• 95 syf.
    1903 doğumlu Hidayet kör baykuş yayımlandığında 34 yaşındadır ve 49 yaşında Paris'te havagazıyla intihar ederek hayatına son verir . Varlıklı soylu bir aileden gelen Hidayet iyi bir eğitim alır . Çok iyi derecede öğrendiği Fransızca Batı'nın kapılarını açar ona . Tıp okumak için Belçika'ya gider , devlet bursuyla ailenin desteğiyle Fransa'ya geçer ve ilk intihar teşebbüsünü 25 yaşında gerçekleştirir . Bir yılın ardından eğitimine devam etmek istemez , ülkesine geri döner .

    Doğu ve batı felsefesi edebiyatı , tarihi üzerine derin bir birikimi vardır . Doğulu bir yazar olarak kendi toprağının seslerinin yanı sıra Batıyı da en iyi bilen yazardır . Kafka ile ruh akrabası olduğunu duyumsamıştır . İçinde yaşadığı toplumla uyuşamayan ; değerleri , ahlakı , aileyi varoluşu sorgulayan huzurusuz bir ruhtur . Daimi bir arayıştadır, yalnızdır yalnızlığı seçen bir adamdır . Kendi içine gömülme cesareti olan bir aydındır Kafka gibi .

    Paris'te ünlü Pere lachaise mezarlığında yatan Hidayet'in doğum ve ölüm tarihi yok mezartaşında . Arap harfleriyle yazılmış adında t harfinin noktaları yerine bir baykuş figürü duruyor iri ve siyah gözleri olan bir baykuş... Pek manidardır .


    "Öyle yaralar vardır ki hayatta , cüzzam gibi ağır ağır yiyip bitirirler yalnızlığına çekilmiş ruhu . Kimseye gösterilmez bunlar ; çünkü bu inanılmaz yaralara genellikle tuhaf ve olağanüstü bir şeymiş gibi bakılır".

    Bir kitap düşünün , sizi alt üst eden kafanızda milyonlarca düşünceyi cevapsız bırakan ve öylece kıs kıs arkanızdan gülen alaycı bakışlarıyla hezayan ve sanrı kıskacında aslında hiçbir şey okumadın hepsi düşsel bir anlatımdan ibaret dedirten ; öte taraftan gerçekliğin tokatıyla yüzünüzü kızartan.

    Betimlemeleri , tasvirleri ve kurgusuyla kurgu içinde kurgu hissini veren ve okuyucu öylece ortada bırakan bir eser . Ölüm , yaşam , ilişkiler ve kadın temalarının bolca ön planda olduğu roman aslında günümüz ilişkisine ve bireylerine de gönderme yapar . Her ne kadar kendi gölgesine anlatmış olsa da bu kaotik durumu her bireyin kendi içindeki içsel çatışması ve mücadelesinin bir formudur .
    Bu muhteşem kurguda yazar sık sık tekrara baş vurmuştur . Sahneler tekrarlanır , eylemler tekrarlanır , sözler tekrarlanır . Bu garip ve birbirine bağlı tekrar zinciri , hayatın döngüselliğinin hissedilmesine hizmet eder . Farklı zamanda yaşanan tekrarlar , zamanın parçalanmaz akışını anlatır belki de . Döngüsel , parçalanmaz bir zaman algısı . Her şey bir diğerinden doğar , herkes bir diğerine dönüşür. Yaşadığımız hayata şöyle göz ucuyla baksak kendini tekrar eden binlerce olay ve örgüsü karşılar bizi . Bazende karakterler değişir konu her zaman aynıdır bir kısır döngü içinde girdapta yaşarız . Roman , gölgesine kendini anlatan yazarın içinde biriktirdiği çoklu kişilikleri de anlatır kanımca kendi içinde çözümleyediği sorunları kendi yarattığı karakterler üzerinden çözümlemeye çalışıp ıstıraptan kurtulmak ister belki de . Tüm bunlar aslında bir muamma belki de diğer tüm ayrıntılar kadar bu da bir fludur . Yarattığı kişiliklere kendi içsel savaşını verir.

    İlk bölümde yüceltip sarhoş edici bir güzellikle , bu dünyaya bile ait olmayacak kadar insan üstü nitelikleriyle tasvir edilen , varla yok arasındaki kadın , yerini ikinci bölümdeki zulmeden bir kadına bırakır . Aşkın ve nefretin kaynağı olan bu kadın , aslında iki gölgeli bir kadın mıdır ? Yazar ikinci bölümde derin bir tutkuyla bağlanıp
    uğrunda ölmeyi istediği kadını neden hep kötü olarak niteler ? Öte yandan sevgili sanki yalnızca bir surettir, varla yok arasındadır. Onun istekleri , arzuları hatta sesi yoktur . O aşık olunmak için vardır ; aşığın değişmez vasfı da acı çekmektir, aşk ateşiyle yanmaktır.

    Romanda dikkat çeken bir diğer olay ise başka kimlik ve fiziki görüntülerdeki , davranışları aynı olan beş ihtiyar var . Bu ihtiyarların insanı deli eden kuru , berbat kahkaları anlatıcıyı dehşete düşürür ve aynı zamanda utandırır. Gülmek dışında pek bir eylemde bulunmayan bu ihtiyarlar bir anda görünüp kaybolur ve en olmadık yerde ve zamanda tekrar karşısına çıkar . Bu bir benlik savaşı iken anlatıcının olgunlaşan benliğinin yansımalarıdır.


    Sonsöz: sade ve anlaşır bir dil ile yazılan bu eser anlam bakımından ve derinliğiyle insanı içine çeker tıpkı bir karadelik gibi . Yavaş yavaş başınız dönmeye başlar , mideniz bulanır ruhunuzun kelimelerden zehirlendiğini hissedersiniz . Tüm günümü bu kitaba adarken hala Hidayet'in ruh halini , yaşadığı ve anlattığı olayları anlamlandırmaya çalıştığımı farkediyorum lakin , asla bir sona ve cevaba ulaşamayacağımı biliyorum.


    Keyifli okumalar
  • Türk insanı felaketler veya kayıplar karşısında yakınmayı doğru bulmaz. Yaşam devam edecek ve ölümle son bulacaktır. Duyarlı batılılar, felaket olarak nitelendirdikleri bir olay karşısında Türklerin soğukkanlı tutumuna tanık olduklarında, bu davranışın arkasında yatan olağanüstü ruhsal gücü anlamaya çalışmalıdırlar.
  • Ölüm diye bir şey yoktur. Bunu, sevdiğim bir Doğulu düşünürden öğrenmiştim. Şirazlı Bedreddin, ölümün, salt biz dış dünyayı algıladığımız için var olduğunu savunurmuş. Yoksa, biz kendimize, içinde yaşadığımız insanlık alemine dışarıdan, söz gelimi bir ağacın gözünden baksaymışız, ölümümüzün bir değeri olmadığını, ne ki ancak bir yaprağın toprağa düşmesi değerinde hüzün gerektirdiğini görmemiz işten bile değilmiş.

    Gerçi, burada insana "iş işten geçti" dedirtecek bir şey de yok değil kuşkusuz; bir kere, ne de olsa dış dünyayı algıladığımız bir gerçektir. Bu durumda, insanın kendisine dışarıdan, söz gelimi bir yaprağın gözünden bakması nasıl mümkün olsun? Yine de elbette Şirazlı'nın söylediği de yabana atılacak cinsten değil. En azından, bu düşünce, ölüm karşısında insana biraz güç veriyor. Yaşama, biz de yaşadığımız için değil de, sırf yaşam olduğu için değer verilmesi öğütlemiş oluyor.