• Görmeyen bir insanın en büyük korkusu dokunmak değil dokunamamaktır Seyla.
    Ayşegül Genç
    Sayfa 85 - İz yayıncılık
  • Yaşamı anlamlı kılan sadece hayatta kalmak değil, başkalarının da hayatlarına dokunmak, onları yaşatmaktır.
  • 226 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Hocamızın ikinci kitap serisinin ilki olan Firak 1 muhteşemdi.Yine harika bir konu ve anlatış tarzı var.Bayıldım ve yine ikinci kitabı sabırsızlıkla bekliyorum.Diğer okuduğum Gelincik serisi'nde kullanılan bazı esintilere burada da karşılaştım.Bu esintileri çok güzel bağlıyor hocamız.Gelelim özetimize:

    Kerem ile Er Serdar buz gibi bir günde varacakları karakola doğru yol alıyorlardı.Soğuktan artık elleri sızlıyordu ikisininde.Serdar arkada yavaş yavaş geliyor,Kerem ise beklemek zorunda kalıyordu.Serdar aşk konularında konuşmaya başlayınca Kerem tahammül edemiyor, susturmaya çalışıyordu Serdar'ı.Kerem bir sesler duydu etrafında çalılıklar ya da ağaçlar var gibi ama etrafta hiçbir şey yoktu.Silahları elindeydi.Kerem etrafta kimsenin olmadığını anlayınca elindeki silahı havaya doğru kaldırdı ama ucunda beyaz bir ışık gördü.O anda bilinci yerinde değil gibiydi.Gözlerinin önüne Serdar'ın kanlar içinde hâli geldi ve kendisi de Serdar diye bağırarak bayıldı.Gözlerini açtığında ise karşısında Levent komutanı vardı ve bir şey yapmazsa Serdar'ı görmesine izin vereceğini söyledi.Serdar'ı görünce ise büyük bir üzüntüye düştü çünkü Serdar'ı kendi vurmuştu ve hayalleri Kerem yüzünden yok olmuştu.Kerem böyle düşünüyor ve suçluyordu kendisini.Bir süre görevinden uzaklaştırıldı.Kendisini toplayıp geri dönmesi için Levent komutan sürekli teklifini yöneliyordu ama Kerem kabul etmiyordu.

    Meri Janan Alborz İranlı önemli ve zengin bir kişinin kızıydı.Yaptığı işler nedeniyle idam edilmiş,annesi ise yine öldürülmüştü.Oklar kendisine dönünce üvey abisi tarafından ülkeden kaçak olarak çıkarılıp Türkiye'ye Necla teyzesinin yanına gönderilmişti.Necla teyzesi ve eşi kızın mal varlığını duyunca iğrenç planlarını devreye soktular.Kıza el suyuna kattığı zehirle zehirleyip öldürecek,sonra da tüm mal varlığına el koyacaktı.Zorla kıza içirdi.Meri öldü sanıldı ve morga kondu ama otopsi yapılacağı sırada yaşam belirtileri gösterince hemen çıkardılar.Bu sefer de intihar etiketini yapıştırdılar ve kıza deli raporu aldılar.Meri bunları öğrenince kahroldu.Hastaneden kaçar bunun üzerine.Cebinde beş parasız kalır.Sonra otelde kalan bir bayanla tanışır.Bu kadının kaldığı yer aslında genelevdir ama bunu Meri'ye söylemez.Meri birgün tesadüf eseri bunu öğrenir ve kadın gizliden onun yaptıklarını dinleyince sinirlenir ve Erdal tarafından Kerem için ayarlanan randevu için Meri odada tutulur.Kerem gelir ve Meri'ye dokunmak isteyince Meri daha fazla bunlara dayanamaz ve kapıyı açtığı gibi kaçar.Neyse baya kaçar akşam olur.Açıkır ve bir fırından ekmek ister adam azarlar gibi kovunca yanlışlıkla ekmek sepetini düşürür ve herkes peşine takılır hırsız diye.Tam o sırada zaten sabahtan beri Meri'yi arayan Kerem onunla karşılaşır ve alır evine götürür.Evinde bir sürü olay geçer ve sonunda Meri'nin o yolda olan bir kız olmadığını anlar.Gerçekleri öğrenir ve Meri'nin eve dönmesi için söz verir.Ama Kerem ve Meri arasında dayanılmaz bir aşk ve tutku olur.Tabi henüz anlayamazlar.Kerem bu konuyu Levent komutanına anlatır,gelir kızın ifadesi alır gizli bir şekilde tabiki.Olaylar böyle devam eder.Sonra Meri babasının avukatına mail atmıştır ve o da onun üzerine hemen Türkiye'ye gelir.Meri ile büyük bir sevinçle kucaklaşırlar.Tam o sırada Kerem gelir ve bu durumu görür.Tabi kıskançlık krizine girer.Hemen yanlarına gider ve neler olduğunu anlamaya çalışır.Meri'yi gitmeyip yanında kalması için ikna etmeye çalışır.Tam ikna olmuştur ki birden özel kuvvetlerden, polislerden oluşan bir grup Kerem'in etrafını sarar ve teslim olmasını ister.Çünkü biri tarafından Meri'nin Necla teyzesi öldürülmüş, parçalara ayrılmış ve her parçası ayrı ayrı çöplere atılmış.Bu durum bazı sebeplerden dolayı Kerem'i işaret ediyordur.Ve Kerem tutuklanıp arabay bindirilir.O sırada mı ? O sırada Meri ile Kerem arasında aşk tavan yapar ve çaresizlik içinde çırpınırlar.Gerisi ve diğer olaylar sizde canlar

    Devamını sabırsızlıkla bekliyorum hocam.Emeğinize,yüreğinize sağlık
  • “Tek bir istediğim var… Sonsuza dek seveceğim birine ulaşmak sadece ellerimle değil kalbimle de ona dokunmak…”
  • ...çünkü bilirim, bir kalbe dokunmak için ellerin temiz olması gerek.
  • Herkesin büyük bir ustalıkla gülerek geri çekildiği bir dünyaydı. Her yeni başlangıç yeni bir pişmanlık demekti. gittiği yerlerden yüklenip geliyordu insan yalnızlığını. Umutsuzluk öyle bir yılgınlık yaratmıştı ki herkes her söze inanır olmuştu. Çifte sürgülü kapılar aralandıkça buz gibi bir suskunluk sızıyordu eşiklerden. Herkes yaşadığı oyuğun soğukluğu ile orantılı bir kasıntı içindeydi. Eşyalar bile sahiplerinden daha sıcak, daha kişilikliydi. Gökyüzünü çarşılarda yitiren insanlar, odalarında yanan ışıklara bakarak niyet tutuyorlardı. Yıldızlar çoktan çekilmişti çatılardan. Kimse bir ayin gibi yaşamıyordu günün batışını. Kimsenin sabahla arındığı yoktu. Herkes ölçülü bir incelikle birbirine elini uzatıyor, ama kimsenin eli kimseye değmiyordu. Dokunmak nesnesiz bir duyguydu, insanın gövdesinde taşa kesilen. Küçük adamların büyük yalnızlığı doldurmuştu dünyayı.

    Senin yüreğin henüz yarasızdı. Yüzün bulut görmemiş bir göldü. Halka halka sıcaklık yayılıyordu sesinden. Gün ışığı ile gözlerin arasında bir ayrım yoktu. Kaşların kaş değil gökkuşağı idi. Gülmüyordun da binlercce yaprak, yağmur eliyordu toprağa. Gövden buğular içinde bir yoldu, herkezi yitik ülkesine götüren. Kötü sözlerin kederi düşmemişti henüz üstüne. Bir gülün açarkenki çıkardığı sesle konuşuyordun. Sözün insanın yüreğinden doğduğu bir mevsimdi yaşadığın. Ceviz ağaçları mı ırgalanıyordu kirpiklerin mi yerden bulutlara kalkıyordu, şaşırıp kalıyorduk. Akıl almaz bir düzlüktü alnın, bir ufkunda gün batarken bir ufkunda ya doğan. Tenin herkese çocukluğunu anımsatan bir masumluktu. Bağ yaprakları arasında bir çift üzüm salkımıydı kulakların. Adımların ancak kuşun kanat vuruşuyla açıklanabilirdi. Bütün yatakların gün günden büyüyen boşluğuydun. Mutlulukla arasındaki uzaklığı sana bakarak ölçüyordu insanlar. Herkesi geçmişiyle yüzleştiren bir vicdan, bir aşk olanağıydın bu azalan insan ülkesinde.

    Sonra araya zamanlar girdi, mekanlar girdi, insanlar girdi. Yaşamak, düşlerinin büyüklüğüne göre acı veriyordu insana. Yine de dünya, herkesten bir kalıba dökememişti seni. Bir gece yolculuğunda karşılaşmıştık, anımsar mısın? İkimiz de içimizdeki çocuğu dışımızdaki büyükle gizliyorduk. Ay ışığının sabaha kadar eksilmediği trenin camlarından, saatlerce bozkırın yalnızlığı akmıştı. Herkesin şarkısını göğsüne düşürdüğü gecenin geç vaktinde, baktığı camlar buğulanan iki iç çekiş olarak kalmıştık. “Gücenik güceniği saçının telinden tanır” demiştim, gözlerimi usulca indirerek suskunluğuna. Yüzünü camlardan toplayıp dönmüştün uzun yolculuğundan. Gülüşün, derin bir gölün menevişlenmesiydi. Nasıl da yakışmıştı sözüme ve geceye. Gizlice gönenmiştim. Gözlerindeki ağrıya güvenerek uzanmıştım parmaklarına. ” Sözcükler çok cılız bir terazidir yüreğin yükünü tartmada” demiştin; “gücenik elbette tanır güceniği, canına yapışmış durgunluktan.” Bir şeyin parçalarını bir araya getirmek ister gibi dönmüştün yeniden camlara. Gece daha mı kolaydı, daha mı zor, seçemez olmuştum. ” Her duyguyu dile getirmek gerekmiyor biliyor musun? Nasıl her duyguya isim koymak gerekmiyorsa.” Alnındaki bulutları öperek çekilmiştim kıyılarıma. Bunu elbette en iyi ben bilirdim; adını koyduğu her şeye yenilen ben.

    Gecenin verdiğini sabaha teslim ederek inmiştik trenden. Senin aklında, benim gövdemde bir karıncalanma, geldiğimiz yol kadar uzun bir suskunlukla bakmıştık denize, bir imkânsızlığı ezber eder gibi. Sen yitirdiğini arıyordun, ben koruduğumu koyacak yer bulamıyordum…
  • bir aşkın kollarından çıkıp bir diğerinin kollarına
    çarmıha gerilmiş ölmekten
    şarkı ve öyküler yazan
    ve ot tüttüren bir kadın tarafından kurtarıldım,
    ve bu kadın
    sonuncudan daha yumuşak,
    çok çok daha iyi kalpli,
    ve seks aynı güzellikte ya da daha iyi.
    çarmıha gerilip orada bırakılmak hiç de hoş değil,
    yürümeyen bir aşkı unutmak çok daha hoş
    zaten
    hangi aşk yürür ki...
    Del Mar kıyısında
    42 numaralı odada uzanıp sevişmek
    çok daha hoş, ve sonrasında yatakta oturup
    kaliteli şarap içmek,
    konuşmak ve dokunmak birbirine
    sigara tüttürmek
    dalgaları dinlemek ...
    milyon kere ölmüşüm ben
    inanıp bekleyerek, bekleyerek
    odanın birinde
    tavandaki çatlaklara bakarak
    telefon bekleyerek, bir mektup, bir kapı çalışı,
    bir ses, bir nefes .
    o, gece kulüplerinde yabancılarla dans ederken çıldırmışım kafamın içinde...
    bir aşkın kollarından çıkıp bir diğerinin kollarına
    çarmıha gerilmiş ölmek hiç de hoş değil, karanlıkta adının fısıldandığını duymak çok daha güzel.