• Mehmet Said Aydın'dan etimoloji ve şiir ikilisine dair sohbet. Başlangıç düzeyi, tatlı güzel bir sohbet. Başlangıç düzeyi olsam cidden elime kalem kağıt alır çalışırdım dediklerine.

    Mehmet Said Aydın kim? Kendisi şair, en düz tanımıyla. Belki 10 senedir uğraştığı Komünist Manifesto'nun Kürtçesini de çevirir ve artık ona çevirmen falan deriz. Bilemiyorum, zaman ne getirirse. Bir şiirini bırakayım ve ardından bahsini ettiğim videonun linkini. Öncelikle şiir:


    Konu bu değil

    bir türkü dinlersiniz, eşlik edersin sen, “hangi bağın bağbanısan”
    bir aşk oluverecek kadar bir aşinalık değildir ama konu bu değil

    fakat konu bu değil, türküye eşlik etmen, aşk yahut karabasan
    saat çok geçtir, birinin iniltisi dokuz yaşında, beden ve ateş 
    bunca yılda birkaç alfabe öğrettiler bana, biri arap biri kiril
    orak çekiç ezilen halkların sosyolojisi, 
    ezilenlerin pedagojisi ve 1844 elyazması

    senin adın zîn değil, benim ne mem ne tajdîn 
    benim adım bir şarkıda hiç geçmiyor, senin adın bir şiirde

    bana bir kasım gecesi sen hiç türkü söylemedin 
    ben sana dördüncü kasım’da belki mem û zîn 
    o şair gibi söylersem, turgut uyar’ı ben çok seviyorum ben hiç sevmiyorum

    muhacir değilim, mağrib bilmem ben maşrık bilmem
    iltica edecek kadar cesaretim yok, şiirin içinde bir ülke

    kürdistan serin bir kelimedir.

    senin saçlarının kahverengi olduğunu aklımda tutarım ben. 
    kahvenin bir rengi olduğunu da. kahvenin kokusunu

    da.

    oysa hâlâ konu bu değil.

    Mehmet Said Aydın


    Link; https://youtu.be/C7BwQhelE8M

    Bu iletiyi neden paylaşıyorum?
    1.si kendime not olsun diye,
    2.si ise etimolojiye yahut şiire - yazmak için, okumak için- ilgi duyanlara yeni bir tarzı da göstermek için. Belki yeni değil, ama kendisi pek az biliniyor.
    Komünist Manifesto'yu nasıl çevirecek asıl merak konusu bu tabii. Türkçenin Kürtçesi olacak, belki aslından çevirecek bilemiyorum ama Heidegger'in Dasein'i ortada kalmıştı.

    Neyse iyi okumalar ve izlemeler- başta bana-.
  • 94 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Dostoyevski okumaya başlamak için iyi bir seçim olabilir. Dostoyevski severlerin ise yine okumaktan keyif alacağı bir kitap.
    Kitap kısa roman diyebileceğimiz bir eser. Ben Can yayınlarının Fotoğraflı Klasikler Serisinden okudum ve girişte öncelikle kitap ve Dostoyevski hakkında bazı noktalara değinmişti. Daha sonra İlk gece, ikinci gece, Nastenkanın hikayesi, üçüncü gece, dördüncü gece ve sabah şeklinde bölümlerden oluşuyor roman. Başkahramanın adını bilmiyoruz, kendisi yalnız ve hayalperest bir adam. İlk gece Petersburg sokaklarında yürürken nehrin kenarında Nastenka diye bir kadına rastlar ve o gece yokları kesişir. Nastenka ile dört gece dışarıda buluşup sohbet ederler. Nastenkanın bir hikayesi vardır ve bu da bir aşk üçgenine dönüşecektir. Dördüncü gecenin sonunda olay çözümlenir ve sabah kahramanımızdan son sayfaları okuruz.
    Beyaz Geceler yalnızlık, aşk, bekleyiş, dostluk, sadakat, hayal gibi konulara değinen naif bir roman.
  • ‘’Zifiri bir halka idi toprak, yıldızlara sığınırdı bazen.’’

    Hiç kimse her daim kudretli yahut her daim naçar olamazdı.Yüksekten uçanların boyun eğdiği,alçaktan kanat çırpanların da şimşek hızıyla maviliklerde gözden kaybolduğu zamanlar muhakkak ki vardı.

    İnsanları uzaktan seyrederken, onlara her zamankinden yakın olabilirsin...

    Devir döndü;
    Zaman yine piç oldu

    Sen kendini küçük zannedersin. Halbuki en büyük alem sende toplanmıştır. Ebru bunu fısıldar bize. Bilir tek nokta, en ince fırçanın ucuyla suya bırakılan minnacık bir nokta, olur sana umman u derya. Yayılır, kıvrılır, lamelif misali dolanır. Katreyiz alemde, lakin unutma ki tek bir nokta Pinhan, tekmil sırları içinde barındırır.

    Gündüz ve gece, güneş ve ay ayrılmışlardı uçurumdan hudutlarla ve o, kah orada, kah burada, konargöçer, ölürdirilir umutlarla sırrını canından ala bilerek korumakta, ağyarın gözlerinden, yavuz dilden sakınarak yaşamakta ve deli gibi korkmakta idi uçurumun üzerinden her atlayışında. Ta ki o güne o mavilikle buluşana kadar.

    Görünenle yetinirsen eğer sadece tırtılı bilirsin. Çirkindir ya tırtıl, gönlünü çelmez. Görünenin ötesine geçmek istersen eğer, aradan örtüyü kaldırıp da gönül gözü ile bakarsan, kelebeği bulursun karşında. Güzeldir ya kelebek, gönlün ona akar. Lakin gönül gözünle görürsen eğer, kelebeğe değil tırtıla sevdalanırsın.
    ...
    Sade tırtıl ile kelebek değil elbet. Sakın ola horgörme Pinhan; canları horgörme. Bak bu gayb alemine, bir kendini gör. Bak kendine, cümle mahlukatın özünü gör. Devri tamam olan gelir, devri tamam olan gider. Gelen, gidende saklıdır; giden gelende saklı.

    İsim dediğin, Hz. Adem’den bu yana, kendini taşıyanı kah usul usul yoğurur, kah efsunlu iplerle sıkı sıkı bağlardı, isim dediğin yüksekte, uçanın belini bükecek, alçaktan geçenin başını doğrultacak; pervasıza perva, korkusuza korku katacak kadar kudretli idi.

    Katreyiz alemde, lakin, dilde derya olmuşuz.

    İsimler büyülüdür. Sade büyülü mü, isimler hem de büyücüdür. Bir isimle ol ismi taşıyan, evvela hemnam; bir zaman sonra hemsıfat ve hemmeşrep; derken hemdil, hemkadeh ve hemsohbet; en nihayetinde de hemsefer oluverirler. Sefer vakti kapıya dayandığında, yolcu yolunda, hancı hanında gerektir.

    O da bildiğini dilinden, gördüğünü gözlerinden sakınır, saklar. Sır vermez.

    Emanet dediğin bir vakit sonra geri alınır Pinhan. Hikaye dediğin emanet değildir. Demem o ki, sen daha hikayeni yasamadın Pinhan. Yüreğin daralmakta kaç zamandır bilirim. Kendine yollar, akacak mecralar aramaktasın onu da bilirim. Durri Baba'nin neden sana görünmediğini, neden böyle uzak durduğunu merak edersin, buna içten içe üzülürsün. Oysa bizler Durri Baba'yı her gün her gece görür; onunla uzun uzun sohbet eder, avuç dolusu güler, hüzünleniriz. Hikayelerimiz ortaktır, birdir. Biliriz. Hikayelerden alametler derleriz. Senin defterinse henüz bostur Pinhan, bos olduğunu bilirsin sen de. Doldurmaya gayret edersin. Lakin bunu yanlış yerde yaparsın. Burada yeni hikaye yazılmaz. Bizim nazarımızda zaten her hikaye, ta kalubeladan kalma eski bir hikayedir. Gel gör ki hikayesini yasamamış olanlar bunu bilmez, onlar yeni bir hikaye arar durur kendilerine. El değmemiş olsun, tadına bakılmamış olsun isterler. Çünkü bir olmayı değil, tek olmayı arzu ederler. Sana daha başka ne söylesem ki Pinhan? Bunları fehmeylemen icin yeni sandığını yasaman icap eder. Seninle burada ayrı düşer yollarımız. Elbet bir vakte kadar, o zaman yeniden kavuşur, kucaklaşırız.

    Hayalle hafıza ateşle su gibidir. Her biri ister ki bir tek kendi kalsın orta yerde, öteki kaybolsun. Hayal dediğin hafızayı boğmak, hafıza dediğin de hayali yakmak ister. Onlar didişirken, biz de deriz ki 'bu yaptığınız gaflettir. Zira sade bu demde değil başka başka demlerde yaşamışlığımız var. Aslında siz karındaşsınız.' O vakit anlar kavgayı keser. Anlarlar ki hatırlamak için hayal kurmaya, hayal edebilmek için de hatırlamaya muhtacız. Hikaye dediğin de budur zaten. Bu andır. İçinde geçmiş ve gelecek, hafıza ve hayal barınır. Her hikaye, ezeli evveli olmayan, alabildiğine hudutsuz bir andır. Ne başta, ne sonda; tam da ortadadır. O vakit hayal de hafıza da anlar ki hikayeler hep eskidir, aynıdır. Velhasıl bunca süslü kelime, bunca harf tek tek bir noktada saklıdır.

    Hikayeni yaşamadan özünü bulamazsın.

    Hiç kimse her daim kudretli yahut her daim naçer olamazdı, yüksekten uçanların boyun eğdiği, alçaktan kanat çırpanların da şimşek hızıyla maviliklerde gözden kaybolduğu zamanlar muhakkak ki vardır.

    İnsan bazen ağır ağır kademe kademe görür. Bir resmin eteklerindeki ayrıntılardan başlar görmeye ve orda burada yalpalayan kıvrılan bakışları usul usul varır resmin merkezine.

    Halka, bir nokta idi başlangıçta ne küçüktü ne büyük ne yerdeydi ne arşta çünkü sadece o vardı nokta dediğinse ısırılmamış, dişlenmemiş bir elma elma diri, elma sulu ve kan kırmızıydı ne zaman ki diş geçirildi elmaya ne zaman ki o kırmızı cevher oldu iki pare ben, sen davası çıktı ortaya ayrı düştük gayrı düştük vakit yitirmeden dönelim dersen sılaya bir iken çok olduk çok iken bir olalım dersen hatırla hafıza elmayı hikaye eder kuytularda kuytularda işimiz ne varalım dersen meydana varıp da konuşturalım dili olmayan kitabı
    bil ki dervişlik dediğin ne hırka dadır ne taçta
    inci sedef lalü gevher beri dursun nasılsa karışacak ten türaba
    yeter ki sen seni bil sen seni ne de olsa derya ummandır balığa
    kendinde gör on sekiz bin alemi feh-meylemekse maksadın bu isim badehu duralım dara vuslatın yolu nedir bir de biz bilelim dersen lüzum yoktur yola yordama ne kadar çok yürek varsa çarpan ne kadar çok gönül gözü varsa dost cemaline müptela o kadar çok yol yordam var demektir var kendin hesapla
    Kimileri hesap kimileri feryat ederken döner durur halka
    halka dediğin tepeden tırnağa aşktır orada yer yoktur gazaba ben dönerim o döner halka döner
    öyle bir halkadır ki bu kimsecikleri bırakmaz dışında haber salın börtü böceğe, kurda kuşa yedi iklim, köşe bucağa ve burnumuzun dibinde gizlenen kaf dağına kardeşiz cümle mahluka madem ki alem adem, adem de alem içindedir yetmiş iki millete bakarız aynı nazarla ballar balını bulmak için kol kola girip bir öne bir arkaya kovanı mızı yağma etmek için..

    "hu" çekmek her nefes alışta la-mekanı, bir-mekanı kah orada kah burada el, ayak, baş; suret ile kaş değil adem manaya derler
    mana ki noktada saklıdır nokta ki kadrince kadirdir ve dahi dört kitabın elifbası dır dervişlik davası güdene rıza lokmasını zoraki sin direne bir çift lafımız vardır. Hızlanır nokta Döner nokta bir feryat kopar bağrından kül oluruz yana yana ben sen gider
    Can canan gider aşık maşuk biter nokta halkaya devreder öyleyse ne başlangıç, ne son sadece bir orta nokta...
    adını ne koyarsan koy ister elma ister nokta ister hafıza ister halka...

    Kırılmamak için bükül Düz olmak için eğril. Dolmak için boşal, Parçalan ki yenilen Az şeye sahip olanlar Çoğa kavuşabilirler Çok şeyi olanların zihni karışır.

    Bir kalabalığa sığınıp yalnızlıktan sıyrılmak istediği için değil; yarattığı her korkuda, sebep olduğu her çığlıkta bozduğu her güzellikte, soldurduğu her gülümsemede aslolanın kendi yalnızlığı olduğunu kendine sade kendine ispat edebilmek için.

    Kıyamet dediysek, alevlerin meali herkes için bir olacak değil elbet. Malum ya, her yangın nice insanı inim inim inletirken, bir de bakmışsın ki kiminin de yüzünü güldürür. Belki de budur bu işlerin hikmeti. Ne safi kötülük, ne de safi iyilik. Ne de olsa, kötünün en okkalısı bile, bazı bazı, bazılarına, mucizevi bir merhem terkip eyleyip, cılk yaraları iyileştirir. İnanması ne denli zor olsa da, kiminin ruz-ı mahşeri, kiminin ruz-ı hızırı oluverir.
    Yaşlı kadın gerekli özeni gösterip onu kendine getirmiş: sonra da kendisine ‘’Neyin var oğlum?’’ Bu denli alt üst olacak ne gördün ki?’’ diye sormuş

    Emanet dediğin kutsaldır/ hem kutsal hem de nazlıdır/ kudreti kendinden menkul/ zehiri isminde saklıdır/ bir kez olsun bilinmese kadrin/ hemencecik küser, kırılır/ gider bir kuytuda soluklanır/ göz ister görmeye/ yürek ister geri getirmeye/ kaçmaya teşebbüs etmek nafiledir/ yol ister firar etmeye/ emanet kuytularda ilenirken/ korku salar üstümüze/ gece gündüz peşimizi bırakmazken/ sonumuzdan korkarız/ sonumuz olmasın diye diye/ böyle giderse/ zail olmaz kara bahtımız/ çünkü emanete hıyanet ten/ hayır gelmez kimseye/ kıssadan hisse/ şaşmaz hikmettir/ vicdan borcu para ile pul ile ödenmez/ hıyanet ki kuzu postunda kurttur/ evvel güler yüzüne/ sonra ciğerini söker/ pare pare/ felaket dediğin başlar o zaman/ başlar rüzgar gibi/ fırıldak gibi dönmeye/ cila çeker keyfine/ gene de bakılır bir çaresine/ şifasız hastalık yoktur bu alemde/ kefalettir felakete çare/ emanet ucuz bahaya gitmem der/ muntazır eder teşrifine/ ne zaman ki ödenir kefaret/ ne zaman ki sunulur gümüş bir tepsi içinde/ emanet der ki bağışladım/ ettiğiniz hıyaneti bağışladım.

    Geçmiş ve gelecek yoktu, İstanbul vardı, ölüm yoktu, yaşam yoktu, yalnızlık yoktu, ıssızlık yoktu, İstanbul vardı..

    Haram da/ helal de/ cennetin hurileri de/ nâr-ı cehennem de/ birdir bize/ cenneti cayır cayır yakmak/ cehennemin alevlerini söndürmektir gayemiz/ bize sade seni gerek seni/ kirpiğimizi kalem/ gözümüzü defter eylemişiz/ nefsimizi köreltip/ kimsenin ayıbını görmemişiz/ gönül yapmayı/ arş yapmaya bir tutup/ gönülden gönüle/ yollar kurmuşuz/ ten türap bir olunca/ her dem yeniden doğmuşuz Ne kabir azabı/ ne zebani zulmü/ o yardan ayrı düşmektir/ nazarımızda en dilhıraş acı/ ne dürülür amel defteri/ ne geçilir sırat köprüsü/ rahman ve rahim olandır o dostun ismi/ o sever/ o gözetir/ onun merhameti hudutsuzdur/ onun merhameti öfkesinden büyüktür

    "Ademde dahi dört od mevcuttur. Mide odu, şehvet odu, soğukluk odu ve muhabbet odu. Hem dünyada dahi dört od vardır. Taş odu, ağaç odu, yıldırım odu, Tamu odu. Nasıl ki yedi kat gök var; ten dahi yedi kattır. Et, kan, damar, sinir, süğük, ilik yedi kat göğe benzer.
    Hem dünyada ırmaklar var. Amma gözyaşı ırmaklara benzer. Ve hem dünyada dört türlü su var. Evvel safi; ikinci acı; üçüncü koyu; dördüncü yer suyu. Amma tende dahi var; evvel ağız suyu, tatlı...ikinci göz suyu acı...üçüncü kulak suyu...dördüncü burun suyu koyu...

    Ve hem dünyada bulutlar, yağmurlar var. Pes kaygu buluda, göz yaşı yağmura benzer. Ve hem artmak eksilmek var. Pes tende dahi kuvvet var. Kimi yerde kuvvet eksilir, kimi yerde artar."
    Hal böyle iken dört unsur var insanda. Safra dediğin ateştir; tabiatı sıcak ve kuru. Kan dedigin havadır; tabiatı sıcak ve rutubetli. Balgam dedigin sudur; tabiatı soğuk ve rutubetli. Sevda dediğinse topraktır; tabiatı soğuk ve kuru. Ola ki bu dördünden herhangi biri ötekilere galip gelirse, o vakit vücut hastalanır. Vücudun selameti için dördünün muhabbetlerinin aksamaması elzemdir. Aksamaması için de baş dediğin, iki de olsa tek de olsa aşkla yoğrulmalı, yaradandan ötürü yaradılanı sevmeyi bilmelidir.

    Biz nefsimizi silmekten değil bilmekten yanayız.

    Neden hayatta kalmak istemişlerdi ki onları var edenler, onlara hayat verenler olmayınca?

    Dağ, tepe/ bayır, ova/ su ve toprak/ ateş ve hava/ senin kokunla yoğrulmuş/ buram buram sen kokmakta/ her nefeste/ her iç çekişte/ ve her özlemde/ seni/ sade seni/ soluyorum/ senin karşında utanmaktan değil/ seni utandırmaktan/ korkuyorum/ öyle bir sapa yola/ soktun ki/ beni/ öyle bir yolda rehberlik ettin ki/ hep ışığı görmemek için/ görüp de/ gün ortasında çırılçıplak kalmamak için/ yalvardım durdum/ en nihayetinde/ dönüp dolaşıp vardığım yerde/ senden/ bir senden/ uzak düştüm/ ayrı düştüm/ belki de ilk kez/ o zaman bölündüm...
  • Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz. Tutunamayanlar’dan

    Bu anlatacağımın Selim Işık’la ilgisi yok.
    Bu Selim’le aynı koğuştaydık, cezaevinde. Üst katımda yatar, geceleri homurdar, horuldardı. Ben topal olduğum için alt katı vermişlerdi bana. Selim’in horultusundan uyku tutmazdı beni. O böyle horuldayınca, geceleri suya uyanır gibi, ben uykuların en güzelinden uyanırdım. Uyanır uyanmaz da “içeri”nin ağırlığı bir karabasan gibi üstüme çökerdi. Ben böyle olur olmaz, gider “dışarı”ya sığınırdım. Sığınırdım sığınmasına da, birden yatağımda bulurdum kendimi. Biraz toparlanayım desem, kafamı ranzanın demirine toslardım. Aklımı başıma toplar, mezarından çıkmaya çalışan ölü gibi, içeride olduğumu hatırlar, döner, yastığımı ıslak bulurdum yine. Sonra Selim’in horultusunu tekrar duyar, bu horultu beni alır dışarıya tekrar gönderir, eskilere gider gelir, beynime kazınır, ona takılıp kalırdım.
    Böyle uykuyla uyanıklık arasında gidip gelirken ben, duvarlarda onun görüntüsü büyür, büyüdükçe bu görüntü, ben un ufak olur, erirdim. Ben eriyedurayım, uğrun uğrun bir uğultu gelip kalbime sızar, vücudumu zangır zangır titretirdi.

    Derken, hep aynı şarkıyı çalan bozuk bir teyp gibi, bakışlarımı bu görüntüden alamaz, gözlerine takılıp kalırdım.
    Ben böyle takılıp kalırken, bu duvardaki görüntüyle sevişedururken, bozuk teybin önce cızırtılar çıkarıp sonra da aniden pat diye durması gibi, ben de dışarı ile içerinin birbirine karıştığı o görüntüler arasında, bir an önce çıksa da kurtulsam Selim’in horultusundan, bu beni dışarıya gönderip gönderip dönmemelerimden, diye düşünürdüm.

    Ama Selim de siyasiydi. Hem, ağırdı. 125’ten. Müebbet.
    Yerimi değiştirin desem, şu kalorifer peteğinin yanına, o hiç olmaz.
    Arkadaşlar anlattılardı geçende, Selim’in refiki: “Dağda yakalamışlar bunu, hain bir pusuda, üzerinde kalaşnikovuyla. Önce gözaltı, sonra apar topar buraya.” Zorlamışlar önce, zorlamaz olurlar mı, ama Selim gitmemiş itiraf koğuşuna. Kendi içinde net, tutarlıymış. İhanet etmezmiş. Edemezmiş. Koğuşa geldiğim ilk günü hatırlıyorum da şimdi. Aman Allahım yüzüm gözüm şiş, tuzla buz! Topal ayağımı daha mı bir sürtüyorum, ne. Başıma üşüştüler. Bir sorgu da burada. Kimseyi okumuş muyum, hangi bilgileri verdim, yazılı olarak bir rapor ver, dediler.
    İşte o an gözüme ilişti Selim: İnce, uzun. Sigaradan bir nefes alışı var ki, beni bile rahatlatıyor. Köşeye çekilmiş, uzaktan bakıyor. Elleri alnında. Ara ara yüzündeki sivilceyle oynuyor. Sonraki gündü galiba, ağzından bir çift laftı dökülen: “Geçmiş olsun!” Duyduğum bu sesle kalakaldım çok zaman.
    Kaç zaman oldu, hâlâ alışamadım buraya. Buranın kasvetine. Selim’le iki çift laf edeyim desem, Selim konuşmaz, ötekiler “Ahbap çavuş ilişkileri yok arkadaş” derler. Dışarıyı düşünsem, boynumu ellerimden uzak tutmalıyım. Çünkü boynum ve ellerim iki üvey kardeş gibi şimdi. Hangi birini diğerine uzatsam, yüzüme gözüme bulaştıracağımdan korkuyorum.
    Beni burada biraz da yaşatan Selim galiba. Onun bir sır gibi susması. Ben de kendime sussam biraz, oldu olacak. Her tarafımdan kelimeler dökülüyor; mutsuz, kara harflerden oluşan kelimeler. Öteye beriye karışıyor. Topal ayağımla eziyorum da kelimeleri, olmuyor, olmuyor, yine olmuyor. Sıkılıp Selim’i gözler buluyorum kendimi yine. Bu aralar Selim biraz tuhaf.

    Tuhaf dedim ya, bu sıralar garip bir şeyler oldu Selim’e. İlkin kimse bir anlam veremedi. Havalandırmada birkaç volta attıktan sonra gidip köşesine, özel köşesine çekilmeye başladı. Ben yoruluncaya kadar volta atar, erken düşerdim. Hoş görürlerdi. Günlerce böyle oldu bu. Selim’in attığı voltaların sayısı günbegün azalmaya başladı. Hatta bazı günler volta bile atmadığı oldu.
    Havalandırma açılır açılmaz, Selim her zamanki köşesine çekilir, gözleri karşı mavi apartmanın son balkonunda gezer, dolaşırdı. Sonra o yorulmak bilmeyen gözlerini bir an için
    balkondan alır, o an yanında oturan bana, gözlerime dikerdi. Ne var lan, der gibi. Galiba bazılarını hayat erken büyütüyor. Selim de onlardan biri. Hayatın en erken ve en önce büyüttüklerinden. Hayata hep geç kalanlardan. Selim hiç kuşkusuz bunlardan biri. Gecikmeli yaşayanlardan…

    Ama Selim konuşmazdı. Ben sorardım, o anlatmazdı. İki parmağını dudağına götürüp sigara isterdi. Verirdim. Yeni sorulara boğardım onu. O inatla susardı. O böyle durmadan susunca, gırtlağımda bir harf, gider bildiğim en eski küfre dönüşür, o yine hiçbir şey anlatmazdı.

    Sonra sonra, gizli gizli, kulaktan kulağa bir sır gibi dolaştı: Selim âşık olmuş, dediler. Mavi apartmandakine. Dediler de herkes inandı. Şehre yeni gelmiş bir film gibi, ortalığı bir şenliktir aldı. Uzun sürmedi.

    İdareden bir haber geldi. Bu haber bir uğultu halinde koğuşta yayıldıkça yayıldı. Hatta yayılmakla kalmayıp herkesin yüzüne gözüne sindi. Duvarlarda bu ses yankılandıkça, herkesi bir ürpermedir tuttu. Kimi cılız bir sesle, ”Bizi öldürsünler bari!” dedi. Sonra yüksek sesle, bir marşa eşlik eder gibi, herkesten, “Bu kadarı da fazla. Bizi öldürsünler bari!” homurtuları yükseldi. Birden sigaralar yakıldı. İlk nefeste öksürük tuttu birkaç kişiyi. Döndüm Selim’e baktım. Üzgün buldum. Benim Selim’e bakmamla koğuş sorumlumuz ikili konuşmaları susturdu. Ağzı bir silah da kurşundan sözler dökülüyor. “Direneceğiz. Yarından itibaren dönüşümlü açlık grevini başlatıyoruz.” O böyle, “……. yapılacak ……. uyulacak……. Bu bir karardır……. Aksi takdirde…….” derken, ben döndüm gene Selim’e baktım. Daha da üzgün buldum. Sanki içine doğmuş garibimin. Yüzü sapsarı kesilmiş. Elleriyle, parmaklarıyla oynuyor. Tırnaklarını kemiriyor.

    Bizim koğuşu ikiye böleceklermiş. Öteki koğuşa geçeceklerin isimleri er geç belli olurmuş. Yakın bir zamanda da yeni bir sisteme geçilecekmiş. Bu yeni sistemden şimdilik anladığımız; ikişer üçer kişilik odalarda kalacağımız. Yani içerinin de içerisi bir yer. O gün köşesinden hiç kalkmadı Selim. Havalandırmada yine yanına çömeldim. Parmaklarını dudaklarına götürmeden, çıkarıp sigara verdim. Ben de yaktım bir tane. Gözlerimi Selim’den aldım. Kız çamaşır asıyordu balkonda. Selim’in gözleri onda. Fark edilmeyecek gibi değil. Yok, olacak gibi değil, Selim bir türlü konuşmaz. Kalp çarpıntılarını duyacağım neredeyse. Birden benim de içim doldu. Ağladım ağlayacağım. Selim’in gitmesine mi, balkonu artık görememesine mi, kendi halime mi, bilmiyorum. Bildiğim şu ki, buradayken birkaç kez çıktım dışarıya, yani mahkemeye. Ring aracındayken, gelip geçenleri görürdüm. Beklerdim, o gelip geçenlerden biri de beni görsün diye.
    Olan oldu, çok geçmedi. Akşama isimler okundu, öteki koğuşa geçeceklerin isimleri: ……. Selim Işık; 1974/Lice……. Neyse ki benim adım yok.
    Üç gündür üst katım boş. Yine uyuyamıyorum. Yok, Selim’in gidişine değil. Dışarısı beni sarıp sarmalıyor. Görüşe de gelmez oldu şu aklımdan çıkmayan: O. Evet, büyük O. Başka nasıl yazılabilir ki!

    Yoksa başka biri mi?.. Dayanmalıyım. Gidip tıraş olmalı, yüzüme gözüme daha özenle bakmalıyım. Bakıyorum. Çaresiz buluyorum yüzümü. Bekliyorum, biri gelsin ve beni kurtarsın ya da ondan bir haber getirsin.

    Dayanamıyorum. İçim içimi yiyor. Annemlere de soramam ne oldu diye! Zaten kaç görüştür, onların da bana bir şey söylediği yok. Eve ziyarete gelen bir iki arkadaştan haber veriyorlar, getirdikleri dolmaları ve yeşil soğanı yedim mi yiyemedim mi, bir ihtiyacım var mı yok mu, diye soruyorlar. Ben lafı evirip çevirip O’na getirmeye çalışsam da, uzun bir suskunluğun üzerine dökülmüş kelimeler gibi, bir türlü anlamıyorlar. Anlamıyorlar. Dayanmalıyım. Dayanmalıyım. Evet, iki kere. En iyisi oturup şöyle uzun bir mektup yazmalıyım, tek cümlelik: Beni unut!

    Oysa unutmak isteyip de O’nu hatırlayan hep ben!
    Dördüncü günün sabahı çıkageldi Selim. Gelir gelmez de havalandırmaya attı kendini. Dilekçe vermiş idareye. Bizim koğuşa geçmek için. Bizimkiler şüphelendi tabii. İşbirliği falan. Öyle kolay değilmiş bir dilekçeyle koğuş değiştirmek… Kulak asmadım. Ben sevindim gelmesine. Hiç olmazsa bir umudu var onun: Karşı mavi balkon. Ya zavallı ben, benimse dilimde uzadıkça uzayan şu tek ve uzun cümle: Beni unut!

    Korktuğumuz başımıza geldi. Hayır hayır, Selim intihar etmedi, ben de… İdareden yeni bir haber geldi. Bu haber, duvarları çatlatacaktı neredeyse. İkişer üçer kişilik odalarda kalacakmışız artık. Koğuş yok!

    Tuvalete giderken gördüm. Selim gardiyanlarla hoş sohbet. Soruyor:
    – Karşı mavi apartmanın sekizinci katını hangi oda görür?
    Kulağımda çınlayan son cümle:
    – İtirafçı koğuşu.

    MURAT ÖZYAŞAR // AYNA ÇARPMASI
  • 157 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Suphi Nuri İleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemi ile Cumhuriyetin ilk yıllarında gazetecilik yapmış ve aynı zamanda hukuk profesörü, öğretmen, yazar özelliklerini taşıyan bir aydın.. Yedek subay olarak askerlik görevini Dördüncü Ordu Kumandanı Cemal Paşa'nın yanında tamamlamış, daha sonra ise Atatürk'ün ve milli mücadelenin savunucusu olarak gazetecilik yapmıştır.
    Suphi bey o kadar yalın ve içten anlatmış ki yaşadıklarını okurken karşılıklı sohbet ediyormuş hissine kapılıyorsunuz. Çok beğendim ve tavsiye ederim okumanızı...
  • Ebû Câfer Muhammed b. Ali bildiriyor: Babam bana nasihat ederken şöyle dedi: “Evladım؛ Beş kişiyle dost olma, sohbet etme ve yolculuğa çıkma!”

    Kendisine: “Sana feda olayım babacığım! Bu beş kişi kimlerdir?” diye sorduğumda: “Fasık biriyle dost olma ki bir yiyecek veya daha aşağısı için seni satar!” dedi. Kendisine: “Bunun daha aşağısı nedir ki? diye sorduğumda: “O yemeğe tamah etmesi ama elde edememesidir” dedi.

    Ona: “Babacığım! ikinci kişi kim?” diye sorduğumda: “Cimri ile dost olma! Zira ona çok ihtiyaç duyduğun zor bir zamanda malını senden esirger!” dedi.

    Ona: “Babacığım! üçüncü kişi kim?” diye sorduğumda: “Yalancı ile dost olma! Zira yalancı dost, serap gibidir, sana yakını uzak, uzağı da yakın eder” dedi.

    Ona: Babacığım! Dördüncü kişi kim?” diye sorduğumda: “Ahmak ile dost olma! Zira sana iyilik yapmak ister, ama zarar verir” dedi.

    Ona: Babacığım! Beşinci kişi kim?” diye sorduğumda ise: Yakınlarıyla bağını kesmiş olan bitiyle dost olma! Zira Allah'ın Kitabı'nda üç yerde böylesi bir kişinin lanetlenmiş olduğunu gördüm” dedi.(Ebu Nuaym,Hilye)
  • EĞER AŞK VARSA ZAMAN AHMAKÇA BİR SÖZDÜR

    (Furuğ Ferruhzad’ın değişik yıllarda yaptığı seyahatler esnasında İbrahim Gülistan’a yazdığı mektuplardan bölümler.)

    Hayatımı kaybettiğimi hissediyorum… ve yirmi yedi yaşında bilmem gereken şeyden çok azını biliyorum. Belki de sebebi hiçbir zaman parlak bir hayatımın olmayışındandır. On yedi yaşında komik bir aşk ve evlilik gelecekteki hayatımın temellerini sarstı. Hayatta asla bir rehberim olmadı. Kimse beni fikren ve ruhen eğitmedi. Sahip olduğum şeyleri kendim elde ettim ve sahip olmadığım şeylere de sahip olabilirdim ama huysuzluklar, kendini bilmezlikler ve hayatın çıkmaz sokakları onları ulaşmama izin vermedi. Başlamak istiyorum.

    ***
    Benim kötülüklerim kötü olduğundan değil, işe yaramayan iyiliklerin fazla hissedilmesindendir.
    … içimde şaşırtıcı bir baskı hissediyorum… her şeyi delmek ve mümkün olduğunca batırmak istiyorum toprağın derinliklerine ulaşmak istiyorum. Aşkım orada, tohumların yeşillendiği, köklerin buluştuğu ve kabuğunun içindeki yaratılışın sürdüğü sanki doğumdan önce ve ölümden sonra sürekli var olan yerde. Sanki bedenim onun geçici bir şekli. Onun aslına ulaşmak istiyorum. Kalbimi bir meyve gibi yetiştirip ağaçların bütün dallarına asmak istiyorum.

    ***
    İçimdeki korkun hayatı kimse görmesin tanımasın diye sürekli kapalı kapı gibi olmaya çalıştım… kendi içinde canlı bir varlık olduğum halde insan olmaya çalıştım… biz duyguyu sadece ayaklarımızın altında çiğneyebiliriz asla ona sahip olamayız.
    Neye ulaşacağımı bilmiyorum ama şüphesiz gidilecek bir yer var ki tüm benliğim o tarafa akıyor. Keşke ölüp yeniden dünyaya gelseydim. Dünyanın değişmiş olduğunu, bu kadar zalim olmadığını insanların kendi adiliklerini unuttuklarına… ve hiç kimsenin evinin etrafında duvar örmediğini görseydim.
    Hayatın komik adetlerine alışmak duvarlara ve sınırlara teslim olmak doğaya aykırıdır. Mahrumiyetlerim beni üzse de bir ilişkide yaşanabilecek bütün aldatıcı tuzaklardan kurtaran faziletli bir tarafı da var. Kendileri ile birlikte bu ilişkinin derinine, asıl değişim ve çarpıntılara yaklaşırlar. Ben doymak istemiyorum. Belki de doygunluğun faziletine erişmek istiyorum.
    … benim kötülüklerimin nesi var, güzelliklerimin acizliğini ve utancını açıklamaktan başka; gözlerime kadar duvar ördükleri bu dünyadaki tahammülüm esaret inlemesinden başka bir şey değildir ve karneye bağladıkları güneştir ve fırsat kıtlığıdır, korkudur, boğulmadır, hakarettir.
    Geçen gün yanımdaki odada (otelde) bir kadın intihar etti. Sabaha yakın o odadan bir ağlama sesi geldi. Ben köpek inliyor sandım. Dışarı çıktım kulak verdim. Başkaları da geldi. Sonunda kapıyı kırdılar ve kül rengine dönmüş, çok çirkin ve kısa boylu kadındı, fakir görüntüsüyle yatağın üzerinde kendinden geçmişti, tokatladılar, ayaklarından tutup dördüncü kattan birinci kata indirdiler. Kadın ölmek üzereydi, sonra öldü. Odanın ortasında düşmüş olan çantasından ve elbisesinin içinden komik ve acayip şeyler görünüyordu. İstemediğim kadar renkli kağıt ve renkli kaplanmış oyuncuklar, çocuk öykü kitapları, türlü türlü haplar Hz. İsa’nın resmi ve takma bir göz.
    Bilmiyorum niçin ölüm bu kadar acımasız göründü bana, onun peşinde hastaneye gitmek istiyordum ama bütün bu insanlar, bu morarmış cesede o kadar kaba davrandılar ki ben acıma ve teselli göstermeye cesaret edemedim. Odama geldim, uzandım ve ağladım.
    İnsanların ağaçların gölgesine adlarını kazımaktan mutlu olmaları ne kadar komik değil mi? Bu insanlar çok bencil, geride bir tek saç teli bırakmayan insanlar da şerefli ve asil olmuyor mu?

    ***

    Saçlarım beyazladığı ve alnımda kırışıklar olduğu için mutluyum. Hayal kurmadığım ve rüya görmediğim içinde mutluyum. Artık yakında otuz ikisinde olacağım, her ne kadar otuz iki yaşında olmak hayatın korkulu yılını geride bırakmak ve sona erdirmek olsa da karşılığında kendimi buldum.

    ***
    Zihnim meşgul ve ilgisizim, izleyici olmaktan artık yoruldum. Eve döndüğümde ve kendimle baş başa kaldığımda tüm günümün benimle alakası olmayan ve geride bir şey bırakmayan bir kalabalık içinde, başıboşlukla, kaybolmuşlukla geçtiğini hissediyorum.
    …(Festivalden) eve geri dönüyordum… yetim çocuklar gibi, ayçiçeklerini düşünüyordum. Ne kadar büyümüşlerdir? Bana yaz. Çiçeklendiklerinde hemen bana yaz… uyuduğum bu yerden deniz görünüyor. Denizin ortasında kayıklar var ve sonunun nerede olduğu belli değil. Eğer bu sonsuzluğun bir parçası olabilseydim o zaman istediğim her yerde olabilirdim… böyle bütünleşmek veya böyle devam etmek istiyorum. Topraktan her zaman beni cezbeden bir güç yükseliyor. Yükselmek veya ilerlemek benim için önemli değil. Yalnızca sevdiğim bütün şeylerle gömülmek istiyorum. Tamamen değişmesi imkansız bütün sevdiğim şeylerde gömülüp eriyeyim. Bana öyle geliyor ki sadece kaçmak, yok olmakla, değişimle, yitip gitmekle önemsiz bir şey olmakla aynı şey.

    ***

    (Pizaro’da sinema yazarları festivalindeki olağanüstü karşılanmasından ve saygı gösterilmesinden sonra)
    … bütün bu değişik insanların arasında o kadar yalnız hissediyorum ki bazen öfkeden haykırmak istiyorum. Olayların dışında kalma hissi beni boğuyor. Keşke başka bir yerde, canlı ve etkinliklerin merkezine yakın bir yerde dünyaya gelseydim. Ne yazık ki tüm ömrümü ve gücümü sadece ve sadece aşk sebebi ile toprağa ve anılara bağlı olarak ölümle, hakaretlerle ve beyhudelikle dolu ıssız yerlerde telef ediyorum. Şimdiye kadar yaptığım gibi. Öyle bir güçle öne çıkan ve daha iyi yapma ve yaratma gayretini telkin eden bu dengeli canlı akışı ve bu farkı gördüğüm zaman beynim kararıyor ve ümitsizlikle doluyor ve ölmek istiyorum ölmek ve artık Farabi salonuna adım atıp beş riyallik o saçma dergiyi görmek istemiyorum…

    ***

    Ne acayip bir dünya. Asla kimse bir işim olmaz, ben böyle zararsız ve kendi halimde olunca herkes için merak konusu oluyorum… insanlara nasıl davranmam gerektiğini bilmiyorum. Ben utangaç bir insanım. Başkaları ile bir sohbet konusu açmak benim için büyük bir sorun, özellikle bu insanlar bana hiç ilginç gelmiyorlarsa, neyse geçelim.
    Leonardo’nun Ulusal Galeri’deki (Neşnal Galeri) bir tablosunu daha önce görmemiştim. Yani daha önceki Londra seyahatimde. Çok kalabalıktı. Her şey mavi tondaydı. Adem gibi, üstelik şafak vakti. Eğilip namaz kılmak istedim. İnanç işte, ben sadece inanç duygusunu aşk ve övgü anlarında hissediyorum.

    … ne olursa olsun Tahran’ımızı seviyorum. Ben onu severim fakat varlığım yaşamak için orada bir hedef olup çıkıyor. O gevşetici güneşi, o ağır gün batımını, o toprak yolları ve o yoksul mutsuz insanları severim…

    … keşke Hafız gibi şiir yazabilseydim ve onun gibi gelecekte insanların hayatı boyunca en sıcak anlarıyla ilişki kurabilecek bir hassasiyete sahip olabilseydim. Eğer aşk varsa zaman ahmakça bir sözdür.


    Furuğ Ferruhzad
    (Sonsuz Gün Batımında Syf: 62,63,64,65)