• 1830'lu yıllarda bütün köle tacirlerinin elinde bulunan kölelerin toplam sayısı 6.822.759'dur.
    Paris ve Londralı küçük hanımefendilerin, keyiflerini tatmin etmek için bu devasa siyahlar ordusunu dize getirmiş olması, doğrusu tahrik edici bir düşüncedir.
  • 100 syf.
    ·Beğendi
    Roman desem roman değil ,öykü desem öykü değil,deneme hiç değil...Adını koyamadığım bambaşka bir türdü Seyrek Yağmur,kimbilir belki de aforizmalar kitabı diyebiliriz.

    100 sayfalık minik bir eser olmasına rağmen oldukça güçlü ve yerinde ironiler çıkıyor karşımıza.Ana kahramanımız ,Seyrek Yağmur Kitabevinin sahibi,hayatını kitaplara adamış olan Oktay Rıfat aşığı,felsefe eğitimi görmüş "Rıfat".Ben Rıfat'ı Tutunamayanlar'ın efsane ismi Selim Işık'a benzettim.O'nun gibi bezmiş,yılmış,silik ve vazgeçmiş...Eser zaten Rıfat'ın hayatından anekdotlar ile yoğrulmuş.Okurken dili ve üslubu basit bir eser izlenimi bıraksa da zihinde bırakmış olduğu derin etki asla yadsınamaz.O kadar çok yazar ve şair isimlerinden bahsetmiş ki,akıllara zarar güzellikte.Ayrıca aile hayatı,yaşam kavgası,politika,sinema ve müzik gibi konular da kitapta kendine hatırı sayılır yer bulmuş.Eserde mevcut politik düzene yapılan dokundurmalar da oldukça yer kaplamış.Mesela emniyet mensuplarının sivillere uyguladığı şiddet sık sık çıkıyor karşımıza...

    Barış Bıçakçı ile henüz tanışmadıysanız bence daha fazla ertelemeyin bu tanışma işini.

    ️Ne yapacağız, kitap okuyacağız, film seyredeceğiz, müzik dinleyeceğiz, merak edeceğiz, gezip göreceğiz, her şeye burnumuzu sokacağız, her şeyin daha iyisini arayacağız, daha iyi bir ülke, daha iyi bir insan, daha iyi bir eğitim, daha iyi bir hukuk, daha yüksek bir ahlak...
  • 576 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Gözlerimden kalpler çıkaran bir kitap daha bitirdim. Öncelikle @ddorukates e kocaman bir alkış .
    Eskiden Türk polisiyesine karşı bir önyargım vardı fakat öyle güzel kitaplar okudum ki önyargım yıkıldı ve daha bir zevk almaya başladım .Çoğu yabancı polisiyeleri geçecek kitaplar ile karşılaştım .Saf polisiye kitaplar değilmiş benim asıl hoşuma giden .Bana birşeyler katmalı, yeni şeyler öğrenmeliyim okurken merak edip araştırmalıyım bende, böyle kitaplardan daha bir zevk alıyorum.
    Önce Uzunyuva da Uyanış kitabı şimdi de Mabet ...
    Mitoloji,arkeoloji,siyasi,tarih muhteşem bir bileşim.
    .
    Bu kitapta belki katili tahmin ediyorsun ama umrunda olmuyor çünkü öyle güzel bir kurgu yaratmış ki yazar kahramanların arasındaki bağlantıyı cinayetlerin nedenlerini daha bir merak ediyorsun birde bunun yanında tarihi bilgiler ,arkeolojik bulgular ,siyasi dokundurmalar tadından yenmedi .
  • 108 syf.
    ·4 günde·9/10
    Ve evet, Oyunlarla Yaşayanlar ile birlikte Oğuz Atay külliyatı hayatımda ilk turunu tamamladı. Okumadığım son kitaptı ve benim için özeldi. Oğuz Atay okumak, o zaman diliminde birden çok karakterle beraber aynı evde yaşamak gibi. Bu kitabı okurken de aynı hissi yaşadım. Kitabın incelemesine gelirsek...109 sayfalık, kısa bir eser. Kitap ilk 35-40 sayfa, alıştığım Oğuz Atay çizgisinin uzağında seyretti. Ama 40. sayfa sonrası lezzet oldukça arttı.

    Oğuz Atay bu kitabında da bilinç akışı tekniğini dibine kadar kullanmış. Ana karakter Coşkun Ermiş hayata bir yerinden tutunmaya çalışan, huzursuz, gerçeklerden kolayca sapmaya meyilli, kuruntulu, bir süre sonra gerçek ile oyunu birbirine karıştırmaya başlayan klasik bir Oğuz Atay karakteri. Emekli tarih öğretmeni. Zamanında "Adresim belli olsun" diye yapılan, mutsuz bir evliliğe sahip. Fırlama diye tabir edilecek bir oğlu var. Erken emeklilik sonrası boşluğa düşmüş; keman dersleri alıyor. Hayatına Saffet’in girmesi ile oyun yazmaya hevesleniyor. Tiyatro vesilesi ile tanıştığı Emel ile bir yakınlaşma yaşıyor. O saatten sonra hayatı daha da karmaşık bir hale geliyor. Hayatta başladığı hiçbir işi tamamlayamamış. Bu yüzden oyunları ölüm kalım meselesi olarak görüyor.Ve kitabın sonunda da (bana göre) ilk defa, başladığı bir işi tamamlayabilmek için bile bile ölüme gidiyor. Ani duygu ve mekan geçişleri bu kitapta da kendini fazlasıyla hissettiriyor. Kafkaesk tarzda bir eser denilebilir. Kitapta çok ince ve güzel dokundurmalar var. Birkaç örnek verecek olursak:

    Sayfa 51:
    COŞKUN: Ey zavallı milletim dinle! (Durur. ) Şu anda, hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında, az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye durmadan düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz. Fakir fukaranın hayatını anlatan zengin yazarlarımıza gece kulüplerinde içtikleri viskileri zehir oluyor. Zengin takımının hayatını gözlerimizin önüne sermeye çalışan meteliksiz yazarlarımız da aslında şu fakir milleti düşündükleri için, küçük meyhanelerinde ağız tadıyla içemiyorlar…

    Sayfa 58:
    SAFFET(Okur): Ey nefer-i bihaber! Muharebeyi azamın bu şedit lahzasında bu denlu gaflet ve delalet ve hatta hıyanet içinde ne halt ediyorsun?
    COŞKUN: Düşman topçusunu gözlüyom paşam.
    SAFFET(Güler): Bu cahil nefer, paşanın sözlerini nasıl anladı?
    COŞKUN: Fakire yalnız son iki kelimesi yetti. Okumuş yazmış takımı genellikle halkın anlayacağı birkaç söz ederler nutuklarının sonunda.”

    Bu ve buna benzer nice ince dokundurma bulunuyor kitapta. Atay, günlüğünde de Oyunlarla Yaşayanlar’ın yazım sürecinden azımsanmayacak ölçüde bahsediyor. Oyunun tarzını kendi tabiri ile "Acıklı güldürü", temaları da “Ülkede Kültür Kargaşası”, “İnsanlarımız Oynuyor” ve “Kimse Acıyı, Sevinci Yaşamıyor” olarak özetliyor. Hatta Yıldız Kenter’in oyun taslağını okuduğuna ve pek de beğenmediğine değiniyor.

    Kitabı bitirdikten sonra şunu düşündüm: Acaba insan, düşündükleri ve kafasında oynadıkları ile gerçeği çağırıyor olabilir mi? Neredeyse her kitabının sonunda ölümle kucaklaşan bir yazarın 44 yaşında ölüme yürümesi...Tatsız bir rastlantı mı, yoksa arzulanan son mu? Cevap ne olursa olsun, Atay bir 20 yıl daha yaşasa şu an Türk edebiyatı ne durumda olurdu diye düşünmeden edemiyorum. Onunla vedalaşma anlamında benim için okuması güç bir kitaptı Oyunlarla Yaşayanlar. Son sayfaya geldiğimde “Peki şimdi ne yapacağız?” diye sordum kendi kendime. Kitabın son cümlesinde ise cevabı buldum:

    “Oyun bitti, seyirciyi selamlayacağız”
  • 223 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Kara mizah! Gogol dönemine insanlığın absürd yanlarına ve memur sınıfına çok güzel ışık tutuyor.
    Eser altı hikayeden oluşmakta.

    Neva Bulvarı : Ahlaki yozlaşma da topluma ayak uydurmak ya da uydurmamak bunu ele alan bir öykü. Bizde ki yanlış batılaşlamanın Rus hali.

    Burun : Benim en sevdiğim en etkilendiğim öykü oldu. Para için değişen, kendini büyük gören memur sınıfını çok güzel eleştiriyor. Fantastik ögelerinde fazlaca yer aldığı hikaye de çok güldüğüm kısımlar oldu.

    Portre : Sanata sanatçıya ve sanat algısına küçük küçük dokundurmalar yapılan fantastik bir hikaye.

    Palto : Hepimiz Gogol'un Paltosundan çıktık.

    Bir Delinin Anı Defteri ve Fayton son iki hikaye. Tabi ki Burun ve Palto'dan sonra çok sarsan hikayeler olmadılar ama Bir Delinin Anı Defterinde Avrupa ülkelerine (özellikle İspanya ve Fransa bolca gönderme mevcut.)
  • 335 syf.
    ·Puan vermedi
    #Okuyorum
    #Kitapyorum
    #NikosKazancakis
    #Zorba

    Aleksi Zorba adında Makedonyalı bir adamla,hayata karışmak amacıyla Girit'e gidip orda hem yazmak hem de linyit yatağı işletmek isteyen genç bir adamın tesadüfen tanışıp sıkı birer dost olmalarının hikayesidir.
    Yazar, bu genç anlatıcının gözünden Zorbayı anlatır ve hayata dair büyük -küçük depremler halinde dokundurmalar yapar.
    Kazancakis'in bu yaratmış olduğu karakterler sayesinde ( birçok yazarın yapmış olduğu gibi )
    yaşadığı dönemin olaylarını eleştirmiş, Dünya'da sürüp gitmekte olan haksızlıkların, savaşların, riyakarlıkların tablosunu resmetmiştir âdeta.
    Bunu da en iyi şekilde biz okuyuculara anlatmak için bu iki zıt karakteri yaratmıştır.
    Bir tarafta vatan için gençliğinde birçok ülkede savaşmış, birçok masum insanın canına mıymış,şiddetin en alasını yapmış; fakat bu yaşadığı tecrübelerinden sonra sadece insanca kalabilmenin değerini anlamış bir Zorba var.
    Diğer tarafta ise genç, tecrübesiz, hayata yüzeysel bakan,kalıplara bağlı bir anlatıcı (Zorba ona kağıt faresi diyor)var.
    Bu anlamda kitap o kadar çok şeyi barındırıyor ki aslında. Yeri geliyor Zorba'nın geçmişte yaptığı şeylere kızabiliyor hatta düşüncelerini eleştirebiliyorsunuz.Fakat ele avuca sığmayan,yerinde duramayan bu karakterin tecrübelerini ve sonradan kendi Dünyası için değerlenen düşüncelerini okudukça sevimlilik kazanmaya başlıyor .
    Zorba'nın patron dediği anlatıcı zamanla Zorbayı bir hoca bir usta olarak görmeye başlar ve bakış açılarının ne denli değiştiğini farkeder.Zorba'nın gözünden insanoğlu 'nun en derin kuytularındaki akıl almaz çelişkilerini gözlemler.
    Dünyaya özgürlüğün gelmesi için bu kadar cinayetler ve alçaklıklar mı gerekli?
    Özgürlük ve vatan kavramlarının vücut bulması için yıkıp yok etmenin güçlü rüzgarına mı kapılmamız gerekli? gibi soruların cevaplarını aramamıza itiyor bizi nihayetinde.
    Şöyle bir düşünecek olursak şayet; toplum olarak bir takım değerlerimizin günden güne silinip yok olmasına çalışılmakta,karamsarlığa itilip yalnızlaştırılmaya mecbur bırakılmaktayız.
    "Kime kötülük yaparsan senden çekinir ve titrer..."Kime iyilik yaparsan gözlerini oyar nankörlük yapar...Kim,nefret,hırs havalarda uçar...Kitapta geçen bu serzenişler aslında kitabın özeti niteliğindedir.
    Bu kitabın Hümanizmin unutulmaya yüz tutmuş güzelliklerini, ışığını hatırlamamız ,oturup düşünmemiz açısından okunacak kitaplar arasında olduğunu belirtir herkese tavsiye ederim
    Teşekkürler...
  • 204 syf.
    ·1 günde·9/10
    Jose Saramago'nun bu kitabı'da eşimin daha önce okumak için aldığı ama okuyamadığı kitaplardan. Kısa Polonya seyahatinde ne tavsiye ettiğini sorduğumda, okumadığını ama bu kitaptan umutlu olduğunu belirtince, bende başka bir arayışa girmeyip aldım. Öncelikle kitap sıra dışı bir hikaye ile başlayıp öyle de devam ediyor. Bir ülke de yeni yıla girerken "yaşanmayan ölümlerin" konu edildiği kurgu, bir anda kimsenin ölmediği bir dünya da olabilecek kaosları ve insanların düşünsel dönüşümlerini gerçek dünyanın içinde fantastik bir anlatıma dönüştürüyor. Ve ölüm bir enstrüman olarak geçersiz hale gelince, dinlerin ve felsefi oluşumların kendilerini nasıl konumlandıracağı üzerine zekice işlenmiş metinler içeriyor.
    Ölüm'den beslenen meslek gruplarının halleri, monarşi yönetimlerinin krallar silsilesinin ölmek bilmeyen kral ve kraliçeler çöplüğüne dönüşecek büyük saraylar, ölmesi gereken insanların ölemeyip, ölmek için harcadıkları çaba ve bu işin kaçakçılığını üstlenen yeni nesil"mapia" dahil bütün kurgu gerçeğin gene gerçek içinde fantastik kurgusu olarak dikkate değer. Bir kaç ay sonra her şey normale döndüğünde "ölüm" ülke vatandaşları için kapı komşusu gibidir adeta. Devamında herkese bir kaç gün içinde öleceği mektupla bildirilir ama bir kişinin mektubu sürekli olarak geri gelir. İşte hikaye artık ülke nüfusunu ilgilendiren bir konu olmaktan çıkıp Bir orkestra'da, Viyolonsel çalan ve ölmesi gereken ölümlü ile ölüm arasında devam eder. Ölümün tanımlanması, eski ve yeni dini metinlerden alıntılar, yazarın kendine has anlatım biçimi olan, alernatifli dokundurmalar ve adeta bir yazar kadrosuna gönderme yapan çoğul anlatımlar, konudan uzaklaşır gibi bir etki yaratsa da bütünün bir parçası olarak insanı yazarın zekasına hayranlık duymaya davet ediyor.

    Bu arada yazar Jose Saramago; Ülkesinde bir zamanlar yaşanan faşist eğilimli yönetimin kitaplarını yasaklaması ve dini konulardaki eleştirel tutumundan dolayı baskı uygulaması ile Kanarya adalarına göçmüştür. Asıl eserlerini bu dönemde verdiğini söyleyebileceğimiz Yazar, hayatının kalan kısmını Kanarya Adalarında tamamlamıştır. Dilimize çevrilen bir çok kitabı yazarın dünyaca bilinen kitapları arasındadır. İncelememize konu olan "ÖLÜM BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ" ise 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülüne layık görülür.