• Vapurdan inip, meydanı geçti ve yokuşun başında biraz soluklandı. Sonra ceketinin eteklerini savurarak yukarı doğru çıkmaya koyuldu. Temmuz sıcağı iyice artınca, kolalı yakasındaki boyunbağını gevşetti. Enikonu harap olmuş, sağındaki solundaki payandalar olmasa çoktan yıkılacak Hadım Hasan Paşa Medresesi'nin bahçesinde kısa bir mola verdi.

    Cezeri Kasım Paşa Camii'nin önünden geçti. İncili Çavuş, Hoca Rüstem Mektebi ve Ceridehane sokaklarında bir süre eğlendi. Ahmet İhsan ve Ortaklarına ait Alem Matbaası'na baktı. Tekrar " yokuş " a döndü. İkbal Kütüphanesi'nin üstündeki Suci Kusti'nin dükkanına çıkıp çıkmamayı düşündü. Çıktı mutlaka içeride Filozof Rıza Tevfik, Ebüziya Tevfik, Avram Naon, İsak Firura gibi ünlü gazeteci ve yazar arkadaşlarından birkaç tanesini bulacaktı.

    Belki de yorgunluktan üşendi. “ Yokuş ” boyunca avare avare çıkmaya devam etti. Mihran Matbaası, İkdam Gazetesi, Tahir Bey Matbaası, Arapça basılan El Malumat ve Fransızca yayımlanan Servet gazetelerinin önünden geçti. Meserret Apartmanı'nın yanından Ebussuud Caddesi'ne girdi. Kirkor Faik'in Asır ve Aragel'in Numune adlı kitapçı dükkanlarının vitrinlerinde boy gösteren yeni kitaplara bir göz attı.

    Ansızın onu gördü. Koyu gri bir ' jaketetay ' giymiş, yüzüne asil bir güzellik veren sivrice sakallı, yaylı kaşları, geniş şakakları ve yumuşak gözleriyle yokuştan aşağı inmekte olan Abdülhak Hâmit'i gördü. Abdülhak Hâmit'in yanında yürüyen eşi “ sarışın bir ışık “ halindeki Lüsyen Hanım'ı da gördü. Selamlaştı. Biraz daha çıktı ve bu kez de Tevfik Fikret'i gördü. Fikret'in arkasında sadakor bir elbise, elinde ipekten ve saman sarısı bir şemsiye vardı. İçinden yükselen “kırık bir Rübab” ve ondan çıkan “bir bomba, bir duman, bir Rübab-ı Şikeste” seslerini duyar gibi oldu. Selamlaştı.

    Yokuş yukarı çıkmaya devam etti. Derken Cenap Şahabettin'le karşılaştı. Koyu duman rengi bir elbise, ' fantezi ' bir yelek giymişti. “ Az şık, çok süslüydü. “ Cenap Şahabettin'i görünce o yaz sıcağında ansızın “ gökten hayaller gibi düşen karları “ hatırladı. Selamlaştı.

    Sonra “ başında lacivert bir bere, sırtında kaşmir bir ceket “ bulunan Halit Ziya Uşaklıgil'i gördü. Uşaklıgil'in elinde bir ' vesika ekmeği ' yani Birinci Dünya Savaşı'nın yarattığı sıkıntılar nedeniyle satın alınması izne bağlanan bir ekmek, mısır koçanı ve süpürge otu tohumundan yapılmış küçük bir somun vardı. Nedir, Uşaklıgil Aşk-ı Memnu'nun Nihal'i ile Bihter'ini yanına almayı da ihmal etmemişti. Selamlaştı.

    Yokuşu çıkmayı sürdürdü. Hüseyin Cahit'i, Süleyman Nazif'i, Rıza Tevfik'i, Mehmet Akif'i, Mehmet Cemal Kuntay'ı, Ahmet Haşim'i, Ziya Gökalp'i, Enis Behiç'i, Yahya Kemal'i, Ömer Seyfettin'i, Mahmut Yesari'yi de gördü. Selamlaştı.

    Sonra en beğendiği yazarın yazısını incelemeye başladı.
    Ordudan atılan bu gencin yazılarını çok beğeniyordu. Onun “ Biz Gözümüzü Budaktan Sakınmayız “ başlıklı makalesini de okudu ve yine tedirgin oldu. Aziz Nesin adlı bu yazarın yazdıkları, hükümet tarafından pek hoş karşılanmıyordu. Yakın dostluk kurduğu bakanlar, her defasında Aziz Nesin'in işine son vermesini, aksi halde derginin sonunun iyi olmayacağını açık açık söylüyorlardı.

    İçini çekti...

    Pencereden görülen İran Elçiliği'nin kıvrımlı binasına bakarak çayını içip bitirdi. Sonra üzerinde kırmızı harflerle “ Akbaba “ yazan kağıtlardan birini aldı. Yeşil mürekkepli dolma kalemle kağıda “ basıla “ diye yazdı ve günün tarihini koyup imzasını attı.

    (…)
  • 480 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Bu kitabı nasıl yorumlasam bilemedim..
    Giriş bölümünde başlayan hikaye ile devam edeceğini beklerken başrol tamamen farklı karakterler ile devam etti. Tamam aynı Debbie Macomber tarzı diyerek devam ettim. Fakat işleyiş ilerleyiş aynı değil. Araya bölüm içinde başlık altında alakasız başka karakterler koyarak kafamı karıştırdı. (en son aklımda kalan A.A karakteri ne neden bağlandı vs)
    İleride dedim bunlar bağlanacak sanırım? Ama bağlanmadı. Neden onları koymuş anlamadım sayfa sayısını yükseltmekten ve kafa karıştırmaktan başka bi işe yaramadı bende.
    Bunları görmezden gelirsem akıcı bir yazımı vardı sıcak aile dostluk barışma vs.... Tavsiye eder miyim....??
  • İnsan!
    Allah kulunu yaratırken bir avuc toprak sudan yaratmış ..
    Yunus Emre'nin dediği gibi “Bir avuç toprak, biraz da suyum ben. Neyimle övüneyim, işte buyum ben.” keşke herkes senin gibi diyebilse demek geliyor içimden yunus emrenin dizelerini okurken !

    Ve yine Hz.İmam Ali derki hiç bir şey insan kadar yükselip insan kadar alçalamaz ...Bu söze sonuna kadar katılıyorum !
    Doğru dersin pirim etten kemikten olan insan bir avuc toprak bir avuc su ıle yoğrulan insan istediği zaman alcalıp istediği kadar yükselebiliyor .İnsan olmak erdemliktir insan olmanın erdemliğini taşıyabilen çok nadir demek istiyorum ..
    İnsanlar o kadar alcalmış ki vicdanları körelmiş ki insan insan dediğine zulum eder olmus...
    Hayatın gecim şartları mı insanları bu noktada körleştirdi insan olmaktan diyede düşünmüyor değilim fakat bir cevap bulamamak da belirsizleştiriyor düşüncelerimi...
    İnsan kadar zalim varmı diyor içimdeki ses yine içimdeki ses insan oğlu kadar insan varmı diyor çelişkiler içinde sorular cevaplar halinde !

    Ekiden dostluk vardı ölümüne sen dur sana gelen kurşunun önüne ben giderim ben ölürüm hesabı şimdi kim ölmüş kim kalmış belli değil...Birinin ekmeği olmasa cat kapı cekinmeden calar kapısını isterdi ekmeğim yetmedi senden alayımda ben yapınca veririm denilirdi şimdi kimse acmısın tokmusun diye sormuyor yettimi yetmedimi umurunda değil komşusu acken tok yatan misali ...Düğünler dernekler dostla olurdu insan gözü kapalı dosttuna anahtarını teslim ederdi aklına tek bir soru gelmeden kız cocuklarını gözü kapalı teslim eder di bir işi cıktığında ...

    Annesi evde değilken okuldan gelen öğrenci komsunun kapısını calar hiç tereddüt etmeden güvenle kalırdı annesi gelene dek peki günümüzde cocuğunu bırakabilceği bir ev yada aile kaldı mı ?bırakın evini cocuğunu anahtarını teslim etmeyi insanların insana olan güveni tükendi bitti!

    Çıkar menfaat ilişkileri nefsiyle vicdanın yeri değiştikce insanlıkta bitti ac gözlülük cekememezlik coğaldı oysaki eskiden bir derdin olduğunda sıgındığın sırdaşın dost bildiğin insandı şimdi ayagının altına sabun koyup kaydırmadıkları kaldı iki yüzlü dostlar insanlar revanşta ...

    Güven kelimesi sadece lafta kaldı insan yine bir baska insanı menfaati için satar olmuş iki yüzlülük cıkar menfaat ilişkileri günden güne coğalmakta ...

    İnsan azizim insana saygı duymaz olmus yüzlerde binlerce maske maskeli balo misali yanımız ötemiz ...Namert bir dosttum olcağına mert bir düşmanım olsun dilere hitap olmus ...

    İnsan olmak bu kadar mı ağır yüktü erdemli olabilmek bu kadar mı zordu diyesim gelsede ki aklıma

    Hünkar Hacı Bektaş- ı velinin sözleri geliyor ...Eliniz kirli idi yıkayıp temizlendiniz,

    Ayağınız kirli idi yıkayıp temizlendiniz. Yüreğinizdeki kini, kibri, hasetliği, şehveti su ile nasıl temizleyeceksiniz." Ve yine devamla; "

    Şu şişeyi görüyor musunuz ? İnsan bir şişeye benzer; bu şişenin içi pislikle doluysa bunun ağzını kapatıp da çeşmenin altında yüzlerce kere yıkasanız da bu temiz olamaz, yapılacak iş nedir? Bunun kapağını açmak, pisliği dökmek, şişenin içini yıkadıktan sonra da dışını yıkamaktır." Der ve devamla; "

    Daima tövbecisin, ne vakit bu tövbeden, tövbe edeceksin onu söyle?" Burada Hz. Pirin bahsettiği insanın ruh temizliği ve ahlak temizliğidir.

    Eline- Diline- Beline sahip olmaktır. Gerçek temizlik insanın gönlünde, ruhunda, düşüncelerinde yapacağı temizliktir. İnsan ruhunu her türlü kirlerinden arındırmalı ki gerçek insanı kamil olabilsin.İnsan tarikatta tövbe edip, Allah'ın hakiki evi olan kalbini temizlemek zorundadır. Yüce Allah bir ayetinde: "

    Ben size şah damarınızdan daha yakınım" buyuruyor. Onun evi biz insanoğlunun kalbidir.

    Bizimde o evi tertemiz tutmamız gerekir. Hz. Pir Hünkar Hacı Bektaş Veli "Arif arılığı Tahir'dir" buyuruyor. Tahir kelimesinin sözcük anlamı her türlü kirden arınmış demektir.

    Arif olan kişiler, ruhunu, düşüncelerini, gönlünü her türlü kirden arındırmış, birer İnsan-ı Kamildirler.

    Haliyle sormak istiyor insan dosttum diyenlere kardeşim diyenlere can diyenlere insanım diyenlere siz yüreklerinizdeki kini kibri menfaati nankörlüğü ne zaman arındırıp insan olabilme yolunda adım atacaksınız ?

    09/03/2019 Sonyemin
  • Peyami Safa'nın da yazılarını yayınladığı Hareket dergisi 1 Mayıs 1929'da ya­yın hayatına başlar. Derginin ilk sayısında Nazım Hikmet'in Yalınayak isimli şiiri ve Peyami Safa'nın Varız Diyen Nesil başlıklı, beyanname niteliğinde ve oldukça iddialı bir üsluba sahip yazısı yayınlanır. Çok geçmeden Yakup Kadri Milliyet ga­zetesinde çıkan bir yazısında, yeni yetişen edebi nesli aşağılayan, onlarla alay eden bir yazı yayınlar. Yakup Kadri, yazısında "Birinci Dünya Harbi'nde bu genç nesilin saman karıştırılmış hamurla pişirilen ekmekleri yediği için zihinlerinin gelişmemiş olduğunu" ve "pek çok fecaatler yaşadıklarını" söyler. Yakup Kadri'nin bu yazısı bü­tün şimşekleri üzerine çeker. Hareket dergisinde Peyami Safa ve Suat Tahsin Türk, Yakup Kadri'ye yönelik ağır eleştiriler yayınlar. Peyami Safa cevabi yazısında, Ya­kup Kadri'nin neslinin Cihan Harbi'nde has ekmek yediği için kendi neslinin saman ekmeği yediğini, onları doyurmak için aç kaldıklarını, onları yaşatmak için kendilerinin öldüğünü yazar. Bunun üzerine Yakup Kadri kendini savunan, savunurken Peyami Safa ve arkadaşlarını yine eleştiren bir yazı daha yayınlar. Bütün bu hadise­ler Peyami Safa ile Nazım Hikmet'i gittikçe birbirine yaklaştırmaktadır ve sıkı bir dostluk kurarlar. Onların bu dostluğu, Peyami Safa'nın komünistlik ve bolşeviklikle suçlanmasına yol açmıştır. O kadar ki Peyami Safa, komünist ve bolşevik olmadığı­nı bazı yazılarıyla ilan etmek zorunda kalmıştır. Halbuki harf inkılabı sebebiyle ga­zetelerin tirajı düşmüş ve kalemiyle geçinen pek çok yazar gibi Peyami Safa da eko­nomik sıkıntılar çekmiş, Nazım Hikmet'i savunduğu için bir şekilde işinden olmuş, kendisine kucak açan Resimli Ay'da yazmaya başlamış, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Resimli Ay yayınları arasında çıkmış, bu eserini Nazım'a ithaf etmiş, Nazım da eseri öven, neredeyse methiye niteliğinde yazılar yazmıştır. Bütün bunlar onların arasında bir arkadaşlığın, dostluğun doğmasını sağlamıştır.
  • Bir damla gözyaşı ve umutla yoğrulmuş küçük bir hediye, kırılan kalbinizi iyileştirip tüm hayatınızı değiştirmeye yeter mi?