• 163 syf.
    ·27 günde·Beğendi·9/10
    Kitap tüyler ürpetici şekilde bitti. Bu yaşıma kadar bu kitaba önyargılı yaklaşmıştım, neden bilmiyorum. Kitabı okurken Dostoyevski okuyormuş gibi hissettim. Sonra önsöze baktım, romanın Rus anlatı edebiyatının özellikle de Dostoyevski ve Gogol'ün çağrışımlarını taşımaktadır diyor. Ama şahsi kanaatim, ben Beyaz Geceler ile bu romanı karşılaştırdığımda Kürk Mantolu Madonna'dan daha çok etkilediğimi hissediyorum.

    Arkadaşlar, kitap dil ve üslup açısından zaten enfes. Buna bir şey denilemez. Yeri geldiğinde babasıyla olan ilişkisini ''yabancılık mevcut kalması'' diye bile tabir ediyor. Bu nasıl müthiş bir ifade şeklidir başka bir insanla aranızdaki uzaklığı ifade etmek için allah aşkına. Ailesi için bile ''birtakım yabancılar beslemek'' diyor, ne güzel bir isyan ailesi ile olan soğukluk ve yabancılığa karşı, daha doğrusu yazarın da dediği gibi aile içinde ''sevgi ve alaka'' olmamasına karşı . Dahası, okurken hiçbir kitapta öğrenmediğim kadar kelime öğrendim. Sabahattin Ali dışında şu ana kadar Sait Faik Abasıyanık okudum türk yazar olarak, ve onun da dili kullanışına bayılmıştım. Ne beceri varmış eski Türk yazarlarda. Sadece dilin tadını çıkarmak için bile okunur.

    İçeriğe gelince, aşk hikayesi olduğunu biliyordum. Bu kadar etkileneceğimi düşünmemiştim. Son 20-30 sayfa beni benden aldı. Normalde hoşuma giden yerleri işaretlerim okurken, sayfaları baştan sonra işaretledim adeta. Düşünmüş olduğum ama ifade edemediğim şeyleri ifade etti benim için. Kitaptaki karakterler için ''travma'' niteliğindeki olaylarda o travmalarda karakterin hissettiklerini ve düşündüklerini fevkalade anlatmış yazar. Bu kabiliyetle Maria karakterini de Raif kadar olmasa da biraz daha anlatsın isterdim her ne kadar Maria, Raif kadar içine kapanık bir karakter olmadığından sözlerinden de karakteri hakkında bilgi edinsek de.Bir 50 sayfa daha olay anlatmadan sadece karakterlerin iç dünyasını ve kişiliğini anlatsa bayıla bayıla okurdum. Cidden mükemmeldi.

    Kitapta farklı felseler vardı, fark ettiniz mi bilmiyorum. Sonlara doğru işlenen bi felsefe tam olarak benim önceden into the wild filminin sonunu izlediğimde düşünüp kendimce hayata isyan ettiğim isyanın aynısıydı. Bayağı heyecanlandım bunu görünce. Neymiş o felsefe diyeceksiniz, teferruatların asıl mühim olmasına gereken şeylerden daha önemli tutulmasına bir isyan. (SPOILER) Into the wild'dA ana karakter bitkileri ayırmada ''küçük'' (teferruatlı) bir hata yaptığı için ölüyor. Burada da Raif gerek maddi gerek manevi ''teferruat'' sebeplerden dolayı Almanyayı terk etmek, hayatının anlamı olan kişiden ayrılmak zorunda kalıyor. Ve kitapta da buna bayağı uzunca isyan ediyor. Buraya yazmaya üşeniyorum ama Yapı Kredi Yayınları'nda bu 138. sayfada işleniyor etraflıca.

    Tek anlamadığım kısım: Raif Efendi niye kızıyla iletişime geçmiyor? O kızın ne annesi ne babası var, ona yapılmış bir haksızlık değil mi? Raif Efendi ne düşünüyordu bunu anlamış değilim cidden. ''Vücudunun bir parçası olarak geride bıraktığın çocuk, bizim kızımız'' diye tasvir ettiğinde onun için çok önemli bir yeri olan kızı olduğunu anlıyoruz. Öyleyse niye konuyu ''Seni hayalimde takip edeceğim'' diyip geçti bilmiyorum. Bu konu hakkında konuşmak isteyenle seve seve konuşurum. Yazar kitap hemen bitsin, bombayı patlatıp kaçayım da etkileyici bir izlenim yaratsın diye mi birkaç cümle ile es geçti orayı bilmiyorum. Kızının nerede kiminle olduğunu bilmediğini iddia ediyor, ama kendi mahallesinde bakkala diye çıkıp Almanya'dan tanıdığı ile karşılaşmış biri olarak ''Dünya küçük'' diyebilirdi rahatlıkla, hepimiz derdik. Kimse sokağa çöp atmaya çıkınca başka şehirden eski ahbabıyla karşılaşmıyor değil mi? Kızı da tanıdığının yanındaydı üstelik. Cidden imkansız mıydı kızını bulmak, görüşmek. Anlayamadım hakkaten.
  • 443 syf.
    ·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Kısa bir süre önce, Dostoyevski’nin okumadığım kitaplarını da bitireyim artık, demiştim. Sonra okuduğum, okumadığım diye ayırmadan tüm kitaplarını kronolojik bir şekilde okuma kararına varmam sonrası, bu büyük yazarı daha iyi anlamak amacıyla başladığım bir kitap oldu Henri Troyat’ın yazdığı bu biyografi. Hayatımdaki 1-2 olay neticesinde Dostoyevski'nin yeri ayrıdır benim için. Hayatındaki büyük dönüm noktaları hakkında bilgi sahibi olsam bile daha önce hiç duymadığım birçok bilgi ile karşılaştım. Dostoyevski’yi iyi bildiğini düşünenler için bile oldukça tatmin edici bir kitap olacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Bir biyografi kitabına spoiler uyarısını çok mantıklı bulmasam bile, bazı kitaplarından küçük alıntılar da olması sebebiyle uyarımı en baştan yapıyorum. Ayrıca biraz uzun oldu, o konuda da uyarayım. Sonra “nerede bitiyor, bu yazının sonu niye gelmiyor” gibi tepkiler vermeyin. Dostoyevski’den söz ediyoruz burada. Dolu dolu bir yaşam. Biraz uzun olacak haliyle.



    16. yüzyılın henüz başlarında Pinsk Prensi’nin, Dostoyevski’nin atalarından olan Boyar Danyel lvanoviç lrtişeviç'e armağan ettiği köylerden birinin adı Dostoyeva’dır. İrtişeviç’in torunları atalarının adını bırakıp bu köyün adını alırlar. Dostoyevski soyuna dair kısa bilgiler verildikten sonra, bizi asıl ilgilendiren Dostoyevski’nin, babası ve annesinin hayatlarına ve evliliklerine de şöyle bir göz gezdirerek Fedor’un çocukluğuna geliyoruz.

    Dostoyevski’nin atalarının hepsi papaz iken, babası bu geleneğe karşı çıkıp evden kaçarak, doktor olur. Moskova’ya 2 km uzaklıkta geniş topraklar satın alır. Bu toprakların içinde nüfusu yüzleri bulan köylüler de vardır. Maddi durumlarında bir sıkıntı olmamasına rağmen Dostoyevski’nin babasının cimriliği tam anlamıyla dillere destandır. Kafanızda bir fikir oluşması açısından, 6 parça olan çorba kaşığı takımından bir tanesini göremediği için, yazlıkta bulunan karısına mektupla bunu soran bir adamdır Dostoyevski’nin babası.


    “Kapalı kutu içinde geçen bu gençliğin, duyarlığın bu yapay gelişmesinin damgasını taşıyacaktır yaşamı boyunca. “Tümümüz, yaşama alışmamış kişileriz," diyor kahramanlarından biri. Dostoyevski’nin kendisi de alışamadı ona hiç.”

    Yoksullar hastanesine bağlı bir yapıda oturan Dostoyevski ailesine, baba, evde adeta bir diktatör gibi terör estirmektedir. Yaz ayları hastaneden geldiğinde yemekten sonra iki saat kestiren babanın başında, kardeşler sırayla sinekleri kovmak amacıyla nöbet tutar. Eğer nöbetçilerin dalgınlığına gelip de sinek babayı rahatsız edip uyandırırsa, evde tam anlamıyla kıyamet kopmaktadır. Babanın öğle uykularında zorunda kalınmadıkça konuşulmaz, ille de gerekirse kısık sesle konuşulur ve babanın uykusunda çıkardığı en ufak homurtuda dâhi ev halkı tir tir titremektedir. Eve misafir çok nadir gelir. Çocukların hastanede bulunan yoksul hastalarla temas etmesi, konuşması yasaktır. Ama küçük Dostoyevski, duygusal bir şekilde onlarla arkadaş olmak istemektedir. Hareketli ve küçük bir canavar olarak nitelendirilmesine rağmen çimenlerde koşmak, top oynamak, ata binmek ve diğer çocuklarla arkadaşlık edilmesi her iki kardeşe de yasaktır. Çünkü babalarına göre bu tür şeyler bayağıdır ve soylu kişilere yakışmamaktadır. Babasının tüm bu kısıtlamalarına ve baskılarına rağmen, yazlıklarında, sahibi oldukları köylüler de Fedor’u inanılmaz sever. Tıpkı hastanedeki yoksul hastalara hissettiği duygusal çekim ve arkadaşlığı bu köle köylüler için de hisseder. Öyle ki bir defasında testisi kırıldığı ve çocuğu susuz kalıp, güneş çarpmasından korktuğu için ağlayan kadını gördükten sonra kilometrelerce yol teperek su getirmiştir. Memur ve yüksek sınıflar yerine, halkın alt kesimlerine duyduğu bu yakınlığı romanlarında da sık sık hissettirecektir Dostoyevski.

    Dostoyevski’nin babasının tek artısı kendi koşullarında içinde oldukça yüksek olan kültür seviyesidir. Ailesiyle birlikte düzenlediği okuma seansları, çocuklarının sanata ve edebiyata saygılı bireyler olarak büyümesini istemesi, çocuklara aldırdığı özel dil dersleri, iyi bir okulda eğitim ve kendisinin verdiği Latince derslerine bakarak, Henri Troyat da bu konuda hakkını vermek gerektiğini söylüyor. Gerçi Latince derslerini de çocuklar için tam bir işkenceye dönüştürüyor, ama orayı es geçeyim hadi.

    Dostoyevski’nin babası ve annesinin arasındaki ilişki de tam bir faciadır. Babası sürekli aldatıldığına dair bir paranoya içindedir. Annesi hastalanıp, yataktan bir daha kalkamadığı süre de dahil bu suçlamalar devam eder. Nitekim Dostoyevski’nin annesi de 37 yaşında vefat eder. Annenin vefatından sonra baba kendini iyice deliye vuracaktır. Tüm bunlardan sonra Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşlerde “İçimizden hangimiz babamızın ölümünü dilememiştir?” diye sorması hiç şaşırtıcı değildir. Babası sadece ailesine değil, sahip olduğu köylülere de kötü davranıp, korkunç işkenceler yaptığından, köleleri tarafından korkunç şekilde öldürülür en sonunda. Dostoyevski bu suçtan kendine yine de pay çıkarır ve çeşitli romanlarında babasının işkence edilerek öldürülmesi sebebiyle hissettiği suçluluk duygusunun izleri görülür.

    Daha sonraları bir Mühendis okuluna giden Dostoyevski’nin burada kitaplara gömüldüğü görülüyor. Annesi ve Puşkin’i çok yakın zamanlarda kaybeder. Puşkine olan hayranlığı o kadar ileridir ki annesinin yasını tutmasaydı, Puşkin’in yasını tutacağını belirtmiştir. Puşkin harici Schiller, Corneille, Racine, Judovski, Gogol, Balzac, Goethe ve kimseyle kıyaslanamaz dediği Victor Hugo’yu sık sık okurdu.

    Okuldan mezun olduktan sonra eline iyi miktarlarda para geçmesine rağmen ünlü kumar tutkusu yüzünden zor günler geçiriyor Dostoyevski. Bu aralarda Balzac’ın eserine çevirmenlik de yapıyor. Ustası saydığı Balzac’a ihanet ederek, çevirisine kendi hislerini, düşüncelerini katarak hem de. Kısa bir süre sonra çok sevdiği St. Petersburg’dan, taşra bir yere tayini çıkarıldıktan sonra borç batağında olmasına rağmen nefret ettiği memurluktan da istifa ediyor.



    “Ne denli güç durumda kalırsam kalayım, ısmarlamayla yazma­maya yemin ettim. Ismarlama her şeyi ezip yok ediyor. Yapıtla­rımın her biri titiz ve güzel olsun istiyorum. Bak, Puşkin'le Go­gol az yazdılar ama ikisinin de heykelleri dikilecek."

    İlk romanı İnsancıklar üstünde titizlikle çalışırken, kardeşine yazdığı mektuplardan bir alıntı bu. Kazın ayağı öyle olmuyor tabii ki, sonrasında ettiği bu büyük lafı yutmak zorunda kalıyor. Yine bu arada kardeşiyle yaptığı mektuplaşmalarda romanını bastırma konusunda çok yoğun endişeler taşıdığını görüyoruz.

    "Romanıma bir yer bulamazsam," diye yazıyor, "belki de Ne­va'ya atacağım kendimi. Ne yapmalı? Her şeyi düşündüm. Sap­lantım ölürse ben yaşayamam." Mektuplarında ad koymadığı bu "saplantı" ilk romanı olacak ve İnsancıklar başlığını taşıyacaktır.”

    İnsancıklar adlı ilk romanını ev arkadaşı Grigoroviç’e okutuyor en sonunda. Arkadaşı ise şok ve hayranlık içindedir. İnsancıklar’ı, bir şiiriyle Belinski’yi kendine hayran bırakan ve hızla yükselen Rus şair Nekrassov’a götürür vakit kaybetmeden Grigoroviç. İlk başta isteksiz görünen ve ilk 10 sayfayı dinlemeyi kabul eden Nekrassov romanı dinlerken hüngür hüngür ağlamaya başlar. Sonrasında o da soluğu kendini yükselten, Rusya’nın en acımasız eleştirmeni Belinski’nin yanında alır ve ona heyecanla şöyle der.

    “Yeni bir Gogol doğdu.”

    Sivri dili ile tanınan Belinski ise "Sizlere göre Gogol'ler mantar gibi bitiyorlar," diye cevaplar bu müjdeyi. Ama romanı yine de alır ve sinirli sinirli okumaya başlar, akşam Nekrassov’a haber uçurur.

    "Getirin onu ... tez getirin onu ... "

    Dostoyevski ve Belinski buluşmasında ise Belinski sürekli 'Anlıyor musunuz yalnız? Buraya yazdıklarınızın farkında mısınız?' diye tekrarlar ve çok büyük bir yazar olacağını belirtir.


    Belinski’nin övgüleriyle sarhoşa dönen Dostoyevski, daha romanı dâhi basılmadan hızla yayılan ününden inanılmaz haz duymuştur. Daha sonradan romanın sansüre takılıp basımının gecikmesi, girdiği yüksek sınıf ve edebiyat ortamlarında dalga konusu olmasıyla duyduğu haz ve kendini beğenmişlik yerini üzüntüye ve hüsrana bırakır. Daha ilki yayınlanmadan hırsla ikinci romanını yazmış ve romanda şöyle demiştir:

    "Ben yalnızım, onlar bir arada."


    İnsancıklar basıldıktan sonra kitap büyük çoğunluk tarafından eleştiriye uğruyor, küçük bir kesimden ise ateşli övgüler alıyor. Gelen yoğun eleştirilere rağmen kardeşine yazdığı mektuplardan, Dostoyevski’nin hâlinden ve ilgiden çok memnun olduğunu görüyoruz. İkinci kişilik adlı ikinci romanı basıldığı an ibre tekrar terse dönüyor. Çünkü roman Gogol’ün “Burun” adlı romanın bire bir dâhice bir kopyası olarak görülüyor. İkinci basımda bu benzerlikleri düzeltmeye çalışmasına rağmen hem eleştirmenler hem de halk Dostoyevski’ye sırtını dönüyor. Bunun üstüne halkın ilgisini ve sempatisini geri kazanmak amaçlı yeni bir roman için kolları sıvıyor. Yazdığı acele roman onu koruyan, keşfeden ve ününü yayan Belinski tarafından bile yerden yere vuruluyor. Bir dergi için tek gecede yazdığı eser de eleştirmenlerin hışmına uğruyor. Daha sonra yazdığı denemeleri, kendisi bile ‘yeni bir şey ortaya koymadım,’ diyerek yayınlatmıyor. Bütün bu başarısız denemelerden sonra Belinski iyice çileden çıkıyor ve başka bir eleştirmen arkadaşına şunları yazıyor:

    “Size söylemiş miydim bilmem, Dostoyevski Ev Sahibi Kadın adlı bir roman çıkardı. Budalalıkların en kötüsü bu!.. Her yeni yapıtıyla biraz daha düşüyor… Dostoyevski'nin dehası üzerin­de adamakıllı aldandık... Hele ben, eleştirmenlerin en iyisi olan ben, semerli bir eşekmişim meğer!”

    Dergide eleştirilerini daha fazla acımasızlaştırarak Dostoyevski’yi tam anlamıyla gömüyor, bu eleştiriden sonra bir daha Belinski ve çevresiyle yıldızları asla barışmıyor:

    "Bu öykünün tümünde sade ve canlı olan bir tek sözcük, bir tek tümcecik yoktur. Her şey özentili, zorlanmış, eğreti ayaklar üzerine oturtulmuş, yapmacık ve yalancıdır."


    Edebiyat konusundaki başarısız denemelerinden sonra dönemin çalkantılı Rusya’sı inceleniyor. Kölelik ve imparatorluk karşıtı devrimci gençlerden oluşan bir gruba katılan Dostoyevski, önceleri bu gruptakileri komik bulsa da, köy ağalarını öldüren ve imparatorluğa karşı isyan eden kölelerin polisin sert müdahalesi ile karşılaşması sonrası alevleniyor. Grup, sadece toplanıp belli yazarlardan parçalar okuyup, bu fikirleri yaymaya çalışmasına ve herhangi bir eyleme karışmamasına rağmen, içlerine sokulan bir casusun verdiği raporların ihtilal korkusu ve geçmişin nefretine sahip imparatora kadar gitmesi neticesinde tutuklanıp, zindana gönderiliyor. Bir süre sonra mahkeme tarafından suçsuz bulunsalar bile yine imparatorun yönlendirmeleri sonucu cezalandırıyorlar. Dostoyevski hakkında ise yargı tarafından şu karara varılıyor:

    "Dostoyevski... Yasaya aykırı tasarıları olduğundan, edebi­yatçı Belinski'nin mektubunu yaymaktan sanık olarak, Sibir­ya'da sekiz yıl kürek cezası çekmeye mahkum edilmiştir." Bi­rinci Nikola belgenin kenarına şunları not ediyor: "Sadece dört yıl kürek, geri kalan yıllar er olarak çalışacak."

    Birinci Nikola’nın bu gruba unutulmaz bir ders vermesi amacıyla hazırlanan plandan sonra, darağacına çıkarılan grup için, tam idam başlayacağı sırada af gelir. Bu olay, hayatının beş dakika sonra sona ereceğini sanan Dostoyevski’nin, yaşamındaki en önemli dönemeçlerden biridir. Sonradan ‘hayatımın en mutlu anı,’ diye tabir ettiği bu affedilme olayı edebiyatına da sık sık yansır. Budala’da şöyle der:

    "Kimi insanlar vardır, acı çeksinler diye ken­dilerine ölüm yargısı okunur ve sonra ... Onlara 'Haydi gidiniz, bağışlıyorlar sizi' derler.


    4 yıl süren kürek cezası da Dostoyevski’nin hayatını, düşüncelerini, edebiyatını ve Rus halkına olan aşırı sevgisini etkileyen en önemli olaylardandır. Meşhur koyu Hristiyan inancını da çoğunlukla burada yaşadıkları şekillendirmiştir. Bu ceza olmasaydı Dostoyevski yine aynı seviyede eserler verebilir miydi? Bence kesinlikle hayır. O yüzden onu bir nebze bile anlamak isteyenler, kürek cezası döneminde yaşadıklarını mutlaka okumalı. Cezasının ikinci kısmı olan erlik dönemlerinde ise kendini hem halk hem de yönetime sevdirir. Bu sıralarda Suç ve Ceza’nın sarhoş aile babası Marmeladov’a ilham verecek kişiyle tanışır ve karısına aşık olur. Uzun bir süre evlerine gider ve aile bulunduğu yerden taşındıktan sonra bile bu aşk mektuplaşma şeklinde devam eder. Kocası öldükten sonra başka birine tutulan kadının peşini Dostoyevski yine de bırakmaz. Çeşitli yerlere yaltaklanması sonucu Astsubay rütbesine terfi ettikten sonra kadınla evlenirler. Ama kadın hiçbir zaman Dostoyevski’yi sevmemiştir ve sevmeyecektir. Bunu da yüzüne yüzüne söyler her zaman. Dostoyevski de bir süre sonra karısına olan ilgisini kaybedecektir. Çeşitli makamlara ve kişilere tekrar mektuplar yazması sonucu Subay Yardımcılığına terfi eder. Ama askerlik mesleğini istemediği için gittikçe sıklaşan sara nöbetleri ve çeşitli hastalıklarını bahane ederek erken emeklilik peşine düşer ve bu amacına ulaşır. Ardından yine çeşitli kişileri yağlaması sonucu soyluluk unvanı kendisine geri verilir ama St. Petersburg kapıları kendisine hâlâ kapalıdır. Üst makamları tekrar bir yağlama işlemi sonucu bu kapıları da açar ve çok sevdiği St. Petersburg’a geri dönmeyi başarır.

    Geri döndükten sonra kardeşi Mişel ile bir dergi kurarlar. Dostoyevski yazılarını burada yayınlamaya başlar ve bazı yazar ve eleştirmenleri de dergiye toplar. Okuyucu kitlesi gittikçe genişlemektedir. Dergide ‘Ezilmiş ve Aşağılanmışlar’ı kaleme alır. Büyük eleştiriler alır bir kez daha ama sonra Sibirya’daki tutukluluk günlerini yazdığı ‘Ölüler Evinden Anılar’ı yazmaya başlar ve büyük başarıya ulaşır ve ‘Ezilmiş ve Aşağılanmışlar’daki başarısızlığını herkese unutturur. Gittikçe artan hastalıkları sebebiyle doktorların seyahate çıkma önerisini bahane ederek karısından uzaklaşma amacıyla Avrupa seyahatine çıkar. Avrupa’yı hiç sevmez. Geri döndükten sonra Dostoyevski’nin gittikçe artan ününden ve yaşadıklarından etkilenen Polin adlı genç ve güzel bir kadın Dostoyevski’nin peşine düşer. Bu kadın daha sonra Raskolnikov’un kız kardeşine ilham olacak kadından başkası değildir. Karısının sevgisizliğinden ve ilgisizliğinden sıkılan Dostoyevski bu kadına gönlünü kaptırır. Ama Polin hayalindeki kişiyi ve ilişkiyi Dostoyevski’de bulamaz. Yine de ilişkileri çalkantılı bir şekilde sürüp gider. Rusya’nın tekrar siyasi iç karışıklığına üzülen ve bunalan Dostoyevski hasta yatağındaki karısını bırakarak, Polin ile bir kez daha Avrupa seyahatine çıkar. Polin önceden giderek gönlünü başka birine kaptırır. Dostoyevski’nin ise Avrupa yoluna çıktığı andan itibaren meşhur kumar tutkusu nirvanaya ulaşır. Polin ile ilişkileri biter, kumar yüzünden mevcut parası ve daha sonra aldığı borç paraların hepsi suyunu çeker. Polin’in eşyalarını rehin vermesi sonrası gönderdiği para sayesinde Rusya’ya geri döner Dostoyevski. Döndükten sonra kardeşi ile yeni bir dergi kurar ve hasta yatağında bırakarak, başka bir kadına gönlünü kaptırarak Rusya’dan kaçışının pişmanlığı ve itirafı niteliğindeki en büyük eserlerinden ‘Yeraltından Notları’, hasta karısının yatağı başında kaleme almaya başlar.

    Kısa bir süre sonra karısını kaybeder ve ölümünden sonra karısının değerini anlayıp büyük bir yıkıma uğrar. 3 ay sonra da kardeşi Mişel’i kaybeder. Dostoyevski bu kayıplardan sonra kendini hiç olmadığı kadar mutsuz ve yalnız hissetmiştir. Kardeşi Mişel’in mirasından kendisine 300 Ruble ve dergiden dolayı ağır bir borç kalır. Her ne kadar bu borç Dostoyevski’yi ilgilendirmese bile, bu borçtan kaçmayı ve derginin kapanmasını kardeşinin anısına bir ihanet gibi görür ve hem tüm borçları hem de kardeşinin karısı ve çocuklarının bakımını üstlenir. Sürekli birilerinden borç alarak dergiyi çıkarmayı dener ama çarkı bir türlü döndüremez. Sonunda borçlarından dolayı haciz ve hapis cezasıyla karşı karşıya kalır. Bu arada edebiyat çevrelerinde fırsatçılığı ile ünlü Stellovski acil borçlar için 3000 Ruble tutarında bir teklifle gelir. Teklife göre Dostoyevski’nin şu ana kadar yazdığı tüm yapıtlar 3 cilt halinde yayınlanacak ve daha önce hiçbir yerde çıkmamış bir roman da teslim etmesi gerecektir. Eğer romanı vaktinden önce teslim edemezse para cezası ödemesi ve şu ana kadar yazdığı ve gelecekte yazacağı tüm yapıtların hakları Stellovski’ye geçecektir. Dostoyevski bu anlaşmanın altına imzayı atar.

    Acil borçlarını ödedikten sonra eline sadece 175 Ruble kalıyor. O da bu parayla Avrupa’ya giderek Polin’i görmeyi ve ısmarlanan romanı yazmayı düşünüyor. 175 Ruble’nin hepsini kumarda kaybettikten sonra beş parasız kalıyor yine. Sağa sola mektuplar yazarak para dileniyor. Ama hiçbir yerden cevap gelmiyor. Otel yönetimi alacakları yüzünden yemek vermeyi reddediyor ve sadece çay verileceğini söylüyor. Yoksulluk ve muhteşem bir açlık içinde roman yazmaya çalışan Dostoyevski Rusya’daki bazı dergilere de para karşılığında yazılar teklif ediyor. En sonunda Rus Ulağı adlı dergiye 5-6 yapraklık bir roman teklif ediyor ama yine de bir cevap alamıyor. Mektubunda kısaca anlattığı romanın açıklaması ise şu şekilde başlıyor:

    "Küçük burjuva asıllı, üniversiteden kovul­muş, aşırı yoksulluk içinde yaşayan bir öğrenci, bu sıkıntılı du­rumdan bir anda kurtulmaya karar verdi; hafifliği, düşüncele­rinin kararsızlığı yüzünden, havada duran, "tamamlanmamış" yabansı birtakım düşüncelerin etkisi altında yapıyor onu. Tefe­ci, yaşlı bir kadını öldürmeye karar verdi…”

    En ünlü yapıtı ‘Suç ve Ceza’ Dostoyevski’nin zihninde nihayet genel hatlarıyla oluşmaya başlamıştır. Daha sonra yazdığı el yazmalarını beğenmiyor ve hepsini yakıyor. En sonunda arkadaşına bahsettiği ‘Zavallı Sarhoşlar’ adındaki Marmeladov’un hikayesiyle, Rus Ulağı editörüne bahsettiği üniversite öğrencisinin hikayesini birleştiriyor ve Raskolnikov’un günlüğü tasarısını bırakıp roman biçimine sokuyor. Daha sonra arkadaşına yazdığı mektupta bu eserinden şöyle bahsediyor:

    "İki hafta oldu, ro­manımın birinci bölümü Rus Ulağı'nda yayımlandı. Adı Suç ve Ceza. Daha şimdiden bu kitap hakkında kulağıma birçok övgü geldi. Yeni ve yürekli şeyler var içinde."


    Suç ve Ceza bir yandan dergide yayınlanmaya devam ederken, Stellovski ile yaptığı ağır anlaşmadaki romanın teslim tarihi de gitgide yaklaşıyor. Daha tek bir cümle yazamayan Dostoyevski doğal olarak yaklaşan bu felaketten endişe duyuyor. Bir arkadaşının, dostlarımızı toplayıp bölüm bölüm bir roman yazalım fikrini "Hiçbir vakit, başkasının yapıtına imzamı koymayacağım” diyerek reddediyor. Yine aynı arkadaşının romanı bir stenograf ile birlikte yazması teklifini ise kabul ediyor. Stenografi işini üstlenen, sonradan aralarındaki 2 kat yaş farkına rağmen evlendikleri Anna Grigoryevna oluyor. Ve karısı hasta yatağındayken tutulduğu ve birlikte Avrupa turuna çıktığı ve Dostoyevski’yi, kendi eşyalarını rehin bırakarak Rusya’ya geri yollayacak parayı bulan Polin, yazdığı ‘Kumarbaz’ adlı romanın kadın karakterine adını veriyor. ‘Kumarbaz’ 25 günlük bir süreçte tamamlanıp Stellovski’ye götürülüyor. Ancak üç kağıtçı Stellovski, Dostoyevski gelmeden evinden ayrılıyor ve hizmetçileri dönüş zamanını bilmediklerini söylüyor, yayınevi personelleri bu konuda bir emir almadıklarını ileri sürerek romanı teslim almayı kabul etmiyor. Dostoyevski ise akıllıca bir manevrayla yönetim komiserliğine giderek, kitabını teslim ettiğine ve teslim tarihine dair bir belge alarak Stellovski’nin tuzağını bozuyor.


    Sonraki süreçte Anna ile evlendikten sonra, yaş farkından dolayı özellikle çevresinden inanılmaz tepkiler gelmiştir. Alacaklılar da kapıya dayandığından bu sefer karısı ile birlikte bir Avrupa seyahati daha planlanıyor. Özellikle bu bölümde anlatılan kumar tutkusunun ulaştığı boyutlar cidden sinir bozucu. Her şeyini, aldığı tüm borçları, eşyalarını kumarda kaybediyor ve her seferinde karısına yazıp özür diledikten sonra dönmek için para istiyor. O parayı da tabii ki kumarda kaybediyor. Kitapta dâhi onlarca mektup bulunuyor bununla ilgili. Ben okurken bile sinir krizleri geçirdim. Bu sıralarda ‘Budala’yı yazmaya başlıyor ama ilerletemiyor. Derken karısının hamileliği ve Sonya adını verdiği bir kız çocuğu oluyor. Bebeği çok sevdiği söylese bile kumar tutkusunu her şeyin önüne koyduğu durumlar olmaya devam ediyor. Ama bir hastalık sonucu bebeğini de kaybettikten sonra derin bir acı yaşayıp, duruluyor ve ancak düzenli yazmaya başladıktan sonra Budala’yı tamamlayabiliyor.


    "Suç ve Ceza'ya oranla Budala'nın, halkı daha az şaşırttığını se­zinliyorum. Onurum söz konusu: ilgiyi yeniden üstüme çekmek istiyorum."

    Budala’nın pek iyi eleştiriler almaması ve kitlelerce pek sevilmemesi nedeniyle, tepkiler gelir gelmez, Troyat’ın “Dostoyevski'nin kendisi tarafından kaleme alınmış kendisinin bir benzeri gibi,” dediği ‘Ebedi Koca’yı büyük bir hevesle yazıp teslim ediyor. Ama Dostoyevski’nin zihninde daha büyük bir yapıt ortaya koyma isteği ve Karamazov’un ilk ayak sesleri yavaştan duyulmaya başlıyor. Bu arada bir kez daha kız çocuğu sahibi oluyor. Anna’nın üniversitede okuyan erkek kardeşinin, okul tatilinde Dresden’e ziyarete gelmesi, Dostoyevski’nin bir roman daha yazmasına sebep oluyor. Karısının kardeşi Snitkin’den üniversitedeki nihilist akımları büyük bir ilgi ve üzüntüyle dinliyor. Snitkin’in büyük bir hayranlık beslediği öğrenci Ivanov’un, “Halk Düzenleme Derneği” başkanı Neçayev tarafından öldürülmesi, Dostoyevski büyük bir kızgınlığa sürüklüyor. Yeni fikirlere duyduğu hınçla ve üniversitelilerin saçma savları ve fikirlerine beslediği kızgınlıkla ‘Cinler’ adlı muhteşem yergisini kaleme almaya başlıyor. Bu zamana kadar en çok dikkat gösterdiği eseri de bu oluyor. ‘Cinler’ halk tarafından anlaşılamıyor ve özellikle sosyalistlere büyük eleştiriler içermesi sebebiyle sol kesim eleştirmenleri tarafından büyük bir taarruza uğruyor. Eseri öven kısıtlı sayıdaki bazı gazete ve dergiler bile bu taarruzdan nasiplerini alıyor.

    Dresden’e yerleşmelerinin ilk yılında Alman orduları Fransa’yı işgal ediyor. Bu savaş ve gerilim ortamında yazamamanın stresi ve neredeyse 4 yıldır çok sevdiği Rusya’sından ayrı kalmanın hasreti, Dostoyevski’yi ağır bir bunalıma sürüklüyor. Geri dönebilmek için tekrar para arıyor, ama bulamıyor. Bu sıralarda karısı bir kez daha hamile kalıyor. İyice gerilen Dostoyevski’yi, bu sefer karısı bir nebze rahatlaması için kumar oynamaya gönderiyor. Hikaye bu sefer de değişmiyor. Tüm parasını kaybediyor ve karısına “ben bir rezilim, bu sefer aydınlandım ve bu son, bana şu kadar para gönder ki yanına hemen gelebileyim” diye belki yüzüncü kez aynı mektubu yazıyor. Ama bu sefer sahiden son oluyor. Dostoyevski’nin bir daha kumara dönmemesine neyin sebep olduğuna dair net bir kanıt ya da ifade bulunamıyor. Troyat ise genel olarak pek üstünde durulmasa bile kaybettiği gece Dostoyevski’nin yaşadığı olayın etkili olduğunu düşünüyor. Dostoyevski kaybettikten sonra bağışlanma ve papazla konuşmak amacıyla bir Ortodoks Kilisesi arıyor. Bir tapınağın önüne geldiğinde rahatlıyor ve içeri girmeye kalktığında bu tapınağın bir kilise değil, yahudi havrası olduğunu görüyor. Çok sevdiği İsa’ya kurtuluş amacıyla yönelirken, karşısında İsa’yı çarmıha gerenleri bulması ve rezilliğinden dolayı kilisenin bile onu itmesi ve buraya yönlendirdiğini düşünmüş olabilir. Ki bana oldukça mantıklı bir çıkarım gibi geldi.


    Dostoyevski borç ve avans alarak daha sonra ailesiyle birlikte Rusya’ya dönüyor. Döndüğünü duyan alacaklılar hapis tehditleriyle birlikte ailenin kapısına dayanıyorlar. Anna, hepsini bertaraf ediyor. Ve o andan itibaren mali durumun tüm kontrolünü üstüne alıyor. Budala ve Cinler’i kitap halinde yayınlamaya karar veriyor. Kağıt satın alımından, kitapevlerinin memurlarıyla pazarlığa kadar tüm süreci kendisi yönetiyor. Dostoyevski’ye ise bir Prens sahip olduğu “Yurttaş” adlı sağ görüşlü dergide başyazarlık teklif ediyor. Dostoyevski bu teklifi kabul edip, “Bir Yazarın Günlüğü” adlı sütunda yazmaya başlıyor. Bir süre sonra derginin basımında yaptığı bir ihlâl sonucu 25 ruble para cezası ve 48 saat hapis cezasına çarptırılıyor. 2 günlük bu hapis cezasında ise ‘Sefiller’i okuyarak arkadaşlarına şöyle diyor:

    “Tutuklanmam benim için bir mutluluk oldu; yoksa bu us­ta yapıtı bir kez daha okumak için -hem de ne ilgiyle!- hiç va­kit bulamayacaktım …”


    “Yurttaş” adlı dergide başyazarlığa devam ederken, ilk romanı İnsancıklar’ı, Belinski’ye götüren Nekrassov kendi dergisinde bir romana ihtiyacı olduğunu söyleyerek iyi bir teklifle Dostoyevski’ye geliyor. Hem Nekrassov’un dergisinin sol bir dergi olmasından hem de tüm enerjisini romana vermek istediğinden başyazarlık görevinden istifa ederek ‘Delikanlı’yı yazmaya koyuluyor. Delikanlı adlı eseri genel olarak eleştirmenler tarafından oldukça iyi karşılanıyor. Hayatı en sonunda biraz düzene girmiş gibi görünen Dostoyevski bir erkek çocuğu sahibi oluyor. St. Petersburg’a geri döndükten sonra ‘Bir Yazarın Günlüğü’ projesini sürekli bir yayın olarak çıkarmak istiyor ve gerekli izinleri aldıktan sonra dergideki köşesinin devamı niteliğinde olan yazılarını yayınlamaya başlıyor. Her ne kadar Rusya, inanç ve Avrupa konularındaki düşünceleri zamanla gülünç hâline gelse bile o sıralar hem aboneler hem de belli bir sayıyı alan okurlar gittikçe çoğalıyor. Dostoyevski’ye her yerden davet ve mektup yağıyor. Tüm borçlarını kapatıp, bir kır evi bile satın alıyor. Tam her şey oldukça güzel giderken babadan geçen bir hastalık sonucu oğlunu kaybediyor ve bu kayıp onu derinden sarsıyor. Daha önceki tüm kayıpları gibi yine yazarak bir kitap sayesinde iyileşiyor Dostoyevski: Karamazov Kardeşler.

    Karamazov Kardeşler’in hazırlık aşaması tam 3 yıl sürüyor. Çeşitli konumdaki insanlardan bilgi alınıyor. Her şey büyük bir dikkat ve özenle planlanıyor. Dostoyevski bir yandan büyük endişeler de taşıyor. İlerleyen yaşı nedeniyle yeteneğini kaybetmiş olmaktan ve kitabını bitiremeden ölmekten korkuyor. Karamazov Kardeşler, Dostoyevski’nin ününü doruklara çıkarıyor ve Turgenyev ve Tolstoy derecesine geliyor halkın gözünde, hatta daha bile ileriye.


    Çocuklarına güzel bir miras bırakmak isterken, kitapların gelirleriyle borçlar ödendiği ve kendisine metelik de kalmadığı ve hastalıkları da gitgide arttığı için bir kez daha endişeler sarıyor etrafını. Karısı Anna bir yayınevi kuruyor ve işler bir nebze düzene giriyor. Daha sonra “Rus Edebiyatı Dostları Derneği,” yaşanan konuşma sonrası oldukça meşhur olacak, Puşkin anıtı açılışı için Dostoyevski’ye davet götürüyor. Baş düşmanı Turgenyev ile ve batıcılar ve slavcıların karşılaşmasına sahne olacak bu açılışta, ilk başlarda Turgenyev çeşitli manevraları ve şakşakçıları sayesinde öne geçmiş gibi gözükse bile, Dostoyevski’nin 2. gün yaptığı meşhur ateşli konuşması bittiği an ortalık ayağa kalkıyor. Salondaki herkes ağlıyor, güvenlik önlemleri aşılıp Dostoyevski’nin ayaklarına kapanıyor ve ellerini öpüyorlar. Turgenyev bile baş düşmanına gözleri dolu dolu gidip sarılıyor. “Rus Edebiyatı Dostları Derneği” oybirliğiyle Dostoyevski’yi onursal üye seçtiklerini açıklıyor. 1 saat aradan sonra sahneye çıkan Aksakov, Dostoyevski’nin dâhice söylemi sonrası söyleyecek bir şey olmadığını belirtiyor.


    Ancak herkes biraz yatıştıktan ve olayın üstünden zaman geçtikten sonra bu kez Dostoyevski’ye söylediklerinin saçmalık olduğunu ve konuşma yeteneğiyle insanları büyülediğine dair saldırılmaya başlanıyor. Üzüntüden iki kez ağır bir nöbet geçiriyor ve ağzından kan gelmeye başladıktan bir süre sonra vefat ediyor. Rusya’nın vedası ise muhteşem oluyor:

    “Cenaze 31 Ocak Cumartesi günü kaldırılıyor. Daha sabahın er­ken saatlerinde, evin karşısındaki sokağı büyük bir kalabalık dolduruyor. Bir cenaze arabası hazırlanmıştır, ama Dostoyevs­ki'nin hayranları tabutu manastıra dek omuzları üzerinde ta­şıyorlar. Otuz bin kişi izliyor cenazeyi. Yetmiş iki temsilci çelenkleri ile birlikte yürüyor. On beş dini orkestra, ilahiler oku­yarak gidiyor.”



    Dostoyevski’yi herkes okuyor ya da tavsiye ediyor diye sadece okumuş olmak için değil, kelimelerinin arasındaki dünyayı, fikirleri, acıları yani kısaca Dostoyevski’yi anlayarak okumak isteyenler için muazzam bir kaynak. Henri Troyat ise bir biyografiden ziyade roman okuyorum hissiyatı yarattı bende. Oldukça başarılı bu konuda. Diğer biyografilerini de şimdiden merak ettirdi.

    İyi okumalar.
  • sanırım bugüne dek en çok okuduğum yazar stefan zweig'dır. üslubuna hayranım. ufacık bir detayı, bir duygu durumunu o kadar etkileyici anlatır ki bizzat o anı yaşatır, hissettirir satırlarında. edebiyatta dostoyevski ile birlikte insan psikolojisini en iyi anlatan kişidir benim gözümde. 

    insanlığın yıldızının parladığı anlar'da zweig, tarihte önemli yerler edinmiş 14 kişinin hayatını anlatıyor. daha doğrusu hayatlarından bir kesitini. "her insanın hayatında yıldızının parladığı bir an vardır. 'dâhi', o anı kullananlardır." diyor zweig. ve küçük kader anlarının, dakikalar ve saatlerin dünya tarihinde ne denli büyük değişimler yarattığını anlatıyor. bilmediğiniz birçok şeyi öğreten ve ek okumalar, araştırmalar yapmanızı teşvik eden bir kitap.

    benim en çok beğendiğim bölüm robert falcon scott'ın hikayesinin anlatıldığı bölümdü. güney kutbu'nu ilk keşfeden olma isteğinin vermiş olduğu azimle, dondurucu soğukta aylarca yürüyüp, kutba vardığında birkaç hafta önce başka bir kâşifin, roald amundsen'in buraya ayak bastığını görmesinin ardından geri dönüş yolunda donarak ölmesi içimi cız ettirdi.

    bu ve bunun gibi çok güzel hikayeler var kitapta. kısacası, okuyun okutturun diyorum. şiddetle tavsiye ediyorum.
  • 140 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    Dostoyevski'nin okuduğum 3. Eseri olmakla birlikte, en sevdiğim kitaplarda ilk 3 sıralamasına girer diye düşünüyorum.
    Dostoyevski'nin bu eşsiz eseri ( benim gözümde) direkt olarak kendini yalnızlığa hapsetmiş insanlara ithafen yazılmış gibi duruyor.

    Kitap "Yeraltı" ve "Notlar" olarak ikiye ayrılmışsa da, olay ve örgüler birbirinin devamı niteliğindedir.
    Kitabın bir bölümünde otomatik portakal kitabının baş karakteri olan "Alex" le bu isimsiz Yeraltı adamının ortak bir düşüncesini bağdaştırdım.
    İkisinin de sorguladığı bir şey vardı. Bu düşünce ise şuydu:
    "Gerçekten her insan iyi mi olmak zorundaydı ?
    Birilerine kötü şeyler yapmış insanın, ıslah edilmesi mi gerekirdi ?
    Bu kanunu kim ve neye göre koymuştu ?
    Her insanın bir seçim hakkı vardır. Öyleyse benim kötülüğü, hainliği seçmemde ne sakınca vardı ?"

    Evet düşünüyorum da gerçekten insanlar görünmez bir çizgiyle dünyamızı daraltmaya uğraşıyorlar. ( Sanki dünya yeterince dar gelmezmiş gibi) Biz bu toplumda, kalıplaşmış belli başlı insan modellerini üstümüze giymek zorundayız. "İyi" kavramı üzerinde durup, yaşamımızı ona göre şekillendirmek zorundayız. Ama ola ki birimiz o çizginin dışına adım atarsak, Ya deli damgası yer toplumdan dışlanırız, yada çevrenin huzurunu kaçırıyor gerekçesiyle tımarhaneye kapatılırız.


    Bu kitapla bağdaşlaştırdığım bir diğer karakter ise, Jack London'ın Martin Eden karakteridir.
    Şöyle diyor baş kahramanlar:

    İnsan bütün ömrünü iki kere iki peşinde geçirir, bu uğurda denizler aşar, hayatını harcar, fakat yemin ederim, arayıp gerçekten elde etmekten korkar. Çünkü onu bulur bulmaz artık erişecek şeyi kalmayacağını bilmektedir.

    Evet bu düşünceye bakacak olursak Dostoyevski' nin dediği gibi "insanlar nankördür."
    Bende şunu merak ediyorum: Gerçekten hayaller hayalken mi güzel ?
    Biz hayal ettiğimiz şeyi değil de, ona ulaşmak için verdiğimiz çabayı, gittiğimiz yolu mu seviyoruz ?
    Hayatımızın merkezine koyduğumuz hedef bizi cezb ediyor, Ona ulaştığımız anda anlamını yitirip hayatımız saçma sapan boş bir hâl mi alıyordu ?

    Neyse bu sorularla sizi daha fazla sıkmayacağım demeyeceğim çünkü sıkacağım. Evet doğru sizi elimden geldiğince sıkacağım. Çünkü sıkılmamak rahat olmak bir lüks işidir. Bense bu kitapta lüks içinde yaşayan bir adam göremedim. Aksine kendi iç dünyasına düşman olmuş, kendi canına ateş olmuş bir insan gördüm.
    "Güzel ve yüksek şeyler" diyerek sadece zenginliği mi kastediyor dersiniz ?
    Yoksa fakirliğin, berduşluğun bile kendi haline kıyasla güzel ve yüksek bir makam olduğunu mu söylüyor ?

    Dostoyevski herşeyi bilmenin iyi olmadığını ve hatta acı verici birşey olduğunu söylüyor.
    Hiçbir şey bilmeyen birine karşı bütün kültür birikiminizi masaya dökseniz bile onun düşüncelerini, bakış açısını değiştirebilecek misiniz ? Mantıklı bir insan bu soruya hayır der elbette.
    Acaba bende herşeyi bilsem, yeraltı adamı gibi kendi kendimi haksız çıkarmaya, kendimden öc almaya ve artık kaybedecek birşeyi olmayan, tek amacı önüne gelene üstünlüğünü, varlığını kabul ettirme tutkusu olan bitik zavallı arsız bir adam olur muydum ?

    Bu düşüncelerimi burada kesiyorum ve kalanını kendime saklıyorum.

    Dünyadaki herkese düşman olabilirsiniz ve hepsini birden yenebilirsiniz.
    Tabi kendinize karşı dost olabilirseniz.

    Diyorum ve gidiyorum. Kitapla kalın :)
  • 224 syf.
    ·4 günde·9/10
    Güzel bir hatırat kitabı okudum. Sevdalım Hayat adlı eserin özeti olmuş, tekrardan basmışlar gibi düşünenler olmuş ki öyledir zaten. Fakat bu durum bilerek yapılmıştır ve kitapta da yazarın belirttiği üzere 'gençlere' yönelik çıkmıştır. Bundan dolayı da Doğan Kitap uzantısı olan Dex yayıncılık ile gençlere özel bu eser ortaya çıkmıştır.

    Zülfü Bey'in Konya-Ilgın'da başlayıp doğumundan günümüze kadar olan hayatını kısa bir öykü eşliğinde okuyoruz. Yazarlığa ilk adımı, öğrenim yılları, müzik ile kesişen hayatı gibi kesitler, bizleri gerilere götürürerek bir tarihi havayı tadmamıza neden oluyor. Öyle ki güzel günlerin yaşandığı, bir evladın babasına saygıda kusur etmediği, onun yanında ayaklarını dahi uzatmadığı, sevgili annelerini bir gram bile üzmeyi aklından dahi geçirmeyen gençleri, sanata, edebiyata düşkün beyinleri ve en önemlisi kardeşçe yaşanılan bir toplumu yad ediyoruz. Tabii bunun yanında siyasetin kirli yüzünü de bir kez daha göreceğiz. Nazım Hikmet'e verilen hapis hayatı Livaneli'ye de verilecekti. Bu hapis hayatı çok şey öğretecekti ona. Mesela Bedri Rahmi'nin ustaya ithafen yazdığı 'Yiğidim Aslanım Burda Yatıyor' şiirini besteleyecekti. Hani o sevilmeyen yazar Zülfü Livaneli, basit işler yapan Livaneli. Tabii basitlikleri bununla da bitmeyecekti. Aldığı sayısız ödüllerle yerli ve yabancı sanatçıların ilgi odağı olacaktı. Mesela Sabahattin Ali'nin Leylim Ley'ini besteleyecekti. Fakat yine de basit bir yazar olacaktı. Unesco iyi niyet elçisi unvanıyla görev yapacaktı. İtalya tarafından verilen Uluslararası Besteci Ödülü bile hâlâ onu sıradan biri yapacaktı. Büyük insan Yaşar Kemal, Abidin Dino ve Cengiz Aytmatov gibi güzide insanlarla uzun yıllar sürecek muhteşem dostlukları bile onu bir adım öteye götürmeyecekti. Yönetmenliğini yaptığı Yer Demir Gök Bakır filmi ve müziklerini tasarladığı asrın en mükemmel filmlerinden bir olan Sürü(Yılmaz Güney) ile de yine sıradan biri olacaktı. Çünkü bu kadar başarıya verilen tepki, müzisyen ve yazarlığı bir arada yürütmesinden dolayı gibi bir algıdan ötürü gözükecekti. Ama bu yanlış düşünceydi elbette. Sanatın her yönünü, her çeşidini seven adama bunları söylemek gülünç bir durum olacaktır. Kaldi ki Livaneli sesden ziyade besteleri ile ün yapmış bir müzisyendir.

    Yazarlığın yanı sıra filmlere, şarkı bestelerine de emek vvermiş bir kişidir Zülfü Livaneli. Yaşadığı hayat boyunca çoğu yerleri gezmiş, çoğu ünlü kişilerden etkilenmiştir. Peter Ustinov'un yönettiği Memed My Hawk (İnce Memed) filmine doğrudan olmasa bile manen katkıları olmuştur. Ne de olsa büyük dostunun efsane başyapıtıdır İnce Memed.

    https://www.imdb.com/title/tt0087706/

    Eh, seversiniz sevmezsiniz. Zaten Livaneli de öyle diyor ya ''Beni seven sevsin, sevmeyen de unutsun gitsin.'' Ben de kapanışı Dostoyevski'nin sözüyle bitiriyorum: '' Dünyayı güzellik kurtaracak.''

    https://www.youtube.com/watch?v=eSSevs7qCMk
  • 133 syf.
    W. Shakespeare, Romeo karakteriyle “Hiç kuşkum yok, bu çekilen acılar ileride konuşacağımız tatlı anılar olacak.” diyor. Öyle midir peki? Tabi ki de değildir. Hiçbir zaman olmamıştır. Ne zaman acılar geride kaldı, artık mutlu olacağız dersek, o anda yeni bir acı ortaya çıkar. Acı, bu dünyanın olmazsa olmazı. Dostoyevski de acı çekin demiyor mu? Eğer acı olmasa tatlıyı nasıl bilebilirdik.

    Shakespeare okumaya ilk Venedik Taciri kitabıyla başladım. Beğendiğim için diğer kitaplarını da okuyacağım demiştim. Romeo ve Juliet kitabını tamamen alıntıları hoşuma gittiği için okumak istemiştim. Böyle kitaplar daha çok ilgimi çekiyor. Böyle derken mutlu son olmayan kitaplar. Zaten mutlu son diye bir şey yoktur bence.

    Kitaba gelirsek karanlık bir teması var. Önsöz den anlaşılacağı gibi gece kavramı önemli. Yazım olarak şiirsel bir havası var. Akıcı bir anlatıma sahip. Okurken insanı sıkmıyor hiç. Zaten alıntılardan anlayabilirsiniz. Çok güzel konulara değinmiş. Her karakter birbirinden farklı özelliklere sahip. Kavgalı iki aile olan Capulet ve Montague ailelerinin çocukları arasında geçen aşkı konu alır. Derinlemesine indik mi sadece aşk olmadığını görürsünüz. Mesela Sampson karakterinin “Kadınlar güçsüz yaratıklar” demesi, en az Dadının “Erkeklerde inanç, bağlılık, dürüstlük arama; Hepsi yalancı, kötü, hepsi içten pazarlıklı.” Demesi kadar dikkat çeker. Olayın özü karakterlerin özelliklerinde gizli bence. Yunan mitolojisinden yararlanır. Diana(iffeti), Cupidon(aşk tanrıça oku) gibi.
  • Bu soylu yalnızlık budalalığından vazgeçmeliyim. Ne soyluyum ne de tam manasıyla yalnız.