• İslamı kabul etmeyenler için de çevrelerinde yaşayan yoğun Müslüman nüfus arasında
    Yunanca'yı bırakarak tamamen Türkçeyi benimsemiş oldukları görüşü ileri sürülmüştür. Bu görüşlerin geçerliliği tartışılabilir niteliktedir. Çünkü, bizzat Türkçe konuşan Ortodoks Karamanlıların
    bu konuda neler söyledikleri incelenecek olursa ortaya ilginç bir portrenin çıktığı görülür. Nitekim, Türk-Yunan nüfus mübadelesiyle özellikle Kayseri, Niğde, Nevşehir, Aksaray ve
    Konya'dan Yunanistan'a gönderilen Karamanlılar üzerinde yaptığımız saha çalışması sonucunda bugün Türkçenin hala canlı bir şekilde bu insanlar arasında yaşadığı, birinci kuşak
    dışında ikinci kuşaktan Türkçe konuşabilenler olması bir tarafa,
    konuşulanları anlayanlar dışında az da olsa Türkçe konuşabilen
    üçüncü kuşaktan insanların bulunduğu tespit edilmiştir.
    Kayseri-Sivas yolu üzerinde yer alan Karacaören köyünden
    ailesi Yunanistan'a gönderilen 74 yaşındaki Evangelia
    Petrosoğlu Karacaören'in 100 haneden oluşan ve Müslüman
    nüfus içermeyen bir köy olduğuna dikkat çekerken, köyde Türkçe konuşulduğunu şu sözlerle dile getirmektedir: "Türkçe, Türkçe . . . Binde bir erkekler de yazı bilirdi, çok yazı bilen yoğudu. Neden. . . . köy gapalıydı, çok dışarı çıkmazlardı, okuma bilmezlerdi ". Karacaören köyü gibi bünyesinde Müslüman nüfus bulunmayan
    bir diğer köy olan Taşlık köyü yine Kayseri'ye bağlı olup, Karacaören köyünün kuzey batısında yer almaktadır. Köyde konuşulan dil hakkında Serafim Papadopoulos " ... Urumcayı burda öğrendiler" derken, ağabeyi Mihail Papadopoulos: "Vardı, 185 hane. Alayı da Rumudu, Türk yoğudu " yakında da her hangi bir Türk (Müslüman) köyü olmadığını ve köylerine Müslümanların gelmediğini belirtmekteydi. Yine aynı köyden 88 yaşındaki
    Sultan Çiçekoğlu bayramlarda Müslümanlarla birbirlerine gidip gelmenin olmadığını aralarında da alış verişin gerçekleşmediğini "yoooh etmezdik" diyerek vurgularken, köyde hangi dili konuştukları konusunda: "Türkçe... Urumca kim biliyor. . . Türkçe . . . . " demekte ve kilisede dahi ibadet ederken: "Türkçe Türkçe okurlardı "diyerek günlük konuşma dili dışında ibadet dili olarak da Türkçenin hakim olduğunu dile getirmiştir. Taşlık
    kökenli olan 76 yaşındaki Yuhannis Kulaksızoğlu'nun anne ve babasının Yunanistan'a geldikten sonra bile Yunancayı konuşamadığını belirtmesi de ayrıca dikkat çekmektedir.

    Karışık olmayan, yani sadece Ortodoks nüfus barındıran köylerden birisi de yine Kayseri-Sivas yolu üzerinde yer alan Rum Kavak köyüdür. Bu köyden 11 yaşında ayrılmış olan Yohannis Pavlidis Müslümanların düğünlerine geldikleri halde kendilerinin pek Müslümanların köyüne gitmediklerini ve birbirlerine
    zararları olmadığını belirtirken, yine aynı köyden 90
    yaşındaki Kosmas Pavlidis "dostumuz varıdı şöyle gıl gadar
    dokanmadılar bize. Onlarla girer çıkardık, öyle koylerine giderdik . .
    onlar gelirlerdi" dese de, Paskalya bayramında bazen Müslümanların
    köylerine geldiklerini, ama Müslümanların bayramlarında
    veya düğünlerinde kendilerinin pek gitmediklerini ileri sürmektedir. Diğer taraftan köyde: "Türkçe konuşurduk. Rumca yah . . . " derken yine kilisede ibadet ederken Rumca'yı anlamadıkları için
    papazın İncil'i Türkçeye çevirdiğini belirtmekteydi.
  • «Bizim dostumuz kim?» diye haykırdı. «Bizdeki dostluklar, bir kemik parçası için hırlaşmaya başlayıncaya dek sürer.»
  • 616 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Selamlar tekrar .. İstiyordum ki, Fakir Baykurt 'un özyaşam öyküsü olan bu seriyi sizlere sırasıyla tanıtayım .. Yalnız kitapta öyle çok ayrıntı ve öyle çok isim var ki, unutmamak için sıcağı sıcağına hemen yazayım iki satır da olsa dedim .. Unutursam cidden yazık olur ... Çok uzatmadan hemen girizgahı yapalım ... Uzatmadan dediğime de çok inanma =))

    Efenim biliyorsunuz , bizim yakın siyasi tarihimiz esasen bir "darbeler" tarihidir.. Hele ki Adnan Menderes'in cansiperane katkıları eşliğinde "hep destek - tam destek" mottosuyla Amerika'ya entegrasyonun tam anlamıyla sağlandığı dönem sonrası, yapı itibariyle Latin Amerika ülkelerinin siyasal tarihine dahi rahmet okutur.. Bu darbeler neden olmuştur , bu darbelere kim yol gösterir olmuştur , bu darbelerin savunucuları kimler olmuştur falan .. Bunları daha önce defalarca anlattım .. O yüzden es geçiyorum uzun uzadıya anlatmadan .. Tanıtımda eser miktarda bu soruların cevabını bulacaksınız zaten.. Kitabımız , Adnan Menderes döneminin sonu , yani 27 Mayıs 1960 ile 12 Mart 1971 darbesi arasında kalan kısımda yer almakta .. Yani iki darbe arası .. Ne demek bu ? Şu demek cicim : Demokrasi raydan iki kez çıkmış ve birer balans ayarı yapılmış .. Ama nasıl ? Bakın bu sorunun cevabını size yine Aziz Nesin versin =)))

    " Tabii!! Bizimkiler demokrasiyi rayına oturtuyorlar.Sonra o , raydan çıkıyor ve onlar yine oturtuyorlar! Zaten oturturken de bir süre sonra "YİNE" RAYDAN ÇIKACAK GİBİ OTURTMAYA dikkat ediyorlar.Bizimkilerin özelliği bu..."

    Peki nedir demokrasi ? Olmazsa olmaz koşulu nedir Aziz Baba?!?

    "Gerçek demokrasinin ilk koşulu , güven altına alınmış toplumsal adalettir.Bir ülkede toplumsal adalet yoksa, orada demokrasiden söz etmek sömürgenlerin halkı kandırmaca oyunudur.Bir ülke hangi ölçüde "TOPLUMSAL ADALET" ölçüsüne yaklaşabilmiş ise , o ölçüde demokratiktir. Nitekim bugüne dek toplumsal adaletin "EN İLKEL KOŞULLARI" yerine getirilmediği için, Türkiye' de BİR SAAT BİLE demokrasi olmamıştır."

    Ya siyasi iktidarlar ? İki kelam da onlardan için etsen be BABA ? Bilirim .. O dönemi sen çok iyi bilirsin ..

    "Gelen, gideni aratır; çünkü gidenlerin en sürüngen artıkları, türlü yollarla yeni gelenin içine sızmasını , süzülmesini çok iyi becerirler."

    Gece gece seni de rahatsız ettik Baba.. Saygılar , hörmetler ... HEP KALBİMİZDESİN !!! Huzur içinde yatasın .. Ellerinden öperim..

    Sevgili kukumanjerolar ...Bütün bu kitabın olay örgüsü ve bu olayların sebepleri, işte bu üç soru ve cevabın karşılığıdır.. '60 anayasası , diktatörlüğe soyunan malum şahsın ardından Türk toplumuna gayet geniş hak ve özgürlükler getirdi ..Bunlardan biri de sendikal haklar idi .. Biliyorsunuz sendika kurmak bireyin demokratik hakkı ..Niçin var sendikalar ? İşveren ,yani sermayeye karşı emeğin hakkını koruyabilmek için.. Sendikal savaşım özü itibari ile bir ekonomik savaşım! '60 anayasası bu hakkı vermiş vermeye ama anayasada bu konuyla ilgili eksikler var o dönem ..Misal sendika kurabiliyorsunuz ama sendikayı kuran öğretmenler olursa anayasaya göre grev ve toplu sözleşme hakları yok!!! Bu hak o günlerde sadece işçi kesime verilmiş .. Niçin öğretmenlere verilmemiş dersen hemen cevap vereyim sana ben .. UYUYAN İŞÇİYİ , KÖYLÜYÜ KİM UYANDIRACAK ? iSTERLER Mİ BUNU ?!? Yukarda iktidarlara dair bir tespit yaptı Aziz Nesin .. Kim o dönemki iktidarın sahibi ? Zurna kimin elinde ?
    Adalet partisini ele geçirmiş , o dönemin iç ve dış "sermaye" çevrelerinin egemenliğini savunup madenlerimizi , petrolümüzü peşkeş çekip satan , uluslararası sermayenin açık pazarında yabancı sermaye ile işportacılık yapıp Türk milliyetçiliğini kimselere bırakmayan , Morrison Knudsen Inkorpıreyşın 'ın medarı iftiharı Morison Sülüman !!! Onu da defalarca yazdım..

    Her neyse.. Bu şahsın iktidarında kendisine oy vermeyen öğretmenler birer birer sürülmeye başlanıyor .. Birdi , beşti , yüzdü , bindi derken , sayılar on binli rakamlara ulaşıyor .. Ve öğretmenler de sendikalaşma gereği duyuyorlar .. Bu işi ilkin , yazarlar adına uygulanan baskılara cevap verebilmek için Aziz Nesin yaptı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yazarlar sendikasını kurdu .. Öğretmenler adına da o günlerde yıldızı parlayan Fakir Baykurt' a teklif götürülüyor .. Hemen belirteyim !! Sendikal hareketin amacı kesinlikle para değil .. Zaten '60 darbesi sonrasında soyulmuş soğana dönen hazineye yardım olsun diye götürüp kendi "ALYANSINI" hazineye bağışlayan ismin karşılığı "FAKİR" BAYKURT! Bir diğeri ise Fil Hamdi ile kazandığı ilk ödülü - ki sanırım Altın Kirpi idi - hazineye bağışlayan Aziz Nesin.. O günlerde öğretmenler cidden devrime bağlı.. Düşürülen eğitim kalitesi ve Amerika'nın milli eğitimimize sızmasına bir dur çekebilmek için kuruluyor bu sendika ..Öğretmenler ve aydın kesim o dönem tehlikenin farkında ama o meşhur Jhonson mektubu henüz yazılmadığı için bizim VATANPERVER SAĞ İKTİDARLARIMIZ henüz anyadan konyadan haberdar değiller.. Hoş ne zaman haberdar oldular acaba ?!? Bu arada kurulan bu sendikanın ismi TÖS .. Türkiye Öğretmenler Sendikası .. Kısa zamanda yurt genelinde katılım sağlanıyor bu PARTİLER ÜSTÜ sendikaya .. Hiçbir siyasi partiyi veya olguyu sponsor yapmıyorlar kendilerine .. Amaçları hiçbir güdüme girmeden yapmak yapacaklarını.. Tabi bu arada öğretmen kıyımı inanılmaz boyutlara ulaşıyor.. Kanunlar çerçevesinde çeşitli makamlara başvuruluyor.YOK ! Uzlaşma aranıyor. YOK ! Dönemin başbakanına ulaşmaya çalışıyorlar.. YOK ! Ne yapalım ne edelim diyerek Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın kapısı çalınıyor .. Hangi Cevdet Sunay mı? Fakir Baykurt'un "Söküp alın bu Amerika'yı Türk milletinin bağrından , çok merak ediyoruz binlerce kilometrelik denizleri , karaları aşıp okullarımıza kadar giren Amerika bizden ne istiyor? Neden körpe çocuklarımızın beslenmesine kadar el atıyor ?" demesi üzerine şunları söyleyebilen Cevdet Sunay :

    "Amerika dostumuz ve müttefikimizdir.Ne istiyorsunuz Amerika'dan ? Amerika komonizmin dibinde bir ülke olduğumuzu biliyor.Kalkınma yönünden çok sorunumuz olduğunu biliyor."

    Nasıl ? Süper di mi ?!?!? Öğretmenler bakıyorlar ki devletin başı da o güdümün içinde , sine-i millet diyip halkı arkalarına alarak yapacaklarını yapma kararı alıyorlar .. Fakir Baykurt' u biliyordum ama bu kadarını bilmiyordum !!! Ne efsane bir adammışsın sen be kardeşim .. Hele o dönemki köylülerimiz ... O dönemki halk !! Okurken kalakaldım .. Kaç kez geri dönüp okudum sayfaları bilemiyorum ..O yoklukta sınırlı sendika geliriyle Türkiye'yi köy köy gezmek.. Bakın köy köy diyorum !! Yolu suyu elektriği olmayan o köyleri kimi zaman yıkıntı bir minibüsle , kimi zaman eşek sırtında gezen bu adama ne denir bilmem!! O soğukta Fakir Baykurt' un civara geldiğini haber alıp , gece yarısı yol üstünde nöbet tutan köylüler !! Ben yazarken , şu an dahi inanamıyorum !! Anlatılır gibi değil .. O misafirperverlik , o insanlık bu satırlara aktarılmaz .. Köylülerle yapılan sohbetlerdeki o diyalogları keşke uzun olmasa da buraya aktarabilsem .. O cahil bırakılan , cahil sanılan köylülerin sorduklarını bir okuyabilseniz keşke .. Pek tabii bu misafirperverlik her yerde aynı değil .. Kayseri'de yapılacak büyük kongre öncesinde "bir takım eller" tarafından CAMİ duvarı dibinde patlatılan bombalarla halkı öğretmenlere karşı kışkırtan o güçleri de okumak lazım ..Madımak'tan öncesi de var diyeyim siz anlayın .. Bir sinemada toplanmış öğretmenleri YAKMAYA YELTENENLER SİZCE KİM OLABİLİR ?!?!? Haydi bir ipucu vereyim MADIMAK diyerek !! Buldun mu ? Tamam öyleyse!!! =)) Devam edelim ...

    Velhasıl kelam .. Bilindik son .. Bizim Sülüman'ın uyguladığı politikalarla ayrıştırılan halk ..Sürekli tırmanarak - "tırmandırılarak" sürüp giden sokak çatışmaları ve ardından gelen darbe.. Sendikanın kapatılışı ..Fakir Baykurt 'un cezaevine girişi .. Şunları gece yarılarına kadar dilinde tüy bitesiye köylüye anlatan , köylüye yol gösteren Fakir Baykurt 'u yaşatırlar mı ?

    "Şu iş kayıt zamanı, gelmesem gerçekten gücenecek miydiniz? ikindiye doğru bir yağmur gelirse görürsünüz gününüzü! O
    zaman da Demirel'e araba yollayın, gelsin kışı nasıl geçireceğinizi anlatsın. Ama bilmiyorum gelir mi? Siz gene de çağırın.Bana Demirel'den ne istediğimi sordunuz? Bizim işimiz onunla değil, ONUN YÖNETTİĞİ DÜZENLE. Gerçekte bu sizin işiniz. Bir bizim derdimiz olsa kolay. Bizim kendi çocuklarımız okuyor. Asıl sorun SİZİN ÇOCUKLARINIZ. Okulların durumu kötü. Eğitim öğretim diye yaptığımızı yapmasak daha iyi. Bu işin planlamasına, programının yapılmasına, hem de yönetimine bizi karıştırmıyorlar. Şuradan anlayın, kaç yıl oldu bu Demokratlar, ondan sonra onların yerine kurulan partiler yönetime geleli; BİR TEK ÖĞRETMEN BAKAN GELMEDİ eğitimin başına. Geldi mi, adını biliyor musunuz? Bir tek Orhan Dengiz'in coğrafya öğretmeni olduğu söylendi, o da parti yöneticisiydi. Eğitimi öğretimi, öğretmen döverek, sürerek, yakarak yalnızca kendileri yönetiyor. Uzundur bu konu. Niçin böyle yapıyorlar? Biraz kafa yorarsanız yanıtı kendiniz bulabilirsiniz. SÖMÜRÜNÜN RAHAT SÜRMESİ İÇİN. Ço-
    cukları uyu uyu yat uyu diye okutacağız, halk sürekli
    ne oluyor diye bakmayacak; ağa soymuş, tüccar vurmuş, Amerika gelmiş, aldırmayacak.

    KUZU GİBİ OLUN DİYORLAR
    BÜYÜYÜP ORTAYA ÇIKINCA
    KOYUN GİBİ GÜTMEK İÇİN "

    Biliyorum baya uzun oldu ama kitabın Mamak Askeri Cezaevine girişten sonraki kısmı cidden rekor.. Hani her açıdan rekor!! Anayasal düzeni ilga etmeye yeltenerek anarşi uygulamaya yeltenen(?!?!?) isimlerden bir kaç örnek vereyim kısaca ..
    Devrim gazetesi tayfası ve SAKINCALI PİYADE Uğur Mumcu , SBF Dekanı Mümtaz Soysal , Sevgi Soysal, Deniz Gezmiş ve arkadaşları , Prof. Bahri Savcı, Prof. Muammer Aksoy ,Doç. Dr. Burhan Cahit Ünal , Trt' den Emin Galip Sandalcı , İşçi Partisinden Adil Özkol , gazeteci İlhami Soysal ve tonla isim .. Suçları çok büyük =))

    Karşı cenahta kimler var ?

    Forvette Baki Tuğ !!! Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını ipe götüren kararı verdikten sonra şunları söyleyebilen Baki Tuğ !!

    "Duruşmada birazcık uslu dursalardı idam edilmezlerdi."

    STOPER Nihat Erim !!! "Bazen demokrasilerin üzerine şal örtmek gerekir."diyen Nihat Erim !!!

    Uzuuuun ama çok uzun lafın kısası .. İNSAN ölür eseri , EŞEK ölür semeri kalır derler ya .. O tanım pek az kitaba böylesine yakışabilir .. Bize bu "ESERİ" bırakan Fakir BAYKURT' a selam olsun bir kez daha .. Yine bir parça bırakayım hem ona hem de ON BEŞLİKLERE .. Şimdilerde cezaevindeler çünkü ..

    MAPUSANELER içinde demirden direk
    Kimimiz ON BEŞLİK , kimimiz KÜREK...

    https://www.youtube.com/watch?v=t-3G6w-g9Wk
  • 200 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Sevgili okur dostlarım! Bu uygulama benim gibi okuma, kitap sevgisi olan sizlerin telefonunda boş yere yok. Sevdiğimiz bir şeyi seven insanlarla paylaşarak biraz olsun stres atmak eğlenceli vakit geçirmek istiyoruz.

    Bu okuduğum kitapta Türkiye'de neden kitap okunmuyor? Okuma nedir? Ülkemizde kitap okuyanlara karşı oluşan tutum nedir? gibi bir çok soruya cevap ve yazarın elinden geldiğince harikulade çözümler sunulmuştur. Ülkemizin kanayan yaralarından birine bu denli önem vererek kitap yazılması çok güzel bir durum. Okuması az olan bu kitabı temin edebildiğinizce okumanızı tavsiye ederim. Kim bilir belki bir gün kağıda dökülmüş bu çözümler bir kitap kurdu dostumuz sayesinde hayata geçirilir.

    İyi okumalar.
  • Bir Teşkilat-ı Mahsusa subayından bekleyebileceğimiz bir ferasetle, Eşref, Süveyş Kanalı’ndaki Osmanlı-İngiliz düellosu hikâyesinde, askerî düzlemde yatandan daha fazlasımım olduğunu ortaya koyar. Gizli operasyonlar icra edilmekte veya tertiplenmekteydi. Eşref ’in şahsi belgeleri perde arkasında neler olduğuna ilişkin şahane bilgiler sunmaktadır. 1914 senesinin son haftalarında Eşref Sina’da akındayken, Teşkilat-ı Mahsusa’nın İstanbul’daki karargâhında bulunan Süleyman Askerî ise Mısır’a bir komando kuvveti yerleştirmek için gizli bir operasyon tasarlıyordu. Eğer sefer kuvveti Süveyş Kanalı’nı geçmekte başarılı olursa, bu “ağır” akıncılar çetesi Mısır kıyısına çıkarılacaktı. Grup gece vakti Yafa’dan gemiyle gelecekti. Askerî, bu kuvvetin Mısır halkı tarafından kabul görmek için neye ihtiyaç duyacağını sormak üzere şifreli bir telgraf gönderdi. Eşref, dağlardan yoksun, gizlenmek için neredeyse hiç siper olmayan Mısır arazisinin böyle bir operasyona ev sahipliği yapmak için pek imkân tanımadığını söyleyerek planı kesin bir dille reddetti. Bunun yerine, Mısır’ı tanıyan Osmanlı ajanlarının Bodrum’daki deniz üssünden kalkacak bir denizaltı aracılığıyla Libya üzerinden Mısır’a sızmalarını ve Senusî tarikatına mensup bağlantılarından faydalanmalarını önerdi. Ona göre bu, Mısır’ı tanıyan Osmanlı ajanlarının propaganda yapması ve gizli operasyonlar icra etmesi için daha iyi bir yol olacaktı. Eşref kendinden üçüncü şahıs olarak bahsederek şöyle yazdı:
    Teşkilat’taki adamlarımız bu şekilde dört bir yandan saldırıya açık kaldı. Ajanlarımız arasında Eczacı Vedad [Yalıntürk] ve Münime Teyze gibi kişiler mevcuttu. Heyhat, çok yazık. Bir süre sonra enterne [ele geçirildi] edildiler [İngilizler tarafından]. Kadın ayrı tutuldu, dostumuz Vedad ise bir kampa atıldı. İngilizler, Vedad’ın Eşref ’e yakın olduğunu bildiklerinden dolayı muhtemelen bu kadın ve Vedad’ın Eşref tarafından gönderildiğini
    düşündüler. Vedad’ın, tutsak olduğu vakitte İngilizlerin kendisine yaptığı sıra dışı bir teklif hakkında daha sonra yazdığı bir rapora Eşref ’in
    atıfta bulunması merak uyandırıcıdır. Görünüşe göre İngilizler, rüşvet teklif etmek suretiyle, Osmanlıların önde gelen komutanlarını
    savaş dışı bırakmaya teşebbüs etmişlerdir. Eşref tarafından aktarıldığı şekliyle, Vedad’ın raporu, boylu boyunca alıntılanmaya değer bu dikkat çekici teklif hakkında bilgi vermektedir: "Eşref ’in dostu ve bir Teşkilat-ı Mahsusa mensubu olduğumu düşünerek beni tutsak ettiler. Fakat benden hiçbir bilgi alamadılar. Ve benden hiçbir bilgi alamayacaklarını da biliyorlardı. Münime Hanım’dan da hiçbir şey öğrenemediler. Bir süre sonra,
    Eşref ’in maiyetiyle Libya’da bulunmuş ve o vakit bizimle birlikte Mısır’da tutsak olan Arap Kamil’i seçtiler. Onu bizden ayırdılar ve James restoranına gönderdiler. Mısır’ın en luxe restoranında Türkçe bilen iki generalin eline teslim edildi. Arap Kamil ve bu generaller arasındaki diyalog şu şekilde gerçekleşti:
    General: Sizin isminiz Fotografcı Kamil midir?
    Kamil: Evet efendim.
    General: Enver Paşa’yı nereden tanır[sınız] ve dostluğunuz neredendir?
    Kamil: Enver Paşa’yı ben tanırım. [O] Beni görse şimdi tanımaz belki, zira ben onun ordusunda bir fotoğrafçı idim.
    General: Eşref Bey’i tanır mısın?
    Kamil: Pek yakından. Zira ben fotografcı iken o da urban kumandanı, fakat amatör bir ressam ve fotograf meraklısı olduğundan beraber harblerde, hatta ateş arasında beni yanına alarak çok entersan ve estanteniye resimler çeker ve çekdir[ir]di ve ben[i] sanatım [ve] cesaretimden sever ve iltifatla korurdu, chambre noire [karanlık oda] çadırında beraber çalıştığımız olurdu.
    General: Sana bir vazife vereceğiz. Kimselerden bu sır işitilmeyecek. Aksi hâlde yok olursun. Bunu böyle bil.
    Kamil: ——
    General: Dinleyiniz.
    Kamil: Buyrun.
    General: Seni Eşref Bey’in bulunduğu Süveyş karşısındaki sahile göndereceğiz. Kanal karşısında onun adamlarını bulup, “Beni Eşrefe Bey’e götürün,” deyip Eşref ’i bulursun. Ve şunları kendisine söyleyeceksin: Zavallı Kamil’in ileteceği mesaj, İngilizlerin Türkleri sevdiği ve Türklerle bir ihtilafları olmadığıydı. Ayrıca Eşref ’e bir teklifte bulunmak istiyorlardı. Eğer dostları Enver ve Cemal Paşaları harbe girmemeleri gerektiğine ikna edebilirse, İngilizler onlara 2.000.000 altın sterlinlik bir ödeme yapacak ve Osmanlı İmparatorluğu’na da 10.000.000 altınlık bir borç vereceklerdi.
    Eğer Eşref, Enver ve maiyetini bunu ikna edemezse, Sina’daki faaliyetlerini geciktirmesi karşılığında bizzat ona 50.000 altın sternlinlik bir ödeme yapacaklardı. Eşref bunu kabul edecek olursa ona 50.000 altın sterlinlik bir ödeme gönderecek, Kamil’e de 3.000 altın sterlin vereceklerdi. Yolculuk için Kamil’e 100 altın veren İngiliz subaylar, kendisinden derhal bir yanıt vermesini beklemediklerini, iyice düşünüp tekrar buluşmak üzere iki gün
    içerisinde St. James’e gelmesini söylediler. Bize aktarılan, 48 saat sonra geri döndüğünde Kamil’in muhataplarına şunları söylediğidir:
    “Cenerallarım, çok düşündüm. Eşref ’in karakterini ortaya koydum. Bu teklifi inceledim. Ve gördüm ki ben Eşref ’e bu teklifi yapar yapmaz ya alnıma kurşunu yiyeceğim yahud da ‘Bu işin altında daha(?) neler vardır,’ diye hemen beni divan-ı harbe verecek. ‘Düşman tarafından bizi iğfale gelmiş,’ diye beni kurşuna dizdirecek. Bence ve benim bildiğim Eşrefce yapacağı budur.” Buna mukabil subaylardan biri bu görevi yapmaya kimin uygun olabileceğini sordu. “Alimallah, bilmiyorum,” diye yanıt verdi Kamil. “Bildiğim tek şey, böyle bir teklifle Eşref’e her kim giderse gitsin, alacağı cevap kurşun yemek olacaktır.” Generaller bunun ardından Kamil’e nereye gideceğini sordular. Kamil, eğer gitmekte serbestse, Zagazig’deki ailesinin yanına döneceğini
    söyledi. Kendisine gitmekte serbest olduğu söylendi, fakat eğer meseleyle ilgili tek bir kelime bile duyulursa, bunu canıyla ödeyeceğine ilişkin uyarıldı. İki saat sonra eve dönmek üzere tren istasyonundayken tutuklandı ve yeniden hapse atıldı. Pek bilinmese de İngiliz hükûmetinin rüşvet aracılığıyla Osmanlı
    İmparatorluğu’nu savaştan vazgeçirmeye yönelik bazı teşebbüsleri olmuştu. Bunlardan ilki henüz 1915’te, Osmanlıların Sarıkamış’ta uğradıkları vahim bozgunun ardından uygulanmıştı. Deniz İstihbarat Daire Başkanı olan Albay Reginald Hall, savaş döneminin kabine sekreteri olan Sir Maurice Hankey’nin
    onayıyla, İstanbul’a £4.000.000 teklif edilmesini önermişti. Müzakereler 1915 Nisan’ında gerçekleşti, fakat Müttefik kuvvetlerin Gelibolu’ya yaptığı çıkarma bir uzlaşma ihtimalini ortadan kaldırdı. Buna benzer bütün çabalar içinde en çarpıcı olanı, Osmanlı İmparatorluğu’nu ve özellikle de Enver Paşa’yı
    devasa paralar karşılığında savaştan ayrılmaya ikna etmek üzere 1917 Kasım’ı ile 1918 Ağustos’u arasında gerçekleşen gizli görüşmelerdi. Tekrar tekrar gerçekleşen müzakereler sırasında 25 milyon dolara varan rakamlar tartışıldı. Enver’den istenen, Boğazlar’ı İngiliz savaş gemilerine açacak şekilde düzenlemeler yapması, Osmanlı İmparatorluğu’nun İstanbul’u muhafaza etmesi ve Filistin’i elde tutması karşılığında askerlerini Hayfa- Dera demiryolu hattının kuzeyine çekmesiydi. Bu teşebbüs, Londra’da bulunan silah imalatçılarından Vickers’ın mali ve idari işler sorumlusu Vincent Caillard aracılığıyla, Başbakan Lloyd George’la irtibatta olan, Osmanlı doğumlu Yunan silah tüccarı Basil Hazaroff vasıtasıyla yapıldı. Deşifre edilmesi pek güç olmayan “ZedZed” kod adını kullanan (Başbakan’dan ise “başkan” olarak bahsediliyordu) Zaharoff, çok sayıda ülkeye silah satarak servet kazanmış efsanevi bir figürdü. Zaharoff, Osmanlı’nın İsveç temsilcisi, aynı zamanda Enver’in amcası olan Abdülkerim Bey aracılığıyla İngiliz hükûmeti adına Enver Paşa’ya yanaştı (kod adı “para çantası). Başlangıçta bir anlaşma sağlanabilecekmiş gibi görünse de nihayetinde zamanlama doğru değildi. Rusların savaştan çekilmesi, Osmanlıları zaferin mümkün olduğuna inandırdı ve bütün mesele kaçırılmış bir fırsat olarak kaldı. Eşref ’in anlattıkları, hikâyeye yeni bir sayfa
    eklemektedir. Diğer kaynaklar tarafından teyit edilmemiş olsa da Eşref ’in beyanı, İngilizlerin Ortadoğu politikalarına ilişkin bilinenlerle uyuşmaktadır. Bu mesele, İngilizlerin Osmanlıların Hilafet iddiasını gayri meşrulaştırma çabası ve pek yakında, genelde Osmanlı İmparatorluğu ve özelde Eşref üzerinde doğrudan tesirde bulunacak bir gelişme olan “Arap İsyanı”nı tetiklemek adına Mekke Şerifi Hüseyin’e sağladıkları para ve materyal gibi “alışılmadık” planlarla birlikte ele alınmalıdır.
  • Müslümanlar maddi yönden fakir olabilir lakin her müslüman inanır ki, en hayırlı azık takvadır, en hayırlı sanat edeptir .İbadet en hayırlı sermaye; Salih amel,en hayırlı rehberdir. Güzel ahlakı, en hayırlı yakın dostumuz; yumuşak başlılığı en hayırlı yardımcımız biliriz.
    Fakir zannettiğiniz Müslümanlar zenginliğin en hayırlısını kanaatte bulurlar.Arada sırada ölümü tefekkür eden birinden daha kontrollü yaşayan kim vardır ?!
  • "Recep Peker Hapı Yuttu", "Kazıklı Resmi Tazim" başlıklı yazılardan başka "Hakkınızı Helal Edin Dostlar" başlığıyla Markopaşa'nın birinci sayısında "Şakalar" köşesinde yazılanlar yeniden verilmiş. Bir başka yazı da "Nasıl Girer" başlığını taşıyor. Okuyalım. 1947 yılında yazıldığını düşünerek son cümlesini bir daha okuyalım :


    Nadir Nadi Cumhuriyet'te "Yabancı sermaye nasıl girer?" başlıklı bir başmakale yazmış. Yabancı sermayenin nasıl girdiğini, Nadir Nadi anlamamışsa anlatalım. "Evvela, Hellow Johny, My darling. Yes, Okey girer, arkadan Amerikan zırhlıları girer, bahriyelileri girer. Daha arkadan müşavir heyet, kontrol heyeti, murakabe heyeti girer. Ondan sonra, lüzum hasıl olursa, borç verileceği ne dair haberler vaitler girer. Bu, arada, bazı muharrirler deliğe girer, bazı muharrirler de Türkiye'yi Amerika'nın sınırı olarak gösterirler. Ve nihayet ucu merkezi arzda bulunan asıl kazık girer ki, her kıvranışta biraz daha girer.



    Dördüncü sayfasındaki " Küçük İlanlar"dan ikisine bir göz atalım: SATILIK- İcabı zaman dolaysıyle, üst çenemdeki azı dişimin ve sol alt çenemdeki köpek dişimin altın kaplamaları satılıktır.



    HAZlR VE ISMARLAMA - Müsbet rakkamlara ve istatistiklere dayanan hazır ve ölçü üzerine nutuklar satılır. "Basmakalıp" rumuzuna müracaat.



    Şimdi de büyük ilanlardan ikisine bakalım:

    Odun alınacak 1 - İdaremizin 1947 • 1948 yılı ihtiyacı için 1.800 ton kızılcık sopası cinsinden odun alınacaktır.

    2 - Pazarlık gözünün önünde yapılacaktır.

    3 - Taliplerin, muhtelif boy ve numarada kızılcık sopasına dair hususi ve gizli talimatı görmek

    üzere...

    Emniyet umum müdürü

    Ahmet Demir





    Ankara Üniversitesi Rektörlüğünden; Üniversitemizin muhtelif fakültelerine siyasi yazı yazmama, siyasi laf etmemek, siyasi bakmamak, siyasi işitmemek ve hiç kitap okumamak şartı ile bir ünlü profesör", doçent ve asistan alınacaktır., Taliplerden kanlarının katıksız olduğuna dair Reşat

    Şemsettin muayene kağıdı aranır

    Not : Hükumet ve hükumetin iç ve dış icraatı lehinde yazının her cins ve nevi yazı gayri siyasi

    sayılır.





    Gazetenin üçüncü sayfasındaki " Mahkeme koridorlarında" köşesinde ve " Gün Uğursuzun" başlığıyla Sabahattin Ali'nin yazdığı yazı yine yakın ilgi (!) uyandıracaktır.

    "Sakin duruyor, suçlu o değilmiş sanki:

    - Suçun ne? diye sordular.

    Göğsünü kabartıp, bir matah yapmış gibi:

    - Siyasi! dedi.

    Bu kendi halinde siyasi suçludan laf almak da zordu. Sonra nasılsa çenesi açıldı, bülbül gibi anlatıverdi:

    O "gece işi" yaparmış, yani gece hırsızı. Ara sıra üzüntülü bir hal aldığı oluyordu. Sorulardan bir hisse çıkarmış olacak ki, birden:

    - Benim teselliye ihtiyacım yok, dedi. Siyasi suçu olan, öyle bir adamdır ki, bugün kıçına tekme vurup rezil edilen, yarın salla sırt edilip, omuzlarda, sırtlarda taşınır. Bugün misallerini görüyorsunuz. Dün dut yemiş bülbül gibi susanlar, bugün luca bülbülü gibi ötmüyorlar mı? Hayat bu, efendim. Benim kadrimi

    bilmediler, siyasi suçtan dolayı beni huzura çıkarmadılar. Amma, yarın görürsünüz. Halkın sırtına binip, alkışlar arasında nutuk vereceğim. Kendinden o kadar emin konuşuyordu ki, benim de, herkes

    gibi onun sahiden siyasi suçlu olacağına inanacağım geldi. Acaba hırsızlığı, sırtta nutuk vermeyi ve siyaseti birbirine mi karışmıyordu? Biraz daha zorlanınca, alçak sesle ve bir sır söyler gibi başladı:

    - Efendim, Tophane güllerini -cebime doldurdum darıdır diye. Sultanahmet minarelerini belime soktum borudur diye, tutmasınlar mı beni delidir diye! Bereket versin Hacı Canbaza; bana bir beygir verdi dorudur diye, beygiri ahıra bağladım karıdır diye, beygir bana çifte atmasın mı geri dur diye! Zavallı adam. Hepimiz acıdık. Aklını oynatmış bu zavallı bana sonsuz bir üzüntü verdi. Bununla beraber kendisine hak verdim. Halkın sırtına binmek için bütün şartları tekmillemiş. Bununla beraber siyasi hayat bu, belli olmaz. Yarınından ümitli olduğum için, bu adamı alkışlamak, sırtımda taşımak arzusu

    içimden geldi: Sırtıma binsin, nutuklar versin, stajını yapsın. Bir balta ya sap olacağımız yok! Bari, bu gece kuşu, zırdeli siyasi suçluya bel bağlayayım. Malum ya, gün uğursuzun!





    Sabahattin Ali içeriden henüz o günlerde çıkmıştı. (Aziz Nesin ise halen içeridedir.) Bu yazı üzerine "adaleti tahkir" davası açılmış, 14 Kasım'da "tutuklanma" kararı verilmiştir. Sabahattin Ali l9 Aralık'ta tutuklanarak Sultanahmet Cezaevine konmuştur. On iki gün yattıktan sonra ilk duruşmada serbest bırakılmıştır.



    Malumpaşa · 22 Eylül 1947 · Sayı: 3

    Sabahattin Ali, bu sayıdaki başyazısında şunlara değiniyor:

    "Bu memlekette Lozan'da tam istiklal sağlayan, yabancı orduların ve yabancı sermaye köleliğinin Türkiye'den kovulma ilamını imzalayan İnönü'dür. . . . Ama şimdi, bir yardımın yanına katılan istiklal kırıcı şartları sevinçle karşılamak isteyen kimseler, borularını öttürebiliyorlar. Tekrar yabancı sermaye köleliğine girmeyi özleyenler en iyi vatansever rolündeler. Onsekiz milyona irfan nurunu götürebilmek yolunu tutan, içeride ve dışarıda, dostun düşmanın hayran olduğu hür düşünce ve çalışma yuvaları, Köy Enstitüleri, atılan tırpanlarla, ortaçağ müesseseleri haline getirilmek üzere...

    ... Halbuki İnönü bugün de devlet başkanı... Lozan kahramanının bu korkunç gidişata müdahale edeceği

    anı beklemek hakkımızdır.



    Birinci sayfada "Polis Vazife ve Salahiyetleri- Hakiki Şekli Veriyoruz" başlığıyla değiştirilmesi için uğraşılan yasa maddeleri yergi konusu yapılmış. Sekiz maddelik yazının ilk üç maddesi şöyle:

    Madde (x) - Polis aklına estiği, canının istediği zaman, istediği vatandaşı, istediği yerden kaldırıp çalyaka eder ve yaka paça zifiri, karanlık hücrede keyfi istediği kadar tutabilir. Bu müddet zarfında vatandaş, arayıp soranlara kat'iyen gösterilmez; hayatı ve mematı hakkında bir kelime söylenmez.

    Madde (x) - Bu tedbire rağmen "Benim suçum ne?" diye soranlar olursa, fotoğrafhaneye götürülür. Orada merkep sudan gelinceye kadar falaka çekilir. Şikayet edemeyecek hale getirilinceye

    kadar dövmek şarttır. Merkebin gittiği çeşmede su bulması belediyenin insafına kalmıştır.

    Madde (x) - Bürün bunlara rağmen, vatandaş hala gık diyebiliyorsa, açlıktan iflahı kesilir, tabutlarda ölmeden mezara sokulur. Daha olmazsa, 1000 mumluk ışık altında veya müteferrikada imanı gevretilir.



    Gazetenin birinci sayfasında bir de soru işaretli duyuru var: Kapanmak ve kapatılmaktan artık bıkıp usandığımızdan ötürü, bu hallerin tekerrür ve devamını önleyebilmek için, hangi soydan yazılarımızın zülfü yara dokunmadığının insaniyet namına önceden bildirilmesini rica ederiz. Malum Paşa.



    Son sayfada "Yeni Bakanlıklar" başlığıyla yazılanlar da şunlar: İşlerin daha sür'atle gerilemesi için bazı yeni bakanlıkların daha kurulmasına karar verilmiştir. Kurulması düşünülen yeni bakanlıklar şunlardır:

    Avunma, avutma ve oyalama bakanlığı - Münasip bir bakan aranmaktadır. Şimdilik, bu bakanlık yeni başbakanın uhdesinden gelecektir. Bu bakanlığa bağlı bir "gününü gün etme umum müdürlüğü" kurulacaktır. Adatma ve vaat etme bakanlığı - Bu bakanlık için doktor Sadi Irmak düşünülmektedir. "Balık kavağa çıkınca umum müdürlüğü" bu bakanlığa bağlanacaktır.

    ...Fasit daire ve tertip bakanlığı - Bu bakanlığa sakıt bakan Şükrü Sökmensüer'in tekrar getirilmesi mevzubahistir. Bakanlığa bağlı bir "muhalif başı ezme umum müdürlüğü" kurulacak, bu

    makama Ahmet Demir tayin edilecektir.



    MALUM PAŞA 22 Eylül 1947



    Köşedeki açıklamadan sonra ilk yazıyı okuyalım: Cennetten çıkma: Dayağın cennetten çıkma olduğuna inanmış olan sabık İstanbul Emniyet Müdürü, Emniyet Umum Müdürü, yürü ya kulum şimdi Amasya Valisi Ahmet Demir'in her vurduğu yerde gül bittiği söylenmektedir. Eğer bu rivayet doğru ise, Ahmet Demir bir müddet daha İstanbul'da kalmış olsaydı, İstanbul'da insan kalmayıp, kamilen insanların birer

    yabani gül ağacına döneceği ve bu şehri dilaranın [gönül alan şehrin] balta görmemiş, bakir bir gül ormanı, gülistan haline geleceğine muhakkak nazarı ile bakılmaktadır.



    Malumpaşa 29 Eylül 1947 · Sayı: 4

    Bu sayıdaki başyazısında Sabahattin Ali oldukça öfkeli görünüyor:



    BİR ALÇAK: Bir alçak, on parmağında on kara, kendisi gibi olmayanlara, yani namuslu insanlara saldırıyor. Her şeyi kendi çirkef vicdanı gibi satılık sanan hayasız, bu vatanın şu veya bu gavura peşkeş çekilebileceğini iddia ediyor. Dün bu memleketi iki şişe biraya Almanlara devretmeye hazır olan basılı kağıt bezirganı, şimdi, istiklalinin üzerine titrediğimiz aziz yurdumuza üç bardak viskiye müşteri arıyor.

    Amma, bu topraklar olsun, bu topraklarda alınlarının teriyle yaşayan asil insanlar olsun, hiçbir zaman o çirkefleri kusa, ciğeri beş para etmez kalem orospusu gibi orta malı değildir; ne Moskof'a satılır, ne Amerikalı'ya. Bu alçak, "Amerikanın Türkiye'yi "himaye"sinden bahsediyor. Müstakil bir devlet için "himaye"nin ne demek olduğunu bu millet bilir: Bir zamanlar böyle bir himayeden canını zor kurtarmıştı. Daha geçenlerde Almanlar da Çekoslovakya'yı "himaye"leri altına almışlar ve orada bir "Himaye idaresi" kurmuşlardı. Bugün de bütün müstemlekeler birer sömürücü devletin "himaye" si altındadır. Atatürk' ün idaresinde koca bir milletin oluk gibi kan dökerek istiklalini kazandırdığı bu toprakları Amerikan bankerlerinin himayesine vermekte bu ne acele böyle? Bu alçak, istediği gavurun himayesine sığınsın; varlığını, sinsi veya açık her tecavüze karşı dişiyle, tırnağı ile korumasını bilen

    bu millet, elbet dostunu düşmanından ayıracak ve bu satılık işporta malını layık olduğu çöplüğe dökecektir. Bakalım, himayelerine güvendiği misterler onu bu korkunç akıbetten kurtarabilecekler mi?



    Birinci sayfada haber olarak verilen bir başka olay "Umacı Demir Vali Oldu" başlığını taşıyor. Amasya'ya vali olarak aranan Emniyet Genel Müdürü Ahmer Demir hakkında yazılanlar özetle şöyle:

    "Vah, Amasyalılara vah!: O değerli idarecimiz Haluk Nihat Pepeyi vali iken, Emniyet Umum Müdürü, Demir Ahmet ise, Haluk Nihat'ın tersi oldu. Emniyet Umum Müdürü iken Vali yaptılar. Bir kerre adamın tersi dönmesin; herkes gider Mersin'e, Demir Ahmet gider tersine. Bana kalsa, Demir Ahmet'i Semirkent karakoluna jandarma onbaşısı yapmalı, tam ona biçilmiş kaftandır. Eski onbaşıyı

    mumla aratırdı. Elimde olsa ona başka şeyler de yapardım, ona daha ne işler yapardım ya ... Amasyalılara ne kasıtları vardı? Bilmem; kim ne etti ise, etti. Demir Ahmet'i vali etti. Maamafih Amasyalılar üzülmesin, Amasya'nın bardağı, biri olmazsa biri daha ... Görüyorsunuz ya. Saraçoğlu olmazsa Peker, Peker olmazsa Saka, Saka olmazsa bir daha İstanbul Emniyet müdürü, olmazsa Emniyet Umum Müdürü. olmazsa vali, olmazsa bir daha. Bu iş olana, oldurana kadar. Üzülmeyin Amasyalılar.



    Sıkı bir yerden aldığımız malumata nazaran;

    Demir Ahmet'i, Çelik Ahmet yapmak için su verilmiştir. " ... İstanbul'daki binlerce zavallı "Demirzede" arasında dolaşan rivayetlere göre, Demir Ahmet'in yapılan muayenesi sonunda, demir olmayıp teneke olduğu anlaşılmıştır."



    İkinci sayfada " Partiye Paralı, Yatılı, Giyimli, Kuşamlı Aza Alınacak" başlıklı yazı da düşündürücü olsa gerek:

    1 - Partimiz azalarının günden güne muhalefete geçtiği görüldüğünden, Partimize yeniden sadık azalar kaydına başlanmıştır .

    . .. Kabul şartları:

    a) Ağzı olup dili olmamak.

    b) Kırmızı oy pusulası vermemek.

    c) Bakıp görmemek, işitip duymamak.

    d) Muhalif uyruğu olmayıp. Saka buyruğu ve parti kuyruğu olmak.

    3 - Müsabaka sınavları Parti tüzüğünden yapılacaktır. (. .. )

    5 - İsteklilerin sadakat belgeleri, Parti olgunluk diplomaları, Başbakanın eteğini öperken, yahut secdeye kapanmış halde çekilmiş 6 adet vesikalık fotoğraf, muhalif olmadıklarına ve olmayacaklarına

    dair Noter'den tasdikli yüklenme (!) kağıdı, askerlikten emekliye ayrıldıklarına dair tahdidi sin ve işe yaramaz kağıdı, kafa kağıdı, Partimize aşılandığına ve aşının tuttuğuna dair aşı kağıdı, boş kağıdı ve dilekçeleri ile müracaatları ilan olunur. C.H.P."

    Son sayfadaki Mustafa Uykusuz'un karikatürü de gayet anlamlı







    Malumpaşa · 6 Ekim 1947 · Sayı: 5

    Gazetenin bu sayısında Sabahattin Ali'nin alışılmış köşesi ve yazısı görülmemektedir. Birinci sayfadaki yazılar arasında ikisi ilginçtir. " Dolandırılmışlar" başlıklı ilk yazı şöyledir: Amerika'dan şehrimizi görmek üzere gelen iki seyyah, Kapalı Çarşının alt başından girip üst başından çıkana kadar, paraların

    altından girip üstünden çıktıklarını, meteliksiz kaldıklarını, yani dolandırıldıklarını sanarak şikayette bulunmuşlar, dolandırıcıları tanıdıklarını söylemişlerdir. Yapılan tetkik sonunda, Çarşı esnaflarından normal fiyatlarla mal aldıkları kendilerine anlatılınca:

    - Demek, siz her gün dolandırılıyorsunuz! cevabını vermişlerdir.





    İkinci yazı da "Polis Resmini Görüp Ölmüş" başlığını taşıyor:

    "..Henüz hüviyeti tespit edilemeyen bir vatandaş, dün yolda giderken ansızın ödü kopmak sureti ile düşüp ölmüştür. Yapılan tahkikat sonunda, vatandaşın seyretmekte olduğu fotoğrafçı vitrininde bir polis resmi gördüğü anlaşılmıştır.



    İkinci sayfada yayımlanan "Yeni Davetler" başlıklı yazı, çeşitli davetleri anımsatıyor:

    Biri size: "Davet ediyorum" dese, hemen yüzünüz güler. Ramazansa, iftara davet aklınıza gelir. Eğer hatırlı bir adamsanız, törene davet edebilirler. Vali isenjz, kurdela kesmeye, bakan iseniz açılış merasiminde nutuk vermeye, hatırlı zenginseniz, hayır cemiyetleri balosuna davet ederler. Eğer, bizim gibi iseniz, hafta yedi, siz sekiz defa mahkemeye davet edilirsiniz. İşte davetin bu türlüsü fenadır. Mamafih, daha fenaları da vardır. Mesela Saraçoğlu kabinesinde olduğu gibi, bazen adamı askerlik şubesine yoklameya davet ederler. Şimdi de valileri istifaya davet ediyorlarmış. Hele bu valilerden Balıkesir valisi Güleç: "Recep Peker istifa ederse, göbeğim ona bağlıdır. Ben de istifa ederim" demiş. Şimdi ona: "Et de, görelim" diyorlar. Eder mi, eder. Fakat, bize kalırsa bu vali paşalar ziyafete, baloya, düğüne, merasime, davete o kadar alışmışlardır ki, istifaya kırmızı dipli bal mumu ile davet edilseler de, icabet edeceklerini sanmıyoruz. İyisi mi, onları davetten vazgeçmeli de, sevk etmeli. Davet yerine

    sevkiyat.



    Son sayfada "Küçük İlanlar"a yer verilmiş. Bu ilanlar içinde ilginç olanlar da var:

    İSTİYOR - İşlek bir mahalde evi olan bir bayan mobilyası ile birlikte devren evlenmek istiyor. Katakulli Emlak Bürosuna müracaat.

    BOŞ TESLİM - Asri mezarlıkta yaptırmış olduğum, büyük adamların mezarlarına karşı, meşhurların mezarlarına bitişik fevkalade manzaralı bir mezar taliplere ehven fiyatla verilecektir.





    Markopaşa · 10 Ekim 1947 · Sayı: 23

    Birinci sayfada ilk olarak " Markopaşa Beraat Etti" başlığı verilmiş. Bu başlıkla ilgili haberlerin yazıldığı üçüncü sayfada şunlara değinilmiş. Markopaşa'nın dört aydır konuşamamasma sebep, gazetemizin 19. sayısında çıkan "Dediğin" adlı şiirde İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'nın hükümetin manevi şahsiyetini tahkir suçu görmesi ve bizi mahkemeye vermesiydi. Üç buçuk ay süren sorgu ve

    tahkikat sonunda yazı işleri müdürümüz tevkif edilmiş ve dava İstanbul Birinci Ağır Ceza Mahkemesine verilmişti. 6 Ekim 1947 pazartesi günü bakılan bu davanın daha ilk celsesinde Birinci Ağır Ceza Mahkemesi hükümetin manevi şahsiyetini tahkir ettiği iddia edilen bu şiirde hiçbir suç unsuru görmemiş, müdafimizin haklı ve yerinde müdafaasını dinledikten sonra beraatımıza karar vermiştir.

    Beraat etmesi üzerine yeniden çıkan Markopaşa' nın sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü Mustafa Uykusuz, " Müessese sahibi" Haluk Yetiş'tir. Adresi, Malumpaşa'nın "Asmalımescit Çinili Han"

    adresidir. Basıldığı yer yine Büyük Doğu Basımevidir. Markopaşa yeniden çıkarılırken Orhan Erkip dışarıda bırakılmıştır. Malumpaşa da Orhan Erkip'e kalmıştır. Markopaşa'nın ilk sayfasının alt sütununda yer alan bir duyuru, şimdilik Malumpaşa'nın (hemen sonra da Marko paşa' nın) başına geleceklerin ön habercisi gibidir:



    .------Okuyucularımıza -----•

    Orhan Erkip'in neşriyat müdürlüğü altında çıkan 1-5 sayılı Malumpaşa'nın Markopaşa'nın devamı

    olduğunu 6. sayısından itibaren Markopaşa'nın Malumpaşa ile hiçbir alakasının bulunmadığını ve yazılarından da anlaşılacağı vechi ile 6. sayısından sonra Malumpaşanın Markopaşanın tersine çe

    vrilmiş bir taklidi olduğunu gördüğümüz lüzum üzerine okuyucularımıza bildiririz.

    Markopaşa ----•



    Birinci sayfada Sabahattin Ali'nin " Milleti Aldatmasınlar" başlıklı başyazısı bulunmaktadır. Yazıda şunlara değinilmektedir:

    "Hasan Saka hükümeti, güya, hayatı ucuzlatacak tedbirler alıyormuş. İlk tedbir Amerika'dan ucuzlatma mütehassısı getirtmek olacakmış. O tedbiri alacaklarını biliyoruz. En alamot tedbir odur zaten. Bize kalırsa, hükümet bu işi yapamaz. Çünkü, bugün Türk piyasasına Amerikan malları hakimdir. Dışarıdan gelen malların yüzde yetmişi bu mallardır. Bunlar için gümrük tarifesi yüzde elli nisbetinde ucuzlatılmıştır. Aynı zamanda, Türk parası, alış kabiliyeti bakımından, bugün doların elinde oyuncak.

    Yunanistan'a, İngiltere'ye, daha başka yerlere gıda maddeleri gönderiyoruz. Bu maddeler istihsal fazlamız değildir. Bizim yiyeceğimizden kesilerek, midemizden çekip çıkarılarak ihraç ediliyor. Az olan şey ise, derhal kıymet kazanır, pahalılaşır. ( ... ) Bir Fransız gazetecisinin sözünü değiştirip diyebiliriz ki, Hasan Saka hükümetinin Amerika karşısında eli kolu bağlıdır ve bu hükümet hayatı ucuzlarmak gibi müstakil ve milli bir iktisadi politika takip etmek imkanına katiyen malik değildir.

    Anlaşılan Hasan Saka hükümeti, yine Halk partisi hükümetlerinin o meşhur yalan vaatleri ile işe başlıyor. Doğru iş, yalnız ve yalnız yapabileceğinden bahsetmektir. Milleti aldatmaktan artık vazgeçsinler!



    İkinci sayfadaki yergiler arasında "Yeni Bütçe" başlıklısı ilginç:

    Markopaşa'ya göre yeni bütçe: Bütçe hakkındaki fikirlerini bildirmek üzere, Ankaraya giden Markopaşa, kendi bütçe projesini Başbakana takdim etmiştir. Projenin gelir gider maddelerini veriyoruz.:

    Gider Bütçemiz







    Üçüncü sayfadaki "Haritada Yer Değiştireceğiz" yazısına da bir bakalım:

    Meraklı bir okuyucumuz soruyor:

    - Allah aşkına, söyleyin! Türkiyeden Arnerikaya heyetler gidiyor, Amerikadan Türkiyeye heyetler geliyor. Bu gidip gelişlerin sonu nereye varacak?

    - Sonu nereye mi varacak dostumuz? Türkiye Amerikaya, Amerika Türkiyeye taşınacak. Yani, haritada yer değiştirecekler, yer!



    MARKOPAŞA UYDURMACILIĞI YAYGINLAŞIYOR

    (Uydurma) Malumpaşa · 11 Ekim 1947 · Sayı: 6

    Malumpaşa'nın sorumlu müdürü Orhan Erkip, yazı stoklarını ve klişelerini Asmalımescit'teki Çinili Han'dan alarak Babıali'ye kaçırmıştır. Bedii Faik ile işbirliği yaparak Malumpaşa'yı sağcılar

    adına çıkarmaya başlamıştır. Olayla ilgili olarak Rıfat Ilgaz'a kulak verelim:



    "... Bir de bizlerin sorumlu müdürlük yapamadığımız zamanlar vardır. Bu zamanlarda sorumlu müdürler buluruz. Buna "kiralık" denir. İşte bunlardan bir tanesi Orhan Erkip'tir...

    "... Kapı bile açık kalmıştı. Birkaç haftalık yazı birikimimiz olduğu gibi götürülmüştü, karikatürlerimiz de öyle ... Sorumlu müdür tüm sorumluluğu ele alarak el koymuştu bütün stoklara...

    ... Artık bu yayın organının gerçek sahipleri eline, yani milliyetçilerin eline geçtiğini de belirterek yeni bir sayı çıkarıyorlar.

    ( ... ) Sanıyorum 15 bin kadar basıyorlar gazeteyi, 2-3 bin satıyorlar ancak. Okuyucu durumu seziyor.

    2. sayıyı bin kadar satıyorlar.

    ( ...) Halka yutturamıyorlar, ister istemez gazeteyi kapatıyorlar...

    ... Yazılar, yazı stokları, ellerindeki bizim yazılar. Yalnız Bab-ı ali'den kiraladığı kalem erbabı buna sağcı bir hava veriyor, başyazı yazıyorlar. ( ... ) Biz ki 40 bin gazeteyi rahat sararken bunlar halka

    yutturamıyorlar, ister istemez gazeteyi kapatıyorlar. Markopaşa bu duruma girince "artık neye çıkmıyor» sorusu kalmıyor. Evvela sorumlu müdür imtiyazı elimizden kaçırmış. İster istemez bir

    aralık, bir bekleme süresi geçti..

    . . . O gün Orhan Er kip'in sağcı yazarlarla işbirliği ederek Markopaşa'yı çıkaracağını öğrenmiş, çok üzülmüştük. Markopaşa bizim her şeyimizdi. Savaşım alanımız, savaşım aracımız, savaşım

    yöntemimizdi. Bir firmaydı Markopaşa. işimiz, görevimiz, ekmek paramızdı ayrıca. Halk bu firmayı kimde, nerede görürse görsün hemen alıştırdığımız gibi benimseyecekti. Ya da biz böyle sanıyorduk! ..



    Bu olaya ilişkin olarak Mustafa Uykusuz ile Haluk Yetiş, 1970'li yıllarda Kemal Bayram Çukurkavaklı'ya şunları söylüyorlar:

    Haluk Yetiş - ... Mustafa'yı ansızın götürüyorlardı bir keresinde. Kendisi yazı işleri müdürü olduğu için, bazı şeylere gerekli olduğundan boş kağıda imzasını alıyorduk. Kim içeri girerse onun namına dışarıdaki işleri yürütebilmek için bu boş kağıda imza atma işini ihmal etmiyordu. Mustafa'ya da aynı şekilde dört adet boş kağıda imza attırdım.

    M. Uykusuz - Dört adet boş kağıda imza attım, iyi anımsıyorum.

    Haluk Yetiş - Yanımızda, geceleri çalışan ve bize yardımcı olan Orhan Erkip adında birisi vardı. Bu adam herhalde Milli Emniyetin adamı idi. Yaşanan birçok olaydan sonra, birçoğumuz bu kuşkuda birleştik. işte bu adam ertesi günü geliyor yönetim yerine, Mustafa Uykusuz'un imzaladığı boş kağıtları alıyor. Üzerini doldurarak gazeteyi kendi adına devir alıyor. Sanki Mustafa gerçekten ona devretmiş gibi resmi işlemi de gidip yaptırıyor.

    M. Uykusuz - Ben gazeteyi ona güya 500 liraya satmışım.

    Haluk Yetiş - Ertesi günü Orhan Erkip gazeteyi bir başka yerde kendi adına çıkarıyor, ama sağ bir görüşle. Milli Emniyet onu da aramıza koymuş. O zaman "Milli Emniyet" denmiyordu, "Mah" deniyordu.



    Uydurma Malumpaşa'nın bu sayısında "İfşa Ediyoruz" başlığıyla Markopaşacılara saldırılmaktadır:



    Vatansızlar, soysuzlar, ne idiğü belirsiz sinsi sinsi; kah bizlerden gözükerek, kah sureti haktan görünerek çeşitli kılıklara bürünerek memleketi içinden yıkmaya, milli birliği sarsmaya

    çalışıyorlar. Namus, iffet, mukeddesat ve haya nedir bilmek istemeyen bu baldırı çıplaklar ellerinden geldiği kadar Bolşevik Rusya'nın propagandasını yapıyorlar. Memleketi satmaya yelteniyorlar. Fikirden, düşünceden, iz'andan zerre kadar nasibi olmayan bu zavallılar için vatan, millet, istiklal her şey, her şey paradır. Dün para için namuslarını satanlar bu gün aynı şey için memleketi

    satmaktan çekinmiyorlar. Muayyen bir fikirleri, ideolojileri, kanaatleri, içtihatları mı var? ASLA Gözleri bu tek cihete çevrilmiştir: PARA. Bunlara sosyalist, Marksist veya herhangi sol fikirlere intisap etmiş kimseler nazarı ile bakmaya bile değmez. Bunlar sadece Kızıl Rusya'nın gayelerini tahakkuk ettirmek için kiralanmış kimselerdir.

    Aziz okuyucular bundan böyle; Moskof ajanları, memleketimizi içinden yıkmak için nasıl çalışırlar, Moskova'nın kızıl emirlerini nasıl ustalıkla yerine getirmeye ceht ederler? Bütün bu suallerin cevaplarını gelecek sayımızda "Malum Paşa'nın fendi Bolşevik taslaklarını yendi" sütunlarında bulacaksınız. Bu sayıda Sabahattin Ali'nin başyazı sütununu Orhan Erkip doldurmuştur. Hedef yine Markopaşa yazarlarıdır. Saldırının içeriği, yukarıdaki yazıda da olduğu gibi bugünden bakınca ne kadar gülünç:

    "Moskova'nın Talimatı: Moskova'nın dünyanın her tarafındaki ajanlarına en son verdiği talimat şudur:

    Balkanlar ve Yakınşarktaki emellerimizi tahakkuk ettirmek için var kuvvetinizle Amerika'ya hücum ediniz. Her vasıta ve çareye başvurarak sokulabildiğiniz gazete ve dergilerde Amerikanın şark milletlerine yardım kararlarını baltalamaya çalışınız! ( ... )

    Moskova her yerdeki ajanlarına:

    - Aman, diyor. Dikkat ediniz. Her yerde, her tarafta, nüfuz edip sokulabildiğiniz gazete ve dergide bir anti-Amerikan hareketi yaratmaya çalışınız.

    Amerikan yardımından mı bahsediliyor;

    - İşte milli istiklali, milli iktisadı bombalayan bir tasavvur.

    Diye haykırınız ...

    Gazetedeki diğer yazılar Markopaşa yazarlarının kaleminden çıkmış olan ve Orhan Er kip tarafından çalınan yazılardır. Ancak, ilan ve küçük haber olarak bazı sağ içerikli yazılar yazılarak aralara

    ustaca konmuştur.



    (Uydurma) Markopaşa · 16 Ekim 1947 • Sayı: 24

    Orhan Erkip ve ekibi bu kez de Markopaşa'yı ele geçirdi. Yeni kadro, 16 Ekim 1947 günü Markopaşa'nın 24. sayısını çıkardı. Bu sayıda okuyuculara da bir duyuru konuldu: Okuyucularımıza: Paşalı, Paşasız bundan sonra çıkması muhtemel gazetelerin " Markopaşa" ile alakası yoktur. Geçen sayı "Markopaşannın sahtesini çıkaranlar hakkında takibata geçildiğini görülen lüzum üzerine bildiririz;

    Markopaşa



    Markopaşa'nın sonra ne olduğunu Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim:

    "... Derken Markopaşa da çıkmıştı, hemen o günlerde. Önemli bir bölümü yazılarımızdan oluşan Gazetede ancak birkaç küçük fıkra vardı, bizim olmayan. Bir başyazıyla, gazetenin milliyetçilerin

    eline: geçtiği açıklanıyor, bundan sonra sola karşı cephe alındığı belirtiliyordu. Başka hiçbir değişiklik olmayacaktı, mizah gücü bakımından. İşte sorumlu müdür, gene eski sorumlu müdürdü, başlıksa, aynı başlık! Biçimse, eski biçim ... Köşelerin başlık klişeleri bile aynı klişelerdi. Bütün bu benzetişlere ek olarak Bedii Faik gibi isim yapmış bir iki fıkracıyı da aralarına aldıkları halde, yirmi beş bin baskı

    yaptığını izlediğimiz Markopaşa, ancak beş bin satabilmişti.

    İkinci sayı ise sadece bin! Doğal olarak baskıyla birlikte küt diye Gazetenin basımı da duruyordu. Demek halk öyle kolay kolay kandırılamıyordu.





    Orhan Erkip Markopaşacıların arasına nasıl girmişti? Bu sorunun yanıtını da Haluk Yetiş veriyor:

    "Orhan Erkip daha Tan gazetesi zamanında oraya gelip gidiyordu. Ve ben Nişantaşı Ortaokulunda öğrenci iken onun anası bizim öğretmenimizdi. Ben oradan tanıdığım için aklımıza hiç öyle bir şey gelmedi. Bir yandan da okulda okuyordu. Atak, girişken bir insandı. Yanımıza sık sık gelip gidiyordu. Yavaş yavaş aramıza girmişti. Yoksa Aziz Nesin'in getirmiş olması diye bir şey yok. Daha önceden oralarda idi. Densizlik yapmak istiyor daha doğrusu... Markopaşa'nın başına gelenler, daha gelmeden sezilmiş; 23. sayıda, Malumpaşa'nın 6. sayısı ile ilgili duyuru konmuştu."



    Markopaşa ile ilgili yazı ve klişelerin çalınması üzerine, taklidi Markopaşa (24. sayı) daha çıkmadan önlem alınmış olmalıydı. Çünkü, Markopaşa yazarları Markopaşa'nın 24. sayısı ile aynı tarihte bu kez de Merhumpaşa'nın 2. sayısını çıkarmışlardı. Böylece aynı gün, Markopaşa'nın taklit olduğu, Merhumpaşa ile okuyucuya duyurulmuştu:



    Markopaşa'nın Başına Gelenler: Namertlik mezarına gömdüğümüz Markopaşa yerine, elinize millet menfaatlerinin yeni müdafaacısı MERHUMPAŞA'yı veriyoruz: Markopaşa, Ankara caddesinde, bir avuç insan tarafından yalnız ve yalnız Türk millerinin haklarını müdafaa etmek için çıkarıldı. Çıktığı günden beri her türlü müşküllerle karşılaştı; lakin, hepsi ile erkekçesine dövüştü, müşküllerin hepsini de yendi. Bu müddet içinde Merhumpaşa, uzun bir fasıladan sonra Malumpaşa adı le çıkmak zorunda kaldı. Nihayet, geçen hafta da, aylardır sırrında şangırdatarak gezdiği ağır ve kalın basın hürriyeti zincirlerini koparıp atarak, bütün heybeti ile karşınıza çıktı. Türlü adlara bürünerek, normal istediğimiz şey, sadece ve sadece sevgili Türk milletinin haklarını müdafaa etmekti. Orhan Erkip'in neşriyat müdürlüğü anında Markopaşanın ikinci oğlu Malumpaşada, ancak birinci sayısından beşinci sayısına

    kadar -okuyucularımız da anlamışlardır ki- halk menfaatlerinin müdafaacısı Markopaşa'nın o kuvvetli nefesi vardı. Altıncı sayısından itibaren, yine okuyucularımız anlamışlardır ki, Malumpaşa halk menfaatlerini birkaç pula satan satılıkların eline düşmüş olduğu için, ilk önce babası Markopaşa tarafından bütün millet huzurunda reddedilmiş bir piçtir.



    Bu iş nasıl oldu? Olayı okuyalım:

    Markopaşanın devamı olan Malumpaşayı Orhan Erkip'in neşriyat müdürlüğü altında ve Markopaşa'nın sermayesi ile çıkardık. Orhan Erkip gazetenin beşinci sayısına kadar bizimle beraberdi. Bu genç bir gece, saat onla onbuçuk arasında, Gazetemizin Asmalımescit civarındaki idarehanesine anahtar uydurmak sureti ile girmiş, birkaç arkadaşının yardımı ile orada Markopaşa gazetesine ait klişeleri, karikatürleri, yazıları, mühürleri, datörü, abone bandlarını, bayi etiketlerini, hesap defterlerini, fatura

    defterlerini, zarf ve kağıtları, resmi ve hususi bütün evrakı, makası, kitap açmaya mahsus bıçağı, pul defterini alıp kaçmıştır. Ertesi gün vakayı polise haber vererek, zabıt tutturduk, hadiseyi Müddeiumumiliğe de [Savcılığa] haber verdik. Bu olanların bizce zerre kadar ehemmiyeti yoktur. Çünkü, bunlar elimizden alındığı halde dahi gazetemiz çıkabilir. Yine çünkü, "Markopaşa gazetesinin sa [okunamadı] mi, yoksa Malumpaşa gazetesinin altıncı sayısında hortlayan kötü ruh mu

    kendisi için çarpıyor?" Türk milleti bu ayırmayı yapacak kadar olgundur. Bundan endişemiz yok. Orhan Erkip'in, gece idarehanemizden alıp gittiği evrak arasında, Markopaşa'nın neşriyat müdürü Mustafa Uykusuz tarafından imzalanmış bir kağıt da vardı. Bizim Arsen Lüpen bu kağıdın üstünü "Mustafa Uykusuz'un Markopaşayı kendisine devrettiği" sözleriyle doldurarak, bu ve buna benzer şekilde tanzim

    edilmiş sahte bir beyanname ile İstanbul matbuat müdürlüğüne müracaat etmiş, bu makamdan gördüğü emsalsiz kolaylıklar sayesinde Markopaşa'nın sahte imtiyazını ele geçirmeye muvaffak olmuştur.

    Türk milletine açıkça ilan ediyoruz ki, bu hareket, bu aziz milletin haklarını müdafaa eden Markopaşa'yı, Türk milletinin haklarını çiğneyen bir gazete haline sokmak isteyen çirkin ruhlular

    tarafından yapılmıştır. Ve şu yazımızdan sonra, elinize alacağınız Markopaşa, artık, maalesef, hürriyet, demokrasi ve halk menfaatlerinin o eski müdafaacısı Markopaşa değil, Türk milletini türlü ıstırap içinde davrandırmak isteyen kara vicdanlıların iğrenç fikirlerini neşreden namert Markopaşa'dır. Çünkü, o gazeteyi ilk çıkaranlar, bu aziz milletin menfaatlerini müdafaa yolunda hiçbir zaman mücadeleden geri durmamaya azmetmiş, icap ederse canlarını bu yolda harcamaya hazır alnı açık insanlardır.

    Onun içindir ki, namertlik mezarına gömdüğümüz Markopaşa yerine, elinize hürriyet, demokrasi ve halk menfaatlerinin yeni müdafaacısı Merhumpaşa'yı veriyoruz. Kuvvetimizi halktan, halkın ıstırabından, onun engin kudretinden aldıkça, satılıkların bütün şaşırtmalarına, yolumuzu kesmelerine metelik bile vermeyerek, Merhumpaşa adlı yeni halk kürsümüzde bütün kuvvetimizle haykıracağımızı Türk efkarı umumiyesine [kamuoyuna] bir kerre daha ilan etmeyi lüzumsuz addederiz.



    Markopaşa'nın Orhan Erkip yönetimindeki taklit sayısında da Malumpaşa'nın altıncı sayısında olduğu gibi görüntüde Markopaşacıların yazıları konulmuştur. Sütun aralarına yine ustaca yerleştirilmiş sağ yergiler sokulmuştur.

    Başyazıda Orhan Erkip Markopaşacılara saldırılarını sürdürmektedir:

    "... Bizdeki; Türklüğün kara ruhlu lekeleri; ibret ibret alacak yerde Moskova’daki kızıl dayılarına bir kat daha yaranmak için milletlerini ve milliyetlerini inkar etmekten kızarmıyorlar. ( ... ) Bu milli duygudan mahrum köpekleşmiş riyadan iğrenmek mi, utanmak mı? Lazım geldiği takdire bırakılır.

    Onlar Slav birliğini kökleştirmeye çalışıyorlar. Bunlar, milletlerini ve milliyetlerini inkara gidiyorlar . . .

    İbret! Tam bir karmaşa yaşanmakta, yalnızca okuyucunun değil, o sırada hapiste olan Aziz Nesin'in bile kafası karışmaktadır. Nesin, gelişmeleri bir türlü anlayamamakra, kendi yazılarının da yer aldığı

    gazete kendisine küfretmektedir (Medet, 26.06.1950. Orhan Erkip, 4. Ticaret Mahkemesine başvurarak Markopaşa gazetesinin eski sahibi Mustafa Uykusuz ve Haluk Yetiş tarafından çıkarıldığını ileri sürmüş ve ihtiyati tedbir alınarak yayının engellenmesini istemiştir ( Tanin, 16.10.1947) :

    "... Markopaşa Gazetesi imtiyaz sahibi Orhan Erkip Asliye 4. Ticaret Mahkemesine başvurarak Markopaşa Gazetesi'nin imtiyazının 1 Ekim tarihinde kendisine satılmış bulunduğunu, buna rağmen gazetenin imtiyazını satanlar Mustafa Uykusuz ve Haluk A. Yetiş taraflarından kendisinden habersiz olarak yeniden çıkarıldığını ileri sürüp, ihtiyati tedbir kararı alınması talebinde bulunmuştur. Davacıya göre M. Uykusuz, bir basın suçundan dolayı tevkif edilip cezaevine giderken, Markopaşa'nın imtiyazını

    300 lira mukabilinde kendisine satmış ve bu husustaki muamele de Basın Yayın Mıntıka Müdürlüğü'nce tescil edilmiştir. Davalılar vekili ise, devir muamelesinin, Mustafa Uykusuz'un imzası bulunan

    boş bir kağıdın ele geçirilip doldurulması ile tertiplendiğini iddia etmişrir. (Cumhuriyet, 16.10.1947)



    Merhumpaşa · 16 Ekim 1947 · Sayı: 2

    Sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü Sabahattin Ali, "müessese sahibi" Haluk Yetiş'tir. Adres, Asmalımescit Çinili Han'dır. Birinci sayfada Sabahattin Ali "Aczimiz" başlıklı yazısında Markopaşa'nın başına gelenleri konu etmektedir. Kendilerine ve gazetelerine yapılan saldırı çeşitlerini ve bunlarla uğraşılarını özetledikten sonra sözü "acz" oldukları noktaya getirmektedir:

    "... Biz hiçbir zaman, düşmanlarımızın bize karşı kullandıkları silahları kullanmayacağız. Çünkü bu silahlar, bizim elimizi süremeyeceğimiz kadar kirli ve korkakçadır. Bir gazetenin kanun dairesinde çıkmasına müsaade ettikten sonra, onu kanunsuz yollardan sattırmamak, binlerce lira sarfı ile

    basılan kırk elli bin gazeteyi keyfi bir emirle ve bütün kanunlara rağmen toplatmak, idarehaneleri mühürletip açtırmamak, yahut da gece vakti, satılmış adamlara idarehane soydurup yazı, resim,

    evrak, defter çaldırmak, sonra da, hain dedikleri insanlardan çaldıkları bu yazılarla başka bir gazete çıkarıp beş on kuruş kazanmaya kalkışmak...

    Hayır, bunlar bizim yapabileceğimiz işler değil... İtiraf ediyoruz. Bu hususta hasımlarımızdan çok gerideyiz ...



    Bu sayfada 'Tavzih" başlığı v e "Merhumpaşa" imzasıyla yine aynı olaylar anlatılmaktadır: Türk matbuat tarihinde eşine rastlanmamış ve kaleme gelmez zorluklarla Markopaşa gazetesini, Merhumpaşa gazetesini ve beşinci sayıya kadar Malumpaşa gazetesini çıkarmıştık. Altıncı sayıdan itibaren çıkan Malumpaşa gazetesi ile hiçbir ilişiğimiz yoktur. Yalnız, Malumpaşanın 6. sayısi ile, ondan sonra çıkacak sayılarındaki mizahi yazıların büyük çoğunluğu bize ait olup bu yazılar bir gece Markopaşa idarehanesine giren Orhan Erkip tarafından zabıtaca tespit edilen şekilde ele geçirilmiştir. Galiba, bu türlü bir yazı hırsızlığı matbuat tarihinde ilk defa vaki olmaktadır. Yazılarımızı bu şekilde ele geçirenler hakkında mahkemeye müracaat etmiş bulunuyoruz. Bizim için ne garip bir tecelli, ve kendisine ait olmayan yazıları gazetesinden neşreden için ne büyük bir kabiliyetsizlik ve aciz misalidir ki, 6. sayıdan sonra Markopaşanın bir karikatürü olan Malumpaşa da bize hücumda bulunurken, halkı aldatmak

    için bile yazılarımıza muhtaç bulunuyor ...



    Markopaşa'nın başına gelenler ayrı bir başlık altında birinci

    ve dördüncü sayfalarda uzunca anlatılmıştır (Bir önceki bölümde verildi) .



    Gazetenin başına gelen olaylarla ilgili olarak İstanbul Basın Müdürlüğüne de bir duyuru konmuştur:



    Gazetenin diğer yazıları önceki sayılarda olduğu gibi çeşitli yergilerdir. "Yeni Neşriyat" başlığıyla verileni şöyle: 1Öğretmen ve velilere: İlkokuldaki yavrularınızı hayata hazırlamak için Hayat Bilgisi kitabı çıktı. İçinde şu mevzular vardır: Karaborsacılık - inceleme heyetinin seyahatleri - kurdele kesme

    usulleri - parmak kaldırmak - alkışlamada başarı - harama hile katmak - büyükleriniz nasıl yıldız oldu? - Koltuğa nasıl oturulur ve bir daha kalkılmaz - Amerikanın Naylon demokrasisi, vesaire.

    Bu kitap üç karaborsacı, beş tüccar siyaset adamı tarafından hazırlanmıştır.



    (Uydurma) Markopaşa · 19 Ekim 1947 · Sayı: 25

    Uydurmacılar bu sayıda "Satılmışlara Cevabımız" başlığıyla Merhumpaşa'nın ikinci sayısında yazılanlara, çirkin hitap ve ağır eleştirilerle yanıt vermeye çalışmışlar:

    ( . . . )

    Köpekler ... satılmış namussuzlar olduğunuzu bilmeyen bugün Türkiye'de tek kişi kalmamıştır. Bilmeyenlere de bunu biz ispat edeceğiz ... Kendilerinin de itiraf ettikleri gibi Malumpaşa gazetelerinin

    sahip ve neşriyat müdürü bizdik ve bizim için çok bayağı olan bu işi, bir gaye-i mahsusla [özel bir amaçla!] üzerimize aldık. Maksadımız bu sefihlerin ne olduklarını herkese ilan edip içyüzlerini

    açığa vurmaktır. Tekrar edelim ki bu alçak heriflerle mücadele etmeyi, kendi vasıtaları ile kendilerine darbe vurmayı bu memleket, üzerine titreyenler için bir vazife olduğuna inanarak bu işe teşebbüs ettik ve muvaffak olduk. Malumpaşa'nın altıncı sayısı bunun parlak bir delilidir.

    Markopaşa'ya gelince: Markopaşa'nın eski sahibi Mustafa Uykusuz bu gazetenin imtiyazını sattı. O tarihte satmak onlar için mühim bir şey değildi. Çünkü, M. Uykusuz bir gün sonra hapse giriyordu ve Markopaşa gazetesi kapatılmış, işin açıkçası biz gayemize vasıl olmak için bir kumar oynamıştık. Netice kumarda muvaffak olduk. Markopaşa beraat etmişti. İşte o zaman kafalarına dank dedi...



    Yazının ilerisinde aynı ağızla yanıtlar sürmektedir. Gazetenin birinci sayfasında "Adaletin Tecellisi" başlığıyla Ticaret Mahkemesinin "10.10.1947 tarihinde M. Uykusuz tarafından ruhsatsız olarak çıkarılan Markopaşa nüshalarının satışının men'ine ve bir daha neşretmemesi" için savcılık basın bürosuna yazı yazılmasına ilişkin kararı haber olarak verilmiştir.





    Merhumpaş:a · 29 Ekim 1947 · Sayı: 3

    "Zabıta Haberleri" köşesinde, taklitçiterin çıkardığı Markopaşa'nın 24 ve 25. sayılarında yayımlanan ve kendilerine ait olup çalınan yazı ve karikatürlerin listesi verilmiştir. Sabahattin Ali'nin başyazısı "Milletin Postunu Paylaşıyorlar" başlığını taşıyor. Gazetede, Amerikan emperyalizminin girişine nasıl karşı konulduğunu ve uyarılarda bulunulduğunu da görmek olası. Yazı bugün de geçerliliğini koruyor. Son tümce ise iki binli yıllarda gerçek oldu:



    "Bu bir rezalettir: Gazetelerde okuduk ve ürktük. Bizim bakanlardan mürekkep bir komite kuruluyormuş. Komitedeki bakanlar hayat pahalılığı ile uğraşacaklarmış. Uğraşacaklarmış amma,

    memleketimizin o ticari işlerini tetkik etmek üzere Amerikalı mütehassıslar getireceklermiş.

    Bu iş, bir kelime ile ayıptır. Kendi işimizi, hele iktisadi ve ticari işlerimizi yapmaya, demek

    ki, Bakanlarımız kafi değil de Amerika'dan adam getiriyoruz. Peki, bizim Bakanlar ne iş görecekler? Yalnız nutuk, demeç, beyanat verecek kurdele kesecekler, maaş almakla, sürü sürü heyetlere kokteyl parti vermekle mi ömürlerini tüketecekler? Her gün gazetelerde okuyoruz. Sağlık işlerimizi düzenlemek

    için Amerikalı mütehassıs geldi. Bütçeyi hala yola koymak için mister bilmem ne geldi. Madenleri aramak ve işletmek için Amerikalı heyet geldi. Peki amma, sizin vazifeniz nedir baylar? Açık konuşalım. Ayıp değil ya! Gücümüze gidiyor, kanımıza dokunuyor. Oldu olacak çekilin bari, Amerikalılar idare etsin bizi. Naylon diş fırçası gibi, sıkıştık mı Amerikalı Bakan da ithal edelim, olsun bitsin.





    "Şakalar" köşesindeki "Aristokrat Beygirler" başlıklı yazının konusu da İngiliz prensesi Elizabeth olmuş: İngiliz imparatorluk tahtının mirasçısı Prenses Elizabet, yarısı Danimarkalı, üçte biri Yunan, bacakları İngiliz, boynu İtalyan, kulakları Fransız bir prensle evleniyor!" diye bizim gazeteler

    düğün bayram ediyorlar. Bu prens mitolojideki yarısı insan, yarısı hayvan satirler gibi karma katışık bir mahluk. Prenses de Allah için yarısı balık bir deniz kızı kadar güzel. Yalnız nedense ağzı hep bir karış açık duruyor. Laf lafı açtı, nereden nereye geçtik. Prensin ağzına burnuna kadar geldik. Bu düğün dernek ve gerdeği bir Amerikan ajansı şöyle haber veriyor: İngilterenin en Aristokrat beygirleri, prenses Elizabet'in düğünü için hazırlık görüyorlar. Kral sarayının ahırlarına radyo konmuş ve Aristokrat beygirlere çalgılar çalınarak hayvanlar hazırlanmış. Aristokrat beygirler, çocukların gürültüsünden korkmamaları için, okullara götürülerek, bahçede oynayan çocukların çığlıklarına alıştırılmıştır."

    Ne canına yandığım memleketidir şu İngiltere. Beygirleri bile aristokrat. Hindli bir insan olmaktansa, İngilterede aristokrat bir beygir olmak daha yeğdir. Hoş İngilizlerden aristokratlık, kibarlık bize de bulaştı ya. Bazılarının asalet paçalarından akıyor. İngilterede aristokrat beygirler varsa, bizde de aristokrat köpekler var. Hem o kadar çoktur ki, aristokrat köpeklerin çalımından, aristokrat olmayan insanlar yollardan geçemez oldu.

    Not: Aman Yunanımsı ve Danimarkamlımtrak prense tavsiye ederiz, el maliyle gerdeğe girmesin; yoksa, bizim Amerikan kaşığı ile Türk helvası yeyip, demokrasi çıkarmamıza benzer.





    Markopaşa'nın kendine özgü mizahına örnek olarak çok sayıda yazının bulunduğu Merhumpaşa'nın bu sayısından son bir yazı daha seçelim. Bu yazının başlığı "Eski ile Yeninin Farkı". Okuyalım:

    "...Eskiden bir tane padişah vardı. Şimdi bir sürü krallar var... Şeker kralı, zeytinyağı kralı ve krallar kralı. Eskiden şehzadeler vardı. Şimdi şefzadeler var. Eskiden bir tane saray vardı. Şimdi sergi sarayı, Tekel sarayı, mekel sarayları var. Eskiden rüşvet vardı, şimdi hediye var. Eskiden iltimas vardı, şimdi tavsiye var. Eskiden Nemrud Mustafa divan harbi vardı, şimdi Halk partisi var. Eskiden Zaptiye nazırı vardı, şimdi Polis müdürü Demir Ahmet var. Eskiden sansür vardı, şimdi Matbuat kanunu ve müdürlüğü var. Eskiden sefalet vardı, şimdi süper sefalet var. Yani baylar, tellaklar değişmiş, yoksa eski hamam, eski tas.





    (Uydurma) Markopaşa · 26 Ekim 1947 · Sayı: 26 ve 2 Kasım 1947 · Sayı: 27

    Uydurmacıların çıkardığı bu sayıda ilk göze çarpan, "Sabahattin Ali" başlıklı bir yazıdır. Yazıda, Sabahattin Ali açıkça hedef gösterilmektedir:

    ( ... ) Dün ve bugün Amerikan yardımı aleyhinde bulunan, İngiliz aleyhtarlığını fütursuzca haykıran, sırtından İngiliz kumaşı, boynundan Amerikan kravatı eksik olmayan adam gene Sabahattin Ali'dir.

    Yabancı sermayeye dil uzatan, Boğazlar üstündeki Rus isteklerinde dilini yutan, kangren başı olmaya başlayan köy enstitülerinin ıslahını isteyenlere vatan haini, satılmışlar, sahtekarlar demekten korkmayan adam Sabahattin Alidir. . .



    Birinci sayfa sol köşede çerçeve içinde verilen duyuruda, Marko­paşa'nın taklitçi yapısının neler üstlendiği de ortaya çıkıyor:

    MARKO PAŞA POLİS HAFİYESİ: Türkiye'de komünist ajanları ... Sır satın alan mağazalar, bürolar. Emirler nasıl gelir. .. Komünistlerin Allah'ı kimdir ... Hapishaneler arasında komünist posta teşkilatı. Güzel karısı olmak bahtiyarlığı, Sabahattin Ali neden Ankara'da oturur ... Necip Fazılın komünistleri himaye etmesindeki hikmet ... Milleti birbirine nasıl düşürüyorlar, nasıl aldatıyorlar. ".. Gelecek sayımızdan itibaren "Paşanın fendi, Komünistleri yendi" sütunlarında okuyacaksınız.

    Sol alt köşeye "Bayilere" başlıklı bir de duyuru konmuş: Haluk Yetiş'in ve Merhumpaşa komünist dergisinin Markopaşa ve Malumpaşa ile alakası yoktur. Bazı suistimaller yapıldığı öğrenilmiş, haklarında takibata geçilmiştir. Hesapların karıştırılmamasını görülen lüzum üzerine bildiririz. Markopaşa.





    Merhumpaşa · 1 Kasım 1947 · Sayı: 4

    Sabahattin Ali başyazısında saldırılara yanıt verirken gazetenin başına nelerin geldiğini de anlatmış oluyor. Yazısının başlığı "Fikir ve Küfür". Okuyalım:

    "...Bir yıldan beri bu gazetede türlü fikirler ortaya attık. Bu fikirler yüzünden türlü hücumlara uğradık. Biz isterdik ki, bize hücum edenler, karşımıza, yani halkın önüne yine birtakım fikirlerle çıksınlar. Ne gezer! Onlar sadece sövmüşler. Gaziantep'ten İstanbul'a, İzmir'den Samsun'a ve Çarşamba'ya kadar, yurdun dört bucağında çıkan bir sürü gazete ve dergide, aleyhimizde üç yüzden fazla yazı çıkmış. Hepsini gözden geçirdik. Bir tekinde olsun bir tek fikrimiz, bir satırımız ele alınıp, çürütülmemiş.

    Sadece küfür edilmiş. Biz demişiz ki: Bu memleketin istiklali her şeyden üstündür. Milletin oluk gibi kan akıtarak kazandığı bu istiklali, siyasi oyunlara alet edip, elden kaçırmayalım. Sömürücü devletlerin

    elinde oyuncak olmayalım! .. Cevap vermişler: Hain, satılmış, bolşevik ajanı! .. Biz demişiz ki: Yabancı sermayeye imtiyazlar vermeyelim, memleketin mali ve askeri işlerine yabancılar burunlarını sokmasınlar. Hem soyuluruz, hem de bir dünya patırtısı çıkarsa, arada biz eziliriz.

    Cevap vermişler: Demokrasi düşmanı, Moskova ağzı konuşan, kızıl!..

    Biz demişiz ki: Halkın selametini temin ile vazifelendirilmiş olanların siyaset oyunlarına katılmaya, halka zulmetmeye, onu dövmeye ve halkın sırtına binmeye, onu tabutluklara kapamaya hakları yoktur. Bunun önüne geçilsin. Cevap vermişler: Bozguncu, devlet düşmanı, anarşist.

    Biz demişiz ki: Yıllardan beri arkası gelmeyen dalavereler, arsa oyunları, memleket dışına para kaçırma rezaletleri, esrarı çözülmeyen cinayetler (Ne ilginçtir ki kendisi de böyle bir cinayete kurban gidecektir.), millet malı soygunculukları alıp yürümüştür. Öte yanda, millet kara sapanın arkasında donsuz didiniyor. Bu gidişatın sonu hayra çıkmaz. Cevap vermişler: Müfsit, tezvirci, komünist! ... Biz bir fikir ortaya atmışız, onlar bize cevap yerine, küfür savurmuşlar... Bu türlü bir mücadelenin zevkli olmadığı meydanda ... Lakin, yüreğimizi ferahlatan cihet şu ki, halk, o iyiyi kötüden, doğruyu eğriden ayırmakta hiç şaşmayan varlık, hep bizim tarafımızı tutuyor.

    Var olsun ...



    Birinci sayfada "Zabıta Haberleri" köşesinde taklitçilerin son sayılardaki aşırdıkları yazıların listesi verilmiş.



    MERHUMPAŞA'DAN ALİBABA'YA. ..

    26.05.1947 tarihli Merhumpaşa'da yayımlanan "Mahkeme Koridorlarında" başlıklı yazıdan dolayı "adaleti tahkir" suçlamasıyla yeni bir kovuşturma açılmış ve 14 Kasım'da Sabahattin Ali hakkında

    tutuklama kararı verilmişti. Sabahattin Ali bir süre gizlendi, gizli gizli Alibaba için çalıştı. Ankara'daki eşine yazdığı 3 Kasım 1947 tarihli mektubunda Sabahattin Ali şunları yazıyordu:

    "Çok sevgili Aliye, bugün Pazartesi . Henüz mahkemelerden bir haber yok. Gazetenin para işleri ile uğraşıyorum. Vaziyeti düzeltebilirsem on beş güne kadar Ali Baba"yı çıkaracağım. Şimdilik Mehmet Aliler'deyim ..."



    Sabahattin Ali'nin eşine yazdığı 10 Kasım 1947 tarihli mektubunda, Merhumpaşa'nın çıkamama nedeni azıcık sezilir gibi:

    "... bu hafta Merhum Paşa çıkmadı, çıkmayacak. .. iki haftaya kadar Ali Baba'yı çıkaracağım. Çünkü paşalar karışınca satış düştü, ziyan etmeye başladık. Çok sıkıntılı vaziyetteyim . Yarın sana 100 lira göndereceğim. İdare et. Zaten sen, ben söylemeden de idare edersin ya, çünkü benim idareli, sevgili karıcığımsın. Bu fena günlerde yalnız seni ve Filiz'i düşünerek kuvvet buluyorum.

    ... ben bazen Mehmet Ali Aybar'larda, bazen Mehmet Ali Cimcozlar'da kalıyorum .."



    Markopaşa, Malumpaşa, Merhumpaşa, uydurma paşalar olan Lalapaşa, Bizimpaşa, Cerrahpaşa...Çoğunun köşe adları, manşetleri aynıdır. Sahip ve yazı işleri yöneticileri sık sık değiştiği için zaten kim odukları bile belli değildir. Sabahattin Ali'nin anlatımına göre okur, Paşaları karıştırmaktadır artık. Okuyucudaki şaşkınlık Markopaşacılarda paniğe dönüşmektedir. Gerçek Markopaşacıların çıkardıkları gazeteleri en yalın biçimde okuyucuya sunmak artık alabildiğine zorlaşmıştır. "Paşa'ları bırakıp "Baba"lara geçmek daha uygun bulunmuş olmalıdır. Üstelik başına da "Ali" getirilir de "Alibaba" denirse bu adın, Markopaşa'ların babası "Sabahattin Ali" olduğu daha kolay anlaşılacaktır. Alibaba'ya geçişin önemli nedenlerinden biri de budur.



    Sabahattin Ali eşine 10 Kasım 1947 tarihli mektubu yazdığı günlerde bir yandan da Alibaba için kolları sıvamıştı. Rıfat Ilgaz'la çalışıyorlardı. Ilgaz'dan dinleyelim:

    ... "Yeni bir hamle lazım, ALİBABA isimli bir mizah gazetesi çıkaracağız," dedi. Bu isim çok hoşuna gidiyordu. Uzun uzun izah etti. Kırkharamilere karşı Alibaba" Mim Uykusuz'a resimler, yazılar

    ısmarlandı. Masamın üstüne oturarak " Hadi" dedi, "Seninle bir manzume yazalım. Kırk haramilere karşı olsun!" iki kıtasını ben yazdım, bir kıtasını da o çırpıştırdı. 'Tamam" dedi, "Çok güzel. Bu manzumenin adını birinci sahifeye manşet vereceğiz. Bir iki defa okudu çok beğenmişti..."



    Mustafa Uykusuz karikatürleri hazırlıyordu. Ancak bu her zamanki gibi kolay olmuyordu. Nedenini Uykusuz'dan öğrendim:

    (. .. ) M. Uykusuz - Hapishaneye girmem gerekiyordu. Davaya girip çıktım, tüm gazeteler aleyhime yazdılar. Asmalı Mescit'te "Malum Paşa" ve "Ali Baba Kırk haramilere Karşı" dergilerinin çıktığı dönem. Polis geliyor, o zamanın parasıyla bir buçuk, iki buçuk lira veriyorum, elindeki belgeye "bulunamamıştır" yazıyor ve böylece içeriye girmem gecikiyor. Dergide "Ali Baba ve Kırkharamiler" adında bir kompozisyonum vardı. Bir cumartesi günü onu çiziyorum. (. .. ) polis geldi gene. Efendi, gençten bir çocuktu. Kapıyı vurdu, açtım. "Ağabey ben geldim" dedi. "İyi ya, hoş geldin" dedim. Cebime davrandım, para çıkaracaktım, bileğimden yapıştı: "Artık yok ağabey, seni götüreceğim" dedi.

    "Peki gidelim" dedim. Tepebaşı Karakolu da yakındı, Tünel'in hemen yanında. Oraya gittik. Babacan, Zeki adında bir komiser çıktı karşıma. Oturttu beni, uzun uzadıya konuştuk. Çay getirtti, içtim. Bir ara kendisine dedim ki, "Bak Zeki bey, bana iki saat izin vereceksiniz. Bir karikatürüm var, yapıp mutlaka dergiye yetiştirmem gerekiyor. İki saat çalışabilirsem bu işi yapmış olacağım. İsterseniz yanımda polis de yollayabilirsiniz." Komiser Zeki bey ciddi ciddi dinledi: "Sen bugün git arslanım, o karikatürünü mutlaka bitir. İyice bir kafayı da çek. Nasıl olsa günlerden Cumartesi. Ayrıca hapishaneden ne zaman

    çıkacağın da pek belli olmaz. Onun için kafayı iyi doldur ki, içeride bulamazsın uzun süre. Pazartesi günü de bana gel. Yanına polis falan takmaya gerek görmüyorum. Hadi arslanım bir an evvel git" dedi.

    Karakoldan doğru iş yerine gittim. Karikatürü yaptım, verdim. Pazartesi günü de karakola uğradım, Zeki beye teslim oldum. Adliye'ye, oradan da Sultanahmet Cezaevine .. "



    Daha Alibaba çıkmadan bir üzücü olay da Sabahattin Ali için gerçekleşmişti. Hem bu olayı hem de düşünülen önlemleri, Sabahattin Ali'nin eşine yazdığı 14.11.1947 tarihli mektuptan öğreniyoruz:

    Şu malum "Adaleti tahkir" davasında sorgu hakimi nihayet evrakı Ağır Ceza Mahkemesine vermiş ve tevkifime karar çıkmış. Bu davada ilk celsede beraat edeceğime emin olmakla beraber, o zamana kadar haksız yere yatırılmak istemediğim için hemen bugün İzmir civarına seyahate çıkıyorum. Mahkeme gününde ve saatinde İstanbul'da hazır bulunacağım. Çünkü adaletin tecellisinden eminim.

    ( . . .) Nerelerde seyahat ettiğimin anlaşılmaması için size gittiğim yerlerden mektup yazmayacağım, fakat merak etmeyin, acı patlıcanı kırağı çalmaz. ( ... ) Gelecek günler herhalde güzel olacaktır. Üzülmeyin...





    Alibaba · 25 Kasım 1947 · Sayı: 1

    Alibaba'nın ilk sayısı Markopaşa'nın ilk sayısından tam 1 yıl sonra, 25 Kasım 1947'de çıkıyordu. Bir yıl içinde Markopaşa, Malum paşa, Merhumpaşa ve Alibaba ... Alibaba'nın ilk sayısında "sahibi ve yazı işlerini fiilen idare eden" olarak Nedim Ofluoğlu, "müessese sahibi" ise Haluk Yetiş görünüyordu. Adresi yine "Asmalımescit Şeyhbender Sokak No:1/1 Çinili Han No:11" idi.



    Sabahattin Ali hapisten çıktıktan sonra kafasında bir roman tasarlıyordu. Bu yapıt Ankara'nın yaman bir eleştirisi olacaktı. Adı da Ankara ... Gel gelelim ne bu romanı yazabiliyor ne de bir iş tutabiliyordu. Tedirgin ve aylak dolaşıyordu. Öyleyken, polis peşinden ayrılmıyor, sağcı basında karalama ve saldırmalar eksik olmuyordu. Bütün bunlar namuslu kalmanın, yurdunu ve halkını sevmenin, özgürlük ve kardeşliği savunmanın karşılığıydı. Bu sayıdaki "Ne Zor Şeymiş" başlıklı başyazısında Sabahattin Ali bu acı gerçeğe parmak basmıştı:



    Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer. Bir gün Almanların pabucunu yalayan, ertesi günü İngilizlere takla atan, daha ertesi günü de Arnerikaya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. O da kendi cefakar milletimizdir. Meğer ne büyük günah işlemişiz! Kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bu günün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmak, han, apartman

    sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü

    omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik. Bu ne affedilmez bir suçmuş meğer! Neredeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar:

    "Görüyor musun şu haini! İlle namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor. .."

    Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?

    Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer! Bereket, zora katlanmasını bilen bu millet de namuslu.





    Gazetenin ilk sayısında, Sabahattin Ali ile Rıfat Ilgaz'ın birlikte yazdıkları yergisel anlatım manşetten verilmişti:



    Yukarıdaki yazının hemen yanında da Markopaşa'nın tipik mizahına örnek bir yazı yayımlanmıştı:





    Gazete çıkmış, Aziz Nesin cezaevinde ilk sayıyı almış eleştiriyordu. Önce işe manzumeden başlamıştı: "Nedir o manzume yahu!. Karagöz'e benzettin gazeteyi" diyordu. Sabahattin Ali aldırmadı, "Aziz ne

    anlarmış şiirden ... " dedi geçti. Gazetenin çıkış sevincini yaşayamayan yalnız Aziz Nesin değildi; Mim Uykusuz da cezaevindeydi. Zorluklara bağlı ilginçlikler de vardı. Örneğin, Alibaba'nın çıkışı ile ilgili olarak okuyucuya ancak ikinci sayıda seslenilebilmişti. "Gazeteler-Gazeteciler" köşesindeki yazıda şöyle denilmişti:

    "Babafingo: El etek öpücülerin kaleminde meddahlaşan Türk mizahını "Markopaşa" kurtardığı zaman, bu işi alkış tutmak, rakı masasında efendilerinin önünde göbek atmak kadar kolay zannedenler, paçayı sıvayıp, sözüm ona Markopaşayı taklide kalkmışlardı. Birçok defa yazdığımız-hani şu Türkiye'de mevcut olmayan baskı ve antidemokratik kanunlar yüzünden, Markopaşanın adını Merhumpaşa, daha sonra Malumpaşa olarak değiştirmek zorunda kalmıştık ( ... )

    Bir sürü "Paşa" adlı gazete piyasayı doldurdu ... İşte şimdi, hakiki Markopaşa, Merhumpaşa, Malumpaşada tanıdığınız aynı kalemler "Alibaba" gazetesini çıkarıyorlar. Bu gazete kırk haramilere karşı çıkıyor. Şüphesiz, paşaları taklit edenler, Alibabayı da taklide yelteneceklerdir. Fakat, yine adını

    çalmaktan başka bir iş yapamayacakları muhakkaktır.

    Yine piyasayı Ballıbaba, Hasanbaba, Cambazbaba, Şambaba gibi sahte mizah gazeteleri dolduracaktır. Hatta mizah diye "babafingo"yu bile çıkarmaları kabildir. Biz müsamahakar insanlarız. Paşayı elimizden alanların, bu sefer Babayı da almalarına göz yumarız.





    Alibaba'nın sayfalarındaki köşeler öncekilerde olduğu gibi korunmuş. İç sayfalara "Alibaba' nın Yarenlikleri" ve "Haydi Hayırlısı" adlı köşeler eklenmiş. Son sayfadaki "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesi duruyor. Ancak adı Alibaba'ya uyarlanmış ve çizgiler değişmiş. Sabahattin Ali İstanbul'a dönmüş ama teslim olmamıştı. Nedenini, eşine yazdığı 08.12.1947 tarihli mektubundan öğreniyoruz:



    "Ben tekrar İstanbul'dayım. Hiç olmazsa bir hafta kadar hapis yatmadan bu işi temizleyemeyeceğiz. Çünkü beni tevkif etmeden mahkeme gününü tespit etmiyorlar. Herkes beraat edeceğimi muhakkak sayıyor. Fakat ben dışarıdaki işlerimi halletmeden içeri giremezdim. Eğer ilk tevkif çıktığı günü yakalansa idim, ne Alibaba çıkardı, ne de Sırça Köşk. Eh, şimdi gazete biraz yoluna girdi. Hikaye kitabı da çıktı . .. Bir iki ufak işim daha var, onları da yoluna koyarsam, bir hafta sonra Müddeiummiliğe [savcılığa] müracaat etmek niyetindeyim...



    Alibaba • 2 Aralık 1947 · Sayı: 2

    HUKUKU MERKEP BEYANNAMESİ

    Manşetten verilen haberle ilgili olarak yazılanlar şöyle: Aşağıdaki Beyanname Jan Jak Marsuvan tarafından kaleme alınmıştır:

    1 . Bütün eşekler eşek olarak doğar, eşek olarak ölürler; hür olarak doğar, esir olarak ölürler.

    2. Bütün eşekler görünüşte eşit, hakikatte çeşit çeşittirler.

    3. Eşeklerin ahırları her türlü taarruzdan masun ise de, sahipleri semere kızıp eşeği dövebilirler.

    4. Bütün eşekler anırma hürriyetine sahiptirler. Ancak başkalarına çifte atmamak şartı ile.

    5. Ömrü billah eşekler, hoşaftan anlamayacaklardır. Suyunu içip, tanelerini, efendilerine bırakacaklardır.

    6. Sıpa olarak doğan eşekler, tekamül ederek eşek olurlar. Marsuvan eşekleri deve kervanlarına ve uyuz eşeklere kılavuzluk ederler.

    7. Eşeklerden her türlü asalet unvan ve imtiyazları alınmıştır. Sırtına palan vursan eşşek, yine eşşektir.

    8. Şeddesiz eşekler, şeddeli eşeklere itaate mecburdurlar.



    Birinci sayfadaki "Haftalık Türk-Amerikan Gidiş Geliş Programı"nda yazılanları da okuyalım:

    " Pazartesi - Amerikan zırhlıları, bahriyelileri gelecek, Türk inceleme heyetleri gidecek.

    Salı - Dört Amerikan senatörü gelecek, iki milletvekili gidecek.

    Çarşamba - Amerika'dan Naylon kopça gelecek, milyonlarımız gidecek.

    Perşembe - Amerikadan borç vaatleri gelecek, ziyafetler, paralar ve pullar gidecek.

    Cuma - Uçak filoları gelecek, kaçak filoları gidecek....

    Cumartesi - Kontrol heyeti gelecek, kontrolsuz heyetler gidecek.

    Pazar - Müşavir ve müşahit heyetler gelecek. Gidecek bir şey kalmadığından, ne kalmışsa o gidecek.

    Amerika'dan geleceklere ve Türkiye'den gideceklere haftanın yedi günü kafi gelmediğinden, haftanın sekiz güne çıkarılması düşünülmektedir.





    Amerikan heyetleri konusunda bir yazı daha göze çarpıyor. "Amerika'dan Heyetler" başlıklı yazı, mizah açısından olduğu kadar günümüzde gelinen durum açısından da önem taşıyor:

    Dün şehrimize, Hasan Efendi adında bir vatandaşın evini idare etmek üzere bir Amerikan heyeti, Hüseyin efendinin karısını idare etmek üzere üç Amerikan heyeti, Ali efendinin tavuklarını

    idare etmek üzere bir İngiliz heyeti ve Mehmet efendinin kendisini idare etmek üzere de 38 Amerikan heyeti gelmiştir.



    Bu sayıdan seçeceğimiz son yazı da benzeri içerik taşıyor ve "Yurdumuzun Kalkınması" başlıklı:

    Ankara, 30 (Zavallı muhabirimiz göz kırparak bildiriyor) -

    "Türkiye'nin iktisadi kalkınması için, hükümetimiz Milletler arası Kalkınma Bankasından 600 milyon dolar isteyecek. Fakat, banka altıyüz lira dahi vermeyecek, aşağı kapıya havale edecektir. Amerika'daki

    Aşağıkapı Bankasından 600 milyon dolar istenecek, o dahi bize metelik vermeyeceğinden dahili istikrara başvurulacaktır.

    Maliye Bakanına muhabirimz.:

    - Nasıl isteyebilirsiniz ki? diye sormuş. Sayın Kişmir Nazmi de:

    - İsteyenin bir gözü kara, vermeyenin iki yüzü kara! cevabını vermiştir.

    Bunun üzerine muhabirimiz.:

    - Tencere dibin kara, seninki benden kara! diyerek Sayın Bakanın huzurundan dört nala kaçmıştır.



    Alibaba · 9 Aralık 1947 · Sayı: 3

    Gazetenin birinci sayfasında Sabahattin Ali'nin başyazısından başka "Türkiye'de İlk Faşist Nasıl Doğdu?", "Gelecek Zaman Olur ki Hayali Beş Para Ermez" ve "Aforizmalar" başlıklı haber-yorumlar

    yer almış. Birinci sayfa sol altına çerçeve içinde bir açık dilekçe verilmiş. Dilekçe sahibi Aziz Nesin . . .



    "İstanbul Cumh
  • Bizi terk etmeyecek birden çok dostumuz var
    Kim onlar ?
    Kitaplar
  • Abdülhamid Han'ın düşmanları kimlerdi? Beraberce gözden geçirelim.
    1) Bediüzzaman Said Nursi'nin bir gazete haberinden öğrendiğine göre Başbakan Gladstone "Bu Kur'an Müslümanların elinde bulunduğu müddetçe, biz onlara hakiki hakim olamayız. Ne yapıp edip bu Kur'an'ı sükut ettirip ortadan kaldırmalıyız. Yahut da Müslümanları ondan soğutmalıyız" veya "Bu mel'un kitabın (haşa Kur'an-ı Kerim'den bahsediyor-M.A) takipçileri var oldukça Avrupa'ya barış gelmeyecektir." diyerek emperyalist politikalarını belirleyen İngiltere,
    2) Cezayir ve Tunus'tan sonra özellikle Lübnan, Suriye ve Kudüs'e gözlerini diken ve Osmanlı'nın bünyesinden dağılacak yağlı parçalara ağzı sulanarak bakan dostumuz(!) Fransa,
    3) Afrika' daki son Osmanlı toprağı olan Trablusgarb'a ve Akdeniz kıyılarımıza göz diken İtalya,
    4) Sıcak denizlere inme planlarını Deli Petro zamanından beri aşikare çıkarmış olan Rus Çarlığı,
    5) Ermeniler ve misyoner okulları üzerinden Osmanlı coğrafyasına dalan Başkan Theodore Roosevelt yönetimindeki Amerika Birleşik Devletleri,
    6) Şaşıracaksınız belki ama dostumuz zannettiğimiz fakat Sultan Abdülhamid başta kaldığı sürece Osmanlı'nın iplerini veya dümenini ele geçiremeyeceğini anlayan Kayzer 2. Wilhelm' in Almanyası...
  • Yılın belli günleri ne yazacağımız belli: 27 May, 12 March, 12 Alul, 28 Şabat..

    Elimizde kala kala 28 Şubat kaldı, onlar da FETÖ ile mücadele kapsamında, zaten sorun bir dava olan Ergenekon ve Balyoz’dan kurtuldular. Şimdi de, 28 Şubat postmodern darbe girişimi ve BÇG zulmünden yakalarını sıyırma noktasındalar.

    Hâlâ 12 Eylül dönemi mağdurları var içeride, darbeciler kurtuluyor, ama darbecilerin mağdur ettikleri bir türlü yakalarını kurtaramıyorlar.. Mesela BÇG adı nerede ise unutuldu gitti. “Batı Çalışma Grubu”. Ordu içinde “Garb Muhibler Cemiyeti” üyesi batının içimizdeki Truva atları artık gündemde değil.

    Aslında FETÖ neyse BÇG odur. BÇG İslam’a karşı sopa, FETÖ ise “Ilımlı İslam” adı ile etiketlenen “Euro İslam”a uzatılan havuçtu.. NATO soğuk savaşın sonunda “tehlikenin rengi”ni kırmızıdan yeşile çevirince, yeşil tehlikeye karşı BÇG kuruldu.

    Tekrar söylüyorum: FETÖ neyse, BÇG odur. Biri bizi koyun yerine koyup Müslümanların arkasına geçip, elindeki sopayla sırtımıza vura vura bizi Amerikan mezbahasına götürmeye çalışıyordu, ötekisi ise, elinde bir tutam “Green grass”, başında takke, kolunun altında bir kitap, yine bizi koyun yerine koyup önümüze geçip, “Allah, lillah, bismillah, inşallah maşallah bici bici” diye bizi peşine takıp Amerikan mezbahasına götürmek istiyor.

    İkisinin de arzı ihlas ettikleri kapı aynı! Birbirlerini kıskanıyorlar. Kıskançlık histerisine yakalandılar. Batıya kendilerinin daha iyi hizmet ettiklerini, kendi yöntemlerinin en doğru yöntem olduğunu ispatlamaya çalışıyorlar. Biri Fuller’in tetikçisi, ötekisi Brezinsky’nin.

    Bildik soğuk savaş tekniği.

    BÇG’liler de, FETÖ’cüler de kaçınca aynı yere kaçıyorlar, aynı çevreler koruyor onları.. PKK, PYD, DAEŞ, “Milliyetçi, sağcı, solcu, liberal” fark etmiyor. Kadrolarında şeyh de var fahişe de.

    Hatırlayın, BÇG’liler, FETÖ’yü kıskanıp, “biz de yaparız” diye T. Günay ve Sisi’ye tarikat bile kurdurmuşlardı. “Kalkancı tarikatı” böyle bir şeydi. BÇG’nin ya da ABD’nin, İngilizlerin, Fransızların, Almanların örgütledikleri tek tarikat yok.. Kimini kendileri örgütlediler, kimini ele geçirdiler, kiminin içine sızdılar.

    Nasıl şeytanın sızmadığı nefis yok artık günümüzde, bu anlamda cemiyet, cemaat da yok. Para, kadın, makam ilişkileri harim-i ismetimizin kırılan kapıları..

    BÇG davası henüz tam olarak sonuçlanmadı. Hâlâ o dönemde açılıp kanamaya devam eden yaralar var. Sanıklar aklanacakları günü bekliyorlar. Mahkûmiyet kararları da zaten belli kişilerle sınırlı. 28 Şubat’ın iş, finans, medya, siyaset, STK ayağı ile ilgili hiçbir ciddi soruşturma olmadı.

    15 Temmuz ile ilgili bu anlamda bir şey var mı? Örgüt diye belli bir tarihle sınırlı bir soruşturma var. Bu örgütün uluslararası bağlantıları, STK, finans, siyaset, bürokrasi, medya ayağı da tam olarak çözülmedi. Bu gidişle çözülmeyecek de. Çünkü süreç sulandırılmaya devam ediyor. Suçlular korunuyor, suçsuz, ya da ilişkisi çok detayda insanlar ise suçlu gibi süründürülüyor.

    12 Eylül bizim neslimizin ukdesi. O günkü 5’li çete üyeleri ölüp gittiler.

    Darbeciler hiçbir zaman âlem-i ibret bir ceza almadılar.

    Ve biz darbecilerin arkasındaki gücü hiçbir zaman tam anlamı ile sorgulamadık. ABD, CIA, MOSSAD, İngilizler, Almanlar olmadan darbe olur mu? Ama onlar bizim “dostumuz” ve “Müttefikimiz” AB’de, NATO’da onlarla birlikteyiz.

    15 Temmuz’da İncirlik darbe sürecine aktif olarak katıldı, ne oldu! Yapanın yanına kâr kalıyor.

    Darbeciler, terörün ağababaları, kayıt dışı ekonominin baronları hep batı ile kol kolalar. Kaçınca oraya kaçıyorlar. Çaldıkları paraları sonunda yine batıya kaçırıyorlar.

    Darbecileri örgütleyen, onlara arka çıkan, onları koruyan batı, sonra dönüp bize demokrasi, insan hakları dersi veriyor.

    İçinde batılıların olmadığı tek bir darbe olmadı bu ülkede. Hepsi aynı zamanda darbe şartlarını oluşturmakla görevli her türlü terör eyleminin de arkasında onlar var. Teröristleri koruyanlar da yine kendileri. Sabancı suikastının faili Fehriye Erdal kim, nereye kaçtı, kim koruyor?

    Bakın, her darbeden sonra, oda, vakıf, dernek, sendika, parti, meclis hepsi kapatılıyor, ama tek kapatılmayan örgüt Mason locaları ve dahası, her darbeden sonra kurulan ara rejim hükümetlerindeki kabine üyelerinin üçte ikisi de Mason..

    Düşünsenize darbeyi yapanlar asker. Kabineyi oluşturanlar da onlar. Peki, ordu mensuplarının bu Mason muhabbeti nereden geliyor.

    Darbeler hep demokrasiyi rayına oturtmak, demokrasiye balans ayarı yapmak için yapılır.

    Darbeler Laik Demokratik Türkiye Cumhuriyetini korumak için yapılır.

    Darbeler Atatürk ilke ve inkılaplarını ve Anayasal düzeni korumak için yapılır.

    Darbeciler yönetimi tekrar ABD ve AB ile, NATO ile uyumlu çalışmaya söz veren kadrolara devreder.. ABD, AB ve NATO’ya sadakat beyanında bulunmadan hiç kimseye yeni süreçte görev verilmez. Görev verilenlerin çoğunluğu ise CHP tabanından seçilen insanlardan oluşur.

    İşe bakar mısınız, BÇG’den kurtulmak için FETÖ’yü arkamıza alıyoruz, sonra FETÖ’den kurtulmak için BÇG ile anlaşıyoruz. Sonunda celladımız değişmiyor. Değişen celladımızın elbisesi.. Hani bugün de Fırat’ın doğusundaki PYD’liler Amerikan vatandaşı olup, PYD parkasını çıkartıp, Pentagon parkesini giyip görevlerine devam ediyorlar ya, işte öyle bir şey!

    Yok aslında birbirlerinden pek farkları, tek farkları adları!

    Yine efkâr bastı. Darbelere ve darbecilere lanet olsun!

    Bu kurtarıcılardan kurtulmadan kurtuluş yok bu millete, anlaşılan.

    Selam ve dua ile..