• Kitapla ilgili ne söylesem diye çok düşündüm ama bir türlü işin içinden çıkamadım. Hem söylemek istediğim çok şey varmış gibi hem yokmuş gibi. Distopya benim en zevk alarak okuduğum türlerden biridir. Niye bilmiyorum ama liseden beri bu konuyu kafamda evirip çeviririm. Beni bir hayli düşündürür. İhtimaller o kadar geniş ki etkilenmemek elde değil.
    Proje'nin diğerlerinden farkı, benim de ön yargım sebebiyle kitaba dair en büyük korkum şuydu: Olay Türkiye'de geçiyor, karakterler Türk ve ben buna hiç alışkın değilim.

    Tüm korkuma ve ön yargıma rağmen bunları yenerek kitabı okumaya başladım ve boş yere ön yargı yaptığımı gördüm. Proje 2417, insanların en büyük korkusu ve kaçınılmaz sonu olan ölüm ve belki de en büyük arzusu olan ölümsüzlük teması etrafında şekillenen bir distopya. Bilimin ve teknolojinin geliştiği, insanların tükenen kaynaklar sebebiyle açgözlülüğün sınırlarına ulaştığı, bilim ve teknolojinin gelişmesi ile güçlenen insanın bu güç etrafında acımasızlaştığı bir yıl 2300ler. Bulunan bir madene/maddeye Şeytanın Gözyaşı ismi veriliyor ve bu madde etrafında süren çalışmalar ve insanlar üzerinde yapılan deneylerle tıbbi şartlar iyileştirirken ölümsüzlük aranıyor. Tüm gelişmelerin ve bilgilerin etrafında bile insanın ilkelliğini ve caniliğini koruyan yanına hitabeden deneyler yapılıyor ve nihayet ölümsüzlük bulunuyor.

    Ervin Altan, bu sistemin içinde yetişmiş, kast sisteminin zirvesinde doğmuş ve tüm bunların dehşetini iliklerine kadar hisseden bir karakter. Temelleri kanla atılmış bu ülkenin önemli bir pilotu, savaşçısı olarak yaşıyor. Aynı zamanda devrim amaçlayan köklü bir Proje'ye hizmet ediyor.

    Öncelikle şunu söylemeliyim ki kitapla ilgili en sevdiğim şey kesinlikle kurguydu. Yazar neredeyse tüm detayları düşünmüş ve kusursuzca kitabın içine yerleştirmiş. Özellikle de psikolojik detayları başarıyla işlemiş. Ervin çoklu kişilik bozukluğu olan, kibirli ve soğukkanlı bir karakter. Hastalığını, aldığı acımasız eğitimler sonucu bir avantaj haline getirmiş durumda. Bunu mükemmel bir şekilde yapamıyor çünkü bir yere kadar insan zihnini kontrol edebilir diye düşünüyorum ve yazarın bunu açıkça veriyor oluşu zaten onun hastalıklı düşünce yapısını anlamayı kolaylaştırıyor. Kitabın esas karakteri bir kahraman değil, mükemmel değil ve bunun farkında olamayacak kadar kör çünkü zaten mental olarak sağlıklı değil. Açıkçası bu benim için kitabı değerli kılıyor. Bunun yanında Proje'nin basit bir plan olmaktan ziyade on yıllarca planlanmış ve en uygun zaman düşünülerek hazırlanmış olması etkileyici bulduğum diğer bir detay. Genelde distopya kategorisi altında okuduğum güncel romanlarda en büyük sıkıntılar olarak gördüğüm şeylerden bazılarının Proje'de olmaması beni hem mutlu etti hem de Türk bir yazar elinden çıkması gururlandırdı diyebilirim.

    Kitapla ilgili sevmediğim şeyler yok muydu? Olmaz mı? Yani elbette hiçbir şey mükemmel değil ama bariz bir şekilde gözüme batan detayları da görmezden gelmem mümkün olmuyor okurken. İlk olarak kitabın kahraman anlatıcıyla yazılmış olması benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu. Konu çok ağır, çok detaylı ve etkileyiciyken böyle hasta bir zihnin eline bırakmak doğru hamle miydi? Belki okuyan kişilere göre değişir, bilemiyorum ama ilahi bakış açısıyla yazıldığında daha başarılı olacağını düşünüyorum. Bunun yanında birkaç teknolojik, tıbbi detay ve silahlar üzerine ayrıntı dışında kitabın geçtiği zamanlar, sosyal ve kültürel detaylar epeyce yavan kalmış durumda. Ana dilimizi ele alırsak hiçbir değişiklik olmadan bugünkü haliyle kullanılması, hele de insanlar böyle özenti ve yozlaşmış bir hayat yaşarken benim için ütopik bir detay oldu ne yazık ki. İnsanları inceleyip düşündüğümüzde şu andan farklı bir zamanda yaşıyormuş izlenimi oluşturacak hiçbir detay bulabilmiş değilim. Bu konunun da biraz genişletilmesi gerektiğini hissettim okurken.

    Karakterlere gelirsek... Ne yazık ki ben Ervin'i pek sevmiş değilim. Saygı duyduğum çok fazla hareketi ve düşüncesi olmakla birlikte katlanması zor bir karakter. Sürekli öğüt verip durması, bazen bana epeyce göz devirtti. Kibirli yanı, bencilliği ve robotik bakış açısı insanın onu sevmesini güçleştiriyor. Ayrıca neden bu denli efsane olarak görüldüğünü de bir türlü anlayamadım gitti. Yani ya insanlar öyle cahil ki Ervin onlara efsane geliyor ya da bende bir sorun var diye düşünüyorum. İnsanlardan kastım kitabın içindekiler bu arada. Yani kadın savaş pilotu ve bir savaş uçağı kullanıyor, asker ve birkaç dövüş tekniği biliyor, normal zekaya sahip bir birey ve beynini kullanıyor. Bu detaylar içindeki efsaneyi göremiyorum. Benim için esas karakter olmasını sağlayabilecek tek detay Proje için gösterdiği cesaret ve kararlılık örneği, eh onu da üç beş kişi dışında kimse bilmiyor. Yani yine geliyorum kitabın içindeki insanlar bu kızı nasıl bir efsane haline getirdi sorusuna. Matrixgillerden Neo Bey gibi bir efsane izlenimi oluşmasının ardından efsanevi hiçbir şey görememek sanırım benim problemim. Bilemiyorum, bu konuda kafam bir hayli karışık.

    Kuzey hakkında söyleyecek bir sözüm yok fakat Araf deyince yüzümde bir tebessüm oluştuğunu söyleyebiliriz. Yazarımız ne yazık ki kitapta hiçbir aşk ve dostluk bağına yer vermemiş benim özellikle yakıştırdığım insanlar arasında ama bu genel okur beklentisi olması dışında bir sorun teşkil etmiyor. Araf ise gerçekten merak ettiğim, ikinci kitapta detaylı bir şekilde okumayı umduğum tek Proje karakteri olabilir. Sessiz bir asaleti var adamın, esas kimliğini öğrenmek için sabırsızlanıyorum.

    Toparlamam gerekirse Proje'yi bir hayli sevdim. Distopya sevenlere kesinlikle tavsiye ediyorum ve devamını merakla bekliyorum. Sevgiler, saygılar.
  • Ayhan Işık yaşamını yitirdiğinde Sadri Alışık şöyle konuşmuştu: Ben Ayhan'ı öyle yoğun yaşarım ki mezarına gittiğimde onunla konuştuğum da olmuştur. Bir yılbaşı gecesi karların üstünde, elimde s işe, mezarın başındayım... Çolphan beni sabaha karşı gelip almış.

    Biraz onu anlatir misiniz deyince röportajda yaşlı gözlerle
    "Ayhan Işık biraz anlatılmaz ki.. " der.
  • “Bence, bizim kardeşliğimiz -her alanda- düşündüğümüzden, hissettiğimizden de öte.”

    René Char, 3 Kasım 1951

    İnceleme yazmadan önce, kitabı tanıtma amaçlı daha güvenilir bir yazının linkini paylaşacağım: https://www.google.com.tr/...Char_mektuplari.html

    Yazacağım incelemeye başka bir incelemeyi eklemek saçma gelebilir ama Albert Camus deyince saygıdan titriyorum. Bu kitaba inceleme yazmaya niyetlenmek bile hadsizlik gibi geliyor ama kitap siteye benim isteğimle eklendi ve hiç okunmamış, bilinmeyen çok kıymetli bir kitap. Keşfedilmesi gerekiyordu. Ben de bunun sorumluluğunu hissettim, belki sayemde kitap birilerinin radarına girer ve okurlar diye bu incelemeyi yazmayı görev edindim. Tüm eksiklikler ve hatalar için şimdiden özür dilerim. Bu inceleme için yetersiz olduğumu baştan peşinen kabul ettim.

    Normalde böyle çok sayıp sevdiğim bir yazarın hayatını anlatan/ hayatından kesitler içeren bir kitaba inceleme yapacağım zaman dişe dokunur bir belgesel bulup onun linkini de atıyorum. İlk önce bu belgeseli izleyin, diyorum. Ama maalesef Camus için bulduklarım beni pek tatmin etmedi. Hakkında çekilmiş güzel filmler, doyurucu röportajlar, söyleşiler vs vardır eminim ama ben istediğim belgesel tarzı bir şey bulamadım. O yüzden ekleyemiyorum, bunun eksikliğini bir tek ben hissedeceğim sanırım. Zira önceki incelemelerime eklediğim videoların izlendiğini sanmıyorum.

    Kitap Albert Camus ve René Char’ın 1946-1959 yılları arasında birbirlerine yazdıkları mektuplardan oluşuyor. O dönemin siyasi olaylarına, sosyopsikolojik durumuna vs her iki yazar da mektuplarında zaman zaman değiniyor. O dönemle ilgili tarihi belge niteliği taşıyan bir kitap bu bakımdan. Benim ne İkinci Dünya Savaşı’na ne de diğer tarihi olaylara ilişkin derinlikli bilgi birikimim ve ilgim olduğundan o noktalara değinmeyeceğim ama ilgisi olanlar kitabı okurken o atmosferin tadını az biraz alabilirler.

    Camus’yü hepimiz tanıyoruz. Kitaplarını hiç okumamış olanlarımız bile (benim gibi) [ ikinci parantez: aaaa ama incelemenin başında sevip saydığını söylemiştin! Sevdiğin bir yazarın nasıl olur da hiçbir kitabını okumazsın?! bunu incelemenin devamında açıklayacağım. Okumaya devam!!!] sözleriyle denk gelmişizdir. Bir yerlerde mutlaka alıntılarıyla karşılaşmışızdır. Yani Camus’nün hissiyatını ve fikriyatını az çok biliyoruz ama René Char’ın adını ilk defa bu kitapla birlikte duydum. Kitapla da tesadüfen kütüphanede karşılaştım. Camus’nün Can Yayınları’ndan çıkan aynı kapaklı kitaplarına aşinaydım ama bu kitabın yayınevi de kapağında farklıydı. Aynı zamanda ikinci bir yazarı da vardı. Hemen aldım. René Char’ı tanımıyoruz çünkü bu eserle birlikte Türkçe’ye çevrilmiş toplamda sadece üç kitabı var. Kendisi şair ve şiir çevirmek handikaplı ve meşakkatli bir iş olduğundan eserlerinin az çevrilmiş olması anlaşılabilir.


    Kitap beni kelimenin tam anlamıyla altüst etti. Dostluklarındaki o samimiyet ve sıcaklık çok hüzün verdi. Ben Camus’yü hiç okumadım ama Tuhaf’ın birinci sayısındaki onun hakkında yazılmış o beş sayfalık yazıyı defalarca okudum, yedim yuttum. Kızı Catherine ona bir keresinde “Mutsuz musun baba?” diye soruyor. O da “Yalnızım” diye cevap veriyor. Bunu okuduğumda öyle yaralandım, öyle içim acıdı ki. Bu yalnızlığı yaşamak ve başkasının yalnızlığıyla bağlantı kurup acısını hissetmek bambaşka bir şeydir. En azından Char varmış, fikir dünyasında o kadar da yalnız değilmiş. Bu dünyadan onu anlayıp dinleyen birini bulup, onunla yaşamının sonuna kadar iç ısıtan bir dostluk kurup geçmiş, ne güzel. Ama ben hâlâ yalnızım. Yabancıyım. İçimi acıtan da bu içtenlikli dostluğun açlığını çekmem oldu sanırım. İnsan anlaşılmak, kendisini yargılanmadan dinleyip içini açabileceği, güvenebileceği biri istiyor hayatında. Hayatının merkezine koymak için değil hayatı daha katlanılır kılmak için. En azından benim için böyle.

    Eklediğim alıntılarda beni sarsan, hüzünlendiren bazen de umutla sarıp sarmalayan, kalbime dokunan her cümleyi paylaştım.

    Uzun zaman sonra ilk defa bu kadar derinden etkilendiğim, gözyaşlarımı akmaktan sele çeviren bir kitap okudum ve okurken bana eşlik eden, hüznüme hüzün katan iki beste oldu. Olur da kitabı okursanız lütfen en azından bir kısmını bu şarkıların eşliğinde okuyun. Benimşe aynı hislerle dolup daşacak başkaları da olacak mı merak ediyorum:

    İlki: https://youtu.be/EI8RQw5u9EA (20. saniyeden de başlatabilirsiniz.)

    Bu da ikincisi: https://youtu.be/X4wAtpstE90 Linke tıkladığınızda “Lolita’nın jeneriği ne alakaa?” diye şaşabilirsiniz ama lütfen lütfen lütfen dinleyin. Sadece ezgiler.... Biz müziğe dokunamayız ama müzik bize dokunabilir ve DOKUNDU.

    İyi okumalar...

    PS: Camus’yü belli bir yetkinliğe erişene kadar okumak istememiştim. Şimdi okumalarla geçen 4-5 aydan sonra az biraz kendime bir şeyler kattığıma inanıyorum. Fırsatını bulur bulmaz Yabancı’yla başlayacağım. Bu noktaya açıklık getirmek istedim ((;
  • Uçurtma avcısı deyince akla ilk gelen düşünce nasıl bir dostluk çıkar ve menfaat üzerine kurulmuş bir dostluk mu yoksa hangi bedel olursa özünden gelen sahiplenme ile sahiplenmek mi dostunu ateşin içinde yanmak ise o dostluk o risk alınabilirmi kesinlikle okunması gereken ve üzerine düşünülmesi gereken bir yaşam gerçeğinin edebî esere uyarlanmış hali
  • .......Bize Cerîr, Umâre ibnu'l-Ka'kaa ibn Şubrume'den; o da Ebû Zur'a'dan tahdîs etti ki, Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Ra-sûlulIah(S)'a bir adam geldi de:

    — Yâ Rasûlallah! Benim güzel hizmet ve ülfet etmeme insanlar içinde en lâyık ve en haklı olan kimdir? diye sordu.

    Rasûlullah:

    —  "Annendir!" diye cevâb verdi,

    Ozât-                                            

    —  Sonra kimdir? dedi.              

    Rasûlullah:                                         

    —   "Sonra annendir!" buyurdu.         

    O zât:                                     

    —  Sonra kimdir? dedi. Rasûlullah:

    —  "Sonra annendir!" buyurdu.   ;

    —  Sonra kimdir? deyince (dördüncüde) Rasûlullah: 

    —  "Sonra babandır!" diye cevâb verdi.

    İbnu Şubrume ile Yahya ibnu Eyyûb: Bize Ebû Zur'a bu hadî­sin benzerini tahdîs etti, demişlerdir 
  • Kitabı okuyup bitirdikten sonra bir şeyler yazmak için suların durulmasını beklemek daha iyi oluyor. Bitirdiğim gibi yazsaydım biriken duygu selini etkisinde olacaktım. Şimdi daha objektif ve tutarlı şeyler yazabilirim kanımca :)

    Kitabın kısaca; sonlara doğru öğrendiğimiz trajik bir olaydan sonra fazla konuşmayan sessiz bir kişiliğe bürünen ve kendini basketbolda bulan Finley, onu olduğu gibi seven yine basketbol sevdalısı kız arkadaşı Erin, Finley gibi trajik bir olay yaşadıktan sonra kendini uzay sapkınlığı kılıfı ardına soyutlamış Russ karakterleri üzerinden yürüyen bir hikâyesi var. Bu kadar trajik olay üzerine hikaye belalı ve sorunlu bir yerde geçmeyecek de nerede geçecek değil mi?

    Hikayemiz Bellmont denilen daha çok siyahilerin egemen olduğu ama İrlanda çetelerinin de hüküm sürdüğü bir yerde geçiyor.Trajik, duygusal, dostluk temalı kalpleri ısıtan hikayeler için gayet tezat oluşturacak şekilde uygun bence :) İzlediyseniz Robin Williams’ın Can dostum filmi de buna benzer bir yerde geçiyordu ve o karakterlerin de aynı şekilde sorunlu ve trajik öyküleri vardı. Zaten kitabı bitirdikten sonra ben de böyle Can Dostum, Küçük Gün Işığım filmlerinden aldığım tadı bıraktı diyebilirim. Bir de bu hikayenin ergen versiyonu diyebileceğim Fransız yapımı Can Dostum (The Intouchables) filmi aklıma geldi.

    Siyahilerin egemen olduğu bir yer deyince basketboldan konuşmamak olmaz elbet. Hikâyenin yardımcı başrolü diyebiliriz. Karakterleri birbirine bağlayan trajik geçmişleri olduğu kadar onları iyi yönde destekleyen hikayenin motive edici kısmı olan basketbol, bağ kurma yolunu bir Jedi misali üstlenmiş :) Belki de bu romanı bir tık sevmem de benim de basketbolda olan düşkünlüğüm olabilir.

    Basketbol dışında iyi serpiştirilmiş yan karakterler Baba, Dede, Koç, basketbol takımı oyuncuları da hikâyede ki görevlerini hakkı ile yerine getiriyor. Şunu belirtmem gerek, kitap hoşuma gitti mi gitti, bir çırpıda bitirdim desem yeridir. Ancak; Finley’nin geçmişte yaşadığı trajik olayın ne olduğu hariç merak uyandırıcı bir şey yok diyebilirim hatta tekdüze ilerleyen birçok filmde de izlediğiniz bir konusu ve hikâyesi olan bir kitap ama hoşuma gitti ve beğendim. Çok tezat değil mi? :) Ama peköyle değil, bu dediklerim dışında hikâye yavaş ilerlese de kitabı elinizden bırakamıyor okumaya devam ediyor ve ediyorsunuz. Neden mi? Çünkü işlenen duygular aşırılıktan ve abartıdan uzak, o kadar saf ve sade işlenmiş ki sizi hikâyenin içine çekiyor.

    Bu kadar sade, sonunu hiç düşünmeden sadece hikâyenin kendisini okuduğunuz bir kitabın bu kadar akıcı olması şaşırtıcı. Ama beslendiği duygular çok yüklü duygular. Belki bu gücü arttırmak için yazar bilindik bir yol, mekan(belalı bir yer) ve karakterler seçmiş (siyahi-beyaz) olabilir ama Russ ve Finley arasında gelişen dostluk bağı, Finley ve Erin arasındaki güçlü sevgi, Finley ve takımındakiler arasındaki arkadaşlık, Baba-Dede ve Finley arasındaki aile bağı, Koç-Rehber öğretmeni ve Finley arasındaki öğretmen-öğrenci ilişkisi, hepsi hikaye de abartısız, tutarlı, yerinde, sade ama bir o kadar güçlü şekilde yedirilmiş.

    Tabii bir de Finley karakterinin etkisi de var es geçmeyelim. Russ, Erin, Baba, Dede, Koç karakterleri ne kadar ete kemiğe bürünmüş karakterler olsa da hepsini tek bir orta noktada buluşturan ve bağlayan Finley oluyor ve Finley çok konuşmasa da içimizden biri gibi ona sempati duyuyorsunuz. Kitabın sonlarına doğru Russ niye ön plana çıkmadı 21 numaralı çocuk o değil miydi diye düşünmüş olabilir ama 21 numaralı çocuk hem Finley hem de Russ, hatta aralarındaki bağın sembole dönüşmüş hali de diyebilirim. Belki kitabın edebi bir yanı, felsefik bir tarafı olmayabilir zaten öyle bir derdi de yok sadece bir duruşu var ve duruşunda dostluğu, aşkı, hüznü, mutluluğu, gençliğin hoyratlığını barındıran akıcı, duygu yüklü, umut dolu, sıcak bir tarafı var. Benim gibi fantastik edebiyata da ilgi duyan biriyseniz hikayde ki Harry Potter atfı ve özellikle finalde kurulan bağlantı çok hoştu. İyi okumalar dilerim.