• Bence asıl ölmek, istenilmeyen bir dünyada yaşamaktır. Her yirmi dört saatte yirmi dört kere ölerek.
  • Beklenmedik şeyler yaşamış bir insan için i m k a n s ı z sözcüğünün anlamı kalmamıştır.
  • Reis Bey!Bu dünya dört köşeli değildir.Mühürlü kalbinizin bir gün açılmasını dilerim!Beni asacaksınız!Fakat,ruhum sizi bu dünyada ve ötelerde adım adım takip edecek!..
  • Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak! 
    Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:
    Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,
    Çatırdılar geliyor karanlık kubbemizden,
    Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet; 
    Alevler içinde ev, üst katında ziyafet! 
    Durum diye bir lâf var, buyrunuz size durum; 
    Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodurum! 
    Bir şey koptu içimden, şey, her şeyi tutan bir şey,
    Benim adım Bay Necip, babamınki Fazıl Bey; 
    Utanırdı burnunu göstermekten sütninem,
    Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem.
    Ey tepetaklak ehram, başı üstünde bina; 
    Evde cinayet, tramvay arabasında zina! 
    Bir kitap sarayının bin dolusu iskambil; 
    Barajlar yıkan şarap, sebil üstüne sebil! 
    Ve ferman, kumardaki dört kıralın buyruğu; 
    Başkentler haritası, yerde sarhoş kusmuğu! 
    Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,
    Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma! 
    Öttür yem borusunu öttür, öttür, borazan! 
    Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan! 
    Allahın on pulunu bekleye dursun on kul; 
    Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.
    Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa; 
    Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa! 
    Kubur faresi hayat, meselesiz, gerçeksiz; 
    Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.
    Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilâç; 
    Serbest, verem ve sıtma; mahpus, gümrükte ilâç.
    Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan; 
    Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan! 
    Bak, arslan hakikate, ispinoz kafesinde; 
    Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde! 
    Mezarda kan terliyor babamın iskeleti; 
    Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti? 
    Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap; 
    Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap.

    Üstad N.F.K
  • Livaneli farkı bir kez daha beni şaşırtmadı değil. Anı tadında bir roman,roman havasında bir anı...

    Tabiki Livaneli'nin diğer kitaplarını okuyanlar bilir muazzam satırlarını, vurgularını, anlatım biçimi içine çeker okuyucusunu. Ama bu kitabının da farklı bir tadı vardı. Tam bu ne ya hiç yakıştıramadım Livaneli kalemine dediğim yerde hapsetti beni satırlarına. Nasıl bitti, ne zaman bitti inanın farkına bile varmadım.
    Diyorum ya büyüleyici bir kaleme sahip. Yeri bende çok çok ayrı olan bir yazar. Hayatımı beni bu denli ona çeken, yoksa düşünceleri mi bilmiyorum. Ama okuduğum her bir kitabı hafızamda muazzam boşluklara yer ediyor.

    Kitap hakkında bilgi vermek gerekirse ;

    Elia Kazan: Kökleri Kayseri'ye dayanan, İstanbul doğumlu ünlü bir yönetmen. Diğer tarafta ise Livaneli ve onların New York da kesişen hayatları. Elia'nın kendi cehenneminden hayalindeki cennete yolculuğu.
    Anne-baba evi özlemi çeken Elia peşinden Livaneli'yi de sürükleyerek çıktıkları Kayseri macerası...
    Eminim bir çoğunuz (benim gibi) Elia Kazan'ı tanımıyorsunuzdur. Kendisi Oscarlı yönetmen ve yazar. Kayseri, Germir kökenli bir Rum ailenin çocuğu. O tarihte Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti olan İstanbul'un Fener semtinde doğuyor. Dört yaşındayken ailesiyle birlikte ABD'ye göç ediyorlar. Kendisi ne kadar Amerikalı'da olsa, kitapta hiçbir zaman kendisini Amerikalı gibi hissetmediğini anlatıyor. Livaneli ile olan dostlukları ise içinizi ısıtan türden
    "Elia ile Yolculuk" bir yolculuk hikayesi. İki arkadaşın yolcuklarının. Birazda birbirinin hayatına yapılan yolculuk gibi. Livaneli, dostu usta yönetmen Elia Kazan ile ilgili anılarını kaleme almış. Onun köklerini arayışını, ölmeden önce son anlarını, kendinde ki Elia'ı yazmış. Kitap M. K. Perker'i n muhteşem çizimleriyle de ayrıca renklenmiş. Kısa sürede, keyifle okunan bir kitap. Biraz otobiyografi havasında..
  • 📜 Anarkali Efsanesi .
    🌺
    Efsaneye göre Cihangir Hanlığı'nın genç Prensi Salim Şah, birgün raksını görüp hayran kaldığı, Anarkali isimli genç ve güzel rakkaseye aşık olur. Zaman geçer ve Prens Salim Şah gönlünü çelen bu güzel rakkase ile evlenmek ister. Fakat kurallara göre bir prensin halktan bir kızla evlenmesi yasaktır. Hele bir rakkase ile evlenemesi akıldan bile geçmemesi gereken bir düşüncedir.
    Zamanla bu aşk yasağa rağmen büyür, iyice alevlenir. Bütün Hanlığı sarar, Anarkali ile Salim Şah'ın aşkı ağızdan ağıza anlatılır. Bu hâl prensin babası olan Han Akbar tarafında ise büyük bir rahatsızlık yaratır. Âşıkların birbirini görmesi yasaklanır.
    Ama ferman dinlemeyen gönül, burada da ferman dinlemez. Âşıkların ilişkisi sürer gider. Aşk hükmünü sürdürür. Efsane aşk iyice dillenir. Civar hanlıklara da yayılır. Bununla başedemeyeceğini anlayan Akbar Han çareyi sevdalıları ayırmada bulur.
    Çözüm çok zalimcedir. Güzel Rakkase Anarkali ibret için kentin ortasında yapılan, pencesi olmayan dört duvardan ibaret dar bir odaya hapsedilir. Arkasından giriş kapısı da duvarla örülüp kapatılır. Ölüme terkediştir bu..

    Prens şaşkın ve çaresiz, bu aşkı efsaneleştiren şehir halkı ise ağlamaklıdır. Her gün gelip bu hücrenin önünde, Han'ın insafa gelip güzel Anarkali'yi affetmesini bekler. Bir müddet sonra umutlar kesilir. Artık duvarlar yıkılsa da güzeller güzeli Anarkali'nın sağ çıkma ihtimali yoktur. Halk yavaş yavaş çekilir. Bekleme duvarının önü boşalır. Ama Aşk mecnunu Prens, maşukunun çevresindedir hep. Gönüldeki sevda ve sevilen ölmemiştir. Gözleri kapının örüldüğü duvarda sessiz bir tevekkül ile beklemektedir.
    Mevsimler geçer bahar olur, tabiat canlanır. Bir gün o taş duvarda da bir kıpırtı başlar. Prensin gözünü hiç ayırmadığı o duvarda güzel Anarkali'nın girdiği kapının taş örgüleri arasından ince zarif bir dal filizlenmiştir. Bunu duyan halk tekrar toplanmaya ve hergün bu hayat izini izlemeye başlar.
    Günler geçtikce yeni dallar ,yeni filizler çıkar o taşın bağrından ve tüm dallar tomurcuklarla yüklüdür, çiçek açacaktır aşk.
    Bir sabah duvarın önüne gelenler duvarın baştanbaşa kırmızı nar çiçekleriyle kaplı olduğunu görürler. Hayranlık veren bir güzellik vardır. Adeta Güzel Anarkali'nin tüm güzelliği narçiçeklerindedir. Bir gecede bütün narçiçekleri açmıştır. Mevsimler boyu orada aşkın umuduyla bekleyen Prens ise duvara yaslanmış narçiçekleri arasında mutlu bir ifade ile ruhunu teslim etmiştir.. Aşk çiçekleri açmış âşıkın kalbi ise Anarkali'nin güzelliğini seyrettiği o çiçeklerin ihtişamına dayanamamıştır. Sevdalarıyla birlikte maşûkunun yanındadır artık. Rivayet şu ki; O güzelim ateş rengi nar çiçeklerinin çıkış yeri Güzeller Güzeli Anarkali'nin aşk dolu kalbidir. Taşları delip sevdiğine kendini göstermiştir.

    Bu arada Anarkali Hintçe'de Nar Çiçeği demektir.
  • Karımı 1998´in sonbaharında kaybettim…
    Yedi senelik evliliğimizin son iki senesini kanser tedavisi için hastanelerde geçirmiştik.
    Karım, her evlilik yıldönümümüzde ikimizin fotoğrafını çerçeveler,
    “Bunlar bizim hayatımızın gölgeleri” derdi…
    Öldüğünde, yedi tane resmimiz vardı.

    1997´nin bir gecesinde onu aldattım.

    Oysa ona sürekli onu ne kadar sevdiğimi ve sonsuza dek sadık kalacağımı söylerdim.

    Ölmeden iki hafta önce yine aynı şeyleri tekrarladım.

    Tuhaf bir gülümsemeyle baktı bana ve sadece “Biliyorum!” dedi.
    *
    İzmir´e kar yağdığı gün, yani bir ay önce, evdeydim.

    Fotoğraflarımıza bakıyordum yine. Her çerçevenin altında bir harf olduğunu ilk kez o gün farkettim.

    A

    R

    K

    A

    S

    I

    N

    Gerisi için yıllar yetmemişti…

    Ama sanırım “arkasına bak” filan yazmaya niyetlenmişti…

    Hemen çerçevelerin arkasına baktım. Hiç bir şey yoktu. Sonra bir şey dürttü beni ve hepsini teker teker söktüm…
    *
    İnanabiliyor musunuz, her birinin arkasından bir mektup çıktı!

    Geçirdiğimiz her sene için sevgi dolu sözler yazmıştı…

    1997 deki resmimizin içinden çıkan zarf ise simsiyahtı. Ve içinden şu sözler çıktı :

    “14 Mart 1997 / Gözlerin bana başka birine dokunmuş gibi baktı. Söylemene gerek yok, biliyorum…”
    *
    2002´deyiz.

    Onu kaybedeli dört, aldatalı beş yıl oluyor…

    İçim acıyor şimdi…