• Urban bu silahın zafer kazandıracağını biliyordu ve iyi bir silah tüccarı gibi bu fikri satmak için dolaşmaya başladı. Akla ilk gelen müşteri adayı tabii ki Konstantinopol’dü.
    II. Mehmet’in orduları Çanakkale Boğazı’nın doğu tarafında toplanıyordu ve Osmanlı Türkleri Bizans’a karşı kutsal bir savaş ilan etmişti. Urban’ın teklifini ilk olarak İmparator XI. Konstantin’e götürmesinde az da olsa din ve ırk birliğinin etkisi vardı.

    Hazırladığı süper silahların planlarını göstererek buna sahip olacak herhangi bir şehrin tüm saldırıları kolayca püskürtebileceğini anlattı. Bu güçlü silahtan atılacak bir mermi, yüzlerce saldırganı öldürebilir ya da bir gemiyi batırabilirdi. Düşman karşılarına aynı büyüklükteki silahlarla çıksa bile onları daha kullanamadan etkisiz hale getirilebilirdi.

    Ancak Urban reddedildi. Danışmanlar denenmemiş silahlara para harcamaktansa o parayla biraz daha kiralık asker tutulabileceğine karar verdi. Herhalde Bizans, Urban’ın bir silah tüccarı olduğunu ve bir dahaki durağının Boğaz’ın öte yakası olacağını düşünememişti. II. Mehmet teklifi hemen kabul etti ve Urban’la bu silahları hazırlaması için anlaştı.

    Bir yıl sonra Mehmet’in ordusu şehri kuşattı. Kuşatmanın kaderini Urban’ın dev topları belirledi. Silahlar Bizanslıların Rum Ateşleri’nin menzili dışına yerleştirildi. Ayrıca bu silahların yapılması için harcanabilecek parayla tutulan askerlerin oklarından da uzaktı.

    Surlar yıkıldı, Türkler içeri girdi ve XI. Konstantin öldürüldü. Urban’ın silahlarını reddeden danışmanların da Konstantin ile birlikte öldüğünü düşünmek isteyebilirsiniz ancak bu tür bir adalet nadiren gerçekleşir.

    Urban’ın silahları Türklere satma fikri uzun vadede yanlış bir karar olabilirdi. İstanbul artık Türklerin önünde bir engel değildi, dahası Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olmuştu. Bu da tüm Güneydoğu Avrupa’nın savaş alanı haline gelmesi demekti. Dahası Türkler Viyana’ya kadar uzanacak ve Urban’ın kendi ülkesi de bir savaş alanına dönecekti. Urban’ın malını satıp para kazanma tutkusu Macaristan’ın bugün bile korkulu rüyası olan, beş yüz yıllık bir çatışmaya neden olmuştu.
  • Baştan söyleyeyim alışveriş sepetlerinize hemen bu kitabı ekleyin. Okuyun , okutturun!

    Jack London Amerika’dan İngiltere’nin Londra kentine kentin de Doğu Yakası’na sosyolojik bir araştırma için gelir ,gözlem yapar ve gözlemlerini aktarır. Kitabın ana çerçevesi bu yönde ilerler. Ama London burada tahmin ettiğinden daha fazla sefaletle karşılaşacak ve şu sözleri aktaracaktır kitabına : “Benim başka hiçbir kitabım genç kalbimi yoksulluğun böylesi kadar burkmadı.”
    İngiltere…
    Üzerinde güneş batmayan krallık…
    Albion …
    Bu şatavatlı , bu güçlü ülkenin doğusunda bir uçurum var ve insanlar bu uçurumdan yuvarlanıp kendilerini tatlı bir ölüm uykusuna bırakıyorlar. Bakın “tatlı” kelimesinin altını çizerim , çünkü Doğu Yakası’nda ölüm sabırsızlıkla beklenen bir sevgili gibidir.
    Ne yapar bu Doğu Yakası halkı ?
    İşin , iş gücünden daha az olduğu , binlerce insanın aynı iş için kapıştığı bir rekabet ortamında haftada – iyi şartlarda- beş dolar gibi bir rakamla ailelerini geçindirmek, barınacak bir yer bulmak adına köle gibi çalışırlar ve hiçbir zaman gerçek anlamda tokluğun ne demek olduğunu bilmeyen çocuklar dünyaya getirirler. Hiç işi olmayan insanlar da vardır. Bunlar ya sağlıklarını kaybedip işsiz kalmışlardır ya da rekabetin büyüklüğünden dolayı verimsiz işçi sınıfına girmişlerdir. Her gün yeni umutlarla iş aramaya koyulurlar , sabahtan akşama kadar belki bir yardım kuruluşunun dağıttığı kartondan hallice bir parça ekmek görmüş ya da en az üç gündür hiçbir şey yememiş midelerini ve yorgun bacaklarını sürüklerler sokakta. Umudu olmayan gruplarda vardır. Bunların çoğunu yaşlılar ve kadınlar oluşturur. Düşkünler evine gitmektense kendini soğuk nehrin sularına atmayı tercih ederler ve gözlerini bile kırpmadan yaparlar bunu.
    Burada insanlar kendi cehennemlerini yaşamaktadır ve ruh, Tanrı gibi soyut şeyler bu bölgeyi terk etmiştir. Burada tek bir gerçek vardır: yatacak bir yer , yiyecek ekmek. Hepsi bu kadar.
    Bölgede yoğun bir şekilde pansiyonculuk yarışı vardır. Bir büyük odadan tutunda , yatağın altını bile kiraya veren bakın altını çiziyorum “yatak altı” nı bile kiraya verenler ve kiracı bulanlar vardır. Sokaklarda uyuyamazsınız. Polis anına ensenizde biter. Belirli sosyal tesisler vardır ancak bunlara belirli bir miktarda kişi alımı yapılır ve size verdikleri yemek karşılığı –iyi niyetimden bu ismi veriyorum yoksa domuzlar bile yemez verilenleri- sizden iş isterler, yaptıkları dini ayinlere katılımı şart tutarlar. Sanki dine çok ihtiyaçları varmış gibi. Ama devlet yaptığı en aşağılık iyiliği bile çıkarsız yapmaz. İngiltere de yaşayan varlıklı kesim ise önlerinden geçtikleri sefalete büyük bir rahatlıkla baş çevirip ardından yardıma muhtaç ülkelere ayda cüzi bir miktar para yardımı yaparak insanlık karşısında vicdanlarını temizlerler ve yatağa rahat yatarlar. Bir babanın çocuklarını ve karısını doyuramadığı için ailedeki herkesin gırtlağını kesmesi umurlarında bile değildir. Onlar yardımlarını göndermişlerdir bir kere, gerisi teferruattır.
    Uzadıkça uzar bu yazı , Doğu Yakası böyle bir cehennemdir ve bunlar London’un kağıda geçirebildiklerinin ve benim de size aktarabildiklerimin bir kısmı sadece.
    Güneş Doğu’dan doğuyor ama Doğu Yakası için güneş hiçbir zaman bir önem arz etmedi. Burada bulabileceğiniz şey yalnızca sefalet ve hükümetin yaptığı toplu bir cinayetten ibaret.
  • Hadi gel seninle bir şeyler yapacağız!
    Ucu bucağı yokmuş gibi bir hava yakalayacağız önce düşümüzde...
    Ben küçük evimi düşlüyorum şimdi:
    İçerisin de farklı renk ve tonlar da 7 tane şamdan bulunacak.

    Yattığım yer, mutfak, oturma odası bir/yerde...
    Pencerem kestaneden yapılmış ağır/kalın tahtadan

    Duvarımın kuzeye bakan tarafı tamamen çamdan yapılmış ve ortada şömine ve ağaçların zarar görmemesi için kiremit tuğla kullanıldı.
    “ Şunu da belirtmeliyim ki bu ağaçları kesilmiş olarak almama rağmen 700 fidan diktim ve de diktirdim. Diktirmem için 14 çocuğa fidanları dikerken eğlenerek dikmeyi öğrettim ve bunun için bir miktar para ve şekerlemeler aldım. Çocukların içlerin de ailelerinden meraklı gözlerle ve de aramıza katılan büyük çocuklar da oldu...”

    Doğu bölümünde bulunan ahşap pencereler alışık olduğundan farklı bir görünüme sahiplerdi. Bir birinden bağımsız U şeklini alan bir pencere üç parçadan oluşuyor. ] _ [ gibi düşünebilirsiniz.

    Çok güzel üç kanepem var bordo, yavruağzı ve siyah iki koltuğa sahibim.

    Mutfağım da tahmin edebileceğiniz gibi ben ceviz diye tahmin ediyorum. Meşe istemiştim. Eskilerin raflarını da andıran yeniliğe açık hatta bir adım önde camsız fakat biraz geniş baklava dilim desenli bir model ağırlık gösteriyor. Mesafeleri geniş. Ve arka ton beyazlığı ile aydınlatılmış.

    Batı tarafımda diklemesine bir cam var tahmini 75 cm genişliğin de 2 metre boylarında üç sabit cam. Açılır pencere değil. Asla!
    Benim ufak dediğim ev ancak bu kadar ufalıyor bu arada.
    (Şuan mola çünkü hayli bir beynim yoruldu.)

    (Ne diyorduk o zaman devam. Biraz dinlendim gibi)

    Odanın batı/yakası tamamen boş hiç bir eşya koymadım. Zaten biraz açıklık bana nefes aldıracaktır. Banyonun bulunduğu kısım burası. Kapı ahşap orijinal kendin enginde kayın. İçerisi her/haluklar da mahrem kalmalı diye düşünüyorum. Amerikan kapı tarzında, camsız el işlemeli ağır bir kapı.

    Banyo içerisin de sağ tarafım tamamen banyo dolabı ve giyim odası mevcut. Sol tarafım da rahat ede bilinecek hemen/hemen üç kişinin sığabileceği büyüklükte jakuzi pembe renkte, duvar da mermerden yapılmış orjinal çizgilerle siyah turkuaz renkleri göze çarpıyor. Ara da ki koyu mavimsi macun biraz ahenkgini bozmuş olabilir yine de en sevdiğim alanım burası diyebilirim.
    Evin dışı tamamen kırmızı kiremit kaplı ve cam gibi dik bir eğilime sahip. Bu çok az kar tutmasını ve ağırlıktan korunaklı hâle getiriyor çatıyı. Evim/evim güzel evim
    Kadim TATAROĞLU
    11072018
    11:08
    Evimi Beğendiniz mi?
  • "Hiçbir erkek ilgi duymadığı bir kadının zarafetiyle ilgilenmez, böyle bir kadınla gurur duymaz."
    Jack London
    Sayfa 68 - Antik Kitap
  • "Ve sonunda Doğu Yakası'na ulaştığımda beni en çok mutlu eden şey,kalabalık korkusundan artık etkilenmememdi."
    Jack London
    Sayfa 15 - Antik Kitap
  • "Açın milyon katı toklar
    Yani isteseler rahat rahat doyururlar" Indigo

    Hadi biraz şehircilik oynayalım. Tuco Herrera hediye etti bu kitabı, ben de onunla birlikte uçurumdayım artık.

    Bugün ben Milano'nun alışveriş caddesi Via Montenapoleone, Paris'in zamanında aristokratik amaçlara hizmet eden Champs-Élysées ya da Barcelona'nın La Rambla'sı değilim. Ben bugün devletin İngiliz kömürü ve makarnasıyla iktidarını ayakta tuttuğu Londra'nın, Le Corbusier, Mies van der Rohe ve Louis Sullivan gibi isimlerle başlayan modernizm akımının, Minoru Yamasaki'nin Pruitt Igoe evlerinin ghetto ve suç yüklerinin binaların statik hesabına katılması unutulmak istendiğinden dolayı yıkıldığı ve modern mimarlık akımını öldürdüğü Doğu Yakası'yım.

    Rabbul meşrikayni ve rabbul magribeyn. Ama Batısı daha çok hoşlarına gitmişti çamurdan yarattıklarına. Çünkü Batı'da yoktu hammaddeleri olan çamur.

    Venedik'te gondol turlarına binip gününü gün etmek, Lizbon'da şarap tadım turlarına katılmak ve Amsterdam'da peynir, mantar ve esrar çeşitleri arasında zihinsel tokluk oyunları oynamak varken Jack London manyağın teki miydi Londra'nın Doğu Yakası'na uğrayacak kadar?

    Modernizm icat edildi; ghetto, suçlar ve evsizlerdi katalizörü,
    Fıtrat icat edildi; işçi kazaları, başarısızlıklar ve devletin kendi yönetimindeki ölü piksellerdi bahaneleri,
    Jack London icat edildi; soyadını hakkıyla tanıması gerektiğini düşündü, çünkü hiç kimsenin ismi onun gibi Oğuz İzmit, Necip İstanbul, Tuco Ankara ya da Metin Moscow değildi.

    Derdi Londra'nın vitrini değildi. Onun derdi öne çıkarılan güzel ve hatasız kıyafetlerin altında onları yukarıda tutan defolu kıyafetler, manav tezgahlarında öne çıkarılan parlak ve harika domateslerin altında onları halka daha yakın tutmaya yarayan ilaçsız ve çürümüş domatesler, halkın onayını kazanmak için duvarların estetik gözükmesini sağlayan boyaların altında gelişigüzel yapılmış kaba karışık alçılardı. Modernizm de böyle kuruldu aslında. Afrika'dan siyahi köleler aracılığıyla getirildi Sanayi Devrimi, üzerinde kocaman bir "İTHALDİR." yazısı, Londra halkına sunuldu. Batı Yakası bunu beğendi, Doğu Yakası'nın bundan haberi bile olmadı. Aynı Afrika'da kakao üretimi yapan işçilerin kendilerine çikolata uzatıldığında hayatlarında çikolatayı ilk kez tatmaları gibiydi.

    Aslında her ülkenin ortasından geçen bir ayna orijin oluyordu ve bu aynanın bir tarafındaki insanların kalçalarını devletlerine emanet etmeleri orijine göre simetrikleri alındığında da durumu pek değiştirmiyordu. Vergiler arttığında, işsizlik yükseldiğinde, ekmeğin, mazotun fiyatı zamlandığında Kuzey Denizi manzaralı düşkünhanesinde karnı zil çalan adam da, Kuzey Atlantik Okyanusu manzaralı villasından dışarıyı tok karnıyla seyreden insan da devletin kendilerini tecavüz ettikten sonra edindikleri orgazma karşı koyamıyordu. Ama işin ilginci de nedense taç her zaman en çok bu zevkin kaynağına yakışıyordu. Politik bir pornoydu bu.

    İnsanlar yemeklerini her gün "Son Akşam Yemeği" gibi bir algıda, yarın yemek bulamayıp da ölecekmişçesine yemeyi arzularken, İngilizlerin London'ın anlattığı sefalet tablosunda renklerin hepsi sanki Bob Ross'un kıvırcık saçlarına kaçışmıştı. Gri, siyah ve kahverenginin tonları bile bir renk olabiliyorken renksizliğin ve sefaletin içinde gününü bile kurtarmaya mecali kalmamış insanları hangi renk sahiplenirdi ki? Bir de İngiltere'nin zor zamanları değilmiş ya, burada ağza alınmayacak küfürlerin olduğunu varsayabilirsiniz. Ben ağzıma burada küfürleri alamazken İngiltere'nin Doğu Yakası taş gibi ekmekleri, bulamaç gibi yulaf çorbalarını ve pislik içinde üretilmiş yiyecekleri ağızlarına almaya çabalıyordu.

    Ortaçağ'ın işkence aletlerinden dikenli ve çivili koltuklar, her türlü böcek ve fareye ev sahipliği yapan işkence çeşidi Yakın Çağ'ın İngilteresinde kendine sosyolojik bir reenkarnasyon imkanı bulmuştu. Düşkünhanelerde, evsiz yurtlarında, duvarların insanın üstüne geldiği her mekanda suçun tanımı ne bu mekanların tasarlanması emrini alan mimarlarda ne de insanların birbirlerinin kaburgalarını kırıp, kadınlara ve ihtiyarlara saldırmasıydı. Birkaç armut, ekmek ya da baklava çalıp, atıştırıp, açlığını yatıştırmak ne Snickers'ın ne de kadınlara, ihtiyarlara saldıranlara hiçbir ceza vermeyen mahkemelerin hoşuna giderdi.

    Her gün uçuruma daha çok kişi yuvarlanıyor, etrafına sarılmış mumyalarının üzerinde İngiliz malı, Türk malı vs., yapıştırıcıları ülkelerin ortasından geçen aynanın iki tarafındaki sahnenin rutin sonucu, mutlulukları ise bitmek bilmeyen ödünç makarnaları. Uçurum, cesetlerin yükselmesiyle uçurum özelliğini tam kaybediyor derken, uçurumun kıyısındaki ekonomik dağ ne yapıp ediyor yükselip bir yolunu bulup o cesetlerin hayatın Batı Yakası'nı görmesini engelliyor. Oysa ki paranın yenmiyor olduğunu son ağaç kesildikten, son balık yakalandıktan ve son nehir zehirlendikten sonra anlayabileceğimiz güne doğru şafak sayıyoruz.

    " Gel bir çılgınlık yapalım. Doğu Yakası'nı ziyaret edelim, maceralara atılalım. " Jack London
    "O yasak bu yasak
    Ekmek yasak su yasak
    Yürümek yasak uçmak yasak
    Çiçeklere basmak yasak
    Kalburüstü olsak da yaşasak
    Fikir yasak zikir yasak
    Horlamak yasak tıklamak yasak
    Kadınlara zaten yasak" Halk

    "Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir."
    Kendi ellerimizle harap ve bîtap düştük uçurumun içine.

    "Anadolu'da umut ölmüş. Umut yok, umut! Göster bana, bir tane söylesene umut. Umut ver bana, bir şey için umut ver. 20 yıl sonraya, 30 yıl sonraya bir umut ver diyoruz."
    https://www.youtube.com/watch?v=WNWQO70amq4
  • "Bir sınıfın yükselişi ,ancak diğer bir sınıfın alçalmasıyla olabilir."
    Jack London
    Sayfa 150 - Antik Kitap