• 920 syf.
    ·35 günde·10/10
    Don Kişot'u anlamak aklı başında insanlara zor gelebilir. Biraz deli olmak gerek onu anlamak için. İnandığı şeyler uğruna insan nasıl delirir? Bknz. Don Kisot. Roman sanatının baştacı bir roman. Sahiden yazıldığı döneme bakınca o büyülü dil kimbilir ne çok sevilmistir. Günümüzde gelişmiş yazın sanatı belki Don Kisot'u gölgede bırakıyor, ama o dönemde sahiden büyük bir yapıt. İçeriğe baktığımda çok güldüğüm olaylar dizisi vardı. Maceraperest şövalye ve yaşadığı absürt olaylar beni olağanüstü şaşırtmadı ama sardı diyebilirim. Silahtarı Sanco Panzo'nun Don Kisot'a yoldaşlık ede ede keçileri kaçırması. Harika diyaloglar, müthiş bir hayal gücü ve bağlam kabiliyeti ile yazılmış. Kitapta Don Kisot'un gerçek hayatından yansımalar da vardı, son 100 sayfada esir düşen bir yüzbaşının mahkum hayatı ve Osmanlılara dair olan bölümler hoşuma gitti. Yaşamın edebiyata yansıması... Çevirisi de ustalıkla yapılmıştı. Birinci kitap bitti, ikinciye biraz ara vereceğim çünkü Yky'nin minik yazılı Kazım Taşkent serisi beni biraz yordu. Yine de Yky'den okunması gereken bir kitap.
  • 920 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Selamlar herkeşlereee .. Öncelikle hepinizin affına sığınıyorum .. İnceleme uzun olacak yalnız pek çok da eksik barındıracak içerisinde ..Bahsedilecek çok fazla nokta var ..Hepsini anlatabilir miyim ya da neler eksik kalır tam olarak bilemiyorum .. İlerde tekrar günceller miyim onu da bilemicem..Derli toplu aktarabilecek miyim onu da bilemiyorum .. Bu tarz mihenk taşlarını okurken, muhakkak yazıldığı döneme dair tarihi olguları ve yazarın hayatını araştırmayı gerekli görenlerdenim .. Bu kitabı okumadan öncesinde de yaklaşık kabaca üç buçuk , dört sene gibi uzun bir süreçte hem yazarı hem de dönemin siyasal ve ekonomik koşullarını araştırdım .. Buna mecburdum çünkü sizlere tanıtacağım bu kitap bir KURUCU MİT ... Yani herşeyin başı ... Kütüphanenizde roman ve öykü adına okuduğunuz ne varsa ama az ama çok Don Kişot' tan izler taşıyor .. Muazzam bir eser .. Aklınıza edebiyat içinde gelen hangi kuram ya da olgu varsa mutlaka bu kitabın içinde eser miktarda da olsa yer alıyor .. Nerden nasıl başlasam diye düşünüyorum .. En iyisi kitap ve yazar hakkında bilinen ve doğru zannedilen yanlışlardan başlamak yazarın hayat hikayesini de alttan alttan ısıtarak önünüze getirmek suretiyle .. Bu arada , bu yanlışları ben de bir zamanlar doğru zannediyordum ki Sunay Akın sağolsun ..

    Öncelikle pek çoğunuz bilmese de, Cervantes ' in bizimle yani biz Türkler ile bir kader birliği var.. "Sakallarımızın ilerde daha gür çıkacağı için kesildiği" 1571 ' de vuku bulan İnebahtı Deniz Savaşı' na katılan isimlerden biri de o .. Pek tabii Türklerle savaşıp elinde çiçeklerle memlekete dönemezsin .. Hele ki o dönemlerde ..Hal böyle olunca savaş sırasında yakınına düşen bir top mermisi ile sol kolu işlevini kaybediyor .. Bakınız işlevini kaybediyor diyorum .. Sanıldığının aksine kolu ya da bileği kopmuyor .. Bu çok dile getirilen ama doğru sanılan yanlışlardan ilki .. Bundan sonrasında da İnebahtı'nın Tek Kollusu lakabını alıyor .. Sonrasında sağlığına kavuşabilmek için bir süre dinlenip , nekahat dönemini atlattıktan sonra elindeki "tavsiye mektubu" ile Napoli'den yola çıkmasına müteakip Barcelona' nın kuzeyinde Arnavut Mehmet komutasındaki korsanlar tarafından esir alınıyor .. Yani İnebahtı ' da esir alınıyor savı da tamamen ASILSIZ ...YOK ÖYLE BİR DURUM!! Devam edelim yüzbaşı olmayı bekleyen ama kolu işlevini yitirdiği için buna ömrü boyunca hiç ulaşamayan Cervantes'in kadersizlikler silsilesine .. Efenim bizimkinin yanında bir referans mektubu var demiştim ya .. Bilin bakalım bu referans mektubu kime yazılmış ? Dönemin İspanya Kralına !! Korsanlar krala yazılmış referans mektubunu görünce ,kendisini Kraliyet ailesine mensup biri sanıyorlar.. Asilzade sanıldığı için de kellesine 500 escudo fidye koyup Cezayir' e şutluyorlar .. Bunları niçin anlatıyorum ? Dediğim gibi hem hayatını bilesiniz hem de burda okuduğunuz hayat hikayesi esasen romana da yansımış ..Romanda 39. ve 40. bölümlerde Osmanlılara karşı savaştığı ve esir düşerek İstanbul' a götürüldüğü bir kısım var .. Cervantes burda esasen başından geçenleri farklı bir kurguyla romana katık etmek istemiş ama söz konusu kurgu gerçeklerin önüne geçmiş .. Yani sizin Kılıç Ali Paşa ' nın esiri olarak İstanbul'da bilmem hangi cami inşaatında çalıştığını sandığınız Cervantes bunları HİÇ AMA HİÇ yaşamıyor .. TÜM BUNLAR BİRER KURGU!! Böylece doğru bilinen yanlışlar kısmına bir açıklık getirmiş olduk sanıyorsam .. Ha bu arada bizimki 4 5 kez kaçma girişiminde bulunuyor bu esaret döneminde .. 500 escudo o dönem için muazzam bir para ..Toparlanacak , biriktirilecek gibi değil.. En son yakalandığında bakıyorlar ki bu iş böyle olmayacak , İstanbul' a nakledelim biz bu kefereyi derlerken bir Hıristiyan tarikatına mensup rahipler, mevzu bahis fidyeyi ödüyorlar da bizler bugün bu güzel eseri - ki güzel az kalır NET ŞAHESERLER ŞAHESERİ! - okuyabiliyoruz .. Pek tabi 500 escudo gibi yüklü bir meblağ o dönemki "din" adamlarında ne arıyor onu da sizlerin takdirine bırakıyorum .. ANLADIN SEN ONU !! =)) Az da romanın yazıldığı dönemden bahsetmek lazım sanırım ..

    Şimdi efenim o dönemler merkantalizm revaçta biliyorsunuz..Bilmiyorsan da çaktırma biliyor gibi yap cicim=)) İlla ki nedir merkantalizm der isen kısaca şöyle açıklayayım sana .. Anamal yani kapital birikimi ve ticareti savunan görüş .. Bu işin kralı o dönem İspanyollar.. Söz konusu ticaret olunca kıtalar arası linkleri birleştirecek ticaret şekli deniz taşımacılığı .. Henüz İngilizlerin bitinin kanlanmasına var daha tabii.. Dönem itibari ile Dünya' ya egemen olan iki süper güç var denizlerde .. Biri Osmanlı ,diğeri Habsburglar yani günümüze refere eden ismiyle İspanyollar .. Bizimkiler keşif amaçlı seyahatlere falan gerek duymuyorlar bu dönem... ŞAŞIRDIK MI ?! Pek tabi ki hayır şekerim !!Neyse bebiş o kısımlara girmeyeyim.. Bizim Osmanlı dedelerimiz kulaklarının üzerinde uyuyadursunlar , İspanyollar unu eleyip , eleği de duvara asmışlar çoktan Hernan Cortes ' in önderliğinde .. "Ben ve arkadaşlarım ancak altınla giderilebilen bir kalp hastalığından muzdaribiz " diyen bu KAKA adam sayesinde İnka ve Azteklerden cukkaladıkları altın ve gümüş , dönem itibari ile İspanya' ya akıyor .. Yalnız gözü bir türlü doymak bilmeyen açgözlü İspanyollardan , Azteklerin de intikamı çok ama çok acı oluyor ve İspanya ENFLASYON 'a hoşgeldin demek zorunda kalıyor !!! Ne demişler : TATLI TATLI YEMENİN ACI ACI ... =)) İşte tam bu dönemlerde , yani sosyo-ekonomik dengelerin değişip aristokrasinin ağzının üstüne roketi yemek suretiyle burjuvazinin şekillendiği, yeşerdiği aralıklarda kaleme alıyor Cervantes bu muhteşem eseri .. Bizim tabirimizle tüfeğin icat olup mertliğin bozulduğu sıralar .. Ki romanı okuyanlar Don Kişot' un baruttan ve tüfekten nasıl nefret ettiğini , barutu şeytan işi olarak gördüğünü bileceklerdir .. Tüm bunlar göz önüne alındığında, kabaca tasvir edecek olursak romandaki esas eleştiri YOKSUNLAŞAN dönem İspanyasına yönlendirilmiş .. Misal enflasyonun karşılığı romandaki Don Kişot karakteri.. Yoksunlaşan aristokrasi...

    Gelelim bu eserin niçin roman tarihinin kurucu miti yani roman denilince türün miladı olarak görüldüğüne.. Daha öncesinde aldığım notlarda, Milan Kundera' nın bu romandan için şu sözleri sarf ettiğini gördüm .. Diyor ki Kundera :

    "Modern çağın kurucusu safi Descartes değil, onunla beraber Cervantes'tir."

    Cervantes o güne değin unutulan hatta ve hatta yok sayılan "alt tabakadaki" insan olgusunu romanın atası kabul edilen bu esere katık yapmış.. Dolayısıyla bu bir EPIC ANLATI DEĞİL! Tepesi atınca ikamet ettiği dağdan inip onun bunun kıçına yıldırımlar gönderen tanrıların anlatımı değil , bahsettiğim aşağı tabakanın, YOKSUNLAŞMIŞ KESİMİN hikayesi Don Kişot.. Roman sözcüğünü de açmakta fayda var pek tabi bu arada .. Roman , esas itibariyle eski fransızcadaki "romans" sözcüğünden gelme ve aşağı tabakanın anlatımı demek... Ve Don Kişot sonrasında yazılan bu formdaki örneklere baktığımızda kahraman olamayan kahramanları görüyoruz.. Tıpkı Raskolnikov gibi .. Tıpkı "hayalleri gerçek dünyaya çarpınca yokolan" Madam Bovary gibi .. Tıpkı Daha romanındaki Gaza gibi .. Örnek bol .. Say say bitmez.. Tüm bu anlattıklarımızı alt alta koyduğumuzda ve saydığım değişkenleri de göz önüne aldığımızda Don Kişot , geçmişin hayalini kesesine koyup günümüz hayatıyla yapacağı savaşa start veriyor .. Bölük pörçük gidiyorum kusura bakmayın ama savaş demişken hepimizin okumamış olsak dahi bildiği o meşhur yel değirmenleri sahnesini gözünüzün önüne getirin .. Ordaki yel değirmenleri elbette hepimizin bildiği bilindik yarı korkunç yarı gülünç sonu barındırıyor ama yel değirmenleri ve değirmencilik burjuvazinin yeryüzündeki ilk mesleklerinden .. Ticari kapitalizmin ilk formlarından ve tarlalardaki hasatın ardından buğdayı ekmek formuna kavuşturabilecek ilk merci .. Taş atmadan , kol yormadan mekana gelen buğdaya el koyan ara sınıf değirmenler .. Yani Cervantes, sonucu belli dahi olsa "gezgin" şövalye Don Kişot' u o savaşa boş yere sürmüyor .. Gezgin demişken de pikaresk roman olgusundan bahsetmek lazım .. Efenim bu tür , normal romandan öncesinde yazılmış gezgin , serseri , zibidi ya da maceracı ,"İŞSİZ"( <3 ) güçsüz karakterleri barındıran bir anlatı biçimi .. Don Kişot' tan bir önceki ara form ,yani onun halefi dersem yanılmış olmam .. Kökeni yine İspanya .. Bu açıdan bakıldığında da Don Kişot romana bir başka yenilik getiriyor çünkü ortaçağda insanlar toprağa bağlılar .. Cervantes geride kalan değerlerin hüznüyle yollara sürdüğü Mahzun yüzlü şövalyeyi bir de burjuvaziyle savaştırıyor .. Her açıdan takdire şayan !!

    Gelelim zıtlıklara ... Burda , tam şu satırları yazarken Sancho Panza' yı anmak isterim .. Ne çektin be kardeşim ?!?! Neler ettin ?!?! Don Kişot' a neler çektirdin sen yauw ?!?! =)) Şu hayatta gerçekten yaşamış olsaydın bilmiyorum neler olurdu ? Mezarın kutuplarda dahi olsa görmeye giderdim seni !! =)) Hem gülmekten , hem üzülmekten kahrolduk biz senin için ... Var olmamana rağmen halden hallere soktun sen bizi .. Romandaki en göze batan olay bu DOM DOM EMMİMİZLE ayuka çıkan zıtlıklar silsilesi .. Uzunla kısanın , şişmanla zayıfın , güçlüyle güçsüzün , soyluyla köylünün ,cahille eğitimlinin, at ile eşeğin içinde bulunduğu absürtlükler silsilesi.. Buraya kadar goy goy yapmaksızın geldim ama dayanamıcam artık !! HAHAHAHAHAHAHAA !!! Yauw kardeşim kem gözlü , topal , at suratlı , ağzı SARIMSAK kokan köylü kızını, o dünyadan habersiz dolanan mahzun yüzlü şövalyeye dünyalar güzeli Dulcinea diye kakalamak nedir yaauw?!?!!? ZOHAHAHAHAHAHAHAAHAHAHAHAHA !!!! Boyun bosun devrile ulan senin !! RÖHAHAHAHAHAHAHAA !!! =))) Bakın o kısmı eve gelip HUSUSİ sarımsak soyup koklayarak belki 20 kere falan okudum komalara gire çıka .. MÖHTEEEEEEŞŞŞ!!! =)) Okumamın üstünden belki 2 ay geçmiş ...Şu an dahi şu satırları yazarken gözümden yaş fışkırdı gülmekten =))) Zehir anlatılır gibi değil!! Her bölümde ayrı bir cinnet fışkırıyor.. Handaki dövüş sahneleri falan hele =))) Sanırım İspanya kralı IV. Felipe idi.. Maiyeti ile gezerken yolda kendi kendine gülüp, kitap okuyan birini görmüş bunlar .. Millet şaşırınca kral bu çocuk ya deli ya da Don Kişot okuyor demiş .. Doğru mudur bilmem ama söylence dahi olsa bu kitap bunun hakkını sonuna kadar veriyor .. Şimdi zıtlıklardan bahsetmişken belirtmem gerekiyor ki Sancho Panza'yı Don Kişot' un yanına koymak , aslında Don Kişot' u, Don Kişot yapıyor .. Esas itibari ile bu ikili o dönem için ateş ve barut misali bir oluşum .. Bir aristokratın, yanında görmek isteyeceği ve aynı ortama girip girebileceği son kişi köylü çünkü .. Onun aristokrasinin yanına girmesine müteakip biz aristokrasinin krizini köylünün gözünden görebiliyoruz .. Normalde bu ikili bir araya gelmez ama Cervantes dengeleri öyle güzel dağatmış ki , aristokratta olması gereken akılı Sancho' ya vermiş .. Don Kişot ' ta olması gereken derebeyliği , gaddarlık , zor kullanımı şövalyemizde mevcut değil .. Buna karşılık Sancho tam bir köylü kurnazı , yemesine içmesine düşkün , yer yer açgözlü ama umulmadık anlarda okuyanı da şaşırtan bir bilgelik sahibi (Bu durumun romanda en net ortaya çıktığı kısım Sancho reisin valilik yaptığı kısım).. Don Kişot' un hayalciliği kendisine de eğlenceli geliyor .. Aynı zamanda işine de geliyor .. E pek tabi durum böyle olunca ÖLÜ GÖZÜNDEN YAŞ , İMAM EVİNDEN AŞ eksik olmazmış sözü hayata geçiyor ve türlü olmaz maceralara gark olunuyor .. Roman için pek çok değerlendirmeye , incelemeye hatta tezlere baktım daha öncesinde ama sanırım bu bahsettiğim zıtlıkları da içine alan en güzel Don Kişot yorumunu George Orwell yapmış ..

    "Ruhsal bakımdan Kişot ve Panza , tin ve et , BEYİN ve GÖBEK , yer ve gök ,hayal ve gerçek , geçmiş ve gelecek , edebiyat ve hayat kutuplarının yerine geçerler...
    ....Bu iki ilke , yani SOYLU DELİLİK ve BAYAĞI BİLGELİK neredeyse her insanoğlunda yanyana var olmaktadır. Kendi zihninizin içine baktığınızda HANGİSİ SİZSİNİZ? Don Kişot mu yoksa Sancho Panza mı ? Herhalde ikisi birdensiniz. BİR PARÇANIZ KAHRAMAN VEYA AZİZ OLMAK İSTERKEN , BAŞKA BİR PARÇANIZ DA POSTU DELDİRMEDEN HAYATTA KALMANIN FAYDALARINI AÇIKÇA GÖREBİLEN O KÜÇÜK ŞİŞKO ADAMDIR.BU, GAYRİRESMİ BELLEĞİNİZDİR. SİZİN BİR PARÇANIZ OLMADIĞINI SÖYLEMEK DÜPEDÜZ YALAN OLUR , TIPKI DON KİŞOT'UN DA BİR PARÇANIZ OLMADIĞINI SÖYLEMENİN YALAN OLACAĞI GİBİ ."

    Bu romanla birlikte en çok hoşuma giden ve en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de "YOLDA OLMAK" olgusu .. Sabahın dördünde uyandırdığı zavallı Sancho Panza' ya gitmeleri gerektiğini söylediğinde ,Panza' nın şaşırıp bu saatte nereye gideceklerini sorması üzerine Cervantes'in Don Kişot üzerinden verdiği şu güzel cevap cidden muhteşem!

    Önemli değil ! Yolda olalım .. Muhakkak bir yere gideriz .. (Handa olmak iyi değil ... BİZ YOLDA OLALIM.)

    Bu kısım şu açıdan dikkat çekici .. Cervantes için Don Kişot ' u önce yaşadı , sonra yazdı denir .. Memleketine beş parasız döndükten sonra , Deniz kuvvetlerinde girdiği işte bir memurun hırsızlığı yüzünden hapis yatan ve 20 sene boyunca para kazanmak için sürekli yazan Cervantes'in azmidir işte bu cümleler ..

    Yalnız o güne değin kimsede olmayan bir cevhere sahip ki korkunç bir zeka ve muhteşem bir mizah anlayışı .. Yine de o günlerde değeri hiç anlaşılmamış bir eser bu .. Bu nedenle yaşamı boyunca başarısız bir yazar olarak adledilmiş .. İnanılır gibi değil ama gerçek .. İşte bir zıtlık daha size .. En sonunda yaşadığı dönemin İspanya'sında hem İspanya'yı hem de şövalyelik kurumunu yermek için bu romanı kaleme alıyor .. Şövalyeliği gülünç kıldığı için propaganda amacıyla yazıldığı da söylenir bu romandan için.. Kim bilir, Karl Marx' ın çocuklarına uykudan önce en sevdiği roman olan Don Kişot' u okumasının bir sebebi belki de budur .. Bitirirken bir de ilginç bilgi vereyim .. Diğer incelemelerde buna değinen hiç kimse olmamış .. Romanın ilk bölümü yayınlandıktan sonra , 1614 'te bir başka yazar Don Kişot' un ilk kısmına sahte bir devam yazınca Cervantes bu sahte bölümü alıp romanın gerçek ikinci kısmına eklemek suretiyle Don Kişot ve Sancho Panza' ya bunun dalgasını da geçirtmiştir kitap içerisinde .. Yani THUG LIFE denen olgunun da babasıdır dersek yanılmayız.. ÖYLE DE EFSANEDİR !!! =)) Seyyit Hamit bin Engeli kim diyecekler için de kısa bir açıklama yapalım.. Kurmaca mıdır , görmece midir ben bilmem bunları .. Engizisyonun şiş kebap ortamlarına sellektör yaptığı dönemlerde bunu ben yazdım diyecek baba yiğit çıkmadığı için bizim gavur Cervantes 'imiz kitap içerisinde müslüman Seyyit Hamit bin "ENGELİ" ye evrilmiştir .. Gördüğünüz üzere soyad herşeyi gayet açık ve net anlatmaktadır! =)) Ya herro ya merrodur yani senin anlayacağın ..

    Uzun ve gecikmiş bir incelemenin de böylece sonuna geldik.. Esen kalınız "İŞSİZ" KALINIZ!!


    Olmazsa olmazımız .. Çocukluğumuzda böylesi bir klip çekip hepimizi buhranlara , komalara sürüklediğin için sana da teşekkürler İlhan İrem .. Don Kişot' u ilk senden duydu bizim nesil ..

    https://www.youtube.com/watch?v=SMa2VSO0MyU
  • II

    KALKÜTA'YA GİDİP BENERCİ'Yİ

    NE HALDE BULDUM?

    Ya yattı karanlık sulara

    yahut da yatıyor.

    İmdat işareti var,

    ışıklı bir umman gemisi batıyor...

    dedim.

    Gözleri kanlı bir kurt gibi mesafeleri yedim,

    yetiştim Kalküta'ya...

    Gökten bir kartal gibi alçalarak

    girdim yedinci kattaki odaya.

    O ne?

    Benerci yazı yazıyor ıslık çalarak...

    Dipdiri!

    Teresin keyfi yerinde...

    Ne mükemmel bir ışık var

    beni gören gözlerinde.

    Gözlerinin içine güneş vuruyor.

    Masada bir portakal duruyor,

    soluyarak soyup yedim.

    - Haydi be herif, anlat! dedim...

    III

    ÖLÜSÜNÜ BULACAĞIMI ZANNETTİĞİM HALDE

    KARŞIMA YAZI YAZAR VE ISLIK ÇALAR BİR VAZİYETTE

    ÇIKAN BENERCİ'NİN "ANLAT BE HERİF..." FERYADIM

    ÜZERİNE BANA ANLATTIKLARI:

    - En yakınlarım, en yakın dostum

    taşladılar beni, taşladı.

    Ve mavi gözlü kadın yoldaşlarımı satıp

    başımı bana bağışladı...

    Karardı içim

    Karardı içim...

    Kulaklarımda kazma sesleri.

    İçimde ıslak

    bir toprak

    kazılmaya başladı.

    Girdim yarı belime kadar

    dumanlı sıcak karanlıklara...

    - Sonra?

    - Çok şükür ki, sonrası senin

    kötü edebiyat yapmana yaramayacak kadar sade,

    alelade!..

    Hani üstadın bir sözü var:

    «BOŞ GECELERİMİ DEĞİL,

    BOYDAN BOYA ÖMRÜNÜ VER İNKILÂBA...»

    diyor.

    Bu söz.

    VİRGÜL

    Kocaman, çıplak bir alından bakan iki göz.

    VİRGÜL

    Ve Ben işte sağım!..

    Anladım ki şunu......

    çıkardım namludan kurşunu,

    onu dehşetli güzel günlere saklayacağım...

    Birinci Kısmın Sonu

    İKİNCİ KISIM

    BİRİNCİ BAP

    BENERCİ TEKRAR ARKADAŞLARINA KAVUŞUR...

    SOMADEVA YATAĞA DÜŞER...

    ROY DRANAT'IN HAYAT FELSEFESİ...

    YİRMİNCİ ASIR TARİHİNİN BAŞLANGICI

    V. S... V. S...

    Noktanoktanoktanokta nooook-ta

    Basmıştır yine bağrına Benerci'yi

    o inanılmayacak kadar iyi

    kahredip yaratan KALKÜTA.

    Noktanoktanoktanokta Noooook-ta

    I

    Bu yaz:

    Sabahları - taze süt gibi beyaz,

    Öğle zamanları - erimiş bakır gibi aydınlık,

    akşamları - Bombaylı kadınların esmer teninden ılık

    ve geceleri - üzüm salkımları gibi yıldızlıyken hava

    SOMADEVA

    düştü yatağa.

    Kan geliyor boğazından.

    Dinleyin bunu Benerci'nin ağzından:

    «- Gazete kâatlarıyla örtülmüş olan masada bir gaz lambası yanıyordu.

    Somadeva, duvarın dibindeki yer

    yatağındaydı. Boynu bembeyaz. Elmacık kemiklerinin derisi kırmızılaşmıştı. Tıraşı uzamış. Ve gözleri lüzumundan

    fazla aydınlık, lüzumundan fazla karanlıktı.

    Yatak çarşafının ayak ucunda bir tahta kurusu yürüyor.

    Gittim, tahta kurusunu aldım. Masadaki gazete kâadını kopardım, koyulaşmış siyah bir kan damlasına benzeyen

    hayvanı kâadın içinde ezdim.

    Somadeva güldü:

    - Benerci, beni seviyorsun, dedi.

    Gözlerini yüzümde gezdirdi. Gözleri alnımda durdu:

    - Benerci, seneler geçti. Benim attığım taşın izi silinmemiş. Bunun şimdi farkına vardım, dedi.

    Yeni doğmuş bir çocuk gibi nefes aldı:

    - Bugün iyiceyim, dedi.

    Su istedi. Verdim.

    - Karanlık, dedi.

    Lambanın fitilini açtım.

    Yine ona para getirmiştim.

    - Bu parayı nineye verirsin yine. Her gün besleyici yemekler pişirsin.

    Hem, üç öğün mutlaka yemelisin, dedim.

    Cevap vermedi:

    - Geçen hafta sana getirdiğim paradan hapisanedekilere göndermişsin, sonra iki gün kuru ekmek yemişsin,

    dedim.

    İşitmemezliğe geldi.

    - Sana yemeğin için verilen parayı başka yerlere harcamaya hakkın yok, dedim. Yemek yemen, iyi olman lâzım,

    dedim.

    Bir şey söylemek istedi.

    Söylemedi.

    Düşünüyorum.

    Bir kamyonun üstünden uçsuz bucaksız kalabalığa söz söyleyen Somadeva aklıma geliyor.

    Yağmurlu bir akşam aklıma geliyor. Karakolun duvarına çömelmişim. İçerde Somadeva'nın omuz başları lime

    lime yarılarak kanıyor.

    Somadeva'nın mahkemesi aklıma geliyor. Yumruklarını maznun parmaklığına vurarak haykırıyor.

    Somadeva hapisaneden kaçıyor. Yine beraberiz. Britanya'ya karşı grevler, nümayişler, içtimalar...

    Sıcak bir öğle zamanı aklıma geliyor. Uzun bir yol yürüyoruz. Terimi silmek için Somadeva'dan mendilini

    istiyorum. Dalgın, mendilini veriyor. Mendilde kan.

    Gece boğazından kan boşanmış. Doktora gidiyoruz. Verem.

    Metelik yok. Zaten hastaneye de yatırmak mümkün değil. Kaçak.

    Somadeva'yı, ninenin evinde, duvarın dibindeki yer yatağına yatırdığım gün aklıma geliyor.

    Düşünüyorum.

    Kötü, berbat şeyler aklıma geliyor.

    Sonra, mendillerine kan tüküren veremli genç kız romanları okuya okuya, bütün bu anlattıklarığı bayağı

    bulacak olan bazı okuyucular aklıma geliyor.

    Gülüyorum.

    Somadeva soruyor:

    - Niye güldün?

    - Hiç.. Hem artık ben gideceğim.

    Somadeva soruyor:

    - Haftaya geleceksin değil mi?

    - Tabii.

    Odadan çıkarken Somadeva'nın sesini işitiyorum:

    - Böyle duvar dibinde sırtüstü gebermek berbat şey be. Hiç olmazsa orada ölsem. Sen, söyle arkadaşlara...

    Gözlerim yaş içinde.

    - Arkadaşlara söyle. Unutma, Benerci. Orada. Anlıyor musun?»

    II

    Sıcak.

    Ufukta ışıldayarak

    nehir akıyor.

    Benerci kapalı bir kitap gibi.

    ROY DRANAT toprağa bakıyor

    Ve konuşuyor, yarı yoldan dönen

    bizim eski ahbap gibi:

    «- Benerci sen

    yüksek dağların çayırlarında biten

    keskin kokulu

    göz alan renkli bir otsun.

    Fakat

    devedikeninden

    daha faydasız bir ot.

    Benerci sen bir Don Kişot'sun,

    kahraman

    ve gülünç

    bir Don Kişot.

    Benerci bil ki

    neticeler çıkarmak

    öyle mümkün değil ki...

    Hayat öyle karışık.

    Geç efendim, bunları bırak.

    Akşamüstü serinlikte teferrüce çık...

    Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz,

    yaz:

    "Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz

    Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz..."

    Gerisini at.

    İşte felsefei hayat.»

    Benerci güldü.

    Ben bir şey demedim.

    Eski bir kavga şarkısı mırıldanarak

    bakıyorum ufukta akan suya.

    Sıcak.

    Yazdım bütün gece Benerci'yi,

    şimdi bir yatsam uykuya.*

    (*) Okuyucularıma, ismiyle ilk defa karşılaştıkları ROY DRANAT hakkında kısa bir malûmat vermeyi

    münasip buldum. Roy Dranat, Benerci'nin eski bir kavga arkadaşıydı. Fakat sonra, galiba korktu, galiba

    sabrı tükendi ve galiba ruhunu satıp rahatı bulmak fırsatını ele geçirdi. Kavgadan ayrıldı. Şimdi ROY

    DRANAT, İngiliz emperyalizminin emrinde, sakalsız, pelerinsiz ve kılıçsız, rahatını arayan zavallı, mustarip

    bir Faust'tur.

    N.H.

    III.

    «Keşmirli Ebe kadın

    anamın kasıklarından çekti beni.

    Ve

    kundakladı bir sinema biletiyle.

    Biletim

    üçüncü mevkiydi.

    Anam

    etekliğini giydi,

    babam

    mavi gömleğini,

    yola düzüldük...

    Gittiğimiz sinemanın

    üç kapısı var:

    Birincinin önünde:

    otomobiller tepiniyor,

    fraklı Britanya bankaları iniyor.

    İkincinin önünde:

    küçük dar

    dükkânlarla

    dar

    tarlalar.

    Üçüncü kapı bizim,

    oradan

    biz giriyoruz,

    istihsal aletinden mahrum olanlar.

    İçerde

    the polismenler gösteriyor yerlerini

    müşterilerin:

    - Buyrun siz oturunuz!

    Oturtuldular.

    - Oturun!

    Oturdular.

    - Otur ulan kerata...

    Oturduk.

    Lambalar söndü.

    Muzıka başladı, makina döndü.

    Perdede

    filmin ismi göründü:

    (Yirminci Asrın Sergüzeştleri nâm

    dram.)

    Yirminci asır

    dört kanatlı bir tayyareden

    mendil salladı bize.

    Yakasında kapitalizm

    açıldı kabak çiçeği gibi.

    O kadar çoğaldı

    o kadar

    uzadı ki bacalar

    saçlarından asıldılar sıra sıra

    kehkeşanlara.

    Öyle duman çıktı, kurum yağdı ki

    gökte Allah bile meleklere

    Amerikan markalı muşambalar giydirdi.

    Şikagolu bir milyoner

    öptü telsiz telefonla

    Tokyolu sevgilisini.

    Elektrikli salhanelerde

    makinaların bir ağzından pastırma attılar,

    öbür ağzından

    boynuzlu inekler çıktı.

    Bir coğrafya hocası dedi ki derste:

    "Senegalli zencinin yegâne derdi

    yüzünün siyah olmasıdır."

    Bu haber bir velveleyle köpürdü Paris'te,

    müstemlekeler nezareti emir verdi,

    pudra fabrikaları geçti seferberliğe.

    Paris'te olan işler duyulunca Londra'dan

    hemen içtima edip karar koydu Avam Kamarası:

    "Kıçlarına kuyruk takmayan Hintlilerin

    kesilecek kafası."

    Telsizler daha tebliğ ederken bu kararı Hind'e

    muazzam bir kuyruk tröstü teşekkül etti

    Mançister şehrinde.

    Kutbu şimalide Eskimolar

    görünce bu halleri,

    Kıça kuyruk takmamak

    ve değiştirmemek için deri,

    ince Japon fincanlarında

    okkalarla Hollanda sütü içmeğe başladılar.

    Üstünde uzun katarlar kayan raylar,

    bahrimuhitlerin elli bin tonlukları

    ham mevat taşıyorlar müstemlekelerden.

    Kilometreler

    ticaret evleriyle bağlandı birbirine.

    Sahrayı Kebir'in ortasında

    ilân kuleleri dikildi.

    Tröstler kartellerle tokuşuyor.

    Balyalar, denkler, çuvallar, kutular

    şarktan garba, garptan şarka koşuyor...

    Perde karardı, makina durdu.

    Perde beyazlandı, lambalar yandı.

    Lambalar yanar yanmaz

    kocaman bir gürültü ortalıkta çalkandı.

    Babama sordum:

    "- Ne oldu?"

    Anam güldü.

    Ve birdenbire küçücük kafam

    yukardan düşen bir kitabın

    yapraklarıyla örtüldü.

    Kitabı kafamdan atıp yukarı baktım:

    Britanya bankalarının localarından

    filozoflar:

    tonlarla yaldızlı eserlerini

    fırlatıyorlar üstümüze.

    Lambalar söndü.

    Muzıka başladı, makina döndü.

    Perdede

    ikinci kısmın ismi göründü

    "Hindistanlı Parya

    VE PROLETARYA.."

    The polismenler el attı kıçlarına.

    Birinci mevki homurdandı.

    İkinci sallandı.

    Bağırdı üçüncü mevki

    avazı çıktığı kadar:

    "- Geliyor, ror, geliyor bizimkiler...."

    Mehtaba, dökülen bahrimuhit gibi

    mavi pantolonların dalgaları

    kapladı perdeyi.

















    Başladı resmigeçit

    Misisipi gibi uzun

    Amazon kadar geniş.

    Maden ocaklarında çalışanlar

    ata biner gibi kazmalarına binip

    tünellerde koşuyorlardı dörtnala.

    Keşmirli mensucat amelesi

    hep bir ağızdan şarkılar okuyarak

    kocaman bir bayrak dokuyarak

    geçti.

    Nakliyatçılar

    şehirlere tekerlek takarak

    tramvaylara çektirdiler.

    Elektrikçiler

    lastik eldivenlerine

    sırma saçlarından

    dolamışlardı voltları.

    Elektrikçiler

    geçtiler,

    elektrik kadar temiz

    elektrik kadar çevik,

    elektrik

    elektrik...

    Geçiyor bizimkiler

    Misisipi gibi uzun

    Amazon kadar geniş...

    Omuzlarımda fır dönerken kafam

    karnıma vurdu babam.

    Şimdi yürüyordu perdede

    on milyon beygir kuvvetinde bir ıstırap:

    Elleri ceplerinde kilitli

    parmakları burunlarında

    Ağır ağır sürüklendi işsiz ordusu.

    Adımları

    nalladı

    gözbebeklerimizin kulaklarını.

    􀀶ırıttı birinci mevki.

    İkinci düşündü.

    Perdede

    yeni yazı göründü:

    "BURJUVAZİ!."

    The polismenler giydi pazarlıklarını.

    Alkış yağ􀁇ı localardan.

    Ağzı sulandı ikinci mevkiin.

    Biz

    çuvaldızla dikildik birbirimize gündeliklerimizden,

    avuçlarığız alevlendi,

    fırladı gözlerimiz

    burun deliklerimizden.

    Başladı resmigeçit:

    İmparatorluk üniformaları

    davul çalarak

    yol açarak

    geçti.

    Britanyalı diplomatlar

    bonjurlarının kuyruklarını

    döşediler yola.

    Bayraklar çekildi her karakola.

    Sökün etti tröstler.

    Başlarında

    banka kavaslarının şapkası vardı.

    􀀶ı􀁎ış􀁗ırmışlardı fabrika bacalarını

    kulaklarına.

    Toprakların kilometreleri

    tespihti ellerinde.

    Ağızları havada kartel avlıyordu.

    Esham senetlerindendi boyunbağları.

    Parmaklarımla saydım bu dağları,

    geçtiler.

    Göründü müteşebbislerin alayı.

    Hepsi bir iki fabrikanın

    tutmuştu kulaklarından.

    Sünnet çocukları gibi yürüyorlardı.

    Hepsinin parlıyordu apış arasında

    malî sermayenin altın kazığı.

    Bunları da birer birer

    saydık anamla beraber...

    Alay bitti.

    Toz duruldu.

    Baktık ki, yollara

    􀁯ıplak göbeklerinden çivilenmişti orospular.»

    Somadeva deminden beri okuduğu defteri kapattı. Yastığının altına koydu ve Benerci'nin yüzüne baktı:

    - Nasıl buldun?

    Benerci sordu:

    - Hepsi bu kadar mı?

    - Şimdilik bu kadar. Daha doğrusu bu, yazmak istediğim «Yirminci Asır Hindistan Tarihi»nin başlangı􀁆ı.

    - Bakalım gerisi nasıl olacak?

    - Gerisi, sonu harikulade olacak asıl, Benerci. Bu tarihin sonu inanılmıyacak kadar mükemmel olacak. Yalnız

    bir yazabilsem, yani onu ben de bir yazabilseydim.

    Benerci kalktı. Masanın üstündeki gaz lambasını yakmak istedi. Somadeva seslendi:

    - Lambayı yakma. Böyle daha iyi. Geçmiş gelecek, kafamın içindekileri böyle daha iyi görüyorum. Akşamları

    ateşim dehşetli artıyor. Ağrılar filan dehşetli. Artık dayanılmıyacak kadar... Neyse, bunları bırak. Sen bir şeyler anlat

    bakalım. Son günlerde okuyor musun? Fabrika kaçta bitiyor? Neler okudun?

    - Son günlerde bir iki meraklı kitap okudum. Hatta iki tanesi yanımda. İstersen lambayı yakayım da, sana biraz

    okuyayım.

    - Olur, Benerci.

    Benerci lambayı yaktı.

    - Kitaplardan biri, şu meşhur Fransız gazetecisi Alber Londr'un. Fransız Kongosu'na dair. Sana kitabın en feci

    faslından beş on satır okuyacağım. Fransız Kongosu'nun merkezi Brassavil'le Karaburun limanını birleştirecek olan

    Kongo - Osean demiryolunun inşaatına dair birkaç satır. İnşaatı Batilon Şirketi yaptırıyor. Şimdi, dinle:

    Benerci lambanın fitilini biraz daha açtı. Okumaya başladı:

    «- Bakota, Baiyya, Linfaondo, Sara, Banda, Lizangö, Mabaja, Sinde, Loano kabilelerinin adamları, dalgın

    hayatlarından koparılarak Batilon'a gönderilmekteydiler.

    Bu çok garip bir yolculuktu.

    İstilâ zamanlarığızdan kalan mavnalara yükleniyorlardı.

    Üç yüz, dört yüz başlık insan sürüleri güvertenin altına ve üstüne yığılıyordu. AşAğıda olanlar nefessizlikten

    boğuluyorlardı; yukardakiler ne oturabiliyorlardı, ne de kalkabiliyorlardı. Ve ayaklarında zencir olmadığı için,

    Brassavil'e kadar 15-20 gün süren yolculuk esnasında Şari, Sangu, Kongo nehirlerine her gün iki üç insan kendini

    atıyordu.

    Mavna yolunda ilerliyordu. Düşenlerin hepsini toplıyamazsın ya!...

    Kıyıdan gidildiği zamanlar ağaç dalları en yukarda bulunanları nehre yuvarlıyor... Hiçbir çatı yok. 15 gün

    yuvarlak güvertenin üstünde. Güneşin altında. Yağmurun altında. Ocak odunla yakıldığı için, uçuşan küçük

    􀁎ı􀁙ılcımlar zencilerin derilerinde yanıklar yapıyor...

    İşte nihayet Brassavil... Üç yüz kişiden ancak iki yüz altmışı, bazen de iki yüz ellisi gelebilmiştir.

    ....Gelenler sürüye sokuluyor. Yaya yolculuk başlıyacaktır. İlk önce, en sağlam olanlar seçiliyor.

    ....Ve sürü, balta görmemiş ormanlardan yürüyerek, bataklıklar geçerek, dehşetli Mayombe ormanına doğru

    ilerliyor.

    ....Bu korkunç bir manzaradır. 10 kilometreye uzanan insan sürüsü, boğumlarını kığıldatmaya mecali olmayan

    uzun, yaralı bir yılana benzer. Biyalılar düşer, Zindeliler ayaklarını zorlukla sürükleyebilirler ve kırbacın düğümü

    onları kovalar.

    Ben demiryollarının nasıl yapıldığını görmüşümdür. İş yerinde birçok aletler vardır. Fakat burada zencilerden

    başka hiçbir şey yok.....

    ....300 kilogram ağırlığında çimento fı􀁯ılarını nakletmek için, Batilon Şirketi, bir sırık ve iki zenciden başka

    hiçbir vasıtaya lüzum görmemiş.

    Irgatbaşıların ezdiği bitkin, yorgun, yaralı, sıska zenciler yığınlarla ölüyorlar.

    ....Bu muazzam bir zenci imhası hareketiydi.

    Batilon Şirketi'ne verilen sekiz bin insan, az bir zaman içinde beş bin, sonra dört bin, daha sonra iki bine indi.

    Ölenlerin yerini doldurmak için yeni devşirmeler yapılıyordu.

    Zenciler ormanlara, Çat kıyılarına, Belçika Kongosu'na, Angola'ya kaçıyorlar. Eskiden insanların yaşadıkları

    yerlerde, bizim müteahhitlerimiz şimdi yalnız şempanzeleri buluyorlar......»

    Benerci durdu ve,

    - Somadeva, dedi, biliyor musun, bu kitabı yazan Alber Londr kimdir?

    - Hayır, tahmin ediyorum. Onda dehşetli bir iş adamı kafası var. Zencilerin mahvoluşuna, körü körüne

    baltalanan bir ormanın mahvolması gibi acıyan bir adam. Anlıyorum ki, o, Afrika'ya makina istiyor. Zenciyi

    ölümden kurtarmak için değil. Zenciyi daha semereli, daha uzun zaman, daha dayanıklı işlettikten sonra öldürmek

    için. Fransız emperyalizminin acı söyleyen, dehşetli bir gazetecisi şu Alber Londr.. Öyle değil mi?

    - Öyle.. İstersen sana kitapları bırakırım. Öteki kitap Jorj Lefevr'in «Kauçuğun Epopesi». Amerika otomobil

    fabrikalarına dair fasılları􀀃şayanı hayret. Bu Lefevr kadar köpoğlulukta mahir bir adam görmedim. İnsanların,

    kocaman bir makinanın basit vidaları haline gelmesinde bile şiir bulan bir adam. Kitabı okur anlarsın. Lambayı

    söndüreyim mi? Haftaya gelirim yine. Dört gün sonra yapılacak mitingin sonu neye varacak? Böyle hasta

    olmasaydın. Kuvvetli söz söyliyen, amma bıçak gibi söz söyliyen bir arkadaşa öyle ihtiyacığız var ki. Neyse. Ben

    gidiyorum. Kendine iyi bak...

    - Ben kendime iyi bakıyorum. Üzülme! Git. Lambayı söndür.

    Benerci lambayı söndürdü. Ve sanki lambayı söndürür söndürmez, Somadeva hemen uyuyuvermişmiş gibi,

    ayaklarının ucuna basarak odadan çıktı.

    Merdivenin sahanlığında, nine Benerci'yi kolundan tuttu:

    - Ölecek, dedi. Belki, ölümün gelmesini beklemeden kendi kendini öldürecek. Benim oğlum da, kafasını

    İngilizler sopayla parçaladıktan sonra, o duvarın dibindeki yatakta ölmüştü. Bu da, o duvarın dibindeki yatakta

    ölecek. Belki de kendi kendini öldürecek. Çok ağrı çekiyor. Sana göstermiyor amma, siz hepiniz öyle ağrı

    çekseydiniz çoktan ölürdünüz.

    - Kendini öldüreceğini nerden biliyorsun? Sana bir şey söyledi mi?

    - Bana bir şey söylemedi. Bana o yalnız iyi şeyler söyler. Kendini öldüreceğini yalnız kendine söyledi gibi

    geliyor bana. Bunu, belki kendine bile apaçık söylememiştir. Belki de söylemiştir. Dün, ben evde yokken, sokağa

    􀁯ıkmış... Yatağının altına bir çı􀁎ın korken gördüm. Çı􀁎ında ne vardı, bilmiyorum. Sokaktan bir şey alıp getirdi.

    Benerci, birdenbire geri dönüp Somadeva'dan sormak istedi. Sonra vazgeçti.

    - Sen onu yalnız bırakma, nine, ben iki üç gün sonra gelirim.

    Benerci sokağa fırladı.

    Yürüdü.. Yürüdü...

    Bir köşebaşında Roy Dranat'la karşılaş􀁗ılar.

    Havagazı fenerinin altında durdular. Roy Dranat sarhoştu. Benerci'nin ellerini tuttu:

    - Benerci, belki siz haklıSınız, dedi. Belki haklıSınız. Fakat, ben «dünyayı düzeltecek ben mi kaldım»a kadar

    düştüm. Mümkündür ki, «beş parmak bir olmaz»a kadar da alçalayım. Amma, bana öyle geliyor ki, sizin hakkınız

    var. Allahaısmarladık Benerci. Ben bu tarafa sapıp yoluma gidiyorum, sen de yoluna git..

    Roy Dranat, Benerci'nin ellerini bıraktı. Şapkasını çıkardı. Yerlere kadar eğilerek Benerci'yi selamladı:

    - Belki, siz haklıSınız.......

    Sallanarak uzaklaş􀁗ı..
  • II

    KALKÜTA'YA GİDİP BENERCİ'Yİ

    NE HALDE BULDUM?

    Ya yattı karanlık sulara

    yahut da yatıyor.

    İmdat işareti var,

    ışıklı bir umman gemisi batıyor...

    dedim.

    Gözleri kanlı bir kurt gibi mesafeleri yedim,

    yetiştim Kalküta'ya...

    Gökten bir kartal gibi alçalarak

    girdim yedinci kattaki odaya.

    O ne?

    Benerci yazı yazıyor ıslık çalarak...

    Dipdiri!

    Teresin keyfi yerinde...

    Ne mükemmel bir ışık var

    beni gören gözlerinde.

    Gözlerinin içine güneş vuruyor.

    Masada bir portakal duruyor,

    soluyarak soyup yedim.

    - Haydi be herif, anlat! dedim...

    III

    ÖLÜSÜNÜ BULACAĞIMI ZANNETTİĞİM HALDE

    KARŞIMA YAZI YAZAR VE ISLIK ÇALAR BİR VAZİYETTE

    ÇIKAN BENERCİ'NİN "ANLAT BE HERİF..." FERYADIM

    ÜZERİNE BANA ANLATTIKLARI:

    - En yakınlarım, en yakın dostum

    taşladılar beni, taşladı.

    Ve mavi gözlü kadın yoldaşlarımı satıp

    başımı bana bağışladı...

    Karardı içim

    Karardı içim...

    Kulaklarımda kazma sesleri.

    İçimde ıslak

    bir toprak

    kazılmaya başladı.

    Girdim yarı belime kadar

    dumanlı sıcak karanlıklara...

    - Sonra?

    - Çok şükür ki, sonrası senin

    kötü edebiyat yapmana yaramayacak kadar sade,

    alelade!..

    Hani üstadın bir sözü var:

    «BOŞ GECELERİMİ DEĞİL,

    BOYDAN BOYA ÖMRÜNÜ VER İNKILÂBA...»

    diyor.

    Bu söz.

    VİRGÜL

    Kocaman, çıplak bir alından bakan iki göz.

    VİRGÜL

    Ve Ben işte sağım!..

    Anladım ki şunu......

    çıkardım namludan kurşunu,

    onu dehşetli güzel günlere saklayacağım...

    Birinci Kısmın Sonu

    İKİNCİ KISIM

    BİRİNCİ BAP

    BENERCİ TEKRAR ARKADAŞLARINA KAVUŞUR...

    SOMADEVA YATAĞA DÜŞER...

    ROY DRANAT'IN HAYAT FELSEFESİ...

    YİRMİNCİ ASIR TARİHİNİN BAŞLANGICI

    V. S... V. S...

    Noktanoktanoktanokta nooook-ta

    Basmıştır yine bağrına Benerci'yi

    o inanılmayacak kadar iyi

    kahredip yaratan KALKÜTA.

    Noktanoktanoktanokta Noooook-ta

    I

    Bu yaz:

    Sabahları - taze süt gibi beyaz,

    Öğle zamanları - erimiş bakır gibi aydınlık,

    akşamları - Bombaylı kadınların esmer teninden ılık

    ve geceleri - üzüm salkımları gibi yıldızlıyken hava

    SOMADEVA

    düştü yatağa.

    Kan geliyor boğazından.

    Dinleyin bunu Benerci'nin ağzından:

    «- Gazete kâatlarıyla örtülmüş olan masada bir gaz lambası yanıyordu.

    Somadeva, duvarın dibindeki yer

    yatağındaydı. Boynu bembeyaz. Elmacık kemiklerinin derisi kırmızılaşmıştı. Tıraşı uzamış. Ve gözleri lüzumundan

    fazla aydınlık, lüzumundan fazla karanlıktı.

    Yatak çarşafının ayak ucunda bir tahta kurusu yürüyor.

    Gittim, tahta kurusunu aldım. Masadaki gazete kâadını kopardım, koyulaşmış siyah bir kan damlasına benzeyen

    hayvanı kâadın içinde ezdim.

    Somadeva güldü:

    - Benerci, beni seviyorsun, dedi.

    Gözlerini yüzümde gezdirdi. Gözleri alnımda durdu:

    - Benerci, seneler geçti. Benim attığım taşın izi silinmemiş. Bunun şimdi farkına vardım, dedi.

    Yeni doğmuş bir çocuk gibi nefes aldı:

    - Bugün iyiceyim, dedi.

    Su istedi. Verdim.

    - Karanlık, dedi.

    Lambanın fitilini açtım.

    Yine ona para getirmiştim.

    - Bu parayı nineye verirsin yine. Her gün besleyici yemekler pişirsin.

    Hem, üç öğün mutlaka yemelisin, dedim.

    Cevap vermedi:

    - Geçen hafta sana getirdiğim paradan hapisanedekilere göndermişsin, sonra iki gün kuru ekmek yemişsin,

    dedim.

    İşitmemezliğe geldi.

    - Sana yemeğin için verilen parayı başka yerlere harcamaya hakkın yok, dedim. Yemek yemen, iyi olman lâzım,

    dedim.

    Bir şey söylemek istedi.

    Söylemedi.

    Düşünüyorum.

    Bir kamyonun üstünden uçsuz bucaksız kalabalığa söz söyleyen Somadeva aklıma geliyor.

    Yağmurlu bir akşam aklıma geliyor. Karakolun duvarına çömelmişim. İçerde Somadeva'nın omuz başları lime

    lime yarılarak kanıyor.

    Somadeva'nın mahkemesi aklıma geliyor. Yumruklarını maznun parmaklığına vurarak haykırıyor.

    Somadeva hapisaneden kaçıyor. Yine beraberiz. Britanya'ya karşı grevler, nümayişler, içtimalar...

    Sıcak bir öğle zamanı aklıma geliyor. Uzun bir yol yürüyoruz. Terimi silmek için Somadeva'dan mendilini

    istiyorum. Dalgın, mendilini veriyor. Mendilde kan.

    Gece boğazından kan boşanmış. Doktora gidiyoruz. Verem.

    Metelik yok. Zaten hastaneye de yatırmak mümkün değil. Kaçak.

    Somadeva'yı, ninenin evinde, duvarın dibindeki yer yatağına yatırdığım gün aklıma geliyor.

    Düşünüyorum.

    Kötü, berbat şeyler aklıma geliyor.

    Sonra, mendillerine kan tüküren veremli genç kız romanları okuya okuya, bütün bu anlattıklarığı bayağı

    bulacak olan bazı okuyucular aklıma geliyor.

    Gülüyorum.

    Somadeva soruyor:

    - Niye güldün?

    - Hiç.. Hem artık ben gideceğim.

    Somadeva soruyor:

    - Haftaya geleceksin değil mi?

    - Tabii.

    Odadan çıkarken Somadeva'nın sesini işitiyorum:

    - Böyle duvar dibinde sırtüstü gebermek berbat şey be. Hiç olmazsa orada ölsem. Sen, söyle arkadaşlara...

    Gözlerim yaş içinde.

    - Arkadaşlara söyle. Unutma, Benerci. Orada. Anlıyor musun?»

    II

    Sıcak.

    Ufukta ışıldayarak

    nehir akıyor.

    Benerci kapalı bir kitap gibi.

    ROY DRANAT toprağa bakıyor

    Ve konuşuyor, yarı yoldan dönen

    bizim eski ahbap gibi:

    «- Benerci sen

    yüksek dağların çayırlarında biten

    keskin kokulu

    göz alan renkli bir otsun.

    Fakat

    devedikeninden

    daha faydasız bir ot.

    Benerci sen bir Don Kişot'sun,

    kahraman

    ve gülünç

    bir Don Kişot.

    Benerci bil ki

    neticeler çıkarmak

    öyle mümkün değil ki...

    Hayat öyle karışık.

    Geç efendim, bunları bırak.

    Akşamüstü serinlikte teferrüce çık...

    Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz,

    yaz:

    "Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz

    Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz..."

    Gerisini at.

    İşte felsefei hayat.»

    Benerci güldü.

    Ben bir şey demedim.

    Eski bir kavga şarkısı mırıldanarak

    bakıyorum ufukta akan suya.

    Sıcak.

    Yazdım bütün gece Benerci'yi,

    şimdi bir yatsam uykuya.*

    (*) Okuyucularıma, ismiyle ilk defa karşılaştıkları ROY DRANAT hakkında kısa bir malûmat vermeyi

    münasip buldum. Roy Dranat, Benerci'nin eski bir kavga arkadaşıydı. Fakat sonra, galiba korktu, galiba

    sabrı tükendi ve galiba ruhunu satıp rahatı bulmak fırsatını ele geçirdi. Kavgadan ayrıldı. Şimdi ROY

    DRANAT, İngiliz emperyalizminin emrinde, sakalsız, pelerinsiz ve kılıçsız, rahatını arayan zavallı, mustarip

    bir Faust'tur.

    N.H.

    III.

    «Keşmirli Ebe kadın

    anamın kasıklarından çekti beni.

    Ve

    kundakladı bir sinema biletiyle.

    Biletim

    üçüncü mevkiydi.

    Anam

    etekliğini giydi,

    babam

    mavi gömleğini,

    yola düzüldük...

    Gittiğimiz sinemanın

    üç kapısı var:

    Birincinin önünde:

    otomobiller tepiniyor,

    fraklı Britanya bankaları iniyor.

    İkincinin önünde:

    küçük dar

    dükkânlarla

    dar

    tarlalar.

    Üçüncü kapı bizim,

    oradan

    biz giriyoruz,

    istihsal aletinden mahrum olanlar.

    İçerde

    the polismenler gösteriyor yerlerini

    müşterilerin:

    - Buyrun siz oturunuz!

    Oturtuldular.

    - Oturun!

    Oturdular.

    - Otur ulan kerata...

    Oturduk.

    Lambalar söndü.

    Muzıka başladı, makina döndü.

    Perdede

    filmin ismi göründü:

    (Yirminci Asrın Sergüzeştleri nâm

    dram.)

    Yirminci asır

    dört kanatlı bir tayyareden

    mendil salladı bize.

    Yakasında kapitalizm

    açıldı kabak çiçeği gibi.

    O kadar çoğaldı

    o kadar

    uzadı ki bacalar

    saçlarından asıldılar sıra sıra

    kehkeşanlara.

    Öyle duman çıktı, kurum yağdı ki

    gökte Allah bile meleklere

    Amerikan markalı muşambalar giydirdi.

    Şikagolu bir milyoner

    öptü telsiz telefonla

    Tokyolu sevgilisini.

    Elektrikli salhanelerde

    makinaların bir ağzından pastırma attılar,

    öbür ağzından

    boynuzlu inekler çıktı.

    Bir coğrafya hocası dedi ki derste:

    "Senegalli zencinin yegâne derdi

    yüzünün siyah olmasıdır."

    Bu haber bir velveleyle köpürdü Paris'te,

    müstemlekeler nezareti emir verdi,

    pudra fabrikaları geçti seferberliğe.

    Paris'te olan işler duyulunca Londra'dan

    hemen içtima edip karar koydu Avam Kamarası:

    "Kıçlarına kuyruk takmayan Hintlilerin

    kesilecek kafası."

    Telsizler daha tebliğ ederken bu kararı Hind'e

    muazzam bir kuyruk tröstü teşekkül etti

    Mançister şehrinde.

    Kutbu şimalide Eskimolar

    görünce bu halleri,

    Kıça kuyruk takmamak

    ve değiştirmemek için deri,

    ince Japon fincanlarında

    okkalarla Hollanda sütü içmeğe başladılar.

    Üstünde uzun katarlar kayan raylar,

    bahrimuhitlerin elli bin tonlukları

    ham mevat taşıyorlar müstemlekelerden.

    Kilometreler

    ticaret evleriyle bağlandı birbirine.

    Sahrayı Kebir'in ortasında

    ilân kuleleri dikildi.

    Tröstler kartellerle tokuşuyor.

    Balyalar, denkler, çuvallar, kutular

    şarktan garba, garptan şarka koşuyor...

    Perde karardı, makina durdu.

    Perde beyazlandı, lambalar yandı.

    Lambalar yanar yanmaz

    kocaman bir gürültü ortalıkta çalkandı.

    Babama sordum:

    "- Ne oldu?"

    Anam güldü.

    Ve birdenbire küçücük kafam

    yukardan düşen bir kitabın

    yapraklarıyla örtüldü.

    Kitabı kafamdan atıp yukarı baktım:

    Britanya bankalarının localarından

    filozoflar:

    tonlarla yaldızlı eserlerini

    fırlatıyorlar üstümüze.

    Lambalar söndü.

    Muzıka başladı, makina döndü.

    Perdede

    ikinci kısmın ismi göründü

    "Hindistanlı Parya

    VE PROLETARYA.."

    The polismenler el attı kıçlarına.

    Birinci mevki homurdandı.

    İkinci sallandı.

    Bağırdı üçüncü mevki

    avazı çıktığı kadar:

    "- Geliyor, ror, geliyor bizimkiler...."

    Mehtaba, dökülen bahrimuhit gibi

    mavi pantolonların dalgaları

    kapladı perdeyi.

















    Başladı resmigeçit

    Misisipi gibi uzun

    Amazon kadar geniş.

    Maden ocaklarında çalışanlar

    ata biner gibi kazmalarına binip

    tünellerde koşuyorlardı dörtnala.

    Keşmirli mensucat amelesi

    hep bir ağızdan şarkılar okuyarak

    kocaman bir bayrak dokuyarak

    geçti.

    Nakliyatçılar

    şehirlere tekerlek takarak

    tramvaylara çektirdiler.

    Elektrikçiler

    lastik eldivenlerine

    sırma saçlarından

    dolamışlardı voltları.

    Elektrikçiler

    geçtiler,

    elektrik kadar temiz

    elektrik kadar çevik,

    elektrik

    elektrik...

    Geçiyor bizimkiler

    Misisipi gibi uzun

    Amazon kadar geniş...

    Omuzlarımda fır dönerken kafam

    karnıma vurdu babam.

    Şimdi yürüyordu perdede

    on milyon beygir kuvvetinde bir ıstırap:

    Elleri ceplerinde kilitli

    parmakları burunlarında

    Ağır ağır sürüklendi işsiz ordusu.

    Adımları

    nalladı

    gözbebeklerimizin kulaklarını.

    􀀶ırıttı birinci mevki.

    İkinci düşündü.

    Perdede

    yeni yazı göründü:

    "BURJUVAZİ!."

    The polismenler giydi pazarlıklarını.

    Alkış yağ􀁇ı localardan.

    Ağzı sulandı ikinci mevkiin.

    Biz

    çuvaldızla dikildik birbirimize gündeliklerimizden,

    avuçlarığız alevlendi,

    fırladı gözlerimiz

    burun deliklerimizden.

    Başladı resmigeçit:

    İmparatorluk üniformaları

    davul çalarak

    yol açarak

    geçti.

    Britanyalı diplomatlar

    bonjurlarının kuyruklarını

    döşediler yola.

    Bayraklar çekildi her karakola.

    Sökün etti tröstler.

    Başlarında

    banka kavaslarının şapkası vardı.

    􀀶ı􀁎ış􀁗ırmışlardı fabrika bacalarını

    kulaklarına.

    Toprakların kilometreleri

    tespihti ellerinde.

    Ağızları havada kartel avlıyordu.

    Esham senetlerindendi boyunbağları.

    Parmaklarımla saydım bu dağları,

    geçtiler.

    Göründü müteşebbislerin alayı.

    Hepsi bir iki fabrikanın

    tutmuştu kulaklarından.

    Sünnet çocukları gibi yürüyorlardı.

    Hepsinin parlıyordu apış arasında

    malî sermayenin altın kazığı.

    Bunları da birer birer

    saydık anamla beraber...

    Alay bitti.

    Toz duruldu.

    Baktık ki, yollara

    􀁯ıplak göbeklerinden çivilenmişti orospular.»

    Somadeva deminden beri okuduğu defteri kapattı. Yastığının altına koydu ve Benerci'nin yüzüne baktı:

    - Nasıl buldun?

    Benerci sordu:

    - Hepsi bu kadar mı?

    - Şimdilik bu kadar. Daha doğrusu bu, yazmak istediğim «Yirminci Asır Hindistan Tarihi»nin başlangı􀁆ı.

    - Bakalım gerisi nasıl olacak?

    - Gerisi, sonu harikulade olacak asıl, Benerci. Bu tarihin sonu inanılmıyacak kadar mükemmel olacak. Yalnız

    bir yazabilsem, yani onu ben de bir yazabilseydim.

    Benerci kalktı. Masanın üstündeki gaz lambasını yakmak istedi. Somadeva seslendi:

    - Lambayı yakma. Böyle daha iyi. Geçmiş gelecek, kafamın içindekileri böyle daha iyi görüyorum. Akşamları

    ateşim dehşetli artıyor. Ağrılar filan dehşetli. Artık dayanılmıyacak kadar... Neyse, bunları bırak. Sen bir şeyler anlat

    bakalım. Son günlerde okuyor musun? Fabrika kaçta bitiyor? Neler okudun?

    - Son günlerde bir iki meraklı kitap okudum. Hatta iki tanesi yanımda. İstersen lambayı yakayım da, sana biraz

    okuyayım.

    - Olur, Benerci.

    Benerci lambayı yaktı.

    - Kitaplardan biri, şu meşhur Fransız gazetecisi Alber Londr'un. Fransız Kongosu'na dair. Sana kitabın en feci

    faslından beş on satır okuyacağım. Fransız Kongosu'nun merkezi Brassavil'le Karaburun limanını birleştirecek olan

    Kongo - Osean demiryolunun inşaatına dair birkaç satır. İnşaatı Batilon Şirketi yaptırıyor. Şimdi, dinle:

    Benerci lambanın fitilini biraz daha açtı. Okumaya başladı:

    «- Bakota, Baiyya, Linfaondo, Sara, Banda, Lizangö, Mabaja, Sinde, Loano kabilelerinin adamları, dalgın

    hayatlarından koparılarak Batilon'a gönderilmekteydiler.

    Bu çok garip bir yolculuktu.

    İstilâ zamanlarığızdan kalan mavnalara yükleniyorlardı.

    Üç yüz, dört yüz başlık insan sürüleri güvertenin altına ve üstüne yığılıyordu. AşAğıda olanlar nefessizlikten

    boğuluyorlardı; yukardakiler ne oturabiliyorlardı, ne de kalkabiliyorlardı. Ve ayaklarında zencir olmadığı için,

    Brassavil'e kadar 15-20 gün süren yolculuk esnasında Şari, Sangu, Kongo nehirlerine her gün iki üç insan kendini

    atıyordu.

    Mavna yolunda ilerliyordu. Düşenlerin hepsini toplıyamazsın ya!...

    Kıyıdan gidildiği zamanlar ağaç dalları en yukarda bulunanları nehre yuvarlıyor... Hiçbir çatı yok. 15 gün

    yuvarlak güvertenin üstünde. Güneşin altında. Yağmurun altında. Ocak odunla yakıldığı için, uçuşan küçük

    􀁎ı􀁙ılcımlar zencilerin derilerinde yanıklar yapıyor...

    İşte nihayet Brassavil... Üç yüz kişiden ancak iki yüz altmışı, bazen de iki yüz ellisi gelebilmiştir.

    ....Gelenler sürüye sokuluyor. Yaya yolculuk başlıyacaktır. İlk önce, en sağlam olanlar seçiliyor.

    ....Ve sürü, balta görmemiş ormanlardan yürüyerek, bataklıklar geçerek, dehşetli Mayombe ormanına doğru

    ilerliyor.

    ....Bu korkunç bir manzaradır. 10 kilometreye uzanan insan sürüsü, boğumlarını kığıldatmaya mecali olmayan

    uzun, yaralı bir yılana benzer. Biyalılar düşer, Zindeliler ayaklarını zorlukla sürükleyebilirler ve kırbacın düğümü

    onları kovalar.

    Ben demiryollarının nasıl yapıldığını görmüşümdür. İş yerinde birçok aletler vardır. Fakat burada zencilerden

    başka hiçbir şey yok.....

    ....300 kilogram ağırlığında çimento fı􀁯ılarını nakletmek için, Batilon Şirketi, bir sırık ve iki zenciden başka

    hiçbir vasıtaya lüzum görmemiş.

    Irgatbaşıların ezdiği bitkin, yorgun, yaralı, sıska zenciler yığınlarla ölüyorlar.

    ....Bu muazzam bir zenci imhası hareketiydi.

    Batilon Şirketi'ne verilen sekiz bin insan, az bir zaman içinde beş bin, sonra dört bin, daha sonra iki bine indi.

    Ölenlerin yerini doldurmak için yeni devşirmeler yapılıyordu.

    Zenciler ormanlara, Çat kıyılarına, Belçika Kongosu'na, Angola'ya kaçıyorlar. Eskiden insanların yaşadıkları

    yerlerde, bizim müteahhitlerimiz şimdi yalnız şempanzeleri buluyorlar......»

    Benerci durdu ve,

    - Somadeva, dedi, biliyor musun, bu kitabı yazan Alber Londr kimdir?

    - Hayır, tahmin ediyorum. Onda dehşetli bir iş adamı kafası var. Zencilerin mahvoluşuna, körü körüne

    baltalanan bir ormanın mahvolması gibi acıyan bir adam. Anlıyorum ki, o, Afrika'ya makina istiyor. Zenciyi

    ölümden kurtarmak için değil. Zenciyi daha semereli, daha uzun zaman, daha dayanıklı işlettikten sonra öldürmek

    için. Fransız emperyalizminin acı söyleyen, dehşetli bir gazetecisi şu Alber Londr.. Öyle değil mi?

    - Öyle.. İstersen sana kitapları bırakırım. Öteki kitap Jorj Lefevr'in «Kauçuğun Epopesi». Amerika otomobil

    fabrikalarına dair fasılları􀀃şayanı hayret. Bu Lefevr kadar köpoğlulukta mahir bir adam görmedim. İnsanların,

    kocaman bir makinanın basit vidaları haline gelmesinde bile şiir bulan bir adam. Kitabı okur anlarsın. Lambayı

    söndüreyim mi? Haftaya gelirim yine. Dört gün sonra yapılacak mitingin sonu neye varacak? Böyle hasta

    olmasaydın. Kuvvetli söz söyliyen, amma bıçak gibi söz söyliyen bir arkadaşa öyle ihtiyacığız var ki. Neyse. Ben

    gidiyorum. Kendine iyi bak...

    - Ben kendime iyi bakıyorum. Üzülme! Git. Lambayı söndür.

    Benerci lambayı söndürdü. Ve sanki lambayı söndürür söndürmez, Somadeva hemen uyuyuvermişmiş gibi,

    ayaklarının ucuna basarak odadan çıktı.

    Merdivenin sahanlığında, nine Benerci'yi kolundan tuttu:

    - Ölecek, dedi. Belki, ölümün gelmesini beklemeden kendi kendini öldürecek. Benim oğlum da, kafasını

    İngilizler sopayla parçaladıktan sonra, o duvarın dibindeki yatakta ölmüştü. Bu da, o duvarın dibindeki yatakta

    ölecek. Belki de kendi kendini öldürecek. Çok ağrı çekiyor. Sana göstermiyor amma, siz hepiniz öyle ağrı

    çekseydiniz çoktan ölürdünüz.

    - Kendini öldüreceğini nerden biliyorsun? Sana bir şey söyledi mi?

    - Bana bir şey söylemedi. Bana o yalnız iyi şeyler söyler. Kendini öldüreceğini yalnız kendine söyledi gibi

    geliyor bana. Bunu, belki kendine bile apaçık söylememiştir. Belki de söylemiştir. Dün, ben evde yokken, sokağa

    􀁯ıkmış... Yatağının altına bir çı􀁎ın korken gördüm. Çı􀁎ında ne vardı, bilmiyorum. Sokaktan bir şey alıp getirdi.

    Benerci, birdenbire geri dönüp Somadeva'dan sormak istedi. Sonra vazgeçti.

    - Sen onu yalnız bırakma, nine, ben iki üç gün sonra gelirim.

    Benerci sokağa fırladı.

    Yürüdü.. Yürüdü...

    Bir köşebaşında Roy Dranat'la karşılaş􀁗ılar.

    Havagazı fenerinin altında durdular. Roy Dranat sarhoştu. Benerci'nin ellerini tuttu:

    - Benerci, belki siz haklıSınız, dedi. Belki haklıSınız. Fakat, ben «dünyayı düzeltecek ben mi kaldım»a kadar

    düştüm. Mümkündür ki, «beş parmak bir olmaz»a kadar da alçalayım. Amma, bana öyle geliyor ki, sizin hakkınız

    var. Allahaısmarladık Benerci. Ben bu tarafa sapıp yoluma gidiyorum, sen de yoluna git..

    Roy Dranat, Benerci'nin ellerini bıraktı. Şapkasını çıkardı. Yerlere kadar eğilerek Benerci'yi selamladı:

    - Belki, siz haklıSınız.......

    Sallanarak uzaklaş􀁗ı..
  • 336 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Günaydın Çokomeller !! Naber , "nörüyonuz" kısmını atlıyorum .. Ben iyiyim! Ben iyiysem , herkeşler de iyi olmak zorunda =)) O kadar! Saygıdeğer Hünkarbeğendiler , öncelikle platformdaki TÜM ANNELERİN , ANNELER GÜNÜ KUTLU OLSUN ! Aslında bu incelemeyi bu "ÇİKİ ÇİKİ" gün dolayısıyla yapıyorum .. Aklıma eski günler ve bana hatırlattıkları gelince, yazayım karalayayım birşeyler istedim .. Yine her zaman olduğu gibi romanın arka planına dair olgulardan bahsedeceğim size ..Zaten konuyu herkeşler biliyor.. Yalnız hepimiz ,bir çocuk romanı olarak addetse de , olay genelinde hiçte öyle değil .. Neyse o konuyla alakadar olan maddeleri zaten sıralayacağım ..

    Ah sevgili "Anneciğim" ah !! =)) Sayemde ne badireler atlattın .. Kaç kalp krizinin eşiğinden döndün.. Çok kahrettim seni .. İstemli ya da istemsiz .. Henüz küçük bir çocukken , Et Balık Kurumunda çalıştığın dönemlerde, kurumun kreşine gönderdiğin ve benim kreşten kaçıp koyunları görücem deyip bütün bir gün boyunca işyerinde KIRMIZI ALARMLARI aktif hale getirdiğim , akşamında ceplerimde misket sandığım topak topak koyun bokları ve elinden tuttuğum çobanlarla geri döndüğümde anlamalıydın aslında oğlunun hangi yola meylettiğini.. Pek tabii evlat bu .. Çocuktur diyip umursamadın .. Sonra okul dönemi başladı .. Elimize kalem almıştık .. Clementine izliyordum o günlerde Trt' de.. Ve ÇOK SIKILIYORDUM ! Cidden çok sıkılıyordum ama kardeşim !! TEK KANAL.. ÖĞLEN BİLMEM HANGİ SAATTE AÇILIP , BENİM UYKU SAATİMLE SON BULAN SAATLER !! İşte buna sebep duvarlara kalemle kapılar çizip , o günkü aklımla başka diyarlara gitme hissi hasıl olmuştu bende .. Çok kızdın , bir araba zopa yedik senden.. Haketmiştik de ! =)) Yine yılmadın ! Gittin bir resim defteri ve o yoklukta 24 lük bir MonAmi pastel boya seti aldın bana .. Resmi yapacaksan bunun üzerine yap diyip .. Kader bu ya ..O dönemde de Erkin Baba ile karşılaştık .. Tanıştık "BABA" ile .. Hem resim yapıyor hem elimizi yüzümüzü boyuyorduk ..O zamanlar bilmesek dahi Rock denen illetin ne olduğunu , muhteşem (HELL YEAH!! ) birşeydi !! Ama cidden çok yüce bir insanmışsın .. Ben olsam senin yerinde , tinerle yıkar , ak pak ederdim suratımı üstüne bir de kibrit çakıp .. "YA SABIR" levelinin karşısı cidden sonsuzmuş .. Sendeki sabırla dedin ki bana , " Gel beraber resim yapalım." Peki dedik , aldık kalemi elimize .. Başladık çizmeye .. Seni bir korku , bir telaş aldı bu kez .. Normal insanlar gibi kafadan başlayarak çizmiyordum insan figürlerini ...AYAKLARDAN başlıyordum çünküm .. Eve kapısından başlıyordum çizerken, çatıdan değil de ..2 3 gün sonra beyaz önlüklü bir amcanın yanında aldık soluğu .. Çiz dedi.. Biz de çizdik! =)) Sonrasında şimdi hatırlayamadığım bir dolu soru ile güreştik .. AMA GALİP GELDİK ! Kitap okuyor muyum diye sormuştu bana hatırladığım kadarıyla .. Kitabım yok demiştim .. "K İ T A P S I Z D I M !" O dönemlerde pastel çok paraydı ya , kitap bir ütopyaydı .. Bana bulabildiklerini sahaflardan ,bulamadıklarını Kızılaydaki Arkadaş Kitabevinden alıyordun .. Ayda bir kitap... Tek bir kitap !! Şimdi neyin ne olduğunu biliyorum ama o zaman aklım ermiyordu .. Bir dolu, bir "sülü" kitap istiyordum ben senden .. O zamanlar çok kızıyordum sana , içim öfkeyle doluydu..Anlamamışım seni ama YOKLUKTAN kelli kandırmışsın beni .. Ben şimdiki aklımla affettim seni ama sen de affet beni ..Zira "turgut özal" denen göbekli zatın okuyan bünyeyle pek ilgisi yokmuş .."SAT , SATALIM MAYKIL! LİBERAL EKONOMİ VAR OLSUN!" tribinin bilincinde değildik.. Sonradan okuduk da gördük ! İlk bu kitabı almıştın bana .. Kitapların dünyasına , bir adada adım attım ben senin sayende .. Sonrasında AZİZ BABA ile perçinledik muhabbeti (VAR OL SEN!! EY BABALARIN BABASI !!! ÇOOOOOOK BÜYÜKSÜN! "ADAM" ın "TA" kendisisin!! )...Pek tabiidir ki maceralar bununla bitmedi .. OCAKTA KAYNAYAN süte, un , yumurta ve mercimek(?!?!?!) katarak peynir yapmaya kalktık evde .. Robinson 'dan neyim eksikti benim zohahahahah =)) Sonuç : OKLAVA TIME !! Neyse ne dediğimiz kısımlar.. Sen ve karşıma bir kış günü çıkan Aziz Nesin olmasaydı , sanmıyorum ki bugün ben dediğim BEN olayım !! Hakkınız ödenmez !!

    Velhasıl kelam...Takriben 30 sene sonra okuduk kitabı bir kez daha .. İncelemenin bundan sonrası , kalpleri refresh edecek kısımlar .. EEEEEEYYYY Sevgili çokomel severler ! Yazıldığı dönemi göz önüne aldığımızda pek çok farklı ve kısmi değişkenden bahsetmemiz lazım bu kitap için ..Öncelikli olarak bu kitabın , basıldığı dönemde bir bestseller olduğunu bilmemiz lazım .. Çünkü dönem itibari ile BİREYİ , romanın merkezine oturtan romanların ilklerinden biri bu .. Don Kişot' a selam olsun diyerek devam edelim ... Cervantes olguların arka planına İspanya' yı konuk etmişse de, burda olayların katığı bir yalnızlık , bir izolasyon... Bireyin kendi ile baş başa kalınması durumu .. Yazar ile ilgili bir kaç kelam etmek de lazım .. Zira kendisi , yazarlıktan tüccarlığa ve casusluğa kadar çok geniş bir skalada yer almış ... Dönemin Osmanlı sultanlarına bilgi sızdırdığı şu an için biliyoruz ki bir sır değil .. Ve bundan kelli ,kitaba bu eksen ile baktığımızda Robinson ' un Türk korsanların eline düşürülüşü de bir tesadüf değil ..O dönemki püriten hıristiyan ahlakı göz önüne getirdiğimizde de ,bayındır ve müreffeh ortamlar geliyor gözümüzün önüne .. Sürekli bir kıtlık ve yetmezlik moduna mukabil tanrının, çalışan ve üreten kulları söz konusu kitapta .. Olaya ,bu gözle ve MİKRO ölçekte baktığımızda bir varoluş , bir beka sorunuyla başbaşa kalıyoruz .. Yalnız makroya geçildiğinde , yani tepeden bakıldığında olay bir "GÜNEŞ BATMAYAN İMPARATORLUK" propagandası haline evriliyor ..İngilizlerin "barbar" toplumları , kendilerince yola getirmek istediğini ve buna hikmet Hindistan' ı nasıl sömürdüğünü hepimiz biliyoruz.. Al bu örneği , koy sonrasında Cuma ile şenlenen ada ortamına .. Arada tek bir tane dahi fark yok .. Bu bakımdan kesinlikle okunası eserler arasında yer alıyor .. Yazarın romanda Robinson olarak can verdiği karakterin İngiltere , kader birliği yaptığı "VAHŞİ VE BARBAR" Cuma' nın ise dünyanın öte kalanı olduğunu bilmem söylememe gerek var mı ?

    Anılarla yoğrulmuş bu incelememizin ardından hepinize selam olsun EY İŞSİZLER !!!
  • 848 syf.
    ·62 günde·10/10
    Bayrama daha çok var. İnsanın açken zamanın yavaşladığını duyumsaması ne garip bir histir. Nitekim zamanın bolluğunu yazarak değerlendirmek istiyorum zira ne okumaya ne de gezmeye mecalim oluyor açlığa izafe ettiğim şu hudutsuz anlarımda. Artık bir şekilde kalemi elime almam gerekiyor. Başladım yazmaya ama bu teşebbüsün sonu nereye varır, neler anlatabilirim sizlere kestiremiyorum fakat son zamanlarda gezgin şövalyeleri kaybettiğimize iyice inandım.

    Haber sitelerinin manşetlerinde onları aradım. Yok! Bana emirler yağdıran müdürümün kesif sesinde onlardan gizli bir havadis işitmek istedim. Yok! Marketlerin pahalı tezgahlarında, yüklü faturalarda, işsizlerin kaygılı zihinlerinde, eğitim sisteminin çarpık düzeninde, ölü kadınlarla dolu mezarlarda, yaşamının yarını meçhul askerlerin nöbet tuttuğu dağlarda, sınırlarda… Yok! Hiçbir yerde yoklar. Ne yazık ki kaybettik onları. Kaya gibi bir sükût!

    Gezgin şövalyelerin sonuncusu olan Don Kişot ‘a ait sayılı görsellerden birisi de budur.

    https://resmim.net/f/3T6JrG.jpg

    Odamın aydınlık köşesine asmıştım posteri sonra ne zaman ve nasıl yok oldu hatırlamıyorum bile ama şu an o poster de yok. Kahraman şövalyemiz, kitabı okuduğumda posterdeki gibiydi zihnimde, fazlasıyla metanetsiz… Tuğla gibi olan eserde şövalyemiz, zayıf atını da alarak dünyanın en ünlü serüvenine atılıyordu bundan yüzlerce yıl önce. Peki neyi anlatmak, hangi mesajı vermek istiyordu ya da derdi neydi diyecek olursanız; İnsanoğlunun hayatta bir amacı olmasının ve bu amaç doğrultusunda mücadele etmesinin ve hatta sahip olduğu tüm maddi kaynaklarını tereddütsüz hiç etmesinin gerekliliği mesajını vermek istiyordu bana kalırsa. Belki de insanların deli demesine aldırış etmeden hayalleri peşinde koşmanın en değerlisi olduğunu!

    Sanat dolu, ustaca yazılmış bir eserin izleyicisi hem eğlenir hem de eğitilmiş olur. Cervantes’in en büyük gayesi de bu kitap özelinde zannediyorum ki buydu; okurunu eğitmek ve eğlendirmek. Günahın kötülüğü, erdemin ise önemi her zaman ön plandaydı kitap genelinde. Bu nedenle eklemek gerekir ki, dinsel öğretiler ve öğütler bolca kendine yer ediniyor eserde. Aynı zamanda açık seçik, içinde anlaşılması güç hiçbir yön bulunmadığı muazzam bir edebiyat örneği Don Kişot. Yüzlerce yıldır, çocuklardan gençlere, gençlerden yetişkinlere herkes okuyor özellikle de yaşlılar hayran oluyorlar kitaba. Bu bağlamda bakıldığında kitabın başarısı bir başka deyişle her kesime hitap ediyor olması.

    Cervantes ‘in yazarlığına dair sizlere en kısa yoldan ve en basit haliyle ne söyleyebilirim diye düşünüyorum. Doğrusu en önemsiz noktayı, en sıradan gibi görünen ayrıntıyı bile es geçmediğini, her şeyin üzerinde özenle durduğunu, kahramanlarının düşüncelerini, açık gizli amaçlarını, planlarını açıkladığını, her türlü sorunu açıklığa kavuşturduğunu, özetle, el atmadığı bir şeyin olmadığını ifade edebiliyorum ancak.

    Eseri, 3 farklı anlatıcı okuruna sunuyor. Cervantes, Magripli Hamid ve Arapça çeviriler yapan bir başka yazar söz sahibi anlatımda. Değerli arkadaşlarım Hercaiokumalar /Ayşe ve Yaz ‘ın bana anlatmış olduğu post modern yapının belki de doğuşu söz konusudur zira okur, bir kurmaca metin okuduğunu fazlasıyla duyumsuyor.

    Don Kişot; Tragedya (ağlatı), melodram (şarkılı konuşma), şiir, sone, destan, roman vs. gibi birden fazla türü çatısı altında toplayarak bu kalıplara uygun yalnızca bir ürün oluşturma eylemini eskiterek edebiyat dünyasında öncü bir yazım oluşturmuş olduğunu okuyorum kimi yerlerde. Bunun yanı sıra şövalye romanlarının koşutluğunu koruyarak alaya almasıyla parodi ve ironi öğelerine de bolca yer vermiş, bir diğer anlamda üst kurmacayı da oluşturmuş. Yeniliklerle ve öncü aksiyonlarla dolu bir eser söz konusu. Bir başyapıt!

    Don Kişot, amaçlarından ödün vermez, adaletin peşindedir ama aynı zamanda hayalci bir karakterdir de. Yoksul bir soylu olarak ifade edilir. Eser, onun şövalye romanları okumasıyla başlar. O kadar fazla okur ve kendini bu romanlara öylesine fazla kaptırır ki gerçeklik algısını yitirerek deliliğin sınırlarında dolaşmaya başlar. Sonra bir karar alır. Bir gezgin şövalye olup, hakkı gözetecek, adaleti sağlayacak ve yardıma muhtaçların kurtarıcısı olacaktır. Aynı köyde ikamet eden efsane karakter Sancho Panza ’ya maddi vaatlerde bulunarak bu serüvene beraber atılırlar. Başlarından türlü musibetler, türlü komik aksiyonlar geçer ve gerçekten de iki kahramanımızın serüvenleri okur için müthiş keyiflidir tabi kimi zaman hüzünlüdür de.

    Ana karakter Don Kişot idealizmi yani ülkücülüğü temsil etmekte olduğunu fark ettim sonradan yaptığım makale okumalarında. Bilgide düşüncenin esas olduğu temel alınıyor bu izme göre ama diğer ana karakter Sancho Panza ise materyalizmi yani maddeciliği temsil ediyor. Don Kişot için değerler önemli iken Sancho Panza için çoğu zaman para ön planda oluyor. Biri değerler uğruna savaşıyor diğeri çıkarlarını gözetiyor. Ayrıca, Don Kişot ’un nesneleri olduğu gibi görmemesi, zihninde çok ayrı bir dünyası olduğunu gösteriyor bizlere. Hemen bu noktaları elimde kalan son iki görselle destekleyeyim,

    Don Kişot ’un gözünden: https://resmim.net/f/5EDXv0.jpg
    Sancho Panza ‘nın gözünden: https://resmim.net/f/ydLMZx.jpg

    Görsellerden de anlaşılacağı üzere Sancho Panza yalnızca gözünün gördüğüne inanıyor, perdenin arkasını asla düşünmüyor. Doğrusu Cervantes ‘in, maddeciliği alttan alta çok sert eleştirmiş olduğunu fark etmiyor değiliz. Eserin bir bölümünde para karşılığı Sancho Panza ‘nın kendini kırbaçladığına şahit oluruz. Maddeciliği savunan düşüncenin para uğruna yapmayacağı şey yoktur mesajı gömülüdür bu bölümde. Bir diğer yandan bakıldığında Sancho Panza ‘nın ada valisi olduğunda ki olağanüstü yönetimi ve verdiği kararların başarısıyla üst tabakanın da eleştirildiğine tanık oluruz. Eleştirilerin yönü ve nereye olacağı asla kestirilemiyor. Bir zaman geliyor din adamlarını, kralı ve askerlik zihniyetini eleştiriliyor, bir zaman geliyor dış görünüşe takılanları yerden yere vuruyor yazar. Nitekim her bir diyaloğun her bir söylemin öğreticiliği asla tartışılmıyor. Kitabın öğretici olmadığı bölümlerde ise okur, harikulade eğleniyor.

    Görünürde Don Kişot, söz konusu değerler, öğütler, düşünceler olduğunda gayet aklı başında hatta bilge biri fakat iş şövalyeliğe geldi mi zıvanadan çıkan bir karakter. Sancho Panza ise günlük dili ve atasözlerini oldukça hoş kullanan ve bilgelik yanı olmasına mukabil saf bir karakter. Kahramanlarımızın yeri geldiğinde aralarında geçen konuşmalar hayranlık uyandırmakta. Don Kişot ‘un vali olmadan evvel Sancho Panza ‘ya öğütledikleri ise bir insan yaşamı için rehber kitabı niteliğinde.

    Yazımın fazlasıyla uzadığının farkındayım fakat uzun uzun okuyup kısa kısa yazarak geçemiyorum bu eseri. Öyleyse başladığım gibi bitireyim. Bir gezgin şövalye deyip geçmeyin, onun neyi temsil ettiğine bir bakın! En can sıkıcı durumlarda neye ihtiyaç duyuyorsak odur Don Kişot. Bir hayalperestten, bir deliden çok daha fazlası.

    La Manchalı Don Kişot ’a, değerlerine, düşüncelerine, adaletine, deliliğine sevgilerle.
  • 920 syf.
    ·10/10
    Don Kişot gelmiş geçmiş en iyi kitap olabilir. Bunu bir kitap hakkında söylemek çok zor ama böyledir. Neden Don Kişot ?

    Bir kere Don Kişot; çocukken, ilk okuduğumuzda komedidir, ardından satirik gelmeye başlar, sonradan anlarız ki bu trajik bir eserdir, dramatiktir.

    Don Kişot u en iyi Cemil Meriç anlatır. Ondan alıntılayayım bir kaç satır;

    "Don Kişot olun.Tek hürmet ettiğim adamdır. Kaybedilmiş bir davanın bu kadar fedakar bir kahramanı olabilir."

    "Evet kitap da, kültür de bütün sevgililer gibi kıskanç, koparıyor insanı, realiteden koparıyor. Ama asıl realite onlar değil mi? Yahut realitenin kalan parçası. Her okuyan Don Kişot’laşır, yani gurur olur, feragat olur. Don Kişot istikbale taşan mazi. Hattâ bazen tek başına hak ve hakikat. İnsanların zincire vurulmasına tahammülü yok. Don Kişot kanatlı, kertenkelelere gülünç gözükmesi bundan.”

    “Don Kişot kültürdür, Sanso Panso medeniyettir. Don Kişot, çöken bir devri kılıcı ile yaratabileceğine inanır. Kalıplaşmayan, katılaşmayan, hayal için yaşayan tam bir ‘spontaneité’ (kendiliğindenlik) örneğidir. Sanso, 2x2=4'ten başka inancı olmayanın bir timsalidir.’’

    "Don Kişot'u çıldırtan kitap mı, Don Kişot çılgın olduğu için mi kitap delisi?"

    Son tahlilde; bana kalırsa Senyör Keseda okudu, okudu. Kitabına baktı sonra kalkıp penceresinden baktı. Gördüğünü değil görmek istediğini yaşamak istedi.

    Fildişi kulesine çekildi, pembe kristal camlarla döşedi.

    Şimdi dünya olduğu gibi değil, olması gerektiği gibiydi.

    Cemil Meriç'ten gelsin yine;

    "Fildişi kulenin penceresi pembe kristal. İnsanlar güzel görünür oradan. İnsanları sevmek için onlardan kaçmak gerek. Ben kütüphanedeki insanları seviyorum. Onları sevdiğim için dışardakilere de muhabbet besleyeceğimi vehmediyorum. Ama her temas yaralayıcı. Kılıç yarası değil bu. Tırnak yarası. Kirli ve şiiriyetsiz. "