• Ayhan Bozkurt'un kaleminden

    FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA

    İyi şiir yazmakla şair olunmaz… Git!”

    Bu sözleri hiç unutmadım. Bu şiir yazanlara ders olsun!

    Kadıköy’deyim…

    “Sevgimi unutmak için seyrederim bir tabloyu, bir mermeri,
    Ki ne kadar dalsa ruhum yeniden döner geriye:
    Okurum düşüne düşüne okuduğun şiirleri,
    Senin düşüncen geçerken üzerlerinde bir sıcaklık kalmıştır
    diye” dizelerini okuyorum. Karşımda bir başka şair arkadaşım aynı zamanda yayıncım oturuyor.

    İlk kitabım çıkacak… Ödül almışım… “Artık şairliğim tescil olacak?!”

    Bu sırada oturduğumuz yerin hemen önünden “biri” geçiyordu. Biri diyorum çünkü o geçen adamın Fazıl Hüsnü Dağlarca olduğunu o ana kadar bilmiyordum.

    Arkadaşım, “Bak” dedi “Şansa bak, Dağlarca geçiyor.”

    İlk defa görüyordum, hem de bu kadar yakından. Hemen masadan kalkıp yanına koştum. Koluna girip, “hocam merhabalar, nasılsınız” diye sordum.

    Kalın gözlük camının arasından bana sertçe baktı. Elindeki bastonun yardımıyla beni biraz itti.

    “Kimsin sen” diye sordu sert bir ifadeyle.

    “Şairim” dedim.

    Olanlar oldu…

    Bastonunu kaldırdığı gibi kafama geçirdi. Neye uğradığımı şaşırdım. Ardından bastonla rastgele vurmaya başladı. “Hocam, özür dilerim, ben…” diyecek oldum. O durmadan vuruyor ve avazı çıktığı kadar bağırıyordu.

    “Ben 100 yaşına gelsem şairim demem kendime, “

    Demez olsaydım… Pişmandım, farkına varmıştım ama iş işten geçmişti.

    Dağlarca vurmaya devam ediyordu hem de nereme denk gelirse; “Şair olmak kolay değildir.

    İyi şiir yazmakla şair olunmaz… ”

    Çevreden insanlar girdi araya, kurtardılar beni bastonun darbelerinden. Sonra o bağıra çağıra yoluna devam etti.

    Arkasından öylece bakakaldım…

    Aradan uzun bir zaman geçti. Ölmeden iki üç ay önceydi, ziyaretine gittim. Kadıköy’deki evinde uzun uzun sohbet ettik.

    “Şairlik halim selimliktir” dedi. Öfkeliydi; “Bu halk var ya, kişilik sakatlığı yaşıyor, şiirden ne anlar, ben ne diyorum ki... Sen şairsen bir namazın en önemli rekatındasındır yazarken.”

    Bana kızdığı günü dün gibi hatırladı. Gülümsedi.

    “Sana açıkça bir şey ifade edeyim” dedi.

    “Artık dünya üzerinde şiirin pek önemi kalmadı. Bu çağın getirdiği bir durum. Biz şiirle yazışırdık. Yazdığımız şiirler merak edilirdi, elden ele dolaşır okunurdu. Şimdi böyle bir dünya yok…Samimi olmam gerekirse, sinemayla uğraş. Şiir yazma demiyorum ama pek ehemmiyet arz etmeyecektir. En geçerlisi bu.”

    Kadıköy Fazıl Hüsnü Dağlarca sokağında yürüdüm… Avazım çıktığı kadar bağırmak istedim usta şairin şu dizelerini:

    “Nereye, ey göz yaşlarımın sıcaklığı,
    Ki başka birisi yok beni duyan .
    Rüyalar nereye gidiyor, anlamıyorum;
    Ve sen nereye gidiyorsun, hatıralardan.”

    MELİH CEVDET ANDAY:
  • Kit elbisesini çekip kalçaları üzerine gelen yeri düzeltti, "Ben gençken..." diye söze başladı.
    "Ne kadar gençken?"
    "Yirmi yaşımdan küçükken demek istiyorum. Hayatı sürekli hızlanan, hızını artıran bir şey sanırdım. Her yılla birlikten daha zenginleşecek, daha derinleşecek bir şey. İnsan giderek daha çok şey öğrenir, daha olgunlaşır, daha bir içgörü kazanır, gerçeğin daha çok içine girer..." Sesine bir kararsızlık geldi.
    Port birdenbire güldü. "Ve şimdi anlıyorsun ki hiç de öyle değilmiş, ha? Daha çok, sigara içmeye benziyormuş. İlk birkaç nefesin tadı harika. Sonuna doğru eskiyeceği, kötüleşeceği insanın aklına bile gelmez. Sonra onu olağan kabul etmeye başlarsın. Birdenbire bakarsın ki, neredeyse izmaritine kadar gelmişsin. İşte acılığını o zaman hissedersin."
    Paul Bowles
    Sayfa 145 - Simavi Yayınları - 1991 - İngilizceden Çeviren: Belkıs Çorakçı