• Deliksiz bir uykuysa vaadin,
    Günün dolmuş veya dolmamış,
    Gençliğime filan bakmadan,
    Derhal gelebilirsin ölüm;
    Kapı açıktır, lâmba sönük.
    Cahit Sıtkı Tarancı
    Sayfa 109 - Can Yayınları
  • 'Yaklaşık 10 sene evvel'

    -Anneanne, bu basma çiçekli perdelerini hiç atma olur mu? Bana sakla.
    "Ne yapacacaksın kızım bu perdeleri, çok eskidiler baksana.. Deden tee düğün zamanı almıştı bunları bana. İlk kendisi asmıştı bu pencerelere. Gelin kızlık perdelerimdi yani, o gidince değiştiremedim kaldılar öylece. Modası geçmiş diyorlar, doğru mu?"
    -İlerde kendi evim olduğunda en güzel odamın penceresine asıp önünde çiçekli şiirler okuyacağım. Doğru, pek kalmadı bunlardan, o yüzden bana saklamanı istiyorum senden..
    "Çiçekli şiirler de neymiş? Kara damat baban anneni alana kadar gelip gidip pencerenin önünde yanık yanık bir şeyler söylenip dururdu dayın onu yakalayana kadar. Öyle bir şey mi?"
    -Belki de öyledir anneanne, okuyayım mı sana? (Oku demesini beklemeden)

    "Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım
    Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi
    Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.
    Karanlıkta oturuyorum. Işıkları yakmıyorum.
    Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor
    Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.
    Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu.
    Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum.
    Bir yağsam pahalıya malolacağım.
    .... "

    Dağılmamıştı o zamanlar o gövdem; yaklaşık 14-15 yaşlarında ve lise yıllarımın başlarındaydım. Dışarıdan bakıldığında az çok sağlam bir insandım. Yalnızca okudukça canımı yakan bir şeyler vardı, en derinimde hissettiğim, okudukça yaşadığım, yaşadıkça o acıya alıştığım... Evet gerçekten öyle çok okumuştum ki elimde yıpranan, paramparça olan o kitabı, her bir cümlesi ezberimde olmasına rağmen her okuyuşumda ayrı bir cümlenin altını çizip ayrı bir dizeye ağlamaktan kitabım gözyaşı, sayfanın arkasına işlemiş kalem izleri ve Didem'e söylemek istediklerimi yazdığım notlarla dolmuş, okunmaz hâle gelmişti. Ahh, bir an söylemeyi unuttum hangi kitap olduğunu; Pulbiber Mahallesi. Metis yayınlarının Mart 2007 basımlı kitabı, bu hayatta sahip olduğum en değerli eşyalardan birisi.

    Yıllarca okudum bu kitabı, ilk kez okuyor, ilk kez anlıyormuşum gibi; okudukça anlattım, anlattıkça ağladım; ağladıkça ağlattım.
    Neydi beni bu kadar derinden etkileyen? Yarası yarasına denk gelmedikçe anlar mıydı insan bir ötekinin hâlini? Pek tabii anlamazdı ama ben anlamıştım; yarası yarama denk gelmedi çünkü, yaramı delip geçmişti resmen... Yara dedim de aklıma geldi, iliştireyim hemen şuracığa şu dizeleri:

    "Bazı yaralar yararlıdır buna inan
    Bazı yaraların ortasından küçücük bir el
    Sanki geçmişine çiçek uzatır
    Bazı yaralardan sızan kanla
    Tüm geleceğin yıkanır..."

    Ama bizim yaramız yararlı olan cinsten değildi pek, geleceğimiz falan da yıkanmadı. Aksine, yıkamaya kıyamadığımız koklamaktan kokusu kaybolmuş bir avuç eşya, bir çift terlik ve yavaş yavaş hatırlardan da kaybolmaya başlayan anılar yığını kaldı geriye ve en canımı yakanı da o unutulmuş ses tonu...

    "Kimi gün öylesine yalnızdım
    Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
    Annem
    Ki beyaz bir kadındır.
    Ölüsünü şiirle yıkadım.
    Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
    Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
    Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
    Acının ortasında acısız olmayı."

    Diyordu 'Siz Aşktan N'anlarsınız Bayım!' şiirinde. Ve gün geldi ben de tıpkı onun gibi şunu söyledim:

    "Artık bütün üzgün oluşlarımın adı:
    Anne!"

    Beni bu kadar iyi anlatan başka bir dizeye denk gelmedim ki daha evvel, nasıl sahiplenmeyeyim böylesine? Sahiplendim işte, bir anne gibi, bir evlat gibi, Füsun gibi...
    Kim mi bu Füsun? Hem annesi, hem kızı...
    Didem annesi Füsun'u genç yaşta kaybetti, Füsun annesi Didem'i 41 yaşında kanserden kaybetti.
    Şöyle diyordu veda etmeden önceki son şiirinde:

    "Füsunun yeşil ela gözleri var
    Ve pembe plastik fincanı ile kahve getirişi var
    Ve bana anne deyişi var
    Benim pembe fincandan pembe kahve içişim var
    Bu kahveleri seviyorum ahbap
    İçimi pembe bulutlar kaplıyor
    Şekerli ve tatlı bir biçimde havalanıyorum."

    Böylesine pembe, tatlı, şirin bir hayattan bahsettikten sonra şöyle devam ediyor:

    "Sonra ağrılar, sonra hastaneler ve sonra doktorlar...
    Şeker donup yapışıp kalıyor bir kağıda
    Acı bazen öyle yoğun, çok yoğun
    Patlak gözlü bir kurbağa
    tarifsiz çirkin ve kel."

    Şu hayatta yalnızca daha 2 kitabı, rutubetli bir bodrum kat dairesi ve bir kızı varken kanser ondan her şeyini almaya kalkıyor. Acının her hâlini yaşarken çok sevdiği saçlarından oluyor, kendini tarifsiz, çirkin ve kel olarak tanımlıyor. Saçlarına değiniyor yine son şiirinde, ve bir de vakti zamanında saçlarının değerini bilmeyenlere...

    "Bana bazı şarkılar lazım ahbap
    hafif şarkılar, acı olmayan şarkılar
    çok şarkıya ihtiyacım var
    Tutam tutam saçlarımı savuracak şarkılar
    Saçlarımla ne yapacağını bilemeyenler
    Bir gün onları kaybederler
    Böyle bir şey yani ahbap
    Çok acıyor. Saçlar zaman zaman."

    İşte böyle baylar! Sevdiğiniz kadınların saçlarının tek bir telinin bile değerini bilin, saçlar da acır zaman zaman... Siz hissetmezsiniz.

    Bir kaç yıl evveldi, yeni bir eve taşınacağım. Israrla bodrum kat istiyordum, kot1 diyorlar adına. Eh tabi o katta kalmak isteyecek ev arkadaşı bulmak da çok güç. Öğrenciyim, tek başıma da çıkamıyorum derken biriyle tanıştım. Çok az tanıdım kızı, ev arkadaşı aradığımı ancak bodrum katta istediğimi söyledim. Çok güldü. Saçma buldu ve ısrarımı anlayamadı. Ona Didem'i anlattım, kendimi onda bulduğumu, kısa bir süre onun gibi yaşamak istediğimi, ilerleyen zamanlarda isterse başka bir eve çıkabileceğimizi.. Ona bir kaç şiirini okudum:

    "Ben bir bodrum kat kızıyım bayım
    Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum
    Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
    Fakat korkuyorum. ..."

    Aradan bir ay bile geçmedi; bir eve çıkmış, anneannemin çiçekli perdesinin önünde her akşam onun mısralarını okuyor, tahlil ediyor, onu anlıyorduk. Az da ağlamadık birlikte. Bilmiyordum başta, oysa onu da bıçak gibi delmiş geçmiş şiirleri. İki ay kadar o evde kaldıktan sonra değiştirdik yerimizi, bodrum kat prensesimin çiçekli şiirlerini yalnızca okumadım, yaşadım resmen orada...

    Aradan yıllar geçti, yollar geçti, insanlar geçti...
    Ama bir şiirler değişmedi bir de benim hissiyatlarım. Lise yıllarımda yayımlanmış bir kitabı vardı, şimdi 3 kitabı. Okumaya doyamadığım, kısa ama benim için gelmiş geçmiş bütün şiir kitaplarına bedel 3 ayrı kitap...

    Bunca zaman inceleme yazmadıysam da cesaret edemediğimden.. Ona olan sevgimi yansıtamayacağımdan korktuğumdan, ki o kadar şey yazdım yine anlatamadım, günlerce yazsam yine anlatamam... Ve bu yazdıklarım tek bir kitabına değil 3 eserine birden ve hatta Madak'a ithafendir. 3 kitabından da alıntılara yer verdim. Tek bir kitap ismi yazma hakkımız olduğu için bunu işaretledim.

    Anlatmak isteyip anlatmadığım onlarca şey var, ilerleyen zamanlarda belki diğer kitaplarına olan incelemelerimde de onlardan bahsederim. Şimdilik şu dizelerle sonlandırıyorum, selametle kalın.

    "İki sigaram kaldı bu gece için
    Yüzyıl yetecek çocukluğum,
    İki muhabbet kuşum,
    Biraz da ateşim var.
    Dua ediyorum ateşe
    Vazgeçsin diye beni yakmaktan bu gece
    Dünyanın bütün sabahları için iki bilet al maviş anne
    Aman umutsuz bir yer olmasın!"
  • Babam gidiyoruz dediğinde 13 yaşındaydım. Evim diye bildiğim toprakları bırakıp, Türkiye’ye doğru yola çıktık. “Türkçe bilmiyorum ki, okula nasıl gideceğim” diye düşünüyordum. Babamın çok fazla parası da yoktu. Okula gitmek yerine bir fabrikaya girdim. Artık işçiydim. Yıllar geçti. Ayten’i tanıdım. Hala işçiydim, hayat hala zordu. Evlendik ve üç çocuğumuz oldu. Çocukların hepsi güzel olur da, nedense en küçük olan hep daha farklı bir yere konur ya, işte bizim ufaklık da bir başkaydı. Daha annesinin karnındayken bile rahat durmuyordu. Benim diyen forvet öyle tekme yememiştir, Ayten’in yediği kadar. Yani 9 ay boyunca bir hakem olsa yanımızda, her gün çift sarıdan kırmızıyı yerdi. “Bak hanım, senin oğlun bu gidişle futbolcu olur” demiştim. Ayten’i doğum için SSK’ya götürdüm. Bembeyaz tenli, renkli gözlü, 4 kilodan ağır bir bebek olarak dünyaya geldi. Ayten de yediği tüm tekmeleri unuttu gitti. Okul çağı gelince, okula gönderdik ama aklı fikri topta. Ben de gençken futbol oynadım ama bu bir başka. Gözü futbol topundan başka hiçbir şey görmüyor. Mahalle arasında futbol oynuyor, gürültüden dolayı komşulardan hep şikayet alıyoruz. Mahallenin gençlerinin oluşturduğu bir futbol takımı varmış. Gitmiş o kulübe girmiş. Akşam eve geliyorum, oğlan kanter içinde, su gibi olmuş, sobanın yanında ısınıyor. Annesi tuvalette çamurlu ayakkabılarını yıkıyor. Diğer çocuklarıma bakıyorum, hep ders çalışıyorlar. Bu daha kitaplarının kapağını açmamış. Kitaplar kullanılmadığı için öylesine yeni gibi duruyor ki, her senenin sonunda o kitapları satıp, kendisine harçlık yapıyor. 10 yaşına gelince tutturdu beni seçmelere götürün diye. Ayten ona zaten hiç kıyamaz. O ne isterse yapar. Ertesi gün dolmuşa binip, şehrin süper ligde oynayan takımının seçmelerine gittiler. Annesi anlattı, binlerce çocuk varmış. Onların arasından bizimkini seçmişler. -İsmail görmeliydin halini. Dolmuşa bindik eve geri dönüyoruz, sevinçten yerinde duramıyordu. “Anneciğim sana söz veriyorum. Seni saraylarda yaşatacağım” dedi bana. -Altyapıda para da vermiyorlar. Nasıl göndereceğiz, forması, eşofmanı, dolmuş parası. -Ses etme İsmail. Allah büyük, yaparız birşeyler. Benden gizli gizli annesiyle gidip, taksitle krampon almışlar. Ev ile antrenman yapılan yer arası 10 km mesafe var. Hergün yürüyerek gidiyor. Soğukta elleri, yüzü morarmış biçimde geri geliyor. Çocuk sıcak bir banyo yapacak, tüp bitecek diye şofbeni bile açmıyorlar. Diğer taraftan, Ebru ile Engin’in dershanelerine para yetiştirmeye çalışıyoruz. Ayten her akşam, onun kıyafetlerini yıkayıp, sobanın yanında kurutuyor ki, sabaha hazır olsun. Bu çile 5 sene boyunca sürdü. Erkek Lisesi’ne giderken bir gün Tarih öğretmeni annesini çağırdı. “Hanımefendi, bu çocuğun kafası boş, bundan birşey olmaz” dedi. Hepimiz biliyorduk onun futboldan başka hiçbir şeye ilgisinin olmadığını. Zaten o yılın sonunda ilk profesyonel imzasını da attı. 100 milyon lira verdiler. 10 lirasını cebine koymuş, 90 lirasını annesine vermiş. Ayten de gitmiş, 90 lirayla oğlu güçlensin, toplara daha iyi vursun diye et almış, muz almış. Nerede pahalı şey var, gidip almış, gelmiş mübarek. Bir süre sonra Ankara’dan transfer teklifi geldi. Annesi ağladı etti ama kendisiyle aynı kulüpteki iki arkadaşıyla birlikte Ankara’ya gittiler. Daha 16 yaşındaydı. İki arkadaşı yapamamışlar dönmüşler. Bizimki her akşam yorganın altına girip, anneciğim, babacığım diye ağlıyormuş. Annesiyle telefonda konuşmuş. Annesi “istersen dön yavrum” demiş. “Sizin için kalıyorum. Para kazanmam, sizi rahat yaşatmam lazım” diye cevap vermiş. O sene 2 milyar para kazandı. Hepsini bize gönderdi. Tıpkı öldüğü güne kadar yaptığı gibi. Ve bugün, sahip olduğumuz herşeyi ona borçluyuz. En son aldığı arabayı bile annesinin üzerine yapmış. Evladın hayırlısını yetiştirmişiz. O gidiyorum dediğinde 26 yaşındaydı. Onu transferin son günü, cennete transfer ettik. Umarım oralarda bir yerlerde, taksitle krampon satılıyordur.


    Ediz Bahtiyaroğlu
  • TATLI – SERT

    Dağılmış Özbekler, Hunlar, Oğuzlar;
    Dolmuş ara yere kinler, buğuzlar!
    Görkemli kelleler, lafçı ağızlar
    Domuzdan yana mı, bizden yana mı?

    İdraki olana mâlûm halimiz;
    Gün geçtikçe acı söyler dilimiz
    Sürgünlü, vurgunlu giden yılımız
    Domuzdan yana mı, bizden yana mı?

    Çalımı güzeller, yüzü güleçler,
    Güngörmüş kocalar, çilekeş gençler,
    Eğri beyanatlar, sivri demeçler
    Domuzdan yana mı, bizden yana mı?

    Taş bellerdik tezek çıktı çokları;
    Şimdidengeri kötek olur hakları
    Düzensiz yaylanın toy oğlakları
    Domuzdan yana mı, bizden yana mı? ...
  • hah... alacağın olsun dünya !

    Anam beni doğurmamış. Tutmuş, bir akasyanın dibine bırakmış. Ve vaki olmuş ki ben kendimi Akasya’nın dibinde bulmuşum. O hışıldamış ben tutunmuşum, o hışıldamış ben tutunmuşum. Bir pirinç tanesi kadarken, koca, koygun bir akasya gölgesi olmuşum.
    Şükürler olsun beni vakitsiz azat eden anama. Ben serin, ben tenhayım. Akasya’nın ağırlığından damlayan cana suret, cana gölge, cana vahayım. Şuur ki cana acıdır, ben şuuru canıma tattırmadım. Ben tenha, dünyanın uzağıyım.
    Esirgemeyen, bağışlamayan anama hep şükürler olsun. Onlar mı? Hah! Onların hali harap. Dünya hafif, insan eti ağır, diyorlar. İnsanın canı ezelden beri toprakla tıkalı, diyorlar. Teker teker gelip hep bir ağızdan diyorlar: Dünya, ah dünya, kötü işlenmiş bir günah dünya! Diye bağırlarını açıp diz çöküyorlar. Başlarını geriye atıp kuru kuyulara benzeyen ağızlarını açıp kapıyorlar. Demiyorlar da boğum boğumlar. Demiyorlar da kıhlıyorlar: Dört bir ucundan tutuşasın dünya, kalmayasın bana bize onlara dünnyaah… Diye sözlerinin feri sönüyor sonra. İşte o zaman yolunmuş saçları, kopmuş düğmeleri, taş kesmiş gövdeleri, oraya buraya atılmış yaralı hayvanlar gibi kıvranan ayakları, elleriyle hep bir susuyorlar. Bir sus ki tıkış tıkış, bir sus ki ölünmüş gibi. Demeye kalmadan biri daha geliyor, biri daha ve her yeni gelenle tutuşuyorlar bir daha. Hep bir ayağa kalkıp geri devriliyorlar. Alınlarını yere bastırıp sözlerinin feri sönesiye bağırıyorlar: Hem biz niçin doğunca ölmedik, rahimden çıkınca son soluğumuzu vermedik? Alacağın alacağın alacağın olsun dünya!



    SEVGİLİMİN GÖZLERİ bir yaz gecesi gibi berraktır. Saçlarının kıvrımlarında kumral mağaralar görürüm. Ona sokulmak kendi kovuğuma kavuşmaktır. Her seferinde ıslak, yorgun, ağlamaklı olurum. Sevgilimin ensesinde kanatlı balıklar gibi solurum. Ne kadar yumuşaksın, der bana, ne kadar nemli. Sesi kumral sazlıklar gibi dalgalanır kulaklarımda. Elimi avucunun sıcağına bırakır, iyi geceler, derim. O zaman saçları kadife bir yağmur olur, sırtıma dökülür. Kirpikleri ikimizi de örtecek kadar uzar. Caddeden sular seller gibi akar ışıklar.
    Sabahın pusu ona da bana da pamukludur. Rıhtıma birlikte yürürüz. Mavi bir dolmuş onu Çömlekçi Çukuru’na götürür. Ben çay ocaklarının, yolcu otobüslerinin arasından geçer, yük gemilerine bakarım. Vinçlerin sesi suda erir. Halatlar gevşer, ıslanır, tekrar gerilir. Ne güzeldir sabah, mürekkebi ıslak bir sözcük kadar taze, içime değer, her sabah, canım ışır, gözüm yanar, ah.



    Çünkü herkes biliyordu, uzaktan iplerle ağır ağır indirilen bir savaş arabasıydı devlet. Herkesin kanamaya teşne bir yumuşak karnı (iri ellerini bastırıyorlardı dikişleri çözüldü çözülecek yaralarına) vardı. Herkesin içinde gezdirdiği boğdurulmuş bir ölü, (herkesin ama hepsinin), herkesin karnından gırtlağına ve oradan da ağzına yürünerek yükselen bir ölüsü vardı. Sımsıkıydı insanların ağızları, çevrimi çoktan kapanmış mühürlü parantezlerdi onlar. Yine de insanların ağızlarına kadar yükselmiş ölüler fırlak boğumlu parmaklarını geçiriyordu dudakların arasından ve sürgülü bir pencereyi açar gibi, açıyorlardı o ağızlarını sonra. O ağızları açıp yaralı bereli başlarını çıkarıyorlardı oradan. Çıkardıkları gibi de dirseklerini dayayıp insanların azı dişlerine, göğüslerini yaslayıp ağızların pervazlarına, başka ağızlardan başını çıkarmış başka ölülere el edip n’aber? diyorlardı, ne güzel bir sabah ama, ah, alıştın ölülüğe?



    Sert soğuk bir kabukla kaplı duydu kendini. İçiyle kendi arasında bir mesafenin açıldığını düşündü. Yumuşak, ılık, karanlıktı içi. Ama dünya içine değmiyordu. Dünya akıyordu, o kadar. Kabuğuyla içi arasında ve ona ait olmayan bir yerde.
    Bu fırıl fırıl hafifliğe, dünyanın teranesine dil uzatmamayı çoktan öğrenmişti. Kocamış ve hantal bir ruhu korkunç çatırtılar çıkararak taşıyacaktı işte, kendinin ancak bir adım ötesine göz dikebilecekti. Bir adım daha belki, yalpalaya yalpalaya. Bir adım, bir dalganın ağırlığına. Dünya ne yener ne yenik düşürür, dedi kendi kendine. Dünya kayıt tutar yalnızca. Yaprak yaprak evrak biriktirir. Biriktirir ve geri verir sana.
    Çıkıp gitmek isterdi gerçekten bu yün korseden, yün fanila, atlet, külot, külotlu çorap, elbise, hırka, şal ve mantodan dışarı. Bu mavi ve tenekeden hışmın kalabalık içinden çıkmak isterdi. Caddenin, semtin, ilçenin, şehrin, ülkenin, kılanın ve dünyanın dışına çıkmak. Bu suyu sarı, camı yosun tutmuş bulanık akvaryumdan iyice dışarı.



    Çünkü sanmıyorum geniş kanatlarımı boşlukta simsiyah çırparak. Bulup yolumu varıp buradan ta oraya. Yolunmuş sorgucumu pencereye tak tak. Ve açıldığında pencere bir korku gibi. Bir kuzgun olaraktan uçup. Konup bir koltuğun tepesine teklifsiz ve mağrur. İçerideki yası ve insanı karşıma dikip. Dikerek kara habbelerimi gözlerine yaslı. Küllü sesim ile kırçıl dilim ile. Çünkü sanmıyorum diyeyim bir daha asla.




    Birgül Oğuz / HAH
  • (2/2)
    Bundan dolayı yaratıcılığa heveslenen, güzel olanla karşılaşınca sakinleşir ve zevk kine akar ve yaratır ve verimli olur; ama çirkin olan yaratıcılık heveslisini karanlık ve hüzün kaplar; istem geri teper, yaratıcılığı azalır ve kendi ağır yükünü taşımaya devam eder. Bu yüzden yaratıcılık ve arzuyla dolmuş kişiye güzel daha çok gayret verir, çünkü güzel olan onu daha büyük doğum sancılarıyla ortaya çıkartır. Senin de dediğin gibi, ey Sokrates, sevgi güzelle ilgili değildir -Öyleyse neyle?- Güzelin içindeki yaratıcılık ve ürünle ilgilidir. Çünkü yaratıcılık sonsuza kadar kalır, ölümsüzdür (ve ölümlü insanlara da ölümsüzlük kazandırır). Eğer sevgiye sahipsek o zaman iyiye de sahibiz demektir, ancak o zaman ölümsüzlüğe kavuşmamız mümkün olur. O halde bu konuşma sevginin de ölümsüzlük için gerekli olduğunu anlatıyor.