• Sema Öztürk
    Sema Öztürk Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton'u inceledi.
    223 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Gogol ile ilk kez tanışma fırsatını bu kitap ile yapmak istedim. Çünkü "Hepimiz Gogol'un paltosundan çıktık!" diyen çok sevdiğim Dostoyevski'nin etkisiyle bu kitapla tanışmak istedim ve gerçekten iyiki tanışmışım...

    Gogol o soğuk ülke Rusya'nın gerçeklerini tüm çıplaklığıyla gören bir göz.Her sınıftan insanı çok iyi tanıyan ve bunu betimlemeleriyle okuruna çok iyi sunan bir yazar. Bu kitaptaki tüm öykülerini kuşkusuz bayılarak okudum. Zaten Rus klasiklerini çok seven ben bu kitapla sevgimi pekiştirmiş oldum.

    Kitabın içindeki öykülere gelecek olursak; ilk öykü Neva Bulvarı'ndaki betimlemeler beni benden aldı ve resmen Rusya sokaklarında Neva bulvarında dolaştım. Bu bulvardaki insanlara denk geldim ve onlar hakkında az çok fikrim oldu. Ve tabi öykü karakterlerimizin yaşadığı hazin durumu da bir o kadar hissettim... Burun öyküsü ise çok ilginç bir o kadar da eğlenceli bir öyküydü. Alışılmışın dışında olması beni kendine çekti... Portre; yine bana o duyguyu veren okuma heyecanımı aynı düzeyde tutan bir öyküydü. Karakterlerin portreye bakarak yaşadıkları o gerilim çok iyi tasvir edilmişti, severek okudum... En çok sevdiğim ve Dostoyevski'nin de söylediğini çok haklı bulduğum en iyi öyküsü ise bence Palto'ydu. Yani bu öyküye cidden kalbimi bıraktım. 'Hayır hayır böyle olmasın' diyerek okuduğum bir öyküydü ve ben doruklarıma kadar hüznü yaşadım. Gogol kesinlikle fakir halkı çok iyi tanıyan ve bunu bize çok iyi yansıtan bir yazar bunu ilk okumamla anladım. Toplumdaki sınıfların biribirine karşı üstünlüğü özellikle ast-üst ilişkisinin tekrar tekrar sorgulanması gerektiği bir öykü. İvan İvanoviç bizim unutmayacağımız bir karakter olarak çoktan gönüllerde yerini aldı... Bir delinin anı defteri ise yine güçlere karşı verilen direnme çok güzel anlatılmıştı. Bir delinin gözünden gelen hicivler sizi oldukça düşünmeye sevk eden satırlardı... Fayton ise kitabın son öyküsü; sizi tebessüm ettirecek bir sonla biten güzel bir öyküydü...

    Ben Gogol'u, Gogol'un toplumdaki insanlara bakış açısını ve her sınıftan insanı çok iyi tanıyan kalemini çok sevdim. Gogol okumakla geç kalmış olabilirim ama ben böyle iyi eserleri uygun zamanda okuma gerekliliğini düşünen biriyim. İyiki bu kitaba erken sarılma fırsatım oldu öykü derlemelerinin yer aldığı bu kitabı her gördüğümde buruk bi tebessüm edeceğim :) Siz de edin diye mutlaka şans verin derim :)
  • 80 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bu novellasında Dostoyevski, liberalizm rüzgarlarına kapılan soylu bir Rus gencinin bir gecelik talihsiz serüvenini alaycı dille ve derin karakter analizleri ile yine mükemmel şekilde anlatır.

    Dönem Rusya'da çarlığın sorgulanmaya başladığı, liberalizm rüzgarlarının estiği dönemdir. Sıradan halk ile soylular arasında yüzyıllar boyu oluşmuş statü farkının ve korkunç uçurumun "insanseverlik" ile aşılabileceğine inanan iyi niyetli ama saf ve tecrübesiz soylu Ivan Ilyic Pralinskiy, kendine inanmayan eski kuşak üstlerine bunu göstermek, aynı zamanda da kendi egosunu tatmin etmek ister. Tesadüfen rastgeldiği memuru Pşeldonimov'un düğününe davetsiz katılacak, gururlu ve kendine güvenli duruşu ile saygılarını kazanacak, onlardan biri olduğunu gösterecek, böylece kuşaklardır devam eden soylu-sıradan halk ayrımını bir kalemde silip atan kahraman olacaktır.
    Ama işler istediği gibi gitmez. Sıradan halkı hiç tanımayan Pralinskiy -ortamın basitliği ve insanların cahilliğinden çok şaşırdığı için olacak- istediği kahramanca girişi yapamadığı gibi onun neden orada olduğunu anlayamayan misafirler de kendisine yardımcı olmazlar. Paniğe kapılan Pralinskiy rahatlamak için içtikçe kontrolü iyice elinden kaçırır, kahraman olmayı hedeflerken gecenin maskarası olur.

    Pşeldonimov geride kalıyor görünse de bence hikayenin en temel ögesidir. Gogolvari bir kahramandır Pşeldonimov; yoksul, çaresiz, silik bir karakterdir. Tam işleri yoluna koyduğunu düşündüğü dönemde, en güzel gününde Pralinskiy'in saçma kahramanlık denemesi ile hayatında kapanması zor yaralar açılır; yeni eşinin sevgisizliği, parasızlığı, çaresizliği, işinden olma korkusu bir daha gitmezcesine yerleşir yüreğine.

    Velhasıl gerçek hayat, romantik liberallerin hayal ettiğinden çok farklıdır. Kaybeden, her düzende, yine garibanlardır.

    Hikaye her ne kadar Rusya'da Çarlık döneminde geçse de, evrenseldir, birçok millete uyarlanabilir. Bu güzel romanı okurken aklıma, - o yılları bilmem, ama romanlarda okudum, akrabalarımdan dinledim- 70'li yıllarda köylüler ile birlikte tarlalarda çalışmaya kalkan, böylece köylünün derdinden anlamayı ve onlarla arkadaş-yoldaş olmayı planlayan romantik Türk solcuları geldi. Bamya tarlasının ortasına giren, ama bamya toplamaktan haberi dahi olmayan iyi niyetli, cahil ve romantik gençleri görünce köylüler nasıl "eyvah, yandık" demişlerse Pralinskiy'i düğünde görenler de aynı tepkiyi vermişler.

    Eeee, ne demiş atalarımız : Yeğniyi yel alır, ağır yerinde kalır...
  • 416 syf.
    Gorki kitaba, fabrikada çalışan işçileri etkileyici bir betimlemeyle durumlarını anlatarak başlıyor. Sonrasında da roman boyunca, alt tabaka insanların samimi diyalogları ile bizi karşı karşıya bırakıyor. Yazar, kitabı 1906 yılında kaleme almış ve hemen ardından da gördüğü ilgi ile beraber birçok dile çevrilmiş.

    Kitabın temelini, 1 Mayıs 1902 gösterilerinde tutuklanan gençlerin yargılanma süreci oluşturuyor. Bununla birlikte 1905 Devrimi'nden önce Rusya'daki atmosfer anlatılmak istenmiş diyebiliriz.

    Rusya'da 2. Aleksandr, 1861'de serfliği ilga ederek kendisine Halaskar(kurtarıcı) Çar unvanı kazandırmış olsa da ilgadan beklenilen sonuç alinamamis; aksine otokrat kesimin Çar'a olan desteği azalmış, özgürlüğünü kazanıp şehre göç eden insanlar şehirde yeni bir kitle oluşturmuş, köylünün üzerinde yeni vergilerle beraber vergi yükü artmıştır. Bunun sonucunda kırsal birçok yerde irili ufaklı isyanlar yaşanmıştır. 19. yy'in sonuna doğru sanayiisi hızla gelişse de bunun ekonomik yansıması adil olmamıştır. Çünkü Rusya'da henüz işçi hakları diye bir şey söz konusu değildir, aksine sadece işverenin hakları vardır. 1905'te Uzakdoğu'da Japonya ile savasilmis ve ağır bir yenilgi alınmıştır. Bu savaşla Rusya, son on yıldır Asya'da kazandığı her şeyi kaybetmiştir. Çar'in da halk nezdinde itibari zedelenmistir. Ama asıl kırılma noktası, haklarını aramak için birtakım girişimlerden sonra, saraya yürümek isteyen halkın üstüne asker tarafından ateş açılarak çokça insanın ölümü ile sonuçlanan Ocak 1905'teki Kanlı Pazar olayıdır. Artık Rus halkı nezdinde 'Baba' Çar imgesi yıkılmıştır.

    Ekim manifestosu ile birlikte yönetimden birtakım tavizler alınınca, devrimin itici gücü olan Liberaller, desteğini çekmiştir. Askerden de destek alinamayinca 1905 devrimi başarısızlıkla sonuclanmistir. Lakin Rusya, mutlak monarşiden meşruti monarşiye geçmiştir ve 1917 Devriminin provası yaşanılmıştir adeta.

    Romanın geçtiği dönem bu şekildeydi. Romanda ise kocasından sürekli dayak yiyen, hayatı boyunca adeta çok dar bir çember içinde yaşamaya mahkum olmuş sıradan alt tabakadan bir Rus kadınının evine konuk oluyoruz. Bu kadının ismi Pelageya Vlasova'dır. Yani 'Ana'dır. Baba ölünce oğul Pavel, bir süre babası gibi içkiye yönelse de kısa süre sonra okuduğu kitaplar ile değişime uğruyor. Eve arkadaşları geliyor, onlarla birlikte kitaplar okuyor, tartışmalar yapıyor. Oğlunun bu değişimini ise Ana, çok yakından takip ediyor. Başlarda korku ile takip etse de her geçen gün oğlunun davasını daha yakından tanımaya ve bu davada kendisini bulup, onu sahiplenmeye başlıyor. En çok da oğlunun ve arkadaşlarının Tanrıya karşı inancsizliklari onu üzüyor ve bir yerde onlarla olan bu konudaki sohbet üzerine çok üzülüp ama aynı zamanda çok etkilenip gece ilk defa duasını etmeden yatıyor. Sonraki bir diyalogunda ise 'Tanrıya değil, İsa'ya inanıyorum' diyerek aklıma Dostoyevski'yi getirecekti Ana.

    Pavel, çalıştığı fabrikada işçilerin haklarını aramada lider konumuna yükselmiştir. Lakin kendilerine karşı ilk yaptırımda, az önce Pavel'i destekleyen birtakım insanlar hemen onu suçlamaya da başlamışlardır. Sonraki devam eden süreçte 1 Mayıs gösterilerinde Pavel bayrağı taşımış ve polisle çıkan arbedede arkadaşları ile birlikte tutuklanmistir. Oğlu hapisteyken Ana, oğlunun bir arkadaşının yanına taşınmış ve bir davaya sıkı sıkı sarılmış, kitaplar okuyan, güzel konuşan, gerçeğin peşinde, ezilen halkın yanında olduğunu söyleyen bu gençlere hem çok ısınıyor hem de onların bu enerjisi ile kendini bildi bileli içinde bulunduğu korku duvarını, sinmisliği, amaçsız, kendini bilmeden sürdürdüğu yaşamının prangalarindan kurtuluyor. Sadece Ana değil, romanda yavaş yavaş tüm halkın uyanmaya başladığını görüyoruz. Çünkü adaletsizlikler, zorbaliklar, ekonomik çöküntü her yerde kol gezmeye başlıyor. Kitabın başlarında "bu inancsiz gençler başımıza iş açacak" veya "bunlar anarşist, uzak durun" gibi noktadaki birçok insanın Pavel etrafında birleşmeye başladığını görüyoruz. Yer yer romandaki birtakım karakterlerin halkı aşağıladigi yani, halktan bir halt olmaz mahiyetindeki durum tespitleri, ümitsizlikleri de azalarak halkın sadece cahil olduğunu ama aydinlatildiginda herkesten fazla hakkına sahip çıkacağı işaret ediliyor.

    Gorki, kitapta sosyalist devrimci gençleri değil, bu gençlerden birinin annesinin geçirdiği dönüşümü merkeze alarak başarılı bir iş yapmış ve kitabın etkileyiciligini artırmıştır. Ayrıca romandaki diyalogların gerçekçiligi de gayet iyiydi. Kitapta tek şerh konulacak nokta, yer yer çok propaganda yapmaya kaçıldığı için sosyalizm yönünde pespembe bir tablo oluşturulmasiydi. Ancak bu durum da romanın artıları içinde göz ardı edilecek düzeydeydi.


    İyi okumalar.
  • 904 syf.
    ·16 günde·Puan vermedi
    Bitti. Sayfa sayısına bakınca beni yorar diye korkmuştum, ne gereksiz bir korkuymuş. Sayfalar hızla akıp giderken durup bir soluklansınlar, hemen gidivermesinler istedim ancak bitmesi gereken bir yer vardı ve bitti. Bense yüreğimde bir dostu kaybetmiş gibi bir acı ve bazı kahramanlar için duyduğum sızı ile kalakaldım. Şimdi inceleme öncesi size kitabın da başlangıcını oluşturan ve Luka İncil’ine ait olan bir alıntı bırakmak istiyorum. İlk başta: “Kitap neden bu şekilde başlıyor, ne alaka?” dedirten bu alıntı, aslında oldukça önemli bir noktaya bağlanıyor. (Merak etmeyin biliyorsunuz olay-sonuç yok ) Öyleyse İncil alıntısı ile başlayalım:

    .

    “Orada, dağın yamacında büyük bir domuz sürüsü yayılıyordu ve cinler domuzların içine girmelerine izin vermesi için ona yalvardılar. O da onlara izin verdi. Adamdan çıkan cinler domuzların içine girdiler ve cinler sürüyü sarp gölün kıyısına sürüp götürdü, göle atlayan sürü burada boğuldu. Bütün bunları gören çobanlar, gördüklerini köyde, kentte anlattılar. Ne olup bittiğini kendi gözüyle görmek isteyen halk İsa’nın yanına varıp da, içinden cinlerin çıktığı adamı onun dizi dibinde giyinik ve aklı başında oturur görünce dehşete kapıldı. Olaya tanık olanlar, onlara cin tutmuş adamın nasıl iyileştiğini anlattılar.” (Luka İncili. Bölüm VIII, 32-36.)

    .

    Şimdiiii, bu alıntı ile başlayan kitap bana neler sunacak hiçbir fikrim yoktu. Hatta konu Dostoyevski olmasına rağmen pek de büyük çekiciliği yoktu. Ancak elimde tuttuğum kitabın bana 3 ayrı inceleme yazdıracak kadar büyük bir eser olduğunu nereden bilecektim? İşte şimdi gördüğünüz gibi büyük bir etki altında, sindirmek için yürüyüş yapıp sakince düşündükten sonra üçüncü incelememi yazıyorum. Öncelikle neden başlangıç ayetini yazdım onu söyleyeyim: çünkü bu ayet kitaptaki bir karakterimiz ağzından Rusya tarihi ile özdeştiriliyor ve tüm kitabın basit bir çözümlemesini yapıyor. Rus halkı olağan şekilde yaşayıp giderken tüm kitap boyunca olanlar Stepan Trofimoviç tarafından şöyle aktarılıyor: “Biliyor musunuz, burada sanki bizim Rusya’mız anlatılıyor! Hasta adamdan çıkıp, domuzların içine giren şu cinler…ve büyük Rusya’mız, aziz, sevimli Rusya’mız, hasta Rusya’mız. Evet hep sevdiğim şu Rusya…ve yüzyıllar boyu onda biriken irin, cerahat, kokuşmuş yaralar, büyüklü küçüklü her türden cin, şeytan… Ama yüce bir düşünce, yüce bir irade, cin tutmuş adamı nasıl sağalttıysa Rusya’yı da sağaltacak ve yüzeyi tutmuş görünen bütün o cinler, irin, pislik, adilik Rusya’nın içinden çıkıp domuzların içine girmeyi kendiliğinden isteyecektir…”

    .

    İstedi mi peki? Yitip gitti mi kötülükler ya da iradesiz fikirler? Halk ne durumda ve ne istiyor? Aydınlar gerçekten “aydınlanmış” mı yoksa küçük kişisel hesaplar peşindeler mi? Ah, öyle zor ki bu eseri sindirmek, öyle zor ki insanoğlunun başka yüzüyle sürekli, sürekli, sürekli karşılaşmak! Tüm sorularımın cevaplarını okuyunca kitapta bulacaksınız elbette ama tüm incelemelerim umarım sizi güzel bir düşünce yoluna iter ve sizleri kitaba hazırlar. Emin olun daha ilk bölümün ortalarından itibaren düşünmeye sevk ediyor Dosto bizi. Hatta ilk sayfasında bir şiir ve bir ayet yazarak düşünceyi başlatıyor da haberimiz olmuyor.

    .

    Kitabı kapattıktan sonra durup bir süre düşündüm. İçinden çıkamadım ve yürümem gerektiğine karar verdim. Yürüdüm, kitabı düşünmeden yürümeye çalıştım. Çünkü normalde Dosto kitaplarında alıştığım karakterler yoktu sanki burada. Hep ters köşe olmuş hissettim kendimi. Kim kimdi ve karakteri neydi anlayamadım. İyi miydi kötü müydü, ne peşindeydi derken zamanla oturdu taşlar. İlk bölümde : “Vah, vah!” dediklerime kitap sonunda sövdüm; ilk bölümde : “ Aman Allah’ım, bu adam hasta!” dediklerime ise kitabı kapatınca gözyaşı döktüm.

    .

    Kitaptan bana kalan esaslı iki duygu var: yalnızlık ve yalnızlık korkusu. Yalnızlığı ise iki ayrı karakterde yaşadım: biri Nikolay ; diğeri Pyotr. Bir yalnızlık kendini avarelik, vicdan, kendini arama olarak yansıtırken; diğer yalnızlık kendini kan ve intikam olarak yansıttı. Yalnızlık korkusu ise kesinlikle Stepan ile özdeş. Gerçi onun karakteri ve sırları bence onunla birlikte yok oluşta ancak büyük bir yalnızlık korkusu çektiği şüphesiz. Siyasi ve dini olarak birtakım görüşleri var ve bunlar kitapta hep üstten anlatılan şeyler. Çünkü Stepan karakter olarak ün ve şöhreti ve hatta biraz da korkaklığı dolayısıyla bu tür şeylerden uzak kalmayı seçen bir karakter.

    .

    Eserde siyasi ve dini olarak hep bir karşıtlık var. Nihilistler ile inancı tam olanlar; sosyalistler ile liberaller hep bir tartışma içinde. Ancak bu size sürekli siyasi ve dini söylem yapıldığı fikrini vermesin, aksine bütün bunlar öylesine günlük hayatın içinden ve öylesine edebi bir dille aktarılıyor ki dönemi anlamak bir yana dönem içinde yaşıyorsunuz. Yağmur altında elinde şemsiyeniz var ama yağmur fark etmeden kaçıyorsunuz. Bir anda sıcak bir ateş başında semaverden sıcak bir çay yudumluyor aynı anda sözde arkadaşınızın intihar hakkındaki sohbetini dinliyorsunuz, derken bir anda Varvara ile bir öfke nöbetine dalıyor, Liza ile aşkta yanıyorsunuz. Nikolay olup işin içinden çıkamıyor, Şatov ve Krillov olup dünyadan ölesiye nefret ediyorsunuz. Bir keşiş olunca da her şey öyle geçici öyle ölümlü oluyor ki: “ geçici taşıyıcılarımız olan şu bedene iyi bakmalı ama önemli olan içimiz”, diyorsunuz. Öyle bir tutku, öyle bir ateş işte bu kitap. Hatta şöyle diyeyim, bencil olan ve kötü olan o malum karaktere tam kızacakken, öfke halinde okumaya devam ederken araya o anda Dosto giriyor ve birkaç sayfa sonra sana şöyle sesleniyor: “Ah, bağışlayalım, bağışlayalım, her şeyden önce bağışlayalım…herkesi ,her zaman bağışlayalım.” İçinizden o an bir ses yükseliyor tüm zamanlara doğru: “ Bağışlıyorum, Dosto, bağışlıyorum. Bağışlıyorum ve kendimin de bağışlanması için izin veriyorum.”

    .

    Son olarak kitabın aslında ana karakteri olan ama hep bir şekilde bir yerlerde gizli kapaklı durmak isteyen ve yaptığı her şeye karşın (tek bir şey hariç) kitapta sevdiğim bir karakterden Nikolay’dan bahsetmek istiyorum, ancak bunu da Dostoyevski cümleleriyle yapmak istiyorum. Nikolay’ın yaptığı bir eylemden ötürü kitabın bir bölümü sansürleniyor ve o kısmı yayınlanmıyor. (Bu kısım en son ek olarak verilmiş merak etmeyin.) Bunun üzerine Dosto karakteri açıklayarak bölümü yayınlatmaya ikna etmek istiyor ama ne fayda, etki etmiyor. Yalnız, onun yaptığı tanım bence oldukça mühim. Özellikle Nkolay’ı anlamak için oldukça mühim. Onu da bırakarak artık bu incelemeyi, yorumu sonlandırıyorum. Aksi halde aklıma fikirler ve alıntılar geldikçe sayfalarca yazacağım. Tanımımız şöyle, diyor ki Dosto : “Bizim tip, başlı başına toplumsal bir tip (tabii bana göre): İşi gücü olmayan, avare bir Rus insanı, ama kendisi böyle olmak istediği için böyle değil; bütün yakınlarıyla ve onun için değerli olan her şeyle, en önemlisi de diniyle bütün bağlarını kaybettiği için bu hale düşmüş, kahrından kendini sefih bir hayata vurmuş; ama vicdan sahibi, kendini yenileyebilmek, yeniden inanmak için hummalı bir çaba gösteren, bu uğurda eziyet çeken, kahrolan bir insan.”

    .

    Evet, bence yeterli değil ama yeterli diyelim Umarım olumlu bir etkim olmuştur, keyifli olumalar şimdiden ve eminim öyle olacak. Sevgilerimle.
  • “Gogol dedik çıktık yola
    Don Kişot’la kurduk oba
    Palto’suyla Burun’uyla
    Sen ne büyük adamsın Gogol Amca”
    Merih B.

    “Burnumuzun ucunu görecek durumda değilken, burnumuzun dikine giderek, Rus edebiyatına burnumuzu sokalım dedik. 'Büyük Burnu', pardon Nikolay Vasilyeviç Gogol’ü seçtik . Peki bu üç günü burnumuz kaf dağında mı gezdik? Ne gezer… Gogol, hepimizin burnunu sürtmeyi başardı. Ama biz yılmadık. Hiçbir bilgiye burun kıvırmadan hatta canımız burnumuza gelerek burnumuzun dikine gittik. Sonuç mu ne? Hık deyip Gogol’ün burnundan düşmesek de Gogol’ün dünyasıyla burun buruna gelmeyi başardık.
    Evet, herkesin burnu yerindeyse bu yolculuğu burnu kanamadan hallettik demektir, o zaman başlıyoruz.”

    Rusya’dan gelen soğuk hava dalgasını Gogol’la yumuşatarak yazı bitirmeye karar verdik. Üç gün süren bu kutlu görevde tam manasıyla Gogollendik diyebiliriz.
    Peki, bu üç gün nasıl mı geçti?
    Çaylar kahveler hazırlansın, hazır mıyız?
    Şu müziği de iliştirelim de başlayalım yolculuğumuza…
    https://www.youtube.com/watch?v=6LuREkiF_Hs

    Efenim kimimiz başkentten düştü yollara, kimimiz Kocaeli, kimimiz Aydın, kimimiz kadim şehir İstanbul ve tabii merkezimiz tarihi şehir Bursa’dan. Şehre ayak basınca “Cağnımız organizatöremiz Kevser” aracılığıyla özel aracımız bize merhaba dedi. Herkesi toplaya toplaya pek bir rahat geldik obamıza. Bu yolda son dakika rahatsızlanan arkadaşlarımıza geçmiş olsun der haklarını bir sonraki kampa saklarız.

    Ve obaya varış!
    Yemyeşil doğası, binbir çiçekli bahçesiyle nehir kenarında konuşlanmış kampçı dostu “Dostum Doğa Sporları ve Turizm Merkezi” tam bize göreymiş. Söğüt ağacının altında enfes nehir manzarasına karşı kurduk obamızı. Gogol’ün bayrağını göndere çekerek ilk demiri günahsıza da çaktırdık ya artık sırtımız yere gelmez :)

    Bayrağımızın büyüklüğü bizi sarıp sarmalamak isteyen Gogol’un gözlerinden piksel piksel anlaşılıyordu.

    Bayrağımızı açarken :)

    https://www.youtube.com/watch?v=U7lN0BPLDrw

    Ve artık başlasın kampımız…
    Geleneksel tanışma etkinliği ile hem kaynaştık hem de gelecek üç günün sinyallerini aldık: Çok eğleneceğiz :)

    Kaynaşan grubu aldı bir ürperti, dedik Novodeviçi mezarlığından haber geldi, artık vaktidir Gogol’u selamlamanın, var mısınız onu daha iyi tanımaya?
    Kızımızı Gogol’u en iyi tanıyan tüccara mı yoksa burun sahibi 9. Dereceden memur Çiçikov’a mı versek kararsızlığını gidermek için bir yarışma yapmak şart oldu. Çay ve simidin sponsorluğunda kıran kırana geçen yarışmanın gruplarına bir bakalım

    merih Bozdemir ve fotoğraf karesinde olmayan Özlem (Yaz) :)

    Bengü ve Nesrin

    Samet Ö. ve A.Rahim Kara

    Jüri ve moderatörler
    Selman(Selman Ç.) - Elif(Roquentin) - Kevser(NigRa)

    Neler öğrenmedik ki, Gogol Bordello'yu, Novodeviçi mezarlığında ülkemizi temsilen yatan mezar arkadaşı Nazım’ı, peygamberimiz Puşkin’i, tiyatrolarını, filmlerini ve daha neler neler…

    Ve kazanan... and the Gogol awards goes to…
    "Eşit Ağırlık" grubu
    Bu da ödül törenimiz…
    https://youtu.be/G3JkGTe0xg8

    Bilgi yarışmasında çok çaba sarf ettiğimiz için enerji toplamaya doğru mangal başına. Efenim grubumuzun her bir üyesinin on parmağında on marifet olduğu için dört koldan çalışarak bu enfes sofrayı hazırladık.

    Her kampımız bir yenilikle kendini geliştiriyor efenim
    Ülkemizde iyi şeyler de oluyor dedirten bir bilgi vermek isteriz. 2010 yılında TRT Türk'te yayınlanan, “Kentler ve Gölgeler” kentlerin ruhunu yansıtan sembol isimlerini, yaşamlarından örneklerle; Türkiye’nin başarılı isimlerinin eşliğinde, yaşadıkları ülkelerin atmosferinden ekranlara getiriyor. Türkiye’den alanlarında uzman sanatçılar, Avrupa’daki meslektaşlarının peşine düşüyorlar. Sanatlarıyla damgalarını vurdukları şehirlerde, onların izlerini sürüyorlar.
    Biz de Gogol’u daha iyi anlamak için, doğduğu ve edebiyatının beslendiği topraklarda Kiev’de dinledik. Film aralarında yaptığımız sohbetler de ayrı bir hava kattı, muhteşem bir paylaşım yaptık.

    https://www.youtube.com/...7_cPzE314&t=757s

    İlk günü kapatırken olmazsa olmazımız ateş başında şiirli şarkılı eğlencemiz…

    Bengü arkadaşımızın ukulelesi ile Gogol başlığında çıktığımız yola, müzikle beslenip Nazım Hikmet Ran’a Cem Karaca’ya Can Yücel’den Ahmed Arif’e tüm kalplere dokunarak uçtuk dünyanın tüm topraklarına…
    Gece bizi devirmedi, biz devrildik de döküldük yollandık çadırlara ertesi güne umut ve heyecanla.
    https://youtu.be/epNvAT0lK5o

    2. gün

    Sabah güneşini selamladık hep beraber, geleneksel uyanma marşımızla, hangisi mi?
    https://www.youtube.com/...zSadTJ5LL-8&t=7s

    Yoğundu bugün programımız, dört koldan hazırlıklar tamam, bir takipçimizin de deyişiyle "Yığışıp Gogol danışılacak." Evvela bir ısınma oyunu lazım bize, kitabı konuşmadan kendimizi konuştuk ki iletişim dilimizi öğrenelim. Dinliyoruz konuşuyoruz ya hazırız artık Gogollenmeye.
    Don Kişot Kampçıları'nın kitap atölyeleri başkadır, hem çok renkli hem bol kaynaklı hem de yaratıcı drama etkinlikleriyle desteklenir.
    Yazarın eserin her adımını anlamaya ant içmiş çıkarız yola, durur muyuz?
    Durmayız.

    Atölyeye başlamadan önce tüm katılımcılarımıza bir hediyemiz vardı.
    Erdal Öz’ün 1956-1998 yılları arasında, aralıklarla tuttuğu günlükleri: Yarın, Nasıl Bir Gün Olacaksın?
    Erdal Öz, 50’li yılların ortalarında, yirmili yaşlarının başlarında tutkulu bir gençtir; durmadan okur, kendi kuşağından arkadaşlarıyla birlikte “yeni” bir edebiyat dilinin peşine düşer. 70’lerde edebiyat tutkusuna devrimci düşünceler eklenir, sahibi olduğu Sergi Kitabevi’nin paket kâğıtlarına yazdığı alıntılar gerekçe gösterilerek tutuklanır, günlüklerini küçük kâğıtlara yazar. 90’lı yıllarda artık ünlü bir yazar ve yayıncıdır. Ülkesinin sorunlarıyla ilgilenmekten de, edebiyat tutkusundan da hiç taviz vermemiş bir yazar…

    İşte Atölyemiz;
    (Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton)

    Önce Rusya dolaylarından ezgilerimizle yola çıktık, Neva Bulvarı boyunca dizilmiş tablolarını sergileyen ressamımız Çartkov’un tablolarının önünde Piskarev’le bir soluk aldık, Akakiy’in soyulduğu Kalinkin köprüsünde dolaştık, ah burda olsak kaptırır mıydık Palto’yu, bindiğimiz gibi faytonumuza uzaklaşırdık İspanya Kraliyet Sarayı’mıza doğru, bir de kaptırmamaya çalışarak burnumuzu…
    https://www.youtube.com/watch?v=yPpfDUgVnmU

    Bunlar da atölyemizden kareler

    Saatlerce süren Gogollenmeden neler neler çıkardık.
    Dinleyelim arkadaşları;

    İlk öykümüz;
    Neva Bulvarı

    Neva Bulvarı’nda yürüyen insanlar tıpkı bir podyumda yürür gibi bulvara çıkmadan önce özenle hazırlanıp kendilerini gösterme derdindeydi. Bu bulvarda her şey bir maskenin ardına gizlenmişçesine sunilik barındırıyordu. Sanki burada zaman ikiye bölünüyordu. Öğleden önce insanların yaşam telaşıyla hızla akan caddede, öğleden sonra adeta ağır ve gösterişli bir şölen düzenleniyordu.
    Neva Bulvarı'nın tasvirini okuduğumuzda adeta bir sosyal medya çağrışımı geliyor aklımıza. Çünkü "Neva Bulvarı, insanoğlunun yarattığı en iyi şeylerin sergi alanı niteliğindedir. Herkes bir şeylerini göstermeye çalışır." ayrıca Gogol "Düşlerimizde gördüğümüz şeylerle gerçek dünya arasında ne kadar uyum varsa, onunla Petersburg halkı arasında da o kadar uyum vardı." diye tanımlıyor Neva Bulvarı'nı. Baktığımızda da aslında sosyal medyada gördüğümüz ve gerçek olan arasında da benzer bir ilişki var diyebiliriz.
    İşte tam burada iki arkadaşın, ressam Piskarev ve teğmen Pirogov’un öyküsü vuku bulur. Caddede yürüyen iki güzele meyleden bu arkadaşlardan Piskarev yani, sanatın, duyguların ve hayallerin insanı, yani bir ressam, bir kadına vurulur, peşinden gider.
    Neva Bulvarı’nın ışıltıları altında güzelliği, giyim kuşamı ile kendine yücelik katmış kadının iffetsiz olmasını kaldıramaz ve düşler âleminde kaybolup gider öyle ki; ”Sonunda tüm yaşamı düşler oldu, bu değişimle birlikte de gerçek âlemle düşler âlemi yer değiştirdi sanki ve şöyle bir terslikle yüz yüze kaldı: Uyanıkken uyuyordu, uykudayken ise uyanıktı.”
    Bir çöküşün öyküsüdür Piskarev’inki.
    Dönemin insanlarını, kadını ve erkeği, şehrin aldatan ışıltısını çok güzel işlemiştir Gogol. 200 yıl geçmesine karşın pek de bir şey değişmemiş sanırım. Günümüzün Neva Bulvarı da instagramdır, facebooktur, onbeş kameralı telefonlardan çekilen filtrelenmiş bir dünyadır Neva Bulvarı.
    O yüzden biz biz olalım, Neva Bulvarı’na inanmayalım!

    Burun
    Bir sabah uyandığınızda yatağınızda böceğe dönüşmüş olarak uyanabilir; kahvaltı masanızda ekmeğinizin içinden bir başkasına ait burun çıktığına veya kendi burnunuzun dikine giderek gezintiye çıktığına şahit olabilirsiniz. Yaşamın size ne sürprizler hazırladığını bilemezsiniz öyle değil mi? Gogol’un Burun öyküsünü okuduğunuzda büyüsel ama bir o kadar da gerçek bir dünyaya gideceksiniz. Gideceğiniz bu dünyada burun öyle yükseklerde görür ki kendini üçüncü dereceden bir memurmuşçasına dolaşır sokaklarda. Zaten gerçek hayatta da insanın makamı yükseldikçe “burnunun büyüdüğüne” şahit olmuyor muyuz?
    Burnunu kaybeden, sekizinci dereceden bir memur olan Kovalev’in burnunu araması, burnun bir kişiliğe bürünmesi, kabullendiği anda geri gelmesini anlatır. Fakat nasıl bir anlatım! Bu burun Kovalev’in karakteri midir? Kibri mi?, Hayalleri midir? Yoksa alelade bir burun mu? Ya da her şey bir rüyadan mı ibaret?
    Bütün bunları anlatırken bir taraftan da dönemin bürokrasisini eleştirir Gogol. Burnunu bulmak için gittiği gazete çalışanının, zengin bir kadının kayıp köpeğinin ilanını yazarken Kovalev’in burnu için çaba sarf etmemesi, emniyet müdürünün onunla alay etmesi, insanların kayıtsızlığı… Sonunda büyü gibi nedenlere bağlaması da çaresiz kalan insanın nelere sığınabileceğini gösteriyor.
    Hikayede alt zümreden olan bir berberin bir şey yapmamasına karşın suçlu bulunması, burnun onun ekmeğinden çıkmış olması da ayrıca güzel bir iğnelemedir. Ekmek emeği temsil eder, burunu da sümük, yapışkan gibi düşünürsek pisliği çağrıştırdığını görebiliriz. Rusya'daki o dönem memurlar arasındaki yolsuzluk, rüşvet gibi durumlar da halkın emeğinin sömürülmesi ya da haksız kazanç gibi yorumlanabilir.
    Rusça “HOC” olarak yazılan burun tersten okunduğunda “COH”, yani hayal anlamında kullanılır. Karakterimiz burnunu kaybettiğinde aslında hayallerini de kaybediyor.
    Peki, burunla ilgili deyimleri hiç düşündünüz mü bu hikayede?
    Burnu havada olmak
    Burnunu sokmak
    Burnu düşse almamak
    Burnu büyük olmak
    Burnu Kaf Dağı’nda olmak
    Burnunda tütmek
    Burnundan fitil fitil getirmek
    Burnunun dikine gitmek
    Burun kıvırmak…
    Burun ile ilgili Nabokov "Onun yaratıcı çalışmalarını incelerken Leitmotiv olarak burun ile hep karşılaşacağız; kokuları, hapşırıkları ve horultuları onun kadar büyük bir hazla betimleyen yazar bulmak zordur. Şu ya da bu kahraman, sanki burnu bir el arabasına konmuşçasına, yuvarlanaraktan konuya dalar;" yazmış ki Gogol'un hangi öyküsünü okusak gerçekten de dediği gibi burunlarla karşılaşırız. Adeta ayrı bir karakter gibi önemli burunlar Gogol için. Kendi burnu çirkin diye mi böyle yoksa Freudsal bir anlam mı aramalıyız (burun – penis ilişkisi/kastrasyon karmaşası) bilemeyiz.
    Ama okurken çoğu kez tebessüm ettirdiği ve hikayelere sıcak bir hava kattığı aşikar.

    Portre
    Sanat sanat için mi sanat para için mi?
    Tüm insanlığın lanetini üzerinde taşıyan bir tefeci, onun ürkütücü gözlerini ve gizlerini betimleyen portresi... Paranın ve şöhretin gücüne yenik düşerek ideallerinden vazgeçen ve sonunda portrenin lanetine bulaşıp aklını iplerini elinden kaçıran ressamın öyküsü size kimliğimizi sorgulatacak...
    Sanat ortaya neler çıkarabilir, neyin peşindeyiz, hayat ideallerimiz neler, iç dünyamız sanatı nasıl etkiler? İki kısımda oluşan portrede bu meselelerin hepsi üzerine düşünebiliriz. Çartkov’un idealist temiz bir ressamdan bir canavara dönüşümünün öyküsünü anlatırken bizlere de düşünecek birçok mesele bırakmıştır Gogol.
    Bu öyküdeki portenin canlanıyor, ruh kazanıyor olması Oscar Wilde’in Dorian Gray'in Portresi eserini de anımsatıyor. Özellikle ikinci bölümde portrenin yapılış hikayesi anlatılırken "...bu çizgileri tuvaline aslına uygun bir biçimde aktarabilirse doğaüstü bir güçle sürüp gidecekti yaşamı, böylece de bütün bütüne yok olmaktan kurtulacaktı; bu dünyada varlığını sürdürmesi gerekiyordu onun" kısmı tamamen gençliğini hep korumak istediği için doğaüstü bir güçle anlaşan ve kendisi yerine portresi yaşlanan Dorian Gray'i. Belki de Gogol'un ressamı Çartkov da Dorian Gray gibi ruhunu şeytana yani paraya satıyor diyebiliriz.
    “Kuşkusuz abartma payı vardı bu öykülerde” diyerek ne kadar fantastik dünyalarda gezindiğini de bizlere aktarır. Öbür taraftan resim sanatı aracılığıyla sanat alanında eleştirisini yaparken edebi alanda da ne kadar özgün, kendi çizgisinde bir edebiyatçı olacağını da bizlere göstermiştir. Kitapta yer alan diğer eserlerine nazaran daha fazla açıklama gereği duyduğu bu hikayede, ilk bölüm sonu itibari ile bizlere yeterli mesajı verebilecekken, ikinci bir bölümle hikayedeki eksikleri kendisinin doldurmuş olduğu bir eserdir.

    Palto
    “Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık.”
    İçinde bulunduğu sistemin gaddarlığını esprili bir dille anlatmıştır Gogol kendinden sonrakilere. İhtiyaçlarını karşılamak adına büyük sıkıntılara giren Akakiy Akakiyeviç’in hikayesidir bu, doğduğunda hayatın güzel bir isim sunmadığı bir insanın öyküsüdür, dünyaya müdahale etmeyen, tek görevi yazıları temize çekmek olan bir adam. Yegane zevki işidir, eğlenmez, arkadaşlık kurmaz, yer içer ve uyur. Ellili yaşları geçkindir ve terfi alamamış çalışkan bir memurdur. Hoş terfi şansı gelmiş olsa da geri çevirmiş ve bildiği iş olan temize çekme memurluğuna devam emiştir.
    Yüzyıllar geçip coğrafyalar değişse de bazı insanların insanı insan yapan değerlerden ne denli yoksun olduklarını bir kez daha görmemizi sağlamış pek sevgili yazarımız Gogol. Öykünün başkişisi Akakiy Akakiyeviç’in adı soyadı bile bu kahramanın tekdüzeliği ne kadar içselleştirdiğini kanıtlar nitelikte.
    Sistemin bu saf ve çalışkan insan karşısında ne kadar gaddarlaştığını anlatırken, bürokrasinin lüzumsuz işlerini de eleştirir Gogol. Bir palto almak için çalışırken yaktığı muma kadar tasarrufa giden Akakiy, önce insanların saldırılarıyla, sonrasında bürokrasinin tokatıyla alt üst olur. Gogol, Akakiy’in hayaleti ile intikam alır tüm bu sistemden. Gerçekten Akakiy’in hayaleti midir, yoksa vicdan muhasebesi mi yahut sistemin bir gün gelip güçlü ettiklerini yutabilecek olması mıdır tartışılır.
    Kitapta hiçbir anlatılan tesadüfi değil. Olayların gerçekliği Gogol'un sarkastik anlatımıyla muhatabının yüzünde Petersburg'un soğuk rüzgarları kıvamında bir tokat etkisi yaratıyor. Yazarımızın bu eseri yazarken, kendisine anlatılan ve etraftakileri güldüren bir hikâyeden yola çıkmış olması da onun sıradanın ardındaki acı gerçeği görme yetisi konusunda ne denli başarılı olduğunu gösteriyor.
    Eser boyunca yazar anlatıcı okuyucuyla sohbet ederek modern anlatı geleneğinin kalıplarını aşıp anlatıya farklı bir üslup özelliği katıyor. Biçem özellikleri bir yana bu kitap gerçekten kendiyle ve toplumla hesaplaşmak isteyenler için bulunmaz bir nimet...
    Uzun lafın kısası palto meselesi her çağın meselesidir, haliyle Dostoyevski Gogol’un paltosundan çıktığımızı söylerken besleneceği kaynağı da işaret etmiştir. Tolstoy’dan, Dostoyevski’den yer kalmamıştır belki o paltoda ama bizler de bir köşesinden tutabiliriz bu paltonun.

    Bir Delinin Anı Defteri
    Algıladığımız gerçekliğin ne kadarının bize ait, ne kadarının kurgusal bir düzenin bir parçası olduğunu biliyor muyuz? Bir günlük tutsak ve orda düşlediğimiz ülkenin kralı olsak kim karşı çıkabilir bize? Umduğumuz dünya yaşadığımızdan daha güzelse böyle bir düzenin parçası olmak orda düş uykusuna yatmak güzel olmaz mı? Bir Delinin Anı defterini okurken herkes kendi ütopyasını kurgulamalı çünkü bu çirkin düzenden kaçmak için bir yerlerden başlamak gerekiyor.
    Köpekten mektuplar almak, büyük şeyler olacağını hissederken ispanya kralı olmak, görevin müdürün kalemlerini açmakken müdürün kızının senin aşkından yanıp tutuşması… Hayat böyle insanlar için çok zordur, bir taraftan krallığın tüm yükü, öbür taraftan Sofie’nin aşkı, Ivanov olmasa bu kadının, bu ülkenin hali nice olur. Dünya da garip bir yer olmaya başladı, bakkaldan çay alan inekler konuşan balıklar, nereden çıktı bunlar. Bir de köpekler var tabii bu kadar zeki canlılar konuşabildikleri halde niçin susuyorlar, dünyada bu kadar sorun varken onlar da fikirlerini söyleseler bir şeyler daha kolay çözülmez mi? Tabi İspanya kralı olarak bu problemlere çözümler üretmek Ivanov’un boynunun borcudur. Kim yaşadığı ülkede böyle bir kral istemez ki, üstelik bu İspanyolların garip tahta çıkma adetleri varken, kralı falakaya yatırmak da neymiş! Bir önceki kralı kaybetmeleri de cabası, ne acayip millet şu İspanyollar, neyse ki Ivanovic bir kadın başa geçmeden olaya el koydu da problem kalmadı.
    Biz ikna olduk İspanya Kralı’na.

    Fayton
    Bu konu hakkında konuşmak istemiyoruz :)

    Atölyemizden videolar
    https://www.youtube.com/watch?v=wHiW485_YW4
    https://www.youtube.com/watch?v=roM6HQf-J5U
    https://www.youtube.com/watch?v=8G7P5YwDvWc

    Tüm bu hikayeler başımızı döndürünce biz de kitaptan yeni bir dünya çıkardıkJ
    “Siz siz olun Neva Bulvarı’na inanmayın!” Zira bedenden koparak bağımsızlığını ilan etmiş, yüksek dereceden iki dirhem bir çekirdek memur burunlar, kıl aldırmamacasına çalımlı çalımlı kol gezerler orada. Bu önemli burunlar kendi derecelerindeki burunlarla karşılaştıklarında, soylu olmanın onlara armağan ettiği üstün bir aristokrat havayla önceki akşam izledikleri tiyatro veya konser, yahut havaların gidişatı gibi önemli konular üzerinde uzun uzun fikir mütalaalarında bulunduktan sonra akşam toplantılarında kâğıt oynamak üzere başka önemli burunlarla buluşurlar.
    Bu önemli burunlardan sıkılırsanız Petersburg’un ıssız ve tekinsiz ara sokaklarına girmek gerekir biraz. Örneğin çağın en yetenekli ressamlarından birinin dairesine çıkarken paltonuzun, çizmenizin kirlenmemesi için titizlikle tırmanmalısınız merdivenleri. Dairesine girildiğinde duvarda asılı onlarca kez yamanmış bir paltonun eşlik ettiği sefalete acınırsa üç beş ruble bırakarak, kafa karışıklığından asla tamamlanamayacak, ancak yine de sanat kıpırtılarından yoksun olmayan bir tuval satın alınmak istenilebilir. Ancak ressamla geçirilen vakit çok iyi değerlendirilmeli. Çünkü bir dahaki ziyarette dişil bir burnun sebep olduğu hayal kırıklığıyla kendini öldürmüş olan ressamın, kapıyı açamayacak olmasından sebep evde olmadığı sanılıp kapıdan dönülmek zorunda kalınabilir. Veya kapıdan dönüldükten sonra bir kadeh votka için gidilen Neva Bulvarı’nda, bir kupa arabasının içinde ressamın kendisiyle değil de burnuyla karşılaşılabilir. Ancak önemli bir kişi olan ressam burnun yanına yaklaşıp iki çift laf edebilmek ne mümkün!
    En iyisi mi Neva Bulvarı’ndan uzak durun siz.

    Konuşuyor konuşuyoruz ama bitmiyor Gogol’un büyülü dünyası. Özgürlük bu ya, dedik göl kenarına inelim de Gogol da biz de bir hava alalım.

    Derken grubumuzun faaliyetlerini uzaktan takip eden meraklı bir gruba denk geldikJ Pek bir hevesli, ilgili başlayan sohbeti enfiye çekerek yok olma arzumuzla sonlandırdık. Cenahımızın özelliklerinin şıp denilip anlaşıldığı(!) anda okumanın ne büyük bir nimet olduğunu bir kez daha anladık.

    Zihinsel doyumu yakaladıktan sonra vücut diğer açlık için sinyal vermişti. Kendimizi mangala mı atsak yoksa ekmek arası sucuk mu yapsak ikileminde kalınca iki etkeni birleştirip mangalda sucukla kendimizi şımartmayı tercih ettik, delirmedik.

    Ve sırada Türkiye’de bir ilk, kampımızın medarı iftiharı, zengin olursak patentini alacağımız, kendi kendini sürekli yenileyen, nefesleri kesen(bu gerçek), zıplayarak puan üreten, Elif’in keyfinin kahyası, adaletin aranmadığı, bulunsa da lazım olmadığı, her etapta ‘Ya bu yarışma şahane’ dedirten bol ödüllü, bol bilgili, yüksek tansiyonlu efsane yarışmamız “Bilmek Lazım Değil”

    *İçeriğini anlatamayız yalnız yarışanlar bilir.
    https://youtu.be/31O1sDOZ93U

    Ve kıyasıya geçen yarışmanın kazananı son dakika hamlesiyle Kevser oluyor. Karşınızda ödül törenimiz:)
    https://youtu.be/rkdN-B4bykk

    Ve gecenin sonuna yolculuk.

    Selman Bey napıyorsunuz? :))
    https://www.youtube.com/watch?v=pzuuZY4MvB4

    3. gün

    Son günün vermiş olduğu hafif buruklukla hazırlıklarımızı yaptık ama Don Kişot Kampçılarında etkinlik biter mi, tabii ki hayır.

    Tamamen kendi üretimimiz yerli ve milli Edebiyat Tabu’muz.
    Kampımız eğlendirirken bilgiyi de çaktırmadan veren, şahane etkinliklere sahip, sahi bunu daha önce söylemiş miydik?

    Dış mihraklardan uzak bu üç günümüzü böylece tamamlamış olmanın gurur ve mutluluğu içinde heybemize bolca anı, gülümseten anılar, kampa özel espri dili, instagramlık afili fotoğraflar, dolu dolu bilgiler paylaşmanın keyfi ve edebiyatın çatısı altında kurulan sağlam dostluklar doldurduk.

    Kampımıza katılan, bizlerle bu etkinliği paylaşan binbir çiçekli bahçenin her bir renkten çiçekleri;
    Doktor Samet’e
    Sağlıklı Bengü’ye
    “Yaz”ın temsilcisi Özlem’e
    Alakasız alakalı Nesrin’e
    Sıfatsız, 7. Dereceden memurumuz Rahim’e
    Nigra’mız, organizatörlerin piri Kevser’e
    Tanımsız Merih'e
    Gerçekçimiz Selman
    Ve bendeniz Big Brother/Sister Edolf’ten kucak dolusu sevgilerJ

    İyi ki geldiniz…
    Yepyeni kamplarda tekrar buluşmak üzere…

    Bizi takip etmeyi unutmayın :)

    https://www.instagram.com/donkisotkampcilari/
    https://www.twitter.com/donkisotkamp