• SEVGİLİ ARKADAŞIM

    Gözlerinin rengi gibi
    Yüreğinin rengi gibi
    Saçların da kendi renginde
    Ama ben, ellerini gördüm önce
    Toplayan, düzelten, onaran ellerini
    Dokunduğuna soluk aldıran
    Telâşlı, usta, sevecen ellerini
    Geç anladım ve inandım
    Her gün daha çok inanıyorum
    Ellerin, güzel işlerin karıncası
    Ellerin, ellerden bıkmış ellerime sığınak
    Yüzünün rengi gibi
    Dudaklarının rengi gibi
    Saçların da kendi renginde
    Ama ben, özverini gördüm önce
    İçinden çavlan gibi dökülen özverini
    Hep koşan, yürümeyi bilmeyen
    Hesapsız, gücendirmeyen, saydam özverini
    Neye uzansa dirilten
    Susan, hüzünlenen, sıcak özverini
    Geç anladım ve inandım
    Gün gün daha çok inanıyorum
    Özverin, güzel işlerin arısı
    Özverin, sözcüklerden yılmış kafama barınak
    Derinin rengi gibi
    Sesinin rengi gibi
    Saçların da kendi renginde
    Ama ben, seni gördüm önce
    Gülen, yaşayan, bilen seni
    Körpe bir söğüt dalı gibi çırpınan
    Durduğu yere can veren
    Gönüllü, duyan, seven seni
    Geç anladım ve inandım
    Şimdi daha çok inanıyorum
    Sen, hayatın ablası
    Saf olan her şeyin mayası
    Sen, eşyalardan usanmış kalbime dayanak
    Sevgili arkadaşım benim
    Sana "sevgili arkadaşım" diyorum
    Budur, bizim anladığımız sevdanın tanımı
    İşte sana bir aşk şiiri
    İçinde "sevgilim" sözcüğü geçmiyorsa
    Suçun yarısı senin
    Çünkü, ben de bize yaraşanların sözcüğünü değil,
    Kendisini seviyorum senin gibi.
  • Denizin en az yeri bir köpüğü başlatıyor
    Yürüyorum kumların çakıllarin yanı sıra
    Yüreğimde bir sancı keskin bir akasya kokusundan
    Avuçlarımda bir yanma
    Büyüyen bir ürpertiyim sanki, kayıp gidiyorum üstünde sabahın
    Oldu olacak
    Eğilip bir taş alıyorum yerden, fırlatıyorum denize
    Ufacık bir gülüş geçiyor suyun üzerinden
    Bir çocuğun gülüşü gibi
    Aşkların, nice aşklarin ayrılık günü gibi
    Bir sokağın ucunda kaybolup solan
    Daha çok solan, aşkların solgunluğu suyun üzerinde
    Korularda yoğun bir erguvan sisi.

    Hisarlı balıkçı ağlarını ayıklıyor
    Ağları pembeden hüzne giden
    Dip sularında mercanlar gibi koyulaşan
    Kirpiksiz gözleri böyle daha güzel
    Çil basmış yüzünü bütün
    Parmakları capcanlı, pavuryalar gibi
    Merhaba, desem bir kucak balık atacak önüme
    Biliyorum atacak
    Böyledir memleketimin yoksul halkı
    Bir onlarda rastladım bu cömertliğe
    Istavritler kıpır kıpır dibinde sandalının
    Balık dedin mi, oynamaz gözleri hiçbirinin, tertemiz bir resim gibi
    bakarlar insana
    Günlerce bakarlar, bıraksan yıllarca bakarlar belki
    Gözlerin gibi senin, yıllardır unutamadığım
    Ve bu yüzden olacak düşünmedim şimdiye kadar bir balığın ölebileceğini.

    Hızar sesleri geliyor yakından, güneşin döndüğünü görüyorum
    Çınar yapraklarının arasında yeşil yeşil
    Yeşille sarı birlikte dönüyor
    Denize düşüyorlar kırıla kırıla
    Bir örtü oluyor düşündügüm her şey denizin ve asfalt yolun üstünde
    Gözyaşları bir örtü, onurla cesaret bir örtü
    Senin upuzun gövden -kapkara saçlarınla-
    Daha da uzun şimdi bir örtü olarak
    Denizin kıvrımlarında aşka hazırlanıyor
    Göğe düğmeler gibi yapışmış kirazların altında
    Yıllar var ki unuttuğumu sanırdım bu örtüyü ben
    Sevgiyi bilmezdin de ondan, sevişmeyi bilirdin yalnızca
    Birtakım sözler de bilirdin, niye saklamalı, en ustalıklı sözlerdi onlar

    Ama bak
    Kaybolup giderdi herbiri, karşılaştılar mı bir yerde şiirle
    Aslına bakarsan en güzel aldanmaları yaşadık seninle biz
    Hatırlıyorum da öyle.

    Tepelerde otlar yakmışlar, kuzular dolaşıyor dumanların arasında
    Bir kızla oğlan geçiyor, birbirilerine iyice sarılmışlar
    Kızın ağzında ince bir dal parçası
    Dalın ucunda bir tomurcuk, ağzıyla dudaklarıyla beslemiş sanki onu
    Öylesine bilmek istiyorum ki ne konuştuklarını, ama duymaktan
    korkuyorum gene de
    Söyle, en son nerde görmüştüm seni
    Böyle dumanlar vardı gözlerinde, boynunda bir de
    Şimdi gene var
    Bileklerinde, bileklerinin renginde
    Dudaklarında, dudaklarının
    Gözlerinin dolar gibi olması renginde ve
    Yorgunsan bir kıyı kahvesinde dinlenirkenki
    Üşüdügün, başını omzuma koyduğun, sonra elele
    Bir aşkı yaşamak, bir aşkınn bilinmesinden bambaşka değil miydi
    Ve bu ikisini ayıran duman, yani bir aşkı bizim yapan
    Bu dumanların hepsi gibi varsın şimdi de
    Acele etme yoksun belki
    Ben herşeyin bir bir yok olmasına o kadar alıştım ki
    Ve her şeyin bir bir varolmasına o kadar alışacağım ki
    Bilirsin neler için çarpmıyor bir yürek.

    Küçüksu çayırını şantiye yapmışlar
    İşçiler beton döküyor, demir eğiyor, zift kaynatıyor
    Vakit öğleyi geçti çoktan, yemeklerini yemiş olmalılar
    Coca-Cola’ya doğrayıp ekmeklerini
    İşçilerimiz, yarını kuracak olan işçilerimiz
    Ben görür müyüm bilmem, ama kuracaklar mutlaka
    Coskuyla çakacaklar her çiviyi, türkülerle dökecekler betonu
    Ve onlar
    Onlar, diyorum sadece
    Bir yolculukta karşılıklı konuşan adamların
    Parmak uçlarındaki sigaralar gibi şaşkın
    Bilmeden ne yapacaklarını
    Anlayacaklar ne kadar güçsüz
    Ne kadar zavallı olduklarını
    Vakit öğleyi geçti çoktan.

    Bir tanker geçiyor şimdi de tam akıntının ortasından
    Baştanbaşa gül rengi
    Kimseler görünmüyor içinde
    Neden görünmüyor, bilmiyorum
    Yolcu uçaklarına, yük kamyonlarına, fabrikalara petrol taşıyor
    Tanklara, savaş gemilerine, roketlere de
    Yılların, yüzyılların
    Bitmeyen vahşetini ateşlemek için
    Sanki bu yüzden kimseler görünmüyor ortalıkta, utançlarından
    Utancı bilerek yaşamak korkunç
    Daha korkuncu da var:utancı bilerekten yaşatmak
    Gördük hepsini işte, daha da görüyoruz.

    Pembeye dönük bir aydınlık, yağıyor usul usul
    Bir poyraz çıktı hafiften, kuzeye çevrildi teknelerin burnu
    Ve güneş kaydıkça kayıyor batıya doğru, birazdan kan kırmızı bir gök
    buğulanacak
    Birazdan kan kırmızı bir akşam yağmuru da dökülebilir
    Neler olabilir birazdan
    Bir uçak geçiyor yaldızdan bir iz birakarak
    İçindeki mutlu yüzleri düşünüyorum
    Bir hüzün basıyor gene, ne kadar istemesem de
    Çabuk geçiyor
    Nerede okumustum, hatırlamıyorum şimdi, biri mi anlatmıştı yoksa
    Mahpusunu kıskanan bir gardiyani
    Ve düşün sevgilim, mahpusunu kıskanan bir gardiyan düşün
    Ne kadar acı bunlar
    Kıskanıyorlar hepimizi ve kıskanacaklar
    Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak
    Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir
    Birazdan akşam olacak sevgilim
    Bütün heybetiyle akşam olacak
    Sevgilim, diyorum, oysa kimsecikler yok yanımda
    Bilmiyorum kime sevgilim dediğimi
    Bildiğim bir şey varsa
    O kadar yeni bir anlamda söylüyorum ki bu kelimeyi
    Unutup birden zamanı ve yeri
    Onunla bir günü kutluyorum coşarak
    Onunla bir günü kutluyoruz sanki.
  • Zandra'ya dönerken gözlerini kıstı. "Sen seyredilmeyi sorun eder misin?""Hayır." Zandra şehvetli bir gülümsemeyle ona baktı. "Ben Millie olacağım. O izlenmekten keyif alıyormuş. Ama sen almıyorsan, oyunu hemen burada sonlandırabiliriz."
    Remy gözlerini onun üzerinde gezdirerek göz alıcı dekoltesini ve derin yırtmaçlı eteğini süzdü. "Sen sorun etmiyorsan, ben de etmiyorum," diyerek başını iki yana salladı.
    Zandra memnuniyetle gülümsedi. "Uslu çocuk."
    Remy'nin gözlerinden neşeli bir parıltı gelip geçti. "Sen saraylı fahişeysen," diye mırıldandı. "Ben kimim peki?"
    Zandra'nın gülümsemesi iyice genişledi. "Sen İngiliz ordusunda cesur, atılgan bir yüzbaşısın."
    "Ordu mu?" Remy yüzünü astı. "Kraliyet Donanması olsa olmaz mı?""Şu işe bak. Şimdiden emirlere karşı gelmeye başladın," diye söylendi Zandra kızgınlıkla.Remy güldü. "Üzgünüm. Ama biliyorsun ki donanmayı tercih ederim."
    "Hey, seni asker yapmak zorunda bile değildim. Hem bunun benim fantezim olması gerekiyor. Sen böyle çıkıp da - aman, boş ver." Zandra bıkkınlıkla yenilgiyi kabul etti. "Pek kıymetli Kraliyet Donanması'nda olabilirsin, tamam."
    "Teşekkürler," dedi Remy, abartılı bir kibarlıkla.
    "Zaten fark etmez." Zandra baştan çıkarıcı bir tavırla dudaklarını yaladı. "Bu akşam sadece benim kölem olacaksın."
    Remy'nin gözleri parıldadı. "Demek öyle."
    "Hı-hı," diye mırıldandı Zandra, onun göğsünü okşayarak. "İtaatkâr olabilirim dedin. Seni bir denemeye tabi tutalım madem."
    "Hiç durma."
    "Pekâlâ." Zandra parmağını uzattı. "Kıyafetlerini çıkar."
    Remy hınzırca sırıttı. "Zevkle."
    Zandra kendisini seyrederken çabucak soyunmaya başladı. Gömleğinin düğmelerini çözdü, botlarını ve çoraplarını çıkardı, sonra kot pantolonunu fermuarını açıp uzun, güçlü bacaklarından indirdi.
    Gözlerini Zandra'nın gözlerinden ayırmadan koyu renkli külotunu ağır ağır kalçalarından aşağı kaydırdı. Bütün iriliğiyle çıplak kaldığında ise, onun ne kadar sertleşmiş olduğunu gören Zandra'nın iştahı kabardı.
    Remy'nin gözleri parıldadı. "Sırada ne var, kraliçem?"
    Zandra güçlükle yutkundu. "Yatağa uzan."
    Remy talimatını yerine getirirken Zandra da diz çökerek yatağın altına uzandı ve yetişkin mağazasından almış oldukları oyuncakların durduğu küçük, kırmızı torbayı çekti. Deri kelepçeleri çıkararak ayağa kalktı ve Remy kendisini süzerken kışkırtıcı bir tavırla yatakta emekleyerek onun yanına ilerledi.
    "Millie bu yatağın en çok nesini seviyormuş, biliyor musun?" diye mırıldandı.
    Remy başını iki yana salladı.
    "Beraber olduğu erkekleri bağlayabilmesini." Zandra, Remy'nin kucağına otururken incecik eteğinin altından onun sertliğini hissetti ve kendi bedeninin tepkisini duymamaya çalışarak deri kelepçeleri Remy'nin bileklerine bağladı. Zandra'nın zinciri yatağın ağır demir direklerine bağlamasını seyrederken Remy'nin yüzüne tatlı, keyifli bir gülümseme yayıldı. Zandra onun hiç çaba sarf etmeden kendisini kurtarabilecek denli güçlü olduğunu biliyordu. Bu yüzden buna kalkışmaması için ona bir sebep vermesi gerektiğini düşündü.
    "Kendini çekip kurtarmaya çalışma," diye uyardı. "Yoksa yatağa zarar verirsin. Antika bu, bir servet değerinde. Hiçbir zarar görmesini istemiyorum. Beni anladın mı?"
    Remy'nin gözleri yaramazca yanıp söndü. "Evet, hanımefendi."
    Zandra bir kaşını kaldırdı.
    "Evet, kraliçem/' diye düzeltti Remy itaatkâr bir şekilde.
    "Bu daha iyi." Zandra adamın kucağından kayarak yatağın başlığına bağlı halini beğeniyle süzdü. Olanca er-keksiliğiyle Remy kendisine aitti.
    "Mmm. Seni daha sık böyle bağlamalıyım."
    "Belki de bir dahakine ben seni bağlarım?" diye zarf attı Remy.
    Zandra ona sert bir bakış fırlattı. "Küstahlık mı ediyorsun sen?"
    "Hayır, Ekselansları."
    "Etmesen iyi olur."
    Zandra yataktan kayarak yerden torbayı alıp komodine koydu ve eline ten rengi, yapay bir penis aldı. Dükkanda parlak renkli olanları es geçmiş ve amacına uyması açısından gerçek görünümlü bir tane seçmiş olduğu için memnundu. Dönüp tekrar yatağa çıkarak dirseklerinin üzerine uzanırken botlarını örtüye yasladı. Remy kendisini izlerken eteğini sıyırarak yavaşça bacaklarını açtı ve kendisini onun için için yanan koyu renkli gözleri karşısında çıplak bıraktı. Remy irkilerek inildemekten kendisini alamadı.
    Onun tepkisinden memnun kalan Zandra, oyuncağı yavaşça kendisinde gezdirdi. Duyduğu arzuyla bedeninin sızladığını ve ıslandığını hissediyordu. Oyuncağı içine kaydırırken Remy'nin ıstırap dolu homurtusu kendi iniltisine karıştı. Kendisini izlerken yüzünün nasıl gerildiğini görebiliyordu. Bilekleri yatak başlığına bağlıyken biraz olsun rahatlamak için kendisini okşaması mümkün değildi. Zandra inleyerek oyuncağı içinde hareket ettirirken elinden sadece öfkeyle, için için yanarak onu seyretmek geliyordu.
    "Kahretsin," diye homurdandı Remy, nefesi hızlanırken göğsü inip kalkarak. "Beni öldürmeye çalışıyorsun sen."
    "Hiç de değil. Ölü halinle işime yaramazsm ki." Zandra doğruldu ve eteğini yırtarak iki parçaya bölerken dizlerini ayırarak yaptığı şeye devam etti.
    Bir an Remy'nin çıldıracağını düşündü.
    "Zandra," diye homurdandı Remy, kalçalarını hareket ettirirken. "Kahretsin. Kahretsin."
    "Bana böyle konuşma," dedi Zandra ters ters. "Ben senin kraliçenim, unuttun mu?"
    "Hayır... Ekselansları."
    "Ne oldu?" diye sataştı ona, hınzırca. "Beni başka bir şeyin üzerinde görmekten hoşlanmadın mı? Ha? Senin-kinin yanından bile geçemez ama Zandra bir an durarak inildedi ve " - o kadar iyi geliyor ki," dedi.
    Remy gözlerini yumarak okkalı bir küfür savurdu.
    "Aç gözlerini, köle," diye emretti Zandra. "Beni seyretmeni istiyorum."
    Zandra onun bakışlarındaki açlığı görünce hızlandı ve göğüsleri sıkı korsenin üzerinde hoplarken nefesi sıklaştı. Gözlerini Remy'den alamıyordu. Öyle sertleşmişti ki, etten kemikten değil, çelikten yapılmış gibiydi. Üzerinde kalın bir damar hızla atıyordu ve ıslanmaya başlamıştı.
    Zandra arzuyla dolup taşarken oyuncağı fırlatıp atarak bedenini onun üzerine bırakmamak için kendisini zor tuttu. Kalçalarım ileri geri hareket ettirmeye devam ederken giderek daha fazla ıslandığını hissetti. Doruğa ulaşmaya yaklaşmıştı ki, Remy deri kayışları çekelemeye başladı.
    "Ah, ah, ah," diye azarladı Zandra onu nefes nefese. "Özgür kalmaya çalışmak konusunda ne demiştim ben sana? Sen benim tutsağımsın. Canım ne zaman isterse o zaman bırakırım seni."
    Remy'nin gözlerinden şimşek gibi bir memnuniyetsizlik ifadesi gelip geçti ama hareket etmeyi kesti.
    "Uslu kölem benim." Zandra ona şehvetli bir gülümsemeyle baktı. "Beni istiyor musun?"
    Remy'nin burun delikleri titreşti. "İstediğimi biliyorsun."
    "Ne kadar çok istiyorsun?"
    "Çok," diye homurdandı Remy. "O kadar çok ki"
    Zandra memnuniyetle gülümsedi. "Alacaksın o zaman. Hem de nasıl istersen."
    Zandra iyice ıslanmış olan oyuncağı ağır ağır havaya kaldırırken Remy'nin gözleri beklentiyle doldu. Zandra gözlerini onunkilerden ayırmadan plastik oyuncağı ağzına götürerek gözlerini yumdu ve şehvetli bir inleme koyuverdi. Remy'nin boğazından bastırmaya çalıştığı bir ses yükseldi. Yarı işkence dolu bir homurtu, okkalı küfürlerle dolu bir ses...
    Zandra keyifle gülerek oyuncağı diliyle iyice temizledikten sonra eğilip komodine koydu. Remy'ye dönerek, "Aşağı kay," diye işaret etti. Remy bir an bile düşünmeden kendisini aşağı iterken kaslı kolları başının üzerinde gerildi. Zandra arkasını vererek onun üzerine oturdu. “Hiç durma."
    Bu emir daha ağzından çıkar çıkmaz, Remy dudaklarını onun bacaklarının arasına bastırdı. Zandra keyifle haykırmamak için dudağını sertçe ısırmak zorunda kaldı. Remy dilini gezdirirken Zandra bacaklarının titrediğini hissetti ve korsenin üzerinden kendi göğüslerini avuçladı. Kalçalarını Remy'ye doğru hareket ettirirken onun dilinin her hareketiyle bedeninin zevkle yanıp tutuştuğunu hissetti. İnlememeye çalışmasına rağmen aldığı zevk karşısında kendisine engel olamıyordu. Remy ölümcül bir silahtan farksızdı. Birkaç saniye geçmeden Zandra doruğa ulaştı. Bedeni ardı ardına kasılırken nefes nefese kalmıştı. Nihayet rahatladığını hissederken kontrolsüzce titremeye başladı. Gözlerini yumarak başını geri atıp, oyununu sürdürmeye devam etmek için kendisini toplamaya çalıştı. Yavaş yavaş kendisine gelerek gözlerini açtı.
    "Çok güzel, kölem," demeyi başardı sakin bir sesle. "Seni yanımdan ayırmasam iyi olacak."
    "Teşekkürler, kraliçem." Remy'nin sesi öyle boğuktu ki, kendisini zor tuttuğu belliydi. Zandra bunun sebebinin farkındaydı. Kendisi de dönüp ona doğru eğildi.
    "Seni emmemi ister misin?" diye mırıldandı hınzırca.
    Remy'nin bedeninden bir titreme gelip geçti. "Hem de nasıl!"
    Zandra dudak büktü. "Hem de nasıl, ne?"
    "Hem de nasıl, Ekselansları."
    Zandra gülümsedi. "Zevkle yaparım."
    Onu parmaklarıyla kavrarken Remy'nin irkildiğini hissetti. Zandra dudaklarını aşağı yukarı hareket ettirdikçe
    Remy daha da sertleşiyor ve ıslanıyordu. Zandra eğilerek dilini onun üzerinde gezdirdi. Remy başı geri düşüp yastıklara gömülürken boğuk bir sesle inledi. Zandra onu tamamen dudaklarının arasına alırken titreyerek kaslı baldırlarının iyice gerildiğini hissetti.
    Remy titreyerek yüksek sesle okkalı bir küfür savurdu.
    Zandra saçını bir omzundan atarak başı aşağı inip kalkarken hiçbir noktayı ihmal etmeden dilini gezdirmeye devam etti. Remy kalçasını iyice yukarı iterek kendisini daha ileri bastırırken ayak parmaklarının kıvrıldığını hissetti. Boğazından yükselen sesler Zandra'nın arzuyla dolup taşmasına sebep oldu.
    "Kraliçem..." diye inildedi Remy, şehvet dolu sesi Zandra'nın tüylerini ürperterek. "Ah, kahretsin..."
    Nefesi iyice hızlanırken Zandra onun her an kendisini bırakabileceğini anladı. O yüzden Remy bir anda başını yastıktan kaldırıp dilini bacaklarının arasında gezdirince, buna hiç hazırlıklı olmadığından onunla beraber doruğa çıktığını hissetti. Geri çekilerek nefes nefese, zevkle titreyen Remy'nin kaslı bacağına uzandı. İkisi de uzun bir süre tek kelime edemedi.
    Zandra nihayet konuşma kabiliyetini geri kazandığında, omzunun üzerinden dönüp sert bir tavırla, "Sana dilini tekrar bana değdirme iznini kim verdi, köle?" diye sordu.
    Remy alçak sesle güldü. "Buna altmış dokuz deniyor, Ekselansları. Belki sizin kullandığınız başka bir terim vardır ama iki insan bu pozisyondayken genel fikir karşılıklı zevk sağlamaktır."
    Zandra gülmesini bastırmaya çalıştı. "Bilmiş bilmiş konuşma."

    "Benim hatam, Ekselansları."

    "Aynen öyle. Çok fenasın. Ama ben sana merhamet göstermeye karar verdim." Zandra onun üzerinden inerek deri kelepçeleri çözdü.
    Tutsaklığından bir anda kurtulan Remy doğrularak ona doğru bir hamle yaptı. Ama Zandra elini göğsüne yaslayarak onu durdurdu. "Acele etme bakalım, köle. Burada emirleri hâlâ ben veriyorum."
    Remy'nin gözleri ışıldadı.
    Zandra, bu söylediklerinin tehlikeli, kana susamış bir kurda "Otur" demekten farksız olduğunu fark ederek titrerken, güçsüzce Remy'nin üzerine atılmasını bekledi. Ama Remy onu şaşırttı.
    "Pekâlâ," dedi yumuşak bir sesle.
    Zandra'nın yüzüne onaylar bir gülümseme yayıldı. "Uslu çocuk."

    "Seni öpebilir miyim?"

    Zandra'nın karnında kelebekler uçuştu.
    Dudağını ısırarak başıyla onayladı.
    Remy eğilerek dudaklarım onunkilere bastırdı. Yavaş, yumuşak bir öpücüktü bu. Üstlendikleri rollerin erotik havasına ters düşen, öyle tatlı bir öpücüktü ki, Zandra'nın içi sızlarken gözlerine yaşlar doluştu. Eğer Remy'yi sevdiğini daha önce kendisine itiraf etmemiş olsaydı, o anda bunu kabullenmemesi imkânsızdı.
    Remy yavaşça geri çekilirken Zandra'nın dudakları onunkileri bırakmadı. İkisi birbirlerine baktılar. Remy, daima Zandra'nın içini eritmiş olan o sevecen, seksi gülümsemesini takındı.
    "Torbadan göğüs kıskaçlarını çıkar," diye fısıldadı Zandra.
    Remy'nin gözleri ışıldadı. "Hay hay, kraliçem."

    O kendisine söyleneni yaparken Zandra onun sıkı kalçalarına hayranlıkla baktı. Bu adam erkeksi kusursuzluk ve güzelliğin eşsiz bir örneğiydi.
    Remy yanma döndüğünde, Zandra ona arkasını döndü. "Korsemi çöz."

    "Zevkle"

    Remy, parmakları sırtında gezinerek çabuk çabuk kopçaları çözerken Zandra saçlarını kaldırdı. Remy işi bittiğinde korseyi bir yana fırlatıp Zandra'yı omuzlarından kaldırarak kendisine çevirdi. Göğüslerini avuçlaya-rak zevkle sızlamalarına sebep olana kadar parmaklarını uçlarında gezdirdi ve arzuyla inildedi. "Tanrım, göğüslerin öyle güzel ki Zan - Ekselansları," diye son anda kendisini düzeltti.
    "Teşekkürler. Şimdi kelepçeleri tak."
    "Tabii, hanımefendi."
    Zandra nabzı hızlanarak onun dikkatle kelepçeleri göğüs uçlarına sarmasını seyretti. Hissettiği acı duyduğu zevkle harmanlanırken inledi.
    "İyi misin?"
    Zandra gergince başıyla onayladı.
    Remy eğilerek sızısını dindirmek için dilini onun göğüslerinde gezdirdi. Zandra tüylerini ürperten zevk duygusuyla bedeninin arzuyla kıvrandığını hissetti.
    Remy'nin yüzünü avuçlarına alırken bakışları onunkileri buldu. "Arkamdan yapmanı istiyorum," diye fısıldadı.
    Remy'nin dudaklarında hınzır bir gülümseme belirdi. "Zevkle."
    "Popomdan demek istiyorum."
    Remy bir an duraksarken gözleri onun yüzünü inceledi. "Emin misin?"
    Zandra bir kaşım kaldırdı. "Emrimi mi sorguluyorsun?"
    "Hayır, kraliçem," dedi Remy, boğuk bir sesle. "Sizinle nasıl isterseniz sevişirim."
    Zandra'nın kalbi duracak gibi oldu.
    Göğüsleri kelepçelerden ötürü sızlarken komodine uzanıp torbadan dün Remy bakmıyorken gizlice sepete attığı kayganlaştırıcıyı çıkardı. Remy ağırlaşan göz kapaklarınm ardından Zandra'nın kremi eline yayarak kendi sertliğine sürmesini seyrederken duyduğu arzuyla titredi.
    Remy yataktan fırlayarak Zandra'yı kenara çekip çizmelerini yere yasladı. Zandra bacaklarım açarak öne doğru eğilip kalçasını havaya kaydırırken Remy beğeniyle mırıldanarak elini onun üzerinde gezdirdi. Zandra omzunun üzerinden dönüp bakarak onun parmağını yalayıp hazırlamak amacıyla içine doğru kaydırmasını seyretti. Ama biraz bastırdığında içgüdüsel olarak kendisini kastı. Remy durdu.
    "Biraz iri sayılırım," diye mırıldandı, sesinde en ufak bir kendini beğenmişlik olmaksızın. "Canını yakmak istemem."
    Zandra onun düşünceli tavrı karşısında kalbinin eridiğini hissetti. "Yakmazsın."
    "Emin misin?"
    "Kesinlikle/ Zandra ağır ağır kalçalarını kıvırdı. "Hadi. Durma."
    Remy bir eliyle onun poposunu iki yana ayırarak diğeriyle kendisini içeri itti. Zandra onun hareketini hissederken gözlerini yumarak dudağını sertçe ısırıp gevşemeye çalıştı.
    "Canını yakıyor muyum?" Remy'nin sesi sıkıntılıydı.
    Zandra başını iki yana salladı. "Devam et," dedi yalvarırcasına.
    Remy kendisini daha da ileri iterken onun hassas dokularını zorladığını hissetti. Aniden titreyerek durdu ve, "Ahh... çok sıkı. Öyle... güzel geliyor ki/' diye bir nefes koyuverdi.
    Zandra inildedi. "Durma. Lütfen durma."
    Remy kalçalarını ileri geri hareket ettirmeye başlayarak onun bacaklarının arasına uzanıp elini gezdirdi. Zandra zevkle titrerken ipek yatak örtülerine yapıştı. Remy hızlanarak kendisini iyice ileri bastırmaya başlayınca Zandra gözlerini yumarak dudağını kanatacak denli sert ısırdı. Kendisini kontrolsüz, oyunbaz hissediyordu. İnanılmaz bir şekilde şehvet yüklüydü.
    Remy onun saçını bileğine dolayıp başını kendisine çekerek kulağına fısıldadı. "Sizi memnun edebiliyor muyum, Ekselansları?"
    "Hmm..
    Remy onun kalçasına bir şaplak indirince Zandra zevkle haykırdı. Remy bu sefer daha sert bir tokat vurunca Zandra, "Evet!" diye bir hıçkırık koyuverdi.
    Remy zaferle dolu, karanlık bir kahkaha attı.
    Zandra çok geçmeden rol yapmayı da, cam duvarın öbür tarafından gizlice kendilerini seyreden gözleri de unuttu. Her şeyi kafasından çıkartarak kendisini içinde bulundukları ana bıraktı.
  • şair öldü ve Tek Hece öksüz kaldı 17 Nisan’da.

    Bir tren yolculuğunda gönlüme düştü demişti, niye, nasıl bilmem ama bir tren yolculuğunda gönlüme düştü ilkin. Herkes aşktan bahsediyor ama aşk hep susuyordu. Şairleri dertli dertli söyleten, âşıkları ah vah ile ağlatan aşk tek kelime etmiyordu nedense? Acaba dedim, aşk şair olsaydı kendisini nasıl anlatırdı? Aldım elime kâğıt kalemi ve hiç düşünmeden başladım, ilk dörtlük aktı gitti sular gibi

    Var mı beni içinizde tanıyan

    Yaşanmadan çözülmeyen sır benim

    Kalmasa da şöhretimi duymayan

    Kimliğimi tarif etmek zor benim

    Okudum hoşuma gitti, devam edeceğim, “Bülbül benim lisanımla ötüştü/ bir gül için can evinden...” Birden bıraktım kâğıt kalemi. Dedim ki kendime, yâhu Cemal Sâfi, Fuzûli’ler geldi geçti cihandan, Bâki’ler, Şeyh Galib’ler, Karacoğlan’lar... Hiç birisi cüret etmedi aşkın dilinden aşk şiiri yazmaya, senin haddine mi bu iş? Bıraktım kâğıt kalemi öyle mahzun, yattım uyuyacağım ama kelimeler uçuşuyor içimde, ne mümkün uyumak! “Yüreğime Toroslardan çığ düştü/ Yangınımı söndürmedi kar benim.” Böyle yazıldı Tek Hece.

    Kıştan artık günler yaşanıyor, Ankara uçağına binmişim şairi ziyaret için, aklımda bu hikâye. Diyorum ki belki de kurban olduğum Allah işte bu tevazuun hatırına Cemal Sâfi kuluna nasip etti aşkın dilinden aşk şiiri yazmayı. İnsanı iddiasından vurup zelil eden muazzam cilve, iddiasını terk ettiği yerden de yüceltiyor demek ki. Öyle ya, yüzlerce muhteşem güfte, yüzlerce harika şiir bir yana, Tek Hece bir yana.

    Başımı cama yaslıyorum, şair nasıl acaba, yırtacak mı kefeni? Yüzü geliyor gözümün önüne, gülümseyip dua ediyorum. Aylardır yoğun bakımda, durumu ciddi diyormuş doktorlar, kızı Ebru Hanım’la görüşeli bir hafta oldu galiba. Orhan Gencebay ziyarete geldi Serdar Bey demişti, gözleri kapalı yatıyor babam, bilinci yerinde değil ama Orhan Bey’in sesini duyunca parmaklarını oynattı, tepki verdi, şaşırdık, çok sevindi doktorlar. Sizi de çok sever babam diyor, vakit bulup gelebilseniz keşke.

    Uçak Ankara için alçalmaya başlıyor, kalbim bir dua şiir kadar, ilk karşılaşmamız geliyor aklıma. Ankara’daydık, on beş, on altı yaşlarındayım, şiirler karalıyorum yeni yeni. Subayevleri’nde yazıhanesi var hocanın, şiirlerin en güzellerinden birkaçını itinayla seçip, gidiyorum yanına. Beğenecek mi? Heyecanım tarifsiz! Şiirden bahsediyor ilkin, nasıl yazmak gerektiğinden, şiirin hası nasıl olur’dan... Çaylar içiliyor, uzatıyorum karalamalarımı, ne olur beğensin Allah’ım. Öyle güzel, öyle moral verici şeyler söylüyor ki şiirleri görünce, çocuk girdiğim kapıdan şair çıkıyorum. Hatta abartıyorum işi, masasının üzerine oracıkta karalayıverdiğim bir şiiri bile bırakıyorum.

    Uyanıkken düşte cemali gördüm

    Çay rengi şarabı aldım sâkiden

    Gülzara meyletmem kemâli derdim

    En sâfi çileyi çaldım Sâfi’den

    Küstahlığa bak hele. Ben olsam döverim. Onun yüzünde ise o bildik, yaramaz, çocukça tebessüm, ben giderken kapının arkasından sesleniyor: “Serdar, şairsin sen!”

    Yirmi beş sene geçmiş aradan, şimdi bir hastane kapısının önündeyim, şair olmadığımı biliyorum. Görevliler karşılıyorlar, hoca nasıl diyorum, susuyorlar, mahzun. Allah hayırlı şifalar ihsan etsin diye kendi sözüme mukabele ediyorum, Allah hayırlı olanı versin diyorlar, mahcup... Anlıyorum, durum gerçekten ciddi, yaşlar hücum edecek gözüme, ağlamıyorum, dudaklarımı ısırıyorum, metanet, moral, hasta, aman diyorum kendi kendime. Üstüme bir kıyafet giydiriyorlar, montumu çıkarmıyorum, beş dakika kalıp çıkacağım nasılsa.

    Yoğun bakım odasında camın ardından hocayı görünce başlıyorum ağlamaya. Bir deri bir kemik, iki büklüm, gözler kapalı, parmaklarında, vücudunda cihazlar... Hıçkırığımı kesmek için şiir okuyarak giriyorum içeri, Var mı beni içinizde tanıyan... Parmaklarını oynatıyor ufak bir bebek gibi, kalkmaya çalışıyor, doktorlar şaşkın, şiire devam ediyorum ağlayarak. “Niceler sultandı, kraldı şahtı...” Gözlerini açmaya çalışıyor, elleri kıpır kıpır, hastabakıcılar birbirine bakıyor şaşkınlık ve ümitle, Şâfi sensin Allah’ım diyor kalbim. Yaklaşıp elini tutuyorum, nasılsın hocam diyorum, parmaklarında kalan son takatle elimi sıkıyor, iyi olacaksın diyorum, başını hareket ettirmeye çalışarak elimi yine sıkıyor. Dünyanın en hızlı, en garip, en farklı dili kendiliğinden oluşuyor aramızda. Eline kalemi alınca şiiri konuşturan güzel adam, dudaklarının mecali olmadığı bu demde parmaklarıyla anlatıyor hissettiklerini. Çıkacaksın buradan diyorum, şiirler okuyacağız tekrar, Brüksel’i hatırlıyor musun hocam? Alkıştan yıkılmıştı ortalık hani, yine öyle olacak... Ellerinin yardımına yarım aralanabilen bir gözü mecalsizce eşlik ediyor, güldüğünü gözünün aralığından anlıyorum. Ağlıyorum, umurumda değil, elimde değil... Elimi sertçe sıkıyor, biliyorum bu ağlama demek ama nafile, hocanın gözlerinde yanağına süzülmeye çalışan damlalar birikiyor. Tek Hece’yi efendimin büyük oğluna okudum hocam diyorum ağlıyor, neredeyse sarsılacak, çok beğendi biliyor musun, tekrar okuttu. Hele bir iyileş diyorum birlikte gideceğiz, sen kendin okuyacaksın, elimi öyle bir sıkıyor ki, canım yanacak. Söz bitiyor susuyorum, elimi sıkıyor, anlat, durma dercesine. Dışarıda yağmur var diyorum, hastaneden çıkınca bağırarak okuyacağım şiiri, Ankara bilsin bu hastanede kimin yattığını, gülüyor sanki yüzünde o çocuksu, o yaramaz, o bildik ifade. Yarım saattir iki büklümüm, söz bitiyor, işaret ediyor görevliler, elinden öpüyorum, anlıyor vaktin geldiğini...

    Birkaç ay kadar sonra dâr-ı bekâya göçtüğünü haber alıyorum Cemal Sâfi’nin. Aşk öksüz kaldı diyorum yanımdaki arkadaşa, dudaklarım kıpır kıpır Fâtiha, kalbim yakarıyor biteviye: Niyeti vardı Allah’ım, sen bilirsin kuşkusuz, eli tutmuşlardan eyle...
    Serdar Tuncer
  • Güneşe falan benzemez benim sevdiğimin gözleri;
    Dudaklarının rengi hiç kalır mercan kızılı yanında;
    Kar beyazsa eğer boz renk olmalı onun göğüsleri ;
    Tel tel denirse saçlara,kara teller biter başında.
    Nice güller gördüm ben,pembeli,allı beyazlı;
    Ama onun yanaklarında eser yok bence bunlardan .
    Bildiğim kokuların çoğu herhalde daha hoş olmalı,
    Sevdiğime yaklaştığımda,yüzüme vuran soluğundan.
    Bayılırım dinlemeye o konuşurken ama,bilirim,
    Çok daha güzel gelir aslında müziğin sesi kulağa.
    Doğrusu tanrıçalar nasıl yürür görmüş değilim;
    Ama sevdiğim yürürken basbayağı basıyor toprağa.
    Yine de,tanrı hakkı için,çok güzel o,bana kalırsa,
    Olmayacak yakıştırmalarla donanan kadınlara kıyasla.
    William Shakespeare
    Sayfa 31 - Sözcükler Yayınları
  • Soğuk. Islak. Sessiz.
    “Şıp. Şıp. Şıp. Şıp.”

    'Bir yıkılışın müzikaline şahit olacaksınız. Yitip gitmenin, bitmişliğin, bitmekten öte tükenmişliğin... Acı bir tat duyumsayacaksınız damaklarınızda. Bir müzikal ki tüm enstrümanları çalınmış, melodiler kayıp gitmiş, şarkıları kırık, sesler paramparça... Kül kokan bir canın yangınlara kurban gidişinin müzikaline şahit olacaksınız. Hiç şüphesiz; içiniz sıkılacak, az biraz üzüleceksiniz ama kimse ne olduğunu anlamayacak. Bir ruhun ölümünü dinleyeceksiniz. Çıkarken ruhunuzu almayı unutmayın ve dudaklarınızın arasına bir gülümseme sıkıştırın. Çünkü müzikal sona erdiğinde hâlâ yaşıyor olacaksınız.'

    “Şıp. Şıp. Şıp. Şıp.”
    Soğuk. Islak.
    Sessiz.

    Kalçalarından tüm bedenine yayılıyordu soğuk. Titriyordu. Titremesi üşüdüğünden değildi, tuhaftır ki. Saçları öne eğdiği kafasının iki yanından sarkmış yüzünü örtüyordu. Düzensiz ve özensizdi. Acımasız makas darbeleri vurulmuş, düşünülmeden katledilmişti. Titremeleri artarken elindeki şırınga bir anlığına gözüktü. Sonra etrafına sarılan parmaklar onu görünmez kıldı. Yine de oradaydı işte. Dizlerini çenesine doğru çekti. Göğüs kafesine baskı yapan bacakları nefes almasını zorlaştırırken kafasını hafifçe kaldırdı. Yanaklarına sürtünen saçları boynuna doğru kaydı. Yüzünün bir kısmı açığa çıktı.

    Soğuk. Islak. Sessiz. Ve karanlık. Evet, karanlık.
    “Şıp. Şıp. Şıp. Şıp.” Çöp tenekesinin uçlarından dökülen su damlaları... 'Biri şu piyaniste durmasını söylesin!'

    Ayın ışığı su birikintisinde kırılıyordu. Yüzü... Bir zamanlar güzel olduğu belliydi. Şimdi bile güzeldi, gerçi. O karanlıkta bile seçilen gözlerinin yeşil-sarı-kahve karışımı rengi tüm parlaklığını kaybetmişti. Boşluktu sanki ardı. Ruhu çekilmiş gibiydi. Bu, korkunçtu. Bu gözler, bir insanı dehşete düşürebilirdi. Kırılan ay ışığı bir anlığına yüzüne vurur gibi oldu. Gözlerinin altı siyaha bulanmış bir mora boyanmış ve şişmişti. Düzgün burnunun altındaki dudakları uçuk pembeye dönmüş, yer yer çatlamıştı. Diş izleri, ilk bakışta fark ediliyordu. Teninin rengi çekilmişti. Hiç şüphesiz, bir zamanlar -hatta belki de kısa bir süre önce- çok güzeldi. Bir bakanın bir daha bakmak isteyeceği kadar güzel... Işıltılı bir gülümsemesi olmalıydı. Derin bir nefes verdi. Titremesi artarken elinin birini dudaklarına götürdü. Avuç içini, ince bir çizgiyle aralanmış parça parça olan dudaklarına bastırdı. Tıslar gibi bir ses çıkardı. Burun delikleri zorlukla ciğerlerine yarım bir nefes çekti. Bir an durulur gibi oldu ama saniyeler sonra şiddetli bir titreme vurdu vücudunu. Öne doğru devrildi. Dizlerinin üzerine... Avuç içleri pürüzlü betona sürtündü. Güçlü bir öğürtü yükseldi boğazından dudaklarına. Midesinin ağzına tırmandığını hissetti. Çıkaracak bir şeyi yoktu. Kaç gündür bir şeyler yemediğini bilmiyordu. Üç? Belki de dört? 'Kimin umurunda?' Saçları yeniden yüzünün iki yanına düştü. Şırınga parmakları arasından kaydı. Su birikintilerinin içinde yuvarlandı. Öğürmeyi kesebildiğinde ancak fark etti, parmakları arasındaki boşluğu. Bir elini karnına bastırdı. Diğer eliyle şırıngaya uzandı. Titreyen parmakları ilk seferde kavrayamadı, şırıngayı. Bir kez daha denedi. Tutamasa pes edecekti. Ama parmakları bu sefer şaşmadı. Şırınga tekrar görünmez oldu.

    Rüzgâr uğuldadı. Bir kuş kanat çırptı. 'Kemanistin tellerinden biri koptu. Ellerine kuşun kanadı dokundu, tüyleri bulandı. Yine de...' Rüzgâr uğuldadı. 'Biri şu kemaniste telinin koptuğunu söylesin!'

    “Şıp. Şıp. Şıp. Şıp.” 'Bugün güzel melodiler yükselmiyor piyanonun siyah-beyaz tuşlarından.'

    Rüzgâr hızlıca bir kez daha geçti, çöp tenekesinin önünden. 'Kemandan acı bir ses yükseldi. Piyanoya dokundu.'

    Bacaklarını bir kez daha çekti karnına doğru. Kollarını, bacaklarının etrafına sararken avucundakini, tüm titremelerine rağmen daha sıkı sardı. İçine çektiği nefesler yetmiyordu. Gözleri karardı bir anlığına. Dudaklarını birbirine bastırdı. Ruhundan gelen çürümüşlüğün kokusunu en derinlerinde hissedebiliyordu. Tutulmamış tüm sözler, söylenmemiş tüm kelimeler şimdi tüm ağırlığıyla omuzlarına binmişti. Alnını dizlerine yaslayıp küçülebildiği kadar küçüldü olduğu yerde. Kırılgan bir nefes verdi. Hemen sonra bir hıçkırık yükseldi dudakları arasından. Şaşkınlıkla kaldırdı başını. 'Ben... Ben ağlıyor muyum?' Bir damla gözyaşı yanağından çenesine yuvarlandı. Hıçkırıklar art arda boğazına düğümlenirken yanakları ıslandı. Çenesine doğru ince bir yol çizen gözyaşları yalvarıyordu. Kurtulmak için yalvarıyordu, kurtarılmak için yalvarıyordu. Kaybetmek istemediği için yalvarıyordu. Öyle bir yakarıştı ki bu gökler duysa yerle yeksan olurdu. Ama çaresizlik doluydu ve sessizliğe batırılmıştı.

    “Tak. Tak. Tak. Tak.” Adım sesleri... Durmadı. Yürümeye devam etti. 'Arpın sesi bir anlığına duyuldu. Melodileri fazla devam edemeden sessizliğe gömüldü yine. Tellerine dokunan parmaklar geri çekildi.'

    Rüzgâr daha sert esti. Çöp tenekesinden damlayan damlaların şapırtısı artan rüzgâr sesinde neredeyse kaybolacaktı. Gözlerini kapattı.

    'Sahne karardı. Kemanın teli kopuktu ancak melodileri tüm kırıklığına rağmen salona hükmetti. Piyanonun sesini bastırdı.'

    Gözlerini araladı. Az ötedeki ağacın yaprakları hışırdadı.

    'Sahne loş bir ışıkla aydınlandı. Alkış seslerini kesin!'

    Dudaklarını araladı. Bakışları su birikintisinde ayın kırılmış ışığına çarptı. Gözlerinin rengi bulandı suya. Esen rüzgâr birikintiyi titreştirdi. Ay dans etti.

    'Yeşil-sarı-kahve renkleri ile donanmış elbisesini giymiş balerin küçüldüğü yerde büyüdü. Kollarını iki yana açıp etrafında dönerken müziğin sesi yükseldi. Yüksek, daha yüksek, çok daha yüksek... Balerin kafasını geriye yaslayıp dönmeyi sürdürdü. Kollarını kaldırdı, kafasının üstünde birleştirdi.'

    Yanaklarındaki yaşlar yerini kuru bir soğuğa bırakırken parmaklarındaki şırıngayı daha iyi kavradı ve sol kolunu uzattı. İğne ince deriye dokundu. Yeterince beklemişti. Boş şırınga parmaklarının arasından kayıp düştü. Gözlerini kırpıştırdı. Bacaklarına sarılı kolları gevşedi. Islak zeminde yana doğru uzanırken yarı aralık gözlerini kapattı. Saçları yüzüne düştü. Kırılan ay ışığı bakımsız tellerin arasından yüzüne vurdu. Dudaklarını son bir kez daha araladı. Bir şeyler mırıldandı. Rüzgâr hızını arttırdı. Mırıltısı havada asılı kaldı. Gecenin karanlığına uzanan ağaçların yaprakları rüzgâra tutundu.

    'Balerinin dudaklarının arasından mırıltılar döküldü. Sesi salonun soğuk sessizliğini ıslattı. Kemanın kırık sesi yükselirken alkış sesleri karıştı acı melodiye.'

    "Işık sahneyi boğarken balerin dönmeye devam etti."

    -Shalimar-
    (https://youtu.be/hgtnjknRHGg)
  • Hangi yalnızlıktır iten seni bu sığ sulara
    Hangi şekilsiz gerçek bağlayan ellerini
    Kattığın bir acı gülüştür düştüğün korkulara
    Kim baksa gözlerine görür beklediğini

    Saçında bir tel vardır, o çağırır hüznü
    Ellerindir yorulmuş, anlaşılmamış, nemli, soğuk
    Bir rengi vardır dudaklarının saklayan gülüşünü
    Ne zaman baksam gözlerine ağlar bir çocuk

    Ne kadar gülsen ortada kırıklığın öyle gerçek
    Sen bir sarılarda, bir yeşillerde, bir morlarda
    Sanki bir kederdir ömrün hiç bitmeyecek

    Kimbilir seni bekleyen kim şimdi o yollarda
    Bilmediğim, görmediğin kim çıkacak o romanlardan
    Bir masal kahramanı mı? Ki kalmış eski zamanlardan

    Ümit Yaşar Oğuzcan