Ebrar Görgülü, bir alıntı ekledi.
08 May 17:04 · Kitabı okuyor

Kurşunkaleme Övgü
Bir oğlan çocuğu büyükannesinin mektup yazmasını seyrediyordu. Bir ara şunu sordu: Yaptıklarımızın hikâyesini mi yazıyorsun? Bu benim hikayem mi?
Büyükannesi yazmayı bıraktı ve torununa şöyle dedi:
"Aslında seninle ilgili bir şeyler yazıyorum, ama yazdığım kelimelerden daha önemlisi kullandığım şu kurşunkalem. Umarım büyüdüğün zaman sen de bu kurşunkalem gibi olursun."
Çocuk meraklandı, kurşunkaleme baktı. Kalemin pek özel bir yanı yok gibiydi.
"Ama diğer kurşunkalemlerden hiçbir farkı yok!"
"Bu, her şeye nasıl baktığına bağlı. Beş niteliği vardır bir kurşunkalemin, bunları benimsersen, dünyayla hep barışık biri halini alırsın.
İlk nitelik: Büyük işler başarabilirsin ama asla unutmamalısın ki, adımlarına kılavuzluk eden bir el var. Biz bu ele Tanrı diyoruz ve O her zaman bizi kendi iradesine göre yönlendirir.
İkinci nitelik: Arada sırada, yazmaya ara vermem ve bir kalemtraş kullanmam gerekir. Bu kurşunkalemin biraz acı çekmesine neden olur ama sonrasında daha da keskinleşir. Dolayısıyla, sen de bazı acılara ve üzüntülere katlanmayı öğrenmelisin, çünkü bunlar seni daha iyi bir insan yapacaktır.
Üçüncü nitelik: Kurşunkalem bize her zaman bir silgi kullanarak hatalarımızı silme olanağı verir. Bu, bir şeyi düzeltmenin illa kötü olmadığını gösterir ve adalet yolunda kalmamızı sağlar.
Dördüncü nitelik: Kurşunkalemde asıl önemli olan şey dışındaki tahta değil içindeki grafittir. Bu yüzden, kendi içinde neler olup bittiğine hep dikkat et.
Son olarak, kurşunkalemin beşinci niteliği: Her zaman bir iz bırakır. Aynı şekilde, hayatta yaptığın her şeyin bir iz bırakacağını bil, bu yüzden her eyleminde bunun bilincinde olmaya çalış."

Mimarlar Neden Hala Çiziyor?, Paolo Belardi (Sayfa 16)Mimarlar Neden Hala Çiziyor?, Paolo Belardi (Sayfa 16)

Öğretmen ( Teddy'nin Öyküsü)

Ögretmenin adi bayan Thompson'du ve 5.sinif ögrencilerinin önünde ayakta durdugu ilk gün onlara bir yalan söyledi. Çogu ögretmen gibi, onlara bakti ve hepsini ayni derecede sevdigini söyledi. Bu mümkün degildi, çünkü orada en önde, sirasina adeta çökmüs gibi oturan küçük bir ögrenci vardi.

Adi Teddy Stoddard. Bir önceki yil, bayan Thompson, Teddy'i gözlemis, onun diger çocuklarla oynayamadigini; giysilerinin kirli ve kendinin de hep banyo yapmasi gereken bir halde oldugunu görmüstü ve Teddy mutsuz da olabilirdi.

Çalistigi okulda bayan Thompson, her ögrencinin geçmisteki kayitlarini incelemekle de görevlendirilmisti ve Teddy'nin bilgilerini en sona birakmisti. Onun dosyasini incelediginde sasirdi. Çünkü;

birinci sinif ögretmeni:
"Teddy zeki bir çocuk ve her an gülmeye hazir. Ödevlerini düzenli olarak yapiyor ve çok iyi huylu...
Ve arkadaslari onunla olmaktan mutlu..." diye yazmisti.

Ikinci sinif ögretmeni:
"Mükemmel bir ögrenci, arkadaslari tarafindan sevilen, fakat evde annesinin amansiz hastaligi onu üzüyor ve sanirim evdeki yasami çok zor.." diyordu.

Üçüncü sinif ögretmeni:
"Annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Babasi ona yeterince ilgi gösteremiyor ve eger birseyler yapilmazsa evdeki olumsuz yasam onu etkileyecek." diye yazmisti.

Dördüncü sinif ögretmenine gelince:
"Teddy içine kapanik ve okula hiç ilgi göstermiyor, hiç arkadasi yok ve bazen sinifta uyuyor." demisti.

Simdi bayan Thompson sorunu çözmüstü ve kendinden utaniyordu. Ögrenciler ona güzel kagitlara sarilmis süslü kurdelerele paketlenmis yeni yil hediyeleri getirdiginde kendini daha da kötü hissetti. Çünkü Teddy'nin armagani kaba kahverengi bir kese kagidina beceriksizce sarilmisti. Bunu diger ögrencilerin önünde açmak ona çok aci verdi.

Bazilari, paketten çikan sahte taslardan yapilmis, birkaç tasi düsmüs bilezigi ve üçte biri dolu parfüm sisesini görünce gülmeye basladilar, fakat ögretmen, bilezigin ne kadar zarif oldugunu söyleyerek ve parfümden de birkaç damlayi bilegine damlatarak onlarin bu gülmelerini bastirdi.

O gün okuldan sonra Teddy ögretmenin yanina gelerek; "Bayan Thompson, bugün hep annem gibi koktunuz" dedi.

Çocuklar gittikten sonra ögretmen yaklasik bir saat kadar agladi. O günden sonra da çocuklara okuma, yazma, matematik ögretmekten vaz geçerek onlari egitmeye basladi. Teddy'ye özel bir ilgi gösterdi.
Onunla çalisirken zekasinin tekrar canlandigini hissetti. Ona cesaret verdikçe çocuk gelisiyordu. Yilin sonuna dek, Teddy sinifin en çaliskan ögrencilerinden biri olmustu.

Ögretmenin, hepinizi ayni derecede seviyorum yalanina karsin Teddy, onun en sevdigi ögrenci olmustu.

Bir yil sonra, kapisinin altinda bir not buldu. Teddy'dendi. Tüm yasantisindaki en iyi ögretmenin kendisi oldugunu yaziyordu. Ondan yeni bir not alana kadar 6 yil geçti. Notunda liseyi bitirdigini ve sinifindaki üçüncü en iyi ögrenci oldugunu ve bayan Thompson'un halâ hayatinda gördügü en iyi ögretmen oldugunu yaziyordu. Dört yil sonra, bir mektup daha aldi Teddy'den. O arada zamanin onun için zor oldugunu çünkü üniversitede okudugunu ve çok iyi dereceyle mezun olmak için çok çaba sarfetmesi gerektigini yaziyordu. Ve bayan Thompson halâ onun hayatinda tanidigi en iyi ögretmendi. Daha sonra dört yil daha geçti ve bir mektup daha geldi. Çok iyi bir dereceyle üniversiteden mezun oldugunu ama daha ileriye gitmek istedigini yaziyordu. Ve halâ bayan Thompson onun tanidigi ve en çok sevdigi ögretmendi. Bu kez mektubun altindaki imza biraz daha uzundu. Theodore F.Stoddard Tip Doktoru.

Bu hikaye burda bitmedi. Ilkbaharda bir mektup daha aldi bayan Thompson. Teddy hayatinin kiziyla tanistigini ve evlenecegini yazmisti. Babasinin birkaç yil önce öldügünü, bayan Thompson'un dügünde damadin anne ve babasi için ayrilan yere oturup oturamayacagini soruyordu. Tabii ki oturabilirdi.

Tahmin edin ne oldu?
Bayan Thompson törene giderken özenle sakladigi birkaç tasi düsmüs olan o bilezigi takti,
Teddy'nin ona verdigi ve annesi gibi koktugunu söyledigi parfümden sürmeyi de ihmal etmedi.

Birbirlerini sevgiyle kucaklarlarken, Teddy, onun kulagina "Bana inandiginiz için çok tesekkürler bayan Thompson, kendimi önemli hissetmemi sagladiginiz için ve beni böyle degistirdiginiz için de..." diye fisildadi.

Bayan Thompson gözünde yaslarla ona karsilik verdi: "Yaniliyorsun Teddy... Ben degil, sen bana ögrettin.

Seninle karsilasincaya kadar ben ögretmenligi bilmiyormusum..!"

fulden ufacık, Yeni Dünya'yı inceledi.
08 Nis 19:08 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Sabahattin Ali, Yeni Dünya eserinde yazmış olduğu öyküler ile sizi yaşadığı dönemin Anadolu topraklarına götürüyor. Öyküleri okuduğunuzda yüreğinizin tam ortasında oluşan yumruyu yutkunsanız bile gideremediğiniz zamanlarda oluşan o etki ile sizi selamlıyor. İşte onu Sabahattin Ali yapan bana göre bu. Ne yaşarsa yaşasın o kendi bildiği doğruyu halkına haykırmak ister. Çünkü ülkesini yaşanacak bir yer yapmalıdır. Yanlışları söylerek doğrulara ulaşılmalıdır.


Çıkarların çatışması halkın güçsüzlüğü ile zenginlik ya da halkın güçsüzlüğünü kullanma da diyebilirim 1930 yıllarda da olduğunun en büyük kanıtı bu eseri. Bu kanıtları göstererek anlatarak halka ulaştırmalıydı Sabahattin Ali. Yoksa aldığı nefes ona zor gelecekti. O yazmalıydı. Yazdığı öykülerde de doğruları aktarmalıydı.


Bu eserde bulunan on üç öykü de sizi içine çekecek sizi 1930 yılların Anadolusu'na doğru yolculuk yaptıracak. Bu yolculukta manevi değerlerden tutun da toplumsal sorunlara kadar öykülerinin içine serpmiş. Serperken kendine has hüznü de eksik etmemiş. O hüznü bulup okurken yüreğinizde hissetmenizi istemiş. Bana göre de bu hissi okuyucularının da hissetmesini sağlamış.


Gelelim içindeki on üç öyküyü ayrıntılı incelemeye:


İlk öykü Asfalt Yol. Beni etkileyen öykülerden sadece biri. Öykü bittikten sonra Sabahattin Ali'nin yarattığı o sarhoşluk etkisiyle kitaba baktım. Beni sarsan ve sorgulatan öyküleri okumayı çok seviyorum. Konusuna gelecek olursak; Yeni atandığı köye doğru yola çıkan öğretmen, köye gelirken kullanılan yolun kötü olması nedeniyle ve bu yolu halkın istasyona gitmek, işlerini halletmek için kullandığını görünce köylü ile konuşarak yolun yapılması için gereken yerlere bildirge (mektup) yazmaya başlar. Çıkarların çatışmasını bu öyküde derinden hissediyorsunuz. Halkın refahı mı önemli yoksa para mı? İşte bunun cevabını bu öyküde anlatmış yazar.


İkinci öykü Hanende Melek. Kahvede şarkı söyleyerek geçimini sağlayan esmer melek'i her gün izlemeye Hüseyin Avnı adında sarhoş bir adam gelmektedir. Melek'e bir sürü hediye alan Hüseyin Avnı ailesine bakmayan biridir. Onun için önemli olan kadınlar ve içeceği rakıdır. İki aydır Melek'e takık olan Hüseyin Avnı'nın sabrı taşmış bir şekilde onu sahnede izlemeye başlar. Melek'in sahnesi bittikten sonra yaşanacakları anlatır bu öyküsünde.


Üçüncü öykü çaydanlık. Hasatnede mahpuslara ayrılan bölümünde hasta olarak yatan kahramanın ağzından anlatılır. Kahraman bu odada yaşananları kaleme alır.


Dördüncü öykü Ayran. Beni en çok etkileyen öykü Ayran oldu. Küçük Hasan'ın yaşam mücadelesini okurken gözlerimde yaşlar ile Adaletsiz Dünya'yı hatırladım. Küçük hasan beş yaşındadır. Kendisine ve evde onu bekleyen iki kız kardeşine ekmek alabilmek için ihtiyar keçinin sütünden yaptığı ayranları köyden uzak olan tren istasyonunda satmaya çalışmaktadır. Annesi onların yanına sadece haftadır bir gelmektedir çünkü köydeki diğer evlerde temizlik yapmaktadır. Bir kış günü Hasan'ın bir kara ekmek için ayran satmaya gittiği günü okuyoruz bu öyküde.


Beşinci öykü ısıtmak için. Konya'da Küllükbaşı'nda Ermeni kadının yanında kalan kahramanın hayatı sıradan bir şekilde ilerlerken bir gün çamaşırlarını yıkatmak için çağırdığı hayatın onu yaşlandırdığı kadın ile hayatına uykusuz geceler girmeye başladı. Elinizden bir şey gelememesinin yarattığı suçluluk duygusunu kendine has diliyle anlatmış Sabahattin Ali.


Altıncı öykü Uyku. İki arkadaş Yıldızeli'nden Sivas'a gitmek için gece yarısı gelecek treni beklemek yerine sık sık geçen kamyonlardan biri ile gitmeye karar verirler. Bindikleri kamyonda yaşadıklarını anlatır.


Yedinci öykü Selam. Bursa'ya bir ahbabını görmek için yola çıktığında Orhangazi'deki İznik Gölü'nün manzarası onu kendine çekmiştir. Bu yüzden oradaki bir otelde bir gün kalmak istemiştir.


"Bende sahiden akıl yok..." diyordum. "Uzaktan erimiş kurşun gibi parladığını gördüğüm bu su beni yolumdan alıkoyuyor. Düşünmüyorum ki, o su, ancak uzaktan çok güzeldir. Onunla yakından temas etmek, bir sürü küçük, fakat yekûnu büyük münasebetsizliklere katlanmaya mecbur olmak demektir. Yaşım otuzu geçti. Bu manasız heveslere oyuncak olmanın bir macera telakki edileceği yaş değildir. Küçük şeyler için büyük fedakârlıklarda bulunmayı kabadayılık telakki edecek değilim ya?"


Ertesi gün otobüsü beklerken tıraş olmaya karar verir. Berberin anlattığı Yusuf'un olayını dinler. Olayın etkisi ile otobüse biner.


Sekizinci öykü Bir mesleğin Başlangıcı. Anlatıcı ve arkadaşı Sivas'a gelirler. Arkadaşı folklor, halk bilim tetkikleri yapmak için hikaye ve şiir toplaması gerekmektedir. Arkadaşının bu tuktusundan dolayı tanıştığı Koca Recep'in mesleğe başlama hikayesini dinler.


Dokuzuncu öykü Bir Konferans. Köyün okulunun açılışına gelen şehirliler okulu gördükten sonra köyü gezmeye karar verirler. Katılanların içinde bir iktisatçı vardır. Köylüye kooperatifler ile ilgili konferans verir.


Onuncu öykü Yeni Dünya. Köy düğününde yaşananlar anlatılmaktadır. Köy düğüleri gece-gündüz misafirler ile sürer. Bu düğünde de şehirden gelen misafirlere adetleri öğretmek için saz eşliğinde kaşıklar ile oynaması için Yeni Dünya'yı çağırırlar. fakat o artık yaşlı ve çirkindir ama bu meselğini yapmasına engel degildir. Yeni Dünya'nın son anına kadar mesleğini yapmasını okuyoruz.


On birinci öykü İki Kadın. Kerim ağa hasta olup yataklara düşer. Ona da iki karısı bakmaktadır. Kerim ağa çok zengindir ancak cimrinin tekidir. Karılarına bile az yemek yedirir. tabi Ağa yataktan kalkamaz ve ölür. O öldükten sonra iki kadının yaşadıkları anlatılır.


On ikinci öykü Sulfata. Bulunduğu kasabanın orada ormanlık bir dağa çıkan anlatıcı, bu dağda yolu şaşırır ve Mustafa ve sıtma hastası olan eşine rastlar. Onların yaşadıklarını okudukça tüyleriniz diken diken olacak.


On üçüncü öykü Hasanboğuldu. Buöyküde aşkı için her şeyi yapacak olan Hasan'ın efsanesi anlatılır.

LÜTFEN SABIRLA OKUYUNUZ!.

Okulun ilk gününde 5. sınıfın önünde dururken, öğretmen çocuklara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Ancak bu imkânsızdı, çünkü ön sırada oturduğu yerde bir yana kaykılmış ismi Mustafa Yılmaz olan bir erkek çocuk vardı. Bayan Mediha bir yıl önce Mustafa yı izlemişti ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemişti. İlave olarak Mustafa tatsız olabiliyordu. Bu öyle bir noktaya geldi ki, Bayan Mediha onun kâğıtlarını büyük bir kırmızı kalemle işaretlemekten, kalın çarpılar (x ) yapmaktan ve kâğıdın üstüne büyük? F? (en düşük derece) koymaktan zevk alır oldu.

Bayan Mediha nın okulunda, her çocuğun geçmiş kayıtlarını incelemesi gerekiyordu ve Mustafa nın kayıtlarını en sona bıraktı. Ancak, onun hayatını gözden geçirdiğinde, bir sürpriz ile karşılaştı.

Mustafa nın birinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

Mustafa gülmeye hazır parlak bir çocuk. Ödevlerini derli toplu ve temiz yapıyor ve çok terbiyeli. Onun etrafta olması çok eğlenceli?

İkinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

Mustafa mükemmel bir öğrenci, sınıf arkadaşları tarafından çok seviliyor, ama annesinin ölümcül bir hastalığı olduğu için sıkıntı içinde ve evde ki yaşamı mücadele içinde geçiyor.?

Üçüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

Mustafa nın annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Mustafa elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor, ama babası ona ilgi göstermiyor ve eğer bazı adımlar atılmazsa evde ki yaşamı yakında onu etkileyecek.

Mustafa nın dördüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

"Mustafa içine kapanık ve okulda derslere çok fazla ilgi göstermiyor. Çok
fazla arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor.

Bunları okuyunca, Bayan Mediha problemi kavradı ve kendinden utandı.

Öğrencileri ona güzel kurdelelerle ve parlak kâğıtlara sarılmış hediyeleri
getirdiğinde bile çok kötü hissediyordu. Mustafa nın hediyesini alıncaya
kadar bu böyle devam etti.

Mustafa nın hediyesi bir marketten aldığı kalın, kahverengi ambalaj kâğıdı
ile beceriksizce sarılmıştı.

Bayan Mediha onu diğer hediyelerin ortasında açmaktan acı duydu. Bayan Mediha pakette taşlarından bazıları düşmüş yapma elmas taşlı bir bilezik ve çeyreği dolu olan bir parfüm şişesini çıkarınca çocuklardan bazıları gülmeye başladı. Ama o bileziğin ne kadar güzel olduğunu haykırdığında çocukların gülmesi kesildi. Bileziği taktı ve parfümü bileklerine sürdü. Mustafa, o gün okuldan sonra öğretmenine şunu söylemek için kaldı.

Öğretmenim bugün aynı annem gibi kokuyordunuz.

Çocuklar gittikten sonra, Bayan Mediha en az bir saat ağladı. O günden
sonra, okuma, yazma ve aritmetik öğretmeyi bıraktı. Bunun yerine, çocukları
eğitmeye başladı. Bayan Mediha, Mustafa ya özel ilgi gösterdi. Onunla çalışırken, zihni canlanmaya başlıyor görünüyordu. Onu daha fazla teşvik
ettikçe, daha hızlı karşılık veriyordu. Yılın sonuna kadar Mustafa sınıfta
ki en zeki çocuklardan biri oldu ve tüm çocukları aynı derecede sevdiğini
söylemesine rağmen, Mustafa onun gözdelerinden biri idi.

Bir sene sonra, Bayan Mediha kapısının altında Mustafa dan bir not buldu,
ona hala tüm yaşamında sahip olduğu en iyi öğretmen olduğunu söylüyordu.

Altı yıl sonra Mustafa dan bir not daha aldı. Liseyi bitirdiğini, sınıfında
üçüncü olduğunu ve onun hala hayatındaki en iyi öğretmen olduğunu yazmıştı.

Bundan dört yıl sonra, bazı zamanlar zor geçmesine rağmen okulda kaldığını,
sebatla çalışmaya devam ettiğini ve yakında kolejden en yüksek derece ile
mezun olacağını yazan başka bir mektup aldı. Yine Bayan Mediha nın tüm
yaşamında ki en iyi ve ne favori öğretmen olduğunu yazmıştı. Sonra dört yıl
daha geçti ve başka bir mektup geldi. Bu kez fakülte diplomasını aldıktan sonra, biraz daha ilerlemeye karar verdiğini açıklıyordu. Mektup onun hala
karşılaştığı en iyi ve en favori öğretmen olduğunu açıklıyordu. Ama simdi
ismi biraz daha uzundu.

Mektup söyle imzalanmıştı,

Prof. Dr. Mustafa Yılmaz ( Tıp Doktoru)

Öykü burada bitmiyor.

Görüyorsunuz, ortaya çıkan başka bir mektup var.

Mustafa bir kızla tanıştığını ve onunla evleneceğini söylüyordu. Babasının
birkaç hafta önce vefat ettiğini açıklıyordu ve evlenme töreninde Bayan
Mediha nın damadın annesine ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu.

Şüphesiz Bayan Mediha bunu kabul etti. Ve tahmin edin ne oldu?

Taşları düşmüş olan o bileziği takti. Dahası, Mustafa nın annesinin süründüğü parfümden sürdü.

Birbirlerini kucakladılar ve Dr. Mustafa, Bayan Mediha nın kulağına şöyle fısıldadı,

"Bana inandığınız için teşekkür ederim, öğretmenim.

Bana önemli olduğumu hissettirdiğiniz ve bir fark meydana getirebileceğimi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim"

Bayan Mediha, gözlerinde yaslarla fısıldadı, söyle dedi,

Mustafa, yanlış şeylere sahiptim. Bir fark meydana getirebileceğimi bana
öğreten sensin. Seninle tanışıncaya dek, nasıl öğreteceğimi bilmiyordum".

Birinin Hayatında Bir Fark Oluşturmaya Çalışın..

Yağmur., Leylim Leylim'i inceledi.
 23 Şub 14:10 · Kitabı okudu · 4 günde

22 Şubat 2018

İstanbul

Ahmed abime;

Mektubuma yeni başlamış gibi görünüyorum değil mi abi, ilk hitap edişimmiş, ilk cümleye başlayışımmış gibi. Yok ama. Sana mektup yazmayı dördüncü deneyişimdir bu. Sen nasıl yazıyordun ki acaba, canından çok sevdiğin Leylin'e? Hiç düzeltmeden içinden geldiği gibi mi, yoksa törpüleyerek mi? Ah, evet. Okudum onları. Leylâ ablama yazdıklarını. Affet, girdim özeline. Şahit oldum nasıl sevdiğine, fedakarlıklarına, acılarına, hayatına abi. Okuyamadım ama hepsini, mektupların varmış hani; alıcısını bulamayan. Hah işte, onları okuyamadım ben. Ah be, keşke görseydim, okuyabilseydim hepsini. Sövme bana, Leylâ ablamın cevaplarını merak etmedim mi sanıyorsun? Sadece mektuplarını da değil, senin elinden çıkan her şeyi okuyabilseydim keşke. İster miydin ki senin şairliğini böylesine seven bir insan olsun? Senin Leylâ ablamı sevdiğin gibi olamaz belki –belki?!- ama biz de severiz be abi. Seninkinin yanında esamesi okunamayacak olsa da ben de değer verebilirim nihayetinde. Hem de senin gibi görüp tanıyarak, konuşarak da değil. Bak, hiç tanımadan, sadece okuduklarını bilerek hem de. Bu konuda kendimi senden üstte sayabilir miyim? Hayır mı? Öyle olsun.



İlk okuyuşum seni. Ne ayıp değil mi ama?! Oysaki sen herkesin -kızma ama evet, herkesin- okuması gereken birisin. Hem de okurken de "bu nasıl aşktır?", "bunu diyebilmek yürek gerektirir", "nasıl bir adamın mektuplarını okuyorum ben" ve "bunların yazıldığı kadın nasıl biri ola ki?" diye sorgulayacağı biri de, aynı zamanda. Aşk, sevgi diyorum ama abi, aşk mıdır seninki? Değildir bence. Hem zaten bizim zamanda aşk ayağa düştü, seninki öyle adlandırılsa seni aşağılamış oluruz. Bambaşka bir şey seninkisi.



Yeni paragrafa geçiş yaptım. Çünkü o arada bir sürü kelime karalandı abi. Ne olduğunu bulmaya, adlandırmaya çalıştım senin Leylin'e olan sevgini. Ama yok. Bulamadım. Bulabilecek bir kelime dağarcığına sahip olmamakla birlikte, adlandırmaya gerek de yok hani. Seviyorsun ki işte. Evleneceğini öğrenince, "Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım." diyecek kadar, kendi üzüntünü yazarken Leylâ ablamın üzüleceğini bildiğinden kısa kesip ondan bahsetmeye devam etmek isteyecek kadar, onun kocasına selam yollayıp "Gözlerinden, burnunun, üst dudağına düşen fark edilmez incecik gölgesinden öperim canım. Öperim ömrüm..” diyebilecek kadar. Bak abi bunu yazınca aklıma ne geldi, ya kocası seninle konuşmasını istemeseydi? Ne yapacaktın o zaman? Hep yazdığın -ve okurken bizi (Ne? Bir okuyan benim mi sandın?) kahreden- gibi; öldürecek miydin kendini? Kıyacak mıydın o mücadeleci, haksızlığa göz yumamayan ve tüm o güzel şiirlerin (evet, ablamdan tavsiye istediğin yerleri de biliyorum, şaşırma artık.) arkasındaki ruha? Neler yaşamışsın, bi Leylâ ablamın düzensiz -hep de geç- mektuplarıyla mutlu olurdun tabii. Sürgünlerden kaldırabilseydin başını, mutluluğu da tadabilirdin belki. Hastalıktan bir de bak. Ne çok hasta oldun be abi, sanki sağlıklı olsan mutlu olacakmışsın gibi sağlığına kavuşamadın bir türlü. İkisi de olamadı zaten.



Tekrar geliyorum, anımsatmak olacak biraz ama (Unuttuğunu kastetmiyorum hayır, bir anlığına bile unutacağına inanmam, sen söylesen de inanmam abi. Leylâ ablaya yazdıklarına güvenirim çünkü ona yalan söylemezsin sen.) Nasıl sevdin abi? Sadece mektuplarının sonundaki kelimeleri bile toplasak bir aşk mektubu eder. Hiç mi hiç umut vermemesine rağmen hem de Leylâ ablamın. Hep dost gibiydin onun için sen. Ama o sana neler nelerdi... Senin de dediğin gibi: "Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş... Hepsi. En çok da en ilk de Leylâ'sın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun." Eh, bu sözün üzerine daha ne diyeyim ki ben?



Sana sormak istediğim ama cevabını alamayacağım çok soru var. Sevdiğini görmek için delirip onu gördükten sonra ayrılacağınız ve evinize döneceğiniz zamanı düşünerek kahrolmak ne be abi? Herkes seni tutuyor biliyor musun, ah zalım Leylâ diyorlar onun için. (Ben de diyorum ama seni yeni okuduğumdan, duygularımın tazeliğinden abi, kızma lütfen.) Ahmed Arif seni böylesine severken--- Şimdi. Olmadı ki bu. Sanki sen isminle tanınmışsın da meşhur bir adam Leylâ'yı sever gibi oldu. Yok. Öyle demek istemem ben, çünkü sen ona olan sevginle Ahmed Arif olmuş adamsın. Düzeltiyorum bak: "Seni böylesine seven bir Ahmed Arif varken" Nasıl? Daha uygun oldu mu? Senin gibi cümle kuramıyorum affet. Ben de isterdim burada iki mısrâ döktürmek falan ama işte, olmayınca olmuyor. Dönüyorum şimdi tekrar: Seni böylesine seven bir Ahmed Arif varken, sen nasıl onu onun gibi olmasa da –kimse de beklemiyor zaten bunu- beraber olacak kadar sevemedin diyorlar. Diyoruz işte, neyse. Haklılar be abi. Okurken seni, yazdıklarını, düşündüm hep "Leylâ abla ne demiştir ki buna cevaben?" diye. Ne diyebilmiştir ki? Onu sıktığından değil, hayır. Senin yazdıkların öyle şeyler ki ne cevap vereceğini şaşırır insan. Altta da kalır tabii, her türlü. Mütevazı desen nereye kadar, böbürlense nereye kadar. Çok zor duruma düşmüş benim ablam. Sen düşürmüşsün onu bu duruma ama üzülme, biz sendeki mektupları göremesek de –harbi, ne yaptın onları?- eminim ki üzmemiştir o seni. Hem, nasıl üzsün ki, senin gibi seveni bulmak kolay mı, bir de üzme lüksüne sahip olsun? (Bulmak kolay mı dedim de, kim isterdi senin onu sevdiğin gibi sevilmek acaba, istemezdim bak ben. İki tarafa da yazık değil mi?)



Biraz önce son cümlelerimi yazarken yavaşladım abi, aklıma geldi çünkü. 15 Ocak 1957. O gün yazdığın mektup. Daha önce hiçbir kitap okurken ağlamadım abi. Bir seninki işte. Dahası da olur tabii ama ilkler unutulmaz ya... Neyse, konudan saptım bak, mektuba gelelim; Leyla ablanın mektubunu ona geri yolladığını söylediğin olan hani. Maddelemiştin bir de tüm diyeceklerini. Üzmüş seni Leylâ abla ("ablam" değil, "abla", hatırladım çünkü kırgınlığımı. Sana ne oluyor deme, ağladım ya işte, önemsedik demek ki canım, sen de!) ben de üzüldüm. Senin amacının kötü olmadığını biliyorum ama ben, Leylâ abla yanlış anlamış sadece. Üzme sen kendini. Üzülmeseydin keşke. Buz tutmuştu o mektubun bak. Yine sevgi doluydu ama mesafe mi sokmuştun biraz, bir şey olmuştu. Hem Leylâ'yı şiir yazmaya teşvik eden sen değil misin? Nankörlüktür bence bu. Öyle demeyeyim mi Leylin'e? Peki tamam.



Diyeceğim çok daha ama seni yormak ve de zamanını almak istemiyorum. Ama son bir düşüncemi dile getireceğim sana karşı, bazen düşünüyorum ki; sen mutlu olsaydın da biz seni bilmeseydik mi daha iyi olurdu, yoksa; bu haliyle, senin mutsuz olman sebebiyle bizim seni tanımamız mı daha iyi? Bilemiyorum. Ne burnun kalkıyor hemen? Bi senden bahsetmiyoruz herhalde. Birçok şair için de derim bunları, tek sanma kendini. Yerin de ayrıdır ama artık, bilesin.



Sevdim ama seni. Sen Leylâ'dan başkasını sevmeye değer görmezdin belki ama, olsun karşılıksız sevmenin ne düzeyde olabileceğini okudum zaten senin elinden. Diyarbakır'a benden selam olsun. (Karpuz da yollamak istemiştin bak, canım çekmişti. Biz istesek umurunda olur mu hiç?!)

Sevgilerimle,

(İmza)



***

Buraya kadar olan kısım Ahmed abimeydi. Buradan sonrası ise asıl inceleme denebilecek şekilde; kitap hakkında bilgiler, benim birkaç(!) lafım (çoğunluğu bu oluşturuyor, çaktırmayın) ve teşekkürümden oluşuyor. ^^

***



Sitede takip ettiğim bir okurun bu kitabı okuduklarına eklemesiyle başladı her şey. Hayır, hayır. Hikaye anlatmaya geçmiyorum bu sefer de, merak etmeyin. Ahmed Arif'i hiç okumadım daha önce. Okusam da şiirlerinden başlarım diye düşünüyordum ama işte, o paylaşımı görünce ben de eklemek istedim okuyacaklarıma. Ekledim eklemesine de hemen okumayı düşünmüyordum ki, daha okuyacağım bir sürü kitap vardı sırasını bekleyen. Ama Yaren yorum yaptı, ben de okuyacağım beraber okuyalım diye. Çok mutlu oldum çünkü kendisi sitede sevdiğim okurlardan birisiydi ve birkaç gün sonra da okumaya başladık. Böyle tanıştım işte Ahmed Arif ile, alelacele. Nasıl hazır olunabilirdi bir kitap veya yazar/şair için bilmiyorum ama erteledikçe ertelediğimi düşününce şans eseri sayabiliriz.



Kitabın ön sözünün "Mektup, mektubu yazan ve gönderen ile mektubu alan ve okuyan arasındaki gizlidir." diye başlamasıyla birbirini desteklercesine Leylâ Erbil başta yayınlamak istememiş mektupları. Kendisi öldükten sonra basılması düşüncesindeymiş ki sonradan Ahmed Arif'in oğlu Filinta Önal ile tanışıp onun da onayını alınca yayınlanmasını kabul etmiş. İyi ki de etmiş ama ölmeden önce kitabı görmek istediğini dile getiren Leylâ Erbil ne yazık ki kitabın basıldığını görememiş. Hepsini birlikte kitap olarak okuyabilseydi pişmanlıkları olur muydu acaba, insan düşünmeden edemiyor...



Mektuplar 1954-1959 yılları arasında ve 1977'de de son bir mektup olarak yazılmış. Ahmed Arif kesinlikle düzgün konuşan birisi değil, kitabın içerisinde sansürlenmiş bir sürü küfür var. Birkaç tanesini de Ahmed Arif'in kendisi sansürlemiş. Genel olarak mektupları okuduğunuzda üzülüyorsunuz onun için evet ama Leylâ'ya yazdıklarıyla Leylâ'ya da üzülüyorsunuz. Özellikle Ahmed'in yüceleştirdiğini okuyunca Leylâ'yı; Leylâ ne hissetmiştir, ne düşünmüştür, ne cevap vermiştir, ne yapmıştır da bunları hak etmiştir gibi düşüncelerde buluyorsunuz kendinizi. Tanrılaştırmak dedim ama, nasıl bir tanrılaştırma? "Seni Tanrı gibi değil, Tanrı kavramını Leylâ gibi seviyorum. Yoksa korkunç bir şey olurdu. Ömrümce; kıyamete dek elimi bile değdiremeyeceğim Tanrıyı neylerim ben?" kendisinin ağzından tam olarak böyle işte.



Okurken sürekli sayfa sayıma baktım, nasıl bağlanacak, nasıl bitecek bu mektuplar diye ve okunmadık sayfa sayısı azaldıkça kalp atışım hızlanmaya başladı. Bittiğinde de o duygu yükünü boşaltmam gerektiğine karar verdim ve işte şu an buradayım. Dört yıla yakındır bu sitede olup da tek bir inceleme yapmadan, sadece takip ettiğim okurların incelemeleriyle yoluma devam eden biriydim ben. İnceleme yazmak bir süredir aklımdaydı ama kendime güvenim yoktu ve utancım vardı. Nasıl yazacaktım ben bir kitap hakkında kendi düşüncelerimi de insanlar okuyacaktı onu? Böyle düşünürken tabii çok sevdiğim cânım okurların da teşvikiyle (üstünkörü geçmeyeceğim bu konuyu tabii ki, huyum değildir) yazdığımı yayınlama kararı aldım. İlk inceleme yazdığım kitap da Ahmed Arif oldu, mutluyum. Teşekkürler iki inceleme uzunluğunda olan bu yazıyı okuma zahmetine katlandığınız için -kaç kişi kaldıysanız artık.



Benim için asıl önemli kısım burası ama. Beni inceleme yazmaya teşvik eden insanlara teşekkür ettiğim kısım yani. Başlıyorum:

Şu an kendisi burada olmasa da başlıca destekçilerimden Beyza (Horselover), ben tam incelemeye başlamışken bana "neden inceleme yazmıyorsun, yazmalısın" diyen Tuba Paçacı kendisinden inceleme yazmamı istediğini duyunca şok olduğum Semih abi, yazıp yazıp sildiğim incelemelerimi bilen ve ben okurdum diyen tek kişi olma özelliğini taşıyan Oğuz Aktürk (güzel inceleme okumak istiyorsan git kendinkilerinin üzerinden geç :p), kendisinin hesabı bulunsa hesabına şu an girmeyen ama vakti zamanında yine ısrarda bulunup cesaretlendirmeye çalışan canım pluto'm, ilk tanıştığımız zamanlarda bana söyleyen ama benim o zamanlar hiç oralı olmamamdan ısrarı kesen ve sitedeki profilini ne yazık ki boş tarlaya çevirmiş Freyja hiç muhabbetim olmadan sadece takip ettiğim ama bana mesaj atıp yazmalısın diyen, kendisi bilmese de benim için çok değerli olan sayın zeyneb kendisinin ilk incelemesine şahit olduğum ve beni de gaza getirmeye çalışan -ki göründüğü üzere işe de yarayan- Hayriye Ç. ve incelemenin puanlamadan çok daha iyi olduğunu söyleyerek benim de inceleme yazabileceğimi ve yazmamı sabırla bekleyeceğini söyleyen Loana Hepinize çok ama çok teşekkür ediyorum. Artık ben de başkalarını inceleme yazmaya teşvik edebilirim. ^-^ Buraya kadar okuyan –ya cidden, gelen var mı buraya kadar, amma uzun oldu- herkese sonsuz teşekkürler. Sabrınızdan ötürü de seviliyorsunuz ayrıca. *-* Ee, nasıl bitiriyoruz incelemeleri? Öylece bırakmalı mıyım? O kadar mı? İyi, kolaymış.



Değilmiş.

Buradan benim çenemi açtırmamanız gerektiğini anlamış bulunmaktasınız. Son olarak, ama son olmayarak; (buna last but not least deniyor da Türkçede ifade edemedim) bu ilk ve muhtemelen en uzun incelememi de burada arada tartışmalar yaşasak da en uzun süredir konuştuğum şahsa ithaf ediyorum. Üzerimdeki en büyük destek onunkiydi. Özleneceğini bilsin ve var olsun. ^^

Rezil Rüsva, bir alıntı ekledi.
 19 Şub 22:31

Dördüncü Mektup
Senden hiç ayrılmamak vardı. Zamanı durdurmak, bütün saatleri parçalamak vardı. İsyan içindeydim. Neydi bu çaresizlik? Bizi çepçevre saran bu dört duvar neydi?

Mademki benim olmayacaktın neden seni karşıma çıkardılar? Kim yaptı bunu? Bu kötülükler kimin eseri?

Ben sana inanıyorum kitaplara değil. Ben seni istiyorum. Dua değil. Sabır değil.

İki Kişiye Bir Dunya Sahibini Arıyan Mektuplar, Ümit Yaşar Oğuzcan (Sayfa 17 - Alpay)İki Kişiye Bir Dunya Sahibini Arıyan Mektuplar, Ümit Yaşar Oğuzcan (Sayfa 17 - Alpay)
Ben Hakimim Masum Bey, bir alıntı ekledi.
 15 Şub 14:52 · Kitabı okuyor · Beğendi · 10/10 puan

Çorak bir arazi mi gördün bilki Yahudi geçmiştir.
(Hristiyanlığı bozan yahudi vezir. Mutlaka okumanızı tavsiye ederim.)

Taassub yüzünden hıristiyanları öldüren yahudi
pâdişahın hikâyesi

• Yahudiler arasında, Îsâ düşmanı ve hıristiyanları öldüren zâlim bir hükümdar
vardı.
325 • Halbuki peygamberlik zamanı ve nöbeti Hz. Îsâ'ya gelmişti. Mûsâ devri
geçmişti. Öyle olmakla beraber o Mûsâ'nın, Mûsâ da onun rûhu gibi idi.31
31 "Allah'ın peygamberlerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz." Bakara Sûresi 285.
• O şaşkın pâdişah, Allah yolunda, Îsâ yolunda yürüyen, Hakk dostları olan
Mûsâ ile Îsâ'yı birbirinden ayrı sandı.
338 • O yahudi pâdişahın sapık ve hileci öyle bir veziri vardı ki, hile ile akan
suyu bile düğümlerdi.
• Bu vezir dedi ki: "Hıristiyanlar, canlarını kurtarmak için, dinlerini pâdişahtan
gizlerler.
34
340 • Bu sebeple bu kadar çok hıristiyan öldürme, çünkü, öldürmede fayda
yoktur. Din misk ve öd ağacı değildir ki kokusu çıksın.
• Din, yüzlerce kılıf içinde gizlenmiş bir sırdır. Dışı seninle uyum halindedir.
Sana benzer. Ama içi seninle çekişmede, sana uymamaktadır."
• Pâdişah vezire sordu ki: "O halde ne tedbir alalım? Bir yalan ve hile olan
hıristiyanlığın yayılmasını nasıl önleyelim?
•Ne yapalım ki, dünyada hıristiyanlığı açığa vuran veya gizleyen bir hıristiyan
kalmasın."
• Vezir dedi ki: "Ey pâdişahım, sen bana kızmış, gazap etmiş görünerek emir
ver, kulağımı, elimi kestir. Burnumu, dudağımı yardır.
345 • Ondan sonra beni dar ağacına göndert. Tam o sırada bir şefaatçi senden
suçumun bağışlanmasını niyâz etsin.
• Sen bu işi, dört yol ağzı bir yerde, tellâl çağırılan kalabalık bir pazarda
yaptır.
• Ondan sonra da beni yanından uzaklaştır, uzak bir şehre sür ki ben orada
hıristiyanlar arasına şer ve fitne, karışıklık salayım.
• Ben onlara diyeyim ki: `Ben de hıristiyanım ama, dinimi gizli tutarım'. Ey
sırları bilen Allah'ım, sen benim gönlümü, inancımı biliyorsun.
Pâdişah benim hıristiyan olduğumu anladı. Yahudilik taassubu yüzünden beni
öldürtmek istedi.
350 • Ben de dinimi pâdişahtan gizlemek, onun dininden görünmek istedim.
• Pâdişah, benim sırlarımı anladı. Sözlerim onun yanında kusurlu göründü.
• Dedi ki: Senin sözlerin, içinde iğne bulunan ekmek gibidir. Benim
gönlümden, senin gönlüne pencere var.
• Ben o pencereden senin halini gördüm, onun sözlerine inanmam.
• Eğer Îsâ'nın rûhâniyeti bana yardım etmeseydi, pâdişah yahudilik gayreti ile
beni parça parça ederdi.
355 • Îsâ uğruna canımı, başımı veririm ve bunu canıma yüz binlerce minnet
sayarım.
• Îsâ’dan canımı esirgemem. Fakat Onun dinine dâir iyiden iyiye bilgim
vardır. Hıristiyanlara yararlı olmak için ölmek istemiyorum.
• O pâk dinin, bilgisizler arasında kalıp yok olmasından üzülüyorum,
hayıflanıyorum.
35
• Allah'a ve Îsâ'ya şükür ki, biz bu hak dinin yol göstericisi olmuşuz.
• Belimize hıristiyanlık zünnarını bağladığımızdan beri, yahudilikten
kurtulduk.
360 • Ey insanlar, devir Îsâ'nın devridir. Onun dininin sırlarını candan ve
gönülden dinleyiniz."
• Vezir, bu hileyi, pâdişaha sayıp dökünce pâdişah'ın gönlünden endişeyi
giderdi.
• Pâdişah, vezirin dediği, istediği şeyleri yaptırdı. Halk, vezirin başına gelen
acıklı hallerden, bu gizli ve hileli işlerden dolayı şaşırıp kaldı.
• Veziri, hıristiyanların bulunduğu memlekete sürdü. O da gittiği yerlerde
halkı dine dâvete başladı.
• Yüz binlerce hıristiyan azar azar onun etrafına toplandı.
• Vezir onlara, gizlice, İncil'in, zünnarın ve namazın sırlarını anlatıyordu.
365 • Vezir, görünüşte din vâizliği yapıyordu ama, bâtında, hakîkatte o, kuşu
avlayanların ıslığı ve tuzağı gibi idi.
371 • Hıristiyanlar tamamiyle o vezire gönüllerini verdiler. Esasen câhil
kişileri bir şeye inandırmak zor değildir ki...
• Gönülleri, vezirin sevgisi ile doldu, taştı. Onu Îsâ'nın vekili sandılar.
• Halbuki o vezir, hakîkatte, tek gözlü mel'un Deccal idi. Ey yardımcıların en
güzeli olan Allah, feryadımıza yetiş!
345 . O imansız vezir, âdetâ, badem ezmesi içine, sarımsak saklar gibi hile ile
din nasihatçılığı yapıyordu.
• Hıristiyanlar arasında zevk ve anlayış sahibi olanlar, vezirin tatlı sözleri
arasında bir de acılık duyuyorlardı.
• Vezir çok mânâlı, nükteli sözler söylüyordu, fakat o sözler, içine zehir
karıştırılmış şeker şerbeti gibi idi.
• Sözünün dış yüzünden; "Hakk yolunda gayretli ol, çabuk ol." mânâsı
çıkıyordu. Hakîkatte, çalışıp da ne yapacaksın, tenbellik et, keyfine bak dediği
seziliyordu.
452 .Vezirin sözleri, anlayışlı ve zevk sahibi olmayanların boyunlarına birer
halka olup geçiyordu.
• Vezir, altı sene yahudi pâdişahtan uzak kaldı ve bu müddet içinde Îsâ
ümmetinin âdetâ sığınağı oldu.
36
• Bütün hıristiyanlar dinlerini de, gönüllerini de ona verdiler. Herkes onun
emri ile seve seve ölüme atılıyordu.
455• Pâdişahla vezir arasında haberleşmeler vardı. Pâdişah, gizlice, ona, gönül
alıcı vaadlerde bulunuyordu.
• Vezire; "Ey benim değerli ve makbul vezirim. Vakit geldi, çattı. Artık,
gönlümden bu dert çıksın gitsin" diye mektup yazdı.
• Vezir de ona; "Pâdişahım, ben şu anda, Îsâ dininden olanlara fitneler
fesadlar salmaktayım." diye cevap verdi.
• O devirde Îsâ dininden olanları yöneten on iki emîr vardı.
• Her fırka, bu on iki emîrden birine uymuş, faydalanmak için ona kul köle
kesilmişti.
460. Bu on iki emîr ile onlara uyanlar, o soysuz vezirin tuzağına düşmüşlerdi.
• Onların hepsi de onun sözüne inanıyor, hepsi de, onun gidişine ayak
uyduruyordu.
• Ona öyle inanmışlar, öyle bağlanmışlardı ki, vezir, öl dese emîrlerden her
biri, hemen onun önünde can verirdi.
• Vezir, her emîrin adına ayrı bir tomar hazırladı. Her tomarda bulunan
yazılar, meslek ve mezheb yönünden bambaşka idi. Birbirini tutmuyordu.
• Bu tomarların her birindeki ayrı hükümler, emirler bir başka çeşitti. Her
hüküm, baştan sona, ötekinin hilâfı ve zıddı idi. Her emir, öteki tomardaki emre
aykırı idi.
465. Tomarın birinde riyazet ve açlık yolunu, tevbenin esası, Allah'a dönüşün
şartı saymıştı.
• Diğer tomarda, hak yolunda riyazetin bir yararı yoktur. İnsan ancak
cömertlikle Hakk'ı bulur, demişti.
• Başka birisinde ise, sen aç durmakla veya cömert olmakla, Allah'ına şirk
koşmuş olursun, denilmekte idi.
• Gamlı olduğun zamanda da, esenlik çağında da tam mânâsıyla Allah'a
teslim olmaktan başka her şey hile ve tuzaktı.
• Tomarın birinde denmişti ki: "Kulun yapması gereken şey, hizmet ve
ibâdettir. Yoksa ibâdetsiz bir tevekkül ve teslimiyet fikri suçtur."
37
470 • Allah'ın bize; "Şunu yap, bunu yapma." diye emredişi, biz bunları
yapalım veya yapmayalım maksadı ile değildir. Bize bizim aczimizi, zavallılığımızı
bildirmek için verilmiştir.
• Böylece bu emirlerle, aczimizi, beceriksizliğimizi görelim, bilelim de bu acz
zamanında Hakk'ın kudretini daha çok anlayalım, diye düşünülmüştü.
• Tomarın birinde ise; "Aczini görme, kendine gel, aklını başına al, çünkü
kendini âciz görmek, Allah'ın verdiği ni'meti görmemek, ni'mete kâfir olmaktır.
• Kendi gücünü, kudretini gör, çünkü güç de, kudret de ondandır. Kendindeki
yapma gücünü Allah'ın bir ni'meti bil." denmişti.
• Başka bir tomarda ise; "Bu ikisinden de, yâni kendini her bakımdan âciz
görmekten veya kendinde Hakk'ın kudretini bulmaktan vazgeç. Çünkü tevhid
yolunda, göze görünen her şey bir puttur." denmişti.
475 • Tomarın birinde de, şu görüş mumunu söndürme, çünkü bu görüş, bu
nazar erenler meclisinin mumudur, nûrudur, diye yazılmıştı.
• Dikkat et, kemale ermeden, eğer nazardan, görüşten, hayâlden, istidlâlden
vazgeçer isen, vuslat gecesinin yarısında mumu söndürmüş, karanlıkta kalmış
olursun.
• Bir tomarda da; "Yarattıklarına bakarak, Allah'ı dışta arama, korkma, görüş
ve istidlâl mumunu söndür, söndür ki, karşılığında yüz binlerce mânevî nazar, görüş
bulasın.
• Çünkü dışta yanan görüş mumu söndürülünce, içteki can mumunun nûru
artar. Aşkın acılarına sabreder olduğun için, Leylâ, sana Mecnun olur.
• Kim zâhidliğe kalkışır da dünyayı terk ederse, dünya ona daha çok yaklaşır,
daha çok kendini gösterir." diye yazılmıştı.
480 Tomarın birinde şöyle deniliyordu: "Allah, sana her ne ihsan etti ise, her
ne verdi ise, yaratırken, onu sana sevdirmiştir, tatlılaştırmıştır.
• Sen de onu al, çünkü, Cenâb-ı Hakk, onu sana kolaylaştırmıştır, hoş bir hâle
getirmiştir. Onu tatlılıkla kabul et, kendini zahmete sokma."32
32 Hz. Ömer'den rivâyet edilen bir hadîste "Dinde pek ince eleyip sık dokumadan sakının. Zira, Allah, dinde
kolaylık göstermiştir. Dinin emirlerini takatınız, miktarı ifâ ediniz", buyurmuştur.
• Tomarın birinde ise şöyle yazılmıştı: "Senin olanı, kendine âit olanı terk et,
çünkü senin tabiatının beğendiği şey iyi değildir."
38
• Görmüyor musun? Birbirine aykırı düşen yollar, insanlara kolay görünmüştür
de herkes kendine bir din seçmiştir. O din, o kişiye can kesilmiştir.
• Eğer Allah'ın kolaylaştırdığı yol, doğru bir yol olsaydı, her yahudi, her ateşe
tapan, Allah'tan haberdar olur, Allah'ı tanırdı.
485 • Tomarın birinde de; "Allah'ın kendine varan yolu kolaylaştırması demek,
o yolun rûha gıda, gönle hayat oluşudur.
• İnsanın nefsinin zevk sandığı şeyler, gelip geçicidir. Çorak yere ekilmiş
tohum gibidir. Bitmez, meyve vermez.
• Ondan elde edilecek mahsul pişmanlıktır. Kârı da zarardan başka bir şey
değildir." denilmişti.
490 • Tomarın birinde; "Bir yol gösterici, bir mürşid bul, akıbeti, sonu görme
gücünü, şunun bunun soyundan gelmekte ve bununla övünmekte bulamazsın."
denmişti.
493 .Başka bir tomarda ise; "Aslında mürşid sensin, çünkü mürşidin mürşid
olduğunu, ancak sen bilirsin, sen tanırsın.
494 • Adam ol da, başkalarına tabî olma. Yürü, kendi yolunu kendin seç.
Mürşid bulmak arzusu ile şaşırıp kalma." diye yazılmıştı.
495 • Başka bir tomarda ise; "Aslında bu ayrılıkların, bu çoklukların hepsi de
birdir. Biri, iki gören kişi, şaşı bir zavallıdır." deniyordu.
• Bir diğer tomarda da; "Yüz sayısı nasıl olur da, bir sayılır, böyle düşünen
delidir." denmişti.
• Bu sözlerin her biri diğerine ters düşen, zıt düşen bir sözdür. Şekerle zehir
bir olabilir mi?33
33 Bu beyitte zıtlar âlemine işâret olduğu gibi, Cenâb-ı Hakk'ın Celâl ve Cemâl sıfatlarının tecellîsi de hatıra gelebilir.
• Şekerden de zehirden de vazgeçmedikçe, sen Vahdet Gülzarı'ndan nasıl
koku alabilirsin?
• Îsâ dininin düşmanı olan vezir, on iki tomara, işte bu çeşit yazılar yazmıştı.
• O vezir, Îsâ’daki vahdeti, renk birliğini idrâk edememişti. Ve Îsâ’ nın mânâ
köyündeki huydan da, bir huy edinememişti.34
34 Senâî Hazretlerinin Hadîka'sında şu meâlde bir beyit var: "Yeryüzünde görülen çeşitli renkler, vahdet küpünde tek
bir renge çevrilir."
39
52l • Vezir de pâdişah gibi bilgisizdi, gafildi. Bu yüzden Kadîm olan,
kendisinden kaçmaya imkân bulunmayan Hakk'la pençeleşmeye kalkıştı.
• O, bir anda içinde bulunduğumuz âlem gibi yüzlerce âlemi yoktan var
edecek bir Hakk'la uğraşıyordu.
549 . Vezir kendiliğinden başka bir hileye baş vurdu. Vâ’z ve nasihatı bıraktı,
halvete çekildi.
550 • Halvette kırk, elli gün kadar kalıp, müridlerini ayrılık ateşine yaktı.
. Halk onun insana huzur veren halinden, güzel konuşmalarından, sohbet
zevkinden ayrı düştükleri için deli divâne oldu.
• Müridler diyorlardı ki: "Sensiz, bizim için hidayet nûru yoktur. Sopasını
tutup yol gösteren biri olmayınca körün hali nice olur?
• Allah aşkına, büyüklüğünün başı için, bize ikrâm ve ihsanda bulun, bizi
daha fazla kendinden ayırma.
555 • Biz çocuklar gibiyiz, sen bizim dadımızsın. Terbiye ve irşad gölgeni,
başımızdan eksik etme."
• Vezir dedi ki: "Rûhum dostlarımdan uzak değildir. Fakat halvetten çıkmama
izin yoktur."
• Hıristiyan emîrleri şefaat dilemek, müridler de nefislerini kötülemek,
suçlarını i'tiraf etmek için vezirin yanına geldiler.
• "Ey kerem sahibi!" dediler. "Biz, ne bedbaht kişileriz ki, senden ayrı
düşünce, her şeyimizi kaybettik; gönülden de, dinden de yetim kaldık.
• Sen halvetten çıkmamak için bahaneler buluyorsun, bizimse, dertli
yüreğimiz yanıyor da, soğuk soğuk ah edip duruyoruz.
560 • Biz senin güzel sözlerine alışmışız, hikmet sütünü içmişiz.
• Allah aşkına, bize bu cefada bulunma, lutfet, ihsan et. Bugün yapacağın
iyiliği yarına bırakma."
565 • Vezir dedi ki: "Aklınızı başınıza alınız, ey dedikodu düşkünleri, ey dilin
söylediklerinde, kulağın duyduklarında hikmet ve nasihat arayanlar.35
35 Güzel söz söyleyen, şeyh geçinen, fakat söylediklerini yaşamayan, hal sahibi olamayan kişiler kasdediliyor.
40
•Şehvet duygusunun kulağına pamuk tıkayınız. Yâni, süflî, aşağı duygulara
âit sesleri duyan, şu görünen baş kulağınızı sağır hale getiriniz ki, can kulağınız
açılsın da, Hakk'ın, hakîkatin sesini duyabilesiniz. Gözünüzden de, dünya sevgisi
bağını kaldırıp atınız...
• Aslında şu görünen baş kulağımız, can kulağımızın pamuk tıkacıdır. Bu
sebepledir ki baş kulağımız tıkanmadıkça, can kulağımız sağır olarak kalacaktır.
• Nefsanî duygulardan uzak, âdetâ duygusuz kalın, sağır olun, düşüncesiz bir
hâle geliniz ki Hakk'ın; `Rabbine dön' hitabını işitebilesiniz.36
36 Fecr Sûresi 27-30.
• Sen, uyanık kaldıkça, uyanıklık dedikodusu ile uğraştıkça, uykuda gizlenen
rüyâlardan, rüyâlardaki konuşmalardan nasıl mânâ kokusu alabilirsin? Görünen
âlemin sırlarından nasıl haberdar olabilirsin?"
• Müridlerin hepsi de dediler ki: "Ey bizden kaçmak için bahane arayan
hekîm, bu hileyi, bu cefâyı bize yapma.
585 • Senin sözün, şeytanı susturur, ağzından çıkan kelimeler, kulaklarımızı
akılla doldurur.
588 • Sen olmayınca, gökyüzü bile bize karanlıktır. Ey mânevî ay, sana nisbetle
şu gökyüzü kim olabilir?
• Gökler, görünüşte çok yüksektir. Fakat mânevî yükseklik, yücelik, tertemiz
olan rûhlara mahsustur.
590 . Görünüşteki yükseklik, cisimlere âittir. Cisimler ise mânâya nisbetle
isimlerden ibârettir."
• Vezir, müridlerine dedi ki: "Sözü uzatmayınız, öğüdümü canla ve gönülle
dinleyiniz.
• Bana inanıyor ve güveniyorsanız, ben emîn isem, emîn olan kişi suçlanmaz,
ben yeryüzüne gök desem, bu böyledir, benden şüphe edilmez.
• Eğer ben, kemal sahibi isem, kemali neden inkâr ediyorsunuz? Kemal sahibi
değilsem, bu zahmet, bu azar neden?
• Ben, bu halvetten çıkmayacağım, çünkü ben, burada içime kapanmış, gönül
ahvali ile meşgulüm."
595 • Müridlerin hepsi birden dediler ki: "Ey vezir, biz, senin kemalini inkâr
etmiyoruz. Bizim sözümüz ağyar sözüne benzemez.
• Senden ayrı düştüğümüz için, gözlerimizden yaşlar akmada, canımızın tâ
içinden, ahlar, eyvahlar coşup durmaktadır."
41
643 • Vezir içerden seslendi de dedi ki: "Ey müridler, şunu bilmiş olun ki,
• Hz. Îsâ'dan bana, bütün dostlarından ve yakınlarından ayrıl, tek başına kal...'
diye haber geldi.
645 • Yüzünü duvara çevir, yalnız başına otur. Hatta, kendi varlığından,
benliğinden, benlikten bile uzaklaş, halvet et.
• Bundan sonra, bana konuşmaya izin yoktur. Bundan sonra benim, dedikodu
ile de işim gücüm kalmamıştır.
• Dostlar, Allah'a ısmarladık. Artık ben öldüm. Varımı yoğumu dördüncü kat
göğe taşıdım.
• Böylece istedim ki, dünyanın ateşle dolu derinliklerinde bir odun gibi
zahmetler ve meşakkatler içinde yanmıyayım.
• Bundan sonra dördüncü gökte, Hz. Îsâ'nın yanında oturacağım."
650 • Sonra, vezir, bütün hıristiyan emîrlerini, birer birer çağırdı, her biri ile
ayrı ayrı görüşüp, konuştu.
• Herbirine dedi ki: "İsâ dininde, Hakk'ın vekili benim ve benim halifem de
sensin.
• Öbür emîrlerin hepsi de sana uymak zorundadırlar. Îsâ onların hepsini sana
tâbi' kılmıştır.
• Hangi emîr aksilik yapar, sana uymazsa, onu yakala, ya öldür, yahud esir et.
• Ama, ben sağ oldukça, bu söylediklerimi kimseye söyleme, ben ölmedikçe
de bu reisliğe istekli olma.
655 • Ben hayatta kaldığım müddetçe bu sırları hiç açıklama, pâdişahlık
dâvâsına kalkma, bir çok şehirleri elde etmek sevdasına kapılma.
• İşte şu tomarı al, onda bulunan, Îsâ dininin hükümlerini ümmete açık bir
dille, bir bir oku."
• O emîrlerden her birine, ayrı ayrı olarak; "Hakk dininin senden başka vekili
yoktur." dedi.
• Emîrlerden her birini, birer birer ta'ziz ve takdis etti. Birine söylediklerini
aynen ötekilerine de söyledi.
• Böylece her birine bir tomar verdi. Her tomarda yazılı olanlar, öbürüne
aykırı idi.
560 • "Elif"den "ye" harfine kadar, nasıl harflerin şekilleri birbirine
uymuyorsa, o tomarlardaki yazılar da, birbirine uymuyordu.
42
662 • Bundan sonra vezir, kırk gün daha kapısını kapadı. Sonra da kendini
öldürüp, varlığından kurtulup gitti.
• Halk, onun ölümünü duyunca, mezarının başı bir kıyamet yeri oldu.
• Onun yası ile halk, saçını, sakalını yolarak ve elbisesini yırtarak mezarının
başına öyle bir yığıldı ki...
665 • Arab'dan, Türk'den, Rum'dan, Kürd'den oraya toplananların sayısını
ancak Allah bilirdi.
• Onun mezarının toprağını başlarına saçtılar, onun derdini kendilerine
derman bildiler.
• Kabri başında bir ay oturup mâtem ettiler, gözlerinden kanlı göz yaşları
akıttılar.
• Bir ay geçtikten sonra halk dedi ki: "Ey emirler, vezirin yerine, sizlerden
kim geçecek?
• Onu bilelim, vezirin yerine ona uyalım. Ona candan bağlanalım, elimizi de
eteğimizi de onun eline teslim edelim.
670 • Madem ki güneş battı da o batış bizim gönlümüzü dağladı. Onun yerine
bir çerağ uyandırmaktan başka çare yoktur.
• Sevgili, göz önünden kaybolunca, bize onun yerini tutacak bir armağan
gerekir.
• Gül mevsimi geçip de, gül bahçesi harap olunca, gül kokusunu nereden
koklayabiliriz? Gül suyundan..."
• Emîrlerden biri ileri atıldı. O vefalı insanların yanına gitti. Dedi ki: "İşte o
zâtın vekili, hatta bu zamanda Îsâ’nın halifesi benim...
• İşte şu tomar, ondan sonra benim vekil olacağımın belgesidir, şâhididir."
• Başka bir emîr de pusudan ortaya çıktı. O da vekillik dâvasına girişti.
700 • O da koltuğunun altından bir tomar çıkardı, gösterdi. Derken ikisini de,
bir çıfıt öfkesi sardı.
• Diğer emîrler de, birer birer ortaya çıktılar, keskin kılıçlarını çektiler.
• Her birinin elinde bir kılıç ve bir de tomar vardı. Sarhoş filler gibi birbirine
düştüler.
• Yüzbinlerce hıristiyan öldürüldü. Kesik başlardan, tepeler meydana geldi.
43
• Sağdan soldan kan selleri aktı. Bu savaş yüzünden havaya dağlar gibi tozlar
kalktı.
• Vezirin ektiği fitne tohumları, başlarına âfet kesildi.37

Mesnevi Tercümesi (6 Cilt), Mevlana Celaleddin-i Rumi (Sayfa 33 - Ötüken)Mesnevi Tercümesi (6 Cilt), Mevlana Celaleddin-i Rumi (Sayfa 33 - Ötüken)