• Kaşan şehrindenim
    Fena sayılmaz halim,
    Bir lokma ekmeğim var, biraz aklım,
    İğne ucu kadar da zevkim.
    Annem var, ağaç yaprağından daha güzel,
    Dostlar, akan sudan daha iyi

    Ve Allah, burada yakındadır,
    Şebboylar arasında, uzun çamın altında
    Suyun bilincinde,
    Bitkilerin kanununda.

    Ben müslümanım.
    Kıblem bir kırmızı güldür,
    Namazlığım bir pınar,
    Mührüm ışıktır,
    Ova seccadem.
    Penceremi titreştiren ışık ile abdest alırım.
    Namazımın içinden ay geçer, tayf geçer,
    Namazımın bütün zerreleri billurlaşır,
    Namaz kaybolur taş görünür,
    Rüzgâr, selvilerin üstünde ezan okuduğunda,
    Namaz kılarım ben.
    Otların tekbirinden sonra,
    Denizdeki dalganın kamedinden sonra
    Namaz kılarım.

    Kâbem su kıyısında,
    Kâbem akasyaların altındadır.
    Kâbem bir esinti gibi bahçeden bahçeye,
    Şehirden şehre gider.

    Hacerülesvetim bahçenin aydınlığıdır.

    Kaşan şehrindenim.
    İşim resim yapmaktır.
    Bazen bir kafas boyar,
    Size satarım.
    Orda mahpus çayırkuşu, sesiyle
    Yalnız gönlünüzü tazelesin diye.
    Bu bir hayal, bu bir hayal, …
    Biliyorum,
    Tuvalim cansızdır,
    İyi biliyorum,
    Çizdiğim havuz balıksızdır.

    Kaşan şehrindenim.
    Soyum belki
    Hint’de bir bitkiden gelir,
    Belki “Sialk” toprağından yapılmış bir çömlekten,
    Soyum belki de
    Buharalı bir fahişeden gelir.

    Babam, kırlangıçların iki kere gelmelerinden önce,
    İki kardan önce
    Babam terastaki iki uykudan önce,
    Babam zamanlar önce ölmüştü.
    Babam öldüğü zaman, gökyüzü maviydi.
    Annem birden kalktı uykudan, kızkardeşim güzelleşti
    Babam öldüğü zaman, bekçilerin hepsi şairdi.
    Kaç kilo kavun istiyorsun? Diye sordu manav bana.
    Sordum: Gönül hoşluğunun gramı kaça?

    Babam ressamdı
    Saz yapar, saz çalardı.
    Üstelik iyi bir hattattı.

    Bahçemiz bilginin gölgesindeydi.
    Bahçemiz duyguyla bitkinin karıştığı yerdi.
    Bahçemiz bakışın, aynanın ve kafesin kesiştiği noktaydı.
    Bahçemiz belki de yeşil saadet çemberinin bir parçasıydı.
    Tanrının ham meyvasını çiğniyordum o gün uykuda,
    Suyu felsefesiz içiyor,
    Dutu, bilgisiz topluyordum.

    Nar dalında yarıldığında,
    Elim tutkudan bir şadırvan olurdu.
    Çayırkuşu şakıdığında,
    Gönlüm dinleme hazzıyla yanardı.
    Kâh yalnızlık, yüzünü camın arkasına dayar,
    Kâh heyecan, elini duygunun boynuna dolardı.
    Düşünce oyun oynardı.
    Bayram yağmuru gibi bir şeydi yaşam,
    Sığırcıklarla dolu bir çınar.
    Işık ve taşbebek alayıydı yaşam,
    Bir kucak özgürlük idi,
    Yaşam, musıki havuzuydu o zaman.

    Çocuk yavaş yavaş uzaklaştı yusufçuklar sokağından.
    Kendi yükümü bağlayıp,
    Hafif hayallerin şehrinden çıktım,
    Yüreğim yusufçuk gurbetiyle dolu.

    Ben dünya misafirliğine gittim.
    Ben sıkıntı ovasına,
    Ben irfan bağına,
    Ben bilim ışığının balkonuna gittim.
    Dinin basamaklarını çıktım.

    Şüphe sokağının sonuna kadar,
    Gönül doygunluğunun serin havasına,
    Islak sevda akşamına kadar.
    Ben birini görmeye gittim,
    Aşkın öbür ucuna
    Gittim, gittim kadına kadar,
    Lezzet ışığına kadar,
    Tutkunun sessizliğine,
    Yalnızlığın kanat sesine kadar.

    Yer üstünde neler gördüm:
    Bir çocuk gördüm ay kokluyordu.
    Kapısız bir kafes gördüm,
    İçinde, aydınlık kanat çırpıyordu.
    Bir merdiven gördüm,
    Üzerinde aşk melekler âlemine çıkıyordu.
    Bir kadın gördüm, havanda ışık dövüyordu.
    Öğle, onların sofrasında ekmekti,
    Sebzeydi, şebnem tepsisiydi,
    Sıcak sevda kâsesiydi.

    Bir dilenci gördüm, çayırkuşundan bir şarkı için,
    Kapı kapı dolaşıp, dileniyordu.
    Bir çöpçü, kavun kabuğuna secde ediyordu.

    Bir kuzu gördüm, uçurtmayı yiyordu.
    Bir eşek gördüm yoncayı anlıyordu.
    “Nasihat” otlağında bir inek gördüm, doymuştu.

    Bir şair gördüm, konuşurken bir zambağa “siz” diyordu.

    Bir kitap gördüm, kelimeleri billurdan.
    Bir kâğıt gördüm, ilkbahardan.
    Müze gördüm yeşillikten uzak,
    Cami gördüm sudan uzak.
    Umutsuz bir fakih gördüm,
    Başucunda sorularla dolu bir testi vardı.

    Bir katır gördüm yazı ile yüklü.
    Bir deve gördüm, “nasihat ve misal”in boş sepetiyle yüklü.
    Bir arif gördüm “ya hu” ile yüklü.

    Aydınlık götüren bir tren gördüm,
    Fıkıh götüren bir tren gördüm,
    Nasıl da yavaş gidiyordu.
    Siyaset götüren bir tren gördüm,
    (ne de boş gidiyordu) 
    Nilüfer tohumları ve kanarya şarkıları götüren
    bir tren gördüm,
    ve bir uçak, binlerce metre yüksekteyken
    Penceresinden toprak göründü; 
    Hüthüt kuşunun tepeliği,
    Kelebek kanatlarının benekleri,
    Kurbağanın havuzdaki aksi,
    Ve yalnızlık sokağından bir sineğin geçişi.

    Bir serçenin çınardan yere indiğindeki arayış.

    Ve güneşin ergenliği,
    Ve oyuncak bebeğin sabah ile kucaklaşması

    Basamaklar şehvet serasına gidiyordu.
    Basamaklar içki mahzenine iniyordu.
    Basamaklar kırmızı gülün fesat kanununa
    Ve hayat matematiğinin anlamına
    Basamaklar aydınlanmanın damına,
    Basamaklar tecelli kürsüsüne gidiyordu.

    Aşağıda, annem,
    Nehrin hatırasında çay bardaklarını yıkıyordu.

    Şehir görünüyordu:
    Büyüyen çimento, demir, taş geometrisi,
    Güvercin taşımayan yüzlerce otobüs.
    Çiçekçi çiçeklerini mezata götürüyordu.
    İki yasemin ağacı arasına,
    Salıncak kuruyordu bir şair,
    Çocuğun biri okul duvarına taş atıyordu.
    Bir diğeri erik çekirdeğini,
    Babasının renksiz seccadesine tükürüyordu
    Ve bir keçi haritadaki “Hazar”dan su içiyordu.

    Çamaşır ipi göründü, sallanan bir sutyen.

    Bir at arabasının tekerleği, atın durmasına hasret,
    At, arabacının uykusuna hasret,
    Arabacı ölüme hasret.

    Aşk göründü, dalga göründü.
    Kar göründü, dostluk göründü.
    Kelime göründü.
    Su göründü, eşyaların sudaki aksi…
    Kanın sıcaklığında, hücrelerin serin gölgeleri.
    Hayatın rutubetli tarafı.
    Sıkıntılı Doğu insanının yaratılışı.
    Kadın sokağında serserilik mevsimi.
    Mevsim sokağında yalnızlık kokusu.

    Yazın eli bir yelpaze gibi göründü.

    Tohumun çiçeğe,
    Sarmaşığın evden eve,
    Ayın, havuza yolculuğu,
    Hasret çiçeğinin topraktan fışkırışı.
    Körpe asmanın duvardan dökülüşü.
    Şebnemin uyku köprüsü üstüne yağışı.
    Neşenin ölüm hendeğinden atlayışı.
    Sözün ardında geçen hadise.

    Bir pencere ile ışığın savaşı.
    Bir basamak ile güneşin büyük ayağının savaşı.
    Yalnızlık ile bir şarkının savaşı.
    Armutlar ile boş bir sepetin güzel savaşı.
    Nar ile dişlerin kanlı savaşı.
    “Naziler” ile naz çiçeğinin sapının savaşı.
    Papağan ile güzel konuşmanın savaşı.
    Alın ile soğuk mührün savaşı.

    Camideki çinilerin secdeye saldırışı.
    Sabun köpüğünün yükselmesine rüzgârın saldırışı.
    Kelebek ordusunun “ilaçlama” programına
    Yusufçuk alayının kanal işçilerine saldırışı.
    Kamış kalem taburunun kurşun harflere saldırışı.
    Kelimenin şairin çenesine saldırışı.

    Bir devrin fethi, bir şiir eliyle,
    Bir bahçenin fethi, bir sığırcık eliyle,
    Bir sokağın fethi, iki selam eliyle,
    Bir şehrin fethi, üç dört tahta süvari eliyle,
    Bir bayramın fethi, iki oyuncak bebek ve bir top eliyle.

    Bir çıngırağın katli, ikindi yatağının başında,
    Bir hikâyenin katli, uyku sokağının başında,
    Bir hüznün katli, bir şarkı emriyle,
    Ayışığının katli, neonların emriyle,
    Bir söğüdün katli, devlet eliyle,
    Bir umutsuz şairin katli, bir kar çiçeği eliyle.

    Yeryüzü tümüyle belirdi:
    Yunan sokağında düzen gidiyordu.
    Başkuş “Babil bahçelerinde” ötüyor,
    Rüzgâr, Hayber yamacından, doğuya
    Tarihin çer çöpünü sürüklüyordu.
    Durgun “Negin” gölünde bir kayık çiçek götürüyor,
    Benares’te her sokağın başında ebedi ışık yanıyordu.

    Halklar gördüm.
    Şehirler gördüm.
    Ovalar, dağlar gördüm.
    Suyu gördüm, toprağı gördüm.
    Işık ve karanlık gördüm.
    Bitkileri ışıkta ve bitkileri karanlıkta gördüm.
    Hayvanları ışıkta ve hayvanları karanlıkta gördüm.
    Ve insanı ışıkta ve insanı karanlıkta gördüm.

    Kaşan şehrindenim
    Ama, benim şehrim değil Kaşan.
    Benim şehrim kayboldu.
    Telaşla ve pür heyecan,
    Gecenin öbür tarafına bir ev yaptım.

    Ben bu evde,
    Kimsenin adını bilmediği nemli otlara yakınım.
    Bahçenin nefesini duyuyorum.
    Ve karanlığın sesini bir yapraktan düştüğünde.
    Ağacın arkasında aydınlığın öksürük sesini.
    Her taşın deliğinde suyun aksırığını.
    Baharın çatısında kırlangıcın sesini.
    Ve açıp kapanan yalnızlık penceresinin saf sesini.
    Ve müphem aşkın deri değiştirmesinin temiz sesini.
    Kanatta uçmak zevkinin toplanmasını,
    Ruhun kendi kendini tutarken çatlamasını.

    Ben tutkunun adımlarını duyuyorum.
    Ve damardaki kan kanununun
    Ayak sesini duyuyorum.
    Güvercinler kuyusunda seher çırpıntısı
    Cuma gecesinin kalp çarpıntısı,
    Düşüncede karanfil çiçeğinin akışı
    Hakikatin, uzaktan saf kişnemesi.
    Ben uçuşan maddenin sesini duuyorum.
    Ve coşku sokağında inanç ayakkabısının sesini.
    Ve aşkın ıslak gözkapakları üstündeki,
    Ergenliğin hüzünlü musıkisi üstündeki,
    Nar bahçelerinin türküsü üstündeki yağmurun sesini.
    Ve gece içinde neşe şişesinin kırılmasının,
    Güzelliğin kâğıt gibi parçalanmasının
    Gurbet kâsesinin rüzgârdan dolup boşalmasının sesini.

    Ben dünyanın başlangıcına yakınım.
    Çiçeklerin nabzını tutuyorum.
    Suyun ıslak kaderine,
    Ağacın yeşil olma adetine aşinayım.

    Ruhum nesnelerin tazeliklerine akar,
    Benim ruhum, gençtir.
    Ruhum bazen heyecandan kekeler,
    Benim ruhum, işsizdir:
    Yağmur damlalarını, duvardaki tuğlaları sayar,
    Ruhum bazen yol ağzında duran bir taş gibi gerçektir.

    Ben birbirine düşman iki çam görmedim,
    Gölgesini yere satan bir söğüt de görmedim
    Karaağaç kovuğunu bağışlar kargaya.
    Nerde bir yaprak varsa, içim açılır.
    Afyon çiçeği yıkadı beni varoluşun selinde.

    Bir böcek kanadı gibi, seherin ağırlığını biliyorum.
    Bir saksı gibi,yeşermenin musıkîsini dinliyorum.
    Bir sepet dolusu meyva gibi,
    Olgunlaşmak için sabırsızlanıyorum.
    Uyuşukluk sınırında bir meyhane gibiyim.
    Deniz kenarında bir bina gibi,
    Ebedi dalgalardan endişeliyim.

    İstediğin kadar güneş, istediğin kadar bağlılık,
    İstediğin kadar çoğalma.

    Ben bir elmayla hoşnutum,
    Ve bir papatyanın kokusundan.
    Ben bir ayna, bir saf bağlılıkla yetiniyorum.
    Bir balon patlasa, gülmüyorum,
    Bir felsefe ay’ı ikiye bölerse, gülmüyorum.
    Ben bıldırcın tüylerinin sesini tanıyorum,
    Toy kuşunun karnındaki renkleri,
    Dağ keçisinin ayak izlerini.
    Nerde ravent yetişir, iyi biliyorum.
    Sığırcık ne zaman gelir, keklik ne zaman öter,
    Şahin ne zaman ölür,
    Çölün uykusunda ay nedir,
    Tutku sapındaki ölüm.
    Ve sevişmenin ağızda bıraktığı ahududu lezzeti.

    Yaşam hoş bir adettir,
    Yaşamın ölüm genişliğinde kanatları vardır,
    Aşk kadar sıçrayabilir,
    Yaşam, alışkanlık rafına kaldırıp
    Unutulacak bir şey değildir.
    Yaşam elin çiçek koparma isteğidir.
    Yaşam turfanda siyah incirdir,
    Yazın ağzında buruk bir tat.
    Yaşam böceğin gözünde ağacın boyutudur.
    Yaşam yarasanın karanlıktaki tecrübesidir.
    Yaşam bir göçmen kuşun gariplik duygusudur.
    Yaşam uykunun dönemecinde bir tren düdüğüdür,
    Yaşam uçak penceresinden bir bahçeyi görmektir.
    Füzenin uzaya fırlatıldığı haberi,
    Ayın yalnızlığına dokunuş,
    Başka bir gezegende çiçek koklamak fikri.

    Yaşam bir tabak yıkamaktır.

    Yaşam sokakta bir metelik bulmaktır.
    Yaşam aynanın “karesi”dir.
    Yaşam çiçek “üstü” sonsuzdur.
    Yaşam yer “çarpı” yüreğimizin çarpıntısıdır.
    Yaşam basit ve eşit nefesler geometrisidir.

    Nerede olursam olayım
    Gökyüzü benimdir.
    Pencere, fikir, hava, aşk, yeryüzü benimdir.
    Ne önemi var
    Bazen büyürse
    Gurbetin mantarları?

    Bilmiyorum, neden
    “At soylu hayvandır, güvercin güzeldir.” derler? 
    Ve neden hiç kimse yarasayı kafese koymuyor.
    Yoncanın ne eksiği var kırmızı laleden.
    Gözleri yıkamalı, başka türlü görmeli.
    Kelimeleri yıkamalı.
    Kelime rüzgâr olmalı, yağmur olmalı.

    Şemsiyeleri kapatmalı.
    Yağmur altında yürümeli.
    Düşünceleri, hatıraları yağmur altına getirmeli.
    Şehir bütün halkıyla yağmur altına gitmeli.
    Dostu yağmur altında görmeli.
    Aşkı yağmur altında aramalı.
    Yağmur altında bir kadınla sevişmeli.
    Yağmur altında oyun oynamalı.
    Yağmur altında yazmalı, konuşmalı, nilüfer dikmeli.
    Yaşam sürekli ıslanmaktır.
    Yaşam “şimdi” havuzunda suya girmektir.

    Çıkaralım giysileri:
    Suya bir adım var.

    Aydınlığı tadalım.
    Bir köy gecesini, ahunun uykusunu tartalım.
    Leylek yuvasının sıcaklığını hissedelim.
    Çimenlerin kanununu çiğnemeyelim.
    Bağbozumunu tadalım.
    Ve eğer ay çıkarsa ağzımızı açalım
    Ve gecenin uğursuz olduğunu söylemeyelim.
    Ateş böceğinin bahçenin bilgeliğinden
    Yoksun olduğunu sanmayalım.

    Sepeti getirelim
    Biraz kırmızı biraz yeşil toplayalım.

    Sabahları ekmekle ebegümeci yiyelim.
    Her sözün başında bir fidan,
    İki hecenin arasında sessizlik tohumu ekelim.

    İçinde rüzgâr esmeyen kitabı okumayalım,
    Ve içinde ıslak şebnem yüzeyi olmayan kitabı
    Hücreleri canlı olmayan kitabı okumayalım ve
    Sineğin tabiatın parmağından uçmasını istemeyelim.
    Ve panterin yaratılış kapısından dışarı çıkmasını.
    Ve eğer solucanlar öldüyse,
    Yaşamda bir şeyin eksildiğini bilelim.
    Eğer ağaçbiti yoksa, ağaç kanunları zarar görmüştür.
    Ve eğer ölüm olmasaydı, neyin peşine koşacaktık.
    Ve eğer ışık olmasaydı, uçuşun mantığı değişecekti.
    Ve mercandan önce
    Denizlerin düşüncelerinde boşluk vardı.

    Ve nerdeyiz diye sormayalım,
    Hastahanenin taze çiçeklerini koklayalım.

    Ve geleceğin fıskiyesi nerde diye sormayalım,
    Ve neden hakikatın kalbi mavidir diye
    Ve dedelerimizin esintileri nasıl, geceleri nasıldı
    Diye sormayalım.

    Geçmiş artık canlı değil.
    Geçmişte kuş şakımıyor.
    Geçmişte rüzgâr esmiyor.
    Geçmişte çamın yeşil penceresi kapalı.
    Geçmişte bütün kâğıt fırıldakların yüzü tozlu.
    Geçmişte tarihin yorgunluğu kaldı.
    Geçmiş dalganın hatırasında,
    Sahile vurmuş hareketsiz soğuk sedeflerdir.

    Deniz kıyısına gidelim,
    Sulara ağ atalım,
    Suların tazeliğini çekelim.

    Yerden bir çakıl taşı alıp,
    Varolmanın ağırlığını hissedelim.

    Eğer ateşimiz çıkarsa ayışığına söylenmeyelim.
    (Bazen ateşim varken ay’ın aşağı indiğini görürüm,
    Elimin melekler katına eriştiğini,
    İspinozun daha iyi öttüğünü.
    Ayağımdaki yara,
    Yerin inişli çıkışlı olduğunu öğretti bana.
    Çiçeğin hacmi kaç misline çıktı, hasta yatağımda,
    Daha da büyüdü turuncun çapı, fenerin ışığı) 
    Ve ölümden korkmayalım,
    (ölüm güvercinin sonu değildir.) 
    Bir cırcır böceğinin ters dönmesi ölüm değildir.
    Ölüm akasyanın aklından geçer.
    Ölüm düşüncenin güzel ikliminde yaşar.
    Ölüm köy gecesi derinliğinde sabahı anlatır.
    Ölüm üzüm salkımı ile gelir ağzımıza.
    Ölüm gırtlağın kızıl hançeresinde fısıldaşır.
    Ölüm kelebek kanatlarındaki güzellikten sorumludur.
    Ölüm bazen reyhan koparır.
    Ölüm bazen votka içer.
    Bazen gölgede oturur ve bize bakar.
    Ve hepimiz lezzetin ciğerinin,
    Ölüm oksijeni ile dolu olduğunu biliriz.

    Çitlerin arkasında yaşayan sesi var kaderin
    Yüzüne kapıyı kapatmayalım.

    Perdeyi açalım:
    Bırakalım duygular soluk alsın.
    Bırakalım ergenlik her ağacın altında yuva kursun.
    Bırakalım içgüdü oyun oynasın.
    Yalınayak mevsimlerin peşinde,
    Çiçeklerin üstünde uçsun.
    Bırakalım yalnızlık,
    Türkü söylesin,
    Birşeyler yazsın,
    Sokaklara çıksın.

    İçten olalım.
    İçten olalım,
    Bankada da bir ağacın altında da içten olalım.

    Bizim işimiz değil kırmızı gülün sırrını anlamak.
    Bizim işimiz belki de:
    Kırmızı gülün büyüsünde yüzmektir.
    Bilimin ötesine çadır kuralım,
    Bir yaprağın cezbesiyle elimizi yıkayıp
    Sofraya oturalım,
    Sabah güneş doğarken doğalım,
    Heyecanları serbest bırakalım,
    Uzayın, rengin, sesin, pencerenin
    Anlamını tazeleyelim,
    Varlığın iki hecesi arasına, gökyüzünü yerleştirelim,
    İçimizi ebediyetle doldurup boşaltalım,
    Bilimin yükünü kırlangıçların sırtından alıp yere koyalım,
    Bulutların, çınarın, sivrisineğin, yazın ismini geri alalım,
    Sevdayı yağmurun ıslak basamaklarından
    Yükseltelim,
    Kapıyı insana ve ışığa ve bitkiye ve böceğe açalım.

    Bizim işimiz belki de,
    Nilüfer çiçeği ve çağımız arasında,
    Hakikat şarkısının peşinde koşmaktır.
    Sohrab Sepehri
  • İnsan!
    Allah kulunu yaratırken bir avuc toprak sudan yaratmış ..
    Yunus Emre'nin dediği gibi “Bir avuç toprak, biraz da suyum ben. Neyimle övüneyim, işte buyum ben.” keşke herkes senin gibi diyebilse demek geliyor içimden yunus emrenin dizelerini okurken !
    Ve yine Hz.İmam Ali derki hiç bir şey insan kadar yükselip insan kadar alçalamaz …

    Bu söze sonuna kadar katılıyorum !
    Doğru dersin pirim etten kemikten olan insan bir avuc toprak bir avuc su ıle yoğrulan insan istediği zaman alcalıp istediği kadar yükselebiliyor .İnsan olmak erdemliktir insan olmanın erdemliğini taşıyabilen çok nadir demek istiyorum ..
    İnsanlar o kadar alcalmış ki vicdanları körelmiş ki insan insan dediğine zulum eder olmus…
    Hayatın gecim şartları mı insanları bu noktada körleştirdi insan olmaktan diyede düşünmüyor değilim fakat bir cevap bulamamak da belirsizleştiriyor düşüncelerimi…
    İnsan kadar zalim varmı diyor içimdeki ses yine içimdeki ses insan oğlu kadar insan varmı diyor çelişkiler içinde sorular cevaplar halinde !
    Ekiden dostluk vardı ölümüne sen dur sana gelen kurşunun önüne ben giderim ben ölürüm hesabı şimdi kim ölmüş kim kalmış belli değil…Birinin ekmeği olmasa cat kapı cekinmeden calar kapısını isterdi ekmeğim yetmedi senden alayımda ben yapınca veririm denilirdi şimdi kimse acmısın tokmusun diye sormuyor yettimi yetmedimi umurunda değil komşusu acken tok yatan misali …Düğünler dernekler dostla olurdu insan gözü kapalı dosttuna anahtarını teslim ederdi aklına tek bir soru gelmeden kız cocuklarını gözü kapalı teslim eder di bir işi cıktığında …


    Annesi evde değilken okuldan gelen öğrenci komsunun kapısını calar hiç tereddüt etmeden güvenle kalırdı annesi gelene dek peki günümüzde cocuğunu bırakabilceği bir ev yada aile kaldı mı ?bırakın evini cocuğunu anahtarını teslim etmeyi insanların insana olan güveni tükendi bitti!
    Çıkar menfaat ilişkileri nefsiyle vicdanın yeri değiştikce insanlıkta bitti ac gözlülük cekememezlik coğaldı oysaki eskiden bir derdin olduğunda sıgındığın sırdaşın dost bildiğin insandı şimdi ayagının altına sabun koyup kaydırmadıkları kaldı iki yüzlü dostlar insanlar revanşta …


    Güven kelimesi sadece lafta kaldı insan yine bir baska insanı menfaati için satar olmuş iki yüzlülük cıkar menfaat ilişkileri günden güne coğalmakta …


    İnsan azizim insana saygı duymaz olmus yüzlerde binlerce maske maskeli balo misali yanımız ötemiz …Namert bir dosttum olcağına mert bir düşmanım olsun dilere hitap olmus …
    İnsan olmak bu kadar mı ağır yüktü erdemli olabilmek bu kadar mı zordu diyesim gelsede ki aklıma


    Hünkar Hacı Bektaş- ı velinin sözleri geliyor …Eliniz kirli idi yıkayıp temizlendiniz,
    Ayağınız kirli idi yıkayıp temizlendiniz. Yüreğinizdeki kini, kibri, hasetliği, şehveti su ile nasıl temizleyeceksiniz.“ Ve yine devamla; ”
    Şu şişeyi görüyor musunuz ? İnsan bir şişeye benzer; bu şişenin içi pislikle doluysa bunun ağzını kapatıp da çeşmenin altında yüzlerce kere yıkasanız da bu temiz olamaz, yapılacak iş nedir? Bunun kapağını açmak, pisliği dökmek, şişenin içini yıkadıktan sonra da dışını yıkamaktır.“ Der ve devamla; ”
    Daima tövbecisin, ne vakit bu tövbeden, tövbe edeceksin onu söyle?“ Burada Hz. Pirin bahsettiği insanın ruh temizliği ve ahlak temizliğidir.
    Eline- Diline- Beline sahip olmaktır. Gerçek temizlik insanın gönlünde, ruhunda, düşüncelerinde yapacağı temizliktir. İnsan ruhunu her türlü kirlerinden arındırmalı ki gerçek insanı kamil olabilsin.İnsan tarikatta tövbe edip, Allah'ın hakiki evi olan kalbini temizlemek zorundadır. Yüce Allah bir ayetinde: ”
    Ben size şah damarınızdan daha yakınım" buyuruyor. Onun evi biz insanoğlunun kalbidir.
    Bizimde o evi tertemiz tutmamız gerekir. Hz. Pir Hünkar Hacı Bektaş Veli “Arif arılığı Tahir'dir” buyuruyor. Tahir kelimesinin sözcük anlamı her türlü kirden arınmış demektir.
    Arif olan kişiler, ruhunu, düşüncelerini, gönlünü her türlü kirden arındırmış, birer İnsan-ı Kamildirler.
    Haliyle sormak istiyor insan dosttum diyenlere kardeşim diyenlere can diyenlere insanım diyenlere siz yüreklerinizdeki kini kibri menfaati nankörlüğü ne zaman arındırıp insan olabilme yolunda adım atacaksınız ?



    #09
    /03/2019 Sonyemin
  • Kaşan şehrindenim
    Fena sayılmaz halim,
    Bir lokma ekmeğim var, biraz aklım,
    İğne ucu kadar da zevkim.
    Annem var, ağaç yaprağından daha güzel,
    Dostlar, akan sudan daha iyi

    Ve Allah, burada yakındadır,
    Şebboylar arasında, uzun çamın altında
    Suyun bilincinde,
    Bitkilerin kanununda.

    Ben müslümanım.
    Kıblem bir kırmızı güldür,
    Namazlığım bir pınar,
    Mührüm ışıktır,
    Ova seccadem.
    Penceremi titreştiren ışık ile abdest alırım.
    Namazımın içinden ay geçer, tayf geçer,
    Namazımın bütün zerreleri billurlaşır,
    Namaz kaybolur taş görünür,
    Rüzgâr, selvilerin üstünde ezan okuduğunda,
    Namaz kılarım ben.
    Otların tekbirinden sonra,
    Denizdeki dalganın kamedinden sonra
    Namaz kılarım.

    Kâbem su kıyısında,
    Kâbem akasyaların altındadır.
    Kâbem bir esinti gibi bahçeden bahçeye,
    Şehirden şehre gider.

    Hacerülesvetim bahçenin aydınlığıdır.

    Kaşan şehrindenim.
    İşim resim yapmaktır.
    Bazen bir kafas boyar,
    Size satarım.
    Orda mahpus çayırkuşu, sesiyle
    Yalnız gönlünüzü tazelesin diye.
    Bu bir hayal, bu bir hayal, …
    Biliyorum,
    Tuvalim cansızdır,
    İyi biliyorum,
    Çizdiğim havuz balıksızdır.

    Kaşan şehrindenim.
    Soyum belki
    Hint’de bir bitkiden gelir,
    Belki “Sialk” toprağından yapılmış bir çömlekten,
    Soyum belki de
    Buharalı bir fahişeden gelir.

    Babam, kırlangıçların iki kere gelmelerinden önce,
    İki kardan önce
    Babam terastaki iki uykudan önce,
    Babam zamanlar önce ölmüştü.
    Babam öldüğü zaman, gökyüzü maviydi.
    Annem birden kalktı uykudan, kızkardeşim güzelleşti
    Babam öldüğü zaman, bekçilerin hepsi şairdi.
    Kaç kilo kavun istiyorsun? Diye sordu manav bana.
    Sordum: Gönül hoşluğunun gramı kaça?

    Babam ressamdı
    Saz yapar, saz çalardı.
    Üstelik iyi bir hattattı.

    Bahçemiz bilginin gölgesindeydi.
    Bahçemiz duyguyla bitkinin karıştığı yerdi.
    Bahçemiz bakışın, aynanın ve kafesin kesiştiği noktaydı.
    Bahçemiz belki de yeşil saadet çemberinin bir parçasıydı.
    Tanrının ham meyvasını çiğniyordum o gün uykuda,
    Suyu felsefesiz içiyor,
    Dutu, bilgisiz topluyordum.

    Nar dalında yarıldığında,
    Elim tutkudan bir şadırvan olurdu.
    Çayırkuşu şakıdığında,
    Gönlüm dinleme hazzıyla yanardı.
    Kâh yalnızlık, yüzünü camın arkasına dayar,
    Kâh heyecan, elini duygunun boynuna dolardı.
    Düşünce oyun oynardı.
    Bayram yağmuru gibi bir şeydi yaşam,
    Sığırcıklarla dolu bir çınar.
    Işık ve taşbebek alayıydı yaşam,
    Bir kucak özgürlük idi,
    Yaşam, musıki havuzuydu o zaman.

    Çocuk yavaş yavaş uzaklaştı yusufçuklar sokağından.
    Kendi yükümü bağlayıp,
    Hafif hayallerin şehrinden çıktım,
    Yüreğim yusufçuk gurbetiyle dolu.

    Ben dünya misafirliğine gittim.
    Ben sıkıntı ovasına,
    Ben irfan bağına,
    Ben bilim ışığının balkonuna gittim.
    Dinin basamaklarını çıktım.

    Şüphe sokağının sonuna kadar,
    Gönül doygunluğunun serin havasına,
    Islak sevda akşamına kadar.
    Ben birini görmeye gittim,
    Aşkın öbür ucuna
    Gittim, gittim kadına kadar,
    Lezzet ışığına kadar,
    Tutkunun sessizliğine,
    Yalnızlığın kanat sesine kadar.

    Yer üstünde neler gördüm:
    Bir çocuk gördüm ay kokluyordu.
    Kapısız bir kafes gördüm,
    İçinde, aydınlık kanat çırpıyordu.
    Bir merdiven gördüm,
    Üzerinde aşk melekler âlemine çıkıyordu.
    Bir kadın gördüm, havanda ışık dövüyordu.
    Öğle, onların sofrasında ekmekti,
    Sebzeydi, şebnem tepsisiydi,
    Sıcak sevda kâsesiydi.

    Bir dilenci gördüm, çayırkuşundan bir şarkı için,
    Kapı kapı dolaşıp, dileniyordu.
    Bir çöpçü, kavun kabuğuna secde ediyordu.

    Bir kuzu gördüm, uçurtmayı yiyordu.
    Bir eşek gördüm yoncayı anlıyordu.
    “Nasihat” otlağında bir inek gördüm, doymuştu.

    Bir şair gördüm, konuşurken bir zambağa “siz” diyordu.

    Bir kitap gördüm, kelimeleri billurdan.
    Bir kâğıt gördüm, ilkbahardan.
    Müze gördüm yeşillikten uzak,
    Cami gördüm sudan uzak.
    Umutsuz bir fakih gördüm,
    Başucunda sorularla dolu bir testi vardı.

    Bir katır gördüm yazı ile yüklü.
    Bir deve gördüm, “nasihat ve misal”in boş sepetiyle yüklü.
    Bir arif gördüm “ya hu” ile yüklü.

    Aydınlık götüren bir tren gördüm,
    Fıkıh götüren bir tren gördüm,
    Nasıl da yavaş gidiyordu.
    Siyaset götüren bir tren gördüm,
    (ne de boş gidiyordu)
    Nilüfer tohumları ve kanarya şarkıları götüren
    bir tren gördüm,
    ve bir uçak, binlerce metre yüksekteyken
    Penceresinden toprak göründü;
    Hüthüt kuşunun tepeliği,
    Kelebek kanatlarının benekleri,
    Kurbağanın havuzdaki aksi,
    Ve yalnızlık sokağından bir sineğin geçişi.

    Bir serçenin çınardan yere indiğindeki arayış.

    Ve güneşin ergenliği,
    Ve oyuncak bebeğin sabah ile kucaklaşması

    Basamaklar şehvet serasına gidiyordu.
    Basamaklar içki mahzenine iniyordu.
    Basamaklar kırmızı gülün fesat kanununa
    Ve hayat matematiğinin anlamına
    Basamaklar aydınlanmanın damına,
    Basamaklar tecelli kürsüsüne gidiyordu.

    Aşağıda, annem,
    Nehrin hatırasında çay bardaklarını yıkıyordu.

    Şehir görünüyordu:
    Büyüyen çimento, demir, taş geometrisi,
    Güvercin taşımayan yüzlerce otobüs.
    Çiçekçi çiçeklerini mezata götürüyordu.
    İki yasemin ağacı arasına,
    Salıncak kuruyordu bir şair,
    Çocuğun biri okul duvarına taş atıyordu.
    Bir diğeri erik çekirdeğini,
    Babasının renksiz seccadesine tükürüyordu
    Ve bir keçi haritadaki “Hazar”dan su içiyordu.

    Çamaşır ipi göründü, sallanan bir sutyen.

    Bir at arabasının tekerleği, atın durmasına hasret,
    At, arabacının uykusuna hasret,
    Arabacı ölüme hasret.

    Aşk göründü, dalga göründü.
    Kar göründü, dostluk göründü.
    Kelime göründü.
    Su göründü, eşyaların sudaki aksi…
    Kanın sıcaklığında, hücrelerin serin gölgeleri.
    Hayatın rutubetli tarafı.
    Sıkıntılı Doğu insanının yaratılışı.
    Kadın sokağında serserilik mevsimi.
    Mevsim sokağında yalnızlık kokusu.

    Yazın eli bir yelpaze gibi göründü.

    Tohumun çiçeğe,
    Sarmaşığın evden eve,
    Ayın, havuza yolculuğu,
    Hasret çiçeğinin topraktan fışkırışı.
    Körpe asmanın duvardan dökülüşü.
    Şebnemin uyku köprüsü üstüne yağışı.
    Neşenin ölüm hendeğinden atlayışı.
    Sözün ardında geçen hadise.

    Bir pencere ile ışığın savaşı.
    Bir basamak ile güneşin büyük ayağının savaşı.
    Yalnızlık ile bir şarkının savaşı.
    Armutlar ile boş bir sepetin güzel savaşı.
    Nar ile dişlerin kanlı savaşı.
    “Naziler” ile naz çiçeğinin sapının savaşı.
    Papağan ile güzel konuşmanın savaşı.
    Alın ile soğuk mührün savaşı.

    Camideki çinilerin secdeye saldırışı.
    Sabun köpüğünün yükselmesine rüzgârın saldırışı.
    Kelebek ordusunun “ilaçlama” programına
    Yusufçuk alayının kanal işçilerine saldırışı.
    Kamış kalem taburunun kurşun harflere saldırışı.
    Kelimenin şairin çenesine saldırışı.

    Bir devrin fethi, bir şiir eliyle,
    Bir bahçenin fethi, bir sığırcık eliyle,
    Bir sokağın fethi, iki selam eliyle,
    Bir şehrin fethi, üç dört tahta süvari eliyle,
    Bir bayramın fethi, iki oyuncak bebek ve bir top eliyle.

    Bir çıngırağın katli, ikindi yatağının başında,
    Bir hikâyenin katli, uyku sokağının başında,
    Bir hüznün katli, bir şarkı emriyle,
    Ayışığının katli, neonların emriyle,
    Bir söğüdün katli, devlet eliyle,
    Bir umutsuz şairin katli, bir kar çiçeği eliyle.

    Yeryüzü tümüyle belirdi:
    Yunan sokağında düzen gidiyordu.
    Başkuş “Babil bahçelerinde” ötüyor,
    Rüzgâr, Hayber yamacından, doğuya
    Tarihin çer çöpünü sürüklüyordu.
    Durgun “Negin” gölünde bir kayık çiçek götürüyor,
    Benares’te her sokağın başında ebedi ışık yanıyordu.

    Halklar gördüm.
    Şehirler gördüm.
    Ovalar, dağlar gördüm.
    Suyu gördüm, toprağı gördüm.
    Işık ve karanlık gördüm.
    Bitkileri ışıkta ve bitkileri karanlıkta gördüm.
    Hayvanları ışıkta ve hayvanları karanlıkta gördüm.
    Ve insanı ışıkta ve insanı karanlıkta gördüm.

    Kaşan şehrindenim
    Ama, benim şehrim değil Kaşan.
    Benim şehrim kayboldu.
    Telaşla ve pür heyecan,
    Gecenin öbür tarafına bir ev yaptım.

    Ben bu evde,
    Kimsenin adını bilmediği nemli otlara yakınım.
    Bahçenin nefesini duyuyorum.
    Ve karanlığın sesini bir yapraktan düştüğünde.
    Ağacın arkasında aydınlığın öksürük sesini.
    Her taşın deliğinde suyun aksırığını.
    Baharın çatısında kırlangıcın sesini.
    Ve açıp kapanan yalnızlık penceresinin saf sesini.
    Ve müphem aşkın deri değiştirmesinin temiz sesini.
    Kanatta uçmak zevkinin toplanmasını,
    Ruhun kendi kendini tutarken çatlamasını.

    Ben tutkunun adımlarını duyuyorum.
    Ve damardaki kan kanununun
    Ayak sesini duyuyorum.
    Güvercinler kuyusunda seher çırpıntısı
    Cuma gecesinin kalp çarpıntısı,
    Düşüncede karanfil çiçeğinin akışı
    Hakikatin, uzaktan saf kişnemesi.
    Ben uçuşan maddenin sesini duuyorum.
    Ve coşku sokağında inanç ayakkabısının sesini.
    Ve aşkın ıslak gözkapakları üstündeki,
    Ergenliğin hüzünlü musıkisi üstündeki,
    Nar bahçelerinin türküsü üstündeki yağmurun sesini.
    Ve gece içinde neşe şişesinin kırılmasının,
    Güzelliğin kâğıt gibi parçalanmasının
    Gurbet kâsesinin rüzgârdan dolup boşalmasının sesini.

    Ben dünyanın başlangıcına yakınım.
    Çiçeklerin nabzını tutuyorum.
    Suyun ıslak kaderine,
    Ağacın yeşil olma adetine aşinayım.

    Ruhum nesnelerin tazeliklerine akar,
    Benim ruhum, gençtir.
    Ruhum bazen heyecandan kekeler,
    Benim ruhum, işsizdir:
    Yağmur damlalarını, duvardaki tuğlaları sayar,
    Ruhum bazen yol ağzında duran bir taş gibi gerçektir.

    Ben birbirine düşman iki çam görmedim,
    Gölgesini yere satan bir söğüt de görmedim
    Karaağaç kovuğunu bağışlar kargaya.
    Nerde bir yaprak varsa, içim açılır.
    Afyon çiçeği yıkadı beni varoluşun selinde.

    Bir böcek kanadı gibi, seherin ağırlığını biliyorum.
    Bir saksı gibi,yeşermenin musıkîsini dinliyorum.
    Bir sepet dolusu meyva gibi,
    Olgunlaşmak için sabırsızlanıyorum.
    Uyuşukluk sınırında bir meyhane gibiyim.
    Deniz kenarında bir bina gibi,
    Ebedi dalgalardan endişeliyim.

    İstediğin kadar güneş, istediğin kadar bağlılık,
    İstediğin kadar çoğalma.

    Ben bir elmayla hoşnutum,
    Ve bir papatyanın kokusundan.
    Ben bir ayna, bir saf bağlılıkla yetiniyorum.
    Bir balon patlasa, gülmüyorum,
    Bir felsefe ay’ı ikiye bölerse, gülmüyorum.
    Ben bıldırcın tüylerinin sesini tanıyorum,
    Toy kuşunun karnındaki renkleri,
    Dağ keçisinin ayak izlerini.
    Nerde ravent yetişir, iyi biliyorum.
    Sığırcık ne zaman gelir, keklik ne zaman öter,
    Şahin ne zaman ölür,
    Çölün uykusunda ay nedir,
    Tutku sapındaki ölüm.
    Ve sevişmenin ağızda bıraktığı ahududu lezzeti.

    Yaşam hoş bir adettir,
    Yaşamın ölüm genişliğinde kanatları vardır,
    Aşk kadar sıçrayabilir,
    Yaşam, alışkanlık rafına kaldırıp
    Unutulacak bir şey değildir.
    Yaşam elin çiçek koparma isteğidir.
    Yaşam turfanda siyah incirdir,
    Yazın ağzında buruk bir tat.
    Yaşam böceğin gözünde ağacın boyutudur.
    Yaşam yarasanın karanlıktaki tecrübesidir.
    Yaşam bir göçmen kuşun gariplik duygusudur.
    Yaşam uykunun dönemecinde bir tren düdüğüdür,
    Yaşam uçak penceresinden bir bahçeyi görmektir.
    Füzenin uzaya fırlatıldığı haberi,
    Ayın yalnızlığına dokunuş,
    Başka bir gezegende çiçek koklamak fikri.

    Yaşam bir tabak yıkamaktır.

    Yaşam sokakta bir metelik bulmaktır.
    Yaşam aynanın “karesi”dir.
    Yaşam çiçek “üstü” sonsuzdur.
    Yaşam yer “çarpı” yüreğimizin çarpıntısıdır.
    Yaşam basit ve eşit nefesler geometrisidir.

    Nerede olursam olayım
    Gökyüzü benimdir.
    Pencere, fikir, hava, aşk, yeryüzü benimdir.
    Ne önemi var
    Bazen büyürse
    Gurbetin mantarları? Bilmiyorum, neden
    “At soylu hayvandır, güvercin güzeldir.” derler?
    Ve neden hiç kimse yarasayı kafese koymuyor.
    Yoncanın ne eksiği var kırmızı laleden.
    Gözleri yıkamalı, başka türlü görmeli.
    Kelimeleri yıkamalı.
    Kelime rüzgâr olmalı, yağmur olmalı.

    Şemsiyeleri kapatmalı.
    Yağmur altında yürümeli.
    Düşünceleri, hatıraları yağmur altına getirmeli.
    Şehir bütün halkıyla yağmur altına gitmeli.
    Dostu yağmur altında görmeli.
    Aşkı yağmur altında aramalı.
    Yağmur altında bir kadınla sevişmeli.
    Yağmur altında oyun oynamalı.
    Yağmur altında yazmalı, konuşmalı, nilüfer dikmeli.
    Yaşam sürekli ıslanmaktır.
    Yaşam “şimdi” havuzunda suya girmektir.

    Çıkaralım giysileri:
    Suya bir adım var.

    Aydınlığı tadalım.
    Bir köy gecesini, ahunun uykusunu tartalım.
    Leylek yuvasının sıcaklığını hissedelim.
    Çimenlerin kanununu çiğnemeyelim.
    Bağbozumunu tadalım.
    Ve eğer ay çıkarsa ağzımızı açalım
    Ve gecenin uğursuz olduğunu söylemeyelim.
    Ateş böceğinin bahçenin bilgeliğinden
    Yoksun olduğunu sanmayalım.

    Sepeti getirelim
    Biraz kırmızı biraz yeşil toplayalım.

    Sabahları ekmekle ebegümeci yiyelim.
    Her sözün başında bir fidan,
    İki hecenin arasında sessizlik tohumu ekelim.

    İçinde rüzgâr esmeyen kitabı okumayalım,
    Ve içinde ıslak şebnem yüzeyi olmayan kitabı
    Hücreleri canlı olmayan kitabı okumayalım ve
    Sineğin tabiatın parmağından uçmasını istemeyelim.
    Ve panterin yaratılış kapısından dışarı çıkmasını.
    Ve eğer solucanlar öldüyse,
    Yaşamda bir şeyin eksildiğini bilelim.
    Eğer ağaçbiti yoksa, ağaç kanunları zarar görmüştür.
    Ve eğer ölüm olmasaydı, neyin peşine koşacaktık.
    Ve eğer ışık olmasaydı, uçuşun mantığı değişecekti.
    Ve mercandan önce
    Denizlerin düşüncelerinde boşluk vardı.

    Ve nerdeyiz diye sormayalım,
    Hastahanenin taze çiçeklerini koklayalım.

    Ve geleceğin fıskiyesi nerde diye sormayalım,
    Ve neden hakikatın kalbi mavidir diye
    Ve dedelerimizin esintileri nasıl, geceleri nasıldı
    Diye sormayalım.

    Geçmiş artık canlı değil.
    Geçmişte kuş şakımıyor.
    Geçmişte rüzgâr esmiyor.
    Geçmişte çamın yeşil penceresi kapalı.
    Geçmişte bütün kâğıt fırıldakların yüzü tozlu.
    Geçmişte tarihin yorgunluğu kaldı.
    Geçmiş dalganın hatırasında,
    Sahile vurmuş hareketsiz soğuk sedeflerdir.

    Deniz kıyısına gidelim,
    Sulara ağ atalım,
    Suların tazeliğini çekelim.

    Yerden bir çakıl taşı alıp,
    Varolmanın ağırlığını hissedelim.

    Eğer ateşimiz çıkarsa ayışığına söylenmeyelim.
    (Bazen ateşim varken ay’ın aşağı indiğini görürüm,
    Elimin melekler katına eriştiğini,
    İspinozun daha iyi öttüğünü.
    Ayağımdaki yara,
    Yerin inişli çıkışlı olduğunu öğretti bana.
    Çiçeğin hacmi kaç misline çıktı, hasta yatağımda,
    Daha da büyüdü turuncun çapı, fenerin ışığı)
    Ve ölümden korkmayalım,
    (ölüm güvercinin sonu değildir.)
    Bir cırcır böceğinin ters dönmesi ölüm değildir.
    Ölüm akasyanın aklından geçer.
    Ölüm düşüncenin güzel ikliminde yaşar.
    Ölüm köy gecesi derinliğinde sabahı anlatır.
    Ölüm üzüm salkımı ile gelir ağzımıza.
    Ölüm gırtlağın kızıl hançeresinde fısıldaşır.
    Ölüm kelebek kanatlarındaki güzellikten sorumludur.
    Ölüm bazen reyhan koparır.
    Ölüm bazen votka içer.
    Bazen gölgede oturur ve bize bakar.
    Ve hepimiz lezzetin ciğerinin,
    Ölüm oksijeni ile dolu olduğunu biliriz.

    Çitlerin arkasında yaşayan sesi var kaderin
    Yüzüne kapıyı kapatmayalım.

    Perdeyi açalım:
    Bırakalım duygular soluk alsın.
    Bırakalım ergenlik her ağacın altında yuva kursun.
    Bırakalım içgüdü oyun oynasın.
    Yalınayak mevsimlerin peşinde,
    Çiçeklerin üstünde uçsun.
    Bırakalım yalnızlık,
    Türkü söylesin,
    Birşeyler yazsın,
    Sokaklara çıksın.

    İçten olalım.
    İçten olalım,
    Bankada da bir ağacın altında da içten olalım.

    Bizim işimiz değil kırmızı gülün sırrını anlamak.
    Bizim işimiz belki de:
    Kırmızı gülün büyüsünde yüzmektir.
    Bilimin ötesine çadır kuralım,
    Bir yaprağın cezbesiyle elimizi yıkayıp
    Sofraya oturalım,
    Sabah güneş doğarken doğalım,
    Heyecanları serbest bırakalım,
    Uzayın, rengin, sesin, pencerenin
    Anlamını tazeleyelim,
    Varlığın iki hecesi arasına, gökyüzünü yerleştirelim,
    İçimizi ebediyetle doldurup boşaltalım,
    Bilimin yükünü kırlangıçların sırtından alıp yere koyalım,
    Bulutların, çınarın, sivrisineğin, yazın ismini geri alalım,
    Sevdayı yağmurun ıslak basamaklarından
    Yükseltelim,
    Kapıyı insana ve ışığa ve bitkiye ve böceğe açalım.

    Bizim işimiz belki de,
    Nilüfer çiçeği ve çağımız arasında,
    Hakikat şarkısının peşinde koşmaktır.

    [Sohrab Sepehri / Suyun Ayak Sesi]
  • Unutulmaz Fyodor Dostoyevski Sözleri


    Sevmek; Güzel birinde aşkı aramak değil, Bir başkasında; ‘Kendini bulmaktır.



    - Aslında insanı en çok acıtan şey; hayal kırıkları değil. Yaşanması mümkünken, yaşayamadığı mutluluklardır.

    - Sevmek; güzel birinde aşkı aramak değil. O kişide, bilmediğin bir zamanın beklenmedik bir anında, ‘kendini bulmaktır.

    - İnsanların birbirini tanıması için en iyi zaman, ayrılmalarına en yakın zamandır.

    - Yanlış kişiden samimiyet beklediğin an, kırılıyorsun.



    - Kalbi olup da aklı olmayan bir kadın, aklı olup da kalbi olmayan bir kadın kadar mutsuzdur.

    - Tok olan açın halinden anlamaz derler; ama bazen, aç olan da açın halinden anlamıyor…!

    - Hayatta hep mutlu olursam hayalini kuracak neyim kalır?

    - Hiçbir şeye şaşmamak, çok akıllı olmanın belirtisidir derler; bence aynı ölçüde ve aynı güçte ahmaklık belirtisidir de.

    - Zamana güven, her şey unutulur.



    - İnsan gayeye ulaşmak için çalışmayı sever, fakat ulaşmayı pek istemez; bu hal hiç şüphesiz çok gülünçtür.

    - Tanrı olmasaydı her şey mûbah olurdu.

    - Evlenme boşanma işi sırf kadınların elinde olsaydı, bir tek nikah sağlam kalmazdı.

    - Sevgi her zaman karşılık görür, kin de.

    - Sevgi ile kin kalpte uzun süre barınamaz.

    - Gözleri sürekli gözlerindeyse sana olan merakındandır; ama gözlerini senden kaçırıyorsa, o gözlerde sana ait birşeyler vardır.

    - Her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur.



    - İnsanın ruhunu yücelten acı, ucuz bir mutluluktan daha değerlidir.

    - Hiçbir zaman doğru insan çıkmaz karşına. Ya zaman yanlıştır ya da insan.

    - İyi yürekli akılsız bir aptal, kötü yürekli akıllı aptallar kadar mutsuzdur. Bilinen bir gerçek bu. İşte ben iyi yürekli, akılsız aptalın biriyim. Sen de zeki, kötü yürekli bir aptalsın. İkimiz de mutsuzuz, ikimiz de acı çekiyoruz.

    - İnsanoğlu çok derin bir varlıktır.Ben tanrı olsaydım bu kadar derin yaratmazdım.

    - Bu dünyadaki en zor şey, kendi kendine sadık kalmaktır.

    - Düştüğünde yanında olan değil, kalkman için el uzatan dosttur. Unutma, kötü günde katkısı olmayanın iyi günde hissesi yoktur.

    - Rus’u kazıyın, altından kesinlikle Kazak çıkar.


    - Seni benden koparıyorlar. Hayır, hayır! Seni değil; kalbimi koparıp götürüyorlar. Nasıl iştir bu? Hem ağlıyor, hem gidiyorsun.

    - Herkesin yanlış yaptığı şeyi sen doğru yaparsan; Herkesin yaptığı doğru, senin yaptığın yanlış olur.

    - Bir anne için, evladının kapısında durup, ondan sadaka ister gibi sevgi dilenmekten daha onur kırıcı bir şey olamaz.



    - Bil ki, İnsanın değerini varlığı değil yokluğu gösterir. Unutma, Yokluğu bir şey değiştirmeyenin, varlığı gereksizdir.

    - Bir kadının yaşamı; herhangi bir erkeğe boyun eğip bağlanmak için bir arayıştan başka bir şey değildir.


    Suç ve Ceza, Kumarbaz, Karamazon Kardeşler, Yeraltından Notlar, Beyaz Geceler gibi eserlerindeki sözleri sizler için toparladık. En çok okunan yazarlar arasında yer alan Dostoyevski'nin kitaplarından seçme sözler;

    - Doğruluk yolundan ayrılmayanların,ermişlerin ve din uğruna ölenlerin hepsi mutluydu. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Karamazov Kardeşler

    - Her aşk geçicidir ama uyumsuzluk bakidir. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski – Ezilenler



    - Şimdi neyim ben? Bir sıfır. Yarın ne olabilirim? Yarın, dirilip yeniden yaşamaya başlayabilirim! Tümüyle mahvolup gitmeden önce, içimdeki insanı bulabilirim. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Kumarbaz

    - Aşk!.. Aşk her şeydir. Aşk bir kızın, değeri elmaslarla ölçülemeyecek servetidir. Böyle bir aşk için her şeyini verecek, bile bile ölüme gidecek erkekler vardır. Ya seninkinin değeri nedir? - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yeraltından Notlar

    - ... ama karı koca ya da iki sevgili arasında geçen olaylar üzerine asla kesin konuşmayın. Bu işlerde yalnızca ikisinin bildiği, dünyada başka hiç kimsenin bilmediği, haberinin olmadığı gizli bir nokta her zaman vardır. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - Bizler günahla, haksızlıkla, çeşitli dalaverelerle kaplıyız, ama dünyanın bir köşesinde kutsal, büyük birisi var; o, hak yolundadır, hakka ulaşmıştır, öyleyse dünya da hak vardır; günün birinde bize de gelmesini bekleyebiliriz. Kitapların vaat ettiği gibi, bir gün bütün dünyada hükmünü sürmeye başlayacaktır. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Karamazov Kardeşler

    - Ne ben bir kimseye benziyordum, ne de bir başkası bana. "Onlar hep birlikte, bense onlardan farklıydım" diye derin düşüncelere dalıyordum. Bundan da anlaşılıyor ki, henüz çok toydum. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yeraltından Notlar



    - Bazı garip dostluklar vardır. İki dost ellerinden gelse birbirlerini yerler ya, yine de içtikleri su ayrı gitmez ömürleri boyunca. Birlikte olmadan edemezler. İkisinden biri aklına esip de bu dostluk bağını koparayım dese, hemen ertesi gün yatağa düşer, belki kederinden ölebilir bile. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski – Cinler

    - Bizim gibi basit ve ölümlü insanlar en nihayetinde kaybediyordu. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Kumarbaz

    - Olaylar elle tutulur, olaylar kendini belli eder, olaylar her şeyi açığa vurur ama duygular başka şeydir. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Karamazov Kardeşler Cilt: 2



    - Ezilen bir adama, etrafındaki herkesin velinimet kesilmesi son derece ağır gelir. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Karamazov Kardeşler

    - “Baylar, yemin ederim, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; hem de tam anlamıyla, gerçek bir hastalık. Normal bir insanın anlayış gücü çok olmamalıdır.” - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yeraltından Notlar

    - Pederlerim ve hocalarım , bazen, "Cehennem nedir ?" diye düşündüğüm olur. Bence cehennem, sevememekten doğan bir acıdır. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Karamazov Kardeşler

    - Her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; hem de tam anlamıyla, gerçek bir hastalık. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yeraltından Notlar

    - Ah Tanrım ne uzun bir zaman dilimidir insan ömründe bir anlık mutluluk. Sırf bunun için bir ömür yaşamaya değmez mi? - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Beyaz Geceler


    - Ruhumuzda aynı anda iki sonsuzluk vardır. Biri sayısız yüksek ideallerle doludur, öbürü ayaklarımızın altında en alçakça, en adice şeylerle dolu olan bir uçurumdur. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Karamazov Kardeşler Cilt: 2

    - Ne ben herhangi birine benziyordum, ne de herhangi biri bana benziyordu. Ben tek başımaydım, onlarsa hep birlikteler diye derin düşüncelere dalıyordum… - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yer Altından Notlar

    - Kardeşlerim sevgi eğitici bir güçtür, ancak elde edilmesi zor, aşırı çaba isteyen bir iştir. Çünkü belirli bir an için değil sonuna kadar sevebilmek gerekir... Dostoyevski - Karamazov Kardeşler

    - Gerçekçinin imanı mucizeden doğmaz; iman, mucizeleri doğurur. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Karamazov Kardeşler

    - İnsanlık, üstün asta insanca davranması, memur yazıcıya, yazıcı kapıcıya, kapıcıdan köylüye kadar herkesin toplumsal düzende kendinden aşağıda olanlara iyi davranması beklenen devrimin, yeniden doğuşun temel taşı olabilir. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski – Öyküler

    - " Kimi zaman insanda 'hayvanca' bir zalimlik olduğundan dem vurulur ama hayvanlara yapılan korkunç bir haksızlık, bir hakarettir bu. Bir hayvan asla insan gibi zalim olamaz; böylesine ustalıklı, böylesine sanatsal bir zalimlik insanda olur sadece." - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Karamazov Kardeşler



    - " 'İnsanlara sevgim uğruna çalışmaktan beni soğutacak tek şeyin nankörlük olduğunu.' söyledi " - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Karamazov Kardeşler

    - Aslında para insana yetenek bile kazandırdığı için aşağılık, nefret edilecek bir şeydir. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski – Budala

    - Bir insanı, hele hele bir çocuğu iyi yola sokmak istiyorsan itip kakmayacaksın onu... Çocuklara bir kat daha özenle davranmak gerekir. Ah siz ilerici kafasızlar, dünyadan haberiniz yok! İnsana saygınız yok. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - “Büyük düşünceler büyük bir zekâdan çok, büyük bir kalpten doğarlar.” - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Kadın Budalası

    - İnsan yapıcıdır, yeni yollar açmayı sever; bu su götürmez bir gerçektir.Fakat neden acaba bir yandan da yıkmaya, her şeyi kaos haline getirmeye bayılır? - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yeraltından Notlar

    - Böylece çok ilgi çekici, değerli yönleri olan, meraklı, yer yer gizemli hatta birçok fantastik olaylarla dolu hikayem tam bir melodram dekoru içinde geçtiği halde, ben inadına düpedüz, silik, belki de aptalca bir çocuktan başka bir şey değildim. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Netoçka Nezvanova



    - Hayır efendim , asaleti olmayan bir harekete yanaşmazdım ben.. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yeraltından Notlar

    - “İnsan kendisine olan saygısını, onurunu ve güvenini yitirdiği an işi bitmiş demektir. Alabildiğine bir baş aşağı düşüş yaşar.” - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski – İnsancıklar

    - Kendimi türlü türlü şekillere sokarak hırpalamamın , işkence etmemin sebebini soracak olursanız, size, boş durmaktan canım sıkıldığı için çeşit çeşit marifetleri denedim, diye cevap veririm ki, gerçekten de öyle. Siz de kendinizi iyice bir yoklayacak olursanız, bunun böyle olduğunu anlarsınız baylar. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yeraltından Notlar

    - “Her şeyi konuştular mı, yoksa konuşmaya gerek kalmadan mı anlaştılar? Çünkü kimi zaman böyle olur; Sözler hiçbir işe yaramaz. İnsanlar, birbirlerinin fikrini gözlerinden anlarlar…” - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - Asıl kötülüğüm nereden geliyor bilir misiniz baylar ? En büyük kepazeliğim her an, en kızgın anlarda bile, hiç de kötü, hırçın bir insan olmadığımı, sadece serçeleri ürküten kaynana zırıltıları misali kuru gürültü çıkardığımı utana sıkıla idrak etmemdir. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yeraltından Notlar

    dostoyevski sözleri

    - Bir kere kendini duygularına kaptır, bir anlığına şuurunu susturup, düşünmeden , esas aramadan hareket et, nefret et, sev, daha doğrusu boş durmamak için bir şeyler yap bakalım. En geç öbür gün bu bilinçli kandırmaca yüzünden kendi kendini küçümsemeye başlarsın. Sonuç : sabun köpüğü ve adalet. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yeraltından Notlar

    - “Çok ufak şeyler” ama önemli olan da bu ufak şeyler. İşte her zaman bu ufak şeyler mahveder her şeyi…“ - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - Fakat en çok dokunan da her yerde ve her zaman haklı ya da haksız bir çeşit doğa yasasına boyun eğer gibi, herkesten önce kendimi suçlu görüyor olmamdı. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yeraltından Notlar

    - Amacına ulaşmak için hiçbir şeyi hor görme. Tam ulaşamazsan bile dene; belki başarırsın... Hepimizin güvenimizi bağladığımız şu "belki" hiç de azımsanmayacak bir umuttur. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Netoçka Nezvanova



    - Övülmekten hoşlanmayan bütün temiz, mert, iyi yürekli insanlar gibi sözlerimden sıkılmıştı :- Çay ister misiniz ? diye sözü değiştirdi. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski – Ezilenler

    - Bir sihir ya da mucizeli bir güç, son yıllarda geçirdiklerimi unutturabilse, dinç bir kafayla, yeni bir güçle her şeye yeniden başlasam... - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski – Ezilenler

    - “Evet, sadece bizim ülkemizde en aşağılık, en adi insanlar aynı zamanda çok namuslu olabilirler." - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yeraltından Notlar

    - Yılları bir uyur gezer gibi peş peşe harcamak, dünyadan bihaber yaşamak , ne bedbahtça! Fyodor Mihailoviç Dostoyevski – İnsancıklar

    - Gerçek hayat da zorlu, ıstıraplıydı... Biri göğsünden kalbini söküyormuşçasına acı çekiyordu... - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski – Öteki

    - İyiyi, "yüce ve güzel her şeyi" anladıkça bataklığıma daha çok batıyor, canlılığımı daha çok yitiriyordum. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yeraltından Notlar



    - Sonra şöyle dedi: Konuşmak istiyor, konuşamıyordum. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Beyaz Geceler

    - Ah, keşke hemen düşebilsem yollara! Yarın yeniden doğmuş gibi olabilsem! - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski – Kumarbaz

    - Çok doğru bir görüş, dedi doktor. Bu anlamda gerçekten de hepimiz, hem de çokluk hepimiz deliyiz. Ne var ki "hastalar" bizlerden biraz daha fazla delidirler. İşte bu ince çizgiyi unutmamalıyız. Aslında ruh dünyası uyum içinde olan insan hemen hiç yoktur. Bir gerçektir bu. Onlarca, belki yüzlerce insanda bir rastlanır böylesine, onun bile tam anlamıyla uyumlu değildir ruh dünyası... - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - Zaten insanlar mutsuz olmadıkça başkalarının mutsuzluğunu anlamıyor. Mutsuz bir insanın hassasiyeti çok daha kuvvetli oluyor. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Beyaz Geceler

    - Anacığım, hayatın gerçek yüzünü yazar adı verilen kâğıt karalayıcılarından değil benden öğrenebilirsin. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski – İnsancıklar

    - Bir insanın sevilmesi için kendini göstermemesi gerekir; yüzünü gösterdi mi sevgi ortadan silinir. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Karamazov Kardeşler

    - Bizim gibi basit ve ölümlü insanlar en nihayetinde kaybediyordu. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski – Kumarbaz

    - Gözlerimden yaşlar boşandı. Sanırım, ömrümde ilk kez oluyordu böyle bir şey. Gözyaşlarımı bir türlü tutamıyordum. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Kumarbaz

    - Bence, şeytan diye bir şey gerçekte yoksa, insanoğlu uydurmuşsa onu; kendine bakarak, kendisini örnek alarak uydurmuştur. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Karamazov Kardeşler

    Dostoyyevski Suç ve Ceza Kitabından Alıntı Sözler
    Dostoyevski denilince akla gelen ilk eser hiç şüphesiz ki Suç ve Ceza oluyor; en tanındık kahramanı ise herkesin bildiği Suç ve Ceza'nın başkahramanı Raskolnikovdur. İşte, okuyunca tesiri üzerinden geçmeyecek Suç ve Ceza kitabındaki alıntı sözler;

    - ... ama karı koca ya da iki sevgili arasında geçen olaylar üzerine asla kesin konuşmayın. Bu işlerde yalnızca ikisinin bildiği, dünyada başka hiç kimsenin bilmediği, haberinin olmadığı gizli bir nokta her zaman vardır. Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - Söyle bayım, acıyor musun bana? - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza


    - Acı ve ıstırap daima büyük bir zeka ve derin bir yürek için kaçınılmazdır. Gerçekten büyük insanlar, sanıyorum ki, yeryüzündeki en büyük üzüntüye sahiptir. Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - Kendine ait bir yalan, başkalarına ait gerçekleri tekrarlamaktan belki de daha iyidir. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - Zeka, bence parlak bir varlık, tabiatı güzelleştiren bir süs, hayatın bir tesellisidir. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - Her şey insanın içinde yaşadığı ortama, şartlara bağlıdır. Herşeyi belirleyen çevredir, insansa bir hiçtir. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - İnsanın zihni neyle meşgulse rüyasında onu görür. Hele içiniz rahat olmadı mı, gerçeğe ne kadar da uyar rüyalarımız! - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - Sevimli bir şeydir yalan, çünkü gerçeğe götürür bizi. Hayır, kötü olan, yalan söylerken söyledikleri yalana kendilerinin de inanmaları. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza


    - Bir insanı, hele hele bir çocuğu iyi yola sokmak istiyorsan itip kakmayacaksın onu... Çocuklara bir kat daha özenle davranmak gerekir. Ah siz ilerici kafasızlar, dünyadan haberiniz yok! İnsana saygınız yok. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - “İnsan ne kadar kurnazsa, basit şeylerden tuzağa düşürüleceğinden o kadar az kuşku duyar.” - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - “İnsanın ruhunu yücelten acı, ucuz bir mutluluktan daha değerlidir.” - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - "Sonsuz bir karanlığın sonsuz bir denizin ortasında ayakta durabilecek bir kaya parçasının üstünde sonsuza kadar durmaya razıydı, bile bile ölmektense. Yaşamak, sadece yaşamak! Hayat ne olursa olsun yaşamak..." - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - İktidar, ancak eğilip onu almak cesaretini gösterenlere verilir. Bir tek şey söz konusuydu burada, cesaret! - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - İktidar, ancak eğilip onu almak cesaretini gösterenlere verilir. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - Önce biraz ağladılar ama alıştılar şimdi. Aşağılık insanoğlu her şeye alışır! - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza



    - Kimi zaman hayatta hiç tanımadığımız kişilerle öyle karşılaşmalar olur ki, kendileriyle daha bir kelime konuşmadan ilk bakışta onlarla ilgilenmeye başlarız. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - Başkalarının zavallılığına bakıp kendi haline şükredenlerden tiksiniyorum. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - Kapılarını kilitlemelerini gerektirecek bir şeyleri olmayan insanlar ne mutludurlar, değil mi?- Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    ' Olmaz, bakarsın bir süre sonra ona sarıldığımı hatırladığında, diye düşündü, belki de tiksintiyle ürperir, onun hak etmediğim öpücüğünü çaldığımı düşünür! ' - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    Ayağının altındaki kaldırım taşları gibi her şey sağır, her şey cansızdır onun için.- Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    ' Hepsinin halinde, en yakınlarının beklenmedik bir felaketi karşısında bile insanlarda her zaman görülen tuhaf bir sevinç duygusu vardı. ' - Fyodor Dostoyevski - Suç ve Ceza

    Burada aptalca sayılan birşey, yarın komünde akıllıca görünecek; burada şimdiki şartlar altında doğal olmayan bir şey, orada tamamen doğal sayılacaktır... - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    Acı ve üzüntü, vicdan ve derin bir yürek için her zaman zorunludur. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza


    Yapayalnız olmanın, tek başına kalmışlığın sonsuz acı verici karanlık duygularıyla doluvermişti birden yüreği. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    "Mantığın durduğu yerde şeytan yardım eder." - Fyodor Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - Demek beni sevmiyorsun?.. Dünya, hayır anlamında başını salladı. Svidrigaylov umutsuzlukla fısıldadı: - Beni… Sevemez misin? Hiçbir zaman? - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - İktidar, ancak eğilip onu almak cesaretini gösterenlere verilir. - Dostoyevski - Suç ve Ceza

    "Ama toplum, muhafazakarlık görevini yerine getirmek için çok kez bu insanları asıp kesiyor ya da her türlü hareket imkanından mahrum ediyor. Ama yine aynı toplum, bir nesil sonra bu astığı insanların anıtını dikip onlara tapıyor... İlk bölüm şimdinin adamıyken, ikinci bölüm, hep geleceğin adamıdır. Birinciler dünyayı korur ve onun nüfusunu çoğaltır, ikincilerse onu hareket ettirir ve asıl amacına doğru yürütürler." - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza
  • kaşan şehrindenim
    fena sayılmaz halim,
    bir lokma ekmeğim var, biraz aklım,
    iğne ucu kadar da zevkim.
    annem var, ağaç yaprağından daha güzel,
    dostlar, akan sudan daha iyi

    ve allah, burada yakındadır,
    şebboylar arasında, uzun çamın altında
    suyun bilincinde,
    bitkilerin kanununda.

    ben müslümanım.
    kıblem bir kırmızı güldür,
    namazlığım bir pınar,
    mührüm ışıktır,
    ova seccadem.
    penceremi titreştiren ışık ile abdest alırım.
    namazımın içinden ay geçer, tayf geçer,
    namazımın bütün zerreleri billurlaşır,
    namaz kaybolur taş görünür,
    rüzgâr, selvilerin üstünde ezan okuduğunda,
    namaz kılarım ben.
    otların tekbirinden sonra,
    denizdeki dalganın kamedinden sonra
    namaz kılarım.

    kâbem su kıyısında,
    kâbem akasyaların altındadır.
    kâbem bir esinti gibi bahçeden bahçeye,
    şehirden şehre gider.

    hacerülesvetim bahçenin aydınlığıdır.

    kaşan şehrindenim.
    işim resim yapmaktır.
    bazen bir kafas boyar,
    size satarım.
    orda mahpus çayırkuşu, sesiyle
    yalnız gönlünüzü tazelesin diye.
    bu bir hayal, bu bir hayal, …
    biliyorum,
    tuvalim cansızdır,
    iyi biliyorum,
    çizdiğim havuz balıksızdır.

    kaşan şehrindenim.
    soyum belki
    hint’de bir bitkiden gelir,
    belki “sialk” toprağından yapılmış bir çömlekten,
    soyum belki de
    buharalı bir fahişeden gelir.

    babam, kırlangıçların iki kere gelmelerinden önce,
    iki kardan önce
    babam terastaki iki uykudan önce,
    babam zamanlar önce ölmüştü.
    babam öldüğü zaman, gökyüzü maviydi.
    annem birden kalktı uykudan, kızkardeşim güzelleşti
    babam öldüğü zaman, bekçilerin hepsi şairdi.
    kaç kilo kavun istiyorsun? diye sordu manav bana.
    sordum: gönül hoşluğunun gramı kaça?

    babam ressamdı
    saz yapar, saz çalardı.
    üstelik iyi bir hattattı.

    bahçemiz bilginin gölgesindeydi.
    bahçemiz duyguyla bitkinin karıştığı yerdi.
    bahçemiz bakışın, aynanın ve kafesin kesiştiği noktaydı.
    bahçemiz belki de yeşil saadet çemberinin bir parçasıydı.
    tanrının ham meyvasını çiğniyordum o gün uykuda,
    suyu felsefesiz içiyor,
    dutu, bilgisiz topluyordum.

    nar dalında yarıldığında,
    elim tutkudan bir şadırvan olurdu.
    çayırkuşu şakıdığında,
    gönlüm dinleme hazzıyla yanardı.
    kâh yalnızlık, yüzünü camın arkasına dayar,
    kâh heyecan, elini duygunun boynuna dolardı.
    düşünce oyun oynardı.
    bayram yağmuru gibi bir şeydi yaşam,
    sığırcıklarla dolu bir çınar.
    işık ve taşbebek alayıydı yaşam,
    bir kucak özgürlük idi,
    yaşam, musıki havuzuydu o zaman.

    çocuk yavaş yavaş uzaklaştı yusufçuklar sokağından.
    kendi yükümü bağlayıp,
    hafif hayallerin şehrinden çıktım,
    yüreğim yusufçuk gurbetiyle dolu.

    ben dünya misafirliğine gittim.
    ben sıkıntı ovasına,
    ben irfan bağına,
    ben bilim ışığının balkonuna gittim.
    dinin basamaklarını çıktım.

    şüphe sokağının sonuna kadar,
    gönül doygunluğunun serin havasına,
    islak sevda akşamına kadar.
    ben birini görmeye gittim,
    aşkın öbür ucuna
    gittim, gittim kadına kadar,
    lezzet ışığına kadar,
    tutkunun sessizliğine,
    yalnızlığın kanat sesine kadar.

    yer üstünde neler gördüm:
    bir çocuk gördüm ay kokluyordu.
    kapısız bir kafes gördüm,
    içinde, aydınlık kanat çırpıyordu.
    bir merdiven gördüm,
    üzerinde aşk melekler âlemine çıkıyordu.
    bir kadın gördüm, havanda ışık dövüyordu.
    öğle, onların sofrasında ekmekti,
    sebzeydi, şebnem tepsisiydi,
    sıcak sevda kâsesiydi.

    bir dilenci gördüm, çayırkuşundan bir şarkı için,
    kapı kapı dolaşıp, dileniyordu.
    bir çöpçü, kavun kabuğuna secde ediyordu.

    bir kuzu gördüm, uçurtmayı yiyordu.
    bir eşek gördüm yoncayı anlıyordu.
    “nasihat” otlağında bir inek gördüm, doymuştu.

    bir şair gördüm, konuşurken bir zambağa “siz” diyordu.

    bir kitap gördüm, kelimeleri billurdan.
    bir kâğıt gördüm, ilkbahardan.
    müze gördüm yeşillikten uzak,
    cami gördüm sudan uzak.
    umutsuz bir fakih gördüm,
    başucunda sorularla dolu bir testi vardı.

    bir katır gördüm yazı ile yüklü.
    bir deve gördüm, “nasihat ve misal”in boş sepetiyle yüklü.
    bir arif gördüm “ya hu” ile yüklü.

    aydınlık götüren bir tren gördüm,
    fıkıh götüren bir tren gördüm,
    nasıl da yavaş gidiyordu.
    siyaset götüren bir tren gördüm,
    (ne de boş gidiyordu)
    nilüfer tohumları ve kanarya şarkıları götüren
    bir tren gördüm,
    ve bir uçak, binlerce metre yüksekteyken
    penceresinden toprak göründü;
    hüthüt kuşunun tepeliği,
    kelebek kanatlarının benekleri,
    kurbağanın havuzdaki aksi,
    ve yalnızlık sokağından bir sineğin geçişi.

    bir serçenin çınardan yere indiğindeki arayış.

    ve güneşin ergenliği,
    ve oyuncak bebeğin sabah ile kucaklaşması

    basamaklar şehvet serasına gidiyordu.
    basamaklar içki mahzenine iniyordu.
    basamaklar kırmızı gülün fesat kanununa
    ve hayat matematiğinin anlamına
    basamaklar aydınlanmanın damına,
    basamaklar tecelli kürsüsüne gidiyordu.

    aşağıda, annem,
    nehrin hatırasında çay bardaklarını yıkıyordu.

    şehir görünüyordu:
    büyüyen çimento, demir, taş geometrisi,
    güvercin taşımayan yüzlerce otobüs.
    çiçekçi çiçeklerini mezata götürüyordu.
    iki yasemin ağacı arasına,
    salıncak kuruyordu bir şair,
    çocuğun biri okul duvarına taş atıyordu.
    bir diğeri erik çekirdeğini,
    babasının renksiz seccadesine tükürüyordu
    ve bir keçi haritadaki “hazar”dan su içiyordu.

    çamaşır ipi göründü, sallanan bir sutyen.

    bir at arabasının tekerleği, atın durmasına hasret,
    at, arabacının uykusuna hasret,
    arabacı ölüme hasret.

    aşk göründü, dalga göründü.
    kar göründü, dostluk göründü.
    kelime göründü.
    su göründü, eşyaların sudaki aksi…
    kanın sıcaklığında, hücrelerin serin gölgeleri.
    hayatın rutubetli tarafı.
    sıkıntılı doğu insanının yaratılışı.
    kadın sokağında serserilik mevsimi.
    mevsim sokağında yalnızlık kokusu.

    yazın eli bir yelpaze gibi göründü.

    tohumun çiçeğe,
    sarmaşığın evden eve,
    ayın, havuza yolculuğu,
    hasret çiçeğinin topraktan fışkırışı.
    körpe asmanın duvardan dökülüşü.
    şebnemin uyku köprüsü üstüne yağışı.
    neşenin ölüm hendeğinden atlayışı.
    sözün ardında geçen hadise.

    bir pencere ile ışığın savaşı.
    bir basamak ile güneşin büyük ayağının savaşı.
    yalnızlık ile bir şarkının savaşı.
    armutlar ile boş bir sepetin güzel savaşı.
    nar ile dişlerin kanlı savaşı.
    “naziler” ile naz çiçeğinin sapının savaşı.
    papağan ile güzel konuşmanın savaşı.
    alın ile soğuk mührün savaşı.

    camideki çinilerin secdeye saldırışı.
    sabun köpüğünün yükselmesine rüzgârın saldırışı.
    kelebek ordusunun “ilaçlama” programına
    yusufçuk alayının kanal işçilerine saldırışı.
    kamış kalem taburunun kurşun harflere saldırışı.
    kelimenin şairin çenesine saldırışı.

    bir devrin fethi, bir şiir eliyle,
    bir bahçenin fethi, bir sığırcık eliyle,
    bir sokağın fethi, iki selam eliyle,
    bir şehrin fethi, üç dört tahta süvari eliyle,
    bir bayramın fethi, iki oyuncak bebek ve bir top eliyle.

    bir çıngırağın katli, ikindi yatağının başında,
    bir hikâyenin katli, uyku sokağının başında,
    bir hüznün katli, bir şarkı emriyle,
    ayışığının katli, neonların emriyle,
    bir söğüdün katli, devlet eliyle,
    bir umutsuz şairin katli, bir kar çiçeği eliyle.

    yeryüzü tümüyle belirdi:
    yunan sokağında düzen gidiyordu.
    başkuş “babil bahçelerinde” ötüyor,
    rüzgâr, hayber yamacından, doğuya
    tarihin çer çöpünü sürüklüyordu.
    durgun “negin” gölünde bir kayık çiçek götürüyor,
    benares’te her sokağın başında ebedi ışık yanıyordu.

    halklar gördüm.
    şehirler gördüm.
    ovalar, dağlar gördüm.
    suyu gördüm, toprağı gördüm.
    işık ve karanlık gördüm.
    bitkileri ışıkta ve bitkileri karanlıkta gördüm.
    hayvanları ışıkta ve hayvanları karanlıkta gördüm.
    ve insanı ışıkta ve insanı karanlıkta gördüm.

    kaşan şehrindenim
    ama, benim şehrim değil kaşan.
    benim şehrim kayboldu.
    telaşla ve pür heyecan,
    gecenin öbür tarafına bir ev yaptım.

    ben bu evde,
    kimsenin adını bilmediği nemli otlara yakınım.
    bahçenin nefesini duyuyorum.
    ve karanlığın sesini bir yapraktan düştüğünde.
    ağacın arkasında aydınlığın öksürük sesini.
    her taşın deliğinde suyun aksırığını.
    baharın çatısında kırlangıcın sesini.
    ve açıp kapanan yalnızlık penceresinin saf sesini.
    ve müphem aşkın deri değiştirmesinin temiz sesini.
    kanatta uçmak zevkinin toplanmasını,
    ruhun kendi kendini tutarken çatlamasını.

    ben tutkunun adımlarını duyuyorum.
    ve damardaki kan kanununun
    ayak sesini duyuyorum.
    güvercinler kuyusunda seher çırpıntısı
    cuma gecesinin kalp çarpıntısı,
    düşüncede karanfil çiçeğinin akışı
    hakikatin, uzaktan saf kişnemesi.
    ben uçuşan maddenin sesini duuyorum.
    ve coşku sokağında inanç ayakkabısının sesini.
    ve aşkın ıslak gözkapakları üstündeki,
    ergenliğin hüzünlü musıkisi üstündeki,
    nar bahçelerinin türküsü üstündeki yağmurun sesini.
    ve gece içinde neşe şişesinin kırılmasının,
    güzelliğin kâğıt gibi parçalanmasının
    gurbet kâsesinin rüzgârdan dolup boşalmasının sesini.

    ben dünyanın başlangıcına yakınım.
    çiçeklerin nabzını tutuyorum.
    suyun ıslak kaderine,
    ağacın yeşil olma adetine aşinayım.

    ruhum nesnelerin tazeliklerine akar,
    benim ruhum, gençtir.
    ruhum bazen heyecandan kekeler,
    benim ruhum, işsizdir:
    yağmur damlalarını, duvardaki tuğlaları sayar,
    ruhum bazen yol ağzında duran bir taş gibi gerçektir.

    ben birbirine düşman iki çam görmedim,
    gölgesini yere satan bir söğüt de görmedim
    karaağaç kovuğunu bağışlar kargaya.
    nerde bir yaprak varsa, içim açılır.
    afyon çiçeği yıkadı beni varoluşun selinde.

    bir böcek kanadı gibi, seherin ağırlığını biliyorum.
    bir saksı gibi ,yeşermenin musıkîsini dinliyorum.
    bir sepet dolusu meyva gibi,
    olgunlaşmak için sabırsızlanıyorum.
    uyuşukluk sınırında bir meyhane gibiyim.
    deniz kenarında bir bina gibi,
    ebedi dalgalardan endişeliyim.

    istediğin kadar güneş, istediğin kadar bağlılık,
    istediğin kadar çoğalma.

    ben bir elmayla hoşnutum,
    ve bir papatyanın kokusundan.
    ben bir ayna, bir saf bağlılıkla yetiniyorum.
    bir balon patlasa, gülmüyorum,
    bir felsefe ay’ı ikiye bölerse, gülmüyorum.
    ben bıldırcın tüylerinin sesini tanıyorum,
    toy kuşunun karnındaki renkleri,
    dağ keçisinin ayak izlerini.
    nerde ravent yetişir, iyi biliyorum.
    sığırcık ne zaman gelir, keklik ne zaman öter,
    şahin ne zaman ölür,
    çölün uykusunda ay nedir,
    tutku sapındaki ölüm.
    ve sevişmenin ağızda bıraktığı ahududu lezzeti.

    yaşam hoş bir adettir,
    yaşamın ölüm genişliğinde kanatları vardır,
    aşk kadar sıçrayabilir,
    yaşam, alışkanlık rafına kaldırıp
    unutulacak bir şey değildir.
    yaşam elin çiçek koparma isteğidir.
    yaşam turfanda siyah incirdir,
    yazın ağzında buruk bir tat.
    yaşam böceğin gözünde ağacın boyutudur.
    yaşam yarasanın karanlıktaki tecrübesidir.
    yaşam bir göçmen kuşun gariplik duygusudur.
    yaşam uykunun dönemecinde bir tren düdüğüdür,
    yaşam uçak penceresinden bir bahçeyi görmektir.
    füzenin uzaya fırlatıldığı haberi,
    ayın yalnızlığına dokunuş,
    başka bir gezegende çiçek koklamak fikri.

    yaşam bir tabak yıkamaktır.

    yaşam sokakta bir metelik bulmaktır.
    yaşam aynanın “karesi”dir.
    yaşam çiçek “üstü” sonsuzdur.
    yaşam yer “çarpı” yüreğimizin çarpıntısıdır.
    yaşam basit ve eşit nefesler geometrisidir.

    nerede olursam olayım
    gökyüzü benimdir.
    pencere, fikir, hava, aşk, yeryüzü benimdir.
    ne önemi var
    bazen büyürse
    gurbetin mantarları?

    bilmiyorum, neden
    “at soylu hayvandır, güvercin güzeldir.” derler?
    ve neden hiç kimse yarasayı kafese koymuyor.
    yoncanın ne eksiği var kırmızı laleden.
    gözleri yıkamalı, başka türlü görmeli.
    kelimeleri yıkamalı.
    kelime rüzgâr olmalı, yağmur olmalı.

    şemsiyeleri kapatmalı.
    yağmur altında yürümeli.
    düşünceleri, hatıraları yağmur altına getirmeli.
    şehir bütün halkıyla yağmur altına gitmeli.
    dostu yağmur altında görmeli.
    aşkı yağmur altında aramalı.
    yağmur altında bir kadınla sevişmeli.
    yağmur altında oyun oynamalı.
    yağmur altında yazmalı, konuşmalı, nilüfer dikmeli.
    yaşam sürekli ıslanmaktır.
    yaşam “şimdi” havuzunda suya girmektir.

    çıkaralım giysileri:
    suya bir adım var.

    aydınlığı tadalım.
    bir köy gecesini, ahunun uykusunu tartalım.
    leylek yuvasının sıcaklığını hissedelim.
    çimenlerin kanununu çiğnemeyelim.
    bağbozumunu tadalım.
    ve eğer ay çıkarsa ağzımızı açalım
    ve gecenin uğursuz olduğunu söylemeyelim.
    ateş böceğinin bahçenin bilgeliğinden
    yoksun olduğunu sanmayalım.

    sepeti getirelim
    biraz kırmızı biraz yeşil toplayalım.

    sabahları ekmekle ebegümeci yiyelim.
    her sözün başında bir fidan,
    iki hecenin arasında sessizlik tohumu ekelim.

    içinde rüzgâr esmeyen kitabı okumayalım,
    ve içinde ıslak şebnem yüzeyi olmayan kitabı
    hücreleri canlı olmayan kitabı okumayalım ve
    sineğin tabiatın parmağından uçmasını istemeyelim.
    ve panterin yaratılış kapısından dışarı çıkmasını.
    ve eğer solucanlar öldüyse,
    yaşamda bir şeyin eksildiğini bilelim.
    eğer ağaçbiti yoksa, ağaç kanunları zarar görmüştür.
    ve eğer ölüm olmasaydı, neyin peşine koşacaktık.
    ve eğer ışık olmasaydı, uçuşun mantığı değişecekti.
    ve mercandan önce
    denizlerin düşüncelerinde boşluk vardı.

    ve nerdeyiz diye sormayalım,
    hastahanenin taze çiçeklerini koklayalım.

    ve geleceğin fıskiyesi nerde diye sormayalım,
    ve neden hakikatın kalbi mavidir diye
    ve dedelerimizin esintileri nasıl, geceleri nasıldı
    diye sormayalım.

    geçmiş artık canlı değil.
    geçmişte kuş şakımıyor.
    geçmişte rüzgâr esmiyor.
    geçmişte çamın yeşil penceresi kapalı.
    geçmişte bütün kâğıt fırıldakların yüzü tozlu.
    geçmişte tarihin yorgunluğu kaldı.
    geçmiş dalganın hatırasında,
    sahile vurmuş hareketsiz soğuk sedeflerdir.

    deniz kıyısına gidelim,
    sulara ağ atalım,
    suların tazeliğini çekelim.

    yerden bir çakıl taşı alıp,
    varolmanın ağırlığını hissedelim.

    eğer ateşimiz çıkarsa ayışığına söylenmeyelim.
    (bazen ateşim varken ay’ın aşağı indiğini görürüm,
    elimin melekler katına eriştiğini,
    ispinozun daha iyi öttüğünü.
    ayağımdaki yara,
    yerin inişli çıkışlı olduğunu öğretti bana.
    çiçeğin hacmi kaç misline çıktı, hasta yatağımda,
    daha da büyüdü turuncun çapı, fenerin ışığı)
    ve ölümden korkmayalım,
    (ölüm güvercinin sonu değildir.)
    bir cırcır böceğinin ters dönmesi ölüm değildir.
    ölüm akasyanın aklından geçer.
    ölüm düşüncenin güzel ikliminde yaşar.
    ölüm köy gecesi derinliğinde sabahı anlatır.
    ölüm üzüm salkımı ile gelir ağzımıza.
    ölüm gırtlağın kızıl hançeresinde fısıldaşır.
    ölüm kelebek kanatlarındaki güzellikten sorumludur.
    ölüm bazen reyhan koparır.
    ölüm bazen votka içer.
    bazen gölgede oturur ve bize bakar.
    ve hepimiz lezzetin ciğerinin,
    ölüm oksijeni ile dolu olduğunu biliriz.

    çitlerin arkasında yaşayan sesi var kaderin
    yüzüne kapıyı kapatmayalım.

    perdeyi açalım:
    bırakalım duygular soluk alsın.
    bırakalım ergenlik her ağacın altında yuva kursun.
    bırakalım içgüdü oyun oynasın.
    yalınayak mevsimlerin peşinde,
    çiçeklerin üstünde uçsun.
    bırakalım yalnızlık,
    türkü söylesin,
    birşeyler yazsın,
    sokaklara çıksın.

    içten olalım.
    içten olalım,
    bankada da bir ağacın altında da içten olalım.

    bizim işimiz değil kırmızı gülün sırrını anlamak.
    bizim işimiz belki de:
    kırmızı gülün büyüsünde yüzmektir.
    bilimin ötesine çadır kuralım,
    bir yaprağın cezbesiyle elimizi yıkayıp
    sofraya oturalım,
    sabah güneş doğarken doğalım,
    heyecanları serbest bırakalım,
    uzayın, rengin, sesin, pencerenin
    anlamını tazeleyelim,
    varlığın iki hecesi arasına, gökyüzünü yerleştirelim,
    içimizi ebediyetle doldurup boşaltalım,
    bilimin yükünü kırlangıçların sırtından alıp yere koyalım,
    bulutların, çınarın, sivrisineğin, yazın ismini geri alalım,
    sevdayı yağmurun ıslak basamaklarından
    yükseltelim,
    kapıyı insana ve ışığa ve bitkiye ve böceğe açalım.

    bizim işimiz belki de,
    nilüfer çiçeği ve çağımız arasında,
    hakikat şarkısının peşinde koşmaktır.
  • 152 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Hayatın her anına, her karşılaşmaya, ayrılığa, sevdaya, derde, cefaya bir şarkı var mutlaka. 
    Ne yamandır şu notalar. Derdi kelimelere, hüznü yüreğe bağlar.

    Bu kez İstanbul' un Cibali' sinden tren yolu ile beraber Anadolu' nun içlerine doğru giden bir hikaye var. Babadan oğula yadigar kalmış bir ses, bir keman tutkusu, hakiki  Klasik Türk  Musikisi. Baba Sadullah, oğul Kemanî Kenan,  torun Sadullah diğer adıyla Sado.

    Sevgiler, ayrılıklar, Hicaz makamından Uşşak makamına şarkılar, yüreği yaralı adamlar ve kadınlar, şarkıya eşlik etsin diye açılan şişeler, gam keder yüklü gözler, ucuz oteller, gazinolar,  assolist kadınlar... Bakıldığı zaman  fotoğraftaki en belirgin yüzler. Bir de geride kalan silik yüzlü insanlar.
    Gözleri yaşlı, dilleri dualı, bazısı tarçın, bazısı sabun kokan analar. Kaderi düşünüp işin içinden bir türlü çıkamamış yüzleri yaşanmışlık çizgileriyle dolu adamlar. Olan ne varsa yüreklerinde yarası kalmış çocuklar. Allah' ın merhametine  sığınan çilingir sofrası müdavimleri.
    Her şeyle ve herkesle beraber bu bir Anadolu hikayesi.

    Uzun Hikaye gibi trenler sayfalar arasında aheste aheste ilerlerken; bizim hikayemiz bir gazino kapısında başlıyor en çok. Yaşı hafif ilerlemiş Kemanî Kenan ve tazecik bir kız: Semiramis. Kaderin ne olduğunu düşünüp de içinden çıkamadığımız için hikayenin hepsini anlatmayacağız. Ama oğullar ve babalar belli ki birbirlerinin kaderlerinden bir parça yaşıyorlar. Sevdalar , ayrılıklar, geride bırakılan şehirler de bu kadere dahil.

    Bir Anadolu hikayesi demiştik. Saf dostluk, karşılıksız iyilik, sevgi, muhabbet hikayesi aslında. Kederden şişe üstüne şişe deviren ama Allah' tan af dileyen, tövbe etmek isteyen, tüm acziyetiyle Allah' ın huzurunda diz çöken insanların hikayesi bu.

    Abdullah Uzun' dan "Uzayıp giden Tren Yolları" nı dinlerken gece yapılan otobüs yolculuğunda şoför radyosundan kısık seste çalan müziğin sesini, şoföre sürekli kahve taşıyan 17- 18 yaşlarındaki muavini, akıp giden yolları, daha televizyonun koltuk aralarında olmadığı, nadiren tavandaki televizyondan açılan filmleri, mütemadiyen duyulan bebek ağlamalarını düşündüm. Trene hiç binmedim. Bir gün Uzun Hikaye' yi ve Tirende Bir Keman' ı alıp tren tıkırtısında okumak istiyorum. Kim bilir belki daha farklı şeyler duyar ve görürüm.
  • İnsan!
    Allah kulunu yaratırken bir avuc toprak sudan yaratmış ..
    Yunus Emre'nin dediği gibi “Bir avuç toprak, biraz da suyum ben. Neyimle övüneyim, işte buyum ben.” keşke herkes senin gibi diyebilse demek geliyor içimden yunus emrenin dizelerini okurken !

    Ve yine Hz.İmam Ali derki hiç bir şey insan kadar yükselip insan kadar alçalamaz ...Bu söze sonuna kadar katılıyorum !
    Doğru dersin pirim etten kemikten olan insan bir avuc toprak bir avuc su ıle yoğrulan insan istediği zaman alcalıp istediği kadar yükselebiliyor .İnsan olmak erdemliktir insan olmanın erdemliğini taşıyabilen çok nadir demek istiyorum ..
    İnsanlar o kadar alcalmış ki vicdanları körelmiş ki insan insan dediğine zulum eder olmus...
    Hayatın gecim şartları mı insanları bu noktada körleştirdi insan olmaktan diyede düşünmüyor değilim fakat bir cevap bulamamak da belirsizleştiriyor düşüncelerimi...
    İnsan kadar zalim varmı diyor içimdeki ses yine içimdeki ses insan oğlu kadar insan varmı diyor çelişkiler içinde sorular cevaplar halinde !

    Ekiden dostluk vardı ölümüne sen dur sana gelen kurşunun önüne ben giderim ben ölürüm hesabı şimdi kim ölmüş kim kalmış belli değil...Birinin ekmeği olmasa cat kapı cekinmeden calar kapısını isterdi ekmeğim yetmedi senden alayımda ben yapınca veririm denilirdi şimdi kimse acmısın tokmusun diye sormuyor yettimi yetmedimi umurunda değil komşusu acken tok yatan misali ...Düğünler dernekler dostla olurdu insan gözü kapalı dosttuna anahtarını teslim ederdi aklına tek bir soru gelmeden kız cocuklarını gözü kapalı teslim eder di bir işi cıktığında ...

    Annesi evde değilken okuldan gelen öğrenci komsunun kapısını calar hiç tereddüt etmeden güvenle kalırdı annesi gelene dek peki günümüzde cocuğunu bırakabilceği bir ev yada aile kaldı mı ?bırakın evini cocuğunu anahtarını teslim etmeyi insanların insana olan güveni tükendi bitti!

    Çıkar menfaat ilişkileri nefsiyle vicdanın yeri değiştikce insanlıkta bitti ac gözlülük cekememezlik coğaldı oysaki eskiden bir derdin olduğunda sıgındığın sırdaşın dost bildiğin insandı şimdi ayagının altına sabun koyup kaydırmadıkları kaldı iki yüzlü dostlar insanlar revanşta ...

    Güven kelimesi sadece lafta kaldı insan yine bir baska insanı menfaati için satar olmuş iki yüzlülük cıkar menfaat ilişkileri günden güne coğalmakta ...

    İnsan azizim insana saygı duymaz olmus yüzlerde binlerce maske maskeli balo misali yanımız ötemiz ...Namert bir dosttum olcağına mert bir düşmanım olsun dilere hitap olmus ...

    İnsan olmak bu kadar mı ağır yüktü erdemli olabilmek bu kadar mı zordu diyesim gelsede ki aklıma

    Hünkar Hacı Bektaş- ı velinin sözleri geliyor ...Eliniz kirli idi yıkayıp temizlendiniz,

    Ayağınız kirli idi yıkayıp temizlendiniz. Yüreğinizdeki kini, kibri, hasetliği, şehveti su ile nasıl temizleyeceksiniz." Ve yine devamla; "

    Şu şişeyi görüyor musunuz ? İnsan bir şişeye benzer; bu şişenin içi pislikle doluysa bunun ağzını kapatıp da çeşmenin altında yüzlerce kere yıkasanız da bu temiz olamaz, yapılacak iş nedir? Bunun kapağını açmak, pisliği dökmek, şişenin içini yıkadıktan sonra da dışını yıkamaktır." Der ve devamla; "

    Daima tövbecisin, ne vakit bu tövbeden, tövbe edeceksin onu söyle?" Burada Hz. Pirin bahsettiği insanın ruh temizliği ve ahlak temizliğidir.

    Eline- Diline- Beline sahip olmaktır. Gerçek temizlik insanın gönlünde, ruhunda, düşüncelerinde yapacağı temizliktir. İnsan ruhunu her türlü kirlerinden arındırmalı ki gerçek insanı kamil olabilsin.İnsan tarikatta tövbe edip, Allah'ın hakiki evi olan kalbini temizlemek zorundadır. Yüce Allah bir ayetinde: "

    Ben size şah damarınızdan daha yakınım" buyuruyor. Onun evi biz insanoğlunun kalbidir.

    Bizimde o evi tertemiz tutmamız gerekir. Hz. Pir Hünkar Hacı Bektaş Veli "Arif arılığı Tahir'dir" buyuruyor. Tahir kelimesinin sözcük anlamı her türlü kirden arınmış demektir.

    Arif olan kişiler, ruhunu, düşüncelerini, gönlünü her türlü kirden arındırmış, birer İnsan-ı Kamildirler.

    Haliyle sormak istiyor insan dosttum diyenlere kardeşim diyenlere can diyenlere insanım diyenlere siz yüreklerinizdeki kini kibri menfaati nankörlüğü ne zaman arındırıp insan olabilme yolunda adım atacaksınız ?

    09/03/2019 Sonyemin