• Ölümün farkındalığı ölümden önceki hayatı da daha doğru yaşayabilmek için bize bir imkân veriyor. Sözün tam da burasında, hayatı daha sakin ve anlamlı yaşabilmek için bir reçete paylaşmak istiyorum, bugünlerde böyle formüller pek revaçta, basit olmasına basit ama belki de hakikat basit ve sade olanda gizlidir.

    1) Sessiz ol. Zihnine bir fırsat ver. İçini genişlet.
    2) Bilinçli bir şekilde nefes al ve ver. Aldığın her nefesin farkında ol. Ânı genişlet.
    3) Tefekkür etmek için vakit ayır. Vakti olgunlaştır.
    4) Tek başına sakin zaman geçir. Zamanı genişlet.
    5) Düşünce ve fikirlerini bir köşeye yaz. Zihnini genişlet.
    6) Çiz, resim yap veya elinle bir şeyler inşa et.
    7) Şarkı söyle. Dua oku. Zikret. Ruhunu genişlet.
    8) Her yere yürü, yürüyebildiğin kadar yürü. Yürüyerek gidebileceğin her yere yürüyerek git. Ufkunu genişlet.
    9) Kendi mahalleni yürüyerek tanı. Evinin etrafındaki insanları, dükkânları, zenginliği fark et. İçini genişlet.
    10) Bir yabancıya gülümse. Bu sana hiçbir şeye mal olmaz. Ama gününü daha güzel geçirmeni sağlar.
    11) Başkalarıyla konuşmak için bir fırsat yarat. Çevreni genişlet.
    12) Yanından geçip hiç uğramadığın bir parka veya bir mabede gir. Orada ruhunu dinlendir. Bir mezarlığa git, evvel gidenlere selam ver, onlarla konuş.
    13) Kendini doğaya bırak. Tabiatta bir yürüyüş yap, yaprakları eline al, toprağı okşa, bir ağacı sev. O ağacı yeşerteni sev.
    14) Süpermarketteki metal arabayı sürmek yerine yerel üreticilerin pazarına git ve gıdanı onlardan temin etmeye çalış. Hoş beş et, onların hikâyelerine misafir ol.
    15) Yediğin her gıdanın hikâyesini merak et. Nereden geldiğini, kim tarafından üretildiğini, hangi emeklerle sana ulaştığını öğren.
    16) Giydiğin her şey nerede üretiliyor, bu üretim safhasında çocuk işçi çalıştırılıyor mu, emek sömürüsü yapılıyor mu bunlara dikkat et. Bilinci genişlet.
    17) Bir şeyi tohumdan başlayarak büyüt. Bir tohum ekmek ve onun daimi bir ihtimam ve beslenme ile büyüdüğünü izlemek, daha yavaş, daha bağlı ve sahici bir hayat yaşamanın mükemmel bir analojisidir. Sabrını genişlet.
    18) İnfak et. Yoksulları ara, yardım et. Onların sevgisiyle kalbini büyüt. Ülkeni genişlet.
    19) Öte diyarlarda zulüm görenler için dua et, eylemde bulun, yüreklerinde acılarını hisset. Dünyayı genişlet.
    20) Çayır çimene uzan, göğe bak. Kalbini genişlet.
    21) Yârinin, evladının gözlerinin içine bak. Sevgini genişlet.
    Hiçbir canlı yok ki zeval bulmasın. Hayat müziğin sesini birlikte dinlemektir. Kimse başkasının ölümünü ölemez, kabul. Ama o son nefese kadar kâinatı saran o eşsiz müziği birlikte işitebiliriz, değil mi? Şimdi o tedirgin bakışlarını yerden kaldır da kendi ölümüne bak. Hayatı genişlet..
    Kemal Sayar
    Sayfa 132 - kapı yayınları
  • 6 - Derin Çizikler

    "Sen gitmem gerektiğini söylüyorsun. Kuytu köşede saklı,görmekten mütemadiyen kaçtığın gerçekleri daha ne kadar geriye itebilirsin ki?İçindeki incinmiş çocuğun karanlık çökerken rıhtımlarına vuran dalgalara inat,sana ve senin ruhuna inat baş kaldırışları niye?Görüyorken görmemek,duyuyorken duymamak...Tezatsın!Fazlasıyla tezat."diye bağırdım.


    Elime verdiği kahve fincanını öfkeyle duvara fırlattım. Bardak parçalara ayrılırken elleri beni kontrol edebilmek için kollarımı buldu. Onu ittim. Parmaklarının tenime değmesinden hoşnut olmayan yanım onu itmekten bir parça olsun memnuniyet duyarken soğuk bir gülümseme dudaklarımda belirdi. Öfkesinin sivri dişleri ruhumun ince,hassas noktalarına değmemeliydi. Bu sefer,aramızda şekillenen o görünmez bağ parmaklarının somut varlığıyla sağlamlaşmamalıydı. O bağ kendisini yeniden gün yüzüne çıkaracak bir biçime kavuşmamalıydı. Gözlerim yanarken ve boğazımda kahreden bir kuruluk yükselirken...Avaz avaz bağırıp buradan kaçmam gerekiyordu. Basamakları ikişer ikişer atlayıp kendimi dışarı atmak. Bunu derinlerde bir yerlerde hissedebiliyordum. Ancak hayır!Bir şeylerin kafamda belli bir yere oturması gerekiyordu. Yıllarca bir yerlere tıkıştırıp üzerini örttüğüm bu durumu bir şekilde kökten halletmem gerekiyordu. Duyduğum tiksinti bir dayanak bulmalıydı. Elimde somut bir delil bulundurmalıydım kendimce,onca şeye rağmen...


    "Kendine gel!"diye bağırdı bana. Kirpiklerinin ardına saklanmış kederinin ipi sarkmış,bir akşamüstü havayı kaplayan kömür kokusu kadar kesif,sert bir suratla bana bakmıştı. O an çenesinden aşağıya doğru uzanan,bunu ben yapmıştım,çiziğin kanadığını fark ettim. Kızıllık yavaş yavaş çoğalırken bir adım geriye gittim. Ellerim tutunmak için masanın kenarını buldu. Telaşla,birazda heyecanla. Gözlerimi dahi kırpmadan ona bakmaya devam ettim.


    Korkmadım. İlk defa ruhuma bulaştırdığı korkuya karşı gelip elime aldığım tebeşirle bir sınır çizdim ve asiliğimi belli ettim. Boyun eğmeye niyetim yoktu. Yine,sırf birileri üzülmesin veya birilerinin canı yanmasın diye susup ruhumu kolları derin bir sükûta sürüklemeyecektim. Bu sefer olmazdı. Bu sefer her şeyi bile bile olmazdı.


    "Sana inanmaktan nefret ediyorum!Aramızdaki bu bağdan,bana bir külfet sayılmandan,daima içime bir endişe,bir korku tohumu atmandan...Yeter anlıyor musun!Yarattığın yıkım herkesi etkiliyor. Hayatımıza dokunman bizi mahvediyor. Tam her şey bitti,senden kurtuldum derken sen aniden ortaya çıkıyorsun. Ve ben...Pat diye kendimi bir çukurun içinde çırpınırken buluyorum. Senin ağırlığın altında ezilirken olabilecek en ağır yarayı alarak yeniden çabalıyorum. Bu çok...Zor. Senin gibi biriyle baş etmek için gücüm yok. Beni tükettin. Yarattığın yıkımları onaracağım derken kendimi kaybediyorum. Hiç yapmayacağım şeyler yapıyorum. Ne için?Tatmin olmayan açgözlülüğün ve bana karşı duyduğun nefret yüzünden mi?Şeytan demiştin bana hatırladın mı?Benden tiksindiğini söylemiştin. O halde burada ne arıyorsun?Çık artık hayatımdan. Benden çaldığın onca şeye rağmen bir yüzsüz gibi her defasında kapıma gelme.Sen benden...Sadece git."dedim. Gözlerim yaşlarla dolarken. Sadece gitmesini istiyordum. Sadece,yüce bir gücün onu silgiyle siler gibi çabucak hayatımdan silmesini,yok etmesini istiyor,bunun için içimde vahşi bir arzu duyuyordum. Bu arzunun beni içten içe iyi ve kötü,doğru ve yanlış arasındaki o ince çizgide gezdirdiğinin farkındaydım. Fakat içimdeki o isteğe karşı koyamıyordum. Yok olmasını delice istiyordum.


    "Özür dilerim."dedi bana doğru bir adım atıp. Düşüncelerim yere düşmüş bir bardak gibi aniden dağılıverdi. Sağ eli benden yana hafifçe havalanırken dağılan düşüncelerimin kırıntılarını avuçlarımda tutmak istercesine etrafına bakındım. Bir an onun ne yapmaya çalıştığını algılayamadım.


    "Yaklaşma!"diye bağırdım hızla elimi kaldırıp. Aramızda belli bir mesafenin olmasını istiyordum."Bir şeyi defalarca kez yıkıp sonrasında eski haline gelmesini bekleyemezsin. Bu kaçıncı kırışın,kaçıncı af dileyişin?Hem söylesene,ben seni affetsem bile onlar seni affedecekler mi?Annem,Muhayyel seni affedecek mi?Bir ölüye kendini affettirebilir misin?Bir insanın çocukluğunu geri getirebilir misin? İnsanların ruhlarından çaldıklarını geri verebilir misin? Söylesene! Korkarım buna gücün yetmez. Duvarlarına vurduğun,darmadağın ettiğin insanların dünyalarına fütursuzca girmeye hakkın yok. Olmaz anlıyor musun? Olmaz.Canım şuan ne kadar yanıyor tahmin dahi edemezsin. Sana acımaktan kendimi alamıyorum. İçimi kaplayan o buruk şeyin...Hayır,sana acımayacağım!Sen sana acınmasını bile hak etmiyorsun!"


    Hıçkırıklarım benden bağımsız bir şekilde çıkarken gözlerimi ondan kaçırdım. Geçmişin üzerine çektiğim çizginin benim için bir yabancı bile olamayacak kadar değersiz biri tarafından bu şekilde geçilmesi...Sinirlerimi bozuyor,ruhumun yıllar boyu koruduğu;korumak mecburiyeti hissettiği kuralları bir bir çiğniyordu. Nefret,acı,kin ve düşmanlıkla dolu hislerin damarlarımda çoğaldıkça çoğaldığını;içimde bir çağlayan edasıyla bedenimin gizli boşluklarına aktığını hissediyordum. Bir şey,tanımını koymakta güçlük çektiğim bir şey zihnimi yakıyordu. Bir dua,bir huzur arayışıyla sarsılıyordum. Dik durmak için inat eden aklım sonunda bayrağı kalbime verdi. Yorulmuştuk.Yıllarca,yaşadığımız kaybın izlerini silmeye çalışarak kendimizi içten içe tüketmiştik. İçimde şekillenmesine izin verdiğim çocukluğumun katili karşımda dururken bir başka yaratım olan iç sesimle pes edişimizi somut bir şekilde görmüştük. Biz,derin bir yalnızlığın içerisinde can çekişimizi kabulleniyorduk. Oysaki yıllar geçirir sanıyorduk. Hayır,yıllar hiçbir şeyi geçirmiyordu. Sadece bulanık akan bir suyu berraklaştırıyor,çamurların karın boşluğumuza çökmesine izin veriyordu. Suyumuz berraklaşıyor,olaylar netlik kazanıyordu.Yıllar bizden samimiyetimizi,sevgimizi alıyordu. Ve benden...Zerrelerime kadar benden çok şey almıştı. Sevdiklerim yerine nefretle andıklarımı,güven yerineyse kuşku ve şüpheyi bırakmıştı. Tepeden aşağıya bırakılan kaplumbağalar gibi yere çakılmıştım. Paramparça bir şekilde,ruhumun çürümesine şahit olmuştum. Tek fark bu hissi yok oluştan canlı bir enkaz olarak kalmıştım. Canlı.Her gün yaşayan bir enkaz.


    "Beni dinle. Ben çok-"


    "Pişman mısın?"dedim sözlerini keserek. Yanaklarımdan boynuma doğru akan yaşların rahatsızlığıyla kıvrandım."Buna inanmıyorum. Diğerlerini kendine inandırabilirsin. Beni asla. Senin yüzünden sekiz yıldır mezara gidemiyorum. Senin yüzünden hiçbir adama güvenemiyorum. Yıllar önce attığın tokadı hatırlıyor musun?O zaman da pişman olmuştun. Ben de seni bir salak gibi affetmiştim. Ama o zaman için bir nedenim vardı. Artık o neden yok. Seni affetmem,sana el uzatmam için bir gerekçem yok. Şimdi...Beni dönüştürdüğün bu insandan özür dileme. Çünkü içimde sana dair en ufak bir şey bile yok. İçimde bittin,unuttun mu?Aramızdaki bu bağ bir şeyleri değiştirmiyor."deyip kapıyı gösterdim."Gelme,Emir. Bir daha kapıma gelip benden af dileme. Bende seni affedecek ne vicdan kaldı ne de sevgi. Duyuyor musun?Sen annemin mezarına git. Ankara da işin ne?Kayseri'de ol. Burayı da unut. Beni unut."dedim kazağımın kollarını çekiştirirken.


    "Afra-"


    Hiddetle ellerimi kaldırdım."Sus. Afra yok artık."deyip hızla koridora doğru ilerledim. Çelik kapının kolunu kavrayan parmaklarım metalin soğukluğuyla uyuşurken beynim kaynamış bir havuç gibi kendini salmıştı. Kulaklarım uğulduyor,zihnimde belli belirsiz sesler duyuyordum. Kapıyı açtım. Sessiz bir şekilde gidişini izlerken basamaklardan aşağıya inmesini,apartmanı tamamen terk etmesini bekledim. Sırtımdaki ürpertiyle birlikte,kendimle baş başa...Kapıyı hızla çarptım. Anahtarlar şıngırdarken anahtarlıktaki koyunlar birbirlerine çarpmışlardı. Eskiden olduğu gibi. Acıyla başımı kapıya dayadım. Ellerim titriyor,şakaklarımdan sıcak bir ağrı yayılıyordu. Dizlerimi karnıma çekip hıçkıra hıçkıra ağlarken bu sefer daha bir başka yıkıldığımı idrak ediyor,daha bir toparlanamaz duruyordum.


    Ne kadar ya da ne zamandan beri olduğunu umursamadan öylece saldım kendimi boşluğuma. Yıllar önce odamda solan o menekşe gibi büyük bir kaybın doruklarında ayna misali anılara bakarak kavşaklarımdan geçiyor,her bir toz zerreciğini hatırlamak adına zihnimi zorluyordum. Dağılan benliğime öfkelenmesi,nefret etmesi için bir sebep arıyordum. Sonuç:Hüsran. Yine eski sözler,cümleler kulaklarımda çınlıyordu. Hatırlamak istemediğim ne varsa eteklerime doluşmuş,taş misali ağırlaştırmıştı kollarımı. Dayanamadığımı hissettim. İlk defa dayanamadığımı hissettim.


    Bacaklarım saatler süren bir zorlamanın ardından güç bulup nihayet çuval gibi yığılan bedenimi taşımaya razı geldiğinde kendimi odamdaki çalışma masasının başında dururken buldum. Odaya nasıl geldiğimi bile hatırlayamazken titreyen ellerim köşedeki çerçeveyi buldu. Fotoğraf karesinden gülümseyen dört gözle yüz yüze geldiğim hissine kapıldım. Muhayyel,annem,kardeşlerim...Ve köşede her şeyden habersiz gülümseyen bir adet ben!Şimdilerde kanatları kırık bir kuştan farksız olan zavallı ben...Acıyla inleyerek yatağın ayak ucuna çöktüm. O kareden geriye bir tek benim kalmam,benim şu kahrolası nefesleri ciğerlerime çekmem...


    Acıyla inledim.Salt acıyla.Hiç gelmeyecek yıllarıma.

    Şule Akçay

    https://www.strawpoll.me/17261037
  • DUANIN GÜCÜ...

    İbrahim Ethem Hazretleri, tâcı tahtı terk ediyor. Seneler sonra kendi yaptırdığı camide yatsı namazı kılıyor.Dışarıda kar var, hava çok soğuk. "Şurada kıvrılayım da sabah olunca giderim.” diye düşünüyor, Caminin bekçisi geliyor...
    Bekçi:
    “Ne yapıyorsun burada.” diyor...
    İbrahim Ethem Hazretleri: “Müsaade et, şurada yatayım, Sabah Namazından sonra gideceğim.” diyor.
    Bekçi bacağından tutuyor onu ve
    “İBRAHİM ETHEM SENİN GİBİ ÇULSUZLAR İÇİN YAPTIRMADI BU CAMİYİ.” diyor ve bacağından sürükleye sürükleye, kafasını merdivenlere vura vura atıyor onu dışarıya...

    İbrahim Ethem Hazretleri, “Ben bu camiyi yaptırdım.” diyemiyor, kibir olur diye. Çaresiz şehre gidiyor. Her taraf kapalı, sadece bir yer açık, bir ekmek fırını....
    Kapıyı çalıyor ve sabaha kadar oturma müsaadesi istiyor. Orada çalışan işçi. “Geç otur.” diyor. Aradan bir-iki saat geçiyor. Sabah ezanı okunmaya başlıyor. Okunduktan sonra işçi dönüyor...
    “Hoşgeldiniz, nereden gelip nereye gidiyorsunuz, isminiz ne?" diyor.
    İbrahim Ethem Hazretleri de;
    “Ben iki saattir burada oturuyorum, şimdi mi geldi aklına sormak?” diyor...
    Fırıncı:
    “Ben bu fırında işçiyim. İki çocuğum var, iki de yetime bakıyorum. Ben onlara şimdiye kadar haram lokma yedirmedim. Senin geldiğin vakit benim mesai saatim dahilindeydi. Ezan okundu mesaim bitti. Seninle istediğin kadar konuşabiliriz. Şimdi kazancıma haram karışmaz.” diyor...
    İbrahim Ethem Hazretleri;
    “Sen ne güzel adammışsın. Sen Allah’tan bir şey isteyip de olmadığı vaki oldu mu?” diye soruyor. Fırıncı;
    “Ben ALLAH’tan ne istediysem verdi. Fakat Allah’tan bir şey istedim. Onu bana vermedi. Allah’a yalvardım, bana İbrahim Ethem Hazretlerini göster diye. Bana onu göstermedi.” diyor...

    “O ALLAH ÖYLE BİR ALLAH Kİ." diyor İbrahim Ethem Hazretleri;
    “İBRAHİM ETHEM'İN BACAĞINDAN SÜRÜKLEYE SÜRÜKLEYE, KAFASINA VURA VURA GETİRİR SANA GÖSTERİR, SEN YETERKİ YÜREKTEN İSTE." diyor...

    Sevenin sevdiğinden istediği tek şeydir DUA...

    Ayrı bedenleri bir muhabbette birleştirendir DUA...

    Çaresizken sığındığımız tek limandır DUA...

    Kulun Rabbiyle teke tek buluştuğu andır
    DUA...

    "YOKSULUN EKMEK KAPISI, DERTLİNİN DERMAN KAPISIDIR DUA..."

    Rabbim fırıncının duası gibi ihlasla dua yapabilmemizi nasibetsin. Dualarda buluşalım ve her şer hayr olsun inşaallah...
    Kötü duygular ömrü yıpratır. Güzel duygular sevgi getirir.
    Kötü insanlar kapı kapatır,
    İyi insanlar kendini aratır...

    Rabbim şu kısa hayatımızda iyi insanlarla olmayı nasip etsin. Amiiinnn.
  • 248 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    İçim parçalanarak bir kitabın daha sonuna geldim. Hiç yarın ne olacağız diye düşünüyormuyuz hayal kurarken. Sevdiklerimizin değerini biliyormuyuz onlarla olduğumuz her gün için dua ediyor muyuz.
    Duygu ve Ümit tesadüflerle tanışan aşkı yakalayan iki genç yürek. Ayrlıklar da olsa mesafeler de girse kopmayan sevgilerinin peşinden ve mutluluğu yakaladılar. Fakat önce evlat hasreti ile sınav oluyorlar. Bir süre çocukları olmuyor üzülüyorlar tam ümitleri tükenirken Kuzey geliyor.
    Tam bir aile olmuş mutlu yuvalarında yaşarlarken Duygu da başlayan bir karın ağrısı hayatlarının dönüm noktası oluyor.
    Karnındaki tümör teşhisi sevgilerinin güçlendirmek için hayata karşı bir sınava daha sokuyor onları.
    Hastanede geçmeyen günler iflas etmeye başlayan organlar Ümitin usanmadan bıkmadan sevgiyle yaklaşımı Duygu'nun bütün acılarına rağmen hayata tutunması. Çünkü onu hayata bağlayan çok güzel bir neden vardı oğlu Kuzey.
    O ne kadar direnmeye çalışsa da maalesef ki bizim bağnaz toplumumuzun düşüncesi ve bakış acısı Duyguyu sevdiklerinden ayırdı. Çünkü organ bağışı haram diyen bir toplumda yaşıyoruz ne yazık ki.
    Siz 2 yıl boyunca boğazdan beslenmenin ne olduğunu düşündünüz mü hiç. Bilinç sağlığınız yerinde ama birşey yapamıyor birine bağlı olarak yaşamanın ne olduğunu yaşadınız mı. HAYIR. Bunlar Duygu'nun yaşadıklarının yüzde biri bile değil okurken hep şükür ettim ben ettim siz düşünün.
    Bugün sağlıklısınız yarın hakkında fikriniz var mı. Beni sevenler belki kızacak bu sözüme çok saçma konuştun diyecek ama okusanız belki hak verirsiniz. Organ bağışcısı biri olarak şimdi alsalar da versem böyle yaşayarak kime faydam var en azından birine can olurum dedim...

    Organlarımı vermem günah derken o organa muhtaç kalabileceğinizi bir kere düşünün olur mu???
  • 104 syf.
    ·9 günde·9/10
    Giovanni Papini
    Gençliğinde özgürlükçü, kilise karşıtı aykırı bir İtalyan iken 1930'lardan itibaren katolikliğe yönelmesi dahası Mussolini ve Faşizme beslediği sempati; muhtemeldir ki onu ikinci dünya savaşından sonra biraz kenara itmiş. Herhalde bedelini ödemiş olacak ki daha sonra tekrar gün yüzüne çıktı, derler.

    Binlerce yıldır sorulan soru.
    Camus, Sartre, Puslu Kıtalar Atlası.
    Temaları benzer olsa da biraz farklı açılardan hep aynı sorunun (10 soru) cevabını arayışla geçen 10 öyküden oluşuyor kitap. Biraz karamsar(ll. Dünya Savaşı)
    Bazıları pek öyküye de benzemiyor aslında bunun incelemeye benzememesi gibi.

    Havuzda İki Yansı:
    Kendimizi bildiğimiz "an" ya da bu yazıyı okuduğunuz "an" en bilge düşünceleri, en yüce ve en doğru duyguları taşıdığınızı düşündüğünüz an'dır.
    Yeter ki o an'ın üstünü örtecek zaman geçmeyegörsün.
    İnsan büyüdüğünü ne zaman anlar veya olgunlaştığını? Çok matah bir soru olmasa da burada ve daha birçok yerde sıklıkla sorulur: Büyüdüğünüzü ne zaman anlarsınız? diye.
    Yıllar önce üniversitede bir hocamız da sormuştu bu soruyu. "Aynı somut ya da soyutluklarla ilgili artık aynı şekilde düşünemediğimde" diye cevap vermiştim ya da buna benzer bir şeydi.
    O zamanlar çok da anlam yüklememiştim bu söze.
    Aynı bedende, eğer varsa aynı ruhta binlerce "ben" taşıyoruz ve hiçbiri aynı değil ve dua edelim ki hepsini aynı anda yaşatamıyoruz.
    Zira çekilmez hayatımıza çekilmez ben'lerle dolu yeni halkalar eklerdik.
    Peki en doğru "ben" hangisidir ya da ben kimdir, kimim?
    Bizi bugüne getiren geçmişteki ben/benler olduğuna göre ona herhangi bir suçluluk atfedebilir miyiz? Onu sevmeme hakkımız var mı? Öldürsek kötü mü?

    Zihinsel Bir Ölüm:
    Yaşam nedir? Niçin? Nereye gidiyoruz? Yaşamaya değer mi?
    Minvalinde sorgulamalarla varoluşsal bir sıkıntının girdabına sokuyor bizi bu denemede.
    Anlamlı cevaplar bulamadığımızda tek seçenek ölmek midir? Belki de hepsinin cevabı ölümde gizlidir ya da zıtlıklarda.
    Bedensel bir ölüm değil elbette kastedilen.
    Her şeyden vazgeçmek, bırakmak ama yine de erişebilmek en yücesine. Sefiliz ama mutluyuz. Ölüyoruz ama mutluyuz. Ölüyoruz ama ölmüyoruz.

    Hasta Beyefendinin Son Ziyareti:
    Evren, dünya, insanlar, hayvanlar, somutlar, soyutlar, akıllı cep telefonlarının şarj aletleri...
    Bütün bunların hepsi "sen" olduğun için varsa ya da bunların hepsi senin zihninde ise. Veya biz, tamamen bütün benliğimizle bir başkasının zihninde isek. Yokoluşumuz onun uyanışına bağlı, varlığımız onun düşüne.
    "Varım, çünkü beni düşleyen biri var; uyuyan, uykusunda düş gören, benim devindiğimi, yaşadığımı gören, şu anda benim bütün bunları söylediğimi düşünde gören biri.”

    Sen Kimsin:
    Bildiğim ben'i, beni bildiklerini düşündüğüm diğerleri artık bilmediklerini söylerse ne olur?
    Deliririz, sineriz.
    Dıştaki tüm uyarıcılardan gelen sen kimsin? Sorusu, sesleri çılgın kalabalıklar içinde giderek kısılır, kısılır ve kesilir. Ancak asıl sorun bundan sonra başlar. Kimsenin artık tanımadığı ben'i, ben gerçekten tanıyor muyum? Ve işte şimdi soruyu sorması gerekenle soruyu cevaplayacak kişi başbaşa kalır: Ben.

    Kaçan Ayna:
    Kitaba ismini veren bu öyküde ise bu sefer kendisi dışına çıkarak evrensel bir soruna değiniyor.
    Sürekli koşmamıza rağmen olmak istediğimiz yer ile olduğumuz yer arasındaki azalmayan mesafeye değinir.
    Statümüz, mesleğimiz, rengimiz fark etmeksizin koşuyoruz. Nereye? Yarına. Bugüne eklediğimiz yarın, sonra bir diğer yarın. Ulaşmak mümkün değil. Suretimizi en iyi şekilde gördüğümüz aynaya koşuyoruz. Sorun şu ki; aynı hızda ayna da koşuyor. Koşmaya devam, yetişemedik, öldük.

    Gereksiz uzunluğu burada bitirelim.
    Öneri için Beyza ya teşekkürler.

    Keyifli okumalar.
  • 84.
    Hıristiyanlığın Filolojisi. — Hıristiyanlığın doğruluk ve adalet anlayışının gelişmesine pek bir katkısı olmadığını, bilginlerinin yazdıkları yazıların karakterinden yola çıkarak oldukça iyi bir şekilde tahmin etmek mümkündür: Tahminlerini dogmalar gibi cüretle ortaya koyup, İncil’in her hangi bir yerini yorumlarken nadiren dürüstçe sıkılganlık gösteriyorlar. Her seferinde: “Haklıyım çünkü burada yazılı”, diyorlar… ve bunu arkadan utanmazca yapılan yorum izliyor; bunu bir filolog duyduğu zaman öfke ile gülme arasında kalıp defalarca kendine soruyor: Bu mümkün mü? Bu dürüst mü? Bu gerçekten yakışık alır mı? — Bu doğrultuda hala Protestan minberinden ne namussuzluklar yapılıyor, vaiz nasıl da kimsenin sözünü kesmemesinin avantajını terbiyesizce sömürüyor, burada olduğu gibi İncil nasıl da oradan buradan kırpılıp, her türlü berbat okuma sanatı ile halka öğretiliyor. Bunu sadece ya hep kiliseye giden ya da hiç gitmeyen kimse küçümser. Ama son bir şey daha: Kurulduğu yüzyıllarında Tevrat için o görülmemiş filolojik maskaralığı sahneleyen dinin etkilerinden ne beklenebilir. Burada, Tevrat’ta Hıristiyan öğretisinden başka bir şey olmadığı ve onun Hıristiyanlara, İsrail’in gerçek halkına ait olduğu iddiasıyla Yahudilerin varlıklarını borçlu oldukları tek dayanaklarının altlarından çekilip alınması girişiminden söz ediyorum: Yahudiler ona haksız yere sahip çıkıyorlarmış. Ve şimdi, Yahudi bilginlerin de defalarca protesto ettikleri gibi vicdan sahibi kimselerle bağıntılı olması mümkün olmayan, açıklama ve haksız isnat kızgınlığı meydana çıktı. Tevrat’ın her yerinde İsa’dan ve sadece İsa’ dan söz ediliyormuş, her yerde özellikle çarmıhından ve nerede bir odundan, bir değnekten, bir daldan, bir ağaçtan, bir söğütten, bir sopadan söz edilirse, çarmıh direğine ilişkin kehanet anlamına geliyormuş. Tek boynuzun ve demir yılanın ayağa kalkışı bile, Musa’nın kollarını açıp dua etmesi bile, fısıh bayramında kurban kesilen kuzunun kızartıldığı şiş bile, — hepsi çarmıhı ima etmekte ve aynı zaman da çarmıha ilişkin ön oyundur! Bunu iddia eden, buna hiç inandı mı? Kilisenin septuaginta metnini (örn. Psalm 96, Mısra 10) zenginleştirmek için çalınan yerleri sonradan Hıristiyan kehaneti anlamında kullanmaktan korkmadığı iyice düşünülsün. İnsan savaştaydı ve düşmanı düşünüyordu, dürüstlüğü değil.
  • Bir baba olsun, hatta bir anne. Çocuğuna bütün sevgisini veriyor. Bu çocukla çocuk doğmadan önce bile ilgileniyor. Karnının içindeki bu çocuk ona acı veriyor, bedenini içerden mahvediyor. Ve onun yaptığı tek şey çocuk için dua etmek. Yaptığınız tek şey ona zarar vermek iken sizi halâ seven başka bir insanı nerede bulabilirsiniz? Günler geçtikçe rahim ağırlaştıkça ağırlaşıyor. Şimdi daha da istifra ediyor. Yemekleri kağıt gibi tatmaya başlıyor. Düz olarak oturamıyor bile. Sürekli sırtı ağrıyor, uyurken bile canı yanıyor. Bebek bütün yemeği aldığı için sürekli aç. Bu varlık ona acı üzerine acı veriyor. Zayıflık üzerine zayıflık. Yük üstüne yük. Ama yine de onun sevgisi artıyor. Sevgisi azalmıyor. Artmaya devam ediyor. Şöyle demiyor: 'Yeter artık çocuk! Bıktım artık. Altı aydır seninle uğraşıp duruyorum. Üç ay daha mı var.' Öyle yapmıyor. Duaları artırıyor. İmama gelip "Bebeğimin duyması için hangi sureleri okuyabilirim?" diyor. Sonra bebek doğuyor ve onu neredeyse öldürüyor. Neredeyse ölecekmiş gibi kan kaybediyor. Sizin kan kaybetmenize neden olan, neredeyse sizi öldüren birisi olsa ve ilk yapmak istediğiniz şey onlarla ilgilenmek, sarılmak ve beslemek olur mu? İşte bu anneniz. Onun yaptığı bu ve bu sadece onun doğum aşamasında yaptıkları. Size verdiği sevgi, size verdiği destek... Yetişkin olduğunuzda bile, birçoğunuz için konuşabileceğiniz hiç kimse yoktur. Anneniz sizi anlar. Acınızı hissedecek kimse yoktur. Anneniz acınızı hisseder. Bu sadece bebek olduğumuz zamanlar için değil, 50 yaşında olsanız bile fark etmez.
    | Nouman Ali Khan