kurduğu göz korkutan engeli aşarak herkes kendi şiir duyarlığına göre Ece Ayhan'la karşı karşıya kalabilir.

    Yazımızı «sözlük» ve «açıklamalar» olmak üzere iki bölüme ayırdık. «Sözlük» bölümünde kullanılma, rastlanma oranlarına bakarak «bilinmediklerini» kabul ettiğimiz sözcükleri kitaplarda (Kınar Hanımın Denizleri, Bakışsız Bir Kedi Kara, Ortodoksluklar) geçiş sıralarına göre topladık. «Açıklamalar» bölümünde ise Ece Ayhan üstüne yapılacak başka incelemelere yardımcı olacağını umduğumuz sözlüğün nasıl değerlendirilebileceğini çeşitli açılardan göstermeye çalıştık.


    I. SÖZLÜK



    Kınar Hanımın Denizleri


    Digan: (argoda) ben.

    Pera: Beyoğlu.

    Cezayir menekşesi: Zakkumgillerden, rutubetli yerlerde yetişen, parlak, mavi renkli bir çiçek.

    Dikran Çuhacıyan: Türk melodilerini Avrupa tekniğiyle besteleyerek bizde ilk kez yerli operetler yazan değerli bir Ermeni sanatçı. «Leblebici Horhor Ağa», «Arif», «Köse Kâhya» gibi operetleriyle ün yapmıştır. (Bunlardan «Leblebici Horhor Ağa» ile «Köse Kâhya» dan da söz edilmektedir şiirlerde.)

    Neyyire Hanım, Neyyire Neyyir: (1903-1942). Tanınmış, değerli sahne sanatçılarımızdandır. Uzun yıllar Darülbedayi'de çalışmıştır. Muhsin Ertuğrul ile evliydi.

    Saffet Nezihi Şener: Ece Ayhan'ın Siyasal Bilgiler'de okuduğu yıllarda Tıp Fakültesinde okuyan bir genç. O zamanlar şiirler yayımlamış birkaç dergide. (Açıklamalar bölümünde bir şiirini tam olarak verdik.) Çok genç yaşta ölmüş.

    Zanzalak ağacı: 1. Bir ağaç türü. 2. Saffet Nezihi Şener'in bir şiirinin adı.

    Zincifre: Eskiden deri hastalıklarında kullanılan doğal, kırmızı civa sülfürü.

    Tuba: Romalılardan kalma bakırdan yapılmış bir nefesli saz.

    Teodor Kasap: (1835-1905) Abdülaziz ve II. Abdülhamit devirlerinin tanınmış gazetecilerinden. Kayserilidir. «Diyojen» adlı mizah gazetesini çıkarırdı.

    Perhiz: Hıristiyanlarda oruç.

    Kel Hasan: Tanınmış bir tiyatro oyuncusu. Süpürgesi ve tenekesiyle sahneye çıkarmış.

    Serkldoryan: Bir burjuva kulübü. Bu kulübün adıyla çıkarılan sigaralar.

    Kantocu Peruz: Zamanında çok ün yapmış bir kantocu. Radyoda da söylermiş. Çok şişman olduğundan tahtırevanla taşınırmış.

    Atonal: Yeni bir bestecilik çığırına göre ton ve makam temeline bağlı kalmadan yapılan beste. (Ece Ayhan şiir yayımlamaya yeni başladığı yıllarda şiirlerini atonal müzikle karşılaştıran incelemeler yapılmıştır.)

    Art Tatum: Amerikalı caz bestecisi ve piyanist. Kör ve zenci.

    Leon Blum: (1872-1950). Fransız yazar, siyaset adamı. 1936'da front populaire'i kurarak birçok partileri birleştirdi, başbakan oldu. (Şiirde 1936 yılından da söz edilmektedir.)

    Kanlı Nigâr: Çok güzel bir kadınmış. Güzelliğiyle bütün İstanbul'da ün yapmış. Gençlere düşkünmüş. Seviştikten sonra öldürtürmüş sevgililerini.

    Goygoycu: Dilenci. Cumhuriyet'in ilânından önce muharrem ayının ilk haftasında aşure yapmak vesilesiyle sırtlarında torbalarla bir makam tutturarak mahalle aralarında buğday, nohut, şeker, pirinç, vb. toplamak üzere dolaşan, çoğu kör, topal olmakla birlikte aralarında gözü açık olanlar da bulunan dilencilere denirmiş. İlâhiye benzeyen ve kendilerine özgü bir makamla bir tekerleme söylerlermiş. İçlerinden gür sesli biri, «Gökte melek, yerde her can ağlar,» dedikten sonra hepsi bir ağızdan «Hoy goygoy canım» diye makamı tamamlamak âdetinde oldukları için bunlara halk arasında «goygoycular» denirmiş.

    Okarina: Güney Amerika'da topraktan yapılan nefesli bir çalgı.

    Hoffmann, E.T.A.: (1776-1882). Alman edebiyatçısı. Çok realist bir dille garip öyküler yazmıştır. İnsanları, özellikle kentlerde yaşayanları büyük bir dikkatle incelemiştir. Müzikle de uğraşmış, bu konuda birçok yazılar yayımlamıştır.

    Deniz Kızı Eftalya: Zamanında çok ünlü, çok güzel bir şarkıcı kadın.

    Kula: Al ile kır arasında bir at rengi.



    Bakışsız Bir Kedi Kara


    İlenç: Beddua, lanet.

    Selenli: İlenç, alp, hınç gibi sözcüklerde rastlanan ve sesli değerinde olup kendinden sonra sessiz alabilen r, l, m, n, s, f gibi sessizlerin bu bakımdan ortak adı.

    Malta humması: Akdeniz kıyılarında görülen, keçi sütüyle insana geçen ateşli bir hastalık.

    Boliçe: Yahudi kadını.

    Epitafio: (İspanyolca) Mezar taşına, ölen için yazılan yazı.

    Angut: Kazdan büyük, tuğla renginde bir kuş. Çok garip bir hayvan. Masallarda ölü yiyen, mezar açan bir kuş olarak da adı geçer. Angut, argoda küfür olarak da kullanılır.

    Yalvaç: Kitap getiren peygamber, resul.

    Danyal Yalvaç: Milâttan 700 yıl önce yaşadığı söylenen bir İsrail peygamberidir. Rüya yorumlarıyla ün yapmıştır. Remil (Bakışsız Bir Kedi Kara'da, bu sözcük de kullanılmış) denilen falı ve rüya yorumlamasını onun bulduğu söylenir.

    Canfes: Parlak, ince, çoğu zaman iki renkli gibi görünen ipek kumaş.

    Mısrâyim: Eski İbrani metinlerinde Mısır'ın adı.

    Dimi: Verevine, sık dokunmuş, pamuklu bir bez. Döşeme yüzü ve perdeler için kullanılırdı.

    Simruğ: Kafdağı'nda yaşayan efsanevi bir kuş. Sözlüklerde «simurg» (otuz kus) olarak geçer.

    Ming: Çin ismi. Ece Ayhan'ın çocukluk yıllarında filmlerde de bu adda bir kötü adam varmış.

    Hamsin: Kuzey Afrika'da esen sıcak güney rüzgârı.

    Kargabüken: İkiçeneklilerden zehirli bir ağaç ve bunun meyvası. Bundan striknin elde edilir.

    Zakkum: Çok güzel çiçekleri olan zehirli bir bitki.

    Esrik:'Sarhoş, mest.

    Albastı: Lohusa hastalığı.

    İpeka: Güney Amerika'da yetişen kusturucu bir bitki.

    Remil: Bir fal türü, özellikle kum falı.

    Ağınmak: Yere yatıp debelenmek. (Hayvanlar için kullanılır).

    Kösnü: Erkek ve dişinin birbirlerine karşı duydukları istek; şehvet.



    Ortodoksluklar


    Ortodoks: Dinsel anlamda «doğru insan» demektir. Sertlik, gâvurluk, orostopolluk anlamlarına da gelebilir.


    I

    Sapkı: Bir görevin, özellikle fizyolojik bir görevin ters bir yön alması.

    Berbername: Osmanlılarda bu «name»lerde açık, ayıp şeyler anlatılırdı. Bunlara berbername, hamamname gibi isimler verilirdi. Aralarında padişahlar için yazılanları olduğu gibi halk için yazılmış olanları da vardır.

    Erselik: Hünsa, kendinde hem erkek, hem de kadın organları bulunan.

    Lavta: Uta benzer, gövdesi uttan küçük bir çalgı.
    Malta Yahudisi (Jew of Malta) : C. Marlowe'un birkitabı.


    II

    Madrigal: Konusu daha çok aşk olan kısa şiir. Sonnet'e benzer. Sözleri böyle şiirlerden alman şarkılar.

    Gesualdo da Venosa: Venosa, İtalya'da bir kent. .Gesualdo, Venosa prensiymiş. Karısını çılgınlar gibi seven bu prens çok da kıskanırmış. Kendisini başkasıyla aldattığını sanarak kadını zehirlemiş. Sonradan yaptığına çok pişman olmuş ve hayatının geri kalan yıllarını bu konuyla ilgili madrigaller yazarak geçirmiş.


    III

    Bürümcük: Ham ipekten dokunan ince bir bez. 
    Hamamname: bak. berbername (I).
    İğdiş: Hayaları burulmuş.


    IV

    Bindallı: Mor kadife üstüne sırmayla kabartma dal, yaprak ve çiçek işlemeli giysi. 

    Köse Kâhya: Dikran Çuhacıyan'ın bir operetininadı.


    V

    Kirmastorya: Sonradan Mustafakemalpaşa adını almış olan ilçeyi kuran kadın.

    Sodomita: (İspanyolca) ibnecik.

    Cihannüma: Her yanı seyredebilmek için bazı evlerin çatılarına yapılan küçük oda ya da taraça.

    Ut yeri: Vücudun gösterilmesi ayıp olan yeri.


    VI

    Varak: Yaprak yaldız.


    VII

    Barduğomeos: Ermiş bir Ermeni. Sağ eli bugüne dek kalmış ve kutsal sayılıyor. Birçok manastırlarda böyle sağ ellere rastlanıyor.

    Ruzukan: 1. At adı 2. Bir Ermeni kralının adı.


    VIII

    Vire: Durmadan, habire.


    IX

    Üzgü: Eziyet, cefa.

    Tını: Bir cismin titreşiminden çıkan ses. (Müzik terimi).

    Tablatura:. Müzikte (Batı müziğinde) bir nota çeşidi.


    XI

    Çaça: Genelevdeki kadınlara yardımcılık, aracılıkyapan kadın.

    Lonca: Aynı meslekten olanların kurduğu örgüt.

    Ziba: İstanbul'da, kapanmış çok ünlü bir genelev sokağının adı.


    XII

    Fınduktar: Ermeni tarihinin garip bir kişisi. Kızları esir alınır, hayatı hep onları aramakla geçer.

    Diyakos: Papaz çömezi, papaza âyinde yardım eden kimse.


    XIII

    Angut: bak. Bakışsız Bir Kedi Kara bölümü.
    Akneri-Vank manastırı: Kars-Bitlis yöresinde bir zamanlar Türkiye'de bulunan Ermenilerin merkezi olan bir manastır.

    Domra: Kafkaslarda rastlanan bir çalgı.

    Hult ağacı: Cennette bir ağaç. Doğu ülkelerinde masallarda adı çok geçer.

    Vardapet: Ortodokslarda dinsel aşamada bir mevki.


    XIV

    Cinaedi: Puşt, oğlan

    Tavşandudağı: Doğuştan yarık üst dudak.

    Sayrılık: Hastalık.

    Pericik: Kilit dili.

    Aleko: Bir tiyatro oyuncusu. Sahnede ölmüş.


    XV

    Panola: (İspanyolca) Bir çalgı. Türkçeye Yahudilerin getirdikleri sözcüklerden biri.

    Nite: Nasıl.

    Büküntü: 1. Düğüm. 2. Barsakta meydana gelen ağrı.

    Puhu kuşu: İri cins bir baykuş. Ruslar İsa'nın bir dilenci kılığında Rusya'dan geçeceğine inanıyorlar ve bunu bekliyorlar. Puhu kuşu kılığında şimdi şehirlerde dolaşıyor geceleri.


    XVI

    Karabitsi oyunu: Eski bir Bizans seyirlik oyunu. Bizim şenliknamelerde de adı geçiyor. 

    Pençik: Beşte bir anlamına gelir. Rumelide devşirilen oğlanlardan padişaha verilen beşte biri.

    Tar: Bir çalgı.

    Hamparsum: Osmanlılarda ilk notayı bulan, şarkıları notaya çeken müzisyen.

    Ayvazovski: (1817-1900). Ünlü bir Ermeni ressamıdır. Kırım'da doğmuş ve orada ölmüştür. Rusya'da saray ressamlığında bulunmuştur. Bizim müzelerimizde olduğu gibi, Avrupa müzelerinde de tabloları vardır. Özellikle deniz resimleriyle ün yapmıştır.

    Raspop: Rusya'da Ortodoksluktan atılan papazlara verilen ad.

    Porne: (Rumca) Orospu.


    XX

    Maydos: Şimdiki Eceabat.

    Vartuvaria: Gül bayramı, özel ad.
    Selluka: Ege bölgesinde yetişen bir çiçek. Bu bölgede özellikle iplere dizilip satılıyor.


    XXI

    Kimesne: «Kimse» sözcüğünün eski şeklidir.

    Karakoncolos: Karakoncolosların kovulması şeklinde oynanan bir oyun. Karakoncoloslar (karakandzali) ne olduğu belirsiz birtakım yaratıklardır. Türkler bunları karakoncolos olarak adlandırıyorlar ve bunların Noelden on ikinci geceye kadar kötü etkileri olduğuna, gittikleri evlerin bolluğunu, bereketini yok ettiklerine inanıyorlar.

    Kayağantaşı: Yaprak yaprak ayrılabildiği için evlerin damlarını örtmekte ve üzerine tebeşirle yazı yazılan taş tahta yapımında kullanılan yumuşak, mavimtırak bir taş, arduvaz.

    Manil: Eski bir oyun. Dominoya benzeyen, çok dikkat isteyen bir oyun. Oyunun başında da olsa en ufak bir yanlış yenilgiye sebep oluyor.

    Kiril: Bugün kullanılan Rus alfabesini bulan Ortodoks papaz; bu alfabeye «kiril alfabesi» adı verilmiş.


    XXII

    Novotni: İkinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul'da bir gazino.

    Lala: Gene İkinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul'da bir birahane.


    XXIII

    Levanten: Orta Doğuda uzunca kalıp, yerleşmiş ya da evlenerek soyu karışmış Avrupalı.
    Kokot: Aşifte.
    Anzorot: (Argoda) Rakı.
    Ötümlük: Sonorite.
    Zangoç: Kilise çanını çalan.


    XXIV

    Üç Horan Kilisesi: Beyoğlu'nda bir Ermeni kilisesi.

    Sorokust: Ayin.

    Karatodori Paşa: Osmanlı Devletinin bir paşası. Müzikle uğraşırmış.


    XXV

    Potrebnik: Rusların dinsel kitabı.


    XXVI

    Fakfon: Gümüş gibi görünen bir alaşım.

    Arkegon: Yosunlarla eğrelti otlarının dişilik organı.


    XXVII

    Ayapera: Pera, Beyoğlu'na verilen addır. Aya ise «aziz» anlamına gelir.

    Değimsiz: Değersiz (sözlükte). Değerli (şiirdeki anlamı).

    Dudu: Yaşlı Ermeni karısı.

    Eprimek: Dağılıp parçalanacak hale gelmek, dağılıp parçalanmak, inhilâl.

    Arda: İşaret olarak yere dikilen çubuk.

    Arkebüz: Omuzda taşınan, uzun bir tabanca. Çok eski zamanlarda kullanılmış olan bu silâha Fransızlar «el topu» da derler.



    II. AÇIKLAMALAR


    Şiirin sözcükleriyle ilgili olarak: «Yırın tilciğe dayanması demek, tilcikle 'kurulur' demek gibi yalınç bir anlama geliyorsa amenna (ötekiler tilcikle 'yazıyorlardı'), ama 'salt' tilcik olanakları bakımından bir anlam veriliyorsa, hayır. Tilcik 'salt' görüntü yakalamak için bir araçtır demek de, yırı, bugünkü yırı anlamamak, yırın kendisini, tilciğin 'değerini' bilmemektir,» (3) diyor Ece Ayhan. Şiirlerinde sözcükler çok önemli bir rol oynuyor, ama başta da belirttiğimiz gibi, bu sözcüklerin incelenmesi üstüne kurulan yazımızla her şeyi çözümleyeceğimizi sanmıyoruz.


    a.) Sözcüklerin üç kitaba dağılışı:

    Verdiğimiz küçük sözlüğe bir göz atacak olursak açıklanması gereken sözcüklerin en çok Ortodoksluklar bölümünde bulunduğunu görürüz. Bu nedenle Ortodoksluklar'daki şiirlerin öbürlerine bakımla daha kapalı olduğu, daha güç anlaşıldıkları gelebilir aklımıza. Ama aslında Ece Ayhan bu şiirlerde biraz açılmıştır, aydınlıklaşmıştır.

    Daha okumaya başlarken yapıtın adının, içeriğiyle ilgili çok açık bir ipucu verdiğini, içeriği özetlediğini görüyoruz: Ortodoksluklar: sertlikler, orostopolluklar. İçindeki şiirlerin başlık yerine numaralar taşımaları bunların — konusunu yapıtın adıyla öğrendiğimiz — büyük bir bütünün bölümleri olduğunu gösteriyor bize. Öbür iki yapıtın adları, Kınar Hanımın Denizleri ile Bakışsız Bir Kedi Kara, ilki anıları, geçmişteki olayları, ikincisiyse masalsı bir dünyayı aklımıza getiriyorsa da, içerikle ilgili böyle kesin, kolay anlaşılır bir ön açıklama yapmıyor; okur belirli bir şüphe, bir soru işaretiyle açıyor o kitapları.

    Ortodoksluklar'ı okumaya başlayınca Bakışsız Bir Kedi Kara'dan, özellikle Kınar Hanımın Denizleri'nden çok alışık olduğumuz tekil birinci şahsa göre çekimlenmiş yüklemlerin, tekil birinci şahıs iyelik zamiri eklerinin, kısacası «ben» in bu kitapta yok olduğunu farkediyoruz. Üçüncü şahısta bir anlatımla, sanki Ortodokslukları bir gözlemcinin dilinden dinliyoruz; gözlemlerini yapmış, belki kimi zaman aralarına karışmış, şimdi de bize anlatıyor çevresindeki bu Ortodokslukları. I ve VI numaralı şiirlerde «ben» kullanılmış, ama bu tümceler italik dizilerek ötekilerden ayrılmış.

    Kınar Hanımın Denizleri ile Bakışsız Bir Kedi Kara'da çoğunlukla kendinden söz eder, çocukluk, gençlik günlerine dalar, «karaduygululuğunu» yalnızlığını anlatır, yakınır; gözlemci bir niteliği yoktur bu şiirlerde.

    Örneğin, Bakışsız Bir Kedi Kara'da

    Ey serseriliğin denizleri! Ey ahtapotları atılmışlar kıyıya mutsuzluğun! Bir kraliçedir oğlum kanatlarını açmış. Örtünür canfes. Unutur gitgide yakılmış babası büyücü. Selanik'te geçirir kışı.
    (Kılıç)
    dizeleriyle oğlunun hem dişi, hem erkek olma durumundan usulca, örtülü bir şekilde söz ederken Ortodoksluklar'da bunu çekinmeden, «göğse yazdırılmış, kezlerce yinelenmiş» bir sözcükle açık seçik belirtmiş:
    Arık bir çocuğun yüreğindeki eğriliktir. Bileğinde doldurulmuş ve bütün bir atmaca taşıması. Çalışır toplamaya tüylerini. Yazdırır göğsüne zafranla. Yinelediği bir sözcük kezlerce: Erselik!
    (I, Ortodoksluklar)

    Buradaki «Erselik» örneğinin gösterdiği gibi küçük sözlüğümüzdeki «bilinmeyen» sözcüklere çok şey sığdırılmış, yüklenmiş. Ortodoksluklar'daki hemen her şiirde böyle birkaç tane «bilinmeyen» sözcük var ve çoğu zaman bir anahtar görevinde bunlar. Çok çeşitli kaynaklardan gelen bu sözcüklerin anlamlarını düşünüp onlara gerekli boyutları vererek imgeleri genişletebilir, etkilenilen kaynağa yaklaşır ve şiiri anlayabiliriz. Aşağıdaki öbür bölümlerde bu düşüncemizi açıklayacak, pekiştirecek örnekler göreceksiniz.


    b.) Sözcüklerin ilgili olduğu konular:

    Sözlük bölümünde verdiğimiz sözcüklerin şöyle bir ayrımını yapabiliriz: Müzikle, tiyatroyla uğraşmış, bugün artık yaşamayan kişiler — çoğu Rum, Ermeni bunların —; efsanelerde, masallarda rastlanan kuşlar, kişiler; falcılıkla, büyücülükle ilgili sözcükler; zehirli bitkiler; İbrani, Ermeni-Bizans tarihinden kişiler, yerler, sözcükler. Bu çok genel, kaba ayırımdan Ece Ayhan'ın hoşlandığı konuları görüyoruz. Renkli, çarpıcı görüntülerini çizdiği sözcüklerin kaynağını onun okuduğu kitaplarda bulabiliriz. Dünyasını kitaplar üzerine kurar ve şiirinin ham maddesini bunlardan devşirir. Çoğu zaman ham madde olarak aldığı bu sözcüklerin anlamını bilmek yetiyor bize. Ama bazan da bir ansiklopedinin çerçevesi dışında, ilgili oldukları konularda özel bir bilgi gerektiriyorlar. Arkebüz, arkegon, domra, tar, okarina, ipeka gibi sözcükleri kitap karıştırmadan bilmek, bulmak biraz güç. Yalnız bu söylediklerimizden Ece Ayhan'ın değişik, anlaşılmaz bir şiir yazmak için birtakım kitapların başına geçip ilginç sözcükler aradığı gibi yanlış bir anlam çıkarılmamalı. Şiiri bir sözcükler yığını diye görmek olurdu bu.


    c.) Sözcüklerin anlamları yardımıyla şiirlerin açıklanması:

    Yukarda «erselik» sözcüğünü örnek göstererek «bilinmeyen» sözcüklerin anlamlarını bulduktan sonra bunlara gerekli boyutları vererek çoğu zaman şiirleri açıklayabileceğimizi söyledik. Başka örnekler verelim şimdi:

    Seriyor zambaklarını kıskançlığın bir delikanlı. Yeraltı gömütlüğü açık.

    Bir madrigal söylüyor Gesualdo da Venosa'dan. Yazıklanmanın kamburu.

    Kunduz karnı bir kadına, beklenmedik bir çılgınlık daha giyindirildi.
    (II, Ortodoksluklar)

    Gesualdo da Venosa'nın karısını çok seven bir prens olduğunu, ama sevdiği kadar kıskandığını da, hiç yoktan kendisini başkasıyla aldattığını sanıp kadını zehirlettiğini ve sonradan yaptığına pişman olup madrigaller yazdığını bilirsek, yani kısaca, Gesualdo da Venosa'yı sözcüğün tarihsel boyutları içinde düşünürsek şiirde anlaşılmayan bir yan kalmıyor. Garip bir sevgi belirtisinin ve kıskançlığın Ece Ayhan'ı etkilediğini anlıyoruz. Gerçi Gesualdo da Venosa'nın kim olduğunu bilmeden de «kıskançlık» motifi seziliyor, ama o kadar, o da belki şiirde «kıskançlık» sözcüğü geçtiği için.

    Örtemiyor üzüntüsünü, fakfon kanatlarıyla bir kokona, arkegon bozuğu. Bulanık çekimler.

    Ayrılırken esrikti, elinde potin ayağında şemsiye. İki parmakla istavroz çıkarmak bilir.
    (XXVI, Ortodoksluklar)

    Burada da fakfon ve arkegon sözcüklerinin anlamını bilmeden pek ileri gidemeyiz. «Gümüşe benzeyen bir alaşım» ve «yosunların, eğrelti otlarının dişilik organı» anlamlarına gelen fakfon ve arkegon sözcüklerini bilmediği için de kimseyi kınayamayız, ayıplayamayız. Bunların anlamlarını öğrenince şiir tamamen açıklanıyor. Arkegon ve fakfon'un ne olduğunu bilmeden «bulanık çekimler», «ayrılırken», «elinde potin ayağında şemsiye» sözcükleri yardımıyla bir şeyler seziyor, bir kokonanın konuşmasını andıran arkegon ve fakfon'da «on»ların yinelenmesiyle yaratılan dış güzellikle, uyumla avunuyoruz.

    Kınar Hanımın Denizleri ile Bakışsız Bir Kedi Kara'da da sözcüklerin yardımı oluyor gene, ama çoğunlukla anahtar niteliğinde değiller. Öyle şiirler var ki içindeki sözcüklerin hepsinin anlamlarını bilmemize karşın gene de anlamakta güçlük çekiyoruz. Bu iki kitapta genellikle etkilerin geldiği kaynaklar farklı. Ortodoksluklar'da çoğunlukla «bilinmeyen» sözcükler halinde ortaya çıkan etkiler, çağrışımlar, bunlarda «bilinen» sözcükler halinde ortaya çıkıyor, imgeleri kuruyor. «Bilinmeyen» sözcükleri açıklamakla, onları izleyerek etkilerin, çağrışımların kaynağına yaklaşabilirken bu yapıtlarda böyle yol gösterecek yardımcılar yok.

    Aşağıdaki örneklerde kaynağı ve etkinin dışsallaşmasını göstererek bu düşüncemizi açıklayalım.

    Ece Ayhan'ın özellikle ilk kitabında, sonraları gittikçe seyrekleşerek Ortodoksluklar'da yok olan, «abla» ve «ablanın intiharı» motiflerine çok rastlanır. Bunları sözlükte kısaca sözünü ettiğimiz genç ozan Saffet N. Şener'in aşağıda tam olarak verdiğimiz şu şiirine bağlayabiliriz:

    Ablamın Ölümü
    Bir kova devrildi taşlığa
    Sular serin serin akıverdi.
    Sıkıldı bu taraflardan
    Karanlığa çevirdi yüzünü
    Garipçe bakıverdi. (4)

    Şiirlerin tamamı çok yer kaplayacağından sadece «abla» sözcüğünün geçtiği dizeleri veriyoruz. (Örnekler çoğaltılabilir.)

    Uzamış masallardan güzleri
    bir halı sermek taşlığa ablamın
    biraz konuşmak istemek sonra çekip gitmek.
    (Kanlı Nigâr.)

    intihar karası bir faytona binmiş geçerken ablam.
    (Fayton.)

    Benim hiç çin'de bir ablam olmamış korkunç hû.
    (Put, Zanzalak Ağacı, Saffet N. Şener, Zincifre, Ölüm.)

    nereye gitsem gelip beni buluyor
    çıkmaz bir sokakta ablam.
    (İbraniceden Çizmek.)

    Saffet N. Şener'in ince duyarlığı çevresinde dolaşan bu etkilenmenin ne denli değişik biçimlerde ortaya çıktığını görüyorsunuz. Ece Ayhan'ın şiiri bir ozanın etkilenebileceği kaynakların çeşitliliğini, değişikliğini göstermesi bakımından çok ilginç.

    Şimdi de Metin And'ın Bizans Tiyatrosu (5) adlı kitabından aldığımız şu bölüme bakalım:

    «Doğudaki inanca göre pantomimus ve mimus oyuncuları her türlü cinsel sapıklığa yatkın kişilerdi. Arnobius oyuncuları doğrudan doğruya cinaedi (oğlan, puşt) diye nitelendirir. Mima'ların hepsi de Theodora gibi utanmaz değilse de herhangi birinin tam namuslu bir hayat sürdüğü ileri sürülemez. Mimalar çok defa porne (fahişe) olarak nitelendirilir.»

    Gene aynı kitapta kiliseyle çatışma halinde olan tiyatroyu, bu cinaedileri, porneleri, kilisenin sonunda içine aldığını, çatışmayı hallettiğini öğreniyoruz.

    Bu bölümde görülen cinaedi ve porne sözcüklerinin geçtiği şiirlere bakalım.

    Kendini doğuruyordu bir cinaedi. Dimdoğru. Borçludur bir sayrılığa tavşandudağını.

    İndirdi periciğini kilidin. Dörtkaşlı Aleko. İğneardı mıydı başındaki ışkırlak?
    (XIV, Ortodoksluklar)


    Miydi? Bir levanten miydi? kokot'un yeğeni. Türiyor sözcükler anzarot'tan. Bir klarnitacının divan'ına giderdi.

    Vardı ötümlüğü ne güzel bir ses, her yortunun kilisesinde. Kuyu yüzüne çıkıveriyor zurnalarla da buluşup görüşmek.
    Bir zangoç, unutamadığı bir cinaedi'yi yeniden kurarken, bir gravür kazıyacaktır, tortudan. Şiir elinden tutuyor.
    (XXIII, Ortodoksluklar)


    Yüzükuylu çevrilirse, sırtında daha büyük bir yara görülür. Raspop kafasıyla porne türevleri.
    (XVII, Ortodoksluklar)


    Ancak cinaedi'yi, porne'yi tarihsel boyutları içinde düşünerek yukarıdaki şiirlere bir anlam verebiliyoruz. Cinaedi'lerle porne'lerin kilisede yaşamaları, kilisedeki yaşantıları ve bu durumun, bu zıtlığın yaptığı çağrışımları duyuyoruz yukarıdaki dizelerde.

    Ece Ayhan
  • Kan ateş ölüm üçgeninde ırkçılık ve Yeni Zelenda faciası
    Muharref Tevrat’tan başlayarak İncil mensuplarının insan algısına, oradan günümüze ulaşan tarihsel süreçte, genelde insan düşmanlığı, Hristiyanlıktan günümüze kadarki dönemde de insan ve Müslüman düşmanlığı Batı kültür havzasının temel özelliğini oluşturur.

    Batı uygarlığının üç temel direği: Yunan felsefesi, Roma hukuku ve Hristiyanlıktır...

    Romalılara göre insan olan Romalılardır. Dünyayı yönetmek de onların misyonu arasında sayılır. Dünyayı yönetmeye layık ve ehil olanlar Romalılar olduğu için dünyanın efendisi de Romalılar olmak gerekir. Ötekiler köledir...

    Antik Yunanda da insanlar soylular ve köleler olarak ikiye ayrılır. Kölelik Roma’da olduğu gibi Grek ülkesinde de kurumsal bir olgudur. Roma’nın insan telakkisi Grekler için de aynen geçerlidir: özgürlük Yunanlılara özgü bir ayrıcalıktır; geri kalan herkes barbardır ve köle mesabesindedir...

    Üçüncü temel Hristiyanlığa gelince: Muharref İncil’de sadece insan sevgisi üzerine öğütler yer almaktadır. Hukuka (şeriata) ilişkin hükümler İncil’de yer almadığından Tevrat’ın şeriatı kısmen de olsa Hristiyanlar tarafından da benimsenmiştir. Bu fiili durumun sonucu şu: halen Hristiyanlık Yahudi-Hıristiyan (Judeo-Christian) bileşiminden hâsıl olan dinsel kültürü tevarüs etmiştir. Muharref Tevrat’a göre Yahudiler seçkin kavim sayılıyor. Yahudiler ise buradaki “seçkinlik” sıfatını kendilerinin dünyayı yönetmeye memur kılınmış efendi olarak algılamaya çalışıyor. Ve işte, dananın kuyruğunun koptuğu yer tam da burada ortaya çıkıyor. Şöyle ki:

    Avrupalı emperyalistler, bir ülkeye İslami bağlamda fetih için girmiyor; sömürmek, talan etmek, yağmalamak için gidiyor... Girdikleri ülkenin insanını insan saymıyor. Onlar fiilen ve kendi hukuk algılarına göre hayvan sayılıyor. Avrupalıların girdiği Afrika ülkesi insanları, Afrika’dan Amerika’ya kaçırılan Afrikalılar; Ortadoğu’dan başlayarak Asya’nın en Doğu kesimlerine kadar girdikleri bölgelerin hiçbirinin insanı insan sayılmıyor. Onlar etinden sütünden derisinden kemiğinden yararlanılacak hayvanlardır. Bu nedenle de o ülkeleri acımasızca yağmalayabiliyorlar ve o toprakların zenginliklerini (doğal ve kültürel her türlü zenginliğini) kendi ülkelerine taşımakta bir beis görmüyorlar...

    Yeni Zelenda’da Müslümanlara yönelik acımasız saldırının kökenini anlatmaya çalıştığımız bu Batılı telakki tarzında aramak gerekiyor.

    Avrupa’nın, Amerika’nın kayıtsız kınama cümleleri bu telakkinin odağında görülüp değerlendirilmeli...

    Yeni Zelenda’daki faciayı bireysel bir saldırı olarak değil bir kafa yapısının dışa vurumu olarak değerlendirmek gerekir. Bu kafa yapısıyla mücadele etmenin yöntemi İslam’ın öngördüğü değerlere sahip çıkmaktan geçer. Malcolm X (Malik el-Şahbaz)’in önerisi burada da geçerli: beyaz ırkçılık siyah ırkçılıkla ifna edilemez, beyazlara da İslam öğretilmelidir! İmkânsız ölçüde zor da olsa yöntem budur...
  • Batı, Afrika'yı da katmak suretiyle söyleyelim, Doğu'yu öylesine yere sermiştir ki, bir gün, kendi süresi dolduğunda ölüm döşeğindeyken bir bardak su istese onu sunacak bir eli ve kudreti bulma umudundan ortada eser yoktur adeta.
    Sezai Karakoç
    Sayfa 16 - Diriliş Yayınları