• 632 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    “Bu kitapta önemli olan Oblomov değil, Oblomovluktur.”

    Daha önce hiç ‘oblomovluk’ terimini duydunuz mu? Bu terim tam da Rus yazar Gonçarov tarafından kaleme alınan Oblomov karakterinden türemiştir. Karakterimiz; tembellikten mutluluk duyduğu için tembel olan biri değil, işleri ertelemeye eğilimli, plan yapan ama uygulamayan, çoğu zaman çözüm uygulamayı gözünde büyüten ve sorunlardan kaçarak kurtulmaya çalışan biridir. İşte Oblomov gibi davranan insanların kısaca Oblomovluk yaptığı söylenir.

    Gonçarov, hayat verdiği karakterlerden bahsederken her birinde parça parça kendimi bulduğumu söyleyebilirim. Ancak kendimi en çok Oblomov’da bulmaktan rahatsızlık duydum. Çünkü karakterin tembelliği, işleri sürekli ertelemesi, sorunlarından kaçması gibi özellikleri öz eleştiri yaptığımızda kendimizde pek de görmek istemediğimiz davranışlardandır. Ancak yazar bu davranışların kötü olduğunu bariz bir şekilde söylemeden, hissettirerek ve aşılayarak anlatmış. Bu kitabı okumaya başladığımdan beri işlerimi ertelemeyi bırakmaya ve bazı şeylere üşenmemeye çalışıyorum. Yazarın bu güzel inceden işleme taktiği belki de birçok kişisel kitabın uyandıramayacağı farkındalığı bende uyandırdı. Çünkü bir noktadan sonra karakterin tavırlarından o kadar rahatsızlık duyuyorsunuz ki “ben böyle olmamalıyım” gibi düşüncelere kapılıyorsunuz.

    Değinilmesi gereken bir diğer nokta ise yazarın bu eserde karakterleri belirli semboller olarak ortaya koyması. Örneğin Oblomov, Rusya gibi doğu ülkesi insanlarının ‘tembelliğini’ simgelerken; Oblomov’a tam tezat olan Alman Ştolts karakteri, Almanya gibi batı ülkesi insanlarının tezcanlılığını, çalışkan ve üretken oluşunu simgeler. Rus yazar Gonçarov’un bu eleştirel eserini bu bilgiyle okumak bana ayrı bir tat verdi.

    Kitap başlı başına simgesel ve derin anlamlara sahip. Rus edebiyatı seviyorsanız, bir de Dostoyevski gibi tarzlara hayır diyemiyorsanız, sizin için göz ardı edilmemesi gereken bir eser: OBLOMOV!
    Şimdiden iyi okumalar!
  • "Bir katilden daha cani insanlar gördüm. Umudumuzu öldürenleri gördüm."
  • 160 syf.
    ·1 günde·10/10
    Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Shakespeare'in hayatı, mutlaka okunması gereken kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz: https://youtu.be/rGxh2RVjmNU

    Onlarca kişiyle birlikte Othello'nun sahip olduğu kıskançlığın başka insanlarda ne kadar değişken olabileceğini gösteren kolektif bir inceleme yazdık.

    Sadece benim görüşlerimin olmadığı, başka kişilerin de kıskançlığa bakış açısının okunabileceği bir inceleme oldu. Siz de katkı vermek istiyorsanız tek yapmanız gereken kıskançlık duyduğunuz ya da gıpta hissettiğiniz konuları yorum olarak yazmak.

    Siz yorum yazdıktan sonra incelemenin içerisine isminizi ve karşısına da düşüncelerinizi yazıp dünyada hangi çeşit kıskançlıkların olduğuna dair bir kıskançlık gökkuşağı oluşturmak istiyorum.

    Örnek verecek olursam, Othello Desdemona'yı kıskanırken ben de günde 150-200 sayfa kitap okuyanları kıskanıyorum ya da onlarca ülke gezmiş ve hala da gezmeye devam edebilen insanları, filmlerin alt metinlerini hemen anlayabilenleri, bildiği konuları karşısındakinin aklını karıştıracak şekilde değil de basitçe anlatabilen insanları kıskanıyorum. Sizin kıskançlıklarınız neler, kimleri neden kıskanıyorsunuz? İmrenmek, haset ya da gıpta gibi pek çok farklı kıskançlık seviyesinden örnekler bekliyorum bu incelemeyi sizle beraber oluşturmak için.

    Özlem Dilara Cinkılıç bana benzer şekilde dünyayı gezip, görebilen çoğu şeyi yaşayarak tecrübe ederek öğrenen, hayatı ve insanları nerede, ne zaman ciddiye alması gerektiğini kavramış ve bunu düzenli bir şekilde uygulayabilen kişilere imreniyor, gıpta ediyormuş. Su de aynı şekilde düşünüyorumş hatta. Othello da böyle olmak isterdi bence. Fakat onun tek sorunu hayatı ve insanları nerede, ne zaman ciddiye alması gerektiğini bilmemesiydi maalesef.

    Zeynep Hilâl kendini ifade edebilip insanlar tarafından da anlaşılan kişileri cidden kıskanıyormuş. Ne kadar çabalasa da bunu başaramıyormuş kendisi. Zor bir iş bunu başarabilmek, çünkü Edip Cansever'in de dediği gibi "anlaşılmak -değil mi ama- sanki kimsenin olamaz."

    https://1000kitap.com/Lawaholic 'in kıskançlığı yalnızca imrenme düzeyinde kalıyormuş. Mesela hayatta her istediğini yapan, hissettiklerini cesurca söyleyebilen, başkalarının kendileri hakkında dediklerini zerre umursamayan, hiçbir zaman özgüvenini yitirmeyen insanlara karşı hep bir kıskançlık barındırırmış. Ne güzel bir kıskançlık çeşidi bence bu, keşke herkes böyle kıskanmayı öğrenmiş olsa.

    Ebru Özer çok sevdiği yazarları paylaşmayı kıskanırmış. Yani o yazarın eserinin herkes tarafından dillerde dolanması onu üzüyormuş Aslında herkes iyi kitaplar okusa ne güzel ama güzel olan şeyleri sadece az bir kitlenin bilmesi daha çok hoşuna gidiyormuş. Ve bir de çok ama çok nitelikli kitaplar okumuş kimselere imreniyormuş Ebru.. Onları gördükçe aman Allah'ım ben bu hıza nasıl yetişeceğim diyormuş ve bunun bir yarış olmadığının da farkındaymış. Bir de film ve kitap yorumlarında onun fark edemediği alt anlamları fark edenlere gıpta ediyormuş. Tabii bunlar onun için kötü hisler değil de daha çok bir imrenme meselesiymiş.

    Burcu hayatının tam da bu evresinde; (çünkü malum zaman ve dönem içinde değişiklik gösteriyormuş bu tür duygular) Küçük ve sakin bir sahil beldesinde, az insan çok doğa mantığında yaşayabilen insanlara imreniyormuş. Keyifle yaşasınlarmış tabi ama ona da nasip olmasını istiyormuş. Mies van der Rohe de "Less is more" deyip mimarlığın algısını baştan değiştirmişti ya işte, Burcu da az insanla, az kelimeyle, az yaşanmışlıkla çok şey yaşayıp anlatabilen insanlara imreniyormuş. Ne güzel imrenmeler bunlar...

    Zeynep Tolstoy'un dediği gibi, sahip olduğu şeylere sevindiği ve sahip olmadıklarına da üzülmediği için mutluymuş. Ne güzel.

    https://1000kitap.com/boregasm kendisini daha çok geliştirebilmek için önünde engeller bulunmayanı ve bu idealini büyük bir azim ve özveriyle gerçekleştirmeye çalışanları, zeka dolu cümlelerle aklını başından alabilenleri, olaylara/kişilere felsefik-psikolojik-sosyolojik ölçüde yaklaşıp ortaya koyduğu üçgende isabetli yorumlarda bulunabilenleri, terminolojide ileri derecede birikimli olanları, her konuda tembel olmamayı başaranları, birden fazla dil bilip de gramerine hakim olup güzelce kullananları kıskanıyormuş fakat maalesef kıskançlıktan çok onun içinde buruk bir şey bırakıyormuş ve bu burukluklar birike birike ilerliyormuş. Dünyada ne güzel kıskançlık çeşitleri var dedim resmen.

    Büşra A. kendi odası ve kendine ait kütüphanesi olanlara gıpta ediyormuş, kıskançlık derecesinde değilmiş ama pek çok şeye gıpta ediyormuş. Hatta benim kitaplık turu videoma bakınca demiştim aman kitaplarıma bir şey olmasın da demiş çok nazarı geçtiği için. Ben de Büşra'nın bu imrenişinin zamanla ona çok şey kattığını düşünüyorum, imrenmek ve gıpta insanı uzun vadede çok geliştiriyor bence. Othello'nun da kıskançlığı hafif bir seviyede kalsaydı belki bu ona zarar vermeyebilirdi ama işte Dostoyevski'nin de dediği gibi "Kıskançlık istisnai bir tutkudur."

    Derya 'ya göre Iago'nun hisleri salt kıskançlık değilmiş. Ruhu kötü. Kıskanç, yalancı, ikiyüzlü, bencil, fırsatçı, her durumdan kendi lehine sonuç çıkarmaya çalışan işgüzar bi pislikmiş. Bence de toplumumuzda çok Iago var, Allah bizi Iagoların şerrinden korusun, amin.

    M anlaşılmamak bizim gibilerin yazgısıdır dermiş Goethe. Anlaşılanları kıskanıyormuş Mehmed de her yerde, her ortamda anlaşılanları. Onu anlaşılmamak öldürecekmiş böyle giderse. Anlaşılmak istiyormuş Mehmed, başka bir şey değil işte. Keşke anlaşılabilsek... Othello da zaten anlaşamadığını düşündüğü için yapmamış mıydı yaptıklarını?

    https://1000kitap.com/Simeranyasafa Platon’la tanışabilmiş çağdaşlarını kıskanıyormuş. Bu antik kıskançlığa lise sıralarında felsefe dersiyle bulaşmış. Yıllar geçse de kıskançlığım geçmedi.
    Hep şu soruyu sormuş kendisine:
    "Platon, “Akademi”sine girme şansını bana verir miydi?"

    Nurile ne yaşarsa yaşasın en baştan başlayabilme cesaretinde bulunup aynı motivasyonla devam edebilenleri kıskanıyormuş. Cidden hele ki şu zamanda böyle bir azimde ve motivasyonda olmak zor iş. Othello da böyle olamadı mesela, aynı motivasyonu bulabilmek bazen çok çok zor olabiliyor.

    Fëanor yazarların arkadaşlarını, can yoldaşlarını kıskanıyormuş. Örneğin J.R.R Tolkien'in -Yüzüklerin Efendisi'nin yazarı- yanında ünlü Narnia Günlükleri'nin yazarı C.S Lewis çalışmış. O da bu şekilde çalışmak istermiş. Harika bir kıskançlık biçimi bence. Hep Cemal Süreya, Tomris Uyar ve Yusuf Atılgan'ın aynı fotoğraf karesinde bulunması gibi yazar arkadaşlarımın olduğu bir ortamda ve arkadaşlık çevresinde olmayı hayal etmişimdir. Belki bu kıskançlık biçimi de bizi bu yola götürür, kim bilir...

    https://1000kitap.com/OktayIrmak bir konuda fikri olup, o konuyu mükemmel bi' lisanla anlatabileni kıskanıyormuş. Yaşadığı komik, hüzünlü anıyı karşı tarafa hissetirebilenleri- aktarabileni- kıskanıyormuş hatta... Bu zamanda yine en zor şeylerden biri de bu, kısılı kaldığımız sanal gerçekliklerde karşı tarafa duygumuzu geçirmekle uğraşmak, derdimizi anlatabilmek. Desdemona bile Othello'ya derdini anlatamamışken bizim bunu yapabilmemiz imkansıza yakın zaten.

    meltem şen duyarsız insanları bazen kıskanıyormuş. Bir miyop olduğu için net gören insanları da kıskanıyormuş ama duygusal miyopluğu olmayan insanları da kıskanıyormuş. Yaşananları değerlendirirken olaylar arasındaki net ayrımları görebilen insanları yani. Bazen'e düşmeden netliğinin ayarını anında ayarlayan insanları kıskanıyormuş, bunun için hep bi düşünce boşluğuna ihtiyaç duymayanları. İşte Othello da sevginin duyarlılığında kısılı kaldığı için onun kıskançlığı başka hiçbir şeye benzemiyordu. Aynı Kayıp Zamanın İzinde serisinde Marcel'in Albertine için hissettikleri gibi işte, duyarsız kalabilen insanları kıskanıyoruz biz de, öylece kalabildikleri için.

    Rana sürekli kendini geliştiren insanlara imreniyormuş. Bu ister yabancı dil öğrenmek, ister yıllık okuma hedefini fazlasıyla gerçekleştirenler olabilirmiş. Gereksiz zevklerini önemsemeyip hayatına anlam katacak şeyleri yapmak ne güzel şeymiş ona göre!

    Hilal Ku bir anda karar verip bir bavul hazırlayıp gidebilenleri kıskanıyormuş. Plan yapmadan yaşayabilenleri, onun gibi kılı kırk yarmaktansa "ne yapacağımı yolda düşünürüm" diyebilenleri, cesurları ve detaylara takılıp kalmayanları kıskanıyormuş Hilal de. Çok da düşünmeden hareket edebilen ve bunun sorumluluğundan kaçmayan herkese imrenerek bakmış hep. Ben de Hilal gibiyim aslında, çok planlı yaşıyorum hayatımı ve böyle olmasını sevmiyorum. Keşke kararlarımızı spontane ve özgürce verebilseymişiz.

    https://1000kitap.com/_PLS_ en küçük bir şeyi kafasına takıp kendini heder eden biri olarak hiçbir şeyi takmayan insanlara imreniyormuş. Saçma sapan şeyleri umursamamak, gereksiz insanları kafaya takmamak, arkalarından göz yaşı dökmemek güzel bir şey olsa gerekmiş ona göre de... Othello da Desdemona'sı için denilen saçma sapan şeyleri umursamasaydı belki mutlu bir evlilikten bahsedebilirdik. Ama insanların aklına sokulan saçma sapan şeylere güvenimiz o kadar sağlam ki, kendimizi onlardan bir türlü kurtaramıyoruz.

    Nur 'a göre kıskanmak dediğimiz şey aslında bizde var olmayan şeylerin farkındalığı noktasında ortaya çıkıyor. Kendisinde var olmayan bir çok şeyin farkındaymış Nur mesela ama kıskandığı da çok söylenemezmiş. Devamında da şunları diyor: "Barışığım, kabul ediyorum çok da sitem etmiyorum.Bilmiyorum belki de bunların hiçbiri değildir; yalnızca 'kıskanıyorum' demekten kaçınıyorumdur. Neyse..
    Erken yatıp Erken kalkma mertebesine erişebilmiş, hiç değilse uyku düzenini otutturmuş, yataktan fırrr! diye kalkabilen, güne erken başlayan insanları kıskanıyorum.hem de çok!
    Bir de göbeği açık kıyafet ve mini giydiğinde üşütmeyen, bağırsakları bozmayan kadınları kıskanıyorum."
    Son cümlesindeki kıskançlık biçiminin beni sesli olarak güldürdüğünü söyleyebilirim.

    https://1000kitap.com/OguzhanM "Benim onu sevdiğim kadar, o beni seviyor mu çok merak ediyorum. Yanındaki herkesten kıskanabilirim." diyor mesela. Othello da böyle değil miydi? Desdemona'sını yanındaki herkesten ölümüne kıskanırdı. Ölümüne...

    Jijivisha Bob hayatında kendine saygısı olacak kadar düzenli olup spor yapan, müzik aletleri çalan, gerçekten kendisini mutlu eden şeyleri rutin haline getiren insanları kıskanıyormuş. Bir karar verdikten sonra iradeli şekilde devam ettirenleri kıskanıyormuş. Anı yaşayabilenleri, bir sürü dil konuşabilenleri, onun keşfetmediği onlarca filmi izleyenleri, okumadığı yüzlerce kitabı okuyanları, müzikten anlayanları, düzgün beslenmesi olanları, sakin kalabilenleri, kendi varoluş amacını anlayanları, aşkı bulanları, erken kalkanları ve en önemlisi dünyayı gezenleri kıskanıyormuş. Ne çok şey kıskanıyormuşum Jijivisha Bob ama yazmak da rahatlatmış onu. Othello da monologlarıyla kıskançlık düşüncesini kendisinden savmaya çalışıyordu ama işte insan kendi kendisiyle konuştukça delilik sınırına yaklaşıyor ya zaten.

    https://1000kitap.com/Umutmutlusu "Okuduğu bilgileri, şiirleri veya sözleri unutmayıp her an her dakika şahıs ismi ile paylaşabilen üstün hafızalı insanları aslında kıskanmak değil de takdir etmek diyebilirim sayılıyorsa eğer, bi' de sanırım yağmurda yürüyen gözlük kullanmayan insanlar gözlük kullananlar bunu bilir ne denli güç olduğunu.." demiş. Ben de gözlük kullanan biri olarak bunu çok içselleştirdiğimi söyleyebilirim. :(

    Nur Deveciler tıkır tıkır konuşan, hiç teklemeden kendini ifade eden, karşısındakinin gözünün içine bakarak uzun uzun cümleler kurabilen insanları kıskanıyormuş. Othello'nun da böyle uzun monologları vardı ve sanırım ki insan kıskandığında böyle uzun uzun teklemeden konuşabilmeyi de öğreniyor, sevgi insana her şeyi yaptırıyor.

    Fatma Betül Bildik bir malını başkasına verirken aklı onda kalmayan insanlara, gönülden konuşabilen ve içindekilerini az da olsa ifade edebilecek kelimeleri bulup ahenkli cümleler haline getiren insanlara, Peygamber Efendimizin ahlakına ve özellikle bu aralar kendi kendine fikirler üretip ören insanlara çok imreniyormuş. Keşke herkes böyle şeylere imrense dedim...

    Gökçe son zamanlarda kıskandığı kişi arabası olup onu kullanabilen kişilermiş. Onları geçtiğinde de tüm yorgunluğuna, üzüntülerine, stres kaynaklarına rağmen midesi ağrımayan insanlara epey özeniyormuş. Sağlık en önemli şey gerçekten de, Marcel Proust'un da dediği gibi insan sadece hasta olduğu zaman kendisiyle ilgilenmesi gerektiğini hatırlıyor.

    Meryem zorunluluktan değil keyif için çalışan insanları kıskanıyormuş, hatta sevmediği bir işte çalışmak zorunda olmayan istifayı basabilen insanları da kıskanıyormuş. Valla ben de böyle insanları kıskanıyorum ama gelin görün ki iş kaybetme korkusu bütün diğer korkulardan daha ağır basıyor.

    Aphrodite için okur yazarlığın öneminin bilincine küçük yaşta varmış, birden fazla dil bilip farklı kültürler tanıma fırsatı olan, dünya turuna çıkmış, yaşamı ertelemeyip an'ın tadını yine geçmiş gelecek senteziyle çıkarabilen, hayatı yaparak yaşayarak emeğin kıymetini yine erken yaşlarda bizzat kendi şahsında tadanlara hep gıpta etmişlik gerçeği varmış. Keşke ben de bunlara küçük yaşta varmış olsaydım.

    Asiye Aksak birini sevmeye başlayınca onu çok kıskanıyormuş çünkü kaybetmekten korkuyormuş ; o kadar çok korkuyormuş ki kıskançlığı ve korkusu da pik yapıyomuş. Zirvede bırakıp onu terk ediyormuş ve herkesin hastalığına kimse karışamaz deyip noktalıyormuş kıskançlık tartışmasını. Othello da Desdemona'sını kaybetmekten korkuyordu malum, ne geldiyse bu yüzden başına geldi ya zaten onun da...

    Me... karşısındakinin zevkleri ve öncelikleri farketmeksizin ne tür bir insan olursa olsun onunla her açıdan sohbet konusu açabilen tıkanmayan insanlara imreniyormuş. Ve şuan onun hayali olan şeyleri çoktan gerçekleştirmiş ve içinde yaşayan insanlara imreniyormuş.
    Hatta asıl kıskançlığa gelirsek, gerçekten sevdiğini fazlaca kıskanırmış Me... Hemde yer yer kıskançlığı korkuya dönüşebilirmiş. Kıskançlık ile korkunun paralel ilerlediğini düşünüyorum ben de zaten. Othello'nun da maalesef ki korkusu ve hiçlik hissi daha ağır bastı.

    Le_Penseur 'a göre kıskançlık Edip Cansever'in bu şiiriymiş:
    "Nerede okumuştum, hatırlamıyorum şimdi,
    biri mi anlatmıştı yoksa
    Mahpusunu kıskanan bir gardiyanı
    Ve düşün sevgilim,
    mahpusunu kıskanan bir gardiyan düşün
    Ne kadar acı bunlar
    Kıskanıyorlar hepimizi ve kıskanacaklar"

    Fırçanın Ucunda Kalmış Kahve otoriter olan insanları çok kıskanıyormuş. Bir de ikiden fazla dil bilen insanları. Sert görünüşlü biri olmadığı için her zaman buna imrenmiş Fırçanın Ucunda Kalmış Kahve. Açıkçası ben de ikiden fazla dil bilen insanlara imrenirim, Almanca öğrenmeye çalıştım önceleri ama sonra hiç sarmıyor diye bırakmıştım. :(

    özgür her türlü kıskançlık duygularından sıyrılmış, ruhunu haset yangınlarına karşı korumuş ama etrafındaki insanların hasletlerini görebilecek tevazuya sahip kişilere gıpta etmiş. Muhteşem

    Aynı anda biyoloji, kimya, fizik, din felsefesi, kaos teorisi, evrim, kötülük problemi, normal felsefe, dinler tarihi, kutsal kitaplara, çok farklı düşünce yapısı hakkında bilgiye sahip olan insanları acayip kıskanıyorum. Nasıl hepsini aynı anda öğrenmişler vallahi çok merak ediyorum. Keşke hepsini ben de bilsem. Çok çalışmak lazım çokk. Okumaya çok geç başlamış biri olarak şu alıntıyı buraya bırakıp yoluma devam ediyorum.

    Bilal Günaydın aynı anda biyoloji, kimya, fizik, din felsefesi, kaos teorisi, evrim, kötülük problemi, normal felsefe, dinler tarihi, kutsal kitaplara, çok farklı düşünce yapısı hakkında bilgiye sahip olan insanları acayip kıskanıyormuş. Nasıl hepsini aynı anda öğrenmişler vallahi çok merak ediyormuş. Keşke hepsini o da bilseymiş hatta. Çok çalışmak lazımmış ona göre. Okumaya çok geç başlamış biri olarak şu alıntıyı buraya bırakıp yoluma devam ediyormuş:

    "Buralara nereden geldiğimi biliyorum, gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üstünde sürünerek de olsa oraya gideceğim" Jack London

    Ben de Bilal gibi hissediyorum zaten, bu kadar farklı konu arasından kendimizi olgunlaştıracak ve yeteri kadar geliştirecek bir harman oluşturmak çok yıl ve deneyim istiyor. Umarım bu yolda başaranlardan olabiliriz.

    Saadet Aydınlı "Hayır." demeyi bilen, "başkalarının ben'i" olmayan; herkese rağmen kendi kalabilen, insanlara kendini kanıtlamak zorundaymış gibi hissetmeyen, hayatı olduğu gibi yaşayan ve hayatının başrolünü kimseye kaptırmayan insanları kıskanıyormuş. Bazen hatta sık sık kendi hayatının figüranıymış gibi hissettiği de oluyormuş. Othello da kendi hayatının figüranıymış gibi hissediyordu ya zaten, ne zaman ki kendi hayatımızın başrollüğünden çıkıp figüranlığa geçmiş gibi hissediyorsak bu hayattan kaybolmaya da o kadar yakınızdır.

    -------------

    Ayrıca Othello kitabının salt bir kıskançlık tragedyası olmadığının da bilincindeyim. Dürüstlüğün yalan ve düzen dünyasına yenilişinin, Othello'nun sevgisini ne olursa olsun korumak isteyişinin de farkındayım. Fakat hepimizin çeşitli kıskançlıklarının olduğunu da biliyorum. Maksat kolektif bir inceleme olsun ve sadece benim kıskançlık görüşlerime maruz kalmayalım.
  • 904 syf.
    ·13 günde·Puan vermedi
    Bağışlayalım.. En çok da kendimizi!..
    He bi de karşı konulmazsın Dostoyevski!..

    “Orada, dağın yamacında büyük bir domuz sürüsü yayılıyordu ve cinler domuzların içine girmelerine izin vermesi için onlara yalvardılar. O da onlara izin verdi. Adamdan çıkan cinler domuzların içine girdiler ve cinler sürüyü sarp göl kıyısına sürüp götürdü, göle atlayan sürü burada boğuldu. Bütün bunları gören çobanlar, gördüklerini köyde, kentte anlattılar. Ne olup bittiğini kendi gözleriyle görmek isteyen halk İsa’nın yanına varıp da, içinden cinlerin çıktığı adamı onun dizi dibinde giyinik ve aklı başında oturur görünce dehşete kapıldı. Olaya tanık olanlar, onlara cin tutmuş adamın nasıl iyileştiğini anlattılar.”
    -Luka İncili.


    Diye başlıyor kitap. Bum! Bir tokat. Yatacağımız falakayı fragmanı ile haber ediyor bize Dostoyevski. Biz de, senin vurduğun yerde karakter biter, bizde o karakterlere biteriz diyerek başlıyoruz romana. Öyle de oluyor sayfa başı değil, satır başı gökten başımıza karakter yağıyor. Seç beğen al!

    Dostoyevski karakteri diye bir gerçeklik var. Hiçbirimizin yadsıyamayacağı bir gerçeklik. Hatta hayattaki bir çok kişiden daha gerçekler, kendilerini çoğumuzdan daha iyi tanıyorlar. Belki de bu karakterlerin tüm sorunları bu, kendi üzerlerine bu kadar kafa yormaları sonucunda artık kendilerini, kendilerinde kaybediyorlar. Kendi girdaplarında yitiyorlar. Kendilerini çok iyi tanıyorlar ama bu bilinçle, bu idrak ile bu farkındalıkla baş edemiyorlar. Bile bile lades diyorlar. Kendi fikirleri üzerlerine yoğunlaşarak kendilerini o fikirlerde yoğuruyorlar ama sonunda fikirler uçup gitmiş geriye sadece boşluk kalmış oluyor ve bu boşluk içinde biz okuyucularda kayboluyoruz.

    “Siz o fikri yiyip bitirmiyorsunuz, o fikir sizi yiyip bitiriyor.”

    Ama neyse ki elimizden tutan kişi Dostoyevski bir yanağımıza vuruyorken diğerini seviyor. Bir yandan içimizdeki boşluklardan bizi sırtımızdan iterken, bir yandan içimizdeki sonsuz sevgimize ninniler söylüyor ve bir örümceğin yürüyüşünde bile sevgimizi büyütüyor.

    “Ben hep dua ederim. Duvarda bir örümcek mi yürüyor, ona bakar ve orada yürüdüğü için teşekkür ederim.”

    Siyasi bir roman okuyoruz. Bir yapılanma ve bu yapılanmanın uzak - yakın çevresinde temasa geçtiği kişiler ve bunların hayatları. Ama tabiki bundan çok daha fazlası. Beni içine çeken okuduğum olay ve bunun akışından ziyade Dostoyevski aynasından insan ruhunu seyretmek oldu. Tüm karakterlerin tek tek başrol olduğu, tüm hepsinin fikir dünyasının ortaya konduğu bir roman. Dostoyevski öyle bir yazmış ki, hangi karakterin ağzından konuşuyorsa o olmuş, dahası okuyucu hangi karakteri okuyorsa okuyucu da o karakter oluyor. Dostoyevski’nin rehberliği ile yargılamıyoruz, anlıyoruz. Belki hayatta kimseyi anlayamadığımız kadar anlıyoruz karakterleri ve bu karakterler üzerinden gerçek hayattaki kişileri, kurumları ve olayları. Henüz bir günahın günahkarı değilsek bile her zaman o günaha masum kalacak mıyız belli değil bunu iyice anlıyoruz. Tek kesin bir şey vardır, herkes günahkardır ve günah tek kişilik değildir, herkes her zaman başkasına karşı suçludur farkındalığı ile açıyor beyinlerimizi. Ve biz anlıyoruz, bağışlıyoruz, en çok da kendimizi!..

    “Ah, bağışlayalım, bağışlayalım, her şeyden önce bağışlayalım… herkesi, her zaman bağışlayalım… Kendimizin de bağışlanacağını umalım. Çünkü herkes, hepimiz tek tek, ötekinin önünde suçluyuz. Herkes suçlu.”

    Beni bu kitaba Ursula’nın Mülksüzler kitabı getirdi. Ursula Mülksüzler’i Ecinniler’e karşı kitap olarak yazmış.

    “Diyelim Ay’da yaşıyordunuz. Diyelim bütün bu gülünç rezaletler, bütün bu iğrençlikler orada oldu. Şimdi siz buradan biliyorsunuz ki Ay’da bin yıl size lanet okuyacaklar, yüzünüze tükürecekler. Ama siz şu anda burdasınız ve Ay’a buradan bakıyorsunuz: Orada yapıp ettiklerinizden, oralıların bu yüzden bin yıl boyunca size tüküreceklerinden size ne! Ne umurunuzda olur?”

    Herhalde Ursula’yı bu kısım çok etkilemiş olmalı. Bu kısım sanki Mülksüzler kitabında aydan dünyaya gelen adama ithaf gibi. Dostoyevski insanı her zaman öyle farklı yerlerden yakalıyor o kadar basit kabullerimizden bizi ters köşe yapıyor ki etkilenmemek mümkün değil.

    “İnsanlara herkesin iyi olduğunu öğreten kimse, dünya tarihine son noktayı koyar.”

    Gibi basit bir cümle ile insanı derinden sarsıyor. Ama yılmıyor, yıkılmıyor dahası bitmiyor, tükenmiyor Dostoyevski. Hissiyat ve fikir ebesi Dostoyevski. Yeni fikirleri doğurtup doğurtup beynimize veriyor al bak tut bunu diyor. Bizler ise bu yeni fikirlere o kadar yabancı kalıyoruz ki, beyinlerimizde anlamlandırmaya çalıştığımız bu fikirler, yeni doğmuş kardeşini kucağında tutmaya çalışan çocuk beceriksizliğiyle iğreti duruyor beyinlerimizde. Ama neyseki Dostoyevski bu yeni fikirleri kendi karakterleri üzerinde etüt ediyor tek tek.

    Nikolay ile bilinçli bir ruhun delirilebileceğini, Krillov ile deli bir ruhun daha da delirebileceğini, Şatov ile başlarken bitebileceğini, Stepan Trofimoviç ile biterken başlayabileceğini fısıldıyor ruhumuza Dostoyevski. Varvara Petrovana ile pervane oluyoruz, Darya ile heder oluyoruz, Liza ile çıldırıyoruz ama heyhat rahip Tihon ile bağışlıyoruz ama en çok da kendimizi!

    -spoiler-

    Karakterlerin ruhundan, ruhumuza ruh üflüyor Dostoyevski, ondan her karakterle birlikte ayrı ayrı deliriyoruz, yetmiyor hepsi ile tek tek ölüyoruz. Şatov ile dost kurşunuyla ölüyoruz, krillov ile intihar mektubumuzu imzalıyoruz, liza ile linç ediliyoruz, stepan trofimoviç ile ücra bir kasabada, yabancı bir evde sevdiğimiz kadının kolları arasında ölüyoruz ama en çok da nikolay ile kendimizi bir ip de sallandırıyoruz. Ama ne yapıp edip cinlerimizden arınıyoruz. Domuzlara yükleyip uçurumdan atıyoruz. Ecinni yani sahipliler olmaktan kurtulup mülksüzler oluyoruz.

    Son olarak, kitabın sonunda, kitap ilk çıktığında bir dergide yayınlanırken, kitaba eklenmeyen bir kısım var ki bence tüm kitabın mihenk taşı niteliğinde o kısımı okuyana kadar taşlar yerine oturmuyor, özellikle Nikolay’ın hayatında, tepkilerinde ve dahi sözlerinde bile hep bir şeyler eksik kalıyordu. Ne zaman ki bu bölümü okudum, işte ancak o zaman Nikolay tam anlamıyla bir Dostoyevski karakterine dönüşüverdi.

    Gerçekten insan ruhundan, onun noksanlıklarından ve fazlalıklarından bu kadar iyi anlayabilen bir dehanın kalemini okumak, insanların ruhlarına böylesine açık seçik, çıplak gözlerle bakmak hem dehşet verici hem de büyüleyici. Karşı konulmazsın Dostoyevski!..
  • 176 syf.
    ·2 günde·8/10
    Bu kitaptan önce okuduğum ilk 19.yy Rus edebiyatı eseri Gogol'un Palto'su olmuştu. 'Küçük İnsan' kavramını edebiyata sokan Gogol aynı zamanda Dostoyevski'nin de ustalarından sayılmaktaydı. Bu sebeple Dostoyevski'ye başlamam gerektiğini biliyordum, birkaç güvendiğim kişinin önerisiyle de kendimi bu kitabı okurken buldum. İyi ki de bulmuşum.

    Kitabın ön sözünü okuduktan sonra bu kitaba hazırlık aşamam o kadar uzun sürdü ki herkes incecik kitabı hâlâ bitiremememe şaşırıyordu. Dostoyevski'nin hayatını, kitabı yazdığı dönemde bulunduğu ruh hâlini, içinde yaşadığı toplumu en ince ayrıntısına kadar öğrenmem gerekiyordu ve öyle de yaptım. Aksi takdirde bu kitap bana şu an kattığı kadar yeni fikir katmazdı diye düşünüyorum.

    Kitaba gelecek olursak ilk bölüm yani 'Yeraltı' bölümü diğer bölüme göre kısa da olsa beni çok daha fazla etkiledi. Yazarın bizi o ruh hâline bu kadar çabuk sokuşu ona hayran olmamı sağladı. İlk bölümde anlatılan çoğu olgunun ve psikolojik çıkmazın örnekleri de ikinci bölümde verildiğinde bu kitabın kitaplığımın baş köşesinde duracağını biliyordum.

    İnsan ırkının bu kadar iyi analiz edildiği ve okuyucuya yansıtıldığı başka bir kurguyu hayal dahi edemiyorum. Pozitif bilimlere uymaya çalışırız biz, her şeyi hatta iyiyle kötüyü bile bir mantığa oturtmaya çalışırız, sorunlara karşı duyarsız kalırız çoğu zaman hatta belki de 'farkında olmayız'... İşte karşımızda buna karşı çıkan bir 'Yeraltı İnsanı' var. Yazarın yarattığı bu 'Yeraltı İnsanı' sadece içe kapanıklıktan ibaret biri değil, çok daha fazlası. Okurken karakterin içinde bulunduğu birçok 𝘱𝘢𝘳𝘢𝘥𝘰𝘬𝘴 göze çarpıyor. Bence tam da bu yüzden kitap oldukça sürükleyici ve etkileyiciydi.

    Karakterimiz içinden geldiği gibi davranamıyor ve bunu yapabilen bireylere imreniyor. İçinde yaşadığı çelişkileri dışarı yansıttığında hem kendisine hem de çevresindekilere zarar veriyor, tıpkı Liza'ya yaptığı gibi. Ayrıca kendisini toplumda bir yere koyamıyor ve sık sık yaşam amacını sorguluyor. Tüm bu duygular okuyucuya benzersiz bir şekilde aktarılmış, Dostoyevski felsefe yeteneğini bolca konuşturmuş.

    Kitap hakkında en sevdiğim şey ise yazarın dönemin Rusya'sını Rus halkına kusursuz bir şekilde aktarabilmiş olmasıydı. İnsan özgür seçimleri olmadığı sürece bir hiçtir, diyor karakterimiz ve Dostoyevski de sosyalizmin bu özgür seçimleri engelleyeceğini düşünenlerden. Sık sık farkındalık kavramına değiniliyor. Farkındalığı yüksek ve zeki insanların toplumda önemli bir yere gelemediği ve ayrıca acı içinde kıvrandıkları belirtiliyor. Sınıfsal farklılık da gözler önüne seriliyor:
    "Yağmur yağarken saray yerine tavuk kümesine rastlasam belki de ıslanmamak için kümese girerim ama yine de beni yağmurdan korudu diye minnettarlığımdan ötürü kümese saray gözüyle de bakamam. Siz bu durumda bana gülersiniz ve bu durumda ha kümes, ha saray ne fark eder ki dersiniz. Ben de size derim ki, yaşamda tek gayem ıslanmamak olsaydı dediğinize ben de katılırdım."

    Ayrıca araştırmalarıma göre kitaptan silinen bazı kısımlar var. Metnin orijinalinde "İsa'ya ve Tanrı'ya inanmak buradan çıkış yolumuzdur." tarzı bir mesaj varmış lakin sansürlenmiş. Dostoyevski'nin ne kadar muhafazakâr bir Ortadoks olduğunu ve mistik bir görüş benimsediğini bildiğiniz zaman hikâye bu mesaj ile çok daha tamamlanmış oluyor, çok daha yol gösterici oluyor. Günümüz okuyucusu içinse önemi barındırdığı varoluşçu kavramların yanı sıra başta da dediğim gibi insan psikolojisini çok iyi analiz eden bir kitap olması. Bazı yerlerde sanki karşınızda bir ayna varmış gibi hissediyorsunuz. Ve ben insanlığın bu aynaya ihtiyacı olduğunu düşünenlerdenim.
    İyi okumalar...
  • Size yemin ederim, her şeyin farkında olmak hastalık. Gerçekten yaman bir hastalık hem de. Kişinin günlük ihtiyaçları için, normal insan farkındalığı son derece yeterli.
  • 140 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Dostoyevski'nin her eseri gibi mükemmel olan eserlerinden biri "Yeraltından Notlar".
    Benim için yazarın bu eserinde diğer eserlerine göre ağır bir anlatımın hakim olduğunu söylemek mümkün.
    2 bölümden oluşan bu kitapta yazar dış dünyadan kendini soyutlamış bir karakter üzerinden insan ve toplum gerçeklerini net bir biçimde ele alarak bizlere sunmuştur.
    Dostoyevski eserinde insanoğlunun kibir, intikam, gurur duyguları yüzünden ne gibi davranışlar sergilediğine ve sergileyebileceğine,"İnsan kendi kendine karşı tümüyle içten olabilir mi?"sorusu ile insanın kendisini sorgulamasına, kendine itiraf etmek istemese bile kendi güçsüz yanlarının zaman zaman farkında olduğuna lakin bu farkındalığı bastırmaya çalışarak görmezden gelmesini, insanların çıkarları uğruna bir arada bulunduğuna ve bu çıkarları uğruna kimseyi umursamayışlarını açık bir şekilde ele almıştır. "Her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; hem de tam anlamıyla, gerçek bir hastalık." diyen karakter üzerinden insan psikolojisi ve toplum gerçekleri üzerinde eşsiz bir analiz yaparak bu güzel eseri bizlere sunmuştur.