• Bilmedim... Dünya nedir, dünyalık nedir, bilmedim. Pazar nerededir, alan kimdir, satan kimdir, bilmedim. Dönen ile duranı, yürüyen ile oturanı bilmedim. Kim olduğumu unutma radlerine geldim, kendimi dahi bilmedim.
  • 431 syf.
    ·16 günde·8/10
    (Spoiler içerir)
    *" Piraye'yi yıllarca Nazım'a bekletip Vera' ya yar eden dünya değilmisin sen"
    Okuduğunuz bu sözden yola çıkarak Piraye adlı kitaba merak saldım. Kitaba başlarken kararsız bir Piraye gördüm. Ne istediğini bilmeyen karşısına çıkan partnerlerini sırf ona benzemiyor diye hor gören bir Piraye.

    Piraye' mizin kalbini Diyarbakır' lı Haşim çalıyor. İşte burda mesafelere rağmen aşk diyoruz...
    Hani izlediğimiz güneydoğunun sarpa saran ağalı, hanımağalı dizileri tadında güzel bir hikayeydi.

    Tam da reyting rekorları kıran HERCAİ dizisini düşündüm kitabı okurken. Konu farklı olsada çağrıştırıyor az da olsa.

    Erkek çocuk sahibi olmadı diye üzerine kuma getirilen Piraye. Ah Piraye!
    Koskoca İstanbul' da yaşayan kendini kimseye ezdirmeyen sözünü geçiren Piraye.

    Çok değil evliliğinden beş sene önce biri çıkıp karşısına "Piraye sen Haşim ile evleneceksin dünya tatlısı bir kızınız olacak ve bir süre sonra kısa zamanlı hastalığından dolayı bir daha çocuğun olmayacağını üzerine kuma geleceğini söyleselerdi inanırmıydın."

    - Kim! ben Piraye; üzerime kuma mı gelecek? dediğini duyar gibiyim. Daha kötü bir acı ile sınandın farkına varabildiğin kadar var. Artık Haşim yok!


    Nazım'ın Piraye'si de böyle olmadı mı Nazım Piraye 'yi deli gibi severken birden başka kadına aşık olmadı mı?

    Erkekler birazda böyle değil mi elindekinin kıymetini bilmez başkasını koynuna almaktan utanmaz. Ama aynısını sadece sözle dile getirseniz karşınızda sinir küplerine binerler. Eşlerinin başka bir adama bakışını bile kaldıramazken kadınlar onları aldatan kocalarına ne yapsın? Tek kelime ile kadının sevgisini yüreğini haketmiyorsunuz.

    Gerçeği kahramanımız Haşim son nefesine kadar Piraye dedi de Piraye' miz duymamazlıktan geldi.
    Olsun bedelini öde son nefesine kadar.

    Farklı kültürleri, farklı gelenek ve görenekleri bir arada birleştirmek isteyen çiftimiz Piraye ve Haşim
    Piraye' yi okurken tarafınız belli olmayacak kime nerde hak vereceğiniz belli olmuyor devamlı dönen bir döngü gibi. Yok artık diyeceğiniz bir hikaye ve ben Diyarbakır' a hayran biri olarak kitabın tarihsel yanını çok sevdim. Gördüğüm yerleri yazar anlatırken hevsel bahçesini Piraye ve Haşim ile gezdim. Gazi köşkünden bakınca diclenin nasıl aktığını gördüm surların tam da karşıda kalkan gibi yıllarca inatla nasıl ayakta durduğuna tekrar şahit oldum ve en güzeli bunları yaşarken Diyarbakır' ın o muhteşem havasını bir daha içime çektim.

    Ve gerçekten şuna inanıyorum ki şehirler kirlenmez. İnsanlar şehirleri kirletir.

    *Hey gidi Diyarbakır sen daha nelere şahit olacaksın...
  • Görmek istemiyordu hiç kimseyi! Padişahlarına sırtlarını dönen, kulluklarını, saltanata ait olduklarını unutan, geleneklerini yok sayan hainlerle dolmuştu vatan! Anadolu’nun dört bir yanından köylülerin akın akın şehre gelmeleri teşvik edilmiş, İstanbul cahiller tarafından ele geçirilmişti. Eğitimsiz, adapsız köylülerdi göç edenlerin hepsi! O adam ‘’ Köylü milletin efendisidir!’’ deme cüretini bile göstermişti.
    Bir köylü nasıl olursa bir eğitimlinin efendisi olabilirdi! Mustafa Kemal çok tehlikeliydi! Hayal veriyordu zavallılara, topraktan başka iş tutamayan, tarlacılıktan başka bir şeyden anlamayan, sadece ekip biçmeyi bilen cahil çiftçiler kendilerini kahraman zanneder olmuşlar, devlet meseleleri konuşmaya başlamışlardı! Artık herkesin bir fikri vardı! Hadsizlik hat safhadaydı.
    Bu adam durdurulmalıydı! Cumhuriyet saçmalığını sokmuştu herkesin aklına! Sözde eşitlik getirmişti! Herkes nasıl eşit olsun da ki! Arka mahalleden çıkacak bir çapulcu, o adamın yasalarıyla, sanki diğerleriyle eşitlenip ülkeye başkan olabilirdi. Buna kim izin verirdi?! Mustafa Kemal’den başka bu çapulcuları kim adam yerine koyardı ki! Çılgınlıktı bu!
    Akilah Azra Kohen
    Sayfa 18 - Everest
  • Nigara bezm-i hüsnünde dil-i mestanemüz kaldı
    Perin yakmış cemalün şem'ine pervanemiz kaldı

    Anı hoş tut garibündür efendi işte biz gitdük
    Gönül dirler ser-i kuyunda bir divanemüz kaldı

    Yürek kan oldı hicrandan vücudum çekdi el candan
    Feda oldı yoluna cümlesi zira nemüz kaldı

    Başımdan akl ise gitdi dil ile can revan oldı
    Ten-i bi-itibar adlu kuru viranemiz kaldı

    Hayali devlet-i bi-itibara bakmadun gitdün
    Bize besdür bu kim dillerde bir efsanemiz kaldı

    | Hayâlî

    Ey sevgili! Senin güzelliğinin meclisinde sarhoş gönlümüz kaldı. Bir mumu andıran güzel yüzün uğrunda kanadını yakmış olan pervanemiz kaldı. Âşığın gönlü ateşin etrafında dönen kelebeklere benzetilmiştir.

    Onu hoş tut, garibindir, efendim. İşte biz gittik. Senin yanında sadece gönül denilen bir deli divanemiz kaldı.

    Yürek ayrılık acısından kan oldu. Vücudum can­dan el çekti. Ne varsa hepsi senin yoluna harcandı. Artık bir şeyimiz kalmadı.

    Başımdaki akıl da gitti, gönül ile can yola ko­yuldu, terk etti. Şimdi sadece değersiz ten-beden adlı bir kuru yıkıntı, viran yerimiz kaldı.

    Hayâli! (Bu dünyanın) değersiz, geçici mutlulu­ğuna bakmadın gittin. Dillerde dolaşan bizi anlatan bir efsanemiz kaldı; işte bu bize yeter.

    Beyitteki “bakmadın gittin” hiç bakmadın, önem vermedin anlamını göstermekle birlikte asıl bu dünyadan gittin, yani öldün anlamındadır.
  • ‘’O halde sana başımdan geçen bir olayı anlatayım delikanlı ‘’ diyerek sözlerine başladı yaşlı adam: O gün bugüne kadar benzerine hiç rastlanmamış bir olay gerçekleşmişti. Yirmili yaşlarında genç bir adam trafik kazası geçirmiş, kazayı gören birkaç yardım sever, acilen ambulansı arayıp o arada da genç adamı araçtan çıkartmak için kolları sıvamışlardı. Güç bela adamı araçtan çıkartmayı başardılar. Araçtan çıkartılan kazazede, baygın haldeydi kafası ortadan ikiye yarılmıştı. Yarıktan akan sıcak kan, sağ kulağının arkasından aşağı süzülmüş, omuzlarından göğsüne dek inmişti. Ayaklarından ve kollarından tutan dört sağduyulu vatandaş sayesinde kazazede, Yere ikiseksen sırt üstü yatırıldı.İçlerinden biri hala hayatta olup olmadığını kontrol etmek için nabzını yokladı. aşırı yavaş atmasına rağmen, nabzı hala atıyordu. Bu iyi bir haber demekti, hala umut var demekti. Fakat kazazede çok kan kaybediyordu ve acilen yaranın kapatılması gerekiliyordu. Aralarında iri olanı,hızlı kan kaybını yavaşlatma amacıyla,korku ve paniğin getirdiği acelecilikle üstündeki tişörtü çıkarıp, yırttı. Yırtılan tişörtünü yumru haline getirip, yarığın üzerine bastı. Kaza yerindeki herkes büyük bir panik ve telaş içindeydi. O anda hiç kimsenin hiçbir şey yapamayışı her birinin canını ayrı ayrı sıkıyordu.
    Yaklaşık onbeş dakika geçmesine rağmen ambulansın çığlık atarcasına kulakları yırtan sesi, uzaktan dahi duyulmuyordu.<< Bu ülkede bilmem trafik yoğunluğundan mıdır? araç sayısının yetersizliğinden midir? ya da sağlık bakanlığının bu konuda ki titizsizliğinden midir ? her nedense ambulanslar hep geç kalır>>. Yine öyle olmuştu ambulans geç kalmıştı. Genç adam yol kenarının soğuk asfaltında baygın bir halde kan kaybetmeye devam ederken Kalabalık da aynı hızla artamaya devam ediyordu. Kaza yerine gelenlerin ağzından çıkan ilk cümle hep aynı cümleydi. ‘’ne oldu burada? ambulansı aradınız mı ?’’diye meraklı bir ses tonuyla soruyorlardı. Bu sorular hiç sekmemişti, sanki her birine teker teker ezberletilmiş gibiydi.<< Bu ülkede garip olan başka bir olgu ise, herkesin yaralanmış birini gördüğünde yapılması gereken eylemin ambulansı aramaları gerektiğini bilmelerine rağmen, aynı bilinçlilikle, özellikle bu tür durumlarda hayati önem arz eden ilk yardım eğitiminden yoksun olmalarıdır.>>
    Uzun süren çaresiz bekleyişin ardından, nihayet gözleri yollara diktiren ambulansın umut yüklü sesi duyuldu. suratı asık, üzgün,çaresiz,korku ve telaş içinde ne kadar yüz var ise bu ses ile birlikte uçup gitmiş, onun yerine tüm simalara aynı gülümseme konmuştu. Hiç biri içindeki sevinç ve mutluluğu gizlememiş olabildiğince birbirlerine sarılarak birbirleriyle paylaştılar.<< İnsanlar, onları ilgilendirmediği taktirde ambulans sesinden hoşnutsuzluk duyarlar. Ama bunun tersi bir durumda ise bu ses onlar için bir umudun, bir kurtuluşun sesi oluverir. Bu durum insanoğlunun hayatının hemen hemen her alanında egemen olduğu bir durumdur. Bir şey onlara fayda sağlamadığı sürece değersizleşir, kayda bile alınmaz. Bir şeyin kayda değer olabilmesi için o şeyin fayda vermesi zorunludur. >>
    Kaza yerine gelen ambulans görevlileri kazazedeye hemen acil müdahalede bulundullar.paramedik uzmanı yerde hareketsiz yatmış genç adamın başını sağlık personelinin yardımıyla hafifçe yarı sağa kalkık bir biçimde yukarı kaldırdı.sağlık personeline kontrolün kendisinde olduğunu, acilen gazlı bir bez getirmesini söyledi. Sağlık personeli koşup,bir çırpıda getirdiği gazlı bezi paramediğe uzattı. Paramedik gazlı bezi alır almaz hızlı ama aynı zamanda dikkatli bir biçimde oracıkta kafasını temizledi. Genç adamın bulunduğu ortam yüzünden kafasında feci şekilde mikrop birikmişti. Paramedik uzmanı hastayı kaldırıp, sedyeye yatırmak için kalabalıktan yardım talep etti. Birkaç kişinin yardımıyla genç adam sedyeye yatılırdı ve ardından ambulansa konuldu. Genç adamı pansuman etmek için gazlı bezi kaldıran, hastanın kafasında ki yarığa bakar bakmaz ani, geçici bir şok geçirdi. Yarık fazlasıyla derindi. Birkaç saniyelik şokun ardından kendine gelen paramedik yarığa tekrardan,fakat bu kez daha dikkatlice baktı.’’ Aman Allah’ım böyle bir şey nasıl mümkün olabilir?’’ diye bağırdı.Bu bağırışın nedeni merak eden sağlık personeli şakın ve merak karışımı bir ses tonuyla ‘’ne oldu? ‘’ diye sordu. Paramedik, Hiçbir şey söylemeden gözleriyle yarığı işaret etti. İlk bakışta ters bir şey göremeyen sağlık personeli daha dikkatlice baktı. Durumu fark eden sağlık personelinin yüzü aniden bembeyaz kesiliverdi. Her ikisi de daha önce böyle bir şeyle hiç karşılaşmamışlardı. Ne yapılabileceği hakkında en ufak bir fikirleri dahi yoktu. Yaptıkları tek şey hayret etmekti.

    Şaşkınlığını henüz üzerinden atamayan paramedik, şoföre daha hızlı gitmesi için bağırdı. Ardından hastaneyi arayıp acilen bir beyin cerrahisiyle görüşmek istediğini söyledi. Tabii bu durumda beyin cerrahisinin yapabileceği bir şey olduğu muammaydı.Az sonra nöbetçi beyin cerrahisiyle iletişime geçildi. paramedik, şaşkın ve kekeleyerek durumu izah etmeye çalıştı. Nöbetçi cerrahi söylediklerinden pek bir şey anlamadığını, sakin olması gerektiğini her şeyi tane tane anlatmasını söyledi. Asistan, yüzüne biraz su çalıp birkaç yudum su içtikten sonra biraz da olsun kendine gelebilmişti. Şimdi daha anlaşılır bir şekilde konuşabiliyordu. Duydukları şey karşısında şaşkına dönen Nöbetçi cerrahi:’’ saçmalamayı bırak, sen kendinde misin ? söylediğin şeyin ne anlama geldiğini hatta ne kadar anlamsız ve saçma olduğunu biliyor musun? Yoksa alkol filan mı aldın? Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir?’’ diye azarlayan bir soru yağmuruna tutturmuştu. pamramedik : hayır efendim alkol almadım, sarhoş değilim. Söylediklerimin ne kadar saçma olduğunun farkındayım ama bu söylediklerimin hepsi gerçek. Bende en az sizin gibi hatta sizden daha şaşkınım’’dedi. Ne kadar ciddi olduğu ses tonundan anlaşılıyordu. Nöbetçi cerrahi Zor da olsa asistana inanmayı düşündü.
    Kendini toplayarak ‘’ peki hasta yaşıyor mu hala?’’ diye sordu
    Asistan:’’ evet! işin en ilginç yanı da bu zaten, o hayatta o yaşıyor’’ dedi
    Nöbetçi cerrah:’’ tamam. O halde ameliyathaneyi hazırlatıyorum sizi kapıda bekleyeceğim’’ dedi.
    Doktorun asistana inanması onu mutlu etmişti. Sağlık personeli hala kendine gelememişti yaşadığı şoku üzerinden atamamıştı.Gözlerini yarığa dikmiş, kaskatı kesilmiş, vitrindeki cansız bir manken gibi hiç kımıldamadan öylece olduğu yerde duruyordu. Nefes alışverişi yavaşlamıştı. Yüzünün rengi ilk gördüğü gibi bembeyazdı. Sağlık personelinin, her iki kolundan tutup sarstı. Fakat hiçbir tepki alamadı. Sağlık personeli hala yaşadığı şokun etkisinden kurtulabilmiş değildi.bu durum paramediği endişelendirdi. Sarsmanın bir fayda getiremeyeceğini anlayınca yüzüne sert bir tokat yerleştirdi. Tokadın etkisiyle kendine gelen sağlık personeli ‘’gördüğüm şey gerçek mi? Yoksa ben mi bir yanılgı içerisindeyim? Ne olur bana söyle’’ diye yalvardı. Paramedik, evet der gibi başını salladı. Ardından ‘’acaba kaza yerinde düşmüş olabilir miydi? Böyle bir şey mümkün mü? Ama hayır! O kadarı da olmaz canım. Ya kaza yerinde düşmüş ise? Bu da başlı başına bir sorun, böyle bir şeyin olanaklığı da ilginç. Ama hayır hayır! Yarık o kadar da büyük değil böyle bir şey mümkün değil.’’ Diye kendi kendine mırıldandı.
    Nihayet hasteneye varılmıştı. Şoför kapıyı açar açmaz ambulanstan genç adamı indirdiler. Nöbetçi cerrahi dediği gibi onları kapıda bekliyordu. Hızlı ve meraklı adımlarla sedyedeki hastanın yanına koştu. Yaptığı ilk iş nabzını kontrol etmek oldu. Evet nabzı çok yavaş da olsa atıyordu. Elini ağzına götürüp nefesini kontrol etti. Koşar adımlarla ameliyathanenin yolunu tuttular. O arada paramdikten hastanın sağlığı hakkında bilgi istiyordu. Artık ameliyathanenin önüne gelmişlerdi. Nöbetçi cerrahi ambulans görevlilerine dinlenmeleri için izin verdi.Ardından asistan doktorların yardımıyla hastayı ameliyat masasına yatırdılar.nöbetçi cerrahi, gözleri kapalı bir şekilde Kafasındaki gazlı bezi yavaşça kaldırdı, böyle bir vaka ile daha önce hiç karşılaşmamıştı . Böyle bir durumda ne yapacağını bilmiyordu. Bir taraftan gördüğü şeye karşı içinde gittikçe büyüyen merakı, öteki taraftan da ne yapacağını bilmeyişinin korkusu, onu içinden çıkalamaz bir duygu ikileminin içine sokmuştu. Tüm cesaretini toplayıp derin bir nefes alarak yarığın içine baktı. Gördüğü şeye inanamayıp, Tam emin olmak için ışığı iyice yarığın içine kadar soktu. Evet evet paramedik haklıydı, söylediği herşey doğruydu. Ama bu nasıl gerçek olabilirdi? Bu genç adam bu yaşına kadar nasıl yaşıyabilmişti? Gördüğü şeye bir türlü olanak veremiyordu. Şaşkınlıktan yüzü bir limon gibi sararmıştı. Hafif bir baş dönmesi, gittikçe kalbinin artan hızı, onun bütün soğukkanlılığını yitirmesine sebep olmuştu. Tekrar tekrar yarığa bakıyor, üzerindeki şaşkınlık daha da artıyordu. Ayakları tir tir titriyor, gözleri kararıyordu. Böyle olmayacağını, böyle ilerleme katedemeyeceğini düşünüp, birden kendini dışarıya attı. Derin derin birkaç nefes aldı. Dışarıda onu bekleyen asistan doktorlar, onun bu haliyle daha önce hiç karşılaşmamışlardı. Herkes ağzından çıkacak ilk cümleyi merak ediyordu.
    Yaşlı adam konuşmayı kesip Mirzanın yüzüne baktı. Mirzanın yüzündeki o müthiş merak ve heyecanı yadsınamaz derecede aşikardı. Mirzanın yaşlı adama ilgisi ve merakı heyecanıyla birlikte gittikçe daha da artıyor, aynı zamanda konuşmasını kestiği içinde yaşlı adama içten içe kızıyordu. ‘’Ah! şu merak denilen illet insanın içini yiyip yiyip bitirir, deli eder insanı’’ diye düşündü. Yaşlı adamın daha fazla sessiz kalmasına dayanamayıp ‘’neden sustunuz? Konuşmanıza mani olan şey nedir? ‘’ diye sordu. Yaşlı adam ‘’boğazım kurudu pek konuşkan biri değilim. Bir çay söyle de içelim’’ diye rica da bulundu. Mirza hiç zaman kaybetmeden iki çay söyleyip yaşlı adamın dileğini yerine getirdi. Yaşlı adamın yüzünde ki memnuniyeti görünce kaçan keyfi yerine tekrardan geri geldi. Az sonra dükkan sahibi çaylarını getirip önlerine koydu. Yaşlı adam iki şeker atıp karıştırdıktan sonra bardağı ağzına götürerek boğazını ıslattı. Çay Bardağını yere bırakmadan ‘’nerede kalmıştım?’’ diye sordu. Mirza aceleyle kaldığı yeri hatırlattı. Yaşlı adam ‘’ah evet diyip, kaldığı yerden devam etti.’’
    Nöbetçi cerrah gözlerini kapatıp birkaç derin nefes aldıktan sonra ‘’evet söylenen her şey doğru arkadaşlar eğer bunun örnekleri çoğaltılırsa bir devri kapatmış yeni bir devir açmış olacağız‘’dedi.Orada toplanan tüm doktorların tüyleri diken diken olmuştu. Hiçbiri kulaklarına inanamamıştı . Her birinin tek isteği bir an önce hastayı görüp, tarihi olaya şahitlik etmekti. Nöbetçi cerrahi söylenenlerin uydurma olmadığına bizzat kendi gözleriyle şahit olmuş, artık gönül rahatlığıyla hocalarını ve meslektaşlarını arayabilirdi. Cebinden telefonunu çıkarıp şuan şehirde olan, şehir dışında ve yurt dışında ne kadar meslektaşı var ise teker teker aradı. Aradığı hiç kimse söylediklerine ilk önce inanamadı fakat daha sonra bunun gerçekliğini saptadılar. İçeriye girip çıkan herkesin suratında aynı sararma, aynı şaşkınlık mevcuttu. Çaylak asistanlardan bazıları gördüğü şey karşısında baygınlık geçirip olduğu yere yığılıvermişti. Tıp dünyasında olayı duyan kim varsa hastaneye koşup gelmişti.bazıları yaşadığı bu tahaf şaşkınlıktan kendine gelemiyor, bazıları ise ne yapacaklarını konuşuyorlardı. Nöbetçi cerrahi ve meslektaşları bir odaya geçip durumu açıklığa kavuşturma için toplantı yapmaya başladılar.
    Bu arada herkes genç adamı unutmuş kendi derdinin peşine düşmüştü. Yaptıkları bu dikkatsizliğin sonucunda genç adam oracıkta hayata gözlerini yumdu. Olayı duyan haber ajansları bir açıklama duymak için hastanenin kapısını zorluyorlardı. Az sonra dışarıya çıkıp konuşmaya gelen başhekimin ağzından şu cümleler döküldü: ‘’ sizi buraya toplayan olayın gerçek olup olmadığını merak ettiğinizi biliyorum. O halde merakınızı gidermek görevi şimdi burada bana düşmüştür. Evet duyduğunuz her şey doğrudur. Gece hastanemize23.20 ‘de gelen hasta “BEYİNSİZ” bir vaziyette gelmiştir. Buraya getirildiğinde hastamız hala hayatta idi. Ancak yapılan onca müdahale neticesinde hastanın vücudu daha fazla savaşamamış, aldığı yaraya yenik düşerek hakkın rahmetine kavuşmuştur. Artık sorgulanması gereken şey bu genç adamın beyinsiz olup olmadığı değildir. Çünkü bu gece siz beni nasıl karşınızda böyle net bir biçimde algılıyor iseniz bizde tıpkı sizin gibi o hastanın beyinsiz yaşadığına tanıklık etmiş bulunmaktayız. Tıp dünyası olarak bizleri hayrete düşüren bu olayı açıklamak inanın çölde vahaya rastlamak kadar zor bir iştir. Fakat şu da bilinmeli ki imkansız değildir. Bu geceden itibaren şu sorular sorulmalıdır. acaba beyinsiz olarak mı var oldu? Yoksa sonradan mı beynini kaybetti ? beynini kaybettiyse nasıl kaybetti? Bir beyne sahip olmadan nasıl araç kullanma edimini gerçekleştirebilmişti? Üzerinde yaşadığımız dünyaya, zaman ve uzama ait miydi? Yoksa başka bir alemden gelen insan kılığına bürünmüş bir varlık mıydı? Gibi felsefi sorular sorup bu soruları cevaplamak zorunda olmalıyız.’’ Diyip iyi geceler dileyerek konuşmasını sonlandırdı.
    Yaşlı adamın konuşmasıyla çayı aynı anda bitmişti. Mirza “saçmalık bir insan beyni olmadan nasıl yaşayabilir?’’ diye sordu. Yaşlı adam hiç istifini bozmadan “asıl saçmalık ne biliyor musun? İnsanların; Kalpsiz,sevgisiz,vicdansız,merhametsiz,hoşgörüsüz, sorgusuz bir şekilde hayatlarını sürdürmeleridir. insanlık için en acısı ne biliyor musun? İnsanlar artık sorgulamıyorlar! Hayatı sorgulamadan tıpkı bir robot gibi kapitalist sistemin programlamalarıyla yaşıyorlar. İnsanı insan eden tüm bu duygu ve düşüncelerden yoksun bir hayat sürmenin yanında beyinsiz yaşamak çok mu? Elbette anlattğım hikaye gerçek değil.Sana bu hikayeyi niçin anlattığımı merak ediyorsun değil mi? Hemen söyleyeyim o halde. Benim durumum da tıpkı kazazedeyi gören insanlar gibidir. Bende aynı şaşkınlıkla bakıyorum bu çağın insanlarına. Okumayan,düşünmeyen ve sorgulamayan cahil bir nesilin at koşturduğu, Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte insan ahlakının ve bilincinin gerilediği, her şeyin otomatikleştiği mekanik bir çağ bu. Ve emin ol delikanlı beyinsiz olmak saydığım bu şeylerden daha hayati bir sorun değildir.
    Enes Tayfur. Bir Ölünün Günlüğü
  • Meral kocasını hüzünlü gözlerle kapıda karşıladı.

    Meral:
    -Nerede kaldın Süleyman? Merak ettim.

    Adam hiddetle ve sinkaflı sözler eşliğinde,

    Süleyman:
    -Sana ne be kadın. Sana hesap mı vereceğim.

    Dedikten sonra bitkin bir halde olan karısına sert bir tokat nakşetmişti. Tokatın etkisiyle Meral duvara çarpmış sonrasında yere yığılmıştı. Ağzından kanlar geliyordu Meral'in. Neye uğradığını şaşıran kadın sendeleyerek ayağa kalktı. Yinede sakin bir şekilde karşılık vermeye devam ediyordu.

    Meral:
    -Saat gecenin ikisi, başına bir şey geldi zannettim.
    Diye cevap verdi inilti şeklinde çıkan sesiyle.

    ***
    Meral fakir ve 5 çocuklu bir ailenin 4. çocuğuydu. İstanbul'a göç etmeden üç yıl önce Van'ın Erciş ilçesinin ufak, şirin bir köyünde yaşıyorlardı. En büyük abileri olan Recep geçimsiz, sürekli kavga çıkartan, asabi, babasından aldığı uç kuruş parayı sürekli köyün kahvesinde kurdukları kumar masasında kaybeden bir adamdı. Babaları da artık iyice yaşlanmıştı. Evin geçimini artık en büyük ikinci oğulları olan Tarık yürütüyordu. Yine bir gün aynı masa etrafında teşkilat kurulmuş, kağıtlar dağıtılmıştı.

    Recep bu sefer çok hırslı ve heyecanlıydı, bir an önce dünkü kaybettiklerinin acısını çıkartmak istiyor ve yüksek bahis koyuyordu. Ama hesap yine şaşmıyor, el bi türlü kendisine uğurlu gelmiyordu. Kaybettikçe hırslanıyor, hırslandıkça eli ayağı daha çok terliyor ve ne yaptığını bilmeyen hastalıklı köpek haleti ruhiyesine dönüyordu çehresi. Bu sefer hiç yapmadığı bir şeyi yaptı Recep.

    Elde avuçta bişey kalmayınca evdeki biricik sermayeleri olan traktörü masaya yatırdı. Önce masadakiler kabul etmeseler de, hırsından deliye dönen ve kaybettiklerini kazanmaktan başka bir şey düşünmeyen Recep'in gözünde traktörün hiçbir önemi yoktu. Masada bulunan herkese sert bir el işareti yaptı. Kâğıtlar dağıtıldı ve oyun yeniden başladı. Recep bu sefer kendinden çok emindi. Masadan meteliksiz kalkmayacaktı. İlk başta dağıtılan kağıtları görünce sevinmesine rağmen sevinci çok kısa sürdü ve ellerindeki dede sermayesi olan biricik traktörden de olmuştu artık müflis pehlivan Recep. Sadece köyün değil, bölgenin sayılı zenginlerinden olan Süleyman ağa kazanmıştı traktörü.

    Recep perişan bir halde elleri çenesinde, yaptığı hatanın ne derece büyük olduğunu yeni yeni anlamaya başlamış, kızgınlığından şakaklarına ağrılar girmiş, öfkeli bir boğa gibi soluyordu. Hırsından ne yapacağını bilemiyordu.

    Recep'in perişan halini gören Süleyman, yanına sinsi bir yılan gibi sokuldu ve ona şu sözleri söyledi.

    Süleyman:
    -Recep sakin ol, dünyanın sonu değil ya, kaybettin ama ucunda ölüm yok ya.

    Bunun üzerine Recep gururlu bir tavırla,

    Recep:
    -Merak etme, borcum borçtur ödeyeceğim ama bunu yaşlı babama nasıl izah ediceğim onu düşünüyorum.

    Süleyman ağın oltaya yaklaştığını hisseden kurnaz balıkçı edasıyla sözlerine devam eder.

    Süleyman:
    -Biliyorum senin için çok zor bi durum. Sende biliyorsun ki kumar borcu namus borcudur. Hem bak sana ne diyeceğim. Sana güzel bir teklifim var. Eğer kabul edersen traktörü vermene gerek kalmaz. Hem traktör elinizden giderse onlarca dönüm tarlanızı nasıl süreceksiniz?

    Recep hem şaşkın hem anlamsız bir gülümseme yaşamıştır. Avare bakışlarla sorusunu yöneltir.

    Recep:
    -Nasıl olacak bu?

    Avının kıvama geldiğini fark eden Süleyman, vakit kaybetmeksizin ağzındaki baklayı çıkartır.

    Süleyman:
    -Senin küçük kardeşin var ya, Meral. Onu bana ayarla. Eşim olsun. Olsun bitsin. Ne sen traktör derdine düş, ne de ben samimi dostumla aramı bozıyım.

    Recep çok şaşırmış bir vaziyette oturduğu koltuğa daha da çöker, soğuk soğuk ter döker, ne yapacağını, ne diyeceğini bilmez bi şekilde mırıldanır.


    Recep:
    -Ama......

    Süleyman hemen araya girer.

    Süleyman:
    -Oğlum ne var bunda bu kadar düşünecek? Ele vermiyorsun kardeşini, hem vakti zamanı da gelmişti, ben ona unutamayacağı bir düğün yapıcam. Civardaki tüm köyler 40 gün bizim düğünü konuşacak. Hem biliyorsun bende para çok ona iyi de bakarım. Güller gibi koklarım, evimin çiçeği, gönlümün efendisi olur.

    Bu ağdalı ama akrep zehiri gibi sözler Recep'in aklını başından alır ve çaresiz bir şekilde teklifini kabul eder.

    ***

    Ertesi gün yine olanca güzelliğini sergiliyordu Pınarbaşı köyü. Sabah olmuş, Meral hayvanların sütünü sağmış, küçük abisi Mehmet odunları kırmış ve ocağı yakmış, kardeşi Latife kahvaltı sofrasını hazırlamış, aile efradı kahvaltı masasında buluşmuşlardı.

    Herkeste büyük bir sessizlik hakimdi. Zaten fazla bişey yemeyi sevmiyen Meral, evin geri kalan diğer işleri için sofradan kalktığında büyük abisi Recep sırnaşarak, makata oturmuş çayını yudumlayan yaşlı babası Abdullah Ağa’nın dizinin dibine oturdu ve başladı söylenmeye.

    Recep:
    - Bey babacım, bugün iyi gördüm seni maşallahın var.

    Büyük oğlundan böyle sözler duymaya pekde alışık olmayan babasının gözlerinin içi güler.

    Abdullah:
    -Biraz ayaklarım uyuşuyo ama buna da şükür yavrum.

    Recep lafı fazla uzatma derdinde değildir ve bir an önce bu sıkıntıdan kurtulmak ister ve sözlerine devam eder.

    Recep:
    -Babacığım biliyorsun bizim Meral artık büyüdü, evlilik çağına geldi de geçiyor bile. Köyde çok fazla söylenti dolaşmaya başladı arkasından. Neymiş evde kalmış, kimse beğenmiyormuş, zaten istese de evlenemezmiş falan. Ha ben bunu söyleyenlerin ağzının payını veriyorum sen merak etme. Ama şu bizim Süleyman Ağa var ya, o taliptir kızımıza. Hem zengin, varlıklı, köyün ileri gelenlerinden. Ne dersin verelim değil mi?

    ***
    Recep’in babası evde uzun zamandır işlerin yolunda gitmediğinin, ailede birliğin sağlanamadığının ve Recep’in olur olmaz aksi isteklerinin karşılamaktan da başka çıkar yolunun olmadığının farkındaydı. Bu durum çok zoruna gidiyordu ama artık çok yaşlanmıştı ve gün geçtikçe daha da huysuzlaşan oğluna karşıda elinden birşey gelmiyordu. Nadiren de olsa bir çift laf söyleyecek, kızacak olsa hemen “Sen sus baba! Vaktinde söyleyecektin o sözleri. Artık dünya senin çağında değil, senin kafan, senin zamanın bitti artık. Unut o hayalleri” diye söyleniyordu. Çaresiz, istemeyerekte olsa sualine karşılık verdi.

    Abdullah:
    -Oğlum kızımız daha küçük, hem çok narin ve duygusal.

    Recep:
    Baba sen merak etme ben sözünü aldım. Kardeşimize çok iyi bakacak. Onun bir dediğini ikiletmeyecek. O konuda şüphen olmasın.

    Abdullah:
    -Eğer diyorsan ki Meral’imize iyi bakacak. O zaman gelsinler, istesinler.

    ***
    Bir hafta sonra büyük bir düğün alayı tertip edildi. Şatafatlı hazırlıklar yapıldı. Dört gün, dört gece davullar zurnalar çalındı, yenildi, içildi, oynandı. Meral hariç herkes neşeli ve keyifliydi.

    Süleyman Ağa uzun zamandır gözüne kestirdiği Meral’ine kavuşmuş oldu. Köyde yaptırmış olduğu konakta yaşamaya başladılar. Konakta hizmetçilerin varlığında kendisine yapacak pek bir iş kalmaması tek sevindiği noktaydı Meral’in. Ama sevinci düğünden bir hafta sonra almış oldukları haberlere kursağında kalmıştı.

    Süleyman Ağa’yı İstanbul’dan çocukluk arkadaşı aradı ve kendisine çok kazançlı bir iş bulduğunu, İstanbul’da çok zengin olacaklarını, kazandıkları parayla da televizyonlarda gördükleri yalılarda kalacaklarını söyledi. Bir anda Süleyman Ağa yüzünde yerli yersiz gülümsemeyle gezmeye başladı. Hep daha fazla, hep daha çok kazanmak istiyordu. Parayı, zengin olmayı çok istiyordu ve seviyordu. Teklifini hemen kabul etti. Bütün sermayesini yatırdı ve Süleymanlar Gayrimenkul şirketini kurdular ve İstanbul’da lüks bir dubleks eve taşındılar. Ama işler hiçte istedikleri gibi gitmiyordu, daha fazla kazanacağız diye yatırım yapmalarını söyledikleri yerlerden hep elleri boş dönüyorlardı. Hiç alıcısı çıkmıyordu yaptıkları lüks dairelerin. Parasını yatırıp alanların da evlerinin çok eksiği oluyordu ve bu yüzden de mahkemelik oluyorlardı ve geneldede mahkemede kaybediyorlardı.

    Nihayet beklenen oldu ve elde avuçtaki herşeyden olup şirketi batırdılar. Süleyman arkadaşına çok kızıyordu ama şirketin patronu da kendisi olduğu için o da bu durumdan istifade ederek kaçmış, izini kaybettirmişti. Hiçbir yerde bulamıyordu. Süleyman Ağa borçlarıyla baş başa kalmıştı. İstanbul’daki rüya gibi geçen günleri de mazide kalmıştı. Şimdi İstanbul’un varoş semtlerinden birinde kirada oturuyorlardı. Zaten sinirili bir mizaca sahip olan Süleyman hırsını evde vakit geçiren Meral’den çıkarıyordu. Akşamları eve barut gibi geliyor, Meral’e günlük yapmış olduğu temizlikten kaç para kazandığını soruyor. Her defasında aldığı cevaptan hoşnut olmayarak kadıncağıza komşularının da duyacağı şekilde dayak atıyor, yerlerde sürüklüyordu. Komşular gelen seslerden rahatsızlık duysalarda korkularından hiçbir şey yapmıyorlardı.

    Meral’in günleri birbirinin kopyası gibiydi. Hergün hayattan daha da soğuyor, kocasının şiddetinden kurtulmanın yollarını düşünüyordu. Yine bir gün kocası akşam zil zurna sarhoş geldikten ve Meral’a küfürler savurduktan, senin ölümün benim elimdem olacak nidalarını duyduktan sonra evden kaçmaya karar verdi.

    Gece olmuş ve Süleyman yatakta derin bir uykuya dalmıştı. Meral bir ömür böyle geçemeyeceğinin farkına varmıştı. Olan bitenden hep abisini mesul tutuyor ve ona karşı derin bir intikam hissi besliyordu. Kocasının uykusunun en derin anında tablosunu da alarak gizlice evden kaçtı. Şimi tek düşündüğü şey kendisine ne zaman olursa gelebileceğini söyleyen o iyilik perisi gibi gördüğü Sema’nın sözleri çınlıyordu kulağında.

    “Matbaacılar sokak no:15 ne zaman canın sıkılırsa gel” demişti.

    Aklında sürekli Sema’yı düşünerek yola koyuldu. Sokak birden tenhalaştı, Meral’in içine bir ürperti düştü. Acaba bu saatte evden çıkmakla hata mı yapmıştı? Bir an önce gideceği eve varmak için adımlarını hızlı hızlı atmaya başlamıştı. Sema üç sokak aşağınızda oturuyorum demişti. Elinde tablo varken de çok hızlı yürümesi de pek mümkün olmuyordu. Bir müddet sonra karşısında üç erkek belirdi. Üzerine doğru yürüyorlardı. Meral bu gelenlerden çok korkmuştu. Onlarla karşılaşmadan yolunu mu değiştirseydim diye düşündü. Ama bu hareketi daha da çok dikkatleri üzerine çekeceğini düşündüğünden vazgeçti ve önüne bakarak yürümeye devam etti. İşte geldiler, yanlarından geçti ve gittiler. Birşey yok işte. Ne diye korkmuşum ki diye söylendi kendi kendine. Ama arkaya bakmaktan da kendini alamadı. Hafifçe başını geriye çevirir çevirmez arkadaki üç kişinin ortasında yer alan adamın çatık kaşlı bakışıyla göz göze geldi.

    Tüm vücudu ürpermiş, korkudan adeta kanı çekilir gibi olmuştu, elleri soğumuş, yüzü sararmış, titremeye başlamıştı. Ortalık çok tenhaydı ve bu yerleri ilk defa görüyordu Meral. Ne yapacağını şaşırmıştı. Aklında binbir düşünceyle, köydeki kuzuları, pınardan su almaya gidişi, elma topladığı ağaç, annesini saçını okşaması ve taraması gelmişti gözlerinin önüne.

    Meral bu düşüncelerle korkusunu yenmeye çalışırken birden biri bir elin ağzını güçlü bir şekilde sıktığını, bir elin vücudunu kavramaya çalıştığını, bir elin bacaklarını yerden kesmeye çalıştığını fark etmesi bir oldu. Bir anda rulo haline getirilmiş halı gibi hızla oradan uzaklaştırıldığını fark etti.

    Kimdi bu adamlar? Neden kendisini kavramışlardı ve kaçırmışlardı? Benden ne istiyorlar? diye düşünürken isteklerinin ne olduğunu ağızlarından çıkardıkları salyayla karışık sözcüklerinden anlamasıyla beyninden vurulmuşa dönmüştü.

    Bağırmak, haykırmak istiyordu ama her yerini kilitleyen vahşi köpekler gibi davranan bu üç adama karşı yapabilecek pek birşeyi yoktu. Kendisini yanlarında bulunan inşaatın ikinci katına çıkarmışlardı. Üç saldırganın o anda tek isteği Meral’in bedenine sahip olmaktan başka birşey değildi. Meral bütün gücüyle sarsılıyor, ağzını kapayan elden kurtulmak istiyor, çığlık atmak istiyor ama her defasında çabası sonuçsuz kalıyordu. Bacaklarını tutan Mahir’in “Yeter artık, ben daha çok bekleyemeyeceğim. Bırakında şu işe başlayayım” dedikten sonra bir anlık boşluktan faydalanan Meral sağ ayağını kurtarmıştı ve o anda var gücüyle Mahir’in suratını bi tekme attı. Mahir’in inlemesiyle kısa bir şaşkınlık yaşayan Fuat elini Meral’in ağzından çekmesiyle olanca hızıyla “İmdaaat” diye bağırması bir anda olmuştu Meral’in.

    O esnada çok sevdiği arkadaşı olan Mehmet’in doğum günü kutlamasından dönen Yusuf inşaatın yanından geçerken sese doğru yöneldi. Bir şeylerin ters gittiğinin farkına varmıştı. Hemen sesin geldiği yöne doğru koşmaya başladı. Elbisesi parçalanmış, harap bir vaziyette olan Meral’in acı dolu yüzünü görünce çılgınca bir öfkeyle doldu Yusuf. Büyük bir hışımla üzerlerine doğru yürüdü.

    Yusuf:
    -Napıyorsunuz lan siz! diye büyük bir öfkeyle bağırdı.

    Yusufu o kadar hiddetlenmiş ve köpürmüştü ki üçüde ne yapacağını şaşırdı. Bekir belinden bıçağını çıkardı Yusuf’un üzerine doğru yöneltti. Yusuf zerre kadar geri gitmedi. Yusuf’un “O çıkarttığın bıçakla mı beni korkutacağını sanıyorsun?” Demesiyle hep beraber bir araya gelip hızla oradan uzaklaşmaları bir anda oluverdi. Civardaki insanların toplanmasından çok tedirgin olmuşlardı ve karşılarında dirayetle duran bir adama karşı işlerini şansa bırakmak istememişlerdi.

    Yusuf hemen Meral’in yanına gitti ve iyi olup olmadığını sordu. İyiyim cevabın aldıktan sonra sakince ayağa kaldırdı, ceketini çıkartıp üzerine örttü ve birlikte yola koyuldular.

    Meral olan bitenlerden hiçbir şey anlamamıştı. O kötü adamlarda kimlerdi? Neden bana saldırdılar? Ben onlara ne kötülük yaptım ki? Diye sorular soruyordu.

    Üzerindeki şaşkınlığı henüz devam ederken, hızır gibi bu adam yetişip gelmişti. Adı Yusuf’muş. İyi birisine benziyor. Ona güvenmeli miyim? O da kendisine saldıran diğer adamlar gibi çıkabilir mi? Ne yapmam gerekiyor? Hem Yusuf’a güvenmekten başka çarem var mı? Tüm erkekler kötü değildir heralde. İyileri de vardır sanırım. Hem ceketini çıkartıp verdi bana. Konuşması da çok sevecen. Melek gibi. Yüzüne bakamadım. Çok utanıyorum.

    Meral zihninde türlü türlü sorularla boğuşurken birden “Tablom! Tablom nerde!” diye bağırdı.

    Yusuf olan bitene anlam veremiyordu. Bir an ikisi birden duruverdi. Meral’in tablosunu aramaya başladılar. Neyse ki tabloyu bikaç yüz metre ötede yolun kenarına atılmış bir halde buldular. Meral tablosunu bulduğuna çok sevinmişti. Ona sımsıkı sarıldı. Sahip olduğu tek varlık elinde sımsıkı tuttuğu tablosuydu.

    Yusuf:
    -Gecenin bu saatinde burada yalnız başına ne işin var? Kimin kimsen yok mu?
    demesi üzerine Meral olan biteni anlattı. Ona istediği zaman gelmesini söylediği arkadaşı Sema’nın yanına götürmesini istedi Yusuf’tan. Yusuf bu talebe olumlu karşılık verdikten sonra birlikte Sema’nın evine doğru yürümeye başladılar.

    Yusuf:
    -Antika bir tablo mu bu?

    Meral:
    -Hayır. Babam beni bi kere şehre götürmüştü. Orada büyük bir alışveriş merkezine götürdü beni. Çok büyük bir yerdi. Babam bana “Sana buradan dilediğin bir şeyi alacağım” dedi. Bende güzel bir resim tablosu beğendim. Resimi çok seviyorum.

    Köyde bana öğretmenim “Sende resim konusunda büyük bir yetenek var. Sakın çizmekten vazgeçme” demişti. O resim tablosunu aldım. Eve geldim. Heyecanla açtım tabloyu. Ama çok üzülmüştüm. Çünkü tablo değilmiş o. Puzzle’mış. Sonra bende bizim okul öğretmeninin verdiği malzemelerle o puzzzle’ın resmini yaptım. Monet’in “Saint Address Terası” bu.

    Yusuf:
    -Bunu sen mi çizdin yani.

    Meral:
    -Evet ben çizdim. Şu hayatta değer verdiğim tek şey bu.

    Yusuf:
    -Yani bravo sana. Çok güzel çizmişsin tebrik ederim.

    ***
    Meral’in tarif ettiği adrese gelmişlerdi. Sema’nın kapısının ziline bastılar. Ama kimse cevap vermiyordu. Bir müddet beklediler. Etrafta kimseler yoktu. Bulundukları binanın ikinci katının balkonuna bir adam sigara içmeye çıkmıştı.

    Yusuf balkondaki adama seslendi.
    -Afedersiniz. Biz iki numarada oturan Sema hanıma bakmıştık. Evde yoklar mı acaba? Bilginiz var mı? diye sordu.

    Balkondaki adam:
    -Onlar taşındı buradan. Gittiler.

    Yusuf:
    -Peki sizlere bişey söylediler mi nereye gittikleri hakkında?

    Adam:
    -Kimseye bişey söylemediler. Zaten bizlerle görüşmezlerdi.

    Bunun üzerine Meral kendisini çok üzgün ve dünyada yapayalnız hissetmişti.

    “Sema acaba bana yalan mı söylemişti. Benim iyiliğimi mi istiyordu Sema? Bilememiştim. Şimdi ben ne yapacaktım? Hiç tanımadığım bir erkekle yapayalnız kaldım. Artık kendi evime de dönemem. Yusuf yumuşak huylu biri gibi. Eğer dediği gibiyse...”

    Yusuf:
    -İstersen bize gidelim. Ben annemle yalnız yaşıyorum. Sana bir oda veririz. Yakınların gelirler sonra seni alırlar.

    “Bu teklif karşısında ne yapacağını bilemedim. Sanki önüme iki yol açılmış birisi doğru birisi yanlış yol gibi. Acaba hangi yolu seçmeliyim. Ama benim artık yakınım yok.”

    Yusuf:
    -Gidebileceğin başka bir yer var mı?

    “İşte şimdi tüm benliğimle yalnızlığın vermiş olduğu dayanılmaz acıyı hissetmiştim. Koskoca şehirde hiç kimsem yoktu. Ne bir arkadaş, ne bir sırdaş, ne bir kardeş, ne bir akraba...”

    Meral kısık bir ses tonuyla cevap verdi.
    -Peki eğer sizin için bir sakıncası yoksa size gelebilirim.

    ***
    Yusuf eşi Sümeyye’yi trafik kazasında kaybetmiş dul bir erkekti. Mahçup ve mahzun bir karekteri vardı. Babasını akciğer kanserinden kaybetmiş, annesi ile birlikte yalnız yaşıyordu. Eşinin ölümünden hiç suçu olmamasına rağmen kendini mesul tutuyor ve eşine karşı saygısızlık emiş olmakla eşdeğer gördüğü için bir daha evlenmek istemiyordu. Yusuf’un annesi Hatice teyze, oğlunun eşini kaybetmesinden sonra, içine dönük olarak yaşamasından rahatsızlık duyuyordu. Bir an önce evlenerek rahat bir nefes almasını istiyordu.

    Yusuf evlerine geldi ve kapıyı açtı. Meraklı annesi kanapede uyuya kalmış kapı açılınca uyanmıştı.

    Hatice teyze:
    -Oğlum nerede kaldın? Başına birşey geldi sandım. Senin için korkmaya başlamıştım.(daha soracak çok şey vardı ama beraberinde getirdiği kadını görünce soracaklarını içine attı) Yanındaki kadın da kim?

    Yusuf:
    -Anne uzun hikaye. Meral zorda kalmıştı, yardıma ihtiyacı vardı bende yardım ettim. Kalacak bir yeride olmadığı için evimize getirdim. Hepimiz çok yorulduk. Şimdi dinlenelim de yarın konuşuruz olur mu annelerin bitanesi.

    Hatice teyze:
    -Tamam oğlum. Tamam. Sen zaten yanlış birşey yapmazsın ben sana güveniyorum. (Meral’e dönerek) Meral yavrum evimize hoş geldin. Dur bakim bi sana. Bu morluklarda ne böyle. Kim yaptı sana bunları?

    Meral mahçup bir edayla:
    -Teyzecim onları kocam yaptı. Çok çile çektim ben. Sürekli içip içip dövüyordu. Bende en sonunda dayanamayıp evden kaçtım. Sonra bana saldırdılar ve Allah Yusuf’u karşıma çıkardı da onların elinden kurtardı beni.

    Yusuf:
    -Anne Meral çok yorgun. İstersen onu daha fazla yormayalım. Yarın konuşuruz bunları olmaz mı he?

    Hatice teyze:
    -Tamam evladım. Dur ben misafir odasını Meral kızcağızımıza ayarlayayım. Meral sen şuraya otur. Rahatına bak. Kendi evinde gibi hisset. Meral yavrum açlığın var mı? Bişeyler hazırlayayım mı sana?

    Meral:
    -Yok teyzecim teşekkür ederim. Hiçbir şey yiyecek durumda değilim. Bir an önce uyusam sanırım bana iyi gelecek.

    ***
    Ertesi sabah Yusuf her zamanki gibi 7’de kalktı, kahvaltısını yaptıktan sonra işine koyuldu.

    Meral ile Hatice teyze uzun uzun konuştular. Hatice teyze Meral’i pek bi sevmiş, ona kanı çok kaynamıştı. Meral’de kendi ailesinden sonra ilk defa böyle güzel insanlarla karşılamıştı. Hatice teyze Meral’in yaşadıkları olaylara çok üzülmüş, Recep’e sürekli ah eder olmuştu.

    ***
    Her pazartesi yaptıkları, şirketin haftalık rutin toplantısındaki Yusuf’un çok düşünceli hallerinden birşeylerin yolunda gitmediğini sezen Selin, toplantı bittikten sonra çıkış kapısına yönelen Yusuf’un yanına gitti.

    Selin:
    Hayrola Yusuf. Seni bugün çok düşünceli gördüm. Canını sıkan birşeyler mi var?

    Yusuf:
    Yok Selin. Aslında var. Yani benim için değil ama bizim evde var.

    Selin:
    Çok gizemli konuşuyorsun Yusuf. Evinizin durumunu çok merak ettim doğrusu.

    Yusuf:
    Dün tuhaf şeyler oldu Selin. Şu bizim Mehmet’in doğum günü kutlaması vardı. Benide davet etmişti. Bende bi değişiklik olsun diye arabamı evde bırakıp yürüyerek gittim. Dönüş yolunda bir kadının çığlıklarını işittim. Hemen sesin olduğu yere yöneldim. Üç tane sapık, vahşi adam gencecik bir kadına saldırırken yakaladım.

    Selin:
    Eeee sen naptın?

    Yusuf:
    Ne yapıcam. Tabii ki bende müdahale ettim.

    Selin:
    Kurtardın mı kızcağızı?

    Yusuf:
    Anlatıyorum işte Selin. Çok sinirlenmiştim. İçlerine doğru bir hışımla girdim. Girdim ama bir yandan korkuyorum ama korkumu da belli etmiyorum. İçlerinden biri bana bıçak çekti ama bende Allahtan büyük bi güç hissettim. Hiç korkmadan geri çekilmeden üzerlerine doğru gidince korkudan dağıldılar. Sonra kızı kurtardım. Bir arkadaşı varmış, kocasından sürekli dayak yediği için ona sığınmaya gidiyormuş, o da evinden taşınmış. Bende bizde kalabileceğini söyledim ve bizim eve getirdim. Şimdi annemle bizim evdeler.

    Selin :
    Çok tuhaf ve zor bir gece geçirmişsin gerçekten Yusuf. Bu arada tebrik ederim arkadaşım. Sen tanıdığımdan çok daha cesurmuşsun.

    Yusuf:
    Yok be Selin. Kim olsa aynısını yapardı. Meral bu yaşına kadar hep köyünde yaşamış. İlk defa büyük bir şehire yaşamak için çıkmış gelmişler İstanul’a. Burada da büyük sıkıntılar yaşamış zavallı kızcağız. Çok üzüldüm durumuna. Kocası çok şiddet uyguluyormuş. Ha birde bu kızın bir tablosu var.

    Selin:
    Bende sen anlatınca çok üzüldüm şimdi. Maalesef çok kavgacı ve şiddet yanlısı bir toplum olduk. Biz ne ara güzel hasletlerimizden bu kadar uzaklaştık ve evdeki karımıza bile böyle şiddet uygulayacak seviyeye geldik. Bu toplumun büyük bir ıslaha ve terbiyeye ihtiyacı var Yusuf.

    Yusuf:
    Çok haklısın Selin. Bende senin gibi düşünüyorum.

    Selin:
    Şu bahsettiğin tablo. Ne tablosu bu?

    Yusuf:
    Monet’in tablosuymuş. Adı da.... teras mı neydi? Sen bilirsin.

    Selin:
    Saint adress terası mı?

    Yusuf:
    Heh bildin o işte.

    Selin:
    O çok meşhur bir tablodur? Kız kendisi mi çizmiş?

    Yusuf:
    Yani evet kendisi çizmiş. Yetenekli bi kıza benziyor. Senin arkadaşın vardı sanat akademisi olan neydi adı?

    Selin:
    Sevgi’nin “Gelişen Nesil Sanat Akademisi”nden mi bahsediyorsun?

    Yusuf:
    Evet evet. Meral’i de oraya kursa göndersek mi nasıl olur? Ha ama önce şu kocasıyla arasındaki sorunu çözmemiz gerekiyor.

    Selin:
    Bence bir an önce boşanmaları gerekiyor. Eğer anlattığın gibiyse iyi bir aile avukatı arkadaşım var. İşi hemen çözülmesine yardımcı olabilirim. Kursa da göndermek çok iyi bir fikir olur. Açıkçası bende çok merak ettim şu Meral’i.



    ***
    Meral’in Yusuf’un evine gelmesinden bir hafta geçmişti. Meral artık Yusuf’un evine çok alışmıştı. Hatice Teyze’yi çok beğeniyor, onunla çok iyi anlaşıyor. Bir yandan resim kursuna giderken bir yandan da kocasıyla olan durumunun belirsizliğine çok canı sıkılıyordu. Yusuf her fırsatta Meral’e kocası ile arasını düzeltebleceğini söylese bile o bu fikirden şiddetle uzak duruyor. Bir daha onun yanında olursa kendisini öldürebileceğini, çok sert bir mizacı olduğundan yakınıyordu. Sonunda Meral Yusuf ile birlikte boşanma işlemlerini gerçekleştirmek üzere kocasıyla yüzleşmeye karar vermişti.

    ***
    Kocasının evine gittiklerinde sessiz bir durumla karşılaştılar. Süleyman normalde evde olması gereken saatte evinde değildi. Komşularına sorunca bir alacak verecek davasında silahların çekildiğini, o kargaşa içerisinde Süleyman’ın oracıkta can verdiğini anlatıyordu komşusu. Meral bunları işitince iki farklı duyguyu birlikte yaşamıştı. Hem kocasının bu şekilde ölümüne üzülmüş, hemde artık dayak yemeyeceğini düşünerek ve kendisine yaptırdıklarının cezasını çekeceği ümidiyle sevinmişti. Yusuf’ta bu duruma çok şaşırmıştı ve ne diyeceğini bilemiyordu.

    Yusuf:
    Başın sağolsun Meral. Üzüldüm doğrusu.

    Meral:
    Üzülmene değmez abi. Ben kendimi rahatlamış hissediyorum artık.

    ***
    Yusuf Meral’in kendisine abi demesinden garip bir sıkıntı duymaya başlamıştı artık. Ben şimdi abisi mi oluyorum? Ben kimim? Ona zor durumunda yardım eden bir erkek. Ona karşı konuşurken bu heyecanımda nereden geliyordu peki. Ben Sümeyye’den sonra hiçbir kadına karşı böyle heyecanlanmamıştım. Bu heyecanda neydi? Artık Meral ile daha fazla vakit geçirmek istiyorum. Onu korumak kollamak, hep yanında olduğumu göstermek istiyorum. Bana karşı ne hissediyordu acaba? Hep abisi mi olacaktım? Yo hayır, hayır abi olarak devam etmek istemiyorum.

    ***
    Meral abi demişti. O abisi miydi? Abisi olmasını mı istiyordu? Yusuf çok iyi bir insandı. Güler yüzlü, sempatik ve sevecen bir insan. Böyle erkeklerde var mıydı dünyada? Benim tanıdığım erkekler ya işinde gücünde, ya kavgacı zalimdi. Bana şu dünyada iyi insanlarında olabileceğini, güvenebileceğim erkeklerinde olduğunu öğretmişti bana. Benim kaderim ne yöne doğru şekilleniyordu. Ne olacaktım ben bundan sonra peki? Artık ne diye kalacaktım Yusuf’un evinde. O bana en zor durumumda kucak açmıştı. Bana sahip çıkmıştı. Beni sevmiş, bana destek olmuştu. Üstelik bana tutkum olan resim konusunda da yardımcı olmuştu ve çok mutlu olduğum resim akademisine göndermişti. Ona artık abi demek istemiyordum. Ne demeliydim. Yusuf mu? Olmaz hiç saygı yok gibi. Yusuf bey mi? Böyle de çok resmi olmuyor mu? Ama artık abi demek istemiyorum. Onun hep yanımda olmasını, hep beni korumasını, ömrümün sonuna kadar beni bırakmamasını istiyorum.

    ***
    Öte yandan Meral resim atölyesine her geçen gün daha da sıkı bağlanmış, çok başarılı öğrencilerden birisi olmuştu. Sevgi hanım Meral için “O eşsiz bir yetenek, büyüleyici bir hayal gücü var” diyordu. Bir hafta sonra Meral Fransa’da düzenlenecek olan uluslararası resim yarışmasına katılmaya hak kazanmıştı. Herkes Meral’den çok büyük beklentiler içerisine girmişti.

    ***

    Meral resim yarışmasından döndükten sonra Yusuf’a sürpriz yapmak istemişti. Meral çok heyecanlıydı. Hayatında hiç bu kadar heyecanlandığını hatırlamıyordu. Hemen Yusuf’a telefon açtı.

    Meral:
    Yusuf abi.. eee şeyy biz yarışmadan döndük.

    Yusuf:
    Nasıl geçti yarışma? Eminim güzel bir sonuç almışsındır.

    Meral:
    Abi dışarıda bir yerde oturup konuşsak olur mu?

    Yusuf’ta tam da böyle bir anı bekliyordu. Gözlerinin içi parladı ve yüreği hızla çarpmaya başladı.

    Yusuf:
    Tamam çok iyi olur. Ben yeri ayarlarım. Sana haber veririm olur mu Meral?

    ***

    Yusuf bir arkadaşının işletmesini üstlendiği Asude Cafetarya’ya götürdü Meral’i. Görünüşte herşey normaldi ve içerisi kalabalıktı. Birlikte içeriye girdiler. Söze Meral başladı.

    Meral:
    Abi biliyorsun bana çok emeğin geçti, bana güvendin ve akademiye gönderdin... (Meral sürekli duraksayarak konuşuyordu, ilk defa baş başa konuşuyordu Yusuf’la ve çok heyecanlanıyordu.)
    Bende seni hiçbir zaman mahcup etmek istemedim... Çok çalıştım ve sonunda resim yarışmasına girmeye hak kazandım. Ben bu yarışmada... Yani ben böyle konuşmalar yapmayı pek beceremiyorum...

    Yusuf:
    Benim için önemli olan senin mutluluğun Meral. Sen mutlu olursan arkası gelir zaten.

    Meral:
    Yani...evet...şey...bak sana ne göstericem. İşte bak plaketim. Yarışmada birinci oldum.

    Yusuf:
    Şu an o kadar mutluyum ki sana anlatamam. Senin adına çok ama çok sevindim. İleride sen Türkiye’nin en başarılı resim sanatçılarından biri olacağına hiç kuşkum yok. Hem kadınlara da örnek olacak bir hikayen var.

    Meral:
    Sayende Yusuf abi. Sen olmasan ben bunları nasıl başarırdım.

    Yusuf:
    Herşeyde vardır bir hikmet. Ama bana artık abi demeni istemiyorum. Hem benim de sana bir sürprizim var. Bak.

    O anda cafeteryada bulunan insanlar birden devasa bir pankart açtılar. Pankartta “BENİMLE EVLENİR MİSİN MERAL?” yazıyordu.

    Meralin nutku tutulmuş, ne diyeceğini, ne söyleyeceğini şaşırmıştı. Ömrünün en mutlu gününü yaşıyordu. Masal gibiydi yaşadıkları. Bu mutluluğun hiç bitmesini istemiyordu. Gözlerinden sevinç gözyaşları akarak konuşuyordu. Yusuf bu esnada masanın yanına geçmiş ve bir dizinin üzerine basarak Meral’e doğru yüzüğü uzatmıştı.

    Yusuf:
    Benimle evlenir misin Meral?

    Meral:
    Evet. Evet. Evet. Tüm kalbimle, tüm gönlümle, tüm benliğimle evet diyorum.


    Yazan: Ömer Yaşar
  • Toparlanın Gitmiyoruz..

    Demiş; İsmet Özel

    Dönen Dönsün Ben Dönmezem Yolumdan..

    Demiş; Pir Sultan Abdal.

    Biz kim oluyoruz ki sözümüzden yolumuzdan ufacık bir zorlukta bile hemen dönüyoruz... pilavdan dönenin kaşığı kırılsın inşallah..😉
    Kahvaltı..🍞🧀🍒🍵