• William Engdahl'ın bu kitabının özgün adı 'Gods of Money: Wall Street and the Death of the American Century'. Yani 'Paranın Tanrıları: Wall Street ve Amerikan Yüzyılının Ölümü'. Yayınevi 'Wall Street ve Amerikan Yüzyılının Çöküşü' adıyla kitabı yayımlamış. Tercih onun ve fazla irdelemeden konuyu kapatalım.

    Kitap 18 bölümden oluşuyor. 'Amerikan Para Oligarşisinin Doğuşu' ile başlayıp 'Bir Milletin Soyuluşu' kısmıyla bitiyor.
    463 sayfalık kalın bir kitap. Eğer siyaset, ekonomi, para ile ilgili konulara meraklıysanız ve bu tarzda kitaplar okumak
    hoşunuza gidiyorsa William Engdahl'ın bu kitabını da severek okuyacağınıza inanıyorum.

    William Engdahl'in daha önce bir kitabını okumuşsanız onun muhalif tavrını da hatırlarsınız ve bu kitapta da aynı
    muhalif tavrını sergiliyor. Öyle çok teknik, dolaylı anlatımlar kullanmadan doğrudan konuşuyor. Kısaca bu kitap Amerikan genelinde dünyanın 'Paranın Tanrıları' tarafından nasıl soyulduğunu anlatıyor. Kitabın yazıldığı dönem itibarıyla Amerika'da meşhur 2008 emlak balonunun patlamasıyla bir anda dımdızlak ortada kalanların hikayesi ve bu sürece giden yolun hikayesi okunacak.

    Kitaba Prof.Dr. Oktay Sinanoğlu'nun güzel bir önsözüyle başlanıyor. Sinanoğlu'da zaten 'at üstünde kasabaya gelen haydutların bankaları soyması' benzetmesiyle günümüzde 'at olmazsa da' modern bir şekilde toplumların nasıl soyulduğuna işaret ediyor. ABD'li meşhur finans kuruluşlarından bahsediyor. Yani JP Morgan, Merrly Lynch, Goldman Saachs gibi.

    Kısaca William Engdahl, 'Paranın Tanrılarının' bilinen, görülen ve bilinmeyen hikayelerini bizlerin anlayabileceği bir dille
    anlatmaya çalışıyor. O, durumu bildiriyor. Görüp, duyup, okuyup, anlamak ya da anlamamak bizlere kalıyor.

    ABD'nin önde gelen 60 ailesinin zenginliği büyük boyutlardaydı. Ve aşırı büyüklükteki bu sermaye, hem hükümet hem de hükümetler üstü bir şekilde istedikleri çoğu şeyi onlara yapma imkanı sağlıyordu. Örneğin, savaş kışkırtıcılığı ve her iki tarafa da hem silah hem de borç para vererek, servetlerine servet katmaya kadar götürüyordu. Bu güç 2.Dünya Savaşı'ndan ve Amerika'nın süper güç olarak ortaya çıkmasıyla İngiliz hegomanyasının sonlanması ve Amerikan hegomanyasının üstün hale gelmesi sonucu iyice güçlenen bir yapının ortaya çıkmasına neden olur. Bir de bunun üzerine 'askeri güç'de eklendiğinde muazzam bir seviyeye 've artık cumhuriyetten, yeni Amerikan İmparatorluğuna' giden yolun açılmasına yol açar.

    Bu kitapta özelde Amerika'da 2008 yılında ortaya çıkan krizin arka planını ve buradan hareketle 'Wall Street'in doymak
    bilmez açlığını, dünya üzerinde daha fazla kontrol ve güç elde etmek çabalarını anlamak isteyenler için, paranın gücünün nasıl kullanıldığını anlatmaktadır (s86).'

    Bu kitap savaşların özelde 1.ve 2.Dünya savaşlarının arkasında bulunan sebepleri farklı açılardan irdeliyor. Klasik tarih veya siyaset düşüncesinin dışına çıkıp, bunun ekonomik çıkar çatışmasının bir unsuru olduğunu ve özellikle Birinci Dünya Savaşı öncesinde yaşanan çeşitli olayların dünyayı savaşa doğru sürüklediğini (zaten bölgesel savaşlar mevcut) örneklerle açıklamaya çalışıyor.
    Bunu yaparken de ortaya 'sermaye'yi ya da 'para'yı koyuyor. Daha fazla kazanma isteği doğrultusunda yeni işgallerin önünü açmak için savaşların da hatta tüm savaşların mecbur bırakıldığını (Haçlı seferleri ve hatta biraz düşündüğümüzde tüm savaşlarında ekonomik sebeplere dayandığını görmek mümkün değil mi?) anlatıyor. Bunu yapanlarında Londra ve New York merkezli büyük para babaları olduğunu dönemi içinde yayımlanan çeşitli yazılı ve sözlü kaynaklara dayanarak ifade ediyor.

    Belki bu kitap savaşın o kötü yüzünü içerden yani cepheden bildirmiyor olabilir ya da kan, gözyaşı, felaketlere tanıklık etmeyebilir. Ama, o duruma yol açan etkenleri anlatıyor, sorguluyor ve dillendirmeye çalışıyor.

    Kitap, cephenin içinden, günlüklerden, efsanelerden ya da savaşlardan bahsetmiyor. Çünkü savaş sondur. Bu kitap önceyi yani niçin oralara gidildiğini anlatıyor.

    Para babalarının daha fazla kazanma, dünyayı istedikleri gibi yönetme yani bir çeşit dünya üzerinde kendilerinden oluşacak bir 'Tanrı Krallığı' oluşturmasını anlatılıyor. Ailelerden bahsediyor. O ailelerin yine kendileri gibi zengin ailelerle girdikleri işbirliğinden bahsediyor. Karşılarına çıkanlar olursa ne yaptıklarından bahsediyor. Ama yanlarında olanlara ne kadar iyi davranıp, onları ihya ettiklerinden de bahsediyor. Kısaca, 'para babaları' kendi istedikleri şekilde bir dünya yönetimi istiyorlar. Bunu yaparken de siyaset, asker, din görevlisi, polis, avukat, hukuk görevlisi, gazeteci, sendikacı, işci, memur yani toplumun her kesiminden işbirlikçiler edinebildiklerini anlatıyor.

    FED'in tarihini de okuyoruz. Nasıl ve kimler tarafından hangi amaçlar doğrultusunda kurulduğunu da okuyoruz.

    Propagandanın kullanılması durumuna gelindiğinde ise bu işin uzmanı olan Edward Bernays devreye girer ve ABD'nin niçin savaşa girmek zorunda kaldığını 'Halkla İlişkiler' kavramı
    içinde anlatmaya başlar.

    Edward Bernays sayesinde propagandanın nasıl toplumları birer yönlendirilen sürüler haline getirdiğinin açık örneklerini de görüyoruz. Artık toplum gerçeklerin değilde, gerçek
    olarak gösterilenlerin peşinden gitmeye başlamıştı. Gerçeğin önemi yoktu, yeter ki ortada bir düşman olsun yeter.

    Kitapta günümüzde de etkili olan çeşitli aile, şirket ve yapıların gçemişine göz atıp, nereden nereye ve nasıl geldiklerini de anlatılıyor. Örneğin, Bush ailesi. Baba ve oğul Bush'un
    Amerikan başkanı olduğu düşünürsek, babasının veya dedesinin geçmişi hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Bush ailesinin kurucusu sayılan Prescolt Bush, servetini savaş
    malzemesi üretiminden yapmıştı. Tokyo'ya atılan yangın bombalarını üreten firmanın sahibiydi.

    Doların rezerv para oluşunun hikayesi de anlatılıyor. Öyle ben 'rezerv para' oldum demekle rezerv para olunamayacağını ve bunun için neler yapılması gerektiğini; İngiltere'nin
    elinden ekonomik egemenliğin nasıl alındığı (Sterlin-Dolar kapışması), rezerv altın oluşumunun Amerikan hegomanyası için gün gelip olumlu ama gün geldiğinde nasıl da olumsuz
    sonuçlar doğurduğunu okuyoruz. Rezerv para, herkesin o parayı standart kabul edip, tüm ticaretin o para üzerinden yapılması ve ABD'nin sınırsız para basma yetkisinden
    dolayı savaşların finansmanın nasıl para sağladığını da okuyoruz.

    Yani rezerv para denilip geçilmesin; ne var canım alt tarafı ABD doları, 'onların doları varsa bizim de...' hamaset nutukları sadece hamasetten öteye geçmez ve hamaset de karın doyurmaz.

    Ekonomi, siyaset, uluslararası ilişkiler okuyanların ilgisini çekecek, okudukları bilgi doğrultusunda yeni araştırmalara kendilerini sevk edecek bir içeriğe sahip.

    Kitap size bir çeşit 20.yüzyıl Amerikan ekonomisin tarihini, kırılma noktalarını ve geleceğini anlatıyor. Ekonomik tarihin gelişim sürecini Amerikan gözünden, Amerikanın
    sisteminden bakmayı ve buna göre nasıl düzenleme yapıldığını görmek açısından bilgilendirici. Çözüm değil sadece olayların gelişim süreci anlatılıyor.

    Bazı ülkelerde çıkan bir takım ekonomik veya siyasi krizlerin nasıl ortaya çıktığını veya çıkarıldığını okudukça daha kolay bir şekilde bazı şeyleri anlamamızı da sağlıyor. Yani birilerin istediği ya da olması gibi davranılacak yoksa sonu felakete kadar gidecek hareket başlar. Okumaya devam ettikçe her şeyin bir 'kelebek etkisi' gibi ya da 'domino taşları' gibi birbirine bağlı oldukları da görüyoruz. Bir tarafta düzelme varsa başka bir yerde yıkım olabiliyordu.

    Bazı bölümler tüm kesimlerin hizmetine sunulup, çoğu yer özel bilgiye gerek duyulmadan kavranıp, anlaşılabilir. Ama bazı kısımlar için ekstra ya da biraz daha derin bilgiye ihtiyaç
    duyuluyor. O yüzden kitabın bazı bölümleri ekonomiyle ilgili teknik birikime ihtiyaç duyar.

    2007 yılında başlayıp 2008'de devam eden ABD merkezli finansal çöküşün nedenleri kitabın içinde farklı açılardan anlatıyor. Balon yapılar, hatalı teorilerden doğru bir şey
    çıkarma gibi onlarca ekonomi-siyasal sebep-sonuç ilişkileri hakkında bilgi sunuyor.

    Kısaca Paranın Tanrılarının hikayesi anlatılıyor. Piyasaya egemen olan, tüm dünyayı boyunduruk altına alan bir küresel çetenin izini sürüyor. Onların tarihini anlatıyor. Büyük pencereden bakarsak bazı şeyleri yerine tam oturtabiliriz ama dar açıdan bakıldığında istesek de bazı yerler tam yerine oturmaz. O zaman bazı şeyleri hep havada kalıyor.

    Aykırı, ters ve bazen de hoş olmayan şeyler söyleyip bizleri uyarmaya çalışıyor. Ama şu da kesin ki, uyarı sadece bireysel kalıyor. Böyle olunca da parayı elinde tutan güçler yani 'Paranın Tanrıları'nın istedikleri gerçekleşebiliyor.

    Ezcümle: Tavsiye edilir

    Notlar:

    + Esasında yazı uzun ama buraya ancak bu kadar kısaltabildim. Ne de olsa tarihe atılmış bir tarih düşüyoruz.
    - Bilim + Gönül Yayınları tarafından yayımlanan kitabın satışı yok. Sahaflardan bulabilirsiniz. Bence alınıp, okunmaya değer.
    + 28/7/2018 - 29/9/2018 tarihleri arasında notlar alınıp, okunmuş ve yazıya dökülüp düzenlemesi ise 12/11/2018 tarihinde gerçekleşmiştir.
  • Bu yaz okuduğum kitaplar arasında en iyiler listesine girecek türde bir kitaptı Alışkanlıkların Gücü... Kitaba ilk baktığımda beynin işleyişinin alışkanlıklarla olan ilişkisinin daha çok bilimsel anlatımla ortaya konacağı izlenimine kapıldım. Ama alışkanlıkların, ilham verici hayat hikayeleri ile anlatılması kitabın akıcı ve herkesin anlayabileceği bir üslupta olmasını sağlamış, ki bu çok güzel bir özellikti benim için. Ünlü isimlerin ve markaların yolculuklarını okumak, bu yolculuklar sırasında geliştirdikleri alışkanlıkları ve bazı alışkanlıkların, tahmin edebileceğimizden çok daha büyük gelişmelere sebebiyet verdiğini öğrenmek mutluluk vericiydi. Charles Duhigg’in de kitapta anlatmaya çalıştığı üzere alışkanlıklar bize sadece bir şeyi sürekli yapmayı öğretmiyor. Alışkanlıklar hayatımızın her yönden düzene girmesi yolunda domino taşı görevi görüyor. Biz bir alışkanlığı geliştirirken, bilmeden, kelebek etkisi misali büyüyebilecek bir değişimler kuşağına giriyoruz.
    Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm insan hayatında alışkanlıkların doğuşu ile ilgili... Alışkanlıkların yok edilemeyeceğini fakat değiştirilebileceğini söyleyen Charles Duhigg, bu kısımda alışkanlıkları değiştirmenin altın kurallarını da vermiş bulunuyor. İkinci bölüm büyük organizasyonların alışkanlıklarını ele alıyor. Bu bölüm bir pazarlama kitabına da benzediği için en çok ilgimi çeken bölüm oldu. Üçüncü bölüm ise toplum alışkanlıkları hakkında. Kitabın tüm bölümleri de, Charles Duhigg’in: “Alışkanlıkların nasıl işlediğini öğrenirsek onları değiştirebiliriz.” düşüncesi etrafında şekilleniyor. Bölümler kendi içinde bile birbirinden bağımsız okunabilir ama buna rağmen bütünlük içinde bir anlatıma sahip. Psikoloji ve kişisel gelişim tadında, nefis bir kitap. Kesinlikle tavsiye ederim.️
  • En ünlü örnek kelebek etkisidir. Coimbra'da bir kelebek kanat çırpsa kendi çevresindeki havanın basıncını çok az değiştirir. Bu minik değişiklik hava molekülleri üzerinde domino etkisine neden olur, Kuzey Amerika'da fırtınaya yol açacak boyutlarda. Buna kelebek etkisi denir.
    Jose Rodrigues Dos Santos
    Sayfa 267 - Pegasus Yayınları
  • "Türkiye'de geri kalmışlık, Türkiye'nin geride bıraktırılmışlığıdır" aslında. Osmanlı döneminden başlıyor yazar, diyor ki, Osmanlı'nın kuruluşu ve o ihtişamlı dönemleri, mükemmel bir dengenin ürünü, o dönemdeki toprak mülkiyeti, mülkiyetin yapısı ve bunun devletin yönetim mekanizmasıyla olan uyumu, çok ince ve hassas bir denge içerisinde. Peki nasıl bir denge bu? Eğer baştaki sultanı ve çevresindeki eliti saymazsak, neredeyse sosyalist bir düzen: Toprakta özel mülkiyet kural olarak mevcut değil, herkese işleyebileceği oranda toprak sağlanmış, belli bir düzen ve güvenlik içerisinde insanlar geçimini sağlıyor, hayatını idame ettiriyor. Her şey en ince ayrıntısına kadar düzenlenmiş, ne üretilecek, ne kadar üretilecek, nasıl üretilecek, ticaret nasıl, ne kadar yapılacak, ne alınıp ne satılacak, bunlar ın hepsi en ince ayrıntısına kadar belirlenmiş durumda.
    Bu özel mülkiyetin yokluğu durumu ise toplumda açgözlülük, kâr hırsı, sömürü gibi durumları toplumun lügatından çıkarmakta. Bu üretim biçiminin başarılı olmasının bir nedeni de, halkın kültürüyle uyum içerisinde olması, İbn-i Arabiler, Mevlana'lar, Bayram-ı Veliler'in yetiştiği, onların düşüncelerinin egemen olduğu, kanaatkâr, yardımsever, azla yetinmeyi bilen bir toplum bu.
    Çağın diğer medeniyetlerine baktığınızda görülüyor ki -bunlar o dönemde feodal düzendeler- tamamen bir sömürü düzeni içerisindeler, ama daha henüz kendi halklarını sömürüyorlar, serfleri, yani toprağa bağlı köleleri. İleride, yani kendi halklarını bırakıp da diğer toplumları sömürmeye geçtiklerinde işler değişecek tabiatıyla.
    Bu düzenin birinci ayağı, yani altyapı. Bu dengedeki terazinin diğer tarafında da bu altyapı ile mükemmel bir uyum içerisinde çalışan, çok hassas bir üstyapı, yani yönetim mekanizması var. Öyle Batı'daki gibi onu toprağa bağlı köle gibi çalıştıran bir sistem değil, ona toprağını verip yaşamını idame ettirecek araçları sağlayan, onun öncesinin, şimdisinin, sonrasının güvenliğini sağlayan bir mekanizma var, evet halkın başında yine bir üst mekanizma/kurum/kişi var fakat bu bizzat devletin, bu düzeni, üretimi, güvenliği sağlaması için oluşturduğu bir yapı, öyle devletten bağımsız, kendisi Batı'daki lordlar gibi şatolarında oturup sadece tüketen, toprak kölesinin hayatının her alanına, onun yaşamına ve ölümüne karar veren, bir yapıda değil, bu kişiler orada olmalarını bizzat devlete/sultana borçlu, başında bulunduğu toprakta yaşamak zorunda, toprağında güveni ve düzeni sağlaması onun da lehine, o da aynı yaşadığı topraktan geçimini sürdürüyor. Hakları olduğu gibi ödevleri de var, ödevlerini yapmaz ise, onu denetleyecek devletin diğer güçleri var yani Batıdaki gibi başına buyruk feodal bir gücü temsil etmiyor.
    En başında ne denmişti, toprak kimsenin değil, sadece devletin malıydı: Dönemin tek üretim, zenginleşme aracı olan toprak özel mülkiyet halinde olmayınca, bu toprağın başındakilerde de Batı'daki gibi bir toprak kazanma, beyleşme, feodalleşme tutkusu da mümkün olmuyor. İnsan-ı kâmil'in, kanaatkarlığın, hırstan, tamahtan uzaklığın hakim olduğu bir toplumun yarattığı bir düzen bu.
    Merkez de bu durumdan kârlı çıkıyor, dönemin en büyük askeri gücüne sahip olmasına rağmen, hem bu güç odağının bir merkezde toplanıp kendisini tehdit etmesini engelliyor (bu güçler İmparatorluğun bütün eyalete dağılmış durumdalar), hem ülkenin her yerinde askeri güce sahip oluyor ve ülkenin her yerinde merkezin koyduğu düzeni sağlıyor hem de Batı'daki gibi sadece savaş zamanları çalışıp, barış zamanı sadece tüketen bir yapıda değil, bizzat bu düzenin içerisinde ve bu üretim düzenin bir parçası.
    İşte başta belirtilen mükemmel düzen, uyum ve ince denge bu. Bertrand Russell’in deyişiyle, hiçbir bireyin iktisadın bir başka bireye bağımlı olmadığı, bütün bireylerin devlete bağımlı olduğu bir düzen denilebilir.
    Tam bir altın çağ mitosu.
    Peki nerede bozuluyor işler?
    Yazara göre, bu mükemmel uyumun, bu ince dengenin bir zaafı var, bu sistem o kadar karmaşık ve o kadar birbirine bağlı ki sistemin bir noktasında yaşanan değişim/bozulma domino etkisi yaratıyor, ve sistemin bunu absorbe edip hiçbir şey olmamış gibi devam etmesi mümkün olmuyor.
    Devlet ne zaman ekonomide bir şeyler yolunda gitmese, ne zaman ferdiyetçi eğilimler ortaya çıksa, ne zaman birisi çok zenginleşse, yani ne zaman ekonomik güçler başıboş hale gelse bunu engelliyordu, engellemek zorundaydı fakat bu her zaman mümkün olmadığını görüyoruz.
    Öncelikle bu dengenin bozulması Batı'nın artık sadece kendi insanını sömürmeyi bırakarak, yeni kıtalar keşfettiği, bu kıtaları sömürüye başladığını, neredeyse onlarca yeni Batı yaratacak kadar malı oralardan alıp kendi topraklarına getirmesiyle başlıyor. Keşifler yapıyor, yeni ticaret yolları buluyor; Batı, Toynbee'nin ifadesiyle, "meydan okumaya" başarılı bir cevap verebiliyor. Bu zenginleşmenin ve muktedir olmanın yanıbaşındaki Osmanlı'ya doğrudan etkileri oluyor elbette.
    Bu noktada durup, kitabın başında söyleneni belirtmek gerek: Bir toplumda geri kalmışlık, eski düzenin ve dengenin değişip bozulması şöyle olmakta: O toplum, kendinden ileri bir toplumla karşı karşıya gelip onu gözlemler, bu gözlemin belli sonuçları olur, orada karşılaştığı şeylere erişmek, onları tüketmek ister, ve bunu çeşitli şekillerde de olsa (iç zorlamalar-dış zorlamalar)başarır fakat bunun eski denge açısından sonuçları olur; eski temel (kaynaklar-ihtiyaçlar-teknik) değişmeye başlar, ya kaynaklar yeni teknikle uyumlu değildir, ya yeni ihtiyaçlar eski tekniğe uyum sağlayamamaktadır, ya da yeni ihtiyaçları elde edecek kaynaklar ve teknikler mevcut değildir; ihtiyaçlar, kaynaklar ve teknik arasındaki dengede bozulma olur. Düzen böylece yıkılmaya başlar. Osmanlı’da da tam olarak bunu görmeye başlayacağız.
    Şimdi, tarihin akışına tanık oluyoruz, Osmanlı'nın yanıbaşındaki zenginlik bizzat onu da etkiliyor, bu büyük servet doğası gereği talep ediyor, hem çok talep ediyor, hem daha fazla para sunuyor; halbuki Osmanlı düzeninde her şeyin yeri, düzeni sabit, her şey belli bir şey için, o şeye lazım gelen kadar üretiliyor, sayısı/miktarı belli. Gerçekten de Osmanlı dış ticaretinin ilginç bir özelliği var: dışsatımı sınırlama ve dışalımı arttırma. Bunun yabancıları bile şaşırttığını iktisat tarihçileri belirtiyorlar
    Fakat artık bu sınırlamaların işe yaramadığını görüyoruz: Bu dışarıyla karşılaşma, bu zenginlik gerek kaçakçılık gerek başka yollarla bir yolunu bulup elde ediyor istediğini, aynı zamanda bu kadar büyük ve ani bir zenginlik her şeyi etkiliyor, fiyatları, paranın değerini, talebi, tam bir şok etkisi yaratıyor. "Başıboş ekonomik güçler" sermaye edip biriktirmeye, zenginleşmeye, güçlenmeye başlıyorlar. Nasıl ki "Cumhuriyetler büyürlerse ölürler", ticaret de Osmanlı'yı böyle öldürmeye başlıyor: Sistemin esneklikten yoksunluğu ve birbirine bağlılığı buna ayak uyduramıyor ve domino etkisi başlıyor: paranın düşen değeri karşısında sabit vergi oranları, köylünün başındakini etkiliyor, fakirleşmeye, eski durumunu kaybetmeye başlayınca çare olarak bunu köylüden telafi etmeye başlıyor; düzeninin koruyucuları da bizzat bu sömürüye ortak olmaya oluyorlar, öyle bir an geliyor ki merkez, bizzat kendi görevlilerinin bu sömürüsüne engel olamayıp, halka, kendi göndermiş olduğu, kendisinin temsilcisi olan görevlilerle kendiniz başa çıkın demek zorunda kalıyor.
    Üretimin temel taşı olan, daha önce güvenlik içinde hayatını idame ettiren köylü, birden bu sömürünün nesnesi haline geliyor. Merkezin güç kaybetmesi, onu üstünden koruyacak kimsenin kalmaması anlamına geliyor; onu koruyan, onu kollayan bir devlet artık yok; merkezin yokluğunu fırsat bilip at koşturan yeni bir düzenin temsilcileri dolduruyor bu boşluğu, köylüye de ya mülkünü terk etmek ya da kalıp bu sömürüye katllanmak kalıyor.
    Yeni düzenin temsilcisi olan bu beylerin güçlenişi bir sonuç elbette, dengenin bozulmasının yarattığı bir sonuç. Çağın en önemli üretim kaynağı olan toprak, belki hukuki olarak hala özel mülkiyet değil, ama gerçekte çoktan öyle olmuş durumda. Eskiden düzenin koruyucusu olan beyler, artık o Batı'daki sömürü düzeninin lordları kılığına bürünmüşler, hem de tam bu lordlar Batı'da ortadan kalkmaya başlamışlarken...
    Toprağın -fiili olarak-özel mülkiyet haline getirilişi, tam bir talana yol açıyor, gerek merkezin bürokratları, gerek beyler, toprakların sahibi durumuna geliyor, yeni vergiler salıyor, köylüleri topraklarını bırakmak zorunda bırakıyor, onları ırgat haline getiriyor, sömürüyorlar, hatta yetmiyor diğer beylerin topraklarını işgal etmeye çalışıyorlar. Özel mülkiyetin beraberinde getirdiği hırs, tamahkarlık böyle kök salmaya başlıyor. Var olan dengenin kaybolması, toplumu keşmekeşliğe itiyor, güvenliğin kaybolduğu, düzenin yıkıldığı bir ortamda eski değerler kayboluyor ama yerine yenileri konulamıyor, böylece toplum paramparça bir hale gelmiş oluyor. Yazarın deyimiyle bu "eski denge'nin yıkımını izleyen durum, Geri Kalmışlık durumu" oluyor.
    Yazara göre, bu geri kalmışlık durumuna çare arayan aydınların yaptığı şeyler öyle şeyler ki, bu geri kalmışlık durumunu ortadan kaldırmak bir yana daha da güçlenmesine neden oluyor. Burada, elbette dış zorlamaların da etkisi var. Devletin, yıkımına, geri kalmışlığına çare arayanlar, doğal olarak kendinden yüksek topluma bakıyor, onu (bu durumda Batı'yı) örnek alıyorlar. Gelişmiş, güçlü hale gelmiş bir burjuvaları, onların temsil edildiği meclisleri, güçleri sınırlandırılmış kralları görüyorlar, onların giyim kuşamlarını, hayatlarını, yaşam tarzlarını görüyor ve çareyi bunları kopya etmekte buluyorlar.
    Fakat sorun şu ki, o yapıları, kurumları, sınıfları yaratan sosyal-ekonomik koşulların hiçbirisi Osmanlı toplumunda mevcut değil, o toplumlarda ileri işlev gören kurumlar Osmanlı toplumunda tam tersi işlev görmeye mahkum. Orada kralların gücünün sınırlandırılması, parlamentoda temsil, gücü ve zenginliği ele geçirmiş bir sınıfın haklarını güvenceye alıp, "ben de varım" demesinin bir sonucu. Osmanlı toplumunda bu yapıldığında , bizzat toplumun geri kalmışlığına neden olmuş, tüm gücünü sömürü düzeniyle, merkezin yokluğunu fırsat bilerek, oldu bittiyle elde etmiş bu yeni feodal sınıfın hakları korunmuş oluyor; yani zehirlenmiş hastaya ilaç diye sunulan bizzat zehrin kendisi.
    Bu eski gücünü kaybetmiş, hasta adama dışarıdan darbeler gelmeye devam ediyor. İçerideki keşmekeşliğin yarattığı olumsuz sonuçlar bir yana, diğer devletlere verilen imtiyazlar ekonomiyi tamamen felce uğratıyor, sevinmeli ve övünmeli mi bilinmez, daha yüzyıllar öncesinin ticarette en liberal devleti Osmanlı İmparatorluğu oluyor, bütün gümrük bariyerleri, korunma kalkanları indirilmiş ülkede daha ucuz ve daha kaliteli mallarla mücadele edemeyen yerli üretici, tamamen iflas ediyor, ve İmparatorluk klasik bir ekonomik sömürgeye dönüyor: ucuza hammadde satan ve sattığı hammadde işlendikten sonra yine kendisine çok daha pahalıya satılan, tek işlevi doğal kaynaklarını diğer ülkelere satmak olan bir sömürge devleti. Öyle ki biz bu durumu Modern Türkiye adlı kitabın yazarı Mears'ın "yabancı sermayenin etki alanının Osmanlı İmparatorluğu’ndan daha geniş olduğu bağımsız bir devletin olmadığını; imparatorluğun şaşılacak derecede dış mali çıkarlara ipotek edilmiş durumda" olduğunu söylemesinde de görmekteyiz.
    Buna bir son verme çabasında olanların, çareyi Batı'yı her alanda taklit etmek yoluna gittiği görülmüştü. Buna Batı'nın lokomotifi olarak görülen burjuva sınıfını yaratmak da dahil ediliyor. Fakat, o sınıfı yaratan yine doğduğu toplumun sosyal-ekonomik-tarihi şartları: Oranın ekonomik zorunlulukları, teknikteki ilerlemeler böyle bir sınıfı yoktan var edip güçlenmesini sağlıyor. Edindikleri bu güç sayesinde zamanla sosyal-ekonomik-siyasi yapıyı kendilerine göre şekillendirebiliyorlar.
    Osmanlı'da bu sınıfın ortaya çıkacağı koşulların(kâr hevesi, tamahkarlık, sermaye biriktirme) hiçbir dönemde olmadığını biliyoruz, eskiden hem yönetim mekanizması hem toplumsal mekanizma zaten böyle bir sınıfın oluşturacak koşulları sağlamıyordu, şimdiyse sömürü haline gelmiş devlette böyle milli bir sınıfın ortaya çıkması imkansız hale geliyor. Halihazırda var olan ve servet sahibi olanlar sadece Batı'nın sömürüsünde aracı, komisyoncu olanlar.
    Fakat iktidarlar, Batı'yı geliştirip kalkındıran sınıfın aynısını ülkede yaratarak aynı gelişmeyi yaratabileceklerini, ülkeyi böyle kalkındıracaklarını düşünüyorlar. Bu Osmanlı'dan Cumhuriyet'e de geçmiş bir hedef. Batılılaşma olarak karşımıza çıkan bu durum, eğer Avrupa'nın ekonomik, hukuki, siyasi kurumlarını ve kültürünü aldığımızda onların refah düzeyine bizim de erişeceğimizi varsayıyor, İmparatorluk'tan Cumhuriyet'e iki yüz senenin düşüncesini bu oluşturuyor. İşte bizim geri kalmışlığımızın nedeni burada yatıyor: "Bir sınıfa sahip olamayacağı nitelikleri kazandırtmak" ve "Ferde biriktiremeyeceği sermayeyi biriktirmek"
    Bunu yapabilmek için, Batı'da burjuvanın elde etmek için yüzyıllarca uğraştığı, uğruna devrimler yaptığı haklar, bizde bizzat devlet tarafından önlerine seriliyor, ki böylece onlar da Batı'da oynadığı rolü oynayabilsin. Fakat önce söylendiği gibi, Batı'da bu sınıfı doğuran sosyal, ekonomik pek çok sebep, koşullar ve imkanlar oraya özgüydü, onlar pek çok elverişli ortamdan da yararlanıyorlardı, yeni dünyalar keşfedilip Batı'ya akmıştı, hem iç hem dış sömürünün getirdiği avantajlara sahiptiler. Fakat bu koşulların hiçbirisi İmparatorluk’ta mevcut değildi. Aslında sorun ortadaydı, yüzyılların oluşturduğu bu düzenin, bu düzenin yarattığı toplumun ve değerlerin bozulması, kâr hırsının, tamahkarlığın ortaya çıkması, devlet otoritesinin, merkezin gücünü kaybedip özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla bozulmuştu, bunu düzeltmek yerineyse, bu bozulmaya neden olan koşullar tekrar yaratılmaya çalışılıyordu, sorun buradaydı. Bütün tartışmalar yanlış yerde cereyan ediyordu, Batıcılık, İslamcılık, bunların hiçbirisi fakirliği ortaya çıkaran altyapıyı, ekonomik koşulları görmüyor, sadece bunların ortaya çıkarmış olduğu görüntü üzerinden bir tartışmaya giriyorlardı. Eski düzen sosyal yapısıyla, ekonomisiyle, kültürel değerleriyle saldırı altındaydı, fakat bunun yerine de bir şey konulmamıştı; halk fakirliğini, parçalanmışlığını içten içe fark ediyor; bunu ise yeni ortaya çıkan düzenin dış görünüşüne bağlıyordu, dolayısıyla Batılı dış görünüşe sahip bu yeni zümreler, onların gözünde kendi fakirliklerinin bir nedeniydi. Fakat görüldüğü gibi, sorunun temeli burada değildi, Batılı dış görünüş yerine Doğulu bir dış görünüşe sahip yeni bir zümre olsa, bu yine değişmezdi, hatta tepki bu sefer o görünüşe yönelirdi çünkü bu fakirliği yaratan, düzenin bozulmasına sebep olan sebep çok daha derinlerde yatmaktaydı.
    Burada yazar, Cumhuriyet’in ve onun kurucu kadrosunun her ne kadar anti-emperyalist bir yol izlediğini, çağdaş siyasal kurumları yarattığını, ülkenin iyiliğini samimi bir şekilde istediğini söylese de, altta yatan, geri kalmışlığa neden olan düzeni değiştirmediğini, hatta bunun tam tersi çözümü, yani yeni bir sınıf yaratma ve o sınıfta var olmayan özellikleri ona kazandırma yolunu izlediğini söylemektedir. Yüzyıllardır var olan topraksız köylü hiçbir zaman toprağa sahip olamamış, bir toprak reformu yapılamamış, üretim değerinin temelini oluşturan büyük topraklar küçük zümrelerin elinde toplanmaya devam etmiş ve bu durum, geçmişten günümüze kurumsal hale gelmiştir, hem iç hem de dış zorlamaların etkisiyle. Geri kalmışlığın temelinde yatan tüm bu altyapısal sorunlar İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e değişmeden devam etmiş, kimse temeldeki bu soruna eğilmemiştir.
    Fakat her ne olursa olsun, yüzyılların getirdiği değerler, yapılar, kültürel birikim yazara göre bizim geri kalmışlığımızı biraz da imtiyazlı kılıyor, bunu çözebilecek temele yine kendi içimizde sahibiz, bu değerlere sahip olmayan, tüm sosyal yapısı, değerleri, kültürü kendisini sömüren büyük devletlerin yaratısı olan ülkelerin aksine…
  • Domino etkisi nedir?
    Mini bir domino taşının kendisinden biraz daha büyük bir domino taşını devirerek, biraz daha büyük bir domino taşının da biraz daha büyük bir domino taşını devirmesiyle devam eden ve sonunda çok çok daha büyük bir domino taşının devirmesini tetikleyen ve artarak ilerleyen etkileşim zinciri diyebiliriz.

    Evet herkesin elinde domino etkisi meydana getirmeye muktedir minik domino taşlarının olma ihtimali olduğunu söylesem? zaten pek çoğunuz ne demek istediğimi anlamışsınızdır.

    Bingooo... ÇOCUKLAR evet Anahtar kelime ÇOCUKLARIMIZ...

    Ama Nasıl? elimizde doğduğu andan itibaren algıları son derece açık, dünyayı hepimizden daha farklı algılayan ve hayal dünyası inanılmaz derecede geniş harikulade bir Su var. Su diyorum çünkü bu çocuğun gelişimi ve ileride yapabilecekleri ancak ailenin yani kabın şekli doğrultusunda ilerleyecektir. Aile ne kadar dar bir hazne ve görüşe sahipse çocukta ancak onunla paralel olarak ilerleyebilir.

    O zaman ne Yapıyoruz? İlk işimiz kabızı genişletmek ve dereyi görmeden paçaları sıvamak...
    işte kitap bu noktada devreye giriyor.

    Ödül nedir?
    Ödül, bir koşula bağlı olarak verilen ve kişi tarafından cazip görünen bir obje ya da etkinliktir. syf.18

    Çocukluğumuza döndüğümüzde takdir alırsan bisiklet, şunu yaparsan bunlar bunu yaparsan şunlar gibi gibi söylemleri hatırlamayanınız yoktur diye düşünüyorum.
    Bir de okul yıllarımızı hatırlayalım okumayı ilk başlayana kurdele yok elmanın kızarması, en çok kitap okuyana çikolata bilmem ne. vah vaaah...

    neden vah vah?

    Bir çocuğa ödül vererek asla iç motivasyon kazandıramazsınız. Mesela bir çocuğa ödev yaparsan pc ile oynayabilirsin dediğiniz anda ödev araç pc ise amaç haline gelir diyor yazarımız.
    İç motivasyon, bir işe karşı kendi ilgisiyle severek yaptığı özür iradesiyle karar vererek seçtiği dış kontrol olmadan yaptığı işlerde geliştirilen bir duygu,yöntemdir. Tarihe baktığımızda bir çok ünlü ressam, yazar, bilim adamı sadece kendi istediği için buluşlarını eserlerini arz edebilmiştir. Mesela Edison a kimse not vermemiştir. Veya bir rekabet ortamının mahsulü değildir bu insanlar.
    İç motivasyonu son derece yüksek bir yazar olan Dostoyevski bir arkadaşına yazdığı mektupta Diyor ki; Sipariş üzerine yazı yazmanın işkencesini çektin mi hiç?

    Evet, kontrol altında hissetmeyi işkence olarak yorumluyor Dostoyevski.
    yani bir çocuğun yaptığı işi iç motivasyonla yapması o işi layıkıyla yapmasında ki en önemli ölçüttür.

    İnsanın hedefe en kısa yoldan ve en az enerjiyle ulaşma eğilimi doğasının gereğidir.
    Mesela bi deney yapılıyor panayırda kasnak atma oyununu hepimiz biliriz kasnakları çubuklara geçirmemiz gerekiyor ve işlem tamam olay bu. bir gruba ödül veriliyor diğerine sadece bunu yap deniliyor. İkisinde de mesafe belli ama isteğe bağlı olarak daha da uzaklaşabilirsiniz deniyor ödül alan grup net bir şekilde uzaklaşmıyor sadece ödüle odaklarnıyor. ama ödül almayan grup başarılı atışlar yaptıkça daha da uzaklaşıyor ve başarı duygusunu hissederek kendini o işte geliştirme eğilimine giriyor.
    Yine Kitapta benzer bir sürü deneyler var genel olarak ödül alan grup ve almayan grubun özellikleri aynı ödül alan gruplar tamamen ödüle ulaşma odaklı tutum geliştirirken diğer grup zevk alarak gelişimine öncelik veriyor ve her iki gruba da boş zaman bırakıldığında görülüyor ki ödül alan grup o oyuna, işe, aktiviteye bekleme sırasında devam etmiyor çünkü onlar hedefine ulaşmış ve tatmin olmuş oluyor diğer grup ise boş zamanda da o işe devam ediyor ve severek yapıyor.
    Mesela not da bir ödül mekanizmasıdır. Başta kendimiz olmak üzere öğrencilere bakalım amaç sadece 5 veya AA almak. Bilgi öğrenmek yaratıcılık yok. Neden Biz notu geri bildirim aracı olarak değil rekabet ortamının pençesinde meydana gelen ödül sistemi olarak kullanıyor ve yarış atları gibi çocuklar yetiştiriyoruz.
    Sonuç ne mi? Şuan da en son bağlı olduğu okuldan mezun olmasının üzerinden bir kaç ay geçen insanlara Türkiye genelinde bir yeterlilik sınavı yapsak yüzde 90 ı geçemez.
    Neden çünkü amaç öğrenmek olmadı. Aile hep güzel, para kazanabileceği bi bölüm kazanmasını veya komşunun çocuğunun bir adım önünde olmasını istedi. Okul sa hep iyi notlar almasını derste çıt çıkarmamasını ödevlerini yapmasını kitap okumasını istedi. Ama öğrendiğini ne kadar anladığını ölçmedi.
    böylelikle köprüyü geçene kadar yetecek ezber yeteneği sayesinde bir yerlere gelindi. Ama gelinen yerde hiçbir şey üretilemedi. Bkz. Akademisyenlerimiz ve yazdığı hepsi birbirinin tekerrürü mahiyetinde ki intihallerle dolu makale ve çalışmalarına...
    bu bir paradoks aslında etki tepki..
    İşte bu kara düzeni değiştirmek noktasında bu tür kitap ve araştırmaların rolü büyük olacaktır. Tabii okuyup uyguladığımız müddetçe.
    Bu kitapta genel yapı itibari ile ödülün zararları ince elenip sık dokunarak okuyucuya sunulmuş ve çarpıcı bilimsel deney ve örneklerle pekiştirilmiştir. Sadece bu mu deyip geçememek gerek zira sadece Ödül olayını bile çözdüğümüz zaman iç motivasyonu yüksek bireyler yetiştirebileceğimizi akıcı ve anlaşılabilir bir dille bizlere sunmaktadır bu kitap.
    kitap hakkında detaya hiç inmedim ama bir çocuğun eğitiminde neleri yapmamamız neleri nasıl yapmamız gerektiği hakkında genel bir iskelet oluşturacak bir kitap. yani su bahsine geldiğimizde kabımızı genişletip şekillendirerek bizi eğiten bir kitap.
    Domino taşı mevzusuna gelirsek domino taşımızın sağlamlılığını ve şeklini de bu kitabın rehberliğindeki eğitim ve öğretim metodlarını uygulayarak nasıl meydana getireceğimiz bizim elimizde. kitap bizlere yalnızca domino taşı işleme sanatını öğretir ama nasıl işleyeceğimizi bizim hayal dünyamız ve bilgi birikimimize bırakır.

    Bana sorsalar bu kitap hakkında makale yazdırmadan hiçbir öğretmeni mezun etmezdim...

    Ancak Bu tür kitaplar bizi, ülkemizi geliştirir. Eğitim bir ülkenin can damarıdır. Bu damar tıkandımı Kalp krizi kaçınılmazdır. Zaten damarı tıkanık ülkemize bu kitaplar bay-pas ameliyatı etkisi gösterir tabi yeteri kadar geniş kitlelere ulaştığı zaman bu zihniyet...

    Bu incelemeyi eğitmek ve öğretmekle mükellef olan tüm bireylere armağan ediyor ve herkese domino etkisi yaratmaya muktedir domino taşları eğitme yolunda başarılar diliyorum...

    İstediğim ölçüde bir inceleme olamadı. biraz hayal kırıklığına uğramadım değil. Kitabı hakkıyla sizlere sunamadığımı ve dağınık bir yazı olduğunu düşünüyorum ama ancak bu kadar geldi elimden...
    umarım bir kişi dahi olsa bu kitabı okumasına vesile olurum...
  • Her ne kadar @arkakapakdergi sini takip edemesem de bu sitede bazı okurlar alıntı paylaşırdı. Az önce 36.sayısından sonra ekonomik şartlar nedeniyle yayın hayatına devam edemeyeceğini ilan ettiğini gördüm.
    Ekonomik kriz der az yiyebiliriz, az içebiliriz, az alışveriş yapabiliriz. Ama az okuma lüksümüz yok. Az okuyamayız. @tezgahdergi yi takip ediyordum. Şimdi Arka Kapak dergisini de takibe aldım. Tezgah dergisini adını açıklamak istemeyen bir iş adamı finanse ediyordu. Yok mu 80 milyonda gönüllü bir işadamı. Bu dergiyi devam ettirecek, ekonomik krizden çıkana kadar finanse edecek. En azından bu işte para kazanmayın. Gönülleri kazanın. Edebiyatı parasızlığa yedirmeyin. Bizim gibi ülkelerde gerçekten az okuma lüksümüz yok. “Okuyun, diyor okuyun! Zira mürekkebin akmadığı yerde kan akıyor…” ( Ali Şeriati ) @arkakapakdergi zam yapın ama kapanmayın. Yoksa domino etkisi gibi gelecek arkası. En çok okumaya ihtiyacımız olduğu bu zamanlarda bize bu çöküşü yaşatmayın. Gerçek çöküş budur. En kısa zamanda yayın hayatınıza devam edebilmeniz dileklerimle...
  • "Her hareketin domino etkisi yaptığını uzun zaman önce öğrendim."