• Livaneli farkı bir kez daha beni şaşırtmadı değil. Anı tadında bir roman,roman havasında bir anı...

    Tabiki Livaneli'nin diğer kitaplarını okuyanlar bilir muazzam satırlarını, vurgularını, anlatım biçimi içine çeker okuyucusunu. Ama bu kitabının da farklı bir tadı vardı. Tam bu ne ya hiç yakıştıramadım Livaneli kalemine dediğim yerde hapsetti beni satırlarına. Nasıl bitti, ne zaman bitti inanın farkına bile varmadım.
    Diyorum ya büyüleyici bir kaleme sahip. Yeri bende çok çok ayrı olan bir yazar. Hayatımı beni bu denli ona çeken, yoksa düşünceleri mi bilmiyorum. Ama okuduğum her bir kitabı hafızamda muazzam boşluklara yer ediyor.

    Kitap hakkında bilgi vermek gerekirse ;

    Elia Kazan: Kökleri Kayseri'ye dayanan, İstanbul doğumlu ünlü bir yönetmen. Diğer tarafta ise Livaneli ve onların New York da kesişen hayatları. Elia'nın kendi cehenneminden hayalindeki cennete yolculuğu.
    Anne-baba evi özlemi çeken Elia peşinden Livaneli'yi de sürükleyerek çıktıkları Kayseri macerası...
    Eminim bir çoğunuz (benim gibi) Elia Kazan'ı tanımıyorsunuzdur. Kendisi Oscarlı yönetmen ve yazar. Kayseri, Germir kökenli bir Rum ailenin çocuğu. O tarihte Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti olan İstanbul'un Fener semtinde doğuyor. Dört yaşındayken ailesiyle birlikte ABD'ye göç ediyorlar. Kendisi ne kadar Amerikalı'da olsa, kitapta hiçbir zaman kendisini Amerikalı gibi hissetmediğini anlatıyor. Livaneli ile olan dostlukları ise içinizi ısıtan türden
    "Elia ile Yolculuk" bir yolculuk hikayesi. İki arkadaşın yolcuklarının. Birazda birbirinin hayatına yapılan yolculuk gibi. Livaneli, dostu usta yönetmen Elia Kazan ile ilgili anılarını kaleme almış. Onun köklerini arayışını, ölmeden önce son anlarını, kendinde ki Elia'ı yazmış. Kitap M. K. Perker'i n muhteşem çizimleriyle de ayrıca renklenmiş. Kısa sürede, keyifle okunan bir kitap. Biraz otobiyografi havasında..
  • 📜 Anarkali Efsanesi .
    🌺
    Efsaneye göre Cihangir Hanlığı'nın genç Prensi Salim Şah, birgün raksını görüp hayran kaldığı, Anarkali isimli genç ve güzel rakkaseye aşık olur. Zaman geçer ve Prens Salim Şah gönlünü çelen bu güzel rakkase ile evlenmek ister. Fakat kurallara göre bir prensin halktan bir kızla evlenmesi yasaktır. Hele bir rakkase ile evlenemesi akıldan bile geçmemesi gereken bir düşüncedir.
    Zamanla bu aşk yasağa rağmen büyür, iyice alevlenir. Bütün Hanlığı sarar, Anarkali ile Salim Şah'ın aşkı ağızdan ağıza anlatılır. Bu hâl prensin babası olan Han Akbar tarafında ise büyük bir rahatsızlık yaratır. Âşıkların birbirini görmesi yasaklanır.
    Ama ferman dinlemeyen gönül, burada da ferman dinlemez. Âşıkların ilişkisi sürer gider. Aşk hükmünü sürdürür. Efsane aşk iyice dillenir. Civar hanlıklara da yayılır. Bununla başedemeyeceğini anlayan Akbar Han çareyi sevdalıları ayırmada bulur.
    Çözüm çok zalimcedir. Güzel Rakkase Anarkali ibret için kentin ortasında yapılan, pencesi olmayan dört duvardan ibaret dar bir odaya hapsedilir. Arkasından giriş kapısı da duvarla örülüp kapatılır. Ölüme terkediştir bu..

    Prens şaşkın ve çaresiz, bu aşkı efsaneleştiren şehir halkı ise ağlamaklıdır. Her gün gelip bu hücrenin önünde, Han'ın insafa gelip güzel Anarkali'yi affetmesini bekler. Bir müddet sonra umutlar kesilir. Artık duvarlar yıkılsa da güzeller güzeli Anarkali'nın sağ çıkma ihtimali yoktur. Halk yavaş yavaş çekilir. Bekleme duvarının önü boşalır. Ama Aşk mecnunu Prens, maşukunun çevresindedir hep. Gönüldeki sevda ve sevilen ölmemiştir. Gözleri kapının örüldüğü duvarda sessiz bir tevekkül ile beklemektedir.
    Mevsimler geçer bahar olur, tabiat canlanır. Bir gün o taş duvarda da bir kıpırtı başlar. Prensin gözünü hiç ayırmadığı o duvarda güzel Anarkali'nın girdiği kapının taş örgüleri arasından ince zarif bir dal filizlenmiştir. Bunu duyan halk tekrar toplanmaya ve hergün bu hayat izini izlemeye başlar.
    Günler geçtikce yeni dallar ,yeni filizler çıkar o taşın bağrından ve tüm dallar tomurcuklarla yüklüdür, çiçek açacaktır aşk.
    Bir sabah duvarın önüne gelenler duvarın baştanbaşa kırmızı nar çiçekleriyle kaplı olduğunu görürler. Hayranlık veren bir güzellik vardır. Adeta Güzel Anarkali'nin tüm güzelliği narçiçeklerindedir. Bir gecede bütün narçiçekleri açmıştır. Mevsimler boyu orada aşkın umuduyla bekleyen Prens ise duvara yaslanmış narçiçekleri arasında mutlu bir ifade ile ruhunu teslim etmiştir.. Aşk çiçekleri açmış âşıkın kalbi ise Anarkali'nin güzelliğini seyrettiği o çiçeklerin ihtişamına dayanamamıştır. Sevdalarıyla birlikte maşûkunun yanındadır artık. Rivayet şu ki; O güzelim ateş rengi nar çiçeklerinin çıkış yeri Güzeller Güzeli Anarkali'nin aşk dolu kalbidir. Taşları delip sevdiğine kendini göstermiştir.

    Bu arada Anarkali Hintçe'de Nar Çiçeği demektir.
  • Karımı 1998´in sonbaharında kaybettim…
    Yedi senelik evliliğimizin son iki senesini kanser tedavisi için hastanelerde geçirmiştik.
    Karım, her evlilik yıldönümümüzde ikimizin fotoğrafını çerçeveler,
    “Bunlar bizim hayatımızın gölgeleri” derdi…
    Öldüğünde, yedi tane resmimiz vardı.

    1997´nin bir gecesinde onu aldattım.

    Oysa ona sürekli onu ne kadar sevdiğimi ve sonsuza dek sadık kalacağımı söylerdim.

    Ölmeden iki hafta önce yine aynı şeyleri tekrarladım.

    Tuhaf bir gülümsemeyle baktı bana ve sadece “Biliyorum!” dedi.
    *
    İzmir´e kar yağdığı gün, yani bir ay önce, evdeydim.

    Fotoğraflarımıza bakıyordum yine. Her çerçevenin altında bir harf olduğunu ilk kez o gün farkettim.

    A

    R

    K

    A

    S

    I

    N

    Gerisi için yıllar yetmemişti…

    Ama sanırım “arkasına bak” filan yazmaya niyetlenmişti…

    Hemen çerçevelerin arkasına baktım. Hiç bir şey yoktu. Sonra bir şey dürttü beni ve hepsini teker teker söktüm…
    *
    İnanabiliyor musunuz, her birinin arkasından bir mektup çıktı!

    Geçirdiğimiz her sene için sevgi dolu sözler yazmıştı…

    1997 deki resmimizin içinden çıkan zarf ise simsiyahtı. Ve içinden şu sözler çıktı :

    “14 Mart 1997 / Gözlerin bana başka birine dokunmuş gibi baktı. Söylemene gerek yok, biliyorum…”
    *
    2002´deyiz.

    Onu kaybedeli dört, aldatalı beş yıl oluyor…

    İçim acıyor şimdi…
  • Ön safta çarpışan subayların yüzde sekseni, erlerin yüzde altımışı ya şehit olmuş ya da yaralanmıştır.

    Kırık Kemikle Savaş Yönetmek
    12 Ağustos 1921, Kurban Bayramı’nın ilk günündeMustafa Kemal, Hacı Bayram Camisinin çevresine taşan“beş bin kişiyle birlikte Bayram namazını kıldı” ve o günlerde Ankara’da bulunan ünlü Amerikalı gazeteci Laurence Show Moore’un saptamasıyla, “halkın görülmemiş sevgi gösterileri arasında” cepheye hareket etti.7 Aynı gün, Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa’yla (Çakmak) birlikte Polatlı’da kurduğu cephe karargahına geldi. O gece, “düşmanın izlemesi olası hücum yönünü görmek için”, çevreye hakim bir tepe olan Karadağ’a çıktı. Atının, sigarasını yakmak için çaktığı kibritten ürkmesi üzerine, yere düştü. Kaburga kemiklerinden biri kırılmıştı. Sağaltım (tedavi) için gittiği Ankara’da, hekimler kesin olarak yatması gerektiğini söylediler. “Çalışmayı sürdürürseniz yaşamınız tehlikeye girer” diyorlardı. “Savaş bitsin o zaman iyileşirim”8 diyerek onlarla şakalaşıyor, önerileri umursamıyordu. Yirmi dört saat sonra cepheye geri döndü. Savaşı, bir trenden sökülen yolcu koltuğunu kullanarak yönetti. Kırık göğüs kemiği,“yeniden depreşen eski böbrek hastalığı”9 ona acı veriyor, güçlükle yürüyebiliyor, çoğu kez, “bir masaya dayanarak dinlenmek zorunda kalıyordu.”10
    “İskender’in Doğu Seferi”
    Yunan Ordusu, 23 Ağustos 1921 günü sabaha karşı saldırıya geçti. Constantine, savaş parolasını “Ankaraya”diye belirlemiş ve “İngiliz istihbarat subaylarını daha şimdiden, Mustafa Kemal’in şehrinde, Ankara’da, zafer yemeğine çağırmıştı.”11 Atina basınında, “Büyük İskender’in Doğu seferinden” söz eden yazılar çıkıyordu. Constantine, Helen ordusuyla birlikte, onun 2300 yıl önce yaptığını 20.yüzyılda yapacak, “bir kez daha Gordion düğümünü keserek Asya’da yeni bir imparatorluk” kuracaktı.12 Gelişkin silahlarına, mükemmel donanımına ve arkasındaki “büyük güce”, İngiltere’ye güveniyordu.
    İnanç ve Yoksulluk
    Mustafa Kemal ise; sayısı az, donanımı eksik ve esas gücünü inanç ve kararlılığın oluşturduğu ‘yoksul’ ordusuyla, düşmanını bekliyordu. Karargah olarak kullandığı bina,Alagöz Köyü’nde Ali Çavuş adlı köylüye ait, yarım kalmış kerpiç bir evdi.13 “Kara giysili Karadenizli koruyucularını” bile cepheye sürmüştü. Rütbelerini Erzurum’da çıkardığı ve Meclis de kendisine “resmi bir rütbe vermediği için” sırtında bir er üniforması vardı.14 Akciğeri için, sakıncalı olmasına karşın, göğsünü sargılatmış, cepheden ayrılmıyordu. Savaşı, “geceli gündüzlü hiç ara vermeden bizzat yönetti ve 22 gün boyunca hiçbir gece düzenli uyumadı.”15
    Sakarya Savaş’ında ordunun içinde bulunduğu koşullar, bugün birçok insana inanılmaz gibi gelebilir. Silah, yiyecek, giyecek gereksinimi en alt düzeyde bile karşılanamamıştı. Askere yemek olarak, çoğu kez yalnızcakuru ekmek verilebiliyordu. Açlığa karşı doğadan ot toplayan erler, kimi zaman zehirli otları yiyor bu da hastalanmalara, hatta ölümlere yol açıyordu. “Askeri otlamaya çıkardım” tümcesi, komutanların günlük dillerine yerleşmiş ve beslenmeyle ilgili bir eylemi ifade ediyordu.
    Askerin yüzde yirmi beşinin ayağı tümüyle çıplaktı, bir o kadarının ise, bir ayağında eski bir ayakkabı öbür ayağında çarık bulunuyordu. Sakarya Savaşı’nda, askerin yalnızca yüzde beşi üniformalıydı. Mustafa Kemal,Meclis’te, askerin iyi donatılmadığı yönündeki eleştiriler üzerine söz almış ve şunları söylemişti: “Askerlerimizin biraz çıplak ve yırtık elbise içinde bulunması bizim için ayıp sayılmaması gerekir... Fransızlar bana, elbisesiz askerlerin çete olduğunu söylediklerinde onlara, hayır çete değildir, bizim askerlerimizdir’ dedim. Üzerinde üniforma yok dediler. ‘Üzerindeki elbise onların üniformasıdır’ dedim. Bu Fransızlar için yeterli yanıt olmuştu. Elbiseli olsun, köylü elbiseli olsun(ne fark eder y.n.) yeter ki onları yerinde kullanalım, kutsal amacımıza ulaşalım”16
    Sakarya Savaşı, 100 kilometrelik bir cephe üzerinde gelişen, sözcüğün gerçek anlamıyla tam bir meydan savaşıydı. Başladığı 23 Ağustos’tan 13 Eylül’e dek, 22 gün sıradışı bir yeğinlikle (şiddetle) sürdürüldü. Yunanlılar, Türklere karşı duydukları kinle ve varsıl bir ülkeyi ele geçirmek için; Türklerse, yüzyıllarca uyruk yapıp içlerinde yaşattıkları Rum ihanetine duydukları öfkeyle, vatanlarını savunmak için savaşıyordu. Yunan Ordusu’nun önemli bir bölümünü oluşturan Osmanlı uyruğu ‘yerli’ Rumlar, savaşı yitirdiklerinde “vatan haini” sayılacaklarını ve “Helen İmparatorluğu” kurmak yerine, varsıllıklarını borçlu oldukları Anadolu’yu tümden yitireceklerini biliyordu. Bu nedenle, büyük bir dirençle savaşıyorlardı.17
    Mustafa Kemal, Sakarya Savaşı’nı Nutuk’ta, “dünya tarihinde örneği pek az olan, Büyük ve Kanlı Sakarya Savaşı (Sakarya Melhamei Kübrası)” diye tanımlar. Savaşın Anadolu’daki Türk varlığı için yaşamsal önemini bildiğinden, orduyu olduğu kadar halkı da savaşa hazırlamıştı. Çatışmaların başlamasından birkaç gün önce,“Orduya ve Millete” başlığıyla yayınladığı bildiride;“Ordumuzun fedakar subaylarına ve kahraman erlerine, atalarından miras kalan özellikleriyle kendini gösteren bütün millete sesleniyorum” diyerek18; Türk milletinin bütün bireylerini, “köyde, kentte, evinde, tarlasında” bulunan herkesi, “kendini silahla vuruşan savaşçı gibi görevli bilerek ve bütün varlığıyla” savaşmaya çağırdı.19 “Türkiye ölüm tehlikesindedir, ama batmayacaktır”20; “Düşman ordusunu, Anayurdumuz’un harimi ismetinde (kutsal bağrında y.n.)boğarak istiklalimize kavuşacağız” diyordu.21
    “Hatt-ı Müdafaa” Değil “Satt-ı Müdafaa”
    Anadolu’yu kurtaramazsa, “herkesle beraber ölecekti.”22 Ölümü en başından göze almıştı ve onu umursamıyordu. Önemli olanın ölmek değil, ülkeyi kurtarmak olduğunu biliyordu. Bireysel ölüm, ancak düşmanı yenme olasılığı ortadan kalktığında sözkonusu olabilirdi. Sakarya Savaşı önemliydi, ancak yitirilse bile son değildi. Savaşım (mücadele), her koşul altında, yeni yöntem ve araçlarla sürdürülecek, düşman tümüyle yok edilinceye dek savaşılacaktı. “Her parça toprak, üzerine basılan her yer savunulacaktır” diyordu. Ordularına verdiği ve savaş tarihinde örneği olmayan kesin buyruk şuydu: “Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı yurttaş kanıyla ıslanmadıkça terkedilemez. Onun için, küçük büyük her birlik bulunduğu mevziden atılabilir, fakat büyük küçük her birlik durabildiği ilk noktada, düşmana karşı yeniden cephe kurup savaşmaya devam eder. Yanındaki birliğin çekilmek zorunda olduğunu gören birlikler ona uymaz. Bulunduğu mevzide sonuna kadar direnmekle yükümlüdür.”23
    Yirmi İki Gün Yirmi İki Gece
    Yirmi iki gün, yirmi iki gece süren Sakarya Savaşı, “bir gün farkla” dünyanın gördüğü “en uzun” meydan savaşıydı.24 Yalnız uzun değil, “vahşi ve öldürücü bir savaştı bu.”25 İki yüz bin insan, yakıcı bir güneş altında, “susuz, günlük yiyeceği bir avuç mısıra”26 ya da bir parça ekmeğe indirgenmiş olarak, durmadan birbirlerine saldırdılar. Ankara’ya açılan Haymana Ovası’na hakim büyük-küçük tüm tepeler, sıkça el değiştiriyor, her el değiştirmede yüzlerce insan ölüyordu. Mustafa Kemal’in elindeki asker, silah ve cephane kısıtlıydı. Sınırlı sayıda dağıtılan mermiler çabuk bitiyor ve askerler “birbirinden mermi alıyordu” Topçu tümenlerinde mermi eksikliği çok fazlaydı. Subay ağırlıklı olmak üzere çok yitik veriliyordu. Ancak, her olanaksızlık, ona “yeni askeri taktikler” geliştirtiyordu.27
    Subay Savaşı
    Mustafa Kemal Sakarya Savaşı’nı “subay savaşı”olarak tanımlar. Yengiden altı gün sonra, 19 Eylül 1921’de, Meclis’te yaptığı uzun konuşmanın sonunda,“subaylarımızın kahramanlığı hakkında söyleyecek söz bulamam. Ancak, doğru ifade edebilmek için diyebilirim ki, bu savaş bir subay savaşı olmuştur”der.28 Sakarya Savaşı’na“ön safta katılan subayların yüzde 80’i, erlerin yüzde 60’ı ya şehit olmuş ya da yaralanmıştı.”29 42.Alayın “bütün rütbeli subayları şehit olduğu için”, Alay’ın komutasını bir yedek subay üstlenmişti. 4.Tümen’in hücum taburunda “bir tek subay kalmıştı.”30 Yalnızca Çal Dağı çarpışmalarında; “3 alay komutanı, 5 tabur komutanı, 82 subay ve 900 er şehit olmuştu.”31 Çevresine hakim Karadağ tepesini almak için,“yarım tümen” şehit verilmişti.32 8 tümen komutanı, süngü savaşında şehit olmuştu.33
    Subaylar, ona, başkomutanlık sınırlarını aşan bir sevgi ve güvenle bağlıydılar. Güçlü kişiliği herşeye egemendi. Varlığı askerlere güven veriyor, “onlara dişlerini sıkarak, her kayaya, her karış toprağa yapışarak direnme cesareti” ve “en güç anda, Kemal Paşa yeni bir taktik ve cesur bir atılımla müdahale eder, durumu düzeltir” duygusu veriyordu.34Subayları, buyruklarının doğruluğuna o denli inanıyorlardı ki, bunları yerine getirmeyi, vatan savunmasının gerekli kıldığı kutsal bir görev sayıyorlardı.
    Sakarya Meydan Savaşı 13 Eylül’de sona erdiğinde, birkaç gün içinde Ankara’ya gireceği söylenen Yunan Ordusu çökertilmişti. Bitkin durumda “Anadolu yaylasının başlangıcındaki harekat noktalarına doğru tersyüzü” geri çekiliyor, çekilirken “geçtikleri her yeri yakıp yıkıyordu.”35Sayısının azlığına ve olanaksızlıklara karşın, “muazzam bir çabayla” olağanüstü bir direnç gösteren Türk Ordusu, dayanma sınırının sonuna geldiği için; “Sakarya Nehri’ni zorlayarak”, Yunan Ordusu’nu izlemedi, onu tümüyle yok edemedi. Bunu yapmak için, daha bir yıla gereksinimi vardı.36
    Yunan Ordusu Sakarya’da yok edilemedi, ama büyük darbe vuruldu. “Azaltılmış rakamlarla ve yalnızca ölü olarak subay-er 18 bin” yitik vermişti.37 Silah ve donanım yitikleri hesaplanamıyordu.
    Ankara’yı Kurtarmak
    Ankara kurtarılmış, parlak bir zafer kazanılmıştı. Türkiye coşku, dünya şaşkınlık içinde, Sakarya’daki Türk başarısını konuşuyordu. Ezilen ulusların “özgürlüksever halkları”, Türk halkına duyduğu yakınlığı, Ankara’ya gönderdikleri kutlama telgraflarıyla gösteriyordu.38 Rusya ve Afganistan’dan, Hindistan ve Güney Amerika’dan, hatta Fransa ve İtalya’dan bile kutlama geliyordu.39
    Ankara halkı, “büyük bir sevinç içindeydi.” Eşyalarını toplamış, “top seslerini duyarak” doğuya göçmeye hazırlanmıştı. Artık güvende ve Mustafa Kemal’e “sonsuz bir şükran duygusu içindeydi.”40 O da, aynı duyguları, Türk halkı için taşıyordu. 14 Eylül’de “Millete Beyanname” adıyla, orduyu ve Türk halkını kutlayan bir teşekkür bildirisi yayınladı. Düşmanı tümüyle ülkeden atıp özgürlüğü sağlayana ve “milli sınırlar içinde her türlü yabancı müdahalesine son verene kadar, silahlarımızı bırakmayacağız” diye bitirdiği bildiride şöyle söylüyordu:“Kutsal topraklarımızı çiğneyerek Ankara’ya girmek ve istiklalimizin fedakar koruyucusu ordumuzu yok etmek isteyen Yunan birlikleri, yirmi iki gün süren kanlı savaşlardan sonra, Tanrı’nın yardımıyla yenilmiştir... Sakarya’yı geçerek, şaşkın ve dağınık kısımlarının arkasını bırakmayarak, günahsız Türk milletinin hayat ve istiklaline canavarca tecavüz edenlere layık olan cezayı vermek için, ordumuz sönmez bir azim ve kahramanlıkla vazifesini yapmayı sürdürecektir... İnönü ve Dumlupınar’da Türk azim ve imanı karşısında ezilerek mağlup edilen, ancak bu yenilgilerden ders almayan ve hiçbir hakka dayanmadığı halde, kutsal vatanımıza tecavüz etmekte ısrar eden Yunanlılar, bu defa Kral Constantine’in saltanat hırsını tatmin için ülkelerinin bütün kaynaklarını açtılar. Para, asker, malzeme konusunda hiçbir fedakarlıktan kaçınmayarak aylarca hazırlandılar. Ayrıca, Doğudaki siyasi çıkarlarını korumak için masum kanların dökülmesini isteyen bazı yabancı dostlarının gizli ve açık yardımlarına, kışkırtmalarına dayandılar. Bu yolla meydana getirdikleri düzenli ve donanımlı büyük bir orduyla, pervasızca Anadolu içlerine saldırdılar. Düşünmediler ki, Türkler’in vatan sevgisiyle dolu olan göğüsleri, lanetli ihtiraslarına karşı daima demirden bir duvar gibi yükselecektir. Ordumuz, Avrupa’nın en mükemmel araçlarıyla donatılmış Constantine birliklerinin hakkından gelebiliyorsa, bu inanılmaz mucizeyi Anadolu halkının gösterdiği fedakarlık duygusuna borçluyuz. Ulus bireylerinin, milli amaç uğrunda özel yararlarını değersiz sayma konusunda gösterdikleri olağanüstü davranış, kuşaktan kuşağa aktarılan şerefli bir övünç kaynağı olacaktır. Bu gayretler sayesindedir ki, ordumuz, ölümü hiçe saymak için bir an bile tereddüt etmeden, yüksek bir manevi güçle düşmanın üzerine atıldı. Canımızı ve namusumuzu almak üzere, Haymana Ovası’na kadar gelen Yunan askerlerinin, esir düştüklerinde yüce gönüllü askerlerimizden ilk istek olarak bir parça ekmek istemeleri, mağrur düşmanın ne hale geldiğini gösteren ‘anlamlı’ bir görüntüdür. Yüksek bir azim ve fedakarlık duygusuyla topraklarını savunan milletimiz, ne kadar övünse haklıdır... Biz hiç kimsenin hakkına el uzatmadık. Bizim tek isteğimiz her türlü tecavüze karşı çıkarak, hayat ve istiklalimizi sağlamak ve korumaktır. Her medeni millet gibi, özgürce yaşamaktan başka amacımız yoktur. Milli sınırlar içinde her türlü yabancı müdahalesine son verinceye kadar, silahlarımızı bırakmayacağız...”41
    Siyasi Sonuçlar
    Sakarya Meydan Savaşı, içte ve dışta önemli politik gelişmelere yol açtı, Mustafa Kemal’in güç ve saygınlığını arttırdı. Büyük Millet Meclisi O’na, 19 Eylül’de “Gazi” ünvanıyla “Türk askeri rütbelerinin en yükseği” olan Mareşal rütbesini verdi. Oysa, daha bir yıl önce Vahdettin, ondan “Mustafa Kemal Efendi”diye söz ederek rütbelerini almış ve idam kararını imzalamıştı.42
    Sakarya’dan 30 gün sonra, 13 Ekim 1921’de Sovyetler Birliği’nin aracılığıyla artık birer sosyalist cumhuriyet durumuna gelen Kafkasya Devletleri; Azerbeycan, Ermenistan ve Gürcistanla, Kars Anlaşması imzalandı. Hemen bir hafta sonra 20 Ekim 1921’de Fransa’yla Ankara Anlaşması, 3 gün sonra 23 Ekim’de İngiltere’yle “Tutsak Değişim”anlaşması yapıldı. Bu anlaşmalarla Ankara, savaş galibi emperyalist ülkeler tarafından tanınmış oldu. 2 Ocak 1922’de Ukrayna Halk Cumhuriyeti ile Dostluk Anlaşması imzalandı. İtilaf Devletleri 22 Mart 1922’de Ankara’ya bırakışma (mütareke) önerisinde bulundu.43
    Sovyetler Birliği’nden para ve silah sağlandı. Alınan parayla, “Fransa’dan, İtalya’dan, Bulgaristan’dan, Amerika’dan silah satın alındı.”44
    Fransızlarla yaptığı Ankara Anlaşması’yla Güney cephesinde serbest kalan 80 bin asker kullanılabilir duruma geldi, bunların 40 binini “Fransa’dan satın aldığı silahlarla donattı.”45
    Fransızlarla kurduğu ilişkiler, paylaşım çelişkisi yaşayan Bağlaşma (İtilaf) Devletleri arasında gerilim yarattı. İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, “adeta dehşetle karışık bir şaşkınlık” içindeydi.46Büyükelçilik görevlisi Rumbold İstanbul’danCurzon’a gönderdiği yazıda, “Fransızlar şerefsizce davrandılar, bağlaşıkların ilişkisi kökünden sarsıldı”diyordu.47
    DİPNOTLAR
    1          “Atatürk” L.Kinross, Altın Kit. Yay., 12.Bas., İst.-1994, sf.322
    2          a.g.e. sf.322
    3          “Nutuk” M.K.Atatürk, II.C., Türk Tarih Kurumu Yay., 4.Bas., 1989, sf.817
    4          a.g.e. II.Cilt, sf.821
    5          a.g.e. sf.821
    6          a.g.e. sf.823 ve 825
    7          “Mustafa Kemal Anıları” Metin Ergin, Cumhuriyet, 16.11.2004
    8          “Atatürk” L. Kinross, Altın Kit. Yay., 12.Bas., İst.-1994, sf.325
    9          “Bozkurt” H.C. Armstrong, Arba Yay., İstanbul-1996, sf.126
    10        “Atatürk” L. Kinross, Altın Kit. Yay., 12.Bas., İst.-1994, sf.325 ve 327
    11        a.g.e. sf.326
    12        a.g.e. sf.326
    13        “Mustafa Kemal” B.Méchin, Bilgi Kit., Ankara-1997, sf.213
    14        “Atatürk” L.Kinross, Altın Kit. Yay., 12.Bas., İst.-1994, sf.327
    15        “Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri-IV” Kaynak Yay, 3.Bas.,2001, sf.101
    16        “Kuvayı Milliye Ruhu” Samet Ağaoğlu, Kültür Bakanlığı Yay., 1981, sf.118
    17        “Mustafa Kemal” B.Méchin, Bilgi Kit., Ankara-1997, sf.213
    18        “Anadolu İhtilali” S.Selek, II.Cilt, Kastaş A.Ş. Yay., 8.Bas., 1987, sf.653
    19        “Nutuk” M.K.Atatürk, II.Cilt, Türk Tarih Kurumu Yay., 4.Bas., 1989, sf.827-829
    20        “Mustafa Kemal” B.Méchin, Bilgi Kit., Ankara-1997, sf.211
    21        “Anadolu İhtilali” S.Selek, II.Cilt, Kastaş A.Ş. Yay., 8.Bas., 1987, sf.654
    22        “Türkün Ateşle İmtihanı” H.E.Adıvar, ak. L.Kinross “Atatürk”, Altın Kit. Yay., 12. Bas., İstanbul-1994, sf.328
    23        “Nutuk” M.K.Atatürk, II.Cilt, Türk Tarih Kurumu Yay., 4.Bas., 1989, sf.827
    24        “Atatürk” L.Kinross, Altın Kit. Yay., 12.Bas., İst.-1994, sf.329
    25        a.g.e. sf.329
    26        “Mustafa Kemal” B.Méchin, Bilgi Kit., Ankara-1997, sf.213
    27        “Atatürk” L.Kinross, Altın Kit. Yay., 12.Bas., İst.-1994, sf.329
    28        “Anadolu İhtilali” S.Selek, II.Cilt, Kastaş A.Ş. Yay., 8.Bas.,1987, sf.670
    29        “İstiklal Savaşı Nasıl Oldu?” Şevki Yazman, sf.99; ak.Ş.S. Aydemir “Tek Adam”, II.Cilt, Remzi Kit., 8.Bas., İst.-1981, sf.503
    30        a.g.e. sf.503
    31        “Anadolu İhtilali” S.Selek, II.Cilt, Kastaş A.Ş. Yay., 8.Bas., 1987, sf.661
    32        “Atatürk” L.Kinross, Altın Kit. Yay., 12.Bas., İst.-1994, sf.334
    33        “Bozkurt” H.C. Armstrong, Arba Yay., İst.-1996, sf.127
    34        a.g.e. sf.335
    35        “Mustafa Kemal” B.Méchin, Bilgi Kit., Ankara-1997, sf. 214
    36        “Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı Tarihi 1918-1923” A.M. Şamsutdinov, Doğan Kitap, İst.-1999, sf.260
    37        “Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı Tarihi 1918-1923” A.M. Şamsutdinov, Doğan Kitap, İst.-1999, sf.260
    38        “Hakimiyeti Milliye” 19.11.1921; ak. A.M. Şamsutdinov, Doğan Kitap, İstanbul-1999, sf.260
    39        “Bozkurt” H.C. Armstrong, Arba Yay., İst.-1996, sf.131
    40        a.g.e. sf.131
    41        “Atatürk’ün Bütün Eserleri” 11.Cilt, Kaynak Yay., İstanbul-2003, sf. 390-391 ve “Çankaya Akşamları” B.G.Gaulis, II.Cilt, Cumhuriyet Kit., Aydınlanma Dizisi 188, İst.-2001, sf.19-20
    42       "Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri-IV" Kaynak Yay., 3.Bas., 2001, sf.101
    43       "Anadolu İhtilali" S.Selek, II.Cilt, Karataş A.ş. Yay., 8. Baskı, 1987, sf.685
    44       "Mustafa Kemal" 
    B.Méchin
    , Bilgi Kit., Ankara-1997, sf. 217
    45       a.g.e. sf. 217
    46       
    “Atatürk” L.Kinross,
     Altın Kit. Yay., 12.Bas., İst.-1994, sf.338
    47       a.g.e. sf.338

    (Bi siteden alıntıdır)
  • Korku-gerilim-polisiye türü kitapları okumayı seven arkadaşlarım iyi bilirler; bizler sonuna kadar heyecanımızı hiç kaybetmeden okuduğumuz, biri gerim gerim geren , bir sonraki sayfayı bir an önce çevirmek istediğimiz kitapları daha bir çok sever ve beğeniriz. Hele birde daha önce hakkında ucundan kıyısından bir şeyler bildiğimiz bir konunun detayı da varsa ve sizi biraz daha araştırmaya yönlendiriyorsa bu bir artı puan daha demektir.

    İşte 4.MAYMUN tam da böyle bir kitap. Dolayısı ile okuyanlar tarafından yapılan tüm övgüleri fazlası ile hak ediyor.

    Mesela, üç maymun hikayesini hepimiz az çok biliriz.. Ama detaylı olarak ben bilmiyordum açıkçası. İsimlerinin Mizaru, Kikazaru ve Iwazaru olduğunu ,17. Yüzyılda Hidari Jingora tarafından Japonya’da ülkedeki iç savaşı bitiren komutan Tokugawa’nın anısına yapılmış olan tapınağın kapısının üstünde figürlerinin bulunduğunu da bilmiyordum.

    Bizler genellikle üç maymunu oynamak deyimini “aman bana bir şey olmasın “ mantığı ile hareket edip suya sabuna dokunmadan yaşayan , sorumluluktan kaçan , kayıtsız , boş vermiş insanlar için kullanırız. Ancak işin gerçeğinin ; kötüye bakmamak, kötüye kulak vermemek ve kötü söz söylememek olduğunu bir çoğumuz bilmeyiz.

    Kitap şöyle bir cümle ile başlıyor..
    “ Okumaya devam et mutlaka. Çünkü ne yaptığımı anlamana ihtiyacım var”
    Günlük

    Hikaye bir otobüsün önüne atlayan adamın ölmesi ile başlıyor.. Bu adamın cebinden siyah-beyaz kapaklı , çizgili bir not defteri çıkıyor.. Bir günlük, ve siz yaşları sadece 17 ve 26 aralığında olan yedi kızın katilinin günlüğünü okumaya başlıyorsunuz.. Çocukluğuna kadar giderek yapıyorsunuz bunu.

    Yaklaşık beş yıldır bu katilin peşinde olan dedektif Sam Porter ve onun yardımcıları Nash ve Clair ile tanışıyor ve onların gerilim , aksiyon dolu takiplerine dahil oluyorsunuz. Beyaz kağıtlara sarılıp siyah iplik ile bağlanmış kutular açılırken nefesinizi tutuyor, yumruklarınızı sıkıyor, gözlerinizi kısıyorsunuz. Bu arada Porter’ın iç dünyasına da giriyorsunuz tabi.

    Bu arada şunu da ilave etmeliyim, yazarın olayları anlatışı, betimlemesi o kadar iyi ki.. Özellikle fare ile ilgili K O R K U N Ç bir sahne var. Sahne diyorum çünkü yazar öyle bir anlatmış ki her anını kesinlikle seyrettim diyebilirim.

    Farelerden deli gibi korkan ben o anlarda resmen başımın döndüğünü ve gerginlikten ellerimin titrediğini hissettim ve artık farelerden daha da çok korkuyorum !!!! Iyyyy !!!

    Şimdi mi ?? şimdi dört gözle yazarın diğer kitabının çıkmasını bekliyorum..
  • “Uluma” (Howl) sadece Beat edebiyatının değil, o güne kadar yazılmış tüm lirik edebiyatın en gaddar dille yazılmış ancak bir o kadar da etkileyici, gözlerimizi kimi zaman yuvalarından çıkaran, kimi zaman ise yaşlarla dolduran şiiridir. Uluma terbiyesizce yazılmıştır, bir Columbia Universitesi mezununa hiç yakışmayacak cinsten dizelerle doludur, Ginsberg kendine hakim olamaz ve ikide bir küfür eder, ama nasıl etmesin ki? O günlerin Amerikasının bugünlerin dünyasından pek de bir farkı yoktur elbette. Hala çalan çırpan devler ve sefaletle boğuşan cücelerin, şehir eşkiyalarının, ölüm korkusunun, yoksulluğun, uyuşturucunun, umutsuzluğun ve gerçek olmayan aşkların var olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Ginsberg 50’lerin Amerikasını bir parça daha karıştırmak adına, Kerouac, Burroughs, Ferlinghetti, Synder ve Bob Dylan’ı gibi isimleri bir masaya oturtmuştur ve sonra hep beraber bir yolculuğa çıkmışlardır. Aslına bakarsanız bu dönemin şairleri, belki de geçtiğimiz yüzyılın en popüler ve sesleri en yüksek çıkan şairleridir. Ginsberg Dylan’la sahneye çıkıp şarkı bile söylemeyi denemiştir. Aynı zamanda şiirin asla bir arada ulaşamayacağı derecede büyük bir kalabalığa fikirlerini sunma ayrıcalığını da Dylan’la olan dostluğu sayesinde başarmıştır.

    ( Terbiyem bozulur diyenler aşağıda şiirin bi bölümü var tercih sizin )

    I

    gördüm kuşağımın en iyi beyinlerinin çılgınlıkla yıkıldığını, histerik çıplaklıkla açlıktan geberdiğini,

    zenci sokakların şafağında gördüm onları bozuk kafalarıyla mal ararken,

    gecenin makinesinde yıldızlı dinamo ile eski cennetsel bağ için yanıp tutuşan melek kafalı hipsterler,

    yoksulluk ve paçavralar ve sahte gözlerle şehirlerin üstünde yüzen sıcak suyu olmayan ucuz odaların doğa üstü karanlığında yükseğe doğrulup sigara içerken jazzı seyredenler,

    Yaradan’ın cennetinde zihinleri apaçık olanlar aydınlatılmış ucuz çatı katlarında ve yeraltlarında Muhammed’in dolaşaduran meleklerini görenler,

    Arkansas ve Blake-ışığı trajedisi arasından parlak ifadesiz halüsinatif gözlerle bilgi savaşının üniversitelerinden geçip gidenler,

    akademilerden delilik ve ahlaksızlığa düzdükleri methiyeleri kafatası üzerindeki pencerelerde yayınladıkları için tekmeyi yiyenler,

    parasını çöp sepetlerinde yakarak ve dehşeti duvardan dinleyerek tıraşsız odalarda don gömlek sinenler,

    apış arasındaki marihuanayla Laredo’dan dönerken New York’da içeri tıkılanlar,

    ucuz otellerde ateş yiyenler ya da Paradise Alley’de terebentin içenler, ölüm, ya da geceden geceye gövdelerini arafta bırakanlar,

    düşlerle, ve uyuşturucularla, uyandıran kabuslarla, alkol ve sik ve sonsuz taşaklarla,

    ürperen bulutların emsalsiz kör sokakları ve Canada ve Paterson’un kutuplarına doğru sıçrayan aradaki zamanın hareketsiz dünyasını aydınlatan aklın şimşeği,

    geçitlerin peyote dayanışması, arkabahçe, yeşil, ağaç, mezarlık sabahları, çatı katlarında şarap kafası, kafaları iyi olduğu esnada çıktıkları zevk gezilerinde mahallelerin dükkanlarının vitrinlerinde trafik ışıkları gibi yanıp sönen neonlar, güneş ve ay Brooklyn’in sert kışının alacakaranlığındaki ağacın titremesi, esrar külünün laneti ve aklın yüce ışığı,

    hayvanat bahçesi ışığının iç karartıcı parlaklığında boğazları paramparça ve kasvetli beyinleri örselenmiş,

    benzedrine boğulmuş halde rayların ve çocuk seslerinin gürültüsü arasında titreyerek

    Battery’den Bronx’a sonsuz bir gidiş için kendilerini yeraltında zincirleyenler,

    gece boyunca Bickford’da loş ışığın altında dibe vurmuşçasına gömülüp kalanlar ve dışarı çıkanlar ve gün ortasında ıssız Fugazzi’de bayat bira içerek otomatik plak çalarda çatırtıları dinlemeye mahkum olanlar,

    yetmiş saat durmaksızın konuşarak, parktan mekana, mekandan bara, bardan Bellevue’ye Belleuve’den müzeye, müzeden Brooklyn Köprüsüne

    ayın ötesinde/ki Empire State’in pencere pervazlarından sarkan yangın çıkışından atlayan platonik belagatçilerin yitik bölüğü,

    olayları ve anıları ve anekdotları ve görme zevkini ve hastane şoklarını ve cezaevlerini ve savaşları bağırıp çağırıp fısıldayıp kusarak konuşanlar,

    yedi gün yedi gece harap olmuş anımsamalarıyla parıldayan gözlerle kaldırımların üzerini örten mağlup sinagog eti,

    artlarında Atlantic City Hall’ün belirsiz resminin kartpostalını iz bırakıp

    Zen New Jersey’i terk ederek hiçbir yere doğru gözden yitenler,

    kederli Doğunun sıkıntı veren terlemesiyle Tanca’nın kemik gıcırdatanları,

    Çin’in migreninden mustarip, iç karartan döşemesiyle Newark’ın boktan bir odasında esrarın etkisiyle pelte-k-leşenler,

    geceyarısı demiryolu boyunca oradan oraya amaçsızca gidip gelen yurtsuzlar, hiç kalp kırmadan çekip gidenler, gece, yükvagonlarında yükvagonlarında yükvagonlarında sigaralarını yakanlar,

    eroin için para sızdırmaya çalışarak dalavereyle, yalnızlık hissi veren çiftliklerinden geçenler büyükbabanın,

    Kansas’ta kozmosun tinlerinde vızıldayıp ayaklarına değin titrediklerini hissettiklerinde Plotinus Poe St. John üzerine kafa yorup haç çıkarıp telepati, bop ve kabala ile uğraşanlar,

    Idoha sokaklarından birbaşına geçip giderek düşsel Kızılderili meleklerle düşsel Kızılderili melekleri arayanlar,

    parıldadığında Baltimor çılgına dönüp doğaüstü esrimeye dalanlar,

    etkisiyle kış gecesinin ortasında sokak ışığının küçükkent yağmurunun

    Oklahoma’nın Çin göçmeni herifleriyle limuzinlerde takılanlar,

    Houston’da aylak ve aç cansıkıntısıyla yalnızlığın jazz seks ya da çorba için takılanlar

    Amerika ve Sonsuzluk hakkında tartışmak için parlak İspanyolların peşinden gidip,

    Afrika’ya giden bir gemiye çaresiz kapağı atanlar,

    artlarınca Chicago’nun mekanlarında yakılmış şiirlerin külünden lav işçi tulumlarının gölgesi ve döküntülerden başka hiçbir şey bırakmayarak Mexico volkanlarında gözden yitenler,

    Batı Kıyısı’nda F.B.I’ı soruşturarak sakallı ve kısa pantolonlu büyük barışçıl gözleri ve cinsellik kokan koyu derileriyle hatların ötesinde bildiri dağıtıp yeniden ortaya çıkanlar,

    cigaralarını üstlerinde söndürerek Kapitalizmin ot tezgâhını protesto edenler,

    Staten Island feribotu bastırdığında korkunç sesini Wall’un ve bastırdığında Los Alamos’un korkunç seslerini feryat ederek çırılçıplak soyunarak Union Meydanı’nda kıyakkomünist bildiriler dağıtanlar,

    beyaz okullarında yerleşmiş çetelerin doğrulttukları makineler karşısında çıplak ve titrek ağlayarak yere yığılanlar,

    düzüşmeksizin haykırarak sevişmekten, “zıkkım”lanmaktan ve oğlancılıktan başka hiçbir şey yapmadıkları için bir suçu olmayıp polisaraçlarında mest olmuş halde enselerinde dedektifler bitenler,

    metroda dizlerine vurarak uğuldayanlar ve elyazmalarına bir göz atıp siklerini pantolonları üstünden sıvazladıkları için uzayıp gitmesi istenenler,

    bi işleri olmadığından azizimsi motorculara götlerini siktirip zevk çığlığı atanlar,

    meleksi insanlıklarıyla uçanlar ve uçuranlar, Atlantik ve Karayip aşklarını okşayan denizciler,

    gülbahçelerinde, halk parklarının çimlerinde ve mezarlıklarda önüne gelen herkese özgürce spermlerini attırarak sabah akşam otuzbir çekenler,

    durmaksızın hıçkırarak tükenenler, kıkırdayıp coşarken sarışın & çıplak bir melek artlarında belirdiğinde deşmek için onları palasıyla, bir Türk Hamamının odasında mahvolanlar,

    aşkoğlanlarını kaderin şirret üç ihtiyar kaşarına, heteroseksüel doların tek gözlü kaşarına, dölyatağından göz kırpan ve kıçını kırıp oturmaktan,

    dokuma tezgâhındaki aydınlanmış altın sarısı ipleri kırpmaktan başka bir şey yapmayan tek gözlü kaşara kaptıranlar,

    doyumsuzca ve esriyerek çiftleşenler bir bira şişesiyle bir sevgiliyle bir sigara paketiyle bir mumla ve yataktan düşenler,

    ve zemin boyunca yuvarlanıp salonu sürüklenerek devam edip duvarın dibine yaslanarak son amcık vizyonuyla nihayetinde kendinden geçenler ve bilincin son attırımından sıyrılarak gelenler,

    günbatımında milyonlarca kızın amcıklarını akıtanlar ve sabah yeri gözleri kıpkırmızı olsa da gündoğumunun deliğini de sulandırmaya hazır olanlar, ahırlarda götleri alevlenenler ve göllerde çıplak olanlar,

    sayısız çalıntı gecearabasıyla Colorado’da bir boydan bir boya orospulukla hayat sürenler,

    N.C, bu şiirin gizil kahramanları, yarakadam, Denver’ın Adonis’i, yemek vakti arkabahçede sayısız kıza döşeyerek akıtanlar, sinemanın arka koltuklarında takanlar, sarsakça yan yana dizilenler, dağların tepelerinde mağaralarda bildik; sıska garson kızlarla ıssız yol kenarlarında oynaşanlar- elbiselerini yukarı sıyırarak & bilhassa kıyı benzin istasyonları tuvaletlerinde “tekbencilik” yapanlar & memleketin çokça ıssız yollarında; solgun demode büyük leş sinemalarında, düşlerini değişenler, ansızın Manhattan’da uyananlar ve kendilerini bodrum katlarından dışarı atarak, kalpsiz Macar şarabının tüketmişliği ve 3. caddenin demir düşlerinin dehşetiyle işsizlik maaşlarını almak adına, büroya dek tökezleyerek yürüyenler,

    Tüm bir gece boyunca karla kaplı iskelelerde kan dolmuş ayakkabılarıyla yürüyüp, East River’da arzu dolu esrar odalarının kapılarında açılması için bekleşenler,

    Hudson kanyonunun dik kayalıklarına kurulu evlerinde ayın savaş zamanı ışığına benzeyen projektörün mavi ışığında büyük intihar dramaları yaratanlar & başlarında defne taçlarıyla unutulacak olanlar,

    Düşlerinde kuzugüveci yiyenler ya da Bowery nehrinin çamurlu sularında yengeç lüpletenler,
    sarma kâğıdı ve kötü müzikle mal satıcılarının arabalarında sokakların romansına ağlayanlar,

    Bir köşede oturup köprü altının karanlığında nefes alanlar, tavanaralarında klavsenle orgazm olanlar,

    Teolojinin turuncu sandığıyla tüberkülozlu bir göğün altında alevlerle taçlanmış Harlem’de altıncı katta öksürüğe boğulanlar,

    Gece boyunca sihirli sözlerle esriyip sallanıp yuvarlanarak bir şeyler karalayanlar, tan ağarmasının sarılığında anlamsızlığın şiirini yazdıklarını görenler,

    Salt bitkisel bir krallık düşleyip de çürümüş hayvanlar ciğer yahnisi yürek paça pancar çorbası ve Meksika pizzası pişirenler,

    bir yumurta peşinden et kamyonlarının altına dalanlar,

    saatlarını çatılardan fırlatarak zaman dışı sonsuzluğu seçenler & sonraki on yıl boyunca her gün çalar saat sesine uyananlar,
    art arda en az üç defa bileklerini kesip de başarılı olamayan ve vazgeçip mecburen içinde yaşlanıp mızmızlanacakları bir antikacı dükkânı açanlar,

    kurşuni dizelerin patlamaları & cepleri dolmuş modacıların kafa ütüleyen safsataları & reklamcılığın ibnelerinin nitrogliserin çığlıkları & zeki editörlerin fesatlığının zehirli gazında Madison Avenue’da uyduruk elbiseleri içinde yanarak tükenenler, ya da Mutlak Gerçek’in taksicilerinin sarhoşlukla çarpıp yere devirdikleri,

    Brooklyn Bridge’den atlayanlar, bu gerçekten oldu ve yitik adımlarla yürüyenler Çin mahallesinin büyüsünde ruhları kendinden geçenler

    yol boyu çorba & yangın kamyonları, beleş bira yok,

    umutsuzluk içinde pencerelerden dışarı country söyleyenler, metro kapılarından fırlayanlar, pislik Passaic durağında atlayanlar, zencilerin üzerine atılanlar, tüm sokak boyu ağlayanlar, yalınayak şarapkadehi kırıkları üzerinde dans edenler, 1930′ların Avrupasının nostaljik tükenmiş Alman jazz fonograf kayıtlarını paramparça edenler, viskiyi tüketip inleyerek ıstırap içinde iğrenç tuvaletlerde çıkaranlar, kulaklarında inlemeler ve uğultusu devasa buhar kazanlarının.

    geçmişin seyahatlerinin otoyollarından aşağı uçar gibi birbirlerini Golgotha’ya taşırcasına yol alanlar hapis-yalnız uyanık veya Birming- ham jazzın vücut buluşu,
    sonsuzluğu bulmak için benim bir vizyonum ya da senin bir vizyonun ya da onun bir vizyonu var mı diyerek tüm ülkeyi arabayla yetmişiki saatte katedenler,
    Denver’a yola çıkanlar, Denver’da ölenler, Denver’a geri dönenler & boşyere bekleyenler, Denver’ı bekleyenler & kuluçkaya yatanlar & Denver’da yalnız kalanlar ve sonunda Zamanı keşfetmek için uzayıp gidenler & şimdi Denver bu kahramanları için yalnızlıktan sıkkın,
    Ruh bir saniyeliğine de olsa saçlarını halelendirene dek ışığıyla umutsuzca katedrallerde dizleri üzerine çökerek birbirlerinin kurtuluşu ışık ve sineler için yakaranlar,
    parçalanmış zihinleriyle altın gibi kafaları yüreklerinde gerçeğin tılsımı cezaevinde imkansız suçlar için beklerken Alcatraz’a tatlı blueslar düzenler,
    bir alışkanlığı yetiştirmek için Mexico’ya ya da Rocky Dağlarına Buddha’yı yumuşatmaya ya da oğlanlar için Tanca’ya ya da kara lokomotif için Güney Pasifik Hattı’na ya da Narkissos için Harvard’a mezarlıktaki papatya öbekleri için Woodlawn’a çekilenler,
    radyoyu hipnotizmayla suçlayarak akılsağlığı davası açılmasını talep edenler ama delilikleriyle elleriyle kararları askıda bırakan bir jüriyle kalakalanlar,
    New York Şehir Kolejinde Dadaizm sunumu yapanların üzerine patates salatası atanlar ardından tıraşlı kafalarıyla ve intiharın soytarı söyleviyle akılhastanesinin granit basamaklarında lobotomiye kuvvetle istek duyanlar,

    ve bunun yerine kendilerine İnsülin ve Metrazol şok terapisi elektrikli su terapisi psikoterapi meşguliyet terapisi masa tenisi & hafıza kaybının somut boşluğu sunulanlar,
    katatoni içinde kısasüreliğine duralarken şakası olmayan bir karşıkoyuşla yalnızca sembolik bir pinpon masasını devirenler,
    yıllar sonra kandan peruklarını saymazsak geriye kel dönenler, Doğunun kaçıkkent koğuşlarında salt delirmişlerde zuhur eden kötü kader esriklik içerisinde parmakla(n)mak,

    Pilgrim State’in Rockland’in ve Greystone’un kokuşmuş koridorları, ruhlarının gölgeleriyle ağızdalaşına girenler, geceyarısı aşkın topraklarında-dolmen setleri üzerinde- bir başına sallanıp yuvarlanarak, yaşam düşü bir kabus, vücutları ay denli ağır taşa dönenler,
    nihayetinde anayla******, ve ucuz apartman dairesinin penceresinden fırlatılmış son fantastik kitap, ve sabahın 4ünde kapatılmış son kapı, ve cevaben şiddetle duvara çarpılmış son telefon, ve zihinsel mobilyası son parçasına dek boşaltılmış son döşeli oda, gömme dolapta tel askıya iliştirilmiş kağıttan sarı bir gül, ve bu düşsel bile olsa, hiçbir şey ama küçük umut dolu bir sanrı işte-
    ah, Carl, sen güvende değilken ben de güvende değilim, ve şimdi sen gerçekten zamanın tüm pisliğinin içindesin-

    ve bundan dolayı buz tutmuş sokaklar boyunca koşanlar, elips katalog metre titreşen düzlem kullanımının simyasındaki ani parıldamaya takıntılı,

    hayal kurup bitiştirilmiş imgeler boyunca zaman ve uzayda somutlaştırılmış geçitler açanlar ve 2 görsel imge arasında ruhun başmeleğini kapana kıstıranlar ve doğadaki elementlerin özlerini birleştirip Pater Omnipotens Aeterne Deus’nun heyecanıyla coşup bir sıçrayışta bilincin ismini koyup çizgisini belirleyenler,

    yoksul beşeri nesrin ölçü ve söz dizinini yeniden yaratmak için ruhlarında kafalarındaki çıplak ve sonsuz düşünüşün ritmini uyumlu kılacak ikrarı reddederek huzurumuzda dilleri tutulmuş ve zeki ve utançla titreyerek ayakta dikilenler,

    Zamandaki kaçık serseri, ve kutsanmış melek, bilinmeyen, yine de ölümden sonraki zaman boyunca söylenecek ne varsa koyanlar ortaya,

    Ve jazzın hayaletimsi giysisiyle orkestranın altın rengi nefesli borularının gölgesinde yeniden dirilerek doğrulanlar ve Amerika’nın çıplak zihninin aşk için çektiği ıstırapları, kentleri son radyosuna varasıya paramparça eden eli eli lamma lamma sabacthani çığlığıyla üfleyenler saksafonu
    parçalanarak vücutlarından çıkartılmış yaşam şiirinin saf kalbiyle ki bin yıl afiyetle yenir.

    II

    Alüminyum ve çimentodan nasıl bir sfenkstir ki kafataslarını açıp parçalamış beyinleri ve imgeleri yiyip bitirmiş?

    Molok! Yalnızlık! Pislik! Çirkinlik! Külkovaları ve elde edilemez dolarlar! Merdiven diplerinde çocuk çığlıkları! ordularda hıçkırarak ağlayan oğlançocukları! Parklarda gözüyaşlı ihtiyar adamlar!

    Molok! Molok! Kabus Molok! sevgisiz Molok! Zihinsel Molok! Molok ezici yargıcı insanların!

    Molok akıl almaz zindan! Molok kurukafa bayrağı çekilmiş ruhsuz hapishane ve elemlerin kurultayı! Yapıları yargı olan Molok! Savaşın sayısız taştan abidesi Molok! sersemlemiş hükümetler Molok!

    zihni salt bir makine olan Molok! damarlarında kan yerine para dolaşan Molok! parmakları on ordu olan Molok! göğsü kendi cinsinin etini tüketen bir dinamo olan Molok! kenarlarından dumanlar tüten bir gömüt olan Molok!

    Molok gözleri binlerce kör pencere! uzun sokaklarında ebedi Yahovalar gibi gökdelenler dikilen Molok! sis içindeki fabrikalarında düş kurup cavlağı çeken Molok! devasa bacaları ve antenleriyle kentleri taçlandıran Molok!

    Sevdası sonsuz petrol ve taş olan Molok! ruhu elektrik akımı ve bankalar olan Molok! yoksunluğu dehanın sureti olan Molok! yazgısı cinsiyetsiz bir hidrojen bulutu olan Molok! Molok adı us olan!

    Molok içinde yapayalnız oturduğum! Kendinde melekleri düşlediğim Molok! Molok Delirdiğim! Sikemiciyim Molok’ta! Aşksız ve erkeksizim Molok’ta!

    Molok ruhuma çok önceleri giren! Molok içinde gövdesiz bir bilincim ben! Molok beni doğal esrikliğimden korkutan! Kendimden geçtiğim Molok! Uyandığım Molok! Gökyüzünden boşalan ışık!

    Molok! Molok! Robot apartmanlar! görünmez banliyöler! hazine çatıkları! kör sermayeler! şeytansı endüstriler! hayaletimsi uluslar! mağlup edilemez tımarhaneler! granit yaraklar! canavarca bombalar!

    Onlar Cennete kaldırırken Molok’u parçaladılar sırtlarını! Kaldırım taşları, ağaçlar, radyolar, daha bir dünya şey! zaten varolan ve hep içinde olduğumuz şehri Cennete kaldıranlar!

    Vizyonlar! kehanetler! halüsinasyonlar! mucizeler! esrimeler! Amerikan nehrinde batıp gitti!

    Düşler! tapınmalar! aydınlanmalar! dinler! bir gemi yükü duygu zırvası!

    Kirişikırmalar! nehrin diğer tarafına! evirip çevirmeler ve çarmıha germeler! tufana kapılıp gitti! Yükselmeler! Anlık tanrı görümleri! Umutsuzluklar! On yılın hayvani çığlıkları ve intiharlar! Bellekler! Yeni aşklar! Kaçık nesil! Zamanın kayalıklarından aşağı!

    Gerçek kutsal kahkaha nehirde! Gördüler her bir şeyi! vahşi gözler! kutsal haykırışlar! Çekip gittiler eyvallah deyip! Atladılar çatıdan! ıssızlığa! el sallayarak! yanlarında çiçeklerle! Nehre doğru! sokağa!

    III

    Carl Solomon! Seninleyim Rockland’da

    benden daha kaçık olduğun

    Seninleyim Rockland’da

    fazlasıyla tuhaf hissettiğin

    Seninleyim Rockland’da

    annemin gölgesine öykündüğün

    Seninleyim Rockland’da

    on iki sekreterini öldürmüş olduğun

    Seninleyim Rockland’da

    o görünmez nüktedanlığınla güldüğün

    Seninleyim Rockland’da

    aynı korkunç daktiloda büyük yazarlar olduğumuz

    Seninleyim Rockland’da

    vaziyetin ciddileştiği radyodan bildirilen

    Seninleyim Rockland’da

    kafatasındaki melekelerin zeka asalaklarını artık içeri sokmadığı

    Seninleyim Rockland’da

    Utika’nın evlenmemiş kadınlarının göğüslerinden karnını doyurduğun

    Seninleyim Rockland’da

    Bronx’un kartal bedenli kadınlarının vücutlarında kelime oyunlarıyla eyleştiğin

    Seninleyim Rockland’da

    Cehennemin dipsiz kuyularında asıllı bir pingpong maçını kaybettiğinden deligömleği içinde feryatlar ettiğin

    Seninleyim Rockland’da

    katatonik bir halde takıldığın piyanonun başında ruhun masum ve ölümsüz olduğunu donanımlı bir tımarhanede asla imansız ölmemesi gerektiğini söylediğin

    Seninleyim Rockland’da

    elliden fazla elektroşokla ruhunun hac yolunda gerildiği çarmıhtan bedenine asla yeniden dönmeyeceği

    Seninleyim Rockland’da

    doktorlarını akıl hastalığıyla itham edip ulusalcı faşist Golgotha’ya karşı sosyalist İbrani devrimi entrikaları çevirdiğin

    Seninleyim Rockland’da

    Long Islang göğünü yarıp insanüstü kabrinden çıkararak yeniden dirilteceğin kendi yaşayan insan İsa’nı

    Seninleyim Rockland’da

    yirmi-beş-bin çılgın yoldaşla hep bir ağızdan Enternasyonel’in son kıtasını söylediğimiz

    Seninleyim Rockland’da

    Birleşik Devletleri öpüp sarmaladığımız çarşaflarımız altında o Birleşik Devletlerin alışkanlık yaptığı öksürüğüyle gece boyu bizi uyutmayacağı

    Seninleyim Rockland’da

    Seninleyim Rockland’da

    rüyalarımda üzerinde bir deniz yolculuğunun damlalarıyla yürüdüğün Amerika’da bir Batı gecesinde gözyaşlarınla otoyol kavşağındaki kulübemin kapısına vardığın

    San Francisco 1955–56

    HOWL’A DİPNOT

    Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal!

    Dünya kutsaldır! Ruh kutsal! Ten kutsaldır! Burun kutsal! Dil, sik ve el ve götdeliği kutsal!

    Her şey kutsaldır! Herkes kutsal! Her yer kutsaldır! Her gün sonsuzluk! Her adam melek!

    Kaçık olduğu sürece dört büyük melek kutsal! Sen ve ruhum delinin kutsallığı kadar kutsal!

    Daktilo kutsal şiir kutsal ses kutsal dinleyenler kutsal esrime kutsal!

    Kutsal Peter kutsal Allen kutsal Solomon kutsal Lucien kutsal Kerouac kutsal Huncke kutsal Burroughs kutsal Cassady kutsal gizli hayvan sikiciler ve ıstırap içindeki dilenciler ve iğrenç insan melekler kutsal!

    Kutsal tımarhanedeki annem! Kansas’taki atalarımın siki de kutsal!

    İnleyen saksafon kutsal! Kutsal mahşerî bop! Cazcılar ot hipsterler barış & junk & sarma kutsal!

    Kutsal gökdelen ve kaldırımların ıssızlığı! Milyonlarla dolan kafeteryalar kutsal! Sokakların aşağısındaki gizemli gözyaşı nehirleri kutsal!

    Doyumsuz yalnızlık kutsal! Orta sınıfın büyük kuzusu, isyanın çılgın çobanı kutsal! Kim Los Angeles’ ı Los Angeles yapan!

    Kutsal New York Kutsal San Francisco Kutsal Peoria & Seattle Kutsal Paris Kutsal Tanca Kutsal Moskova Kutsal İstanbul!

    Kutsal zamanın sonsuzluğu kutsal sonsuzluğun zamanı kutsal boşluktaki saatler kutsal dördüncü boyut kutsal beşinci enternasyonel kutsal melekteki Molok!

    Kutsal deniz kutsal çöl kutsal demiryolu kutsal tren kutsal görüler kutsal halüsinasyonlar kutsal mucizeler kutsal gözçukuru kutsal cehennem!

    Kutsal bağışlama! Merhamet! İyilik! İman! Kutsal! Bizler! Bedenler! Kederli! Yüce!

    Kutsal ruhun doğaüstü çokça gözalıcı yetenekli şefkati.

    Berkeley ‘55


    Allen Ginsberg