• 632 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Sağlık uyarısı!! Uzun bir yazı, ben uyarımı yapayım da sonra “gözüm senin yüzünden bozuldu” deyip tedavi masraflarını ödetmeye kalkarsanız karışmam! Hiç okumamak seçeneğine de sahipsiniz, sağlık söz konusu, doktor tavsiyesi ile okumayacak olanlara hak veririm. Herkes kendince ölçsün: Kitabı yeniden yazmaya niyetlenip yarı yolda vazgeçmişim gibimsi bir uzunluğu var:)))

    İncelemenin içerisinde mini minnacık sinek ısırığı kadar hissedeceğiniz spoiler olabilir. Tamamen algıya bağlı.
    "spoiler bunun neresinde" diyenlere cevabım: adı üstünde sinek ısırığı;
    "çaktırmadan spoiler vermeye çalışmışsın ama kahretsin ki çok zekiyim benden kaçmaz diyenlere cevabım ise "çok duyarlı arı gibi çalışan reseptörleriniz var herhal" olacak.
    Zeytinyağı Mode: on

    Oblomov ile ilk karşılaşmam Tutunamayanlar’da gerçekleşmişti, okuması anca şimdi nasip oldu. Kitabı okumadan önce konusuna baktığımda çok beğeneceğimi ve karakterle özdeşleşeceğimi öngörmüştüm ki haklı çıktım. Tutunamayanlar’dan sonra ilk defa bilekağrıtangillerden bir kitabı yolda giderken okurum amacıyla yanımda taşıdım daha ne olsun! Tuğlalarda inecek vaar.. Haa Oblomov’u ‘tuğla’ kategorisine koymayıp burun kıvıranlar olabilir, onlara tavsiyem bir zahmet en civcivli saatlerde ayakta(!) sıkış tıkış metroda giderken okusunlar, ondan sonra gelip beni bulsunlar!!
    Siz sanırsınız ki Oblomov tembeldir, bir işe yaramaz. Yattığı yerden düşünmekten başka hiçbir şey yapmaz, boş boş oturur! Kesinlikle hayır! Hiç kılını kıpırdatmadan Zamanında pirimiz Oblomov’u savunmak uğruna Oblomovculuğa ters düşerek ne kazanlar kaynadı ve kaldırıldı burada, şu iletilerden bilen bilir:
    Ebru Ince ye selam #36376788
    Tuco Herrera ya selam #36517115
    Etiketlemenin Dayanılmaz Kolaylığı:)))
    Oblomov kafadan bir numaram, onun yeri ayrı… Ama o Zahar yok muuu oda müstesna bir kişilik olarak kalbimde yer etti. Tıpkı efendisi gibi tembel, iş yapmayı sevmez, eski çağda takılı kalmış, başkasının doğrularını kabul etmez, kendisinin yanlış yaptığını hele asla kabul etmez! İkilinin karşılıklı diyalogları tam komedi, mükemmel uyum diye ben buna derim!
    Oblomov Zahar ilişkisine dair şu alıntı ilişkilerinin özeti, net!:

    "Bu böyle iken görünüşte Oblomov’la Zahar’ın arası her zaman açıktı. Bir arada yaşadıkları için birbirlerinden bezmişlerdi. Her gün yan yana, baş başa oturmak kolay iş değildir. Birbirinin iyi yanlarından zevk alıp kötü yanlarına kızmamak için büyük bir yaşama deneyi, akıl olgunluğu insan sevgisi gereklidir." (sf86)

    Oblomov öyle büyük ehemmiyetli bir şahsiyettir ki Lenin bile diline dolamıştır kendisini.
    "Rusya üç devrim geçirdi, ama gene de Oblomov’la; kaldı; çünkü Oblomov’lar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar arasında değil, işçiler, komünistler arasında da vardır. Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız, eski Oblomov’un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir.”

    Ahahhhhahah. Şiddetle ne işiniz var sizin bay Lenin? Hiçbir devrim, Oblomovculuğa üstün gelemez. Yaşasın Oblomovculuk kahrolsun bütün izmler!!
    Oblomov un iş yapma konusundaki isteksizliği o kadar ruhuna işlemişki hayalinde bile karısıyla gezintiye çıktığında kayığa biniyorlar ve küreği karısı çekiyor. Akşamları ona kitap okuyor karısı, Oblomov dinliyor:))) Yani burada ben bile dedim ki ‘Allah bu Oblomov’un karısı olacak kişiye peygamber sabrı versin!”

    Bu kitaptan benim anladığım bir şey daha var ki; aile her şeydir. İnsanın kişiliğini oluşturmada kişi ne kadar bağımsız ruhlu olursa olsun farketmez, ailesinin yaşam biçimi ve çocuğu yetiştirme anlayışı en önemlisidir. Oblomov küçük bir İlyuşka iken Oblomovka da (şimdiki zamanda karşılığı SlowCity) ailesinin rahat, tembel, yavaş yaşantısı içindedir. ‘Aman hasta olmasın, kışın soğuk kapmasın, yazın başına güneş geçmesin’ diyerekten üzerine her daim titrenir, evde 65 büyüğü vardır kucaktan kucağa gezdirilerek şımartılır, her işinin yapılması için ayrı bir uşak vardır, acil olmayan her şey ertelenir.
    "Çocuğun düşüncesi garip hayaletlerle doluydu. Korku ve hüzün, ruhuna yıllarca, hatta belki de ömrü boyunca hâkim oldu. Çevresine hep küskün küskün bakar, hayattaki her şeyi sıkıntılı, eziyetli görürdü. Aklı fikri hep o Militrisa Kirbityevna’nın yaşadığı, bedava yiyip içmenin, giyinip kuşanmanın mümkün olduğu tehlikesiz, dertsiz, kaygısız masal ülkesindeydi.

    Oblomovka’da masallar yalnız çocuklar için değildi; büyükler de ömürleri boyunca onların etkisi altındaydılar." .(sf.142)
    Sonra Oblomov tembel, Oblomov şöyle, Oblomov böyle vit vit vit! Böyle bir ailenin içinde yaşayıp Oblomovculuğa yakalanmamak imkansız!
    Devamlı kısıtlandığı, işlerini başkalarının yapmasına alıştırıldığı bir ortamda büyür İlyuşacık.
    "Harcanmak isteyen güçleri harcanamayınca içinde kalıyor ve yavaş yavaş körleniyordu” (sf.166)
    En yakın arkadaşı Ştolts tam tersi kabına sığmaz, yaramaz Andreyuşka Alman baba ile Rus anneden doğmuştur. Alman disiplinini şiar edinmiş bir babası ve Rus asilzadelerinden çocuğunu asil ve yüce sayılan zevklerle, yaşantılarla büyütmeyi düşünen annesi arasında istediğini yapmış, kendisinden beklenen eğitimleri de aksatmadığı için ara sıra evden uzaklaşmasına göz yumulmuştur. Beklentileri karşılayarak kendisi olabilmiştir.
    Gonçarov un batının tarafı tuttuğu, batının tasvirini Ştolts da yaptığı söylense de ben öyle bir izlenim alamadım şahsen. Ştolts tamamen Avrupalı gelmedi bana. (Avrupalı değildir o, Avrupalı olsa sevmezdim, tıs tıs tıs) Anne ve babasının öğretmeye çalıştıkları birbirinin zıttıdır ama o her iki tarafın farklı yetiştirme tarzlarını başarıyla sentezlemiştir. Bu yünde Stolts a tamamen Avrupalı diyemeyiz, doğulu diyemeyeceğimiz gibi. Rusya’dan daha çok Rusya’dır aslında, Avrasyalıdır. Doğu geleneklerinden batı kültürüne bir uzantıdır Ştolts, ikisi arasında dengeyi korur. Ne bir doğu insanı gibi hayallerle gelenekler arasında sıkışmış olarak yaşar, ne de bir batılı gibi kendisine benzemeyenleri küçümser, onlara tepeden bakar.
    Ştolts karakterini en çok Oblomov’u gerçekten bir dost gibi yürekten sevmesi, onun iyiliğini düşünerek sürdürdüğü atıl hayattan kurtulması için çabalamasını takdir ettiğimden sevdim.
    "-Bir köşede! Düşüncelerin de o köşede kalmış. “Var gücümüzle çalışmalıyız, çünkü Rusya’nın bitmez tükenmez kaynaklarını işletmek için kollara ve kafalara ihtiyaç var; daha mutlu bir dinlenme için çalışmak; dinlenmek de bir çeşit yaşamak, daha sanatkârca, daha güzel yaşamak, şairlerin, sanatkârların hayatım yaşamak olmalı. ” Bunlar senin sözlerindi. Bütün bu fikirleri de Zahar mı köşeye attı? Hatırlıyor musun, kitapları okuduktan sonra kendi ülkeni daha iyi tanımak ve sevmek için yabancı ülkelere gitmek istiyordun. “Hayat, düşünmek ve çalışmaktır. ” diyordun. “Şöhret aramadan, durmadan çalışmak ve işini yaptığını görerek ölmek.” Hangi köşede unuttun bunları, söylesene?" (sf.223)

    ****** Uuuu çok etkilendim/acayip gaza geldim/ben daha iyi incelerim diyenler, hemen bu kitabı alıp okumak isteyenler olur diye incelemeye BELEŞ reklam aldım.. Maksat Oblomovculuk yayılsın. Hiçbir çıkarım yok:)))

    #37812299
    #37812280
    #37812072

    Aile önemli dedik, peki Oblomov hep böyle Oblomov muydu? İlya İlyiç in amansız bir hastalık olan Oblomovculuğa yakalanmasında tek katkı ailesinin miydi? Çevresinde olan, yaşantısında karşılaştığı insanlar tamamen suçsuz mu? Tabii ki hayır. O da bir zamanlar çalışmayı, üretmeyi bu şekilde ülkesine hizmet etmeyi, gezmeyi istemiş, bir işte çalışmıştı. Peki sonra ne oldu? Hayallerini gerçeğe dönüştürmeye uğraşan ve idealist insanlar bir kere tökezlediler mi, önlerine konulan engelleri aşamayacakları duygusuna kapıldılar mı bir anda kendilerini bırakırlar. Neye bırakırlar? Kaderlerine, içine genetik olarak işlenmiş ‘büyüklerine boyun eğ, onlar gibi ol’ diyen sesi dinlerler.
    Aslında Oblomov’un eylemsizlik ilkesi bir nevi protestodur! "Suskunluğum asaletimdendir" demesidir Oblomov’un tembelliği; diğer insanlara, hayatın keşmekeşine, insanları birbirinin aynısı kuklalar haline getiren yaşantılara ve sisteme başkaldırıdır onun eylemsizliği! Tabii anlayana.. Anlamayan Oblomov tembeldir, işsizdir, düşünmekten konuşmaktan başka bir şey yapmaz, devamlı tasarılarla hayatını geçirir vs. der.
    Önsözden:
    "Oblomov, yıkılmakta olan bir toplum düzeninin, Rus derebeyi sınıfının çocuğudur. Çiftliği vardır, köleleri vardır; ama kendisi, bütün köklerinden kopmuş derebeyleri gibi, onları bir kâhyaya bırakıp büyük şehre, devlet kapısına sığınmıştır.
    Oblomovka, yaşayışı, gelenekleri, inanışları, aile kuruluşu, çalışma düzeniyle eski Rusya’dır. Oblomov’un rüyasında gördüğü bu çiftliği anlatırken, Gonçarov, eski Rusya’nın, yeni bir görüşle, destanını yazmıştır."

    Yukarıda da belirtildiği gibi Oblomovcuğum eski Rusya’nın özüdür. Ruhunda romantik esintilerle, ulvi duygularla yaşar. Kimse kimseye kötü davranmasın, herkes istediği ve mutlu olduğu gibi yaşasın ister. İlya İlyiç insanların kötülüğüne inanmak istemez, iyi yönlerini görmeye çalışır. Safoz mu ne? Tam olarak saf diyemeyiz kimin ne mal olduğunu bilse de o kişi ile başa çıkabilecek enerjisi olmadığından göz yumar bazı şeylere.

    Oblomov geçmişteki o saf, tertemiz, yine duygulu, içten insanlara ve yaşantıya özlem duyduğundan bir yanıyla romantik bir tiptir. İşte “çiçekler açsın, böcekler uçsun, kırlarda sevgililer el ele gezsin" gibi. Bu yanıyla bana Shakespeare’in tragedyalarındaki karakterleri anımsattı. Ve bu benzerliğin hakkını verir, kaderi de o karakterlerle çakışma gösterir.

    ***İ.N. Bu satırları yazan arkadaş hiç Shakespeare okumamış olup tamamen kulaktan dolma bilgilerle TurgutÖzbencilik yapmaktadır. Okumadığı kitaplar hakkında bile bilgi sahibi olduğunu iddia ediyor da diyebiliriz.

    Dedikodu, hasetlik, küçümseme, yüzüne gülüp arkadan kuyu kazma, gösterişçilik, sahtelik yoktur onun ruhunda. Ama çevresinde riyakâr insanlarla karşılaştığından hayal kırıklığına uğramış, güncel hayat içinde kendine yer bulamamış bu yüzden inzivaya çekilmiştir. Kendisi de buna benzer ifade eder halinin özetini:

    "Benim hayatım, sönmüş başladı. Tuhaf, fakat böyle. Kendimi bilir bilmez sönmeye başladığımı hissettim. Sönüşüm dairede, evrak başında oturduğum zaman başladı; sonra kitapları okuyup da onlarda hayatta kullanamayacağım gerçekler buldukça, dostlar arasında dedikodular, alaylar, soğuk, kötü, boş gevezelikler dinledikçe, gayesiz, sevgisiz toplantılara katıldıkça daha da kötü oldum." (sf.226)

    Önsözde eserin Fransızcaya çevrilirken, Oblomov u anlamayan Fransızların caağnım kitabı kuş kadar bıraktıklarının bahsi geçmiş. Tabii anlamazlar, çünkü Oblomovcuğum Fransız sosyetesinden etkilenen Rus soylularının düzenledikleri kabul günlerine, burjuva özentilerinin o salon senin bu salon benim her gün başka bir kapıda yağlama operasyonlarına olması gerektiği gibi insanların birbirine gösteriş yaptığı, yüzüne gülüp arkandan dedikodunu yaptığı “herkesin gittiği sıkıcı yerler” e gitmeyi istemez. Bu sebepten ne beğenirler ne anlarlar onu! Paris sosyetesinin her halini ansiklopedi gibi yazmış olan Proust’ u okumuş bir okur olarak Oblomov haklı diyorum!
    Oblomov tipik bir doğulu portresidir bunu bilmeyen yok. (O yüzden sevmez ya Fransızlar, sevmedikleri için de anlayamazlar!) Benim de dikkatimi çeken, ‘ay çok tanıdııık’ dediğim birkaç örnek var:

    "Oblomovlar sermayenin çabuk devir yapması, verimin artması ve ürünlerin mübadelesi gibi ekonomik olaylara tamamen kapalı idiler. Bu temiz yürekli insanlar sermaye kullanmakta tek bir yol biliyor ve uyguluyorlardı: Sermayeyi sandıkta saklamak." (sf. 151)
    bizdeki karşılığı=yastıkaltı kültürü

    "Eskiden bir çocuğa hayatın ne olduğu erkenden anlatılmaz, yaşamanın çileli, çetin bir iş olduğu düşüncesi verilmezdi; çocuğu kitaplarla yormazlardı. Çünkü kitaplar türlü sorunlar çıkarır, bunlar da insanın yüreğini, kafasını kemirir, hayatı kısaltırdı. Yaşama düzeni çoktan ve herkes için kurulmuş bitmişti; bu düzeni insana anası babası öğretirdi; onlar da bunu büyükbabalarından, büyükbabaları da büyükbabalarından hazır olarak almışlar, onu Vesta ateşi gibi hiç değiştirmeden, kutsallığına leke sürmeden korumaya ant içmişlerdi."(sf.145)
    İşte bu satırlar ki buram buram büyüklere saygı duyma, onların sözünü dinleme kokuyor, tamamen ‘doğulu’ dediğimiz bakış açısı.

    "Rus halkı bugün bile çevresindeki sert ve açık gerçeğe rağmen eski zamanların sihirli masallarına inanmayı sever.. Belki daha çok zaman bu inançtan kurtulamayacaktır." (sf.141)
    Sen gel bir de Türk halkını gör sevgili Gonçarov!
    Oblomov un iş yapma konusundaki isteksizliği o kadar ruhuna işlemişki hayalinde bile karısıyla gezintiye çıktığında kayığa biniyorlar ve küreği karısı çekiyor. Akşamları ona kitap okuyor karısı, Oblomov dinliyor.
    Buraya kadar okumayı başarana helal olsun diyorum. Yazının bundan sonrası tamamen kişisel anılarımdan oluşmakta, bana göre kitapla accık ilgisi var ama kimine göre olmayadabilir. Okumak istemeyen olursa diye ayrıca belirtmek istedim.

    Gamzemov’un Rüyası… (değil kabusu hiç değil gerçeği):
    -Gamze yine kitap almışsın.
    -Evet, bak
    -Ooo amma kalınmış. Sen nasıl okuyacan onu, ne anlatıyor?
    -İşte bir adam var, böyle tembel üşengeç falanmış (Affet Oblomov reyiz, o zamanlar yeterince iyi bilemiyorduk seni)
    -Ehehheheh.. Senin hayatını anlatmış işte.. boşuna okuma. Okumaya üşenirsin sen onu..
    -??!! niye yaa, okuyacam işte sonra bir ara..

    ****İ.N. Alındığı tarih 07.08.2018 okunduğu tarih ocak 2019.. sonuçta okudum yane, hıh!
    ####
    Sıradan bir hafta içi:
    Sabah alarm çalar… Ertele.
    5 dakika sonra…. Ertele.
    10 dakika sonra…. Ertele.
    30 dakika sonra… Ertele.
    1 saat sonra… Hüff geç kaldım yine yaa, neden erken uyanmak zorundayım? Ühühühühü…

    ####
    Sıradan bir hafta sonu:
    Cumartesi sabah haftanın yorgunluğunu atmaya çalışan Gamzemuşka maalesef düşüncelerin istilasından kurtulamaz.
    -Üff bu odayı temizlemem lazım artık, bu ne ya at kokuyor oda. At mı besliyorum ben burada acaba? Toz olmuş her yer, ağzıma burnuma kaçtı hepsi nefes alamıyorum… ( Mecnun Ç mode:on)
    Kahvaltıdan sonra yapayım şimdi aç karnına sabah sabah olmaz..

    -Yuhh! Öğlen olmuş, ne ara oldu yaa? Odamı temizlemeye başlayayım ben, ayy kitaplık da tozlandı, önce onu silmem lazım, kitapları da düzenleyeyim, dolabın içi de karman çorman. Off ne çok iş var!
    …..
    -Hiçbir iş yapamadan akşam oldu, günler çok hızlı geçiyor yav… neyse yarın var daha, yarın yaparım nasıl olsa.. bu saatten sonra süpürge açılmaz.
    Vee Pazar sabahı Özmeniçler kahavaltıya otururlar.
    -Ben odamı temizleyeceğim, bana bugün pek bulaşmayın.
    -Annesi: hah şimdi akşama kadar çıkmazsın oradan, oyalanma bari.
    ….
    ….
    -A: GAMZEEEE! Hala odanı temizlemedin mi sen? Ne kadar sürebilir ki küçük odanın temizliği? Al süpürgeyi kendi odanı, arayı, salonu, mutfağı da süpür! HADİ!
    -Taam yaa, ben başlayacaktım zaten. Önce toz alayım dolabı süpüreyim didim:(((

    ####

    -Annesi: Gamzeeeee.. Git ekmek al marketten evde hiç kalmamış.
    -Şimdi mi acil mi?
    -A: Yemek yiyeceğiz, akşama ekmek yok.
    -Ohoooo yemek olana kadar.. daha çok zaman var.
    -A: ekmek bitiyor sonra, bu saatte geliyor taze taze herkes hemen alıveriyor. Git al işte! ( cinnet is coming ses tonu)
    -Tamam alırım bir ara..
    -A:SEN NASIL YAŞIYOSUN BU TEMBELLİKLE BEN HİÇ BİLMİYORUM! GİT VE EKMEK AL!


    "Şimdi, çevresinde basit, iyi yürekli, sevimli insanlar vardı. Hepsi hayatlarını ona bağışlamış, onun zahmetsizce yaşamasına, hiçbir şey duymamasına çalışıyordu." (sf. 594)

    Gönül ister ki ben de yorulmadan yaşayayım ama Oblomov reisin de dediği gibi hayat yakamı bırakmıyor, hem de hiç!
    Oblomovkadan Sevgilerle…
  • 360 syf.
    ·Beğendi·9/10
    09.09.2018
    Yazım hataları ve yanlış anlaşılmalar için özür dilerim.
    Benim incelemem
    Veronika Ölmek istiyor. Delilik ve gerçeklik kavramını sorgulatan insan psikolojisini ele alan bir kitap. Coelho Simyacıda da dediği gibi fazla karakterli bir kitap yazmayı istemiyor. Ve karakterleride üst üste değilde ara ara veriyor. Evet dediği şeyi yapmış gerçektende aslında Simyacı da da öyleydi. Veronika’nın başarısız intihar girişimi ile başlıyor hemen tabi başarılı olsa zaten kitap 200 sayfa olmazdı. Uzun zamandır biriktirdiği hapları içiyor. Ölmeyi beklerken de bir dergide Paulo Coelho adlı oyun cd yapımcısının bir yazısını okuyor. Yazı cd ya da oyunlarla alakasız bir başlangıçla başlıyor Yugoslavya nerede? Veronika’nın yaşadığı yer Yugoslavya ve Bu yazıyı görünce hem alakasız olduğunu düşünüyor hem de daha ülkemizin nerede olduğu dünya tarafından bilinmiyor diyor. Milliyetçilik duyguları kabarıyor ama sonra kendi kendine ölmek üzreyim şu an bunları düşünmenin bir önemi yok. Ama neden intihar ettiğine dair bir şey bırakmadığını düşünerek az önce okuduğu yazıyla ilgili bir mektup yazıyor. İşte nasıl bilinmez Yugoslavya’nın nerede olduğu... gibi. Veronika’nın intihar etme sebebleri bana makul geldi. Kesinlikle intihar bir çözüm değil ama. 2 nedeni var. Birincisi dünyada bir sürü pis kötü haksız şeyler oluyor ve Veronika bunları engelliyecek gücü olmadığını biliyor ve bu da kendisini yetersiz hissetmesine sebep oluyor. İkincisi ise hayatta tadabileceği tüm zevkleri tattığını bir sürü şey yaşadığını düşünüyor. Bu kadın güzel, çevresi tarafından seviliyor parmakla gösteriliyor adeta. Ama bunlar yaşamak için yeterli değil sanırım. Veronika ölmüyor ve uyandığında kendisini bir akıl hastanesinde buluyor. Benim anlamadığım kısım intihar etmeye kalkışan birini niçin akıl hastanesine yatırsınlar. Bunun sebebini açıkladıklarını hatırlamıyorum malesef. Veronika Vilette deyken kalbinin 1 hafta dayanamayacağını ilaçların kalbine zarar verdiklerini söylüyorlar. Şimdi direk ölmek var bide ölüme sayılı günlerin kalması var acaba ne zaman ölücem diye adam kafayı yer. Veronika da öyle düşünüyor. Hemen nasıl intihar edebilirim diye düşünüyor ama kendisi öyle acı verici yöntemlerde istemiyor. Sürekli sakinleştirici veriliyor ona Zedka diye biri ile tanışıyor ilkin. Zedka’yı tanıyoruz daha sonra Mari ve Eduard ile tanışıcaz. Birazda Doktor İgor’dan bahsedlicek bu kadar. Hepsini hayat hikayelerini anlıyoruz Vilette’ye nasıl geldiklerini. Aslında hiçbiri deli değil. Hatta Vilette’de zorla tutulmuyorlar bile isteseler gidebilirler. Vilette öyle bir yer ki insanlar geldiklten sonra ufak sorunları geçse bile deli taklidi yapıp akıl hastanesini terk etmiyorlar. Çünkü orda sorunlulukları yok. Dertleri yok kimse onlardan mantıklı şeyler yapmalarını beklemiyor. Biri çıkıp avazı çıktığı kadar bağırsa saçma sapan şeyler söylese kimse bu deli demiyor. Bir şeyi gerçek tspan şey çoğunluğun kabul ettiğidir aynı şekilde davranışlarda öyle biri toplumdan farklı olarak bir şey yaptığı an dikkat çekiyor gözler üzerinde oluyor aslında Villete’de olupta deli olmayanlarda bu şekilde oraya gelmiş. Örneğin küçük bir kızın başını kapatıp Doğu’da herhangi bir ile koysanız kimse dönüp bakmaz bu kızı neden bu yaşta kapatmışlar gibi. Aynı kızı buraya ya da ne biliyim İzmir’e koysanız bön bön bakarlar. Tam tersi şortlu atletli biri içinde geçerli. Yani genelin normal gördüğü şeyler başka birine saçma geliyorsa toplum içinde o dışlanır ya da deli damgası yer. Ama belkide o birey içinde bu toplum çıldırmış kafayı yemiştir. Bunun çol güzel örneklerini zaten kitapta yer vermişler. Zedka bize güzel bir öykü anlatıyor. Dr. İgor bize bir örneklendirme yapıyor. Eduard başlı başına bir örnek. Veronika’nın içi yaşama isteğiyle dolduğu oluyor ama hemen unutmsya çalışıyor. Çünkü artık ölüm onun için kaçınılmaz. Veronika bu süreç boyunca kendisi ile ilgili bir sürü gerçek keşfediyor. Keşke dah önce bunları öğrenseydim. Delice şeyler yapsaydın kendimi tutmasaydım. Montrolleri bıraksaydım diyor. Normalde asla yapmayacağı şeyler yapıyor. Eduard kendisini şizofreni hastası gibi gösteren ama gayet normal olan biri. Veronika ona piyano çalıyor ve daha hiç konuştuğunu bile duymadığı bir şizofreniye sana aşık oldum diyor. Eduard kızın ona piyano çalmasını bekliyor hep. Eduard’ın şizofreni olmadığını bilen tek kişi Mari. Mari Eduard için bir anne gibi. Eduard anne ve babasını hayal kırıklığa uğratmıştı. Ama onlar yüzünden de hayatı bi nevi mahvolmuştu. Demek ki sevginin başka bir yönü daha var. Veronika’nın yavaş yavaş Vilette sakinlerinin gözü önünde ölümü onlarıda etkiliyor. Çünkü böyle durumlara alışkın değiller. Aralarından giden birileri mutlaka olur ama ani bir şekilde olur. Bu durum biraz farklı. Veronika’nın durumu Vilette’dekilernde kendilerini sorgulamalarına ve bı hayatta neler yaptım. Önümdeki günlerde neler yapıcam demeye itti. Ve hayatlarını daha güzel yaşamaya çalıştılar belkide. Mari de bazı şeylerin farkına vardı. Ve gitti. Zedka da gitti. Eduard ve Veronika ise kaçtılar. Daha sonra(yaklaşık bir hafta sonra) Dr. İgor yalan söylemekten kurtulduğu için sevinçliydi. Çünkü Veronika aslında ölmeyecekti. Sadece üzerinde çalıştığı bir tez için Veronika’yı denek olarak kullandı. Dr. İgor gerçekten de akıllı bir doktor. Kaçtıkları günün sonunda Veronika ölmemişti.
  • 491 syf.
    ·27 günde
    New York'lu bir psikanalist olan Dr. Frederick Starks 53. doğum gününde tehditlerle dolu, sıra dışı bir mektup alır. Rumplestiltskin imzasını taşıyan mektup ile tüm hayatı, tüm düzeni yerle bir olur. Rumplestiltskin doktoru geçmişinde yaptığı bir hata yüzünden suçlamaktadır. Gerçek kimliğini bulmasını ve bu hatayla yüzleşmesini ister doktordan ve ona on beş gün süre verir. Eğer on beş gün içinde kim olduğunu bulamazsa, elli iki akrabasını tek tek öldürecektir. Ancak bir seçeneği daha vardır doktorun: “Kendini öldürmek”.

    “Cehennem farklı biçimlerde sizi bulabilir, Doktor Starks. Beni de bunlardan biri olarak düşünün.”

    Dr. Starks’ın görüşmediği, yüzlerini bile hatırlamadığı akrabaları bir psikopat tarafından tehdit edilmektedir.  Kendi kabuğunun içinde, sadece hastalarıyla görüşen ve tekdüze bir hayat süren doktor için zorlu ve hareketli bir süreç başlar. Bay R. bu süreçte boş durmaz. Dr.Starsk’a hayatı zindan etmek için her şeyi yapar. Hesaplarına el koyar, kariyerini mahvedecek suçlamalarda bulunur, başarıya ulaşıp kimliğini bulmasını sağlayacak yolları birer birer kapatır. Dr. Starks yıllardır oluşturduğu her şeyi kaybetmek üzeredir.

     “Etrafındaki dünya ona, can pazarındaki insanlar arasında kurulan bağlantılarla dolu bir ders verir gibiydi. Dönüş yolunda sokakları arşınlarken kendini neredeyse görünmez hissediyordu.Ricky tuhaf bir biçimde neredeyse şeffaf olduğunun farkına vardı. Yanından geçen hiç kimse, tek bir kişi bile, hayat bakışına onu dahil etmiyordu. Yüzü, görünüşü, varoluşunun ta kendisi onu takip eden adam dışında hiç kimseye bir şey ifade etmiyordu. Öte yandan ölümü ise tanımadığı bir akrabası için ciddi bir önem taşıyordu. Yaşamak ve ölmek arasındaki köprüler Rumplestiltskin ve vekili Virgil’a kadar, avukat Merlin ve muhtemelen daha tanımadığı bir sürü kişi arasındaydı. Ricky’ye öyle geliyordu ki, sanki bir doktor tarafından en kötü teşhis konulmuş ya da idam edilecekleri gün hakim tarafından belirlenmiş olan insanlarla dolu bir cehenneme girmişti.”

    Orjinal ismi The Analyst olan, John Katzenbach imzasını taşıyan Psikoanalist yapı itibariyle üç bölümden oluşuyor. Birinci bölümün sonunda, çok farklı bir şekle bürünen roman şaşırtıcı ve sorgulayıcı bir yapıya bürünüyor.

    Başka birinin hayatını kurtarmak için kendi hayatınıza son verebilir misiniz? Bir insanın sınırlarını ne belirler? Hiç kimseye bilinçli olarak zarar vermediğiniz bir yaşam sürerken, bir katile dönüşebilir misiniz? Şartlar mıdır bu değişime zorlayan, yoksa içinizde var olan şiddet eğiliminin ortaya çıkması mı? Bir insan ne kadar değişebilir? Yaşamınızı değiştirdiğinizde karakterinizi de değiştirebilir misiniz?

    John Katzenbach, Dr. Frederick Starks’ın içine düştüğü çıkmazları anlatırken, bir yandan da Dr. Starks’ı mutlu olmadığı bir yaşamdan çıkartıp, gerçekte olmak istediği bir kişiye büründürüyor.

    Şimdiye kadar okuduğum psikolojik gerilim romanlarından çok daha farklı bir yapıya sahip olan roman, uzun uzun anlatımlardan sıkılanlar için pek iç açıcı olmasa da, bu türü sevenler ve insan psikolojisinin derinliklerinde yolculuk yapmak isteyenler için güzel bir tercih olabilir. 
  • 192 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Öncelikle kitabı okumamda ve anlamlandırmamda büyük etkisi olan 1K Kayseri Okuma Grubu 'na minnettarım. İkinci olaraksa bu yazı için incelemeden ziyade kitaptan bana kalanlar demek istiyorum ve bunu da genelden özele giderek yapacağım.
    Temelde iki çıkarımım oldu. İlki en iyi şekliyle Yin Yang felsefesi ile açıklanabilir. Her şey zıttı ile bir bütündür. Kitapta iyi-kötü üzerinden bunu anlamak mümkün. Kötü olmasa iyinin değeri, iyi olmasa kötünün yıkıcılığı anlaşılamaz ve diğer yandan ise bu ikisi keskin sınırlarla birbirinden ayrılamazlar. Her iyi içinde kötüyü her kötü ise minikte olsa iyiyi içinde barındırır. Hele ki söz konusu vicdan ve temel içgüdü/nefis çatışmasında oradan oraya savrulan insan olduğunda bu iki zıt kavram birbirlerinden ayrı düşünülemez. İkinci çıkarımım ise insan/insanoğlunun(Kadınlar insandır, biz insanoğlu. - Neşet Ertaş) doğa üzerindeki yıkıcı etkisi üzerine oldu. Öyle ki elimizi attığımız her doğa parçasında dengeyi bozup kaş yaparken gözü bırak görme sistemini çıkarıyoruz. Bu kitapta da benzer şekilde Dr. Jekyll merakı ve başta iyi niyetiyle kendi tabiatı üzerine denemeler yaparak ruh dengesini bozup önlenemez bir yıkıma , kendi sonuna şahit oldu. Elbette araştırmalar yapıp meraklarımızın üstüne gitmeliyiz eleştirdiğim nokta bilim değil, açgözlülük ve yetinmeme güdülerimizle eşik değerden sonrasına oynamamız.
    YAZININ DEVAMI SPOİLER İÇERİR !
    Dr. Jekyll aslında hepimiz gibi dışarıda ahlaki ve iyi olan fakat içinde kötü yanının da bulunduğunun bilincinde, kendisini gerçekleştirmek isteyen, farkındalık sahibi, biraz da yakışıklı doktorumuz. İçerisinde barınan iyi ve kötüyü birbirinden ayırıp saf iyinin ve saf kötünün farklı bedenlerde özgürce yaşamasını amaçlayan deneyler yapma isteğiyle çalışmalarına başlıyor fakat deney sonucunda bastırdığı meleğin mi şeytanın mı gün yüzüne çıkacağını o da bilmiyor. Deneyde kullandığı ilaçtan zehirlenip ölmek pahasına merakından vazgeçmeyip pek çok deneme sonucunda bir firmadan bolca alarak depoladığı bir bileşik sayesinde deneyi bilimsel olarak başarıya ulaşıp içtiğinde sadece kötülüğü temsil eden yanı olan Mr. Hyde’a dönüşmesini sağlayan bir ilaç elde ediyor. Mr. Hyde Dr. Jekyll’ ın aksine şimdiye kadar bastırılıp törpülenmiş ve kötü olmasından dolayı yüzünde insanları ürküten bir ifadeye sahip, kısa çirkin bir adam. Başlangıçta Mr. Hyde vücudunda kendini bastırmadan kötülük yapmak, doktora çok zevk verse de özellikle Sir Danvers’ ı öldürdükten sonra doktor derin vicdan azabı çekmeye ve bunu bastırmak için kendi vücudunda daha da iyi olmaya hatta bir daha dönüşmemeye karar veriyor. Fakat ilaç yüzünden ruh dengesini kaybeden doktor kendi isteği dışında Hyde ve Jekyll bedenleri arasında geçiş yapmaya başlıyor. Talihsizlik bununla da kalmayıp başta alıp depo ettiği bileşenin saf olmadığı ve artık firmanın yeni bileşenlerinin ise saflaştığı bu sebeple de ilacının yeni bileşikle başarıya ulaşamadığını fark ediyor. Elindeki stok bittiğinde Hyde’a dönüştüğü zaman yeniden isteyerek kendi vücuduna dönüşmesi imkansızlaşıyor ve kelimenin tam manasıyla kapana sıkışıyor. Kendini muayenehanesine kapatıyor. Artık bu yaşam ona azap vermeye başladığında avukat Uterson ve evin hizmetlisi Poole ona ulaşmak üzereyken ardında Uterson’a bir mektup ve not bırakarak kendi hayatına son veriyor. Sonuç olarak saf iyi ve kötünün birbirlerinden ayrılamayacağını net şekilde anlıyoruz. Örneğin, Mr. Hyde elinde büyük bir güç varken yalnızca bir cinayet ve bir kaç darpla yetiniyor oysa çok daha yıkıcı hareketleri yapabilirdi ama onu sınırlayan hala bir şeyler var.
    Son olarak Batuhan Güneş ‘e ait bir soruya değinmek istiyorum. Yazarın neden doktorun ilaçtaki bileşiğe ulaşmasını engelleyerek bu iyi-kötü çatışmasının kendince doğal seyrini bulmasını önlediğini sorgulamıştı. Ben romanı bırakıp kendimi yazar yerine koyacak olursam, bir rüyamdan esinlenerek ortaya çıkardığım kitabımdaki karakterlerin saf kötü rolünde de olsa ki saf kötü de değil okuyucuya karşı korumasını yapar onun da acınılmaya hatta sempati duyulmaya hakkı olduğunu okuyucuya göstermek için bu tarz ağlamalarını, çaresizliğini(buna ilaca ulaşamama durumunu ön ayak ederek ) ve kendini yok edişini kaleme alırdım. Çünkü başarıya ulaşmış her kötülükte günah keçisi ilan edip sadece suçlayarak yardımcı olma çabası barındırmayan tutumlarımızla en büyük etkiye biz sahibiz bana göre.
  • 201 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    İntihar girişimi başarısız olan Veronika gözlerini açtığında akıl hastanesinde olduğunu farkediyor. Doktor bir tezi için içtiği ilaçlar yüzünden kalbinde hasar olduğunu ve 1 hafta ömrü kaldığını söylüyor. Bu bir haftalık sürede Veronika kendini tanımaya, yaptığı şeyden pişman olmaya başlıyor.
    Her karakter için ayrı analiz yapılmış güzel bir psikolojik kitap. Kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.
  • 244 syf.
    ·11 günde
    Öncelikle arkadaşlar bu incelemeyi bir pedagog bir öğretmen veya bir eğitimci edasıyla yazmadığımı belirtmek isterim. Kaleme alırken bir sosyolog ve 20 yıl bu eğitim sisteminin içinde olan bir fert olarak kaleme aldım. Elimden geldiğince bilimselliğe girmemeye sadece kendi alanımın noktalarına değinmeye çalışacağım. Önce kitap hakkında sonrada şahsımın eğitim sistemine dair fikirlerini ifade edeceğim.

    KİTABA DAİR

    Söz konusu olan kitabımız “ Zorunlu Eğitime Hayır “ bir annenin kızına karşı hissettiği sorumluluk gereği eğitim sisteminin onun şahsi özgürlüğünü engelleyeceği kaygısıyla kızını okula göndermemesi ile başlıyor. Aslında kitabın yazılma sebebi birilerine bir şey anlatma kaygısı da değil kitap kızına ithaf edilerek yazılmış kızına karşı hissettiği sorumluluk sebebiyle kızına bir açıklama ifadesi. Ne kadar da aciz bi davranış değil mi günümüz yetişkinleri çocuklarına hiçbir açıklama yapmazken bu kadın Catherine Baker kitap yazmış bildiğiniz. Olay örgüsü 1980 dönemindeki eğitim şartlarında geçerken aslında o dönem ki Fransanın sahip olduğu eğitim şartlarına günümüz Türkiyem hala sahip değil. Ne gibi mi? Misal zorunlu eğitim var lakin okulda zorunlu eğitim diye bi kaygısı yok Fransanın. Ebeveynler isterlerse çocuklarını evde veya sivil toplum örgütlerinin kurduğu eğitim kurumlarında eğitimlerine olanak verebiliyor. Peki bu annemizin sorunu ne? Catherine Baker karşı çıktığı her türlü yetişkin ve çocuk ayrımını ortadan kaldırıp aynı noktada yetişkinlerin otoritesi altındaki eğitim sistemini eleştiriyor. Anne baba eksenindeki ev eğitimini de doğru bulmuyor çünkü aslında toplumun ilk otorite figürünün ebeveynler olduğu noktasını vurguluyor.

    Burada bir diğer nokta ise çocukların robotlaşması ve öğretmen kisvesi altındaki eğitimciler tarafından yönlendirilmelerisi noktası. Bazılarımız çocukların yönlendirilmesi gerektiğini düşünebilir çünkü yaşam onları bu savaşa hazırlamalı diye düşünebilir lakin sadece öteliyoruz çocuklarımızın karşılacağı zorlukları. Eğitim onlara bunlarla başetmeyi öğretiyor mu diye düşündüğümüz de çoğumuz tabiki diyordur. Lakin yanlış cevap eğitim kurumları maalesef sadece çocukları yaşamdan soyutluyor ve yaşama dair deyim yerindeyse kafes eğitimiyle yetiştirmeye çalışıyor bir nesli. Eğitim kurumları sadece teori kısmını o da devletin çıkarları odaklı bir teori eğitimi vermektedir. Kafeste doğan bir kuşa özgürlük kavramını sorduğunuzu düşleyin lütfen. Kuş nasıl bir tanımlamada bulunabilir bilmediği deneyimlemediği bir şeyi nasıl tasvir eder? Tabiki anne babasının ona tanımladığı gibi veya eğitimcisinin ne verdiğine bağımlı olarak bu tanımlama değişir. En doğru tanımlama bireyin deneyimlediği gözlemlediği ve sorguladığı bilgidir genelde. Bunların dışında kalan bilgilerin hepsi birilerinin çıkarlarına hizmet ediyordur.

    Son olarak kitaba dair yazar bir çözüm yolu sunmuyor çözümün bireye bağlı olduğu ve herkesin çözümünün farklı olabileceğine inanıyor. Peki ama eğitim bir çoğula seslenmek zorunda değil mi? Benimde aynı fikirde olduğum alternatif eğitim sistemlerinin mevcut olduğu bunun yanısıra eğitimi dört duvarla sınırlamamak gerektiğini ifade ediyor yazarımız. Kısaca çocuk okula gitmek istemiyorsa gitmeyebilir ailesinin yanında eğitimine devam eder, çocuk kurumlar aracılığıyla eğitim almak istiyorsa alabilir… (dikkat ettiyseniz çocuk iradesi geçerli ebeveyn veya yetişkin iradesi değil.) Çocuk yanlıış karar verirse diye soruyorsunuz değil mi ? Bırakın şu iyilik meleğini oynamayı o yaşam size ait değil siz sadece bir yaşama hükmetmek egosuyla yanıp tutuşuyorsunuz. Kendi yaşam hatalarınızı o çocuk üzerinden düzeltmeye ve hayallerinizi o bedene sığdırmaya çalışan bir avuç gerzekten başka bir şey değilsiniz.

    KÜÇÜK BİR ANI

    Yıl 1994 Doğu karışık hemde öyle böyle değil babam artık burdan hayır gelmez diye İzmir yollarına düştük. Fakirlik bir yandan İzmirde baskı bir yandan direnmeye yaşama tutunmaya çalışıyoruz. 1995 Eylül ayı geldi dediler ki okula gideceksin o da nedir? Ben dağ bayır gezerken mahalle aralarına düşmüş ruhumu bedenime hapsetmişim. Neyse okul başladı gidip geliyoruz ben suskun sesim çıkmıyor bir yandan yabancılık hissediyorum bir yandan dil sıkıntısı var. Herkes okumayı söktü ben de tık yok.:) Neyse öğretmen bir gün beni çağırdı bu kağıdı al babana ver diye. Üstüne bakıyorum kağıdın okumada yok ya ne yazıyor acaba diye düşünüyorum eve gidinceye kadar. Akşam oluyor babam işten gelmiş yorgun ve sinirli ne diyeceğim diye düşünüyorum. Kağıdı versem mi vermesem mi? Sonunda vermekte karar kılıyorum babama uzatıyorum kağıdı, uzatmakla tokat yiyişim arasında 30 saniye oynuyor. O zamana kadar çok dayak yemişimdir çocuklardan ama babamdan ilk tokat yiyişim . Ablalarım ( biri 8 diğeri 9 yaşında ) var iki tane bana annemden öte annelik yapan ikisi birden sarılıyorlar bana, büyük ablam önüme geçiyor o küçük bedeniyle babam vurursa ona gelsin diye.Babam sen oğlansın diye seni okula yolluyorum sen disleksi mi neymişsin diyor. :) Öğretmen hanım öğrenme geriliği yazmayı da akıl etmiş zaten baba onu görünce tokatı yapıştırmış kendi söylemine göre. Neyse doktora götürülmemi söylemiş öğretmen hanım sabah erkenden büyük ablam aldı götürdü 9 yaşında çocuk bana annelik yapıyor.  Gittik bir hafta boyunca doktor bir şeyler soruyor resim gösteriyor daha doğrusu konuşmaya çalışıyorum bende kendimce. Bir hafta sonunda doktor amcam başımı öpüp o güzel gülümsemesiyle beni eve yolluyor. Babama kağıt ulaşıyor tabii yine bakıyor kağıda sonra yüzüme tepki yok al öğretmenine götür diyor. Ablalarım okula gitmemiş onlarda okuyamıyor tabii ben bu süreçte öğretmene kinlenmişim bana aptal demiş diye düşünüyorum. Neyse öğretmene kağıdı uzatıyorum bakıyor bu doktor da hiçbir şey bilmiyor demek ki diyor.:) Ben oturuyorum yerime sınıf tekrarı yapacağım büyük ihtimal ama nasıl oluyorsa bol iki dolu bir karne ile ikinci sınıfa geçiyorum. Üç ay doyasıya oynamış arkadaş edinmiş çat pat Türkçe konuşuyorum artık ama okulun ilk günü yine geldi. Aynı sorun yine var okuyamıyorum ama sınıfa başka bir öğretmen geliyor kısa saçlı gülümseme yüzünde değil de sanki yüzü gülümseme altına iliştirilmiş. Sene içinde bakıyor ki ben okuyamıyorum herkesle ilgilendikten sonra her ders gelip bana başka bir şey yaptırıyor alfabeyi yazdırıyor, toplama çıkarma gösteriyor kontrol ediyor. Sınıf mevcudu da az değil ha 40 üstünde bi mevcut var. Çok uzattım kusuruma bakmayın senenin sonuna doğru okumayı söküyorum ama Ayfer Hocam gideceğini söylüyor seneye gelmeyecekmiş artık ben ağlıyorum sürekli. Tabiki gitti sonra öğreniyorum Hocamın engelli bir kızı varmış ve öyle güzel gülümsüyordu ki sanki hayatta en dertsiz tasasız kişisi oydu. Her öğrencisi onun için özeldi hiçbir şeyi bize yansıtmamış. Öğretmenim giderken “ Öğretmenim sizin gurur duyacağınız biri olacağım söz.” demiştim . Ne mi oldu? İlkokul da okul birinciliği, lisede derece, ÖSS de 380 puan üzerinden 312, İki üniversite… Ayfer Hocam bana bir yol açtı ben öğrenmek için öğrendim yoksa okul için değil. Okulda rol yapmam gerektiğini lisede farkettim başka bir gözümün nuru sayesinde onu da başka bir zamanda anlatırım şimdi bu kadar neden uzattım biliyor musunuz hani şu televizyonda çıkan disleksi reklamı var ya öğretmen farkedemiyor öğrencilerin rahatsızlığını işte ben direkt öğretmen tarafından uzmanlık alanı olmamasına rağmen yanlış teşhis konmuş bir öğrenciyim. Oradaki doktor ve Ayfer Hocam olmasa sonum ne olacaktı arkadaşlar ? Bu bir de şans yani şansa işimi bırakmam ama şans olmasa yanlış teşhis sonrada okuldan alınma gerisini siz tasvir edin…


    FİKİRLER DÜNYASI

    “Zorunlu Eğitim gerekli midir?” sorusuna verilecek cevap herkese göre değişecektir lakin soruyu “ Eğitim gerekli midir? ” diye düzenlersek çoğumuz buna evet diyecektir diye düşünüyorum. Önemli olan bu son sorunun içeriğini belirlemektir diye düşünüyorum.

    Okullarda sürekli eğitimci konuşur öğrenci söz hakkı alıp sadece o da konuyla ilgili olacak şekilde sadece öğretmenin bildiği konularda konuşabilir ve soru sorabilir. Eğitimci bilmiyorsa ben her şeyi bilemem ki teranesiyle cevap verir oysaki onun uzmanlık alanı. O da olmadı sen araştır yarın bize anlatırsın der aslında buradan da şu çıkıyor ben çok gerekli değilim ama ben sizin çobanlığınızı yapıyorumdur. Çoban olmasa ne olur? Kuzucuklar hepsi bir yerlere dağılır. Başka otlarla beslenir oysaki biz bunu istemiyoruz bu otlar yenecek diyor eğitimci. Oysaki öğrenciler birlikte öğrenmek yanında öğrendiklerini aktarmaktan zevk alırlar. Bu zevkten onları alıkoyuyor eğitimci. Ayıca istenilen ve tasarlanan bir tasarı konumunda öğrenci. Oysaki yaşça küçük diye onu istediğiniz gibi yoğurmaya kalkışmak kadar çirkin başka bir şey yoktur. Anaokulları da zorunlu eğitim kademesi içerisine alınmasının en büyük sebebi ağaç yaşken eğilir politikasıdır. Gözü açılmış hayatın farkına varan bireyler tehlikelidir.Bunun için hayal edenleri sonrada düşünen bireylere zincirler vurulmalıdır ki sesleri kısık çıksın veya yeri geldiğinde gösterilen uçmaya kalkışan bireyleri toplum sindirebilsin.Eğitim sisteminde eğitimci yönlendiren değil sadece sınıf içerisindeki koordinasyonu sağlayan birey olmalıdır. Kavramların nesnel ifadesi yapıldıktan sonra öğrenci istediğini sahiplenme özgürlüğü sunulmalıdır. Ama bu tehlikeli değil mi ? :) Tehlikeli tabiki devletler varolmalı sonuçta insanlar devletler için var (!).

    Sık karşılaşmışsınız eğitimcilerin çoğu eğitim camiasını eleştirir lakin sözkonusu öğrenci olunca bırakın onlardan bir şey olmaz derler. Öğrenciye kulak tıkamış eğitimcilerin bu davranışı onların eleştirisinin ne kadar ciddiye alınması gerektiğini ifade ediyor. Eğitimci eğitime sadece bir araç noktasına yaklaşan aradaki kuklalardır. Dışarda öğrencisini görenlerin büyük çoğunluğu onları görmezden geliyor veya geçiştiriyor. Çünkü onların amacı sırtını devlete yaslamak ve para kazanmak. Açlık sınırında yaşayın veya maaş almayın demiyoruz lakin her eleştiri konusunda maaşı konuşan eğitimciler azınlıkta değil maalesef. Eğitimci öğrencisini tanımıyor onun için devam eden öğrenci önemli.Korku üzerine inşaa ettikleri disiplin kuleleriyle o küçük bedenlere hükmetmek hoşlarına gitmiyor değil. Çünkü eğitimcilerin çoğu aciz kuklalardan başka bir vasıfları yok üniversiteden kalma kitapları oturma odasını süslüyor tozlu raflarda. Bi süre eğitim verdiğim bi okulda Türkçe öğretmeni üniversiteden sonra hiç kitap okumamış sonra Sosyal Bilgileri öğretmeni hiç tiyatroya gitmemiş. Neden mi? Cevapları basitti maaş yetmiyormuş. Demek ki kitap alan,tiyatroya veya sinemaya giden insanlar zengin .:)

    Diğer konu ise eğitimcilerin saygı beklemeleri öğrencilerden. Saygı bence gerekli olan seni dinleyen ve sana değer veren insanlara verilmeli olan bir kavramdır. Biri gelip sistemin öngördüğü şeyleri ezberleyip anlatıyor kisvesi altında veriyor diye benden saygı beklemesi doğru gelmiyor.

    Bir başka nokta ise okullar yaşama hazırlıyor diye bi sav var lakin yaşama dair hiçbir şey mevcut değil bu kurumlarda.Yaşamdan kopuk bireyler yetiştirip iktidarların ideolojik aygıtları olmaktan başka yüklendikleri bir işlevleri mevcut değil. Okulların çoğu dört duvardan ibarettir oysaki eğitim bir süreç olayıdır. Hani Rıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfında şöyle bir dialog vardır ya:

    Mahmut Hoca:Okul sadece dört yanı duvarla çevrili, tepesinde dam olan yer değildir. Okul her yerdir. Sırasında bir orman, sırasında dağ başı. Öğrenmenin, bilginin var olduğu her yer okuldur.

    Tulum Hayri: Allah aşkına hocam, bu okulda insan ne öğrenir?

    Mahmut Hoca: Yaşamayı, mücadele etmeyi, doğa ile savaşmayı öğrenirsiniz. Bilgili olmayı, en önemlisi kendinize karşı saygıyı öğrenirsiniz. Bu saydıklarım eğer bir okulda yoksa, orada sadece bir taş yığını vardır.

    Eğitim üzerine bu kadar okuma yapmadan önce okulları hapishanelere benzetirdim sonra ne mi oldu büyük sosyologlarda aynen öyle düşünüyormuş. Hapishanelerde hava almak için avlulara çıkartılır öğrencilerde teneffüs aralarında hava almaya çıkartılıyor. Okul çıkışlarına dikkat edin nerede olduğu pek önemli değil öğrenciler ahırdan çıkan hayvanlara benzerler özgürlüğe koşan hayvanlar gibi.

    Victor Hugo’nun “Bir okul açan bir hapishaneyi kapatır.” diyeceksiniz ben de size hapishaneler çoğalıyor nerde o romantizm diyeceğim.Bu arada da açılan okulunda bi farkı yok zaten hapishanelerden ; tel örgüler, yüksek duvarlar, nöbetçi öğrenciler, yoklamalar, okuldan firar eden kaçaklar, otoriter yapı, kısmen kıyafet zorunluluğu, motivasyon kaybı ( sen öğrencisin o öğretmen üst ne derse haklıdır.), özgüve kaybı, sessiz olma zorunluluğu, karar vermek için inisiyatif kulanamama ( eğitimcide de rütbe önemli), zorunlu boş zaman, yemek düzeni, düzen … az mı oldu. :)

    Modernleşme kisvesi adı altında “okullu olma” kavramı getirilmiştir öğrencilerin pratikten koparıp teori sınıflarına hapsettik. Okullar sağ ve sol için birer ideoloji kalesine dönmüş noktadalar. Bunun değerlendirmesini de okulda sınavlar aracılığıyla not ile belirledik. Size tavsiyem aptalı oynayın zekiler çünkü sistem aptalı oynamanızı istiyorsa aptalı oynayın. Robert Pirsig “ Okul size taklit etmeyi öğretir. Öğretmenin istediği şeyi taklit etmezseniz kötü not alırsınız. Tüm derece ve not sistemini kaldırırsanız gerçek bir eğitim verebilirsiniz.” diyor. Bunu aklınızdan çıkarmayın.

    Bauman’ın mektuplarından birinde yazdığı üzere: … alternatifler “bulunan nesneler” değildir; alternatiflerin üretilmesi, yaratılması gerekir. Alternatifler kendi başlarına var olmaz, bizim girişimlerimizle ortaya çıkarlar. Alternatifler, şeylerin olduğu gibi kalmalarına izin vermeyi reddetmekle tasarlanır ve o şeyleri değiştirmeye yönelik çabalarımız süresince olgunlaşır. Diyalojik uğraş lehine argümanlar yığıp onun erdemlerini, getirilerini ve yararlarını sıralamak kâfi değil. Bu argümanlar kulağa ne kadar ikna edici gelirse gelsin, eğer hakiki bir diyaloğun –bizim reddettiğimiz görüşlere sahip kişilerle (bu tür bir diyalogdan şeytanın kutsal sudan kaçtığı gibi kaçanlar da dahil olmak üzere) kurulan bir diyaloğun– gerçekçi bir alternatif olmasını istiyorsak başka bir şeye daha ihtiyacımız var. Bu “başka bir şey” kesinlikle ehemmiyetsiz bir şey değil: Dünyada var olma şeklimizin gözden geçirilmesinden ve nevi şahsına münhasır bir kültürel devrimden aşağı kalır yanı yok.

    Çok mu eleştirdik hadi biraz çözüm üretelim o zaman. Bundan sonra tavsiye ettiğim ve benden daha iyi analiz yapan insanların konuşmalarına yer vereceğim.
    Geleceğin Eğitimi İçin Gerekli Yedi Bilgi

    Eğitimde “bazı şeyleri” değiştirme gerekliliği, ülkemizde olduğu ka¬dar, dünya düzeyinde de sürekli gündemde olan bir konu. Şu ana kadar yapılan değişikliklerin dünyamıza pek bir katkısı olduğu söylenemez. Köktendinci akımların yayılması, terörizmin bir dünya problemi haline gelmesi, yoksullar ile zenginler ve yoksul ülkeler ile zengin ülkeler arasındaki uçurumun gitgide genişlemesi, bu konuda mesafe alamadığımızın belli başlı göstergeleri olsa gerek. Yaygın düşünme biçimlerinin değişmesi -kafaların değişmesi- süregelen bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkıyor.
    Peki ama bu değişiklik nasıl bir eğitimle gerçekleşebilir?
    Okuyacağınız yazı Edgar Morin’in UNESCO ’nun isteği üzerine kaleme aldığı, bu konudaki düşüncelerinden oluşuyor. Morin, bugünkü eğitimde genellikle eksik olan yedi önemli nokta saptıyor ve bu eksikliklerin giderilebilmesi için, eğitimde temel alınması gereken “yedi bilgi” öneriyor. Yazara göre bu “bilgiler”, kişilerin bir bütün olarak bilgisel ve etik yeteneklerini geliştirebilmelerine yardımcı olabilir.
    Nelerdir bu eksiklikler? Nereden kaynaklanıyorlar? Ve bunları giderebilmenin yolları ne olabilir?

    Ana başlıklar halinde bu yedi bilgiden bahsedelim sizlere…
    1- Bilmenin Körlükleri: Hata ve Yanılsama
    Eğitimde görülen en önemli bir eksiklik, eğitilenlerin, bilmenin ne olduğu üzerinde düşündürülmemesi, onlara bilgiler aktarmakla yetinilmesidir. Böylece, hazır bilgilerle yüklenen insanlar, çok defa yanıldıklarının farkına varamaz, bilgi ile kuruntuyu birbirinden ayıramaz. Bilgi, doğası incelenmeden kullanılabilecek hazır bir araç olarak düşünülemez. Bu nedenle bilmenin bilinmesi, insan aklını durmadan karıştıran sürekli hata ve yanılsama riskleriyle karşılaşmaya hazırlık işlevi görebilecek öncelikli bir gereklilik olarak görülmelidir.
    Bu sorunun üstesinden gelebilme konusunda Morin ’in çok önemli bir önerisi, “gözlem yapma etkinliklerimizin kendimizi gözlemekten, eleştirilerimizin kendimizi eleştirmekten, nesneleştirme süreç-lerinin de kendimiz üzerine düşünme süreçlerinden ayrılmaması gerektiğidir. Bu, kendini bilme gerekliliğidir.

    2- Akla Uygun Bir Bilginin İlkeleri
    Çok önemli bir sorun da global ve temel sorunları yakalayabilecek ve bu sorunlar içine kısmi ve yerel bilgileri yerleştirebilecek bir bilgiyi geliştirmenin gerekliliğidir. Günümüzde eğitim bütünü/bütünleri görebilecek biçimde tasarlanmamıştır, dolayısıyla kişiler onlara sunulan parça parça bilgileri, ait oldukları bütüne ya da çerçeveye yerleştirememektedir. Dolayısıyla kişi bilme konusu yaptıklarının bağlantılarını görememekte, bağlantılı düşünememektedir. İnsan zihninin, tüm bilgilerini bir bağlam ve bir bütün içinde konumlandırmaya olan doğal yatkınlığını geliştirmek gereklidir.
    Bunun üstesinden gelebilmekle ilgili olarak Morin’in önerisi, eğitimde, bir “parça”nın öğretimi üzerinde yoğunlaşırken, bu “parça”nın bütünle ilgisini göstermek, bir bütünü ele alırken de parçalarının açık bilgisine dayanmak gerektiğidir. Böylece eğitilenin, varolanın ve gerçekliğin çokboyutluluğunu ve karmaşıklığını görebilecek bir göz kazanmasına yardımcı olunabilir.

    3- İnsanlık Durumunu Öğretmek
    İnsan hem fiziksel, hem biyolojik, hem psişik, hem kültürel, hem toplumsal, hem de tarihsel bir varlıktır. Öğretim içinde, disiplinler yoluyla bütünüyle parçalanan da aslında insanın doğasının bu karmaşık birliğidir. Oysa nereden gelirse gelsin herkes hem kendi kimliğinin karmaşık niteliğinin, hem de diğer tüm insanlarla ortak kimliğinin bilgisi ve bilincine sahip olmalıdır.
    Bu, mevcut disiplinlerden hareketle, doğa bilimleri, beşeri bilimler, edebiyat ve felsefe içinde dağılmış olan bilgileri düzenleyerek, insanın birliği ve karmaşıklığını görmenin ve insani olan her şeyin birliği ile çeşitliliği arasındaki koparılamaz bağı göstermekle mümkün olacaktır.

    4- Dünyalı Kimliği Öğretmek
    Küresel çağın gelişmelerinin bilinmesi ve dünyalı kimliğin tanınması, öğretimin önemli konularından biri olmalıdır. Eğitim insan türünün “dünyasal kimliği”ni, tüm insanların aynı kaderi paylaştığını göstermeli, böylece de eğitilende insansal dayanış¬ma isteğini uyandırmalıdır.
    20. yüzyıla damgasını vuran küresel ölçekteki krizler bütününe, bundan böyle aynı yaşamak ya da ölmek sorunlarıyla karşı karşıya olan bütün insanların ortak bir kaderi paylaştıklarını vurgulamak gereklidir.

    5- Belirsizlikleri Göğüslemek
    Bilimler bize pek çok kesinlik kazandırdı ama aynı zamanda sayısız belirsizlik alanının olduğunu da gösterdi. Öğretim; fizik bilimleri (mikrofizik, termodinamik, kozmoloji), biyolojik evrim bilimleri ve tarihsel bilimlerde ortaya çıkan belirsizliklerin öğretilmesini de içermelidir.
    Böylece de insanları beklenmeyeni beklemeye alıştırmalı ve şaşırtıcı bir olguyla karşı karşıya geldiklerinde üstesinden nasıl gelebileceklerini öğretilmelidir.
    Öğretme yükümlülüğündeki herkesin, içinde yaşadığımız zamanın belirsizliğinin ön saflarında yer alması gereklidir.

    6- Anlamayı Öğretmek
    Anlayış, insan iletişiminin hem aracı, hem amacıdır. Oysa anlamanın öğretilmesi öğretimimizin dışında kalmıştır. Gezegenimiz, her yönde karşılıklı anlamayı gerektirir. Yaşadığımız birçok sorunun ırkçılığın, yabancı düşmanlığının vb, insanların birbirini anlayamamalarından kaynaklandığını göz önüne alarak, eğitimde anlama öğretilmelidir. Geleceğin eğitiminin ürünü bu olmalıdır.
    Yakın olduğu kadar yabancı insanlar arasında da karşılıklı anlam, insan ilişkilerinin barbar anlayışsızlık durumundan çıkması için artık hayatidir. Bu da anlayışsızlığı kendi kökleri, biçimleri ve sonuçları içinde incelemeyi gerektirir. Böyle bir inceleme için, nefretin belirtilerine değil, köklerine yöneleceği göz önüne alınırsa, gerekliliği ortadadır.

    7- İnsan Türünün Etiği
    Etik eğitimi, ahlâk dersleri verilerek yapılmamalı, etik kaygıların kafalarda oluşmasına yardımcı olmalıdır. Her insanın, hem bir kişi, hem bir toplumun üyesi, hem de insan türünün bir üyesi olduğu bi-lincini kazandırmalı, böylece de kişilerin özerkliğinden, toplumsal katılımından ve insan türüne ait olma bilincinin gelişmesinden oluşan “insansal gelişme”yi sağlamalı, “yurdumuzun dünya olduğu” bilincini kazandırmalı, bu bilinci de “dünya vatandaşlığını” gerçekleştirme isteğine dönüştürmeye katkıda bulunmalıdır.
    Edgar Morin’in 20. yüzyılın sonlarında yapılan eğitimlerdeki belli başlı eksikliklere ilişkin teşhisleri kadar, bu eksiklikleri gidermeye ilişkin önerileri de son derece önemli. Genel olarak okura, özellikle de eğitimci olan okura, düşünmek için bol bol malzeme sağlıyor. Okuyup üzerinde düşünmenizi öneririz bizde.
    21. yüzyılın başında, dünyanın bugünkü koşullarında dünyaya gelen her kişinin bu tip insanlar yetiştirebilecek eğitmenlere şiddetle ihtiyacı var.

    Okulları İyileştirmek Cesaret İstiyor

    Cesaret sadece liderlere özgü bir şey değil. Bir okulun gelişmesini isteyen herkesin buna ihtiyacı var. Ayrıca girişimde bulunmaya hazır olmaya ve yürek isteyen konuşmalara katılmaya da ihtiyaç var.
    Size besa örneğini anlatmak isterim. Bu, Arnavutluk kültürünün temel değerlerinden biridir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler, Arnavutluk’u istila ettiklerinde bütün Yahudilerin teslim edilmesini istediler. Ancak, kişinin kendi hayatı pahasına konuklarını korumaya verilen değer anlamına gelen besa yüzünden Arnavutluk halkı herhangi bir toplantı yapmadan ya da kendilerinden böyle bir şey istenmeden bütün Yahudileri ailelerinin içine aldılar.
    Arnavutluk Kralı, Nazi liderleriyle karşı karşıya geldiğinde Arnavutluk’ta hiçbir Yahudi olmadığını ve isterlerse gelip bakabileceklerini söyledi onlara. Arnavutluk halkına özgü olan besa değeri cesaretle hayata geçirilmişti.
    Bazı zamanlar, Arnavut halkı kadar olmasa da, elinizden gelenin daha fazlasını yapmanız gerekebilir. Sınırlarınızı aşmak, yani bir vizyon sahibi olmak ve daha fazla işbirliği, düzenleme ve dayanışma gerektiren bu vizyona göre hareket etmek cesaret ister. Cesaret, meslektaşlarınız ve üstleriniz tarafından onaylanmama korkusuyla yüzleşmeyi ve bunun üstesinden gelmeyi gerektirir.

    Cesur Konuşmalar Planlamak

    Kişinin kendi okulunu iyileştirmesi dürüst konuşmalar gerektirir ve bu da cesaret ister. Belki her zaman öyle olması gerekmez, ama çoğu durumda gerekir. İşte öğretmen kadrosu toplantılarında, sınıf ya da branş planlama ya da hazırlık yapma dönemlerinde ya da bir mesleki gelişim faaliyeti olarak kullanabileceğiniz sorular:
    Tartışma Soruları
    • Okulda şu an yaptığınız hangi uygulamayı yapmayı bırakmak isterdiniz?
    • Okulunuzda yapmadığınız hangi uygulamayı yapmaya başlamak isterdiniz?
    • Okulunuzda yaparken sürekli sorguladığınız ve artık ortadan kaldırmak istediğiniz şey nedir?
    Eğer Cesaretiniz Olsaydı . . .
    • Yaptığınız şeyi, nasıl yaptığınızı ve insanların birbirine nasıl davranması gerektiğini en iyi anlatan temel etik ilkeler hakkında okulunuzdaki insanlarla yapacağınız bir konuşmaya nasıl başlardınız?
    • Okulunuza adım atan, içinde dolaşan ve zaman geçiren birinin bu değerleri deneyimlemesini/bilmesini/görmesini/duymasını/hissetmesini hangi ritüeller, rutinler ve diğer somut belirtiler sağlar? (Özellikle girişleri, sınıfları, bahçeyi, koridorları, yemekhaneyi ve personel odalarını düşünün.)
    Nasıl Başlayabilirsiniz?
    Yukarıdaki soruları ve önerileri, okulunuzdaki meslektaşlarınızla yapacağınız cesur konuşmaları başlatmak için kullanın. Bazen boş kağıtlar dağıtmak ve insanların cevpalarını bunlara yazmasını istemek ve genel bir tartışmaya geçmeden önce bu cevapları çiftler ya da küçük gruplar halinde paylaşmak faydalı olabilir. Umarım bu herkes için aydınlatıcı ve özgürleştirici bir faaliyet olur. Çünkü herkes yapması gereken ve yapmaması gereken şeyleri, değiştirmek istediği ama asla o noktaya gelemediği şeyleri çok iyi bilir.
    Özellikle temel etik değerlerle ilgili konuşma çok önemlidir. Çok sayıda değer ortaya çıkacaktır ama daha küçük bir gruba, örneğin üç ila beş değere ve okul kültürünün ve okul ikliminin bir parçası olarak uygulamaya ciddi anlamda çabalayacağınız değerlere odaklanın.
    Örneğin saygı, adalet, değer verme, bütünlük ve destek bunlara birkaç örnek olabilir. Bazı ilkelere odaklanmanız diğerlerini reddetmeniz anlamına gelmez. Sadece öğrencilere, öğretmen kadronuza, velilere ve daha geniş kitlelere aktaracağınız anlamına gelir. Aynı zamanda öğrencilere de bu ilkeleri kazandırmaya yönelik deneyimler yaratacağınız anlamına gelir.
    Sadece birkaç meslektaşınızla bile bu tür konuşmalar yapmak, neredeyse her seferinde okul ikliminde gelişmelere, öğrenciler için daha iyi deneyimlere ve daha iyi sonuçlara sebep olur.
    Öğrenmeyi Seven Bir Lise Öğrencisi Anlatıyor: Neden Okuldan Nefret Ettim?
    Başlığı dikkatli okuyun. Okul diyorum, eğitim değil. Evet, arada bir fark var.
    Bu sene lise ikinci sınıf olacağım ve şu ana kadar sadece bir sene liseye gitmiş olsam da, okuldan biraz nefret ettiğimi söyleyebilirim. Bu aslında bir klişedir; okuldan nefret eden lise öğrencisi, bütün gün telefonunda mesajlaşır, partilere gider vs. İşin aslı bu üç şeyden sadece bir tanesi bana uyuyor. Ama bir an için okuldan hiç de nefret etmediğim zamana geri saralım: Anaokulundan dördüncü sınıfa kadar olan bölüm…
    Nefret çok güçlü bir kelime. Okuldan nefret etmiyorum, sadece ilkokul günlerimdeki aşırı mutlu ve coşkulu halimle şimdiki duygularımı kıyaslıyorum. O zamanlar okulu çok severdim. En sevdiğim yerdi, çünkü her zaman öğrenmeyi çok seven biriydim. Harika bir çocukluk geçirdim (yani, teknik olarak hala çocukluk çağımdayım ama şimdilik bunu görmezden gelebilirsiniz); her gün kitap okuyarak, hayvanlar hakkında daha fazla şey öğrenmek için hayvanat bahçesi maceralarına çıkarak, yıldız gözlemi yapmak için rasathaneye doğru uzun yürüyüşler yaparak, mümkün olan bütün müzeleri gezerek ve daha pek çok güzel şey yaparak büyüdüm. Merak tohumu zihnime çok erken yaşlarda ekilmişti ve bugün hala büyümeye devam ediyor. Bir soru sormak ve beni tatmin edecek bir cevaba ulaşmak çok hoşuma gidiyor, ama beni esas heyecanlandıran şey bu cevaplarla bir şeyler yapabilmek. İşte bu, bilgiyle bilgelik arasındaki fark.
    Şimdi küçük bir anaokulu çocuğu olarak hayal edin beni; bütün sorularıma (yani, neredeyse) cevap alabildiğim bir odada (olayı daha da heyecanlı bir hale getiren bir gökkuşağı halısının üzerinde) oturuyorum. Okumayı, yazmayı ve sayı saymayı öğrenebiliyorum. Farklı hayvanlar, bitkiler ve dünya hakkındaki pekçok şeyi anlayabiliyorum. Atalarımı ve her şeyin tarihini öğrenebiliyorum. Sadece bununla da kalmıyor, çok da eğleniyorum! Renkli karbon kağıtlarını bir araya getirip bir yapboz gibi onları yapıştırmak varken, bitkilerin farklı bölümlerini neden sadece okumakla yetinesin ki? Hatta daha da güzeli, kendi yetiştirdiğin bitkinin büyümesini izle! Benim için okul inanın bir çeşit cenneti.
    Peki okula duyduğum sevgi nasıl oldu da değişti? Basit: Okul öğrenmekle ilgili olmayı bıraktı. Liseye hatta ortaokula başladığımda, çevremdeki herkesin, öğretmenlerin ve aynı şekilde öğrencilerin zihniyeti aynıydı: “Çalış, çalış, çalış, iyi not al, iyi not al, iyi not al.” Yararsız bilgileri kafana mümkün olduğu kadar hızlı tıkmakla meşgullerdi. “Anlamasan da olur, sadece ezberle ve sınavdan en iyi notu al!” Ya sınav? Hiç konuşmadan bir odada geçen bir saat. Kaygı baloncukları midende uçuşurken, çoktan seçmeli cevapların arasından doğru baloncukları işaretlemelisin. Okul yavaş yavaş kuru bilgiyi sadece en yüksek notu alana kadar ezberimde tutmam gereken bir yere dönüştü. İyi bir üniversiteye gitmek için gerekli şartları yerine getiriyordum. Bütün olay üniversiteye girmek ve akranlarından daha iyi olmaktı. Sınıf arkadaşına neden yardım edesin ki? Üniversiteye gitme zamanı geldiğinde, rekabet edeceğin insan sayısının azalması için neden onları sabote etmeyesin ki? İşte bu zihniyetten nefret ettim. Ama çevremdeki herkes böyle düşünüyordu, hatta belki ben bile.
    Neden okul öğretmenlerin yavaş öğrettiği, öğrencilerine eşit müdahale ettiği ve onlarla anlamlı sohbetler ve tartışmalar yaptığı bir yer olamıyor? Bir zamanlar soru soran herkese bağırıp çağıran bir matematik öğretmenim vardı, çünkü matematik dersindeydik ve bunları bilecek kadar zeki olmalıydık. Neden okul her tür soruyu hoş karşılayan ve bu soruları sormak için insana zaman tanıyan bir yer olamıyor? Ertesi sabah her şeyi unutmak için sınavlara çok çalışmaktan inanılmaz bıktım. Gerçek hayatta sınırsız kaynaklarımız var. İnternet, kütüphane, akranlarımız. Bir odada oturup bir saat boyunca baloncukların içini doldurmaktansa, neden sınıf arkadaşlarımızla bir araya gelip dersle ve aynı zamanda gerçek hayatla ilgili olan karmaşık ve eleştirel düşünmeyi harekete geçiren bir soru üzerinde elimizdeki kaynakları kullanarak çalışmıyoruz?
    Dünyadaki açlık sorununu ya da başka sorunları çözmek için zihinleri ancak bu şekilde büyütebilirsiniz. Öğrencilerinizin merakını ve ilgisini ancak böyle uyandırır ve belli bir konu hakkında heyecan duymalarına böyle sebep olursunuz. Okullar testleri ve ödevleri kaldırmalılar demiyorum, okulun esas işinin daha çok öğrenme deneyimi yaratmak olması gerektiğini ve daha fazla gerçek hayatla ilgili olması gerektiğini söylüyorum. Testler ise eleştirel düşünme ve ön bilginin bir kombinasyonunu kullanmalı; beynin sadece bilgiyi ezberleyen bölümünü soyutlamamalı, çünkü öğrenciler bunların yarısını anlamıyor zaten!
    Ben de kendimi bu acı gerçeğe kaptırdım. Her şeyi sınavdan sonra unutacağımı bile bile çalışmak için gece geç saatlere kadar uyanık kaldım. En yüksek notu alacak, kendimi zorlayacaktım. Ama ne pahasına? Sonunda bir boşluğa düştüm, kaygı ve obsesif kompülsif bozukluk yaşamaya başladım ve eğer buna hemen bir son vermezsem bu listeye depresyonu da ekleyebilirim. Okul kendimi zorlamaya devam etmem için beni teşvik ediyor, peki ama kırılma noktama ulaşmam daha ne kadar sürecek? Bugünlerde yaptığım tek şey ödev ve ders çalışmak. Lisenin ilk yılında o kadar stres yaşadım ki, sadece kendimi hastanede bulmakla kalmadım, aynı zamanda bütün yıl boyunca okul harici tek bir kitap bile okumadım. Benim için ikincisi çok daha trajikti. Sadece 10’uncu sınıftayım ama sanki bıçak kemiğe dayanmış gibi hissediyorum.
    Evet, okul berbat bir şey! Ama bu, öğrenmek de öyle olmalı anlamına gelmiyor. Bugünden itibaren kendime bir söz veriyorum: Hangi üniversiteye gidersem gideyim, en sonunda kendimi hangi işi yaparken bulayım, öğrenmeyi her zaman seveceğim ve her zaman daha fazla bilmek için çabalayacağım. Ve bu yazı da söylediğim her şeye rağmen hala okula gitmekten zevk alıyorum ve eğitimimi hiçbir şeye değişmem. Her zaman “Eski Yunan Mitolojisi” ya da “Hayvanlara Dair A’dan Z’ye Her Şey” ile ilgili kitaplar okuyan türde bir insan oldum, öğrenmeyi bu kadar çok istediğim için, o insan olmaya devam etmeyi umuyorum.

    Okula Gereğinden Fazla Anlam Yüklemek

    “Mimar Sinan Üniversitesi Tiyatro bölümüne gitmek istiyorum baba” dedim, gözümün içine baktı, “boşver oğlum” dedi, “para kazanacağın bir meslek seç, tiyatroyu da sonra yaparsın”. Ailenin yüzlerce müdehalesinden biriydi bu, benim değil ailemin isteklerini yaşıyordum. Lise son sınıfa dair verdiğim örneği geri sardıkça duygularımın, ilgilerimin, seçimlerimin çoğunda ailemi görürüm. Tek olmadığımı, çoğumuzun ailelerimizin yaşamımızı şekillendirdiği öykülerle büyüdüğümüzü biliyorum.
    Psikoloji alanında birçok kuram, kişilik gelişiminin küçük yaşlarda edinildiğini söyler. Eric Berne tarafından geliştirilen Transaksiyonel Analiz kuramı da hepimizin içinde yer alan sistemin ilk beş yılda beynimize kaydedilen kodlar olduğunu ve silinmesinin çok zor olduğunu savunur. Doğum öncesi başlayan kişilik gelişiminin ilk yılları çok değerli ve biz bu yılları ailemizle geçiriyoruz. Bugünlerde sıkça rastladığımız “Hayatta en büyük mucize, küçükken iyi bir öğretmene
    rastlamaktır” cümlesini yeniden düşünmek gerekiyor. Acaba mucize küçükken iyi bir öğretmene rastlamak mıdır yoksa küçükken kişilik gelişimimize zarar vermeyecek, iyi rol model olacak anne babalara rastlamak mıdır? Bu karşılaştırmanın amacı kefelerinin hangisinin
    aşağıda olacağını görmek değil, her iki kefenin de değerini iyi analiz etmektir.
    Okulların açılmasıyla, mucize beklentileri de artmaya başladı. Sanırım öncelikli olarak bilimsel gerçekle yüzleşmeliyiz, mucize yoktur. İyi öğretmene denk gelmek tabi ki değerlidir ve öğretmen rol modeli öğrenciler için etkilidir. Çocukların gelişim süreçlerindeki yükün hepsini okulda öğretmene bırakmak ise hayalciliktir.
    Kitap okunmayan bir evdeki çocuğun okula giderek kitap kurdu olmasını beklemek, müzikle ancak düğünlerde karşılaşılan evlerdeki çocuklardan klasik müzik dinleyicisi yaratmak, fırsatçılığın erdem olarak görüldüğü ortamlarda yetişen çocukların vicdanlı olmasını beklemek, cep telefonun elden düşmediği yetişkinlere maruz kalan çocuklara bilgisayar oyunlarını sınırlamak…
    Eğitim yüzyıllar içinde evrilirken, klasik okulların yerini alternatif okul arayışları almışken hatta okulsuzluk (homeschooling) okullluluğa tercih ediliyorken, dünyadaki yaratıcı başarılı bireylerin okullarında nasıl da başarısız olduklarına dair her gün yeni haberler çıkıyorken bizlerin okullardan çocuklarımızın gelecekleri ile ilgili beklentilerimizi yeniden değerlendirmemiz gerekiyor. Okullara gereğinden fazla anlam yüklemeden, çocuğumuzun yaşamını okul üstünden zehir etmeden güzel bir yıl geçirebiliriz. Nasıl mı?
    Evde cep telefonu elimizde olmadan, çocuğumuzla okul konuşmadan, onunla oyun oynayabilir ya da televizyon kapalıyken güzel bir müzik eşliğinde beraber kitap okuyabiliriz.
    Çocukların onları okulla besleyen değil okuldan bağımsız besleyen yetişkinlere ihtiyacı var.

    Not Yok, Ders Programı Yok: Berlin’de Eğitimi Altüst Eden Bir Okul

    Anton Oberländer, ikna etme yeteneği yüksek biri. Geçtiğimiz yıl, o ve bir grup arkadaşının planladıkları kamp gezisi için paraları yeterli gelmedi. Anton bir şekilde Almanya’nın ulusal demiryolları işletmecisi ile konuşup onu kendilerine bedava bilet vermesi konusunda ikna etmeyi başardı. Şirketin yönetimi Anton’un cesaretinden o kadar etkilenmişti ki, 200 kişilik bir çalışan grubuna motivasyon konuşması yapması için onu tekrar davet ettiler.
    Bu arada belirtilmesi gereken önemli bir nokta var: Anton henüz 14 yaşında.
    Berlinli gencin özgüveni, büyük ölçüde, geleneksel eğitimin kurallarını radikal bir şekilde altüst eden benzersiz bir eğitim kurumunun ürünü. Oberländer’in okulunda öğrenciler 15 yaşına gelene kadar hiç not yok. Ders programı yok ve ders tarzında anlatım yok. Her ders için ne üzerinde çalışmak istediklerine ve ne zaman bir sınava girmek istediklerine öğrenciler kendileri karar veriyor.
    Okulun müfredatı her helikopter ebeveynin kabusu olacak türden. Belirlenmiş konular matematik, Almanca, İngilizce ve sosyal bilimlerle sınırlandırılmış. Bu derslere “sorumluluk” ve “meydan okuma” gibi çok daha soyut dersler ekleniyor. Meydan okuma için yaşları 12 ile 14 arasındaki öğrencilere 150 Euro veriliyor ve tamamen kendi başlarına planlamaları gereken bir macereya atılmaları bekleniyor. Bazıları kano yapmaya, bazıları bir çiftlikte çalışmaya gidiyor. Anton, İngiltere’nin güney kıyısında trekking yapmaya gitmiş.
    Bu yeniliklerin altındaki felsefe basit: “İş piyasasının beklentileri değiştiğine ve akıllı telefonlar ve internet genç insanların bilgiyi edinme yollarını dönüştürdüğüne göre bir okulun öğrencilerine miras bırakabileceği en önemli beceri, kendi kendini motive etme kapasitesidir” diyor okulun müdürü Margret Rasfeld.
    “Üç ya da dört yaşındaki çocuklara bakın, özgüvenle dolular” diye devam ediyor Rasfeld. “Genellikle çocuklar ilkokula başlamak için sabırsızlanırlar. Ancak okulların çoğu, sinir bozucu bir biçimde bir şekilde bu güveni eğitim yoluyla çocukların elinden alır.”
    Rasfeld’e göre Evangelical School Berlin Centre (ESBC), bir okulun ne olduğunu “yeniden icat etmekten” başka birşey yapmıyor. “İlerici bir okulun misyonu, genç insanları değişimle baş etmeye hazırlamak ya da daha da iyisi, değişmeye can atan insanlar olmalarını sağlamak olmalıdır. 21’inci yüzyılda okullar, güçlü kişilikler geliştirmeyi kendi işleri olarak görmelidir.”
    “Öğrencileri 45 dakika boyunca bir öğretmeni dinlemeye zorlamak ve herhangi bir çalışmada işbirliği yaptıkları için onları cezalandırmak, sadece modern iş dünyasının beklentileri ile örtüşmemekle kalmıyor aynı zamanda onunla ters düşüyor” diyen Rasfeld şöyle devam ediyor: “Hiçbir şey öğrencileri, kendi istedikleri bir konunun arkasındaki anlamı keşfetmek kadar motive edemez.”
    Okulundaki öğrenciler, kazandıkları becerilerini kanıtlamak için farklı yollar bulmak konusunda teşvik ediliyorlar. Örneğin bir matematik sınavına girmek yerine bir bilgisayar oyunu için kod yazmak gibi… Kamp gezisi “meydan okuması” girişimine kadar daha önce hiç üç haftalığına evden uzaklaşmamış olan Oberländer, seyahati boyunca okulda birkaç yılda öğrendiğinden çok daha fazla İngilizce öğrendiğini söylüyor.
    Almanya’nın federal bir eğitim yapısı bulunuyor. 16 eyaletin hepsi bu yapının içinde kendi eğitim sistemini planlıyor. Bu da “özgür öğrenme” modellerinin gelişmesine olanak tanıyor. Ancak Sudbury, Montessori ya da Steiner okullarından farklı olarak Rasfeld’in okulu, diğerlerine göre daha katı bir kurallar sisteminin içine öğrencinin özgür iradesini oturtmaya çalışıyor. Dersler sırasında aylaklık eden öğrenciler, geride kaldığı konuları yakalamak için Cumartesi sabahı okula gelmek zorunda. Buna “silentium” cezası deniyor. “Ne kadar fazla özgürlüğünüz olursa, o kadar fazla yapılandırmaya ihtiyaç duyarsınız” diyor Rasfeld.
    ESBC’nin Almanya’nın en heyecan verici okulu olarak ün kazanmasının temel nedeni, deneysel felsefesinin etkileyici sonuçlar getirmeyi başarmış olması. Rasfeld’in okulu her yıl, Berlin’deki diğer tüm okullar arasında en yüksek notları almayı başarıyor. 2007 yılında sadece 16 öğrenciyle açılan okul, bugün 500 öğrencisi ve yeni başvurulardan oluşan uzun bir listeyle eğitim hayatına devam ediyor.
    Kulaktan kulağa yayılan başarısı göz önünde bulundurulduğunda, Rasfeld’in yaklaşımının ülke çapına yayılması çağrıları hiç de şaşırtıcı değil. Ancak bazı eğitim uzmanları okulun yöntemlerinin dışarıya kolayca aktarılıp aktarılamayacağını sorguluyor. Onlara göre okulun Berlin’deki en gelecek vadeden başvuruları, ancak varlıklı ve ilerici ailelerden gelebilir. Rasfeld ise bu eleştirileri reddederek okulun farklı kesimlerden gelen öğrencilerden oluşan heterojen bir karışım hedeflediğini ısrarla söylüyor. Okulun toplantı salonunda bir haç asılı olsa da ve her okul günü ibadetle başlasa da, mevcut öğrencilerin sadece üçte biri protestan. Öğrencilerin yüzde 30’u göçmen ailelerden geliyor. Yüzde 7’si ise hiç Almanca konuşulmayan ailelerden.
    Her ne kadar ESBC, Almanya’nın 5,000 özel okulundan biri olsa da fiyatlar örneğin İngiltere’deki özel okullarından nispeten daha düşük. Öğrencilerin yüzde 5’i ödemelerden muaf.
    Ancak Rasfeld bile okulun öğrenme yöntemlerine uyum sağlayabilecek öğretmenler bulmanın, öğrencilere aynı şeyi yaptırmaktan çok daha zor olduğunu kabul ediyor.
    Temmuz ayında emekliliği gelmesine rağmen 65 yaşındaki Rasfeld’in hala heyecanla savunduğu iddialı planları var. Okulda bulunan dört kişilik bir “eğitim inovasyon laboratuarı”, ESBC’nin izinden gitmek isteyen okullar için eğitim materyalleri geliştiriyor. Almanya’daki yaklaşık 40 okul, Rasfeld’in bazı ya da tüm yöntemlerini uyarlama sürecine girmiş bile.
    “Eğitimde ancak alttan bir değişim yaratabilirsiniz. Eğer emirler yukarıdan gelirse, okullar buna direnecektir. Bakanlıklar dev petrol tankerleri gibiler; onları altüst etmek çok uzun zaman alır. Oysa bir şeyleri farklı yapabileceğimizi göstermek için ihtiyacımız olan şey çok sayıda sürat teknesi.”

    “Bırakın Sınıf Kurallarını Öğrenciler Koysun!”

    “Okullardaki ‘basit kurallar ve standartlar’ tedavülden kaldırılmalı ve disiplinle ilgili kararların alınmasında öğrencilere yönlendirme olanağı verilmeli” diyor Sean Bellamy. Öğretmen ve İngiltere’deki Sands Okulu’nun kurucularından Sean Bellamy, öğrencilere becerilerin “şiddetsiz iletişim ve uzlaşma” içinde öğretilmesi gerektiğini ve öğrencilerin disiplinle ilgili prosedürlere karar veren konseyler kurmalarının desteklenmesi gerektiğini söylüyor.
    2016 Global Öğretmen Ödülü adaylarından Bellamy şöyle devam ediyor: “Öğrencilerin sınıf kuralları ile ilgili sağduyulu kurallar getirebileceklerine güvenebilmeliyiz. Ve bu tür bir inisiyatifin okulların “daha huzurlu yerler” olmalarını sağlayabileceği gibi aynı zamanda genç insanlara yaşama dair beceriler kazandıracağına inanmalıyız.”
    Sands Okulu, öğrencilerden ve eğitim kadrosundan oluşan bir konseyin, okuldaki yaşam ve derslerle ilgili her tür kararı aldığı İngiltere’deki birkaç demokratik okuldan birisi.
    1987 yılında kurulan okul, bugün yaşları 10 ile 17 arasında değişen 70 öğrenciye sahip. Eğitimci Bellamy’e göre genç insanlar, yetişkinlerin de desteğiyle nasıl eğitim göreceklerini seçebilmeli. Bellamy, kuralların ve standartların ilişkilere müdahale edebileceğini iddia ediyor. Sands Okulu’nda öğrenciler ve çalışan personel birbirlerine ilk isimleriyle hitap ediyor.
    Bellamy soruyor: “Peki ya disiplinle ilgili prosedürler öğrenciler tarafından tasarlansa ne olur? Neden içinde çözümler üretme konusunda bilgili ve becerikli genç insanların olduğu ‘yargı’ konseyleri kurmuyoruz ki?”
    “Ben cezalandırıcı olmayan çözümleri hedefliyorum” diye devam ediyor Bellamy. “Bizim deneyimlerimize göre ceza, öğrencileri düşünmeye sevk etmiyor.”
    Sean Bellamy Sands Okulu’nda öğrencilerle beraber.
    Ancak şunu da ekliyor Bellamy: “Elbette bazı kesin kurallarımız var; örneğin sigara, alkol ve uyuşturucularla ilgili kurallarımız oldukça sabit. Ancak sonuçlar her zaman o kadar sabit olmuyor.”
    Okul politikalarını ana hatlarıyla anlatan Bellamy, yeni kurallar hakkındaki kararlar için önce öğretmen gruplarına başvurulduğunu ve burada üslubun tartışıldığını söylüyor. Çok sayıda öneri, tartışılmak üzere bir okul toplantısında herkesin görüşüne sunuluyor. Burada oylama yapılarak karara varılıyor.
    “Bir kural, çoğunluğun kararı olsa bile, bazen çoğunluk yeterli olmayabiliyor. Örneğin, yeni personelin alınması. Bu konuda çocukların da önemli bir söz hakkı oluyor” diyor Bellamy.
    “Eğer bir çocuk derse 10 dakikadan fazla geç kalırsa, grup çocuğun derse alınıp alınmayacağına karar veriyor. Eğer okulda yemek yiyorsanız bulaşıklarınızı yıkamak zorundasınız. Eğer unutursanız, sorun yok. Ama eğer bunu reddederseniz bir hafta boyunca öğle yemeği yiyemiyorsunuz. Bir çocuk, geleceğe yönelik makul bir yol bulacak olan okul konseyine başvurabiliyor” diye devam ediyor Bellamy.
    Bellamy, eğitim sistemlerinin eğitimde önemli bir püf noktasını gözden kaçırdıklarını ve önemli kararlar vermenin çocuklara eylemlerinin sonuçlarını anlamayı öğrettiğini düşünüyor.
    “İki yaşındaki çocuklar ne yapmak istedikleriyle ilgili zekice kararlar alır, ama 11 yaşındakiler bocalar. Çocuklar gerçekten zekidir. Ve bu zekanın bir bölümü karar vermekten ve hata yapmaktan kaynaklanır. Bütün olay, eylemlerinin sonuçlarını anlamalarıdır.”
    “Bence okullar insanların duyarlılık ve bilgelik kazanabilecekleri ve hata yapabildikleri yerler olmalı. Eğer her şeyi test için öğretirsek, bunu asla başaramayız.”
    “Çocuklara kendi eğitimlerini etkileme fırsatı vermek, onların eğitim isteklerini artırabilir” diyen Bellamy şöyle devam ediyor: “Kendi fikrinizin bir okulu değiştirebileceğini gördüğünüz demokratik bir ortamdaysanız, dünyayı gerçekten değiştirebileceğiniz inancına sahip olursunuz.”
    “Demokratik okullara yatırım yapılmalı. Çocukları dinlemelisiniz; o zaman size hayatlarını neyin değiştireceğini söylemeye başlayacaklardır.”
    “Tanıştığım her öğretmen, çocukların yapabileceklerinin en iyisini yapmaları arzusunu taşıyor” diyor Bellamy, “Ama ‘en iyi’nin tanımı yıllar içinde çok değişti. Okullar ‘en iyi ürün’ fabrikalarına dönüştü.”

    Okulda Farkına Bile Varmadan Öğrendiğiniz Üç “Yıkıcı” Şey

    Eğer okula bilgiyi öğrendiğimiz yer olarak değil de kendimiz hakkında bir şeyler öğrendiğimiz bir yer olarak bakarsanız, farkına bile varmadan aldığımız bazı dersler olduğunu fark edersiniz.
    Lisedeydim. 16 yaşındaydım ve çok öfkeliydim. İngilizce öğretmenim bize bir yaratıcı yazı ödevi vermişti: Lisede olmakla ilgili herhangi bir şey yazın. Herhangi bir şey.
    Ben de bir okul katliamıyla ilgili radikal bir hikaye yazdım. Hikayem berbat bir not aldı. Tıpkı okuldaki çoğu yazı ödevim gibi. Her zaman aynı eleştirileri alıyordum: Bana verilen ödev konusunu saptırıyordum; yazdıklarımda çok fazla kişiseldim ve çok fazla şey paylaşıyordum; yazdıklarım bazen saldırgandı ya da fazla tuhaftı.
    Okul beni berbat bir yazar olduğuma ikna etti. Ki bu çok tuhaf çünkü şu anki mesleğim yazarlık. Üstelik tam zamanlı bir yazarım ve tek geçim kaynağım da yazı yazmak. Bu da size gelsin Bay Jacobs! Ve esas ironik olan insanların beni okuma sebebi, okulda aldığım kötü notlarların sebebiyle aynı: Geleneksel konulardan sapıyorum. Aşırı derecede kişiselim ve kendimle ilgili çok şey paylaşıyorum. Hikayelerim bazen saldırgan ya da fazlasıyla tuhaf.
    Eğitim sistemimizin ne öğrettiğini ve nasıl öğrettiğini eleştiren pek çok insan var. Ben bir uzman değilim, bir öğretmen de değilim. Sadece internette bir şeyler yazıyorum ve insanlar bu yüzden beni Facebook’ta beğeniyor.
    Ancak eğitimin bir öğrenme platformu olarak değil ama bir sosyal/duygusal gelişim platformu olarak nasıl işlediğine dair bazı fikirlerim var.
    Geçtiğimiz iki yılda yaptığım araştırmam boyunca, kendimizi nasıl tanımladığımız ve bunun mutluluğumuz için ne anlama geldiği konusunda çok şey araştırdım. Neden bazı insanlar duygusal olarak istikrarlı ve dengeli oluyor da bazı insanlar olamıyor? Neden bazı insanlar bağımsız olmak ve sorumluluk almak konusunda rahatken bazıları olamıyor?
    Araştırmanın derinlerine daldıkça, büyümekte olan bir çocuk için ne tür dış etkenlerin sağlıklı ya da sağlıksız olduğunu daha net görmeye başladım. Ve sürekli okulu ve şu yazı ödevlerimi düşündüm.
    Çocukluğumuz ve ergenliğimiz, dünyayla ve diğer insanlarla nasıl bir ilişki kuracağımızı keşfetme zamanıdır. Başarının ne olduğunu ve ona nasıl ulaşıldığını öğrenme zamanıdır. İlk değerlerimizi oluşturduğumuz ve kimliğimizin parçalarını ilk oluşturduğumuz zamandır. Şüphesiz okul, bu dönemde üzerimizdeki tek etken değil. Ebeveynlerimiz ve akran grupları çok daha etkili. Ama yine de okul çok büyük bir etkiye sahip.
    Eğer okula bilgiyi öğrendiğimiz bir yer olarak değil de kendimiz hakkında bir şeyler öğrendiğimiz bir yer olarak bakarsanız, farkına bile varmadan aldığımız bazı dersler olduğunu da fark edersiniz.

    1. Başarının başkalarının onayından geldiğini öğrendiniz.

    Bugün insanların, önemli olandan çok önemli gibi görünüyor olanı dikkate aldığı bir kültürde yaşıyoruz. Bakınız: Kardashian kardeşler, Donald Trump, tüm Instagram kullanıcılarının yüzde 63’ü, rap albümleri yapan sporcular vs.
    Bunun pek çok sebebi var, ama en büyük sebebi büyürken başka insanların standartlarının onayına göre ödüllendirilmiş ya da cezalandırılmış olmamız, kendimizinkine göre değil. Yüksek notlar al. Testlerden geç. Bunlar üretken bir işgücü yaratabilir ama mutlu bir işgücü yaratmaz.
    Dünyanın en iyi reklamcısı olabilirsin, ama sahte ve yalan bir ürünün reklamını yapıyorsan yeteneğin topluma yarar değil zarar verir. Dünyanın en iyi yatırımcısı olabilirsin, ama eğer yolsuzluk ve insan kaçakçılığı üzerinden kazanç sağlayan yabancı firmalara ve ülkelere yatırım yapıyorsan, yeteneğin topluma yarar değil zarar verir. Dünyanın en iyi iletişimcisi olabilirsin ama eğer dini fanatizmi ve ırkçılığı öğretiyorsan, o halde yeteneğin topluma yarar değil zarardır.
    Sana söylenen her şeyi yapmak, çevrendeki insanların onayını kazanma amacından başka bir şey değildir. Başkalarının standartlarını memnun etmektir. Büyürken, “Bu çok anlamsız. Bunu neden öğrenmem gerekiyor ki?” şikayetini kaç kez duydun? Peki ya yetişkinlerin, “Ne yapmak istediğimi bile bilmiyorum, tek bildiğim mutsuz olduğum” dediğini kaç kez duyuyorsun?
    Bizim sistemimiz performans odaklı, amaç odaklı değil. Taklitçiliği öğretiyor, tutkuyu değil.
    Üstelik performans odaklı öğrenme etkili bile değildir. Eğer matematik ve fizik, arabaları çok seven bir çocuğa sevdiği şeyler aracılığıyla anlatılabilse o çocuk matematik ve fizik öğrenmekten çok daha büyük keyif alacaktır. Aklında çok daha fazla şey kalacaktır ve kendi başına daha fazla keşfetmeyi merak edecektir.
    Ama eğer öğrendiği şeyin “neden”inden sorumlu değilse, o zaman öğrendiği şey fizik ya da matematik olmaz, sadece birilerini mutlu etmek için öğreniyormuş gibi yapmak olur.Ve bu bir kültürün içine işlemek için çok kötü bir alışkanlıktır. Yüksek verimli ama özgüveni düşük insanlardan oluşan bir kitle üretir.
    Son yıllarda, ilgili ebeveynler ve öğretmenler bu “özgüven” meselesine çare olarak çocukların kendilerini başarılı hissetmelerini kolaylaştırmayı buldular. Oysa bu, problemi sadece daha da kötüleştirdi. Çocuklara, özdeğerlerini başkalarının onayına dayandırmayı öğretmekle kalmıyorsunuz, aynı zamanda bu onayı kazanmak için aslında hiçbir şey yapmalarına gerek kalmadığını da öğretiyorsunuz.
    Bir noktada eğitime mutlaka kişisel amaç ilave edilmelidir. “Neden” sorusu öğrendiğin şeye mutlaka eşlik etmelidir. Sorun herkesin “neden” sorusunun kişisel olması ve bunun ölçülmesinin imkansız olmasıdır. Özellikle de öğretmenler bu kadar fazla çalışıp bu kadar düşük maaşlar alıyorken.

    2. Hatanın bir utanç kaynağı olduğunu öğrendiniz.

    Bu yılın başlarında “insanüstü” birisiyle tanıştım. Dört üniversite okumuştu. Buna MIT ve Harvard’dan aldığı master ve doktora dereceleri de dahildi. Kendi alanında en tepelerde yer alıyordu. En prestijli danışmanlık firmalarından birinde çalışmış ve önde gelen CEO ve yöneticilerle birlikte çalışarak bütün dünyayı dolaşmıştı.
    Ve bu insan bana kendisini tıkanmış hissettiğini söyledi. Kendi işini kurmak istiyordu ama nasıl yapacağını bilmiyordu. Ne yapmak istediğini bilmediği için tıkanmamıştı. Ne yapmak istediğini gayet iyi biliyordu. Kendini tıkanmış hissediyordu, çünkü bunun yapılacak doğru bir şey olup olmadığını bilmiyordu.
    Hayatı boyunca ilk denemede doğru yapma sanatı konusunda uzmanlaştığını söyledi. Okullar sizi böyle ödüllendirir. Şirketler sizi böyle ödüllendirir. Size ne yapmanız gerektiğini söylerler ve siz de hedefi on ikiden vurursunuz. Ve o her zaman sürekli on ikiden vuranlardandı.
    Ama iş yeni bir şey yaratmaya, inovatif bir şey yapmaya, bilinmeyene adım atmaya geldiğinde, bunu nasıl yapacağını bilmiyordu. Korkuyordu. İnovasyon hatayı gerektirir ve o nasıl hata yapılacağını bilmiyordu. Daha önce hiç hata yapmamıştı!
    Malcolm Gladwell, Davut ve Golyat isimli kitabında inanılmaz derecede başarılı insanların ne kadar yüksek bir oranda dislektik ve/veya lise terk olduklarından bahseder. Gladwell’in buna basit bir açıklaması var: Bunlar, her ne sebeple olursa olsun, hayatlarının erken dönemlerinde hataya ve başarısızlığa alışmaya zorlanmış yetenekli insanlar. Hatalara karşı rahat olmak, daha fazla hesaplanmış riskler almalarını ve daha sonra başkalarının bakmadığı fırsatları görmelerini sağladı.
    Hata bize yardım eder. Bizler böyle öğreniriz. Hatalı iş başvuruları bize nasıl daha iyi başvuran olabileceğimizi öğretir. Hatalı ilişkiler bize nasıl daha iyi birer eş olabileceğimizi öğretir. Sonradan batan ürünleri ya da hizmetleri piyasaya sürmek, bize nasıl daha iyi ürünler ve hizmetler yaratabileceğimizi öğretir. Hata büyümeye giden yoldur. Ancak yine de beyinlerimize durmadan, hatanın asla kabul edilemez olduğu ve yanlış yapmanın utanılacak bir şey olduğu “çakılır” adeta. Ve aynı zamanda tek bir şansınızın olduğu ve eğer onu batırırsanız, kötü bir not alacağınız her şeyin sona ereceği…
    Oysa hayat hiç de böyle işlemez.

    3. Otoriteye bağlı olmayı öğrendiniz.

    Bazen okuyuculardan bana hayat hikayelerini anlattıkları ve ne yapmaları gerektiğini söylememi istedikleri e-mailler alırım. Anlattıkları genellikle inanılmayacak kadar kişisel ve karmaşıktır. Benim cevabım da genellikle “Hiçbir fikrim yok” olur. Bu insanları tanımıyorum. Neye benzediklerini bilmiyorum. Değerlerinin neler olduğunu bilmiyorum ya da ne hissettiklerini ya da nereli olduklarını. Ben sadece bir yazarım, nereden bilebilirim ki?
    Sanırım çoğumuzda, bize ne yapmamız gerektiğini söyleyen birilerinin olmaması korkusu var. Ne yapmanız gerektiğinin söylenmesi rahatlatıcı olabilir. Güvende hissettirebilir çünkü sonuç olarak başınıza gelecekler için asla kendinizi sorumlu hissetmezsiniz. Sadece hareket planını takip edersiniz.
    Otoriteye bağımlılık, tıpkı amaç yerine performansa odaklanmak gibi, sanayi tarihimizin bir eseridir. Bundan 100-200 yıl önce itaat büyük bir sosyal değerdi. Toplumun gelişmesi için gerekliydi.
    Bugün körü körüne itaat, problemleri çözmekten çok problem yaratıyor. Yaratıcı düşünmeyi öldürüyor. Akılsızca papağan gibi tekrar etmeyi ve anlamsız kesinliği teşvik ediyor.
    Bu, otorite her zaman zararlıdır anlamına gelmiyor. Otoritenin hiçbir amaca hizmet etmediği anlamına da gelmiyor. Otorite her zaman var olacaktır ve iyi işleyen bir toplum için her zaman gerekli olacaktır.
    Ancak hepimiz hayatlarımızdaki otoriteyi seçebilmeliyiz. Otoriteye bağlılık asla zorunlu ve sorgulanamaz olmamalıdır. İster dini bir lider olsun, ister patronunuz, öğretmeniniz ya da en iyi arkadaşınız. Hiç fark etmez. Kimse sizin için en doğru şeyin ne olduğunu sizin kadar iyi bilemez. Ve çocukların kendileri için bu gerçeği keşfetmelerine izin vermemek, belki de en büyük hatalardan biri olabilir.

    KAYNAK
    Kaynakların ilk adresini paylaştım arkadaşlar bana doğru geldiği için.

    Edgar Morin – Geleceğin Eğitimi İçin Gerekli Yedi Bilgi

    Matematiksel

    https://www.edutopia.org/...ow&utm_term=link

    https://medium.com/...-boring-221cc1a67576

    https://www.theguardian.com/...own?CMP=share_btn_fb

    http://www.telegraph.co.uk/...ducation-expert.html
  • 479 syf.
    Dünya Savaşı resmen sona ermiş olmakla birlikte , Osmanlı Devleti üzerinde yarattığı etkiler tüm gücüyle devam emektedir.Savaş sonrası bir çok asker memleketlerine geri dönmüştür.Zayiatın büyüklüğü evlerine dönen erlerin çoğunun gazi oluşuyla daha da iyi anlaşılmıştır.Bu erlerden biri de Salih adlı Akşehirli bir askerdir.Memleketine döndüğünde kaybettiği kolunun acısıyla beraber , ülkenin durumunu daha acı bir şekilde anlayan Salih gittiğinden beri çok şeyin değiştiğini görür.Önceleri dost olarak yaşayan Rumlar ve kendi halkı şimdi birbirinden soğumuştur.Salih’in samimi arkadaşı olan Niko da bir Rum dur ve gelişmelerden o da etkilenmiştir.Yavaş yavaş Yunan ve İngiliz ordularının işgal haberleri gelmekte ve iki halkın birbirine olan düşmanlığı artmaktadır.Salih ise yüzyıllardır Osmanlı himayesinde rahatça yaşayan Rumların bu davranışını bir ihanet olarak görmekle beraber arkadaşı Niko’dan kopamamaktadır.Rumlarla olan dostluğu kasabalı tarafından fark edilir ve kasabalı Salih’i dışlar.Salih artık sürekli Niko ve O’nun çevresiyle dolaşır olmuştur.Artık Osmanlı ve Padişaha olan güvenci de sarsılmıştır.Kaybettiği kolunun hayatına tesiri büyük olmuştur.Kimsenin O’na hak ettiği saygıyı göstermediğine
    inanan Salih kendini namazdan niyazdan çekmiştir.Öte yandan halk işgallere tepkisiz kalmama kararı almıştır fakat bunun kimin önderliğinde yapılacağı karmaşası vardır.
    Salih günler geçtikçe kendi kasabalısının tepkisini kazanmış ve artık istenilmeyen biri olmuştur.Bu sırada kasabaya İstanbullu Hoca adında bir hoca gönderilir.İstanbul’dan gönderiliş amacı kasabada padişaha ve Osmanlı’ya bağlılığı teşvik edici düşünceyi sağlamaktır.Hoca gerçekten de çok etkili bir insandır ve halkın büyük beğenisini ve takdirini kazanır.Vaazlarda cemaate Osmanlı padişah ve din lehinde düşüncelerini aktarmaktadır.Bu sırada memlekette Hoca’nın düşüncesine tam ters olmamakla birlikte , kurtuluş ümidi olabilecek bir örgüt kurulmaktadır.Kuvayı Milliye adı verilen bu örgüt Anadolu’da işgalleri önlemek ve İstanbul ve padişah yönetiminin boyunduruğundan kurtulmak için kurulmuştur.Fakat Kuvayı Milliye’nin işi çok güçtür.Memlekette işgallere karşı veya işgallerden yana bir çok örgüt vardır. Kuvayı Milliye önce bu örgütleri kendi tarafına çekmeli veya bertaraf etmelidir.Hocanın vaazları da Kuvayı Milliye ilkelerine ters düşmektedir.Hoca her fırsatta padişaha bağlılıktan bahsetmektedir , Kuvayı Milliye ise padişahtan kurtulmak ,yeni bir yönetim kurmak amacını gütmektedir.İşte bütün bu ihtilaflar dolayısıyla Kuvayı Milliye yandaşları ve Hoca arasında bir elektriklenme ve zıtlaşma meydana gelir.Hoca ise halka kendini çok sevdirmiştir çünkü her yönüyle iyi ve doğru bir insandır.Fakat Hoca da kendi içinde bir yandan yaptığı işin gerçekten doğru olup olmadığının sorgulamasını , padişaha olan güvencinin doğruluğunun şüphesini yoklamaktadır.Kuvvacılarla Hoca arasındaki çatışma zamanla iyice açık şeklini alır ve vaazlarda karşıt fikirler açıklanır.
    Olaylar gelişirken Salih ise unutulmuşluk ve terkedilmişlikten bir kaçış olarak Kuvayı Milliye’ye katılmaya verir.O’nu bu kararı vermeye zorlayan başka bir şey ise yakın arkadaşı Niko’nun da sonunda Osmanlıya karşı savaşta yer almasıdır.Salih bu ihanetin öcünün peşinden koşacak ve kurtuluş mücadelesinde büyük rol oynayacaktır.Kuvva bir türlü hizaya gelmeyen Hoca hakkında ölüm emri çıkartır.Hoca evliliği ve çocuğu ve en önemlisi de halkın zorlamasıyla Akşehir’den kaçar ve çete reislerine sığınır.Kuvva ile arasında yaşanan kovalamacadan sağ kurtulur ve kendi başına yanına adam da alarak bir kasabaya sığınır.Kuvva ise Hocayı kaçırdığı için üzgündür ve Salih’i O’nu bulmakla görevlendirir.Hoca ise şimdi hangi tarafta yer almak gerektiğinin hesabını yapmaktadır.Kuvayı Milliye ise her geçen gün başarı kazanmakta ve güçlenmektedir.Salih Hoca’yı bulur ve O’nu padişah hizmetinden vazgeçerek Kuvva yararına çalışmaya ikna eder.Beraberce Çerkez Ethem’in kardeşi Tevfik Bey’in çetesine katılırlar .Çerkez Ethem ve kardeşleri milli mücadelede en büyük rollerden birini üstlenmiş ve gerek düşman işgallerine gerekse ayaklanmalara karşı başarılar sağlamışlardır.Fakat şimdi düzenli ordu ve İsmet Paşa’nın emri altına girmek söz konusu olunca Çerkez Ethem ve kardeşleri zıt bir tavır takınarak Kuvva’ya ve Ankara’ya karşı isyan bayrağı açmıştır.Hoca ise bu yolun yanlış olduğuna inanır ve onları bu yoldan döndürmek için planlar kurar.Hoca’nın amacı Çerkez Ethem ve kardeşlerini Kuvva’ya karşı cephe almaktan vazgeçirmek olmasa bile olası bir isyan halinde güçlerini zayıflatmaktır.Bu sırada Hoca Salih’ i haber edinmek için Akşehir’e yollar.Akşehir’de ise Hoca öldü bilinmektedir.Oysa Hoca hayattadır ve yeni kimliği “Küçük Ağa” ile kuvva yararına çalışmaktadır.Hoca’nın Kuvva yararına çalıştığı haberi Salih tarafından Akşehir’de sadece Kuvvacı olan birkaç kişiye duyrulur ve memnuniyet yaratır.Başta Kuvayı Milliye hareketine büyük hizmet vermiş Doktor olmak üzere Kuvvacılar Hoca’nın kendi saflarına katılışından büyük haz duyarlar.
    Hoca Ethem’in İsmet Paşa hizmetine girmemek için yapacağı en büyük saldırı olan Kütahya saldırısında O’na bir oyun oynayarak başarısızlığını sağlar ve Kuvayı Milliye’ye en büyük hizmetini vermiş olur.Ethem ise Yunanlılara sığınacaktır.Hoca ise bütün bu ihtiras ve gücü elinde bulundurma tutkusuna kapılan insanlardan nefret etmektedir.Artık savaş alanından başka bir cephede de mücadele verilmektedir , şimdi iktidar çekişmeleri büyük tehdit oluşturmaktadır.Hoca bunu acıyla farkeder.Ankara ise Hoca’nın başarılarından haberdardır ve kendisini Ankara’ya davet eder.Daveti kabul eden Hoca Ankara’nın durumunu yakından görür ve cephede savaşmanın , bu iktidar kavgasında yanlış düşünenlere ve hainlere verilecek savaştan daha kolay olduğunu düşünür.Fevzi Paşa Hoca’ya yakınlık gösterir.Hoca bütün bu kişiliklerin önemini daha iyi anlamaktadır.Memleket zafere doğru gitmektedir ve bu noktada Ankara ve Melis’e büyük iş düşmektedir.Bu sırada Küçük Ağa yani İstanbullu Hoca Ankara’da kendisini Akşehir’den tanıyan ve bir zamanlar zıt fikirleri yüzünden tartıştığı Kuvvacı Doktor ile buluşur.Doktor böyle saygıdeğer birinin kendi saflarına katılışından duyduğu mutluluğu Hoca’ya söyler ve asıl kimliğini bilenin sadece kendisi olduğunu , kendisi dışındakilerin O’nu Küçük Ağa diye tanıdıklarını anlatır.Hoca ise artık özlediği eşi ve çocuğunun özlemiyle yanmaktadır.
    Küçük Ağa Fevzi Paşa ile birlikte Akşehir’e gelir ve burada da tanınmadığını ve Küçük Ağa olarak bilindiğini görür.Eşi ve Çocuğu hakkında bilgi alır ve çocuğunu bulur fakat eşinin durumu kötüdür.Eşine geldiğini haber eder fakat kadın ölmek üzeredir ve oğlunu Hoca’ya emanet ettiğini söylemekle kalır ve günler sonra da ölür. Hoca daha sonra Ankara’ya döner ve mücadeleye devam eder.