• 12. Andolsun ki Biz Lokman'a hikmet verdik. "Allah'a şükret" (dedik). Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allah zengindir, övgüye lâyıktır.
    13. Lokman oğluna öğüt vererek demişti ki: "Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür."
    14. Biz insana, anne ve babasına iyi davranmasını tavsiye ettik. Çünkü annesi onu nice sıkıntılarla taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) Bana ve anne-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak Banadır.
    15. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana ortak koşman için zorlarlarsa onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz Banadır. O zaman size, yapmış olduklarını¬zı haber veririm.

    12. AYET) «Andolsun ki Biz Lokman'a hikmet verdik.» Çoğu âlimlere göre Lokman, hikmet sahibi, tıp ilmine ve gerçek hikmete malik biriydi. Ondan nakledilen bazı hikmetli sözler şunlardır:
    "Namazda iken kalbini koru,
    yemek esnasında boğazına dikkat et.
    Başkasının evinde olunca gözünü kolla ve
    insanlar arasında iken diline sahip çık.
    İki şeyi hatırla, iki şeyi de unut. Hatırlaman gereken iki şey; Allah ve ölümdür. Unutman gereken iki şey ise; başkasına iyilikte bulunman ve başkasmın sana kötülük etmesidir."

    Lokmanın teninin siyah olması, hikmet sahibi olduğunu, peygamber olmadığını kuvvetlendirmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, ancak şekli güzel ve sesi hoş olan kimseyi peygamber göndermiştir.

    Bazı âlimler şöyle demişlerdir: "Lokman peygamber değildi. Fakat o, çok düşünen ve derinlemesine bilgisi olan bir kuldu. O, Allah'ı; Allah da onu sevmiş ve ona hikmeti lütfetmiştir.

    Hikmet; dille doğruya isabet, kalp ile fikrî isabet ve organlarla hareket isabetidir. Konuşunca hikmetli söz söyler; düşününce hikmetli düşünür ve hareket edince de hikmetle hareket eder."

    Nitekim İmam Râgıb şöyle demiştir: "Hikmet, ilim ve hareketle hakka isabet etmektir. Allah Teâlâ'dan olan hikmet, eşyayı tanımak ve en sağlam şekilde onları meydana getirmektir. İnsandan kaynaklanan hikmet ise, varlıkları oldukları gibi tanımak ve hayır işlemektir."
    İşte bu âyet-i kerimede Lokman'ın, bu niteliklere sahip olduğu ifade edilmiştir.

    HİKMETLE İLGİLİ BİR BÖLÜM
    îmam-ı Gazâlî (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir: "Her şeyi bilip de Allah'ı bilmeyen, hikmet sahibi diye adlandırılmayı hak etmemiştir. Çünkü o kişi, en yüce ve en üstün olan varlığı tanımamıştır. Hikmet, ilimlerin en yücesidir. İlmin yüceliği ise bilinenin yüceliği ölçüsüne göredir ve Allah'tan daha yüce kimse yoktur. Allah'ı tanıyan kimse, diğer ilimlerde anlayışı az, dili zayıf ve ifadesi kıt olsa bile o kişi, hikmet sahibidir. Allah'ı tanıyanın sözü başkasının sözünden farklı olur. Çünkü o, hemen elde edilecek faydaları gö-zetme yerine, sonuçta fayda verenleri gözetir.

    İnsanlar nazarında veciz sözler, hikmet sahibinin Allah'ı tanımasıyla ilgili hallerinden daha belirgin olduğu için insanlar her halde bu gibi veciz sözlere "hikmet" demişlerdir. Bu sözleri söyleyene de "hikmet sahibi (hakîm)" denilmiştir.

    Peygamberlerin ve hikmet sahibi kimselerin sözlerinden meşhur olan bazıları şunlardır:
    "Hikmet, Allah korkusudur."
    "Az ve yeterli olan, çok ve oyalayandan daha değerlidir."
    "Vera sahibi ol ki, insanların en çok ibadet edeni olasın. Takva sahibi ol ki, insanların en çok şükredeni olasın."
    "İnsanın başına gelen belâ dili yüzündendir."
    "Bahtiyar, başkasından öğüt alandır."
    "Kanaat, bitmeyen bir maldır."
    "Tereddütsüz bilgi tümüyle imandır."
    Bu ve benzeri sözlere "hikmet" ve bu sözleri söyleyene de "hakîm" adı verilir.

    Nasıl ki, peygamberlik kulun çalışması ile kazanılan bir haslet değildir. Aksine Allah Teâlâ'nın bir lütfudur, dilediğine verir. Hikmet de hakîm kimselere Allah'ın bir lütfudur. O da sırf kulun çalışmasıyle elde edilemez. Ancak, hikmeti elde etmenin yolunu peygamberlerin öğretmesi ve Allahü Teâlâ'nın vermesiyle elde edilir.

    Nitekim Hz. Peygamber, şu sözü ile hikmetin elde ediliş yolunu bize göstermiştir: "Kim kırk gün Allah rızâsını gözetir, samimi olursa hikmet kaynaklan kalbinden geçerek dilinde belirir." (Hadisi Ebû Nuaym "Hilye"sinde Ahmed b. Hanbel de Kitahü'z-Zühd’de tahric etmiştir. Ahmed b. Hanbel'e göre hadis merfû değil, mürseldir. Hadiste zayıflık vardır. Bkz. Câmiu'U Usûl, 11/557.)

    Kalp, vahyin indiği yer olduğu gibi hikmetin de indiği yerdir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiştir." (Bakara: 269) Buna göre hikmetin kazançla değil, ilâhî lûtufla olduğu sabit olmuştur. Çünkü hikmet, makamla değil sözle ilgilidir.

    Filozofların "hikmet" diye adlandırdıkları mantıklı sözler hikmet değildir. Bunlar, vehim ve hayal âfeti karmaşasından uzak doğru düşüncenin mahsulleridir. Yine bunlar, hem mü'min, hem de kâfir için olabilir. Fakat şüphelerden uzak olmaları pek azdır. Bu nedenle söz konusu filozofların delilleri ve anlayışları konusunda farklılıklar olmuştur."

    Öte yandan, "Arâisul-Beyân" isimli eserde şöyle geçmektedir: "Hikmet üçe ayrılır: Kur'ân'ın hakikatlerinden ibaret KUR'ÂN HİKMETİ; bilgiden ibaret İMAN HİKMETİ ve işlerde Hakk'ın sanat inceliklerini anlamadan ibaret BURHAN HİKMETİdir."

    Bazıları şöyle demişlerdir: "Üç şey hikmetin işaretlerinden sayılır: Kendini, insanların seviyesinde, insanları da kendi seviyesinde görmek ve onlara kapasitelerine göre öğüt vermektir."

    Hüseyin b. Mansur da şöyle demiştir: "Hikmet oklar, mü'minlerin kalpleri ise o okların hedefleridir."

    Yine bu konuda şöyle denmiştir: "Hikmet, ilhamla vesveseyi birbirinden ayıran nurdur. Bu nur kalpte, düşünce ve ibretten oluşur. Düşünce ve ibret de üzüntü ve açlığın mirasıdır."

    Hikmet sahibi birisi ise şöyle demiştir: "Bedenlerin azığı içecekler ve yiyecekler, aklın azığı ise hikmet ve ilimdir. Kula verilen en üstün şey, dünyada hikmet, âhirette de rahmettir. Beden için güzel koku ne ise ahlâk için hikmet de odur."

    Hz. Ali'de şöyle demiştir: "Bu kalpleri dinlendirin ve onlar için hoş söz¬ler arayın. Çünkü kalpler, bedenlerin yorulduğu gibi yorulur."

    İsa (a.s.) şöyle demiştir: "Tane nerede biter?" "Yerde" diye cevap ver¬mişlerdir. Hz. İsa: "Hikmet de aynı şekilde, ancak yer gibi olan kalpte biter. Bu yer, suyun kaynağıdır," demiştir.

    Hikmet, Allah Teâlâ'nın Lokman'a olan bir lütfü olunca ondan, şu ifadesiyle şükretmesini istemiştir: «'Allah'a şükret' (dedik).» Yani ona: "Hikmet nimetinden dolayı Allah'a şükret" dedik. Çünkü o hikmeti sana Allah vermiştir. Allah Teâlâ'ya, nimetlerinden dolayı «şükreden ancak kendisi için şük¬retmiş olur.» Çünkü, şükrün faydası, yine şükreden kişiye aittir. Bu da kendisine verilen nimetin devamı ve daha da artmasıdır. Rabbinin nimetine «nankörlük eden de», nankörlüğünün vebali ona aittir ve «bilsin ki Allah zengindir,» ne ona, ne de şükrüne muhtaçtır; zatında, sıfatlarında ve işlerinde «övgüye lâyıktır.» Kullar, ister O'na hamd ve şükretsin, isterse nankörlük etsin, değişmez.

    13. AYET) «Lokman oğluna öğüt vererek demişti ki:» Yani, "Ey Muhammed! Kavmine Lokmanın, oğluna şöyle dediği anı hatırlat: «'Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma!» Herhangi bir şeyi kullukta Allah'a denk tutma! «Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür.'» Çünkü şirk, nimeti verenle, hiçbir fayda vermeyeni aynı ölçüde tutmaktır. Lokman oğluna, yerine getirmesi halinde mutlu olacağı şeyi tavsiye etmiştir.

    14. AYET) «Biz insana, anne ve babasına iyi davranmasını tavsiye ettik,» emrettik. Bu cümle, Lokman'ın tavsiyeleri arasmda bir ara cümlesidir ve tavsiyede yer alan şirkten nehyetmeyi pekiştirmektedir. Bu ifadenin ardından Allah Teâlâ, anneyi öne alarak ve anne-babanın hakkının büyüklüğünü vurgulayarak şöyle buyurmuştur:

    «Çünkü annesi onu nice sıkıntılarla taşımıştır.» Nitekim cenin, anne¬sinin karnında büyüdükçe annesinin sıkıntısı, onu doğuruncaya kadar artar. «Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur.» "FİSÂL" çocuğu sütten kesmek demektir. Sütten kesme işi ise, doğumdan itibaren iki yılın sonunda olur.

    Şafiî'ye göre bu süre emme süresidir. Ondan sonra çocuğun emmesi ile süt kardeşlerin evlenmeleri haram olmaz. Yine Şafiî'ye göre çocuğu ihtiyacı kadar emzirmek vacip, iki yıla kadar emzirmek müstehab ve iki buçuk yıla kadar emzirmek ise caizdir.

    «(İşte bunun için) Bana ve anne-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur.» Yani biz ona: "Bana şükret" dedik; ya da: "Bana şükretmesi için tavsiyede bulunduk." Bu iki ifade arasındaki kısım, tavsiyeyi pekiştiren bir ara cümlesidir. Bu nedenle Hz. Peygamber: "Kime daha çok iyilikte bulu¬nayım?" diye sorana: "Annene, yine annene ve yine annene," ardından da: "Sonra babana" diye buyurmuştur.

    Buna göre âyetin anlamı şöyledir: "Bana şükret! Çünkü seni Ben yarattım ve İslâm'a yönelttim. Anne ve babana da şükret. Çünkü onlar da sana küçükken bakmışlardır." Hakka şükretmek, O'nun ululuk ve yüceliğini tanımak; anne ve babaya şükretmek ise, onlara acımak ve saygı göstermektir.

    "Şerhu'l-Hıkem''de şöyle geçmektedir: "Allah, kendine olan şükrü, anne ve babaya olan şükürle bir arada zikretmiştir. Çünkü onlar, mecazî anlamda varlığının kaynağıdır. Gerçek anlamda varlığının kaynağı ise Allah'ın lütfü ve keremidir. Bu itibarla gerçek nimet O'na ait olduğu gibi gerçek şükür de O'na aittir. Mecazî anlamda nimet başkasının olduğu gibi mecazî şükür de başkası¬na olur." Hadis-i şerifte şöyle Duyurulmuştur: "İnsanlara şükretmeyen Al¬lah'a da şükretmez." ( Hadisi Ahmed b. Hanbel, Ebû Davûd ve İbn Hibban tahric etmişlerdir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 3/364.)



    «Dönüş ancak Banadır.» Dolayısıyla şükründen ve nankörlüğünden dolayı sana muamele edeceğim.

    Süfyan b. Uyeyne şöyle demiştir: "Beş vakit namaz kılan Allah'a şükretmiştir. Bu beş vakit namazın ardından anne ve babsına duâ eden de anne ve babasına şükretmiştir."

    15. AYET) «Eğer onlar seni, hakkında» yani kulluğu haketme konusunda Allah'a ortak olmaya dair «bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana ortak koşman için zorlarlarsa...» "Mücâhede": Düşmana karşı bütün gücünü, imkânını kullanmaktır. «Onlara», bana şirk koşma hususunda «itaat etme.» Yani anne ve babanın hizmetleri büyük ise de evlâdın, günah olan şeyde onlara itaat etmesi caiz olmaz.

    «Onlarla dünyada» dinin razı olduğu biçimde «iyi geçin.» Müslümanın, anne ve babasına -kâfir bile olsalar- bakması, iyilik etmesi, hizmetlerinde ve ziyaretlerinde bulunması dinî bir görevidir. Ancak kendisini inkâra yöneltmelerinden endişe ederse bu durumda onları ziyaret etmeyebilir . Anne ve babası Hristiyan iseler onları kiliseye götürmez, çünkü bu, günahtır. Ancak kiliseden eve götürür.

    Dinde «Bana» tevhid ve samimiyetle «yönelenlerin yoluna uy.» Böyle davrananlar olgun mü'minlerdir. «Sonunda dönüşünüz,» senin ve anne-babanın dönüşü «Banadır. O zaman» dönüşünüz anında «size, yapmış olduklarınızı haber verir,» her birinizin yaptığı iyilik ve kötülüğün karşılığını verir«im» .

    Söz konusu âyet, cennetle müjdelenen on kişiden biri olan Sa'd b. Ebî Vakkas (r.a.) hakkında, Müslüman olduğu ve annesi, kendisinin dinden dönünceye kadar yiyip içmemek üzere yemin ettiği zaman inmiştir.

    Bil ki, tek Allah inancından soma en önemli görev kuşkusuz anne ve ba¬baya iyilik ve itaatta bulunmaktır. Nakledildiğine göre bir adam Hz. Ömer'e gelerek şöyle demiştir: "Annem yaşlandı ve onu elimle yediriyor, içiriyor ve ona abdest aldırıyorum. Bununla hakkını ödeyebilmiş miyim?" Hz. Ömer: "Hayır" demiştir. Adamın, "Niçin?" demesi üzerine Hz. Ömer: "Çünkü o, zayıf anında yaşamanı dileyerek sana hizmet ediyordu. Sen ise onun ölümünü isteyerek ona hizmet ediyorsun" diye cevap vermiştir.

    Ata b. Yesar'ın şöyle söylediği nakledilir: "Bir topluluk yolculuğa çıkarak "Berriyye" denen yerde konaklamış ve bu arada bir eşeğin anırmasını duymuşlardır. Bu anırma onları uykusuz bırakmış nihayet sabah olunca bakmışlar ve içinde yaşlı bir kadının bulunduğu bir kıl çadır görmüşlerdir. Bunun üzerine o yaşlı kadma: "Biz bir eşeğin anırmasını işittik" deyince yaşlı kadın: "O benim oğlumdur. Ve bana 'Eşek' diyordu. Ben de Allah'a, onu bir eşek yapması için dua ettim. İşte bu yüzden o, her gece sabaha kadar anırıyor," demiştir.

    Ayet-i kerime, kâfir ve münafıklarla dost olmanın nehyedilmesini ve iyi kullarla dostluk kurulmasının teşvik edilmesini içermektedir. Çünkü yakınlaşmak ve beraber olmak, etkileyici; huy cezbedici ve hastalıklar bulaşıcıdır. Ki, bu yakınlaşma sayesinde onların kötü ahlâkı ve çirkin davranışları bulaşmasın.

    İbrahim Havas şöyle demiştir: "Kalbin ilâcı beştir:
    Düşünerek Kur'ân okumak,
    mideyi boş bırakmak,
    gece ibadet etmek,
    seher vaktinde Allah Teâlâ'ya yakarmak ve
    iyi kimselerle oturup kalkmaktır".
  • 457 syf.
    ·83 günde·Beğendi·8/10
    Kitapla ilgili ne söylesem diye çok düşündüm ama bir türlü işin içinden çıkamadım. Hem söylemek istediğim çok şey varmış gibi hem yokmuş gibi. Distopya benim en zevk alarak okuduğum türlerden biridir. Niye bilmiyorum ama liseden beri bu konuyu kafamda evirip çeviririm. Beni bir hayli düşündürür. İhtimaller o kadar geniş ki etkilenmemek elde değil.
    Proje'nin diğerlerinden farkı, benim de ön yargım sebebiyle kitaba dair en büyük korkum şuydu: Olay Türkiye'de geçiyor, karakterler Türk ve ben buna hiç alışkın değilim.

    Tüm korkuma ve ön yargıma rağmen bunları yenerek kitabı okumaya başladım ve boş yere ön yargı yaptığımı gördüm. Proje 2417, insanların en büyük korkusu ve kaçınılmaz sonu olan ölüm ve belki de en büyük arzusu olan ölümsüzlük teması etrafında şekillenen bir distopya. Bilimin ve teknolojinin geliştiği, insanların tükenen kaynaklar sebebiyle açgözlülüğün sınırlarına ulaştığı, bilim ve teknolojinin gelişmesi ile güçlenen insanın bu güç etrafında acımasızlaştığı bir yıl 2300ler. Bulunan bir madene/maddeye Şeytanın Gözyaşı ismi veriliyor ve bu madde etrafında süren çalışmalar ve insanlar üzerinde yapılan deneylerle tıbbi şartlar iyileştirirken ölümsüzlük aranıyor. Tüm gelişmelerin ve bilgilerin etrafında bile insanın ilkelliğini ve caniliğini koruyan yanına hitabeden deneyler yapılıyor ve nihayet ölümsüzlük bulunuyor.

    Ervin Altan, bu sistemin içinde yetişmiş, kast sisteminin zirvesinde doğmuş ve tüm bunların dehşetini iliklerine kadar hisseden bir karakter. Temelleri kanla atılmış bu ülkenin önemli bir pilotu, savaşçısı olarak yaşıyor. Aynı zamanda devrim amaçlayan köklü bir Proje'ye hizmet ediyor.

    Öncelikle şunu söylemeliyim ki kitapla ilgili en sevdiğim şey kesinlikle kurguydu. Yazar neredeyse tüm detayları düşünmüş ve kusursuzca kitabın içine yerleştirmiş. Özellikle de psikolojik detayları başarıyla işlemiş. Ervin çoklu kişilik bozukluğu olan, kibirli ve soğukkanlı bir karakter. Hastalığını, aldığı acımasız eğitimler sonucu bir avantaj haline getirmiş durumda. Bunu mükemmel bir şekilde yapamıyor çünkü bir yere kadar insan zihnini kontrol edebilir diye düşünüyorum ve yazarın bunu açıkça veriyor oluşu zaten onun hastalıklı düşünce yapısını anlamayı kolaylaştırıyor. Kitabın esas karakteri bir kahraman değil, mükemmel değil ve bunun farkında olamayacak kadar kör çünkü zaten mental olarak sağlıklı değil. Açıkçası bu benim için kitabı değerli kılıyor. Bunun yanında Proje'nin basit bir plan olmaktan ziyade on yıllarca planlanmış ve en uygun zaman düşünülerek hazırlanmış olması etkileyici bulduğum diğer bir detay. Genelde distopya kategorisi altında okuduğum güncel romanlarda en büyük sıkıntılar olarak gördüğüm şeylerden bazılarının Proje'de olmaması beni hem mutlu etti hem de Türk bir yazar elinden çıkması gururlandırdı diyebilirim.

    Kitapla ilgili sevmediğim şeyler yok muydu? Olmaz mı? Yani elbette hiçbir şey mükemmel değil ama bariz bir şekilde gözüme batan detayları da görmezden gelmem mümkün olmuyor okurken. İlk olarak kitabın kahraman anlatıcıyla yazılmış olması benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu. Konu çok ağır, çok detaylı ve etkileyiciyken böyle hasta bir zihnin eline bırakmak doğru hamle miydi? Belki okuyan kişilere göre değişir, bilemiyorum ama ilahi bakış açısıyla yazıldığında daha başarılı olacağını düşünüyorum. Bunun yanında birkaç teknolojik, tıbbi detay ve silahlar üzerine ayrıntı dışında kitabın geçtiği zamanlar, sosyal ve kültürel detaylar epeyce yavan kalmış durumda. Ana dilimizi ele alırsak hiçbir değişiklik olmadan bugünkü haliyle kullanılması, hele de insanlar böyle özenti ve yozlaşmış bir hayat yaşarken benim için ütopik bir detay oldu ne yazık ki. İnsanları inceleyip düşündüğümüzde şu andan farklı bir zamanda yaşıyormuş izlenimi oluşturacak hiçbir detay bulabilmiş değilim. Bu konunun da biraz genişletilmesi gerektiğini hissettim okurken.

    Karakterlere gelirsek... Ne yazık ki ben Ervin'i pek sevmiş değilim. Saygı duyduğum çok fazla hareketi ve düşüncesi olmakla birlikte katlanması zor bir karakter. Sürekli öğüt verip durması, bazen bana epeyce göz devirtti. Kibirli yanı, bencilliği ve robotik bakış açısı insanın onu sevmesini güçleştiriyor. Ayrıca neden bu denli efsane olarak görüldüğünü de bir türlü anlayamadım gitti. Yani ya insanlar öyle cahil ki Ervin onlara efsane geliyor ya da bende bir sorun var diye düşünüyorum. İnsanlardan kastım kitabın içindekiler bu arada. Yani kadın savaş pilotu ve bir savaş uçağı kullanıyor, asker ve birkaç dövüş tekniği biliyor, normal zekaya sahip bir birey ve beynini kullanıyor. Bu detaylar içindeki efsaneyi göremiyorum. Benim için esas karakter olmasını sağlayabilecek tek detay Proje için gösterdiği cesaret ve kararlılık örneği, eh onu da üç beş kişi dışında kimse bilmiyor. Yani yine geliyorum kitabın içindeki insanlar bu kızı nasıl bir efsane haline getirdi sorusuna. Matrixgillerden Neo Bey gibi bir efsane izlenimi oluşmasının ardından efsanevi hiçbir şey görememek sanırım benim problemim. Bilemiyorum, bu konuda kafam bir hayli karışık.

    Kuzey hakkında söyleyecek bir sözüm yok fakat Araf deyince yüzümde bir tebessüm oluştuğunu söyleyebiliriz. Yazarımız ne yazık ki kitapta hiçbir aşk ve dostluk bağına yer vermemiş benim özellikle yakıştırdığım insanlar arasında ama bu genel okur beklentisi olması dışında bir sorun teşkil etmiyor. Araf ise gerçekten merak ettiğim, ikinci kitapta detaylı bir şekilde okumayı umduğum tek Proje karakteri olabilir. Sessiz bir asaleti var adamın, esas kimliğini öğrenmek için sabırsızlanıyorum.

    Toparlamam gerekirse Proje'yi bir hayli sevdim. Distopya sevenlere kesinlikle tavsiye ediyorum ve devamını merakla bekliyorum. Sevgiler, saygılar.
  • Ayhan Işık yaşamını yitirdiğinde Sadri Alışık şöyle konuşmuştu: Ben Ayhan'ı öyle yoğun yaşarım ki mezarına gittiğimde onunla konuştuğum da olmuştur. Bir yılbaşı gecesi karların üstünde, elimde s işe, mezarın başındayım... Çolphan beni sabaha karşı gelip almış.

    Biraz onu anlatir misiniz deyince röportajda yaşlı gözlerle
    "Ayhan Işık biraz anlatılmaz ki.. " der.
  • 694 syf.
    ·15 günde·10/10
    Diyor ki Fethi Ağabey’im;
    “Sözü düğümleyip biz dahi diyelim ki, ‘gamlanma gönül gamlanma’, merhaba insanadır. Merhaba sahibinin kendine merhabasıdır.“
    Merhaba cânım insanlar.
    Kırk yıl söz orucu, yirmi beş yıl yazı orucu tutan bir dervişi kelimelere sığdırmak, anlatmak çok zor.
    Ama istiyorum ki, herkes tanısın. Yaşadığı yıllarda arka planda çok işler, çok yardımlar yapmış, söze getirmemiş, dile getirmemiş. Bir çok insanı yetiştirmiş, etkilemiş. Gönül kapılarını açmış. Uyandırmış, yaşatmış. Artık bilinmek vakti…
    Fethi Ağabey’i selâmlamasıyla tanıdım. Ne güzel selâmdı o… Derken Google’da kendisini gördüm. Sâfî bakışı içimi titretti. İçimde varolan, hep aradığım, o samimiyet, o huzur Fethi Ağabey’de vardı işte… Zirâ, ne acı ki bunları hiç kimsede göremedim bugüne kadar.
    Serdar Tuncer diyormuş ki, Fethi Ağabey ile bir miktar gönül bağı kurduğunuz an, sanki hala hayatta gibi sizi asla bırakmayacaktır. Tıpkı yaşarken yaptığı gibi… Güzel insanlar ölmüyor, beden ölüyor ama ruh ölmüyor cânım insanlar. Hala dokunuyorlar kalplere.
    Tez elden edindim kitabını. Okumam lazımdı, ihtiyacım vardı. Susamış gibiydim, kana kana okudum. Okudukça huzur buldum. Okudukça daha çok sevdim.

    “Kurda kuşa dost! Görünene görünmeyene dost! Her ân kendi raksı üzerine olan mâdde zannettiklerimize dost!” diyor Fethi Ağabey.
    Hangimiz koşulsuz şartsız, sâfî dostuz âleme, her bir zerreye? Fethi Ağabey dosttu. Gönlünü tasavvufun latîf şuuruyla yaşatıyordu, yaşıyordu. Gönlü dervişti. Yardım elini uzattığı kimseyi bırakmadı. Müslüman ne çok üzülür de, ne çok sevinir diyordu. Her daim hüzünlü ama umutluydu. Çünkü güzellik olduğu kadar da acı vardı. Lâkin bir sığınağımız vardı. Yaradan vardı. Sahiden de yaşamak buydu.
    “Ben insana inanırım. Anadolu insanını seviyorum ve onun yolunu yolum bellemişim. Beni masûm ve mazlûm halk, beni bu bâkir ve kıraç topraklar alâkadar ediyor.” diyordu.
    Kimseyi dışlamak yoktu onun anlayışında, bir çok solcu dostu da varmış, bunlar Gemuhluoğlu’nun cenazesine de gelmişler. Milletini tüm kesimleriyle kucaklayan bir insandı.
    İlk defa tanıştığı insana hiç âşık oldun mu diye soruyordu Fethi Ağabey… “Ben” diyordu “hayatta sevmemiş, gönül adamı olmamış insanı ne yapayım?” “Sevmeyen Allah’ı bulamaz.” , “Allah ona aşk versin, âşık olmak nasip etsin. Aşksız meşk olmaz.” diyordu. İnsanı yakan, göz yaşlarını döktüren aşktan bahsediyordu. Ne ki bu aşk ona Mevla’yı buldursun…

    Namaz kılan bir insana “Sen hiç namaz kıldın mı ?” diye soruyordu. “Ben beş vakit namaz kılarım” deyince, “evet sen beş vakit namaz kılıyorsun da, ama sen hiç namaz kıldın mı?” diye soruyordu. Buna pedogojik darbe diyorlar. Karşısındaki insanın halini bir düşünün. :)
    Bir gün elinde alkol şişesiyle üzerine gelen sarhoş, "söyle bakalım bunun içinde Allah var mı" diye soruyor, terslemiyor Fethi Ağabey, naîf, latîf, "kardeşim Allah’ı her nerde arıyorsan ordadır" diyor. Yanındakiler içten içe kızıyorlar ona. Ve sarhoş gittikten sonra, kimbilir ne derdi var da bu halde deyip hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Her yanı egodan uzak, dervişâne. Fikirlerini , gerektiği, doğru bulmadığı yerde açık açık söyleyecek cesarete sahip… Kızılacaksa kızıyordu… Susmuyordu...
    Gençlere elindeki parayı, kitaba,tiyatroya ayırın diyordu…

    Necip Fazıl; “Kendisine hiçbir tecelli zemini aramayan bir tevekkül zarfına bürülü, sessiz ve sedasız, ortada görünenlere su taşıyıcı, fikir sakası Fethi Gemuhluoğlu.” diyordu onun için. Daha muazzam anlatılamazdı herhalde…

    Ah neler yazardım daha, lâkin uzun oldu biliyorum.
    Fethi Ağabey’e selâm olsun. Ve okuyan sizlere selâm olsun.

    https://youtu.be/CmRkTRw2OIA
  • 224 syf.
    ·12 günde·Beğendi·8/10
    “Bence, bizim kardeşliğimiz -her alanda- düşündüğümüzden, hissettiğimizden de öte.”

    René Char, 3 Kasım 1951

    İnceleme yazmadan önce, kitabı tanıtma amaçlı daha güvenilir bir yazının linkini paylaşacağım: https://www.google.com.tr/...Char_mektuplari.html

    Yazacağım incelemeye başka bir incelemeyi eklemek saçma gelebilir ama Albert Camus deyince saygıdan titriyorum. Bu kitaba inceleme yazmaya niyetlenmek bile hadsizlik gibi geliyor ama kitap siteye benim isteğimle eklendi ve hiç okunmamış, bilinmeyen çok kıymetli bir kitap. Keşfedilmesi gerekiyordu. Ben de bunun sorumluluğunu hissettim, belki sayemde kitap birilerinin radarına girer ve okurlar diye bu incelemeyi yazmayı görev edindim. Tüm eksiklikler ve hatalar için şimdiden özür dilerim. Bu inceleme için yetersiz olduğumu baştan peşinen kabul ettim.

    Normalde böyle çok sayıp sevdiğim bir yazarın hayatını anlatan/ hayatından kesitler içeren bir kitaba inceleme yapacağım zaman dişe dokunur bir belgesel bulup onun linkini de atıyorum. İlk önce bu belgeseli izleyin, diyorum. Ama maalesef Camus için bulduklarım beni pek tatmin etmedi. Hakkında çekilmiş güzel filmler, doyurucu röportajlar, söyleşiler vs vardır eminim ama ben istediğim belgesel tarzı bir şey bulamadım. O yüzden ekleyemiyorum, bunun eksikliğini bir tek ben hissedeceğim sanırım. Zira önceki incelemelerime eklediğim videoların izlendiğini sanmıyorum.

    Kitap Albert Camus ve René Char’ın 1946-1959 yılları arasında birbirlerine yazdıkları mektuplardan oluşuyor. O dönemin siyasi olaylarına, sosyopsikolojik durumuna vs her iki yazar da mektuplarında zaman zaman değiniyor. O dönemle ilgili tarihi belge niteliği taşıyan bir kitap bu bakımdan. Benim ne İkinci Dünya Savaşı’na ne de diğer tarihi olaylara ilişkin derinlikli bilgi birikimim ve ilgim olduğundan o noktalara değinmeyeceğim ama ilgisi olanlar kitabı okurken o atmosferin tadını az biraz alabilirler.

    Camus’yü hepimiz tanıyoruz. Kitaplarını hiç okumamış olanlarımız bile (benim gibi) [ ikinci parantez: aaaa ama incelemenin başında sevip saydığını söylemiştin! Sevdiğin bir yazarın nasıl olur da hiçbir kitabını okumazsın?! bunu incelemenin devamında açıklayacağım. Okumaya devam!!!] sözleriyle denk gelmişizdir. Bir yerlerde mutlaka alıntılarıyla karşılaşmışızdır. Yani Camus’nün hissiyatını ve fikriyatını az çok biliyoruz ama René Char’ın adını ilk defa bu kitapla birlikte duydum. Kitapla da tesadüfen kütüphanede karşılaştım. Camus’nün Can Yayınları’ndan çıkan aynı kapaklı kitaplarına aşinaydım ama bu kitabın yayınevi de kapağında farklıydı. Aynı zamanda ikinci bir yazarı da vardı. Hemen aldım. René Char’ı tanımıyoruz çünkü bu eserle birlikte Türkçe’ye çevrilmiş toplamda sadece üç kitabı var. Kendisi şair ve şiir çevirmek handikaplı ve meşakkatli bir iş olduğundan eserlerinin az çevrilmiş olması anlaşılabilir.


    Kitap beni kelimenin tam anlamıyla altüst etti. Dostluklarındaki o samimiyet ve sıcaklık çok hüzün verdi. Ben Camus’yü hiç okumadım ama Tuhaf’ın birinci sayısındaki onun hakkında yazılmış o beş sayfalık yazıyı defalarca okudum, yedim yuttum. Kızı Catherine ona bir keresinde “Mutsuz musun baba?” diye soruyor. O da “Yalnızım” diye cevap veriyor. Bunu okuduğumda öyle yaralandım, öyle içim acıdı ki. Bu yalnızlığı yaşamak ve başkasının yalnızlığıyla bağlantı kurup acısını hissetmek bambaşka bir şeydir. En azından Char varmış, fikir dünyasında o kadar da yalnız değilmiş. Bu dünyadan onu anlayıp dinleyen birini bulup, onunla yaşamının sonuna kadar iç ısıtan bir dostluk kurup geçmiş, ne güzel. Ama ben hâlâ yalnızım. Yabancıyım. İçimi acıtan da bu içtenlikli dostluğun açlığını çekmem oldu sanırım. İnsan anlaşılmak, kendisini yargılanmadan dinleyip içini açabileceği, güvenebileceği biri istiyor hayatında. Hayatının merkezine koymak için değil hayatı daha katlanılır kılmak için. En azından benim için böyle.

    Eklediğim alıntılarda beni sarsan, hüzünlendiren bazen de umutla sarıp sarmalayan, kalbime dokunan her cümleyi paylaştım.

    Uzun zaman sonra ilk defa bu kadar derinden etkilendiğim, gözyaşlarımı akmaktan sele çeviren bir kitap okudum ve okurken bana eşlik eden, hüznüme hüzün katan iki beste oldu. Olur da kitabı okursanız lütfen en azından bir kısmını bu şarkıların eşliğinde okuyun. Benimşe aynı hislerle dolup daşacak başkaları da olacak mı merak ediyorum:

    İlki: https://youtu.be/EI8RQw5u9EA (20. saniyeden de başlatabilirsiniz.)

    Bu da ikincisi: https://youtu.be/X4wAtpstE90 Linke tıkladığınızda “Lolita’nın jeneriği ne alakaa?” diye şaşabilirsiniz ama lütfen lütfen lütfen dinleyin. Sadece ezgiler.... Biz müziğe dokunamayız ama müzik bize dokunabilir ve DOKUNDU.

    İyi okumalar...

    PS: Camus’yü belli bir yetkinliğe erişene kadar okumak istememiştim. Şimdi okumalarla geçen 4-5 aydan sonra az biraz kendime bir şeyler kattığıma inanıyorum. Fırsatını bulur bulmaz Yabancı’yla başlayacağım. Bu noktaya açıklık getirmek istedim ((;
  • 375 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Uçurtma avcısı deyince akla ilk gelen düşünce nasıl bir dostluk çıkar ve menfaat üzerine kurulmuş bir dostluk mu yoksa hangi bedel olursa özünden gelen sahiplenme ile sahiplenmek mi dostunu ateşin içinde yanmak ise o dostluk o risk alınabilirmi kesinlikle okunması gereken ve üzerine düşünülmesi gereken bir yaşam gerçeğinin edebî esere uyarlanmış hali