Sadık Cemre Kocak, Bilim İş Başında'yı inceledi.
17 Nis 22:54 · Kitabı okudu · 5/10 puan

Kitap, okurken arada kaldığım nadir yazılardan. Hani böyle geçmişte olan bir durumu bir yazar kendi çapında yorumlayıp sonra o olayları birleştirerek kitap haline getirir ya, işte bunlar karar verirken en çok zorda kaldığım kitaplardır. Beraber bakalım. Şimdi bir yazar bunu yapıyorsa bence okur kitlesini sıkmamalı, eğlenceli hale getirmeli. Arada espriler olmalı, duvar gibi suratsızca yazılmaması. Çünkü okuyan nesil genç nesil ve genç nesil olarak an geliyor boş kitaplar okuyoruz. Bilim kitabı gibi kitapları ve bu tarz geçmişe dayalı eserleri bizim yaş grubumuz çok okumuyor. Bu gruba sevdirmek lazım bu tarz şeyleri kanımca.
Kitabımıza geçecek olursak oldukça seri bir akışı var. 3 saat sabahtan, 3 saat de akşamdan okuyarak bitirdim bu kitabı. Su gibi kayıp gidiyor sayfalar ama dediğim gibi tamamen bilgi odaklı olunca da bir Sözelcinin aralıksız 6 saat Matematik ve Fizik dersini üst üste aldığı duruma düşüyorsunuz. Bu da sizi soğutuyor tabi.
Kitabımız 8 bölümden oluşuyor. Neden Böyle isimli bölümde garip ama ilgimizi çekmeyen olaylar üstüne durulurken özellikle Sol ve Sağ adlı kısım çok hoşuma gitti. Olacaksa bu ayrım böyle olmalı. Bebek sol elle tutulurken vücut dengesini sağdan alıp sola vermeli, tabi bir de Türk isen sağ elde de kazan kepçe olması muhtemel. En büyük Sağ ve Sol kavgası hep böyle olsa da kafa dinlesek keşke, şu sıra ihtiyacımız var.
Diğer bölümlerimiz ise; Tarih, Bilim ve Toplum, Dünya Güneş ve Yıldızlar, Dört İşlem, Yaşayan Dünya, İnsanlar ve Bazı Tuhaflıklar. Özellikle son bölümde son hikaye oldukça kafanızı karıştıracak, oldukça hoş ama bir o kadar sıkılacaksınız.
Son olarak şuna gelelim. Bu kitabı tavsiye eder miyim? En can alıcı nokta belki de. Yahu kardeşim 300 sayfanın hiç mi faydası olmadı falan gibi sorular çoğaltılabilir. Bunların cevabı basit. Bilime ilgi duyuyorsanız ve neler yapmışlar merak ediyorsanız tam sizlere göre bir kitap. Diğer yandan “ama ben sıkılırım yok mu eğlenceli bişiler” diyecek olursanız da okumayın kardeşim. Sonra okuyup kulağımı çınlatmanızı istemiyorum.
Sözün özü orta karar bir kitap olduğundan elinizdeki diğer kitaplarla bir karşılaştırma yaparak, kötünün iyisi diyip okunabilir. Ancak az evvel de söylediğim gibi. Tarzınızsa. Ya da merak ediyorsanız. Şimdi cümleten iyi geceler. Yarın yeni bir kitap ve yeni bir günde görüşmek dileğimle cümleten iyi geceler efendim..

Murat Bulak, bir alıntı ekledi.
09 Nis 11:29

Eğitim Artık Ekonomidir!
WhatsApp satılınca hesaplamıştım: 53 kişinin kurduğu beş yıllık bu küçük şirket Türkiye’nin Cumhuriyet tarihi boyunca ortaya çıkardığı en büyük dört şirketin pazar değerinden daha yüksek bir değere satılmıştı. Daha yakınlarda çocuklar için geliştirilen bir madencilik oyunu olan Minecraft 2,5 milyar dolara satıldı! Hesaplamaya korktum zira bu oyun bizim Zonguldak madenlerinden daha kıymetli olabilir. Bir kamyon domatesin şu an bu yazıyı okuduğunuz basit bir bilgisayar ya da telefon etmediğini bilmiyorum hatırlatmaya gerek var mı? Evet orada uzakta yeni ekonomi kuruluyor Ve bizim bu pazarda yerimiz yok. Eğer bu pazarda olsaydık bu ekonominin borsası olan NASDAQ’ta bir şirketimiz göstermelik de olsa işlem görürdü. Yunanistan’ın 2O’ye yalcın, İsrail'in 70'i aşkın şirketi bu yüksek teknoloji pazarında at koştururken biz neden yokuz?

Yol Ayrımındaki Türkiye, Selçuk R. Şirin (Sayfa 53)Yol Ayrımındaki Türkiye, Selçuk R. Şirin (Sayfa 53)
İnci Küpeli Kız, Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat'ı inceledi.
05 Nis 22:47 · Kitabı okudu · 6 günde · 7/10 puan

Merhaba dostlarım...
Aslında ne yazacağımı bilmiyorum ama yine de sen başla gerisi gelir inci küpeli dedim ve buradayım. Öncelikle söylemeliyim ki bu altı çizili bir şekilde bana hediye edilen okuduğum ilk kitap. Hediye edenin adını söylemeyeceğim o kendini biliyor:) Altı çizili ve sizin için değerli birinden hediye gelen bir kitabı okumanın ne hoş bir şey olduğunu tattım. Ruhundan parçalarla size yolluyor, bu güzel bir şey.. Bu yüzden kendisine bolca teşekkür ediyorum:))

Kitabımızda kırk yaşına kadar zengin ve eşiyle güzel bir hayat sürmüş bir kadın var. Eşi vefat ettikten sonra eşinin bir hobisini devam ettiriyor ve kumarhanedeki insanların ellerini izlemeye başlıyor. Ve bir gün daha önce hiç rastlamadığı bir ele ve sahibine rastlıyor. Bu adam yirmi dört yaşından fazla olmayan ve kendini tamamiyle oyuna kaptırmış heyecanlı bir adam. Kadın bu adamın oyunda kaybettiğini ve ölüme, intihara yürüdüğünü görünce onu hayata döndürmek için elinden geleni yapıyor…
Olayın devamında, ki anlatmayacağım korkmayın, kadın içinde hiç hissetmediği bir heyecanla kendini o adama feda etmeye hazır buluyor...

Bazen bazı şeylere ‘hayır’ diyemeyiz. Mantığımız tamamen kapanır, duygu bulutları geçiverir önüne ve kısa bir anda bazı şeylere karar vermek durumunda kalırız. Herkes yaşamıştır bunu ve o anda verdiği kararın kendisini nasıl etkileyeceğini tahmin edemez...
Bizi etkileyecek olan olayı hiç kimse görmemiş, fark etmemiş, kimseyi etkilememiş dahi olsa verdiğimiz kararlar bazen bizi kendimizden utandırır ve kendimizle büyük savaşlar vermeye mecbur eder… Bazen de hayatımızı bu denli güzelleştireceğini ve eskisinden çok farklı hale getireceğini bilemez ve bunu yaşadıkça görürüz ve deriz ki: iyi ki……. :)

Yaşama isteğiyle ilgili olan bu alıntı beni etkiledi ve burada yer vermek istiyorum:
“Acı korkaktır, kendisinden daha güçlü olan yaşama isteği karşısında geri çekilir, çünkü bedenimizin her hücresinde yerleşmiş olan yaşama isteği, ruhumuzdaki ölüm tutkusundan çok daha güçlüdür.”
Acı tüm duygularınıza baskın geldiğinde yok olmak, o anda ölmek istersin. Bitsin artık, diye düşünürsün, bu his birden vücuduna hücum eden bir basınç gibi sarar seni… Ama her şeyin bitmesi bu kadar kolay bir işlem değildir. Önce düşünmeye zorlar, kafanı bir yere çarpmak isteyene kadar düşündürür seni… Ve sonunda sana iki seçenek sunar, Matrix’teki mavi ve kırmızı hap gibi ama daha farklı… Bu haplardan biri siyahtır, karanlığı ve acıyı temsil eder. Diğeri de beyaz, aydınlığı ve umudu vadeder. Eğer siyahı seçersen evet istediğin gibi olur ve her şey son bulur,acıyla... Ama bir şeyi, beyaz hapı seçtiğinizde geleceğinin nasıl olduğunu ve umudun tadını öğrenemeyeceksindir...
Beyaz hapı seçtiğinde de içinde kıvılcımları kalmış umudu yeniden harlar ve geleceği yaşayabilmek için ayağa kalkarsın…

İnsan kaç kere ölür ve dirilir yaşarken? Kaç kere tamam artık bittim, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak der? Çok kere değil mi? Güçlü olan ayağa kalkar. Zayıfsa sızlanmaya devam eder ama kimse elini tutup kaldırmaz.
Eğer bir güç varsa bu içinizde, kimseden medet ummayın. Şu beni yalnız bırakmaz, falanca düştüğümde elimi tutar diye kurmayın kafanızda. Eğer biri sizi ayağa kaldıracaksa bu kişi sizsiniz! Başkaları da yardıma gelirse ne ala…
Her ne olursa olsun şunu unutmayın ki ilk hissettiğiniz acı zamanla azalıp küçülecek. Uyuduğunuzda hafiflediğinizi ve nefes almaya devam ettikçe yavaş yavaş o acının kaynağından uzaklaştığınızı göreceksiniz.
Güneş bir daha, bir daha doğacak… Ay her gece şekil değiştirip varlığıyla seni memnun edecek…
Yıldızlar parladıkça yol gösterecek, toprak sen yürüdükçe çiçek tohumlarının büyüyüp çıkmaları için yol açacak. Çiçekler kitabının arasında ömrünü tamamlayacak…
Her şey seni gülümsetmek için var bu dünyada…
Ve bir bakış açınla değişir koskoca dünya…

Stefan Zweig’ın psikolojik tahlillerde ne kadar iyi olduğunu biliyoruz. Kendisi bir erkek olmasına rağmen bir kadının duygularını nasıl bu kadar iyi anladığını, tanıdığını hayranlıkla okuyorum her seferinde… Şöyle hissediyorum, katıksız: sanki bu yazılanlar gerçekten bir kadının dilinden, yüreğinden ve ruhundan dökülmüş gibi...

İncelemenin pürüzlerini gidermemde yardımcı olan ve kafamdaki soruların cevaplarını ararken yol gösteren kutup yıldızım özlem ’e teşekkürlerimi kucak kucak sunuyorum… Sen olmasan eksik kalırdı, boynunu bükerdi bu inceleme:))

Bazı sohbetler vardır ya konu neyle başlar neyle biter. Sonra dersiniz, biz bu konuya nasıl geldik ya hu diye:) Bu inceleme de öyle oldu biraz…
Yanlışım olduysa affola. Sonuna kadar okuduysanız da minnet borçluyum, var olasınız…
https://youtu.be/fEzpsVi1Qd0

Sevgiyle...

Senem Özcan, Kendimiz'i inceledi.
 08 Mar 11:34 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Merhabalar, sevgili 1K Ailesi 

#28549333

Şimdi sizlere başucu kitabım olan, beni benimle tanıştıran, hayattan lezzet almamı sağlayan Sayın Erol Erbaş Beyin 50 yıllık araştırma, inceleme ile kendi yaşantısında ve eğitim verdikleri kişilerin yaşantısında müspetlediği “KENDİMİZ”i takdim ediyorum.
İLK KAFAMDA ÇAKAN ŞİMŞEK ŞU OLDU DAHA OKUR OKUMAZ:
HER ŞEYİ ARAŞTIRAN İNSAN KENDİNİ NİÇİN ARAŞTIRMIYOR?

“Toplumda şahsımızla, ailemizle, sosyal grubumuzla bir var olma mücadelesi içerisindeyiz hepimiz. Kendi kendimizi kabul ettirebilmek için yaşıyoruz. Tüm hareketlerimizin, konuşmalarımızın, davranışlarımızın, düşüncelerimizin tabanına baktığımızda, sürekli bizi zorlayan bu isteğimizi buluruz. İsteriz ki herkes bizi beğensin, bizi sevsin, bize saygı duysun, bizi takdir etsin, bizi anlasın. Kısacası, kabul edilmektir bu hayattaki amacımız. Hem de saygıyla kabul edilmek. Peki ama biz kendi kendimizi ne kadar kabul ediyoruz ki başkalarından bizleri kabul etmelerini bekliyoruz? İnsanın bu temel ihtiyaçlarına cevap verebilmesi için ilk önce yapması gereken, istek ve arzularının kaynağına inip kendisiyle tanışmak. Öyle ya, bir istek yapan yerimiz var, bir de bu isteği uygulamaya koyan. Ama adresler belli değil. Bugüne kadar yapımızdaki bu adresler müspet olarak tanımlanmamış. Yanlış yerlerde tatmin aranmış. Bu yüzden insanoğlu içinden duyduğu isteklerini tatmin etmek derdindeyken, deniz suyu ile susuzluğunu gidermeye çalışan birisi misali, tatminsizliği giderek çoğalmakta, kendisiyle olan mesafesi de giderek artmakta. Bu soruna çözüm ancak, kendi yapısını bir ustanın kendi eserini tanıdığı gibi tanımış, kendi içindeki bu ikiliği kaldırıp tekleşmiş, içi dışı bir olmuş bir insandan gelebilir. “Burada bizim anlattığımız yepyeni bir fikir.
Çünkü ortada insan hakkında müspet bir fikir yok. Artık teknolojiden dolayı yeni bir fikre ihtiyaç hissediliyor, insanın iç yapısının ortaya çıkması lazım. Çünkü bu teknoloji artık o sözlerle tatmin olmuyor. Artık manevi yönün de açılması, gelişmesi lazım ki teknoloji onun ayağının altında kalsın. Şimdi teknoloji başa çıkmış, insan ayağa düşmüş. İşte sıkıntı burada. Sıkıntı dengesizlik verir. Dış yapımız çok ileri, iç yapımızdan haber yok. Dış doymuş, şişmiş; iç açlıktan ölüyor. Bu nedenle diyoruz ki; biraz da kendimize bakalım artık. Kim olduğumuzu tanıyalım, anlayalım, hal ve hareketimizi ona göre tabii olarak yapalım. İnsan olarak kendinizi tanıdığınız zaman; kötülük, tembellik, pısırıklık, yalan, hile, dalavere olmaz. Çünkü insan yapısında bunlar yok, hayvan yapısında var. Hayvan yaşamak için yaşar, insan yaşatmak için yaşar. Hayvan sömürür, kendi çıkarını düşünür. İnsan başkalarını düşünür. Arada çok fark var.”
“Şimdi soruyorum, bugün akşama kadar bir dakika olsun kendinizi düşündünüz mü? İşi gücü düşündünüz, parayı düşündünüz, koskoca insanı hiç düşünmediniz. Bu kadar garibanlık olmaz ki. Akşama kadar çalıştınız, tembellik ettiniz, üzüldünüz, sevindiniz, öfkelendiniz, bağırdınız, ağladınız, güldünüz, keyfiniz kaçtı, zevk aldınız. . . Siz bunlardan hangisisiniz? Sizi tanımlayanvasıf ne? Su içtiğimiz bir bardak hiç bozuluyor mu? Yüz yıl geçse de “ben bardağım” diyor. Vasfını hiç bozmuyor. Biz beş dakika bir tipte duramıyoruz. Kendi kendimize yön veremiyoruz. Niye? Karar verip istediğimizi yapacak gücümüz yok. Zihinlerimiz yanlış bilgilerle ve inançlarla kirlenmiş. Zihinlerimizi temizleyip, ihtiyacımız olan gücü elde edeceğiz.”
“Bu gövdenin içindeki varlık şeref, haysiyet, onur, vakar, yücelik, icat, buluş, yenilik istiyor. Araştırma, geliştirme istiyor. Oranın gıdasını veremiyoruz. Hepimiz güven hastasıyız. Bakın hiç güvendiğiniz kimse var mı? İnandığınız kimse var mı? Bakın boştasınız. Hepiniz şöyle bir gözünüzü yumsanız, yalnızsınız. Yaşanır mı bu hayat böyle? Sıkıntıyla, korkuyla yaşanır mı? Oraların ihtiyacını karşılamak lazım. Artık kağnı devrinin metotları da doyurmuyor, bitti. Yeni bir metot lazım. Yeni bir metot da bulundu. İNSAN ÇAĞI açılacak. Mecburen açılacak çünkü yedi milyar insan bunalımda.” “Bunun için önce size insanın yapısını tanıtıyoruz. İnsanın gövdesi olan kul kısmına insan diyorsunuz. Halbuki biz insan dediğimiz zaman; bu göz değil gözden gören, ağız değil ağızdan konuşan, kulak değil kulaktan duyan, seni yediren, içiren, uyutan ama kendi uyumayan varlığa insan diyoruz. O varlığı hemen size ispat edelim. Şu anda moraliniz iyiyken, sevmediğiniz birisini düşünün. Bakın hemen renginiz değişti. Gövdeniz buradayken, bir yeriniz bir yerlere gitti ve moraliniz bozuldu. Giden yer nereniz? Gezen. Biz kendimiz deyince bu Gezen’i söylüyoruz.”

GÖVDE
“Gövdeyi biliyoruz, et ve kemik parçası. Hayvanda olan yeme, içme, yatma, kalkma, tuvalet, üreme hepsi bu gövdede var. Gövde yer, oturur, gezer, dolaşır, uyur. Gövdenin tüm ihtiyacı maddeseldir. Bunu da doğa tabii olarak veriyor.”

“Bizim gövdemiz esas büyük evrendir, dışarısı değil. Çünkü bütün elementlerin özünden meydana gelmiştir ve her şey havadan, enerjiden gelir döner, bitki olur, hayvan olur, insanda hücre olur.”
“Gövde, dış dünyaya ifade aracıdır. İç dünyada gerekli bir araç değildir. Kulaksız dinleyebilir, gözsüz görebiliriz. Dinlemek ve görmek hissetmek demektir, işitmek ve bakmak değil. Konuşmadan da anlaşabiliriz.”
“Siz kendinizi insan deyince gövde, et kemik kısmı zannediyorsunuz, sıkıntı orada. Biz diyoruz ki bu göz değil gözden gören, ağız değil ağızdan konuşan, kulak değil kulaktan duyan insandır. Yediren, içiren, yatıran, uyutan kısmımız insandır.”
“Gövdemiz; hayvan, kul, mahlûk, ne derseniz deyin, ama bütün kâinatın özünden meydana gelmiştir. İspatı; otları, bitkileri, hayvanları yiyoruz gelişiyoruz. Gövde topraktan, bitkiden, hayvandan oluştu, geri onlara dönecek. Yine ot olacak, kurt olacak, böcek olacak, et, süt olacak, domates olacak, salatalık olacak, sen yiyeceksin. Yün olacak giyineceksin. Hava olacak, yağmur olacak, su olacak, içeceksin. Geri bize dönecek.”

Gövdedeki hayvan fiilleri
“Bu gövde, içinde sahibi olan insan varsa onun emrindedir. Sahibi içinde yoksa, gövdedeki hayvan fiilleri kendi başına icraata geçer. Siz gövdenin yaptığı zuhuratları insan diye düşündüğünüzden sıkıntıya giriyorsunuz. Gövde diyor ki: “ya beni kullan, ya yoksa ben kendi fiilimi ortaya koyarım”. Eğer biz makamımızı terk eder de dışarılarda gezersek, gövdeyi oluşturan atomların hayvancıkları da, kendi fiiliyatlarını göstermeye başlıyor. Bunları her an yaşıyorsunuz. İzleyin kendinizi akşama kadar; kâh kuzu olup uysallaşıyorsunuz, kâh güvercin olup haber taşıyorsunuz, kâh tilki olup kurnazlık yapıyorsunuz, deve olup kinleniyorsunuz, keçi olup inatlaşıyorsunuz, tavuk olup yeni bir şeyler yumurtluyorsunuz. Bir sürü hallere girip çıkıyorsunuz.”
“Bazen yılan oluyor birilerini zehirliyorsunuz. Bazen kurt olup birilerini parçalıyorsunuz. Bazen karga olup birilerini didikliyor, dedikodu yapıyorsunuz. Köpek olup ısırıyorsunuz. Bülbül olup şakıyorsunuz. Bunlar hep bizdeki hayvan hücreleri işte.”

Tekamül/Evrim
“Dünyanın altını üstüne getirdiler, insan maymundan olmuş diye. Var mı öyle bir şey? İnsanın gövdesi bütün hayvanlardan meydana gelmiş. Darvin’in dediği gibi maymundan değil. Maymunda bir tek maymun hücresi var. Sen hiç maymunun sinekleştiğini gördün mü? Köpekleştiğini gördün mü? Yılanlaştığını gördün mü? Ama sende var bunlar. Dedikodu yapmak sineklik demektir. Hırlamak, yani en yakınına dalavere düşünmek köpeklik demek. Maymun benim gövdeme yetişemez ki. Bütün hayvanların tekâmülünden bu gövde olmuştur. Artı, senin yalan söyleyince yüzün kızarıyor değil mi? Maymunun kızarır mı? Hayır. O zaman nasıl maymundan olmuşuz biz?”

NEFES ALIP VEREN (CAN, YAŞATAN)
“Nefesi sen mi alıp veriyorsun, yoksa bir alıp veren mi var? O senin elinde mi, sen onun elinde misin? Nefes kendini çektiği zaman bizim haberimiz var mı? Yok. Peki gövdeden çekince biz ne oluyoruz? Ölüyoruz. Demek ki benim en büyük yerim, beni bende yaşatan Nefes Alıp Veren. Çekti mi bitiyorum. Doğru teneşire gidiyorum. Elimi bile kaldıramıyorum. İşte bu gücün adı Nefes Alıp Veren. Yaşatan diyoruz, Can diyoruz, Nefes Alıp Veren diyoruz, mesele kelimeler değil, mesele bu yapıyı tanımak.”
“Seni bir yaşatan var. Kendini gövdeden çekti mi bitiyorsun. O geri girse dirilirsin. O Nefes Alıp Veren. Bir insan, Nefes Alıp Veren kendini gövdeden çektiği zaman niye görmüyor, duymuyor, konuşmuyor, hareket etmiyor? Gözü var, ağzı var, beden yerli yerinde ama işlem görmüyor. Demek ki; gören, konuşan, hareket eden, duyan Nefes Alıp Veren, Can. Ölüyle dirinin arasındaki tek fark, Nefes Alıp Veren’dir, başka bir fark yok. Nefes Alıp Veren tekrar bedene girse beden yine canlanacak. Demek ki bütün sıfatlar, fiiller onun elinde.”

Dayanak
“Benim bir yere dayanmam lazım. Ağaca dayansam, bitkiye dayansam benden küçük. Havaya dayansam benden küçük, hayvana dayansam benden küçük, adama dayansam benden küçük değil mi? Benim bende bir yere dayanmam lazım. Bende bir yere, çünkü meçhulde bir yer yok. Hedef müspet ister, meçhul istemez. Peki benim en güçlü yerim nerem ona bakacağız. Benim en güçlü yerim ağzım, gözüm değil çünkü onlara bir hakimiyet kuran var. Gücüm aklıma da yetiyor, zihnime de yetiyor, ama Nefes Alıp Veren’e gücüm yetmiyor. Nefes Alıp Veren’i tutamıyorum, bir dakika, iki dakika sonra patlatıyor. Onun öyle bir gücü var ki kendini gövdeden çekti mi benden bütün sıfatlar, fiiller kayboluyor, görmeler, işitmeler, duygular hepsi kayboluyor. O zaman bende bu yapıda en güçlü yer Nefes Alıp Veren. Nefes değil, Nefes Alıp Veren! Ona biz Yaşatan diyoruz, Can diyoruz. Çünkü Can’ın belirtileri var, gövdeden çekti mi onlar yok oluyor.”
“Bizim güçlü olmamız için, gücümüzün yetmediği, bizde bizi yaşatan Nefes Alıp Veren’e dayanacağız. Başka bir şeye değil. Şimdi, elektriğin merkezi neresidir? Baraj, değil mi? Bir lamba, direk barajdan elektriği alabilir mi? Alamaz. Ama barajdan gelen elektrik fişe taktığında senin işini görüyor değil mi? Biz de Yaşatana, bizde Allah’ın varettiği yere bağlanıp fişi takacağız. O fiş de bizde bizi yaşatan, kimsenin gücünün yetmediği Nefes Alıp Veren’dir. Ona bağlandık mı cereyanımız yanar. Cereyan yandığı zaman ihtiyaçlarımın hepsini görürüm, gayet doğal. Siz mevzuları büyütüyorsunuz. Tembelsem, erken kalkmayı mevzu ediyorum. Düzensiz intizamsızsam, prensibi mevzu ediyorum. Müsrifsem tasarrufu mevzu ediyorum. Bunlar sıradan işler, o kadar kolay ki. Ben, Nefes Alıp Veren’in bendeki yaşatıcı gücüne bağlantı kuracağım cereyan almak için.”

Her bir nefeste kainatı soluyoruz
“Hiç hayatınızda kendi gözlerinizden görenle baktınız mı? Hiç biriniz, şu ağızdan nefes alıp verilen havanın ne dediğini duydunuz mu? Bak, “hu” diye alıyor, “hay” diye veriyor.”Hu” ne demek? Bütün kainatı içine alıyor. Âdem’den beri bütün konuşulan sözleri, hareketleri topluyor; Aldığımız nefesle Âdem’den bugüne bütün hareketler, düşünceler, sözler giriyor ağzımıza. Hayırlı ve şerli giriyor. Merkezdeysek hayat veriyor, aşkla geri sunuyor. Eğer güzel ayardaysak nefes bozuk giriyor, içeride güzelleşiyor, nurlaşıyor. Bozuk ayardaysak nefes senin bozukluğunu da alıyor, dışarı öyle çıkıyor.”
GEZEN
“Sen öyle bir büyüksün ki haberin yok. O yıldızlar, galaksiler gözünün merceğinde küçücük kalıyor. Bak hepsi içine giriyor da boşluk kalıyor. Öyle büyük bir varlıksın da haberin yok. Bütün kâinatın sahibi ve büyüğüsün sen. Sen büyük evrensin, o küçük evren. Ama altmış okkalık gövde akla gelince “neremizbüyük” diye düşünüyorsunuz.”

Kendimizi gövde zannediyoruz
“Bir kendimizi tanısak. Siz kendinizi gövde zannediyorsunuz. Biz diyoruz ki iki ebedi varlık var. Bir Nefes Alıp Veren, bir de Gezen. Bunlar yemez içmez. Bunlar duvar, hudut tanımaz. Bak, gözünü yum dünyayı içine alırsın. Gezen bir anda arş-ı âlâyı dolaşıyor. Onun maddi bir şekli yok. Onda zaman mekan yok. Nereyi konuşursan, o Gezen oraya gider. Bak bir anda otuz sene evvelini düşünüyorum. O kadar büyük varlıklar ki.”

Rüya gören, hayal kuran
“O Gezen hep öyle dışarıda dolaşıyor, geziyor. Biz O’yuz. O gece de rüya görüyor. Yani hayalin geceki hali rüyadır. Senin dumanını çıkartıyor yatakta. Rüyada yanlış bir iş yapıyorsun, her yanın tir tir titriyor, gözünü açınca kimse görmemiş diye rahatlıyorsun. Gündüz karışık daldığı için hayalin net değil ama gece rüyada net görüyorsun. Gündüz zihin değişik yerlere gidiyor, yani dağılıyor. Rüyada daha kontroldesiniz. Rüyadayken, o korkunç rüyalarda, suçlu rüyalarda kıvranmıyor musun? Suya gidiyorsun, boğuluyorsun, yumruk atıyorsun, vuruyorsun, kırıyorsun, hiç el kalkıyor mu? Hiç bu gövdenin haberi var mı? Yok. İşte o esas dünyadır aslında, rüya değil. Esas dünya. Gövdenin burada bir fonksiyonu yok. Fonksiyonu olan iki varlık var; biri Gezen, biri de Nefes Alıp Veren. Nefes Alıp Veren kendini çekti mi, ne konuşma kalıyor, ne akıl kalıyor, ne düşünce kalıyor, hepsi gidiyor. Ama Nefes Alıp Veren geri girse, hepsi geri girer. Buradaki incelik o Gezen. O rüya gören, hayal kuran bizatihi sensin. İşte biz esas sizi anlatıyoruz, siz de kendinizi altmış okkalık eldiven zannediyorsunuz, sıkıntı burada. O Gezen evine geldiği zaman sende hiç sıkıntı falan kalmaz. Farzet ki rüyada güzellik, neşe, huzur, her şey hoş. İşte ebediyen öyle yaşamak da var. O zaman da keşke uyanmasaydım diyorsun.”
“İşte şimdi onun artık evine girmesi lazım. Dikkate geçmemiz lazım. Evimizin sahibi, sultanı olmamız lazım. O haylaz sağda solda çok perişanlık yapmış. Artık ahlak falan koymamış. Hiçbir şey kalmamış. Evine gelirse mutlu olur.”
“Gezen dışarı çıkınca zaten ne olduğu belli değil. Hiç ummadığın düşünceler yaratıyorsun. Bir hasta görüyorsun, kendini de hasta ediyorsun. Seni ziyarete gelenleri, gelmeyenleri hayal ediyorsun, gelmeyenlere küsüyorsun. Ölüye gidiyorsun, kendini ölmüş hayal ediyorsun. Kavgaya gidiyorsun, sevmediğinle dövüş yapıyorsun. Yani bir sürü hallere giriyorsun.”

ÜÇ YAPI BİR ARADA
“Gezen evine gelip birleştiği zaman ne oluyor? Belirtilerine bakalım. Dikkatte oluyorsunuz, baktığınızı görüyorsunuz, işittiğinizi duyuyorsunuz. O zaman hata diye bir şey olmaz, kötülük diye bir şey kalmaz. Şimdi bunu çözememişler, Gezen ayrı, onun kötülüğünü konuşmuşlar. Birleştiği zaman öyle bir şey yok ki, yapıda yok yani. Arasan bulamazsın. Kendi kendine bir yalan söyleyeyim desen, söyleyemezsin. Kötü düşüneyim desen, düşünemezsin. Hayal kurayım desen, kuramazsın. Niye? Gezen evinde. Ama o evden gidince her kılığa giriyorsun. Hem de saniyede giriyorsun. Şu iç aleminize bakın, dakikada kaç düzene girip çıkıyorsunuz.”

BİRLEŞMEK İÇİN
“Dikkatimizi Nefes Alıp Veren’e bağlayalım. Nefesinizi takip edin. Nefesiniz, asansör gibi sürekli içinize inip çıkıyor. Gezen’i bu asansöre bindireceğiz. Şöyle bir takip edin, nefesiniz nerede bitiyor? Göbeğinizin üç parmak üstünde bitiyor. Dikkatinizi nefesinize bağlayın, aklınızı da dikkatinize bağlayın, nefesinizin bittiği yerde her tarafınız zingir zingir zingirder. Biraz takip etseniz, damarlarınızın zikrini duyar kendinizden geçersiniz. Daha dünyada hiçbir şey istemezsiniz. Bütün dünyanın en iyileri bir araya gelse hiç kalkıp da bakmazsınız. Olumsuz ve yıkıcı düşünce diye bir şey kalmaz. Çünkü can bayram ediyor, canan odasına geri geldi, oda şenlendi. Böyle bir mutluluk var. Bunu her an yaşayabilirsiniz.”
Hedef
“Gezen hedefe aşıktır. Hedef insanın kendi doğal halidir. Kişilik ve şahsiyetidir. Hedef kendimizden üstün bir şey olacak. Mal, mülk, şan, şöhret, bakan olmak, sanayici olmak, profesör olmak, bunlar hedef değil, bunlar sıradan işler. Hedef beni aşmalı. Benim nerem beni aşacak? Kişilik ve şahsiyetim. Kişilik ve şahsiyetime önem verdiğim zaman bu gövdeden kâinata verimlilik akar. Bir iz bırakırız. Bir sahada, iki sahada, beş sahada. Sen şu bilinenin üstünde bir şey koymalısın, yani çözeceksin. Neresi çözülmemiş, neresi verimsiz, orayı çözdün mü sen üste bir şey koymuş oluyorsun.”
“Sizin dışınızda hiç bir şey yok boşa aramayın, düşünmeyin, her şey bu yapının içinde.”Arşıma kürsüme sığmadım, insanın gönlüne sığdım” diyor. Girin içeri herşeyi bulursunuz. Ama o gezen içeri kolay kolay girmez. Nasıl girer? Hedefli adamlarda girer. Hedefin büyüklüğüne göre girer, hedef tutmadı mı o girmez.”
“Bazen yoruldum diyoruz. Zannediyorsunuz ki siz yoruldunuz. Hayır, gövde yoruldu. Bakın kendinize, sevdiğiniz bir işte yirmi dört saat ayakta olsanız, hiç yorulmazsınız. Ama sevmediğiniz işte derhal yorulursunuz. Amaçlı, hedefli insan yorulmaz. Hedefi olmayan insan sürekli yorgundur.”
“Bize daha evvel insanlara kötülük düşünme, kötü yönlerini düşünme deselerdi, insanı sev deselerdi çoğu sıkıntı giderdi. Bakın, akşama kadar dağdan, taştan, ağaçtan hiç sıkılmıyoruz. Hep aklımıza ya evdekilerden geliyor, ya akrabadan geliyor, ya işyerinden geliyor, ya komşudan geliyor, birine kafaları takıyoruz. Bunun yerine deseydi ki annemiz, öğretmenimiz “sevin”. Sevdiğimiz aklımıza gelse rahat ederdik.”
“Sevgide ilk önce görünüme bakarız. Mesela fiyakalı giyinmişsindir ama ağzın olumsuz konuşuyorsa notumuz düşer, düşmez mi? Gözün bozuk bakıyorsa notumuz düşer. Dedikodu yapıyorsan düşer, değil mi? Olumsuz konuşuyorsan düşer. Malın için kendi kişiliğini şahsiyetini harcıyorsan düşer. Ahlaklı olmayan bir insan sevilir mi? Kardeşin dahi
olsa, hırsız, üçkağıtçı, yalancı adam sevilir mi? Bir insanda güven, saygı, sevgi varsa onu doğal olarak seversin. Yani sevginin anlamı saygı ve güvendir. Güvenmediğini saymazsın, saymadığını da sevemezsin. Dön dolaş sevgi ahlâkla ilgilidir.”
“Sevgide bir kere seni gören bir mutlu olacak. İçi ılık ılık kaynayacak. Hani içim kaynadı denir ya. Ondan sonra icraatının yapısı ortaya konacak. Biz hangi insanları severiz? Ahlâklı insanları severiz. Ahlak, verimli olmanın devamlı halidir. Ahlâksız kardeşim de olsa kızarım, değil mi? Demek ki sevgi ahlâktır. Çünkü sevgi tabandan, vicdandan gelir. Bizi sıkanlar kim? Kalitesiz insanlar. Kaliteli bir insanı sevdik mi o da rahatlatır. Bir insan sevilirse ahlâk değişir. İnsan sevmeden ahlâk değiştirmek hiç mümkün mü? Bu kadar açık.”

Usta
“Okulu kendimize mi okuduk, öğretmene mi? Kendimize. Öğretmenler de bize yardım etti. Deseler ki öğretmenlere niye maaş verelim, kitapları biz okuyalım, yetişelim. Olur mu? Olmaz. Ustasız bir şey olmaz. Her şeyin bir ustası var. Bir şeyin uzmanıysa bir kişi, o sanatı yetiştireceği adamlara vermeli, hem de “sen beni geç” demeli. Eğer bir insan yetiştirdiği kişiye beni geç demiyorsa orada kölelik vardır. Biz köleliği kaldırıyoruz.”

Tekrarlar
“Bir şeyin çoğalması için çok konuşmanız lazım. Sen her gün saatlerce top ol, siyaset ol, dedikodu ol, laf ol, gırgır ol, ondan sonra şereften, haysiyetten güç al. Böyle şey olur mu? Sen bir şeyi çok konuşursan onun derdine düşersin. Öyle değil mi? Birinin yanına gitsen de özendirerek evinden, semtinden bahsetse, aklında olmasa bile ben de alsam bir tane dersin. Biz diyoruz ki; insanın bir mevzuyu halledebilmesi için, bir mevzuda başarılı olması için 24 saatinin en az yüzde ellisi onu tercih etmesi lazım. Daha ileri gidip orada şahane olması için, gününün, dakikasının üçte ikisi onu düşünmesi lazım.” “Et aklımızı şartlayacağız. Aynı kötüye şartlandığı gibi.”Nefes Alıp Veren beni yaşatan; Nefes Alıp Veren beni yaşatan” diye tekrar edeceğiz. Yaşımıza göre, on sene, yirmi sene, kırk sene inkar etmişiz. Kim inkar etmiş? Et akıl. Yok dediği kadar geri var diyecek.”Gezen benim, Gezen benim, Gezen benim” diye sürekli tekrar ederek bunu alışkanlık haline getireceğiz.”

VİCDAN
“Vicdan, gönülden aldığı emirleri akla iletir. Akıl bir vicdandan emir alır. Bir de dıştan alır. Gezen evindeyken vicdandan duyar. Buna öz akıl diyoruz. Gezen dışarıdayken de dış etkilerden alır, buna da mahlûksal akıl diyoruz.”

Vicdan denen bilgisayar
“İçimizdeki vicdan denen bilgisayar en ufak bir yanlış yapsak bizi sıkıyor. Ama dinlemiyoruz orayı. Onu dinlemeyince mahlûksal aklımızı sergiliyoruz. O da hep menfaat, çıkar, dalavere için çalışır. Ama Öz’de hile, hurda hiç yok, olamaz. Hiç kimse hile yapıp da yüzü kızarmazlık yapamaz. Ama duymuyoruz, alışmışız, kalınlaşmış biraz, kirlenmiş. Herkes de aynı ortamı görünce, zaten herkes böyle diyerek âdet haline geliyor.” “Vicdanımızdan gelen dürtüler var. Çalışkan ol diyor. Temiz ol diyor. Huzurlu ol diyor. Güvenilir ol diyor. Dürüst ol diyor, demiyor mu? Onları artıracağız. İcat, buluş yap, üretim yap demiyor mu? Bonkör ol demiyor mu? Vicdan bunları diyor. Biz ise vicdandan gelen öz akıl ile dıştan gelen mahluksal aklın arasında kalmışız. Vicdanı ara sıra duyuyoruz ama uymuyoruz.”

Vicdan tektir
“Vicdan tektir. Sende ne varsa bende de var. Hadi olmayanı gösterin. Sen ikramseverlikten hoşlanmıyor musun? Ben de hoşlanıyorum. Mertlikten hoşlanmıyor musun? Ben de. Çalışkanlıktan? Ben de. Sen yalan söyleyince yüzün kızarmıyor mu? Benim de kızarıyor. Hani nerede ayrıyız? Vicdanda biriz ama anlayışlarda ayrılıyoruz. Anlayışa göre herkes ayrı yaşıyor. Basit bir radyoda bile bin tane frekans var da, koskoca insanda neler var.

İnsanın özel ahlâkı
“İnsandaki vicdan makamı insana özeldir, hayvanda yoktur. Bir hayvanın yaptığını bir insan yapsa ceza yer, suç işlemiş olur değil mi? Onun bunun bahçesine girsek suç olur ama hayvan için suç olmaz. Demek ki hayvanın yaptığı ama insana yakışmayan şeyler bize suç. Yoksa hayvanlarda doğal. Tilki geliyor, çalıyor, tavuğu yiyor. Sen birini çalsan hemen seni içeri atarlar değil mi? İnsanda onun adına suç denmiş ama hayvan kısmından bakınca gayet adaletli. Tavuk otu yiyecek, tilki de tavuğu yiyecek. Ama insana gelince sana yakışmaz diyor.”
“Sokakta tuvaletini yapsan, biri de seni görse rengin kaçmaz mı? Peki, köpeğin rengi kaçar mı? Hayır. İşte gördünüz mü, insan olduğumuzdan dolayı insanda özel bir ahlâk var. Hiçbir mahlukta olmayan. O da Yaşatan’ın özel ahlâkıdır.”
“İnsanın doğal hali, doğal yaşantısı zaten ahlâklıdır. Ama vicdandan çıkınca bozuluyoruz. Vicdana, insanın doğal haline döndüğümüz zaman yeryüzünde en ahlâklı her kimse onun bütün ahlâkı mevcut bizde. Ama bunun böyle olduğu bize anlatılmamış. Bu doğal hali yaşamak için Gezen’i evine getirip Yaşatan’ıyla birleştireceğiz.”
GÖNÜL
“Göğüs kafesinin üç parmak altında; göbeğinin üç parmak üstünde. Nefesini takip et. İşte orası gönül. Nefes Alıp Veren ve Gezen’in birleşme sarayı. Hani iyi bir müzik dinlerken ah vah çekersin; arkanda bir araba frene bastı mı veya bir köpek aniden hırladı mı sıçrarsın ya, işte oraya sığınırsın.”
“Gönül, Nefes Alıp Veren’in evidir. Vicdan da ilham gelen yerdir. Gönül vicdandan da içeridedir.”
“Gönül çok büyük bir yer. Ne diyor? “Gönlüm hep seni arıyor, neredesin?”. Yaşatan, o kaçan Gezen’i çağırıyor. Gönül, yedinci katta insanın birleşip gerçek insan olduğu yerdir. Yedinci kat neresidir? Nefesin bittiği yerdir. Zaten oraya doğru dikkatinizi takip ederseniz her tarafınızı titretir. Boş bir sayfa gibi bütün kafanızı temizler. O anda. Hani silecekler camı siler ya, aynı onun gibi yapar.”

Gönül Anadolu’da olur
“Ne varsa milletimizde var, başka bir yerde yok. Batıda gönül kelimesinin karşılığı var mı? Yok. Oranın en uzmanı geldi bana kalbi anlatıyor. Ben gönülü söylüyorum dedim.”Yok” dedi. Niye? Madde kısmında yaşayan, kendini madde zanneden, hayvan zannedende gönül olmaz. Gönül bizim milletimize aittir. Bak bir Neşet’te bin tane gönül türküsü var. Biz bu zenginliğimizi, bu tarihimizi görmemişiz, ona buna özenmişiz. Batıda gönül olur mu? Gönül Anadolu’da olur.”

DÜNYANIN ALTINI ÜSTÜNE GETİRİN İDDİA EDİYORUM BUNDAN KIYMETLİ KİTAP BULAMAZSINIZ. YILLARDIR SÜREKLİ OKUYORUM. HER OKUYUŞTA ANLAYIŞIM BİR KAT DAHA AÇILIYOR, ZİHNİM SADELEŞİYOR. BU KİTAPTAN YOLA ÇIKARAK EĞİTİMİNİ BİLE MERAK ETTİM ALDIM. HALEN DE ALMAYA DEVAM EDİYORUM VE AYNI ZAMANDA EĞİTİMCİLİĞİNİ DE YAPIYORUM.
Birçok kitap okuyoruz. Neden? Kendimizden bir paye bulmak, kendimizi bir nebze olsun tanımak için. Keza yaptığımız kişilik testleri, burç yorumları, her kitapta hikâyede bir kahramanın yerine kendimizi koymamız biraz daha dikkat edersek içimize bunun içindir.
Kim olduğumuzu bilmiyoruz. Fizik yapımızın anatomisini çıkardık ama bu sevmek, duymak, inanmak. Başarmak, kabul edilmek, sayılmak, takdir edilmek, güven duyulmak… nerden gelir bir türlü bulamadık! Neden yabancının hayal ürünü kitaplarıyla yıkandığımız için.
İşte Sayın Erol Bey dünyada ilk ve tek olarak insanın iç yapısını sistemleştirip ortaya koyuyor. Bu kendimiz kitabı da eğitim ve seminerlerinden derlenip hazırlanmış.
Sahifelerce anlatabilirim “ KENDİMİZİ” VE “EROL BEY”İ :)))
ANLAYACAĞINIZ EN KISA ZAMANDA “KENDİMİZ” KİTABININ ETKİNLİĞİNİ TALEP EDİYORUM NECİP BEY. ZEVKLE HER CÜMLESİNİ ANLATIRIM :)
Tüm 1K ailesini sevgi, saygı ve muhabbetle kucaklıyor, hürmetlerimi sunuyorum.

Eseflal, bir alıntı ekledi.
07 Mar 17:46 · Kitabı okudu · İnceledi · 10/10 puan

Rönesans'ta Büyü/Simya
Magnum Opus adı verilen işlem esasen dört aşamadan oluşur: nigredo (kararana kadar yakma), albedo (saflaştırma), citrinitas (gümüşü altına çevirme) ve rubedo (felsefe taşını oluşturma).

Okült, Cadılık ve Büyü, Christopher Dell (Sayfa 224)Okült, Cadılık ve Büyü, Christopher Dell (Sayfa 224)

Organik Dinimi Geri İstiyorum-3 (Ekrem Senai) :
Bir diğeri çıkmış ısrarla ibadet dilinin Türkçe olması gerektiğini savunuyor. Bu konuda Fatiha’ya mahsus fetvasının hatırına yıllardır yerin dibine batırdıkları Ebu Hanife’ye (ra) kıymet vermeye başladılar. Murat Bardakçı’nın “böyle adına kitaplar yazdığın kişiyle ilgili Neyzen’in bir şiirini istemiştin benden, bana yaz ver demiştin hani, açıklayım mı?” diye bahsettiği şiir nasıl bir şeydi bilmiyorum tabi ama Nuri’nin alnındaki soğuk terlerden içeriği anlaşılıyordu. Yine Bardakçı “sen Türkçe mi kılıyorsun namazını?” diye sorduğunda “karıştırma benim namazımı” demişti. Nedir hocam bu Türkçe ibadet aşkı? Millet namaz kılmak için yanıp tutuşuyor da bir Arapçasını öğrenemediği için mi kılmıyor? Veya namazda Türkçe okuyunca ayetleri daha fazla bir huşu mu duyuyorsun, vallahi ben denedim huzurun, huşunun bunlarla bir ilgisi yok. Ağzından çıkan kelimelerin hangi dilde olduğunun hiç bir önemi yok. İmam Malik (ra), namazın kabul olması için namaz süresince Allah’ın huzurunda olduğu bilincinde olunmasının namazın bir şartı olduğunu söylüyor. Ebu Hanife (Allah ondan razı olsun) ise namazda bir an olsun huzurda bulunduğunu hissetmen gerekir diyor. Yani namazın hangi dilde kılındığından çok hangi hislerle kılındığıymış önemli olan, öyle mi hocam? Peki bu yaraya merheminiz var mıdır? Neden ibadetleri severek yapmıyoruz da, sıkıntıyla yapıyoruz. Eksik olan nedir? Zamanında dizinin dibinde oturduğunuz Hacı Ahmed Kayhan dede gibi mi ibadet edelim, Yaşar Nuri gibi mi? Hayır bir Yaşar Nuri takıntım yok Allah’a şükür ama Yaşar Nuri stili din konusunda hassasım. Modernleşme ile birlikte herhalde bir aşağılık kompleksiyle dinde reform çabaları baş gösterdi. Fikri hayata canlılık getirmek, ayetleri, hadisleri günümüz şartlarında anlamaya çalışmak çabası takdire değer. Ama işin çivisi çıkmış durumda. Ortalık mucizeleri bilimle açıklamaya çalışanlardan tut, Kur’an’da matematiksel işlemlerle (o da dört işlem, Allah haşa dört işlemden başka bilmiyor gibi) mucize arayanlara, evrenin sırrını çözdüğünü iddia edenlerle, bize yakin geldi artık ibadet etmemize gerek yok diyenlere modernist Kur’an yorumcularıyla doldu taştı. Bunlar pozitivist eğitimle büyümüş insanlar için bir süre cazip gelebilir, ama din ne matematiktir, ne fizik, kimya, biyolojidir, ne de Allah, kendisinin ispat edilmesine ihtiyaç duymaktadır.

ŞEYHMUS DİKEN YAZDI Kürdün İlan-ı Aşkı; Karanfilli Elma
2006'dan itibaren madem “14 Şubat Sevgililer Günü” dünyanın her yerinde kutlanıyor, aynı gün Sêva Mêxekrêj (Karanfilli Kırmızı Elma) Günü, “Valentîna Kurda” olarak Kürtler arasında kutlansın diye düşünülmüş ve kabul görüp yaygınlaşmış.

Şeyhmus Diken

İstanbul - BİA Haber Merkezi

14 Şubat 2018, Çarşamba 00:02

Geçtiğimiz yıl Irak Kürdistanı’nın Hewlêr / Erbil şehrinde ilk kez farkında oldum. Erbil Valisi Newzat Hadî, küçücük bir kutu içinde üzeri pütürlü ama avucunuza aldığınızda hoş ve latif koku saçan elma benzeri armağanıyla yolculamıştı.

O armağan hakkında çok kısa bir bilgi orada verilmiş olmakla birlikte dönünce merak edip araştırarak soruşturup işin aslını öğrenivermiştim.

Meğerse üzerine karanfil saplanmış elma imiş Erbil valisinin bizzat Irak Kürdistanı Kültür Bakanlığı’nca bir proje olarak işlevlendirilen ve turizm objesi haline dönüştürülen armağanı.

Eski İran Kürtlerinin tarihinde yılın istenilen gününde âşıkların, sevgililerin sevdiklerinden ayrı düşenlerin aşkını, sevdasını, sevgisini dile getirmek, yeniden hatırlatmak için sunduğu bir kadir kıymet bilirlik nişanesi imiş Kürtçe adıyla Sêva Mêxekrêj (Karanfilli Elma).

Küçük boy bir kırmızı elmanın üzeri en küçük bir boşluk bırakmamak kaydıyla çok sık, birbirine bitişik olmak kaydıyla karanfillerle donatılıyor. İşlem bittikten sonra kuru karanfilin kokusu taze elma kokusuyla buluşunca hoş bir rayiha ortama yayılıyor. Üstelik bu iki ürünün buluşma hali çok uzun süre kaybolmuyor.

Bize sunulan karanfilli elma paketinin üzerinde 2014 tarihi vardı ve çok güzel kokuyordu. İçinde çok dilli olarak hazırlanmış kısa tanıtım metnine baktığımda yüz yıl dahi geçse kokusunu kaybetmediği ifade ediliyordu.

Projeyi İran Kürdistanı’ndaki çatışmalı hâl nedeniyle topraklarını terk edip Irak Kürdistanı’na yerleşen ve 11 yıl Süleymaniye’de okuyup yaşayan, şimdilerde Diyarbakır’da yaşayan Heykeltraş Seywan Saedian, Irak Kültür Bakanlığı’na sunmuş. Dönemin Kültür Bakanı Felakeddin Kakeyî projeye çok sıcak bakmış ve hayata geçirmiş. Sonra da “taşınabilir organik Kürt kültürü” simgeselliği üzerinden önemli bir yitik değerin gün yüzüne çıkmasına vesile olmuş Sêva Mêxekrêj…



Sonra geçtiğimiz yıl yazıyı yazarken birazda konuyla ilgili cehaletimden “utanıp sıkılarak” projenin sahibi Seywan Saedian’ı aramış, kendisine de sormuştum. O da anlatmıştı.

2005 yılında Irak Kürdistanı Kültür Bakanlığı’na projeyi sunduğunda bu çok eski gelenek neredeyse unutulmuş bir haldeymiş. 2005 yılından sonra öncelikli olarak Irak Kürdistanı’nın dört şehri ve 100 dolayında irili ufaklı yerleşkesinde adeta bir “karanfilli elma sevgililer bayramı” kutlaması haline dönüşmüş. Hakkında dört belgesel film, 30 saat dolayında video kaydı, sayısını kendisinin de hatırlamadığı kadar röportaj ve yazı yayımlanmış meğerse!

2013 yılında Irak Kürdistanı Şehitler Bakanlığı “Sêva Mêxekrêj”den 1000 adet satın alarak Saddam döneminin en büyük kitlesel Kürt katliamı olan ve 200 binin üzerinde insanın katledilmesi olarak tarihe geçen Enfal ve Halepçe soykırımının mağduru ailelere o günün anısına armağan olarak sunulmuş.

Aslında bu resmî sunumun ironik bir arka planı da olmalı bellekte elbette. Bilindiği üzere Enfal ve Halepçe katliamından kurtulanlar yukarıdan atılan gazın elma kokusuna benzer bir koku ile yayıldığını ve sonunun ölümlerle bittiğini anlatıyorlardı.

Ama işin asıl otantik Kürt tarihindeki hikâyesine göre; yaşanmış olan birçok aşk hikâyesinde; âşık olan ama aşkını söyleyemeyen genç kız Sêva Mêxekrêji hazırlayıp âşık olduğu kişiye aşkını dile getirmek üzere gönderiyor. Ayrıca aralarında sorun yaşayan sevgililer de barışma nişanesi olarak Karanfilli Elma hazırlayıp birbirlerine sunarlarmış.

Sêva Mêxekrêj üzerinde yapılan kimi araştırmalarda bu geleneğin Zerdüştilik döneminden beri var olan bir “aşk geleneği” olduğu ve “aşk” ile “barış” üzerinden yılın herhangi bir gününde dile getirilebileceği dillendiriliyor.

Ama işin uluslararası boyuta taşınması bir başka güzelliği beraberinde getiriyor. 2005 yılında projenin hayata geçmesiyle 2006 yılından itibaren madem “14 Şubat Sevgililer Günü” dünyanın her yerinde kutlanıyor, aynı gün Sêva Mêxekrêj (Karanfilli Kırmızı Elma) Günü, “Valentîna Kurda” olarak Kürtler arasında kutlansın diye düşünülmüş ve kabul görüp yaygınlaşmış.

Bu vesileyle bu projeyi uluslararası organik Kürt kültürü olarak yaygınlaştırmak isteyen Seywan Saedian bir süredir Diyarbekir ve İstanbul’da proje eksenli çalışmalar yapıyor. Umarım isteğine aklı başında kurum(lar) sahip çıkar…

O halde Valentîna Kurda u Sêva Mêxekrêj piroz be…

idris yılmaz, Tarih Sümer'de Başlar'ı inceledi.
 07 Şub 00:24 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Tarih Sümerle Başlar.
Günümüzde kullandığımız takvim, dört işlem, yazı, dini inanışlardaki ritüeller, ilk meclisler, ilk hukuk düzenleri, ilk okul sistemi, ilk edebiyat, ilk yaratılış, ilk insanın balçıktan oluşumu, ilk cennetten kovulma hikayesi gibi Semavi dinlerdeki hikayelerin ilk kaynakları, ilk tarım, ilk sulama sistemleri, ilk ticaret sistemleri, ilk ilaç reçeteleri gibi kimisini hala kullandığımız ilklerin atası Sümerler.
150 yıl kadar öncesinde Sümerler diye bir uygarlığın varlığı bilinmez iken, Sümerler bugün, Tabletleri çözüldükçe 21. Yüzyıl insanını şaşkına çevirmeye devam ediyor.
Tarih araştırmacıları hala çözülemeyen 500 000 Sümer Tableti olduğunu söylüyorlar. Belki de hala kazısı yapılmamış toprak altında Sümer Tabletlerine ulaşmak olası.
Bundan 6000 yıl kadar önce ortaya çıkmış, 4000 yıl kadar öncesinde de tarihten silinmiş bu gizemli uygarlığın tabletlerinin çözümünü yapan Samuel Noah Kramer, Londra, Amerika ve İstanbul Müzelerindeki Sümer Tabletleri ile ilgili çalışmalarında Sümerlerin yaşayışına ışık tutuyor.
Sanki herşey birkaç yıl evvelinde yaşanıp bitmiş gibi, şiire dökülmüş insan duygularına rastlıyorsunuz.
Atasözlerinden, ninnilere, Fabl masallarına kadar bi dolu Sümer günlüğü tarzında hoş bir kitap.

Bir Öykü Aziz Nesin'den Bırakıyorum
KAN YÜZÜĞÜ

Adam , otelin salonuna girdi. Salonda ikişer üçer kişi oturuyorlardı. Tek başına oturan kız, kendisine mektup yazıp bugün burada buluşmak üzere söz veren kız olmalıydı. Kız, arkası kapıya dönük oturmuştu. Adam kızı görüyordu. Adamın ilk gözüne çarpan, kızın saçlarıyla ayakkabıları oldu. Kauçuk tabanlı, bej derili spor ayakkabı ve koyu sarı saçlar... Adam, ayakkabıya önem verirdi. Önemli olan ayakkabının yeniliği eskiliği, biçimi, rengi değildi. Ayakkabısından insanın beğenisi, sağduyusu düzeyi anlaşılabilirdi. Yıllar önce bir kadınla ilişkisini nedenini de söylemeden, kadının giydiği ayakkabı yüzünden kesmişti.

Kız, başka ülkeden gelmişti. O'nu bir arkadaşı salık vermişti. Genç bir bilimciydi. Konu felsefe ve felsefe tarihiydi.

Yan arkadan,koyu sarı saçlarını ve spor ayakkabısını gördüğü kızın yanına gidip adını söyledi. Kız gülümseyerek elini uzattı, el sıkıştılar. Adam oturdu.

Kızın bu denli güzel olabileceğini düşünmemişti. Güzel ama, güzellikten başka bir şeydi bu; hani yıldız barışması denilen, kan kaynaması denilen, iki insan arasındaki o tam bilinmeyen bağ... Birbirinin çekiciliğine kapılan böyle insanlar hep güler, gülümserler; her şeyde gülünecek bir yan bulur, ya da gülünecek yanı bulunan şeylerden konuşurlar. Onlar da gülüyor, gülünecek sözler buluyorlardı.

Adam daha rahat konuşabilecekleri bir yere gitmelerini önerdi.

Kız,

- Olur... dedi.

Adam, kızın "Olur" demesini pek seviyordu. Bir tek sözcük, ama bu bir tek sözcüğü bütün öbürlerinden bir başka türlü söylüyordu. Hayır, söyleyişi doğru değildi; adamın hoşuna giden de kızın bu yanlış söyleyişiydi. Bu yüzden kıza sık sık "olur" dedirtmeye çalıştı. Adam, kolaycacık, en sudan nedenlerle mutlu olanlardandı. Kız, o yanlış söyleyiş biçimiyle "olur" dedikçe adam mutlulukla gülüyordu.

Bir arabaya binip kentin içindeki eski bir orman, ormanın bakımlı bahçesindeki gazinoya gittiler.

Kız, adamın kendisinden hangi konuda ve nasıl yardim beklediğini öğrenmek istiyordu. Ama adamın daha ne iş yaptığını bile bilmiyordu. Ne iş yaptığını bilmiyordu ama, o ana kadarki konuşmalarından adamın sevimli, zeki, aydın bir kişi olduğu izlenimini edinmişti. İşini sordu. Adam,

- Simyacıyım... dedi.

Kız bir güldü,bir güldü, bir güldü ki... Şaka ediyordu besbelli. Bu çağda hiç simyacılık olur muydu?

Adam,

- Niçin inanmıyorsun, dedi; ben dünyanın son simyacısıyım.

- Dünya son simyacısını yitireli, sanırım birkaç yüzyıl olmuştur... dedi kız.

Simyacı,

- Bu dünya varoldukça,dedi; dünyada her zaman son simyacılar da var olacaktır. Dünya hiçbir zaman son simyacısız kalmaz.

Felsefeci olan kız, derin felsefe bilgisine dayanarak,

- Bütün simyacılar gibi siz de demiri gümüşe çevirecek bakırı altına döndürecek felsefe taşını mı arıyorsunuz? diye alaylı sordu.

Gülümsemesi donup yüzü gölgelenen Simyacı susunca, kız,

- Eski simyacılar, dedi, bir metali başka bir metale, değersiz madenleri gümüş yada altına çevirebileceğini sandıkları felsefe taşını arayıp durmuşlar boşu boşuna. Sonunda iki yüzyıl önce bunun olanaksızlığı anlaşılıp simya da kalkmış ortadan. Böyle olmasaydı bugün üniversitede simya öğrenimi olurdu. Hangi üniversitede simya okutuluyor?

Simyacı acıyla gülümsemeye çalışarak,

- Herkesin bildiklerini bilmek iyidir, dedi; ama simya, mikrokosmos'un incelenerek makrokosmos'un kavranılış yollarını gösteren bir öğretidir.

Kız daha da alaylı gülerek,

- Evet, dedi, makrokosmos'un gizlerini, varlığın özünü kavramak için harflerin, sayıların gizli güçler taşıdığına inanırlar. Tılsımlarla, sihirlerle felsefe taşını bulup bakırı altına dönüştürecekler.

Simyacı, felsefeci kıza isteğini söyledi. Kendi ülkesinde iki yüzyıl önce yaşamış bir simyacının elyazmasının mikrofilmini göndermesini rica ediyordu. Bunun kolay olduğunu söyleyen kız,

-Olur, dedi.

Kızın "olur"undan Simyacının gözleri mutlulukla parladı.

Simyacı, kızı evine götürmeyi önerdi. Kız, yine Simyacının yüreğine işleyen söyleşisiyle

- Olur, dedi.

Araba dalarken kız, bu adamın gerçekten bir simyacı olup olmadığını düşünüyordu. Bu çağda bir insanın simyacı olması delilikti. Oysa adam, sözüyle söyleşisiyle hiç de deli görünmüyordu.

Adamın evi kentten arabayla bir buçuk saat uzaklıkta, geniş ağaçlıklı, ama bakımsız bir arazideydi. Evin bulunduğu arazinin çevresi boştu. Kırda ve yassı tepeler arasındaydı.

Simyacı, dış kapıyı anahtarıyla açarken, kız,

- Yalnız mı yaşıyorsunuz? diye sordu.

- Evet, dedi Simyacı.

İçeri girdiklerinde kız,

- Ama neden? diye yine sordu.

Simyacı kızın iki elini tutup kuzey grisi gözlerine bakarak

- Çünkü, dedi, kendini paylaşacağı insanı bulmadıkça bir simyacı yalnızlığa yargılıdır.

Kız ellerini çekerken,

- Siz bu dünyanın son simyacısı olduğunuza göre... deyip sözünü kesti, ama Simyacı sözün söylenmeyen gerisini anlamıştı: "Yalnızlığa yargılısınız!"

Dıştan bakılınca hiçbir özelliği olmayan evin içi çok ayrıksı, yadırgatıcıydı. Bilinen evlerdeki eşya ve odalar yoktu. Salondan daha geniş salonlara geçiniyordu. Giriş salonunun iki geniş kanatlı cam kapısının üstünde metalden harflerle şu yazı okunuyordu:

"Obscurum per obscurius ignotum per ignotus"

Felsefeci kız,

- "Karanlığı daha karanlıkla, bilinmeyeni daha bilinmeyenle aramak... Önemli olan aramak. Bu simyacıların savsözüdür.

- Yani? diye sordu kız.

- Yani, olanaksızlığı, en olanaksız olanı zorlamak, zorlaya zorlaya aramak... Kolaydan, kolaycılıktan kaçıp çözümsüzde çözümün en zorunu aramak.

Niçin simyacıların demiri altın yapmak istediklerini anlıyor musunuz? Demiri altın yapabilen bir simyacı çıkmış olsaydı, büyü, o aramanın büyüsü kayboluverecekti. Demiri altın yapmaktan çok daha güzel olanı, demiri altın yapacak felsefe taşını ararlarken buldukları şeyler...

- Ya hiçbir şey bulunmazsa!...

- Olabilir. Ama güzel olan yine de aramak.

Giriş salonundan büyük bir salona, o salonun sağdaki kapısını açıp daha büyük bir salona geçtiler. Kız orada şaşkına döndü. Büyük bir kimya laboratuarı gibi bir yerdi burası. Bir duvarındaki dar pencereleri tavana yakındı. Simyacı ışıkları yakınca içerisi pırıl pırıl göründü. Mermer ve ak fayans masalar üstünde camdan yuvarlak balonlar, altı düz ve eğri boyunlu balonlar, cam tüpler, huniler, kavanozlar, sarmal soğutucular vardı. Şu yanda damıtma aygıtları, ölçekler, ince tartılar, sıvı ölçekleri, göstergeli aygıtlar, bu yanda hamlaç, tel örgülü levhalar,süzgeçler, potalar, pota maşaları, ak porselen kaplar, havanlar... Sol köşedeki ocakta közler kalmıştı, ocaktaki kazanda buğular bacaya doğru tütmekteydi.

Kız şaşkın şaşkın çevresine bakınıyor, konuşamıyordu. Yoksa bu adam gerçekten mi simyacıydı? Laboratuardan, daha da büyük bir salona geçtiler ki, orası kitaplıktı ve salt duvarlar boylarına sıralanmış raflar değil, ortalara yerleştirilmiş ve tavana dek yükselen raflarda da tıklım tıklım kitap vardı.

Kitaplığın yanındaki boş denilebilecek büyükçe bir odaya geçip oturdular.

- Yemek yiyelim mi? diye sordu Simyacı.

- Olur... deyince kız Simyacı'nın sevinçten gözleri ışıdı.

- İçki de içer miyiz?

- Olur.

Simyacı, kristal sürahide zümrüt yeşili bir içki getirdi. Kız, bu içkinin ne olduğunu sordu. Simyacı, nektar olduğunu ve kendisinin yaptığını söyledi. Simyacı bardağını kızın mutluluğu için kaldırdı. İçtiler. Kız,

- Hiç içmemiştim böyle bir içki, dedi.

Simyacı,

- Ben de... dedi.

- Nasıl olur, kendi yaptığınız içkiyi ilk mi içiyorsunuz? diye sordu kız.

- Çok içtim, dedi Simyacı, ama seninle içerken ilk içiyormuş gibiyim.

İçtiler, güldüler. Simyacı'nın nektarını içtikçe bulutların üstünde koyu sarı saçları uçuşan kız, kendisini özgünlüğün ve bilinmezliğin büyüsüne kaptırmıştı.

Ne yazık ki ayrılmak zorundaydı kız. Simyacının elini uzun uzun tutarak bu duygusunu içtenlikle söyledi:

- Ayrılmak çok zor.

Kalktılar. Kız iki koluyla Simyacı'ya sarılarak,

- Sen gerçekten bir simyacısın! deyip O'nu uzun uzun öptü.

Sanki başka hiç bir kadınla öpüşmemiş, yaşamında sanki ilk öpüşüyormuş gibi, sözle anlatılmaz bir coşku içindeydi Simyacı.

- Sen de benim felsefe taşım olur musun? dedi.

- Olur, neden olmasın...

Simyacı bir sevinçli, bir sevinçli, yüreği göğsünden taşarak,

- Gördün mü, dedi demek felsefe taşı da bulunabiliyormuş. Belki de ben, dünyada felsefe taşını bulabilen tek simyacıyım. Bundan sonra, demirleri gümüş, bakırları altın, kalayları platin, camı )elmas yapabilirim.

Kız kahkahalarla güldü. Simyacı, Felsefe Taşı'nı bir daha, bir daha, bir daha öptü, ama hiç doymadı öpmelere.

Ayrılacaklardı. İkisinin de içine derin bir üzünç düştü. Simyacı kızın incecik parmaklı elini avucuna alıp,

- Sevgili Felsefe Taş'ım, dedi, bana daha hiç kimsenin tatmadığı öyledir mutluluk verdin; ben de sana bir simyacı olarak öyle bir armağan sunacağım ki, bugüne dek ve bundan sonra da dünyada hiç kimse hiç kimseye öyle değerli bir armağan veremedi ve bundan sonra da veremeyecek. Sana dünyanın ve tarihin en değerli armağanı sunacağım ki; böyle bir armağanı ancak Felsefe Taşı'nı bulmuş bir simyacı verebilir.

Felsefe Taşı meraklanıp armağanının ne olduğunu sordu. Simyacı,

- Şimdide ben de bilmiyorum, dedi; ama kendimden, özümden, yüreğimden, canımdan, kanımdan bir armağan olsun istiyorum; dünyada olmamış, görülüp duyulmamış bir şey.

Felsefe Taşı yine kahkahalarla gülerek,

- Olur... dedi.

Sarılıp öpüştüler. Terminalde ayrılırken el salladılar. Felsefe Taşı uzaklaşınca elini dudağına götürüp öpücük gönderdi.

Simyacı, bütün simyacılar gibi, imgelemler, düşler, düşlemler ve kurgular dünyasının insanıydı. ve kendi kurduklarına, tasarladıklarına, düşlediklerine gerçek diye inanırdı. Durup dururken de düşlemler kurmuyordu elbet, o düşlemlerinin bir dayanağı oluyordu. Sormuştu O'na: " Sen de benim Felsefe Taş'ım olur musun?" diye. O da "Olur, neden olmasın..." demişti. İnanmıştı Simyacı. Çünkü simyacılar inanırdı. İnanmasalar simyacı olamazlardı. Her sözü, her davranışı, her şeyi, yani bütün yaşamı aşırı ciddiye alan her simyacı gibi, bu Simyacı da, sevgili Felsefe Taşı'nın sözlerini, kendisini içten öpmelerini, "Sen gerçekten bir simyacısın!" diye boynuna sarılmalarını da ciddiye almış ve O'na inanmıştı. Şimdi gerçek sanıp bu inandıklarının üstüne düşlemler, imgelemeler kurup, bu kurgusalda yaşıyordu. Bu kurgusal dünyalarında Felsefe Taşıyla hep birlikte oluyorlar, dokundukları madeni, istedikleri başka bir madene dönüştürüyorlardı. Zamanı bölüşüyor ve her şeyi birlikte yapıyorlardı.

Oysa Simyacı'nın "Sevgili Felsefe Taşı'm" dediği kız Simyacı gibi, zamanı geçmişle geleceği birbirine bağlayan bir bütün olarak yaşamıyordu. O, zamanı parça parça yaşamaktaydı. Yaşadığı her zaman ayrı bir parçaydı ve kopuk kopuk olan o zaman parçaları, önceki ve sonraki zamanla birleşemezdi. Tıpkı bir albüm seyreder gibi yaşardı zamanı. Albümün bir sayfasını çevirip o sayfadaki resmi seyrederken o resimle ilgilenirdi. Ama o sayfayı çevirip albümün başka sayfasındaki resme bakarken bir önce baktığı resimleri unuturdu. O'nun için yaşam, albümdeki resimlere bakmak gibiydi. Sayfa çevrilince unutulur, yeni çevrilen sayfalar yaşanırdı

Simyacıyla geçirdiği o gün söylediği her söz doğruydu, her davranışı içtendi,her tutumu yürektendi. Sözlerinde, davranışlarında, tutumunda hiçbir sahtecilik, ikiyüzlülük yoktu. "Senin Felsefe Taşı'n olurum," dediğinde Simyacıyı kandırmamıştı. "Seni seviyorum," diyen Simyacı'ya "Ben de seni seviyorum," demesi yalan değildi. "Ayrılmak çok zor," derken yüreği konuşmuştu. Terminalde ayrılırlarken eliyle öpücük göndermesi içinden gelmişti. Ne var ki, yaşamın o parçası o gün orada bitmiş, albümün sayfası çevrilmiş, ayrıldıktan sonra, yaşamın başka bir zaman parçası başlamıştı.

Simyacı'nın anlamadığı ve hiç bir zaman da anlayamayacağı işte buydu. Kurduğu ve gerçekliğine gittikçe daha çok inandırdığı düşlemler, imgelemler dünyasında, " Sevgili Felsefe Taşı'm" diye başlayan uzun, çok uzun mektuplar yazdı. Her mektubunda, göndermeye söz verdiği elyazması mikrofilmin ivedilikle çok gerekli olduğunu da bildirdi. Mektuplarının hiçbirine yanıt alamıyordu.

Sevgili Felsefe Taşı'na dünyanın ve tarihin en değerli armağanını vermeye söz vermişti. Mektuplarına yanıt almasa da sözünü tutmak zorundaydı. Ama bu armağanın ne olacağını, nasıl bir şey olması gerektiğini kendisi de bilmiyordu; salt bu konuda bildiği, armağan, kendinden, özünden, yüreğinden, ta canından, kanından bir şey olmalıydı.

Günleri, sevgili Felsefe Taşı'nı düşleyip düşünmekle, laboratuarında çalışmakla, kitaplığında durmadan okumakla geçiriyordu. Üzerinde son çalıştığı demir ve insan kanındaki hemoglobinin etkin maddesi olan demirin oksitlenmesi ve yine parçalanmasıydı. Bu konu üzerinde günlerdir çalışırken bir gün aradığı şeyi bulmanın sevinciyle fırladı. Sevgili Felsefe Taşı'na vereceği o dünyanın ve tarihin en değerli armağanı olan ve kendinden, özünden, yüreğinden, canından ve kanından yapılacak armağanı bulmuştu; kendi kanındaki demirden bir yüzük yapacak, bu Kan Yüzüğü'nü sevgili Felsefe Taşı'na sunacaktı. herhangi demirden değil, herhangi kandaki demirden de değil, kendi kanındaki demirden yapacağı bir yüzük; dünyada bundan daha değerli ne olabilirdi ki... Böyle bir armağanı tarih boyunca hiç kimse kimseye vermemişti daha.

Yüz mililitre insan kanında yetmiş beş mikrogram demir...Vücudundaki ortalama altı kilo kanda dört buçuk gram demir vardı. Sevgilisine Kan Yüzüğü yapabilmesi için vücudundaki kanı yedi - sekiz kez boşaltması ve içindeki demiri çekip alması gerekiyordu. Böylece, sevgili Felsefe Taşı'na sunacağı Kan Yüzüğü'nde O'na kanını, canını a vermiş olacaktı.

Yaşamının en büyük sevinciyle zaman geçirmeden işe koyuldu. Kimseye gereksinmeden kendi kanını almayı başardı. İlk aldığı kanı yarım litreydi. Şişe içindeki yarım litre kanı lamba ışığına tutup baktı; bunun içinde ancak yarım gramcık, daha bile az demir çıkabilirdi.

Kan Yüzüğü'nü armağan ettiğinde sevgili Felsefe Taşı nasıl, nasıl sevinecek, sevinçten uçacak, dünyada baka hiç kimsenin kendisini Simyacı'dan daha çok sevmediğine ve sevemeyeceğine inanacak, sarılıp boynuna Simyacıyı öpecek, öpecekti. Simyacı, kendinden her kan alışında gelecekteki o mutluluğu şimdiden yaşamaktaydı.

Ayrılışından yedi ay sonra, sevgili Felsefe Taşı'ndan " Sevgili Simyacı'm" diye başlayan kısa bir mektup aldı. Mektupla geleceği tarihi bildiriyordu. Simyacı o günü büyük bir coşkuyla bekledi. Koşup sevgili Felsefe Taşı'nı karşıladı. Sevgili Felsefe Taşı, hemen içinde bulunduğu zaman parçasını yaşamaya, yaşam albümünün çevirdiği yeni sayfasına bamya başlamıştı; yani olabildiğince sevecen, sevimli bir sevgili olmuştu, öyle ki Simyacı içine düştüğü kuşkularından utanmıştı.

Niçin mektup yazmadığını, mektuplarını yanıtlamadığını sordu. Sevgili Felsefe Taşı, herkesin kendisinden mektup beklediğini söyledi. Simyacı alınarak,

- Ben herkes miyim? dedi.

Bu kez Felsefe Taşı,

- Hiç kimseye yazmadım ki... dedi.

Simyacı daha da alınarak,

- Ben herkes miyim? dedi.

Başka bir zaman da, kendisine o denli gerekli olan el yazmasının mikrofilmini neden halen göndermediğini sordu. Felsefe Taşı, zamanının olmadığını, işlerinin çok olduğunu söyledi. Simyacı çok küstü, ama küskünlüğünü dışa vurmadı. Kendisi sevgili Felsefe Taşı için kendi canını, kanını hem de seve seve veriyordu da, bir mikrofilm çektirip göndermek neydi ki... Simyacı, acısını, üzüncünü nice dışarı vurmamaya çalışsa da, içi dışından hemen okunan bir adamdı. İçini içine saklayıp dışa vurmamak elinde değildi. Sevgili Felsefe Taşı, yüzünden, gözünden Simyacı'nın gücenikliğini anlayıp, mektup da yazacağına, mikrofilmi de göndereceğine söz verdi. O anda içtendi, çünkü o anı, kopuk bir zaman parçası olarak yaşamaktaydı.

Sevgili Felsefe Taşı, Simyacı'nın yüzünün sararmışlığını, güçsüzlüğünü ayrımsadı. O zamana dek Simyacı altı kez kanını almıştı, ama sevgili Felsefe Taşı'na bundan hiç söz etmiyordu. Hasta olup olmadığını sordu, Simyacı hasta olmadığını söyledi.

Bir ay birlikte oldular; bu bir ay mutluluğun doruklarında yaşadılar.

Yine ayrılık zamanı gelip çattı. Geçen kez olduğu gibi,

- Ayrılmak çok zor... dedi Felsefe Taşı.

Sarılıştılar, öpüştüler uzun uzun.

- Beni mektupsuz bırakma! dedi Simyacı.

Sevgili Felsefe Taşı, yine Simyacı'nın yüreğine işleyen o söyleyişiyle,

- Olur... dedi.

- Unutma, mikrofilm de çok gerekli.

- Olur.

Bu kez ayrılırken Felsefe Taşı'nın kuzey grisi gözleri sulandı. Bir daha, bir daha sarıldı Simyacı'ya; uzaklaşınca dönüp dönüp baktı, eliyle öpücükler gönderdi.

Simyacı, Felsefe Taşı'nın arkasından bir süre öylece kaldı, sonra sevgili Felsefe Taşı'yla dolu olan yalnızlığına döndü. Kan Yüzüğü'nü bir ayak önce yapıp vermeli, dünyada bir eşi benzeri daha olmayan sevgisini kanıtlamalıydı. Kendisinden bir litre daha kan alıp halsiz düşünce yattığı yerde sevgili Felsefe Taşı'yla birlikte olacakları günlerin düşlemlerini kurup o imgelemler içinde yaşamaya başladı.

Aylar geçti. Simyacı'nın kendisinden aldığı kan soğutucuda birikiyordu. Ama sevgili Felsefe Taşı'ndan ne mektup geldi, ne mikrofilm...

Her insan doğa olarak başkasını da kendisi gibi sandığı için, Simyacı, Sevgili Felsefe Taşı'nın onca güzel günleri birlikte yaşayıp mutlu olduktan, üstüne söz verdikten sonra neden mektup yazmadığını bir türlü anlayamıyordu. Sevgili Felsefe Taşı'nın yaşamı parça parça ve zaman parçalarını da kopuk kopuk yaşadığını hem bilemez, hem anlayamazdı.

Sekiz ay sonra yine "Sevgili Simyager'im" diye başlayan bir kısa mektup daha aldı Felsefe Taşı'ndan. Yine geleceği tarihi ve gelince yapacağı işeri bildiriyordu.

Simyacı, bir öncekinden çok daha büyük özlemle, sevinçle,coşkuyla karşıladı sevgili Felsefe Taşı'nı.

Simyacı, geçen seferkinden daha yorgun, daha bitkindi, yüzü daha solgundu. Hasta olup olmadığını soran Felsefe Taşı'na sağlıklı olduğunu söyledi.

Aynı sorular, aynı yanıtlar hiç değişmeden yinelendi:

- Niçin hiç mektup yazmadın sevgili Felsefe Taşı'm?

- Herkes benden mektup bekliyor.

- Ben herkes miyim?

- Ama hiç kimseye yazmadım.

- Ben hiç kimse miyim? Mikrofilmi de göndermedin ama, bana çok gerekli.

- Zamanım yoktu, işim de çoktu.

Yine sözlere sığmaz, yazılara dolmaz mutlulukla birlikte bir ay geçirdiler. Ayrılışları üzünçlüydü. Yine aynı ayrılış sözleri yinelendi.

- Mektuplarını çok gereksiniyorum, beni mektupsuz bırakma.

- Olur. Yazacağım.

- Mikrofilmi de unutma.

- Bırak şunu. Utanıyorum. Olur, göndereceğim.

Her ayrılışları bir öncekinden daha zor oluyordu.

Sevgili Felsefe Taşı, altı ay, en geç sekiz ay aralarla geliyordu. Bu aralarda ne mektup yazıyor, ne mikrofilmi gönderiyordu. Ancak Simyacı'dan istediği şeyler olunca mektup yazıyor, Simyacı da bu istekleri sevinçle yerine getiriyordu. Her buluşmalarında Felsefe Taşı Simyacı'nın yüzünü daha soluklaşmış, bakışlarını daha cansızlaşmış, gücünü daha azalmış buluyordu.

Simyacı, sevgili Felsefe Taşı'yla tanışmalarından iki yıl sonra vücudundaki bütün kanı parça parça boşaltmıştı; artık vücudunda yeni kanı dolaşıyordu. Kanından demir çıkartmak için sabırsızlanmaktaydı. Kanındaki demirin mili miligramını bile ziyan etmemeye çalıştı. Biriktirdiği soğutucudaki kanından demiri çıkarıp alma işlemi hiç de kolay olmadı. Kanındaki plazmayı, plazmadaki tuzları, eriyik gazları, yağları, glikozu, proteini ayırıp hemogloboni elde edince, hemoglobindeki demiri oksitleyerek ayırmanın yöntemini buldu. Bu işlem haftalar sürdü. Sonunda başardı. Kendi kanından ilk demiri elde edip de bunu gözüyle görüp, eliyle tutunca dünyalar onun oldu; bir simyacı demiri altına dönüştürebilseydi nasıl sevinirdiyse, O, bundan daha da çok sevindi. Ne var ki, kitaptaki hesap hiç de uygulamaya uymadı. Beş litre kanından dörtbuçuk gram demir çıkması gerekirken ancak 3 gram demir çıkarabilmişti. Geri kalan ya ziyan olmuş ya elde edilememişti.

Çoşkuyla ve sabırla kendi kanını almayı sürdürdü; aylarca ve yıllarca bu böyle sürdü.

Sevgili Felsefe Taşı'nın gelmesi çok uzarsa, Simyacı O'nun ülkesine gidiyordu.

Felsefe Taşı her zamanki gibi mektup yazacağını söylüyor, ama yazmıyordu; mikrofilmi göndereceğini söylüyor, ama göndermiyordu. Her ayrılışında "Ayrılması çok zor" diye gözleri dolu dolu oluyor, sarılıp sarılıp öpüyordu Simyacı'yı.

Simyacı gittikçe güçten düştü, gittikçe çöktü, bitkinleşti. Yüzü mumya sarısına döndü. Ama yedi yıl boyuna verdiği kanından, sonunda otuz gram demir elde etmeyi başardı. Kendi eliyle bir demir yüzük yaptı. Yüzüğü yapması da kolay olmadı. Beğeneceği biçimi verene dek yüzüğün biçimini boyuna değiştirdi. Sonunda beğendiği biçime soktu yüzüğü. Yüzüğün kaşına yine demirden bir küçük yürek koydu. Kızgın ateşte akkora kesmiş demire su verilip çelik yapıldığı gibi, Simyacı da kan demirinden yüzüğünü su yerine kanla çelikleştirdi. Kan Yüzüğünü, kanından, canından yapmıştı. Kan Yüzüğünü bezekli, çok güzel bir kutuya koydu. Dünya değeri armağanını götürüp kendi elleri ile verecekti sevgili Felsefe Taşı'na. Felsefe Taşı'nın ülkesine gitti. Telefon edip geldiğini bildirdi. O sırada sevgili Felsefe Taşı başka bir zaman parçasına, albümün başka bir sayfasını yaşamaktaydı. Bu yüzden o gece ve ertesi gece işi olduğunu, gündüzleri de çalıştığını söyleyip, daha ertesi gece için,

- İstersen evime gel... dedi.

"İstersen gel...","İstersen..."Simyacı donup kaldı. Kan yüzüğünü armağan diye getirmemiş olsa," İstemem" deyip telefonu kapatabilirdi. Gerçekten de kabalığı hem de çok gerekli yerde yapabilir miydi? Hayır, yapamazdı.

Simyacı, iki gün sonra,sevgili Felsefe Taşı'nın evine gitti. Kansızlıktan iyice azalmıştı gücü. ,Üçüncü kata zorlukla çıktı. Sarılıştılar yine. Öpmeye yine öptü Felsefe Taşı, ama iki mermer yontunun birbirinin üstüne düşmesi, iki mermer yüzünün birbirine değmesi gibi.

- Çok zayıflamışsın, Rengin de çok çok uçuk, neyin var ? diye sordu Felsefe Taşı.

- İyiyim, bir şeyim yok; diye yanıtladı Simyacı.

Armağanının yaratacağı sevinci bozmamak için, niçin mektup yazmadığını, bunca yıldan beri halen mikrofilmi göndermediğini sormadı.

- Anımsıyor musun dedi sekiz yıl önce ilk buluştuğumuzda sana bir söz vermiştim.

- Neydi? diye sordu Felsefe Taşı.

- Hani bir armağan...

- Haa? Evet... öyle bir şey...

Gülümseyerek sevgili Felsefe Taşı'na kutuyu uzattı. Şimdi açacak kutuyu, gözlerinde sevinç yıldızları parlayacak, Kan Yüzüğünü parmağına takıp coşkuyla haykırarak boynuna atlayacak, öpecek, öpecek...

Sevgili Felsefe Taşı kutuyu açtı. Çıkardığı yüzüğe evire çevire baktı, hiç bir titreşimi olmayan, dümdüz bir sesle,

- Bu nedir ? diye sordu.

Simyacı'nın mumya sarısı yüzü daha da sararıp killi aka kesti.

- Yüzük...dedi.

- Görüyorum, ama neden yapılmış?

- Demir, dedi Simyacı, demirden...

Felsefe Taşı olmayan kız

- Yaa... diyerek yüzüğünü dirseğini dayadığı cam masaya bıraktı.

Dikine düşen yüzük camın üstünde döne döne gittikçe yeğnileşen bir çın çın sesi çıkardı; Demirin cam da çıkardığı o çın çın sesi sığmayıp odadan taştı. Yüzük durdu, ses kısıldı Simyacı ayağa kalktı

Kız,

- Erken değil mi ? dedi.

- Kendimi pek iyi bulmuyorum...dedi Simyacı.

- Ne zaman görüşeceğiz? diye sordu kız.

Bir daha hiç görüşmeyeceklerini, görüşmelerinin gereği kalmadığını anlayan Simyacı,

- Yarın sabah dönüyorum ... dedi.

Sarılıp öpüştüler, iki mermer yontunun düşüp birbirine sürtünmesi gibi. Kızı yaşamakta olduğu zaman parçası içinde bırakıp ondan ayrılan Simyacı öyle bitkindi ki, sokakta zorlukla yürüyebiliyordu. Kendini bir taksiye attı, sürücüye otelin adını söyledi. Başını arabanın arkalığına dayadı. "Benden öncekiler gibi, ben de demiri altına dönüştürecek felsefe taşını bulamadım, ama nasıl olsa bir gün felsefe taşını bulacak bir simyacı çıkacak..." diye içinden geçirdi.

Hayat dört işlem sınar
-Gerçeklerle çarpar
-Ayrılıklarla böler
-İnsanlıktan çıkarır
-Sonrada topla kendini der; (((((