• Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle.
    1- Andolsun kuşluk vaktine
    2- ve dindiği zaman o geceye ki,
    3- Rabbin sana veda etmedi ve darılmadı!
    4- Ve kesinlikle senin için sonu önünden (ahiret dünyadan) daha hayırlıdır.
    5- ileride Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın!
    6- O, seni bir yetim iken barındırmadı mı?
    7- Seni, yol bilmez iken (doğru) yola koymadı mı?
    8- Seni bir yoksul iken zengin etmedi mi?
    9- Öyle ise, sakın yetime kahretme (onu horlama)!
    10- El açıp isteyeni de azarlama!
    11- Fakat Rabbinin nimetini anlat da anlat!

    Duha suresi
  • بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

    KAHRAMAN ORDUMUZA


    👉1-Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;


    İstiklal Marşımız "korkma" diye başlar. Biliyorsun ki bu, Resûl-i Ekrem'in Sevr mağarasında Ebû Bekir'e söylediğidir. Bunlar tesadüf değil." (İsmet ÖZEL)

    İstiklâl Marşı'nın ilk kelimesi KORKMAdır. Buradaki korku ne can ne mal korkusudur. Buradaki korku Vatan korkusu yani bu toprakların tekrar Dar'ül Harp olma ihtimalidir. Ki bu korkudan çok endişedir. Çünkü Kütahya-Eskişehir mağlubiyeti insanların umutlarını yitirmesine, endişeye kapılmasına sebep olmuştu.
    1. Mısrayı okuduğumda aklıma DUHA suresi geliyor.Türk milletinin Sakarya savaşı öncesi duyduğu sıkıntının, endişenin benzerini asırlar önce Rasuli Ekrem yaşamıştı.
    KORKMA ile SÖNMEZ arasında o kadar çok mana varki. Bunu ancak şiirle ifade edebiliriz.
    KORKMA diyor şair devamında (Allah bizimle beraber, bizi terk etmedi müsterih ol diyor).
    Bu mısra DUHA okyanusunsan bir damla su gibidir. Ve bilirsiniz ki korkan insana su ikram edilir. İşte bu mısra Milletimizin ruhuna su serpmiştir.

    Korkma, (Allah'ın izniyle) sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak. Biraz da SANCAKtan bahsedelim. Sancağımız o kadar manalı ki. HİLÂL, İslamın sembolüdür. Sancağımızdaki Yıldızın manası da şöyledir: Kur'an da Mevlâ der ki: (Göğü yıldızlarla süsledik.)
    Yıldızı Sancağımıza dahil eden maneviyatı da burada aramak gerekiyor. AL SANCAK bizim İslama yaptığımız hizmettir. İslamın Kılıcı Türklerdir. Bu sebepledir ki Sancağımıza en çok yakışan bizi en iyi anlatan Al renktir. Bu toprakları nasıl kazandığımızı ve İslam Diyarı yaptığımızı anlatmak için daha güzel bir bayrak olabilir mi.

    (Yerin ve göğün hükümranı Allah'tır) Yerde de Gökte de, AL SANCAK; Rabbimin Hükümranlığını telkin ederek ve O'nun izniyle Türk Varlığını bu topraklarda Kıyamete kadar işaret edecektir.


    👉2-Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

    Bu topraklarda son aile son kişi kalana kadar ümidini kaybetme , çünkü tümüyle yok edilmeden bu millet esir alınamaz ,türk milletinin bin i de biri de korkulacak cekinilecek kadar ürkütücü olduğu anlatılmak tadir.


    👉3-O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

    3. dize Kur'an'da geçen bir ayetle ilgili. Şu anlamı taşıyor. YILDIZ o koca karanlığı delen ışık anlamında kullanılmış. Yani zor ve en çaresiz zamanların umudunu temsil ediyor. Mucize gibi. Allah'a kuvvetli iman olduğu sürece imkansız diye bir şey yok. Her zaman umut vardır. "o" yani bağımsızlığımızın temsili bayrak üzerindeki yıldız da milletimizin hiç dinmeyecek karanlıkta daima parlayacak olan umududur.


    👉4-O benimdir, o benim milletimindir ancak.

    Mehmet Akif; bu millete ve milletin içinde ki iman gücüne öyle inanmıştı ki bu milletin hürriyetinin devam edeceğine yürekten inanıyordu.
    İşte bu inancının sembolü olan sahiplik duygusuyla hitap ettiği " O benimdir, o benim milletimindir ancak..." dizesi hürriyet ve bağımsızlığımızın sembolü olan bayrağımızın yalnız ve yalnız bize yani milletimize ait olduğunu kesin ve net bir şekilde dile getirmiştir.
    Akif'in içindeki ruh; bütün Türk milletinin yaşadıklarına, kavuşmak istediği hürriyete, ideallerine tercüman olan ve bu milletin acılarıyla yoğurulan bir ruhtur. O'nun yazdıkları sadece bir şiir değil hürriyet ve vatan aşkıyla yanan bir milletin inanmışlık sembolü ve imanının ilânıdır. Bu millet yaşadıkça ona kimse el süremez, elimizden alamaz ve kanının son damlasına kadar bu vatan için canını veren bir fert kalmayıncaya kadar bu milletin bağımsızlığını yok edemez. Gökte ki yıldıza kimsenin eli dokunamayacağı gibi bu milletin yıldızı olan Al Sancağa da kimsenin eli uzanamaz ve el süremez. Bayrak bizimdir. Bayrak; bu milletin hürriyet sembolüdür. Atatürk'ün de dediği gibi; "Türk'ün hürriyetine asla dokunulamaz." Çünkü Bayrağın kaderi ile milletimizin kaderi birbirine bağlıdır.


    👉5-Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!

    Burada Şair bayrağı nazlı bir sevgiliye benzetmiştir. Bayrakta ki hilal sevgilinin kaşıdır. Türk milletinin sevgilisi olan al bayrak tehlikede olduğu için kızgın ve öfkelidir.
    Bayrakta vatanı temsil eder vatanı olanın bayrağı olur bayrak yoksa vatan da yok demektir. Burada Şair bayrağa diyor ki "üzülme vatan var sen de varsın" demektedir. Bayrak bu milletin sevgilisidir. Kırgınlık, öfke, hırs gibi şeyler milletin sevgilisi olan bayrağa yakışmaz.O'nun gülümsemesi için bu milletin her ferdinin kanı kurban olur, feda olur. O'nun uğruna savaşanlar için hayat olur, can olur.


    👉6-Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu celâl?

    Bayrağımızın o zaman ki kırgın, küskün, öfkeli halini dile getiriyor. Türk vatanının bazı parçaları, işgal edilmiştir.
    Bu yüzden bazı bölgelerde bayraklarımız indirilmiş yerine düşman bayrakları asılmıştır. Kaş çatmak öfke halini ifade eder. Kaş ayrıca edebiyatımızda hilale benzetilir. Sevgilinin kaşları daima hilal şeklinde gösterilmiştir.
    Bayraktaki hilal de tıpkı nazlı bir sevgilinin kaşı gibi çatılmıştır. Kahraman Türk milletini üzmektedir. Türkün beklediği, özlediği gülen bir bayraktır.


    👉7-Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;

    Türk milleti asırlar boyu savaşlarda kanlarının son damlasına kadar mücadele edip canlarını verdi. Gayesi ise bağımsızlığını sürdürebilmek ve bunun sembolü olan Türk bayrağımızın tüm dünyada güçlü bir biçimde dalgalanmasını sağlamaktı. Kimse canını bir hiç uğruna vermez. Canını özgürlük uğruna düşünmeden veren ecdadımızın bu milletten tek istediği bayrağımızın ilalebet dalgalanmasıdır. Milletimizin bu uğurda mücadele etmediğini görürlerse haklarını bizlere helal etmeyeceklerdir. Bunun için her zaman mücadeleye hazır beklemeliyiz. Yüce Atatürk'ün söylediği gibi Ya istiklal, Ya ölüm! diyerek o bayrağı dalgalandırmak bizlerin en büyük görevidir.


    👉8-Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.

    İstiklâl yani bağımsızlık hakka yani Allah’a ve peygaberiyle göndermiş olduğu Kuran ve onun sünnetiyle şekil bulmuş islam şeriatına inanan milletimizin hakkıdır...


    👉9-Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

    Şair burada 'ben' derken Türk ulusunu kast etmektedir. Türk ulusu ezelden beri bağımsız yaşayan, bağımsızlığına düşkün olup hiçbir şekilde esaret altına girmeyen ve ilelebet bu şekilde payidar kalacağını cesaretiyle ve Türk ulusuna güvenerek net bir şekilde ifade etmektedir.


    👉10-Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

    7. yüzyılın ortalarıydı. Türklerin ilk özgürlük mücadelesi başlamak üzereydi. Bu mücadele Türklerin tarih boyunca hiç değişmeyecek olan özgürlük anlayışı hakkında ilk sinyalleri veriyordu. İç karışıklıklar yaşayan Göktürk Devleti bölünmüş, Doğu Göktürk Devleti ve Batı Göktürk Devleti olarak ikiye ayrılmıştı.

    Batı Göktürk, 659 yılında Çin himayesine girdi. Doğu Göktürk Devleti ise varlığını Batı Göktürk Devleti kadar sürdürememiş, 629 yılında yıkılmıştı. Kürşad ve binlerce Türk, Çinlilere esir düşmüştü. Çinlilerin esaretine giren Göktürkler bu esarete daha fazla dayanamayacaktı. Özgürlüğünü kaybedip Çin esareti altında yaşayan bir Türk'ün kaybedecek daha büyük neyi olabilirdi? Canı mı? Hayır!
    Özgürlüğüne canından daha fazla değer veren Türkler birkaç kez esaretten kurtulma girişiminde bulundu. Hepsinde de sonuç hüsrandı. Bu ayaklanmaların en önemlisi Kürşad'ın ayaklanmasıydı.
    Esaretin onuncu yılıydı. Çin, Türkleri asimile etme hedefine ulaşıyordu. Birisi bu gidişata dur demeliydi. Yanına kırk çerisini alan Kürşad, Çin hükümdarı Tay T-sung'u kaçırmak için Çin'e gidecekti. Hükümdar Ötüken'e kaçırılacak ve Türklerin bağımsızlığı ile takas edilecekti. Hükümdarı kaçırmak için, hükümdarın sokağa tebdil-i kıyafet gezintiye çıkacağı bir an kollanıyordu. Fakat yapacakları sokak baskını istedikleri gibi gitmedi. Planları o gece gerçekleşen sağanak yağmurdan dolayı ifşa olmuştu. Plan ortaya çıkınca direkt olarak saraya bir baskın yapmaya karar verildi. Ölmek vardı, dönmek yoktu. Yiğitlerimiz kanlarının son damlalarına kadar savaştılar ancak baskın başarılı olmadı. Tüm askerler ve Kürşad öldü. Burada odaklanılması gereken sonuç değil, nedendi. Niyet belliydi.
    Çinliler bu olay karşısında Türkleri asimile yapma fikrinden vazgeçip, belli bir bölgede Çin'e bağlı olmak şartı ile yaşamalarına izin verdiler. Bu böyle elli üç yıl devam etti. Ancak Kürşad ve askerlerinin kanı yerde mi kalacaktı?
    Türklerin, kazanması gereken bir bağımsızlık mücadelesi vardı önlerinde.Atamızın da deyişi ile:"Sahip oldukları kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttu."
    682 yılında 2. Göktürk Devleti kurulmuş ve Türkler özlemini duydukları bağımsızlıklarına kavuşmuşlardı.
    Bu mücadele böyle sonuçlanmıştı. Fakat Türklerin tarih boyunca hep düşmanları olacak ve bağımsızlık mücadeleleri hep devam edecekti.
    Eyvah! 20. yüzyılın başlarıydı. Türklerin bağımsızlıkları yine tehlikedeydi. Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı'nda yenik düşmüştü. Bu savaş sonrası Mebusan Meclisi toplanmış, bu toplanmayı gören İngilizler Mebusan Meclisi'ni basıp, İstanbul'u işgal etmişti. Fakat Türk Milleti'nin Kürşad gibi daha nice yiğitleri vardı. Bu duruma göz yumulamazdı. Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı ve Anadolu direnişini başlattı. Çocuğu, genci, yaşlısı, erkeği kadını;Türk Milleti top yekün cephedeydi. Büyük bir savaş yapıldı ve binlerce kayıp verildi. "Kurtuluş Savaşı" kazanılmıştı. Özgürlüğü için savaşan Türk milleti bağımsızlığına verdiği önemi bir kez daha tüm dünyaya göstermiş oldu. "Hangi çılgın Türklere zincir vuracaktı?" Evet Türklere zincir vurabileceğini düşünmek başlı başına bir çılgınlıktan ibaretti.

    Mehmet Akif:"Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım." derken, bu sözü binlerce yıllık bir özgürlük mücadesinin tüm dünyaya gösterdikleri ve yaşattıkları doğrultusunda söylüyor;Türklerin, tarihinin bilincinde olması gerektiğini, düşmanların ise ayaklarını denk alması gerektiğini ifade ediyordu. Mehmet Akif, bir cümleye bin anlam yüklemişti. Bu cümleden ilham alınarak binlerce sayfalık kitaplar yazılabilirdi.Fakat Mehmet Akif bizi bu yoğun cümlenin içine atmış, lafı uzatmamıştı..


    👉11-Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;

    Burada bent suyun önüne çekilen set anlamındadır. Garp hem ülkemizde bize bir sınır çiziyor hem de bu küçük parçada yaşam şeklimiz üzerine sınırlar çiziyor. Yani madden ve manen bizi sınırlandırmaya çalışıyor. Fakat bu Kahraman milletin Allah'tan gayrısına boyun eğmeyeceğini hesaba katmıyor. Türk milletinin çoşkun bir ırmak gibi setlerle önünün kesilemeyeceğini yüksek bir nara ile ifade ediyor.


    👉12-Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.

    Önündeki seti yıkan ırmak normal akışından daha coşkun ve daha güçlü akar. Sabrı taşan Türkleri seti yıkan bir ırmağının önüne gelen herşeyi alıp denize götürmesisir. "Engin" uçsuz bucaksız bir alanı kast eder. Şair burada Türk milleti şahlandığında uçsuz bucaksız suyun denizlere sığmayıp taşımasını ifade ediyor. Bu özgüvenin altında yatan şey ise iman şuuru ve sorumluluğudur.


    👉13-Garb’ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;

    Garp (Batı) çelik zırhlarını kuşanmış, silahlarına güvenerek Türkiye’ye saldırmıştır. Düşmanın bu maddî üstünlüğüne karşın Türk‘ün sarsılmayan imanı vardır. İman, insanın taşıdığı manevi inançların bütünüdür. Batı’nın çelik zırhlı duvarları varsa Mehmetçiğin de iman dolu göğsü vardır. İnsanı üstün kılan maddî güç değil, imanıdır. Ordular ne kadar gelişmiş savaş aletleriyle donatılmış olurlarsa olsunlar eğer güçlü bir imana sahip değillerse başarılı olmaları mümkün değildir.


    👉14-Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

    Düşmanlara karşı bizm vatanımızı korumak için silah , top , tüfek ve mermimiz olmayabilir ama vatanımızı düşmanların eline vermeyecek iman dolu göğsümüz var . Bu iman dolu göğsümüz olduğu sürece düşmana her şekilde Allah ' ın izniyle engel oluruz


    👉15-Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar,

    Üstad'ımız Mehmet Akif'in bu dizeleri muhakkak hepimize bir umut, bir direniş azmi, bağımsızlık mücadelesi ruhunu aşılıyor teker teker. Öyle ki insan birbiri içinde ayrılması mümkün olmayan bu bağımsızlık marşını akın akın yüreğinde bir helecan hükmünde hissedip '' keşke o yıllarda ben de yaşasaydım da düşmana bir kurşun da ben sıksaydım '' dedirtiyor. Öyle ya korkma diye başlayan dizeleri ve her fırsatta sana doğacak günlerdir hakkın diyerek bizlere cesaret ve ümit bahşeden Şair-i Azam'ın seslendiği halkı nasıl geri dönmek istemeyebilir?

    Benim vazifeme gelince; "Ulusun korkma nasıl böyle bir imanı boğar?" dizesindeki hislerimi, üstadı anlamaya yönelik aczimi dile getirmeye çalışacağım biznillah.
    Buradaki '' Ulusun " kelimesini muhakkak birçoğumuz tek taraftan bakarak millet anlamı ile okuyup bahsini geçmişizdir. Fakat o dönemdeki tazı diline ve bir sonraki '' Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar" dizesine bakacak olursak, sadece millet anlamı değil eylem olarak da ele almamız gerektiği bahsi ortaya çıkıyor. Bu da Üstad Mehmet Akif'in sadece bir dizede bile insanı uzun uzun düşündürecek kaleminin güzelliği ve derinliğini ön plana çıkarıyor. Bu iki anlama kendi çerçevemden bakacak olursak:

    1. "Ulusun" kelimesini ulumak fiili olarak ele alırsak; bırakın o ruhu canavarlaşmış insanlar dilediği kadar ulusun. Karşısında asırlardır tarihi ile ün salmış, İki dünyanın saadeti peygamber (sav) 'in muştusunu kazanmış, ruhu islamla bütünleşmiş bir milletin karşısında nasıl durabilir? Anlamı,

    2.olarak bu kelimeyi halka ve askerlere sesleniş şeklinde ele alırsak, ey şehitleri ile alimleri ile halkı ve askeri ile bütünleşmiş Anadolu, korkmayın. Muhakkak ki Allah göğsü imanla dolu bu milleti zayi etmeyecektir. O'nun gölgesinde olanı kim mağlup edebilir ki? Anlamını taşımaktadır.

    Sonuç olarak Üstad, hangi düsturu kullanmış olursa olsun '' Korkma " diyor bize. İmanımızı hatırlatıyor, bizi diriltecek olan hakikati vurguluyor ve diyor ki korkma, sende böyle iman, hakikat ruhu varken hangi çehre seni öldürmeye gücü yetebilir? Gücümüzün esas kaynağı olan imanımızı gösteriyor, diriliş umudunu, bağımsızlığımızı asırlardır ruhumuza bütünleştirdiğimiz imanımızla kazanacağımızı bize gösteriyor.
    Ve öyle de oldu sahiden, Çanakkalede bunu gördük. Ve imanımız oldukça görmeye devam da edeceğiz.


    👉16-«Medeniyyet! » dediğin tek dişi kalmış canavar?

    Evvelâ burada sözü geçen "medeniyyet" marşın bütünüyle değerlendirildiğinde (ki başka türlüsü bizleri yanıltmaktan öteye gitmez.) lugâtlarda bahsi geçen ; şehirleri îmâr etmek, binâlar, fabrikalar yaparak, memleketleri kalkındırmak ve fenni ve her çeşit gelirleri milletlerin hürriyetleri, râhat ve huzûr içinde yaşamaları için kullanmak manasında değildir.Zira 'Süleymaniye Kürsüsünde' ve 'Asım' eserlerini okuyanlar Mehmet Akif'in asıl medeniyyet kıstaslarını açık bir lisanla izlenimleyip, ufkuna hayranlık duyacaklardır.
    Mehmet Akif'in burada sözünü ettiği, onsekizinci Asrın ikinci yarısı ve ondokuzuncu asırda husule gelen batı medeniyetinin sömürgeye teveccüh ve iltimasıdır.
    Akif'in yerden yere vurduğu "medeniyyet" İslâm medeniyetini ve bu medeniyyetin mensuplarını ve köklerini hiçe sayan, gün be gün milli ve manevî değerlerimizi yağmalayan, hiçbir insani ve içtimai dayanağı bulunmayan maddeci zihniyettir...Sözlerimi Sezai Karakoç'un şu nefis tespiti ile bitirmek istiyorum;
    "Sermayeyi, eşyayı, malı, parayı, ünü putlaştıran kişi özgür değil köledir."


    👉17-Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;

    Arkadaş! diye şair bu ülkeyi gavura teslim etmeyecek fikre "Arka"çıkan insanlara sesleniyor. Zaten Arkdaş kelimesi de arka çıkan, destek veren, aynı yolda yürüyen demek. Burada ünlem bir silkme uyandırma yani kendine gel der gibi bir anlam yükleniyor. Ve yurduma alçakları uğratma sakın diyor. Burda alçaklardan kasıt bize savaş açanlar ve bizi sırtımızdan vuran hainleri bu ülkeye uğratmaması geretiğini söylüyor. Alçak her zaman alçaklığını yapar yeterki fırsatını bulsun. Bu ülkeye ihanet etmeye ve yıkmaya yeltenen kişiler hiç bitmedi. Bu yüzden buradaki Arkadaş! Ünlemi hep aklımızda olmalı ve uyanık olup fırsat vermemeliyiz unutmayın ki bu savaş halen bitmedi!


    👉18-Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.

    Düşmanlar her yandan saldırdığı bir ortam haberlesmenin düşmanın elinde ve Istanbul'a hakim olan düşmani, istediği kahraman(kendi çıkarları doğrultusunda hain ilan edip ya da kahraman ilan edecek seviyede olması bu sebeple milli mucadelenin önüne engel koymaya çalışmasını konu ediniyor.) Bu sebeple istedikleri yerleri kendi bahanelerle isgal etmesi ve buradaki halka zulmetmesini konu almaktadır.


    👉19-Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın...

    Vatanımız, bayrağımız adına gözünü kırpmadan yağmacı işgalcilere karşı canını siper eden kahraman Türk insanına Allah'ın kesin vadinin bir muştusu, bir müjdesi: Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...
    İnsanlar bilir ki Allah'ın vaadi haktır ve elbet vuku bulacaktır...
    Bir parça toprak uğruna kadınıyla erkeğiyle alçak düşman ile çarpışan nice yiğitler cihat için hürriyet için istiklal için ve istikbalimiz için yardan, evlattan, gerekse yurttan ayrı kaldılar, can verdiler, can aldılar. Ama o hain düsmana asla geçit vermediler. Harp meydanlarında vatan müdafaası için al sancakla göğüslerini siper ederek şehadete yürüyen milletime güzel günler doğacaktır inşallah.
    Toprak sadece bir kara parçası değil ki milletimin gözünde. Bu toprak yüce İslam'ın ve medeniyetin toprağı. Müdafaası, elbette ki nice büyük mükafat sebebi ve de Hakk'ın katında gelecek o güzel bahar günlerinin tatlı bir habercisi...
    Dusmana karsi adeta etten bir siper olan tüm sehidlerimizin ruhu şad ola insallah. Rabbim sehadetlerini kutlu eylesin.


    👉20-Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

    Bir önceki mısrada Allah'ın vaadinin doğacağına olan inançtan burada da bu vaadin yakın olduğuna dikkat çekiyor şair. Allah'ın vaadinden bu kadar emin olmanın hak yolda doğru iş yapmakla alakası var. çünkü ayette; "kendini bilen rabbini bilir" diyor Allah. Kendini bilen ne yaptığını ve ne yapması gerektiğini bilen aklı selim bir millet vardı gövdesini vatana siper eden. Allah'ın vaadide küffara siper olanlar için açıktır. Bu dünya da da ahirette bu vaat geçerlidir. Bu siper sayesinde Rabbim bizi tekrar vatan sahibi kıldı. Hamdü senalar olsun. Unutmayın ki İstiklâl Marşı o günler için değil bugünler için de yazıldı. Toprağımıza yapılan hayasız akınlar hiç bir zaman bitmedi. Sosyal, kültürel, teknolojik, eğitimsel, sağlık gibi her alanda bu akınlar devam ediyor. Allah'ın vaadi de bitmiş deği. Bu akınlara aklıyla, iradesiyle, duruşu ve tavrıyla siper olanlar için Allahın vaadi kimbililr yarından da yakındır.


    👉21-Bastığın yerleri «toprak! » diyerek geçme, tanı!
    👆22-Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

    İstiklal şairimiz M.akif bu iki dizeyle millete sesleniyor:Bastığın yerileri toprak deyip geçme tanı düşün altında binlerce kefensiz yatanı diyor. yani üzerinde yaşadığımız kara parçası bizler için yalnızca bir toprak değildir,bu toprağın her bir zerresi zamanında şehitlerimizin kanıyla ıslanmış,onların bir nevi mezarı olmuştur. Ve onlar bu mezarda maddi anlamda düşünürsek kefensiz yatıyorlar fakat biz biliyoruz ki dünyada bir mezarları olmasa da Allah katında en güzel saraylarda yaşıyorlar çünkü Yurdumuzun her bir tarafı düşmanla çevriliyken atalarımız hiç gözünü kırpmadan bağımsızlık için şehit oldular bizlere bu vatanı bıraktılar.peygamber efendimiz buyurmuştur ki vatanını savunurken ölen şehit olur. Öyleyse bizlerin de her daim bu yüce insanlar aklmıza gelmeli ve bizler için yaptıkları fedakarlıkları unutmamalıyız.


    👉23-Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı

    Her mısrasında derin, ulvî, kıymetli hakikatler yatan, milletimize nasip olmuş, rahmetli Mehmet Akif Ersoy'a, Cenab-ı Hak tarafından yazdırılmış, okuduğumuzda ya da dinlediğimizde bizi etkisi altına alan ve tüylerimizi ürperten aziz şiirimiz, marşımız, her şeyimiz...
    Bizi, biz yapan şey, İstiklâl marşımız...
    Kendimce yorumladığım 23. mısraya gelince;
    "Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı"
    "Sen şehit oğlusun"; " kimsin sen?" sorusunun cevabı sanki, "sen" zamirini kullanıp, topluma vurgu yapıyor, bizim kim olduğumuzu bize kibarca bildiriyor; sen şehit oğlusun; sen değersiz değilsin, senin ataların değersiz değiller, şehitlik mertebesine erişmiş bir atanın çocuğusun; oğlusun, kızısın... : Kendine yakışmayacak bir şeyi yapma, kim olduğunu bil, haddini bil, yerini bil, atanı utandırma... "İncitme, yazıktır, atanı" Bir ata nasıl incinir, nasıl yazık olur o şehit cedde? Değer verdiği şeylerin, uğruna öldüğü şeylerin kıymetsiz hâle gelmesi değil midir inciten, yazık eden şey? Değerler... Toplumu toplum yapan şeyler... Değerlerin değersizleştirilmesi.. Değerlerine sahip çıkmayan bir nesil, atasını yalnızca incitmez, nankörlük de eder, belki hakkına bile girer... Değer dediğimiz şey nedir? Atalarının uğruna şehit oldukları cevherler.
    Din, değerin belirleyicisidir. Dinin bize öğütlediği şeyler bizim değerlerimizdir. Dinine sahip çıkarsan değerlerine de sahip çıkmış olursun, o ataya lâyık bir evlat olursun. İşin özü kanımca, "Dinini incitme, değerlerini yok etme ki atan da incinmesin, sana da yazık olmasın." demek istiyor sanki.
    Allah bize anlamayı ve yaşamayı nasip etsin.


    👉24-Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.

    Kimine göre bir toprak parçasıydı sadece.
    Kimine göre paha biçilemez bir mücevher.
    Ama vatan millet demekti.
    Vatanı olmayanın milleti de olmazdı.
    Milletsiz vatan da, vatan olmazdı.
    Çünkü vatan namustu, şerefti.
    Bu şeref ki aziz milletimizin kanıydı.
    Vatan uğruna dökülmüş o kutsal kan.
    Ve yine o vatana sahip çıkacak olan da
    O aziz milletin evlâtlarıydı.
    Vatan; onu parsel parsel satanların değil,
    Uğruna can verenlerindir.
    Sahipsiz vatanın batması haktır,
    Sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır.


    👉25-Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?

    Buradaki teşbih(benzetme) sanatı ilk göze çarpan unsur. Vatanı cennete benzetiyor şair. Burada vatanın cennete benzetmesini toprağı verimli, iklimi çeşitli, havası, suyu bol olduğu için demiyor sadece akla yalnızca bunlar gelmemeli, bunlar vatanın maddi özellikleri. Biliyoruz ki cennette iyi insanlar olacak o iyi insanların bir kısmı ahiret yurduna bu topraklarda göç etti. Onların bu topraklarda yaşamış oluşu bu vatanı manen de cennete çevirir. Çünkü bu topraklar çok güzel insanları bağrına bastı. Toprağımız o iyi insanların hikmeti, hikayesi ve mezarları ile dolu. Hakeza toprağı sıksan şehit fışkıracak. Bunlar da bu vatanı cennete çeviren kıymetlerdir. Ve Müslümanlar için bir hayat sürme alanı olarak elimizde kalmıştır. Bu cennet vatanın kıymetini ne yazık ki unutuyoruz daha kötüsü küffar bu cennet vatanın kıymetinin halen farkında ve onu bizden almak için birçok faaliyette bulunuyor. Bu yüzden mısradaki ilk kelime olan "Kim" e cevap vermek istiyorum. Herkes bu cennet vatan birşeyler feda etmeye hazır. Kafirlerde hazır. Bu cennet vatan için can vermeye her vakit hazır olmalıyız. Unutmamalıyız ki bu topraklar için hazır olan bilenenler pay kapma hevesinde olanlar var.


    👉26-Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!

    Hepimizin malumudur ki; I. Dünya Savaşı’nda okullara gidecek öğrenci dahi kalmamıştır ki öğrenciler bile savaş meydanlarında kahramanca çarpışmıştır. Vatanımızda genci yaşlısı binlerce şehitler verilmiştir. Sadece 1.Dünya Savaşı’nda değil; bu topraklarda her zaman bu topraklar için şehitler verilmiştir. 1453’e gitsek İstanbul’un her yeri nime’l-ceyş doludur. 1071’de bu toprakların kapılarını bizler için açan nice şehitler vardır.

    Şüheda= şehitler demektir. Şairimiz diyor ki : “Ülke topraklarımızı sıksak şehitler fışkırır” Şehit fışkırır demiyor ‘şehitler’ fışkırır, diyor. Üstelik bu kelimeyi hem cümle başında hem cümle sonunda kullanarak vurguluyor ; şehitler fışkıracak toprağı sıksan şehitler(fışkıracak). Şehit kelimesi çoğul olarak iki kere cümle içinde kullanılması (bence) şu manayı veriyor “Bu topraklar için canını veren milyonlar vardır, bu topraklar için nice kanlar akmıştır.”

    Bizlere gelince her karış toprağında şehitlerimizin kanı olan şu vatan toprağında yaşarken bir durup düşünmektir. Bunca insan niçin bu topraklar için kan döktü?! Kendilerinden sonra gelecek bizler için nasıl bir ülke bırakabilmek için canlarını verdiler?
    Bir de hamd bırakayım şuraya : Hamd olsun Allah’ım bu ülkeye, bu vatana, bu topraklara, bu millete.


    👉27-Cânı, cânânı, bütün vârımı alsın da Hudâ,

    İnsanlar vatanı için elinden gelen her şeyi verirler . Canlarını bu uğurda feda etmek onlar için çok büyük bir onur olur . Ve Allah ' ın bu uğurda onların canlarını veya diğer bütün varlarını alması onlar için çok güzel bir duygudur .


    👉28-Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

    Buradan anlamamız gereken bir kaç gerçek var :
    1-Dünyada Türkiye'den başka bir öz vatanımız yok
    2- ata toprağımız falan da yok! Moğolistanın çorak toprakları bizim ata toprağımız falan değil
    3- bizi tek Vatanımız olan Türkiye'den uzaklaştırmak için hem savaşta, hem masada hem de eğitim öğretim hayatında uzaklaştırma hevesi güdenler durmuyor.
    Bizim buradaki vatanımızdmn gideceğimiz tek Vatanımız Ahiret yurdudur. Allah kıyamete kadar bizi vatanımızdan cüda (uzakta) etmesin. Bir Türk, bir şehit torunu böyle dua eder ve bu dua için yaşar. Bu dua aynı zamanda fırsattır, bu dua dille değil tavırla yapılır. Bu tavrı göstermeyenler kendini belli ediyor. Fark etmek sizin kabiliyet ve algınıza kalmıştır.
    Buraya kadar nicel Cüda'dan yani uzaklıktan bahsettim. Mısra o kadar güzel ve derin ki.. uzaklık iki şehir yada iki insan arasındaki kilometrelerden ibaret değildir. İki gönül, iki kalp arası mesafeler de uzaklıktır. Uzaklığın en kötüsü de Rabbe olanıdır. Toprağımızın bir ruhu var, bir kalbi bir maneviyatı var. Bunlara olan uzaklık kilometre ile ölçülemez. Bu toprağın sevdası, şuuru ve ruhu ile yopurulmayan insan da bu vatana Cüda'dır yani Uzaktır.
    Allah'ım bizi bizi bu topraklardan ruhen ve bedenen uzakta bırakma. Uzaklaştırmaya çalışanlara fırsat verme.


    👉29-Rûhumun senden İlâhî şudur ancak emeli:

    Şair 29. Mısrada samimi bir duayla ruhi bir gayeyle kıt'a'ya giriş yapıyor. Çünkü o namahrem el değdiğinde Türk milletini ve Türkiye'nin ruhunda bozulmalar yıpranmalar meydana gelecektir. Bugünler bu mısranın önemine dikkat çekmek için önemli. Ülkemizin milletimizin başına gelenler, bölğnmeler ayrışmaşar hep o namahrem elin tüm hayatımıza müdahale etmesiyle oldu. Biz bu müdahaleye gönüllüce razı olduk. Eğer İstiklâl Marşı raflanmamış olup da anlatılsaydı. Tarihimize, şuurumuza uzanan o eli püskürtebilir hatta kırabilirdik. Geç kalmış da sayılmayız. İstiklâl Marşına kulak verip o eli ve uzantısı olan parmaklarını farkedip tek tek vücudumuzdan (vatanımızdan, Kimliğimizden, hayat tarzımızdan..) ayırmalıyız.


    👉30-Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli;

    Ma'bed in kelime anlamı ibadet edilen yer olarak ifade edilir. Bu mısrada Mehmed Akif Camileri mescitleri kastetmiyor sadece. Biliyorsunuz ki biz Müslümanlar için yeryüzü bir mescittir. Buradan yola çıkarsak vatanımızın tamamı bizim için bir Ma'beddir. Atalarımızın vatana verdiği değer kattığı anlam burada yatıyor. O bir toprak parçası değil Ma'bed'dir gören göze, işiten kulağa, hisseden kalbe..

    Ma'bedin göğsü diyor şair. Burada göğüsten kasıt kalptir. Uzuv olan kalp değil tabiki. Kur'an daki anlamıyla tam bir kalb'dir. Yani orayla hisseder, onun sesini dinleyerek Hakk'la hakikati görebilir. Eğerki bu kalbe namahrem el değerse o kalp gözü kapanır. Akif'in burada bahsettiği namahrem el kafirin fikridir, yaşayışı, davranışıdır. Eğer ki o Ma'bedin kalbine namahrem el değerse. O Mabed anlamını yitirir, o Mabed değerini kaybeder ve parayla ölçülen bir maddeye bürünür.


    👉31-Bu ezanlar -ki şehâdetleri dînin temeli-

    Şehadet etmek yani şahitlik etmektir. Yani bir şehirden ezan sesi geliyorsa ezan o şehrin İslami bir yer olduğuna şahitlik eder.
    Biliyoruz ki Sakarya savaşı öncesinde bir çok bölge işgal altında kaldığı için ezanlar sustu hatta Çanlar çalınmaya başladı. Konuyu açıklamak için Pek bilinmeyen ama İsmet Özel'in dedesinden öğrendiği bir marş vardır:
    Ezan sesi duyulmuyor/ Haç dikilmiş minbere/ Kafir yunan bayrak asmış/camilere her yere/ Öyle ise gel kardeşim / Hep verelim el ele/ Patlatalım bombaları/ Çanlar sussun her yerde.
    Çanları susturduk bu toprakların İslam diyarı olduğunu tekrar Türkiye karasında ve semalarında yankıbula gelen ezan bunun en büyük şahididir. Coğrafyamızın bilhassa vatanımızın Dar'ül İslam olduğuna şahitlik eden ezanın kıyamete kadar yankılanması duasıyla..


    👉32Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.

    Asırlardır, ezan duymamış kulaklara ezan duyurmaktı Türk'ün ülküsü. İslamı her beldeye yaymaktı. Tek hedefti Allah'ın adını her yerde duyurmak. Başardık da bunu. Her şeyini buna adamış milletin yurdunda, semalarda, O'nun adı duyulmalı değilmiydi zaten? Bakın ne diyor Süleyman Şah: "Bu topraklarda ezan sesinin işitilmediği şehir komadan bu dünyadan göçersem gözlerim açık gidecek." Âkif bunu dile getirmiş bence. Tek ülküsü bu olan millet, tabiiki semalarında ezan sesini inletecekti.
    Bu yüzden ülkede belli kesimi rahatsız eden ve kaldırılması istenen bir mısradır zaten. Ama bilmiyorlar ki, ezan sesini susturmak ile bayrağı indirmek hemen hemen aynı şeydir. Zira o bayrak, bu ezan için şehit olanların kanını taşır. Ki millet olarak ezansız tam 18 yıl geçirdik, bunun acısını da biliyoruz, ezana sahip çıkmalıyız. Ve o ezan semalarımızda inlesin diye, gerekirse canımızı da vermeliyiz.


    👉33-O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşı

    SECDE
    - Kainatın özü
    - Varlığın tek gayesi
    - Yaradılışta ki hikmet...
    Her şey; Yüce Allah(cc)' ın
    "Âdem’e secde edin!" (Kehf Suresi 50. Ayet)
    emriyle başladı. Melekler bu emri bi hakkın yerine getirmenin gayreti içinde rızayı ilahi şerbetini kana kana içtiler. Fakat içlerinden biri vardı ki, içmekten kendini mahrum bıraktı. Kimdi bu nasipsiz! Yaradılışı dumansız ateşten, cin taifesinden ŞEYTAN. Peki Yüce Allah(cc)’a hiç isyan etmemiş miydi? Reddedemeyeceği (Gururuna dokunmayan, Kibrini azdırmayan) teklifler alıyormuş gibi aldığı emirlere itaatleri vesilesiyle melekler katına yükselmiş ödüllendirilmişti. Fakat bu sefer ki emir başkaydı. Hiç öncekilere de benzemiyordu. Ve Benlik damarına dokunan bir kibirle küstahça dedi;
    "Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan" (Araf Suresi 12. Ayet)
    aklınca zekasını konuşturmuştu. Bilemedi, anlayamadı, düşünemedi, düşünemezdi de. Aklı tutulmuş sefiller gibi takıldı zahirine, anlamını idrak edemedi. Oysa ateş yok edici, toprak var ediciydi. Bilemedi...
    Rabbinden ümidini kesmenin verdiği rahatlık içinde yine dedi;“onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım." (Araf Suresi 17. Ayet)
    Kendi kabahatini insana vermiş, yetmemiş kadere yüklemişti. Artık insan (bizler) en büyük düşmanıydı. Önümüzden, arkamızdan, sağımızdan ve solumuzdan kuşatılmıştık ki, Yüce rabbimiz imdadımıza yetişdi ve kurtuluşumuza; Aşağı (Secde) ve Yukarı (Dua) ‘yı vesile kıldı.
    Kalbinde açan iman gülünün kokusuyla gönlü hoş muhabbetle dolu mehmetçiğimizin anlı secdedeydi. Yüce yaratıcısına karşı haddini de bildi vazifesini de. Küffarlara boyun eğdiren güç bu kutlu tevazu, kulluk şuuru ve bilinciydi. Kalplerinde ki iman yüklü bulutlar düşmanların üzerine bir şimşek gibi çakıvermiş hadlerini bildirmişti. Şanlı Türk askeri büyük bir tevazu ile boyun eğdi haddini bildi. Allah da düşmanlarına boyun eğdirdi, hadlerini bildirtti.

    Tarihimiz, Geçmişten bir nişane, geleceğimiz için bir ders niteliğindedir. Günümüz islam aleminin bu dersi alabilmesi ümidiyle...


    👉34-Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,

    Merhum Üstad Mehmet Akif şehit askerlere hitaben sesleniyor bu mısrada. Toprağın altında ki şehitlerin üzerinde ki cerehatından( yaralarından) çıkan kan ruh olarak yükselip gökyüzüne çıkar.
    Akif' in İstiklal Marşında Allah'tan dileği; şehit kanlarıyla sulanan vatan topraklarında, işgal ve savaş boyunca memleketin aldığı tüm yaralardan boşalan kanlı yaşlar, boşa akmamış olacak, şehitlerin ruhları ezan sesiyle Arş' a yükselecektir .

    "Allah, bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın…
    Mehmet Akif, son günlerinde, hasta yatağında yatarken kendisine İstiklal Marşı için,
    “Acaba yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı?” diye bir sual sorulmuş. Akif'in şu cevabı, bu marşın neyin destanı, neyin mahsulü olduğunu anlatacak bir vecizedir:“O şiir bir daha yazılamaz, onu ben de yazamam; onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazım. Allah, bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın.”


    👉35-Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na’şım!

    Na'şım;demek kefene sarılıp mezara konulan ölü demektir.
    Mücerret ise soyut demektir.
    Ruh-i mücerred; "Soyulmus, çıplak, gözle görülmeyen soyut ruh manasındadır.


    İstiklale kavuştuktan sonra ölü bedenlerin dahi canlanmasının ve bu olaya sevinmesi ihtimalinden mahseder.
    Bu mısra aynı kıtanın diğer üç mısrasında olduğu gibi bir şehidin ağzından söylenmektedir.
    Burada ahiret günündeki diriliş fışkırmak ifadesiyle kuvvetlendirilmistir.
    Ruhun mücerret olarak nitelendirilmesi de şehide ait olmasından dolayıdır.
    "O zaman cesedim, bir ruh gibi fışkırarak göğe çıkar "


    👉36-O zaman yükselerek Arş’a değer, belki, başım.

    Bu mısrada "yükselmek" kelimesi fiziken değil, manevi olarak yukselmekten bahsetmektedir.. Miraç hadisesinde Efendimiz SAV Allah-u Teala'nın katına yükseltilmiş, orada Rabbiyle perdesiz, aracısız konuşmuştur. Orada Efendimiz SAV'e beş vakit namaz emredilmiş, Bakara Suresi'nin son ayetleri (Amener rasulü) nazil olmuştur. Hz.Ebubekir'e "sıddık" ünvanının verilmesi de yine bu olay sonrasında gerçekleşmiştir. Dolayısıyla Türk kültüründe yükselmenin (miracın)farklı ve özel bir yeri vardır.

    Şair bu mısrada "başının arşa değmesi"nden söz ediyor. Niyeti şüphesiz ki arşı aşmak değil, arşa başını değdirmek. Cebrail(A.S.)'in Peygamberimizi Allah(C.C.)'ın huzuruna getirirken belli bir sınırı geçmediğini, Efendimiz SAV'in sorusu üzerine de "Buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam yanarım" diye cevap verdiğini biliyoruz. Akif bu mısrada haddi aşmayanlardan olduğunu göstermek adına zirve noktasının ancak "arşa değmek" olabileceğini söylüyor. Ruh-u mücerred, miracını sınıra kadar önüne çıkan engelleri, bentleri aşarak tamamlıyor, sınıra gelince de Cebrail teslimiyyeti gösteriyor.
    Mahlûkun Hâlik’ine ittibaında “secde” arşa değecek kadar yükselişin adıdır.


    👉37-Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!

    “Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal! “Diyerek büyük vatan şairi Mehmet Âkif Ersoy bağımsızlığı belirtiyor. Ve şanlı bayrak sen de artık şafaklar gibi al renginle göklerde hür ve mesut olarak dalgalan. Özgürlük ve istiklal ülkemizin hakkıdır ve her zaman da olacaktır. Türk bayrağı göklerde her zaman dalgalanacaktır.


    👉38-Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.

    Bu uğurda dökülen kanların hepsi bayrağa, bağımsızlığa helal olsun demektedir. "Bu ülke için hürriyet ve istiklal için girdiğim savaşlardaki tüm kanlarım sana helal olsun hakkım da kanımda sana helaldir sen ancak dalgalandıkça bizim dökülen kanımız helaldir'' demektir.
    Bayragımız dalgalanmadığı takdirde; bu vatan ''müslüman'' vatanı olmaktan çıkarıldığı takdirde bizim de hakkımız bizden sonrakilere helal değildir.


    👉39-Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:

    Türkler tarih boyunca büyük mücadeleler vermiş, dünyanın en büyük imparatorluklarından birini kurmuş, en büyük savaşlardan yaralansa da canı çok yakılsa da ayağa kalkmış ve kanla boyanmış o muhteşem bayrağı hep yüksekte tutmayı başarmıştır. Ne kadar çok şehit verilse de toprağın her karışı kanla sulansa da Rabbimiz Türk milletinin yok edilmesine izin vermemiştir ve bunu İnşaAllah kimse başaramayacak. M.A. Ersoya yazdırılan bu mısrada türk milletinin sonsuza kadar yıkılmayacağının ve yok olmayacağının müjdesi verilmiştir. Türklerin seçilmiş olduklarının birçok göstergesi vardır. Türk milletinin İslam'a girdikten sonra yüzyıllar boyunca İslam'ın bayraktarlığını yaptığını biliyoruz.Türkler İslamın yayılmasında öncü olmuşlardır ve olacaklardır.Türkler Osmanlı döneminde İslam aleminin hamiliğini yapmıştır. Peygamberimiz'in (s.a.v.) türklerle ilgili birçok sözü vardır. 'Türklerin dilini öğreniniz, çünkü onların uzun süren hakimiyyetleri olacaktır'. 'Onlar dünyaya iki kez hükmedeceklerdir', ' Türklere dokunmayın' sözü, bu milletin İslam'ın güçlenmesine yapacağı katkıya işaret olabilir. Bu sözlerden en bilineni ise şudur: “İstanbul elbette feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur”. Hz. Peygamber’in övgüsüne mazhar olma gururu türk milletine aittir. Allah bu şanlı bayrağı dünya durdukca dalgalandırsın İnşaAllah.


    👉40-Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyyet;
    Ezelden beridir hür yaşayan bayrağımın özgürlük hür olmak hakkıdır...


    👉41-Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin İstiklâl

    Son dokunuşla Mehmet Akif Ersoy marşı çok güzel özetlemis
    Mısranın 'Hak' kavramının iki manaya geldir;
    İlk anlamı: Allah manasındadır ki devlet ve millet ona (Allah'a) göre düzenler.
    İkinci anlamı ise: adalet ve hukuktur..
    Bağımsızlık, allah'a inananların en büyük hakkıdır.
    Türk milletinin Allah’a olan inancı ve bağlılığıyla İstiklal Savaşını kazandığını ortaya koyuyor.
    Bu ülkenin hürriyet ve istiklal hakkıdır, her zaman da var olmaya devam edecektir.

    @0000001 Eylül Türk sallapatti Mir'ât-ı Cünûn ~ DİLHUN ~ Slh DAMLA @lilithintorunu amak-ı hayal Ruh-u Revan Ben Hakimim Masum Bey Rumeysa Uzun Sevgi Kervancı
    Tekinsiz Ludovica N. Kübra Gözüdik @yildizmavi (AyBüke) (Salim) Sevgi Kervancı
  • "Olandan ziyade olması gerekene yönlendiren temel ilke olması açısından umut ile iman arasında amaç birlikteliği vardır. Beklenti yakın zamanda gerçekleşecekse bu durum ciddi bir tutkuya dönüşür. Umudun köken sağladığı tutku, en yüksek iyi, mutlak saadet habercisidir.
    İnsanın varoluşu bir ucuyla kaygıya bir ucuyla umuda bağlanmıştır ve insan yaşamı, kaygıyla umut arasında salınır. (1)

    Kaygı büyüdükçe korku formuna bürünür. Umudun korkudan üstün olduğunu bilmek, korkuyla başa çıkmanın ilk adımıdır. Varlığı korku kaynaklarından arındırmak ve korkunun umudu geçici olarak maskelediğini bilerek gelecek umudunu sürekli beslemek gerekir. Hz.Muhammed 'in (as.) unutulduğunu/terk edildiğine dair kaygısını yenen, geleceğin o ana kadar geçirdiği zamanlardan daha "hayırlı" olacağına dair kendisine verilen umuttu (2)

    Korkudan daha kötü olansa umutsuzluktur. Korku, belirlenmemiş olanla(na) ilişkilidir; oysa umutsuzlukta kesinlik vardır.
    "Allah’ın rahmetinden ümidini ancak Kâfirler/nankörler keser."(3)

    Ayeti, bu riske dikkatimizi çekmektedir.
    Zira umut, umut edilenin boşa çikarılmayacağına olan kesin bağlılıktır.
    İslam'ın Tanrısı 'nın öne çıkarılan özelliği, umutları boşa çıkarmayacak bir Tanrı olmasıdır.

    (1)Beyne'l havf ve' r - reca

    (2)93/Duha, 3 - 4, ('Ma vedde’ake Rabbüke ve ma qala, Ve lel’ahıretü hayrün leke minel’ula)

    (3)12/Yusuf, 87

    ~ Şaban Ali Düzgün //Dinî Anlama Kılavuzu //
    sh ; 49 - 50 \\ Otto Yayınları \\
    Şaban Ali Düzgün
    Sayfa 49 - Otto Yayınları
  • (Tefsiru’l-Münir)
     

    وَالضُّحٰىۙ ﴿1﴾ وَالَّيْلِ اِذَا سَجٰىۙ ﴿2﴾ مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلٰىۜ ﴿3﴾

    وَلَلْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْاُو۫لٰىۜ ﴿4﴾ وَلَسَوْفَ يُعْط۪يكَ رَبُّكَ فَتَرْضٰىۜ ﴿5﴾ اَلَمْ يَجِدْكَ يَت۪يمًا فَاٰوٰىۖ ﴿6﴾ وَوَجَدَكَ ضَٓالًّا فَهَدٰىۖ ﴿7﴾ وَوَجَدَكَ عَٓائِلًا فَاَغْنٰىۜ ﴿8﴾ فَاَمَّا الْيَت۪يمَ فَلَا تَقْهَرْۜ ﴿9﴾ وَاَمَّا السَّٓائِلَ فَلَا تَنْهَرْۜ ﴿10﴾ وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ ﴿11﴾


    Surenin İsmi:
    Bu sureye ilk ayetinde "Duha "ya yemin edildiği için Duha adı veril­miştir. Duha güneşin yükseldiği zaman veya gündüzün başlangıcıdır. Pey­gamber (s.a.) hakkında inen bu sure aydınlığı, sabahı ifade eden bir kelime ile başlamıştır. Cimri hakkında inen Leyi suresi ise gece ile başlamıştı. [1]

     

    Önceki Sureyle İlişkisi:

     Bu sure Leyi suresi ile iki yönden bağlantılıdır:

    1- Leyi suresi Allah Tealâ'nın yüce vaadi ile bitmişti. Günahlardan sa­kınan ahirette hoşnut edilecektir. Bu Duha suresinde de Peygamberi (s.a.)'e vaadini tekid ederek şöyle buyurdu: "Muhakkak Rabbin sana vere­cek de hoşnud olacaksın."

    2- Allah Tealâ önceki surede "Sakınan ise ondan uzaklaştırılacaktır." buyurmuştu. Bunun ardından sakınanların en büyüğüne Allah Tealâ'nın nimetlerini saydı. O da Muhammed (s.a.)'dir. [2]

     

    Surenin Muhtevası:

     Mekke'de inmiş olan Duha suresi, Peygamber (s.a.)'in şahsiyeti ile il­gili hususları ele almaktadır.

    1- Allah Tealâ'nın Rasulü'nü unutmadığına, bırakıp terketmediğine dair büyük ilâhi bir yemin ile başladı. O, rabbani bir inayet altındadır. O, Allah Tealâ katında değeri yüce olandır: "Andolsun kuşluk vaktine, sükûna vardığı dem geceye ki..." (1-4. ayetler).

    2- Rabbi onu, ahiretteki büyük bir lütuf ile müjdeledi. Büyük şefaat da ondandır: "Muhakkak Rabbin sana verecek de hoşnud olacaksın." (5. ayet).

    3- Allah, Peygamberine küçüklüğünden bu yana verdiği nimetlerini hatırlattı. "O, bir yetim olduğunu bilip de (seni) barındırmadı mı?" (6-8. ayetler).

    4- Üç fazileti tavsiye ederek sure bitmektedir. Yetime şefkat, miskini gözetme ve büyük nimete şükür. Bu nimetler nübüvvet ve sayılan diğer ni­metlerdir. "O halde yetime gelince kahretme, isteyeni azarlayıp kovma. Bu­nunla beraber Rabbinin nimetini söyle." (9-11. ayetler). [3]

     

    Surenin Fazileti:

     İmam Şafii, Duha suresinin sonunda ve ondan sonraki surelerin so­nunda tekbirin sünnet olduğu görüşündedir. Şöyle denilmektedir: "Allahu ekber" veya "Allahu ekber Lailâhe illellahu vallahu ekber." Tekbir münase­beti ile Kur'an-ı Kerim ilmiyle ilgilenen alimler şunu zikretmiştir: Rasulul-lah (s.a.)'dan vahiy bir zaman için gecikip, kesildikten sonra melek gelip ona "Duha" suresini vahyettiğinde, sevinç ve neşesinden tekbir getirdi. İb-ni Kesir dedi ki: Bu rivayeti sıhhatine veya zafma hükmedilecek bir isnatla rivayet etmemişlerdir. [4]

     Allah Tealâ'nın Muhammed'e (S.A.) Nimetleri:

     1- Andolsun kuşluk vaktine,

    2- Sükûna vardığı dem geceye ki,

    3- Rabbin seni terketmedi. Darılma-dı da.

    4- Elbette ahiret senin için dünya­dan hayırlıdır.

    5- Muhakkak Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın.

    6-  O, bir yetim olduğunu bilip de (seni) barındırmadı mı?

    7- Seni kaybolmuş bulup da yolunu

    8- Seni, bir fakir olduğunu bilip de, zengin yapmadı mı?

    9- O halde, yetime gelince kahretme.

    10- İsteyeni de azarlayıp kovma.

    11- Bununla beraber, Rabbinin ni­metini söyle.

     

    Belagat:

     "Ahiret" ve "dünya" arasında tezat vardır.

    "O, bir yetim olduğunu bilip de (seni) barındırmadı mı?" ile "Seni, bir fakir olduğunu bilip de, zengin yapmadı mı?" arasında ve, " O halde, yeti­me gelince kahretme." ile "İsteyeni de azarlayıp kovma." arasında mukabele vardır.

    "O, bir yetim olduğunu bilip de...(fe-âvâ)", "Seni kaybolmuş bulup da...(fe-hedâ)" ve "Seni, bir fakir olduğunu bilip de..(fe-agnâ)." ayetleri ara­sında seci vardır. [5]

     

    Kelime ve İbareler:

     "Duha" gündüzün başında, güneşin yükselme vaktidir. "Sükûna vardı­ğı dem geceye." Sükûna varıp karanlığı ile eşyayı örten geceye. Önceki su­rede gecenin başta anılıp, burada ise sonraya bırakılması, gece ve gündüz­den her birinin özelliklerine dikkat çekmek içindir. Gecenin önce gelme fa­zileti, gündüzün de eşyayı aydınlatma özelliği vardır. Özellikle kuşluk vaktinin anılması ise, gecenin karanlığından sonra normal hayata tam geçişin başlangıç vakti olduğundandır. Gündüzden sadece bir dilimi olan kuşluğu anarken gecenin tamamını anması da, üretimde gündüzün bir diliminin gecenin bütününü karşıladığına işaret içindir; Muhammed (s.a.)'in başkası ile mukayese edildiğinde bütün peygamberlere denk olması gibi.[6]

    "Rabbin seni terketmedi. Darılmadı da." Rabbin seni terketmedi veya senden terkeden biri gibi ayrılmadı. Sana darılmadı. Bu ayet yeminin cev­abıdır. Buradaki darılma olarak tercüme edilen "kala" kelimesi şiddetli nefrettir. Bu ayet, vahyin on beş gün kesildiği bir zamanda müşriklerin: Rabbi onu terketti, darıldı, demeleri üzerine indi. "Elbette ahiret" bütün özellikleri ve saadet yurdu olması nedeni ile, "senin için dünyadan hayır­lıdır." Dünya ise sıkıntılarla, tehlikelerle doludur. Bu, Peygamber (s.a.)'in kadrine ve paygamberlik için hazırlandığına, vahiyle ve dünyadaki ikram ile bağlantısına, ahiretteki mevkiinin yüksekliğine ve yükselmede, kemâl­de hala devam ettiğine işarettir.

    "Muhakkak Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın." Rabbin sana ahirette lütuflardan ve bol bağışlardan verecek de memnun olacaksın. Bu, içinde büyük şefaatin de bulunduğu bol bağışı kapsamaktadır. Hatib'in Tel-hısu'l-Müteşabih'te rivayet ettiğine göre Peygambermiz (s.a.) şöyle buyur­du: "Ümmetimden bir kişi ateşte olduğu müddetçe razı olmam." İki men­fiden sonra iki de müsbet zikrederek yeminin cevabı tamamlanmış oldu.

    "O, bir yetim olduğunu bilip de (seni) barındırmadı mı?" Sen doğ­madan veya sonra, babanı kaybetmenle yetim düştün ve seni amcan Ebu Talib'in himayesine koydu. Bu ve bundan sonrakiler Allah Tealâ'nm Pey­gamberi Muhammed'e (s.a.) nimetlerinin sayılmasıdır. Geçmişte ona lütuf-ta bulunduğu gibi, gelecekte de bulunacağına işarettir. "Seni bilmez bulup da bunları sana öğretmedi mi?" Mealde "bilmez bulup" olarak geçen ayet­teki "dâll" kelimesinin, hidayetin aksi olan dalâlet anlamına kullanılması mümkün değildir. Çünkü peygamberler bundan korunmuşlardır. Alimler dediler ki: Peygamberimiz bir göz açıp kapayacak kadar dahi Allah'ı inkâr etmemiştir. Burada dalâletle ifade edilmek istenen dinin hükümlerini bil­mede, yani hanif dininde hata etmektir. Ona doğru yolu dinin hükümlerin­de yanılmamayı ilham etmiş, bunu sağlamıştır. Şu ayet de bunun gibidir: "Kitap ve iman nedir bilmiyordun." (Şûra, 42/52)

    "Senin bir fakir olduğunu bilip de" ticaretle ve kalb zenginliğiyle "zen­gin yapmadı mı?" Ahmed, Buhari, Müslim, Tirmizi ve İbni Mace'nin Ebu Hureyre'den yaptıkları rivayette şöyle buyuruldu: "Zenginlik mal çokluğu ile değil, gönül zenginliği iledir." "Bununla beraber, Rabbinin" üzerindeki peygamberlik ve diğer "nimetini söyle" ve Rabbine şükret. [7]

     

    Nüzul Sebebi:

    "Andolsun kuşluk vaktine" ayetinin (1. ayet) ve devamının nüzul sebebiyle ilgili olarak: Buhari, Müslim ve diğerleri Cündüb ten şöyle rivayet etmişlerdir: Peygamber (s.a.) rahatsız oldu ve bir ya da iki gece kal­kamadı. Bir kadın gelip: Muhammedi Şeytanını seni terketmiş görüyorum, dedi. Allah Tealâ şu ayetleri indirdi: "Andolsun kuşluk vaktine, Sükuna vardığı dem geceye ki, Rabbin seni terketmedi. Darümadı da."

    Said b. Mansur ve Faryabi, Cündüb'ten rivayet ettiler. Dedi ki: Cebrail Peygamber'e (s.a.) bir müddet vahiy getirmedi. Müşrikler de Muhammed (s.a.) terkedildi, deyince bu ayetler indi.

    Hakim, Zeyd b. Erkam'ın şöyle dediğini rivayet etti: Rasulullah (s.a.) kendisine vahiy gelmeden birkaç gün geçirdi. Ebu Leheb'in karısı Ümmü Cemil şöyle dedi: Sahibini seni terketmiş, sana kızmış olarak görüyorum. Allah Tealâ da şu ayetleri indirdi: "Andolsun kuşluk vaktine, Sükûna var­dığı dem geceye ki, Rabbin seni terketmedi. Darümadı da."

    İbni Cerir, Abdullah b. Şeddat'tan şöyle rivayet etti: Hatice, Peygam­ber (s.a.)'e: Rabbini sana darılmış görüyorum, dedi. Ve bu ayet indi. Haber mürseldir, ravileri ise güvenilir kimselerdir. Hafız İbni Hacer şöyle diyor: Açık olan, Ümmü Cemil'in de Hatice'nin de böyle söylemiş olduğudur. An­cak, Ümmü Cemil hakaret için söylemiş, Hatice ise, üzüldüğü için söy­lemiştir.

    Kısacası Cebrail'in (a.s.) Peygamber'e (s.a.) gelişi gecikmiş, müşrikler de Allah onu terketti, demişle, bunun üzerine de bu ayetler inmiştir.

    "Elbette ahiret senin için dünyadan hayırlıdır." ayetinin (4. ayet) nüzul sebebiyle ilgili olarak: Taberani Evsafta İbni Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etti: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: "Benden sonra ümmetime fet­hedilecek olan yerler bana gösterildi. Beni sevindirdi." Allah: "Elbette ahiret senin için dünyadan hayırlıdır." ayetini indirdi. Bu rivayetin isnadı hasen-dir.

    "Muhakkak Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın." ayetinin (5. ayet) nüzul sebebiyle ilgili olarak Hakim, Delail'de, Beyhaki, Taberani ve diğerleri İbni Abbas'tan şu hadis-i rivayet ettiler: Rasulullah (s.a.)'a ümmetinin fethedeceği yerler köy köy gösterilmiş o da buna sevinmiş ve Allah "Muhak­kak Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın." ayetini indirmiştir.[8]

     

    Açıklaması:

     "Andolsun kuşluk vaktine, Sükûna vardığı dem geceye ki, Rabbin seni terketmedi. Darümadı da." Gündüzün başlangıcında güneşin yükselme anı olan duha vaktine yemin olsun. Burada anlatılmak istenen ise, geceye kar­şılık olduğu için gündüzdür. Ve, kişinin elbise ile örtündüğü gibi, yerleşip, karanlığı ile gündüzü kapladığı zaman geceye yemin olsun. Rabbin seni bırakıp terketmedi. Vahyi de senden kesmedi. Bazılarının sandığı veya senin içinden geçirdiğin gibi sana küsmedi, danlmadı. Bu gerçek, Kur'an'm Allah katından olduğuna delildir. Eğer Kur'an -haşa- Peygamberin kendi sözü olsaydı bir kesinti olmazdı.

    Sonra da, geleceğinin geçmişinden daha iyi olacağını müjdeleyerek buyurdu ki:

    "Elbette ahiret senin için dünyadan hayırlıdır." Vahyin kesildiği ve ölümün geldiği varsayılsa bile, ahiret yurdu senin için daha hayırlıdır. Zira senin gelecekteki durumun geçmiştekinden daha hayırlıdır. Hergün daha bir aziz oluyorsun, mevkiin de yükseliyor. Seni terkettiğimi sanma. Bilakis, gelen her günde sen daha yücelmiş ve yükselmiş oluyorsun. Bu şerefin yanında her bir şeref ve nimet pek küçük kalır

    İmam Ahmed, Tirmizi ve İbni Mace İbni Mesud'dan rivayet ettiler. Dedi ki: Rasulullah (s.a.) bir hasırın üzerine yaslanmıştı. Alnında iz bırak­tı. Uyandığında alnını silmeye başladım ve dedim ki: Ya Rasulallah! İzin verseniz de, hasırın üzerine (yumuşak) bir şey sersek! Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: "Benim dünya ile ne işim var? Ben ve dünyanın misali, bir yol­cu gibidir; bir ağacın altında konaklamış sonra da, bırakıp gitmiştir."

    Büyük bir bağışla da müjdeledi onu:

    "Muhakkak Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın." Elbette Rabbin sana bol bir bağış, dünya ve ahirette büyük bir nimet lütfedecektir. Dün­yadaki nimet dini fetihtir. Ahiretteki ise, sevap, Havz ve ümmetine şefaat­tir ki, sen bu verilenlerden hoşnut kalacaksın. Bu, her iki yerde de yücelik ve üstünlüğün ona verileceğine delildir. Dini bütün dinlerin üstünde ola­cak, kıyamet gününde de şefaat ile değer bütün peygamberler ve insan­ların üstünde olacaktır. Ayette "elbette" anlamındaki tekid harfini ve gele­cek ifade eden "sevfe" edatım kullanması, bir maslahat için gecikse bile, lütfün hiç tereddütsüz ve mutlaka olacağını ifade etmek içindir.

    Sonra Allah Tealâ Peygamber (s.a.)'ine onu göndermeden önceki nimetlerini saydı. Sanki şöyle demektedir: Seni, daha önce terkedip, bırakmadık da, peygamberlikten sonra unutup, mahcup edeceğimizi mi sanıyorsun?

    "O, bir yetim olduğunu bilip de (seni) barındırmadı mı? Seni bilmez bulup da bunları sana öğretmedi mi? Seni, bir fakir olduğunu bilip de zen­gin yapmadı mı?" Rabbin seni, babasız bir yetim olarak bulup, sana sığı­nacağın bir sığmak vermedi mi? O da deden Abdülmuttalib ve amcan Ebu Talip'tir. Çünkü henüz anne karnında iken veya doğumundan sonra babasını kaybetmişti. Altı yaşında iken de annesi Amine binti Vehb vefat et­ti. Sonra, o sekiz yaşında iken vefat edinceye kadar dedesi Abdülmuttalib'in himayesinde idi. Amcası Ebu Talip himaye etti onu. Kırk yaşında Allah onu peygamber olarak gönderdikten sonra bile kendisini himaye ve yardımım sürdürdü.

    Seni, dine ait hükümleri bilmez bulup da bunları sana en güzel ve doğru şekilde öğretmedi mi? "İşte biz, sana da böylece emrimizden bir ruh vahyettik. Halbuki kitap nedir, iman nedir, sen bilmezdin. Fakat biz onu bir nur yaptık. Bununla kullarımızdan kimi dilersek ona hidayet ederiz." (Şura, 42/52).

    Seni, aile sahibi, fakir, malsız olarak buldu da, Hatice'nin malıyla yap­tığı ticaret ve Allah'ın sana lütfettiği bereket ve kanaat ile seni zengin etti. Buhari ve Müslim sahihlerinde Ebu Hureyre'den rivayet ettiler. Rasulullah (s.a.)'ın şöyle buyurduğunu söyledi: "Zenginlik mal çokluğu ile değil, gönül zenginliği iledir." Sahih-i Müslim'de Abdullah b. Amr'dan Rasulullah (s.a.)'ın şöyle buyurduğu rivayet edildi: "Müslüman olan, yeterli rızık verilen ve Allah'ın kendisine verdiği ile kanaat etmeyi nasip ettiği kimse kurtulmuş­tur."

    İbni Cerir ve İbni Ebi Hatim, Katade'den "O, bir yetim olduğunu bilip de (seni) barındırmadı mı? Seni bilmez bulup da bunları sana öğretmedi mi? Seni, bir fakir olduğunu bilip de, zengin yapmadı mı?" sözü hakkında, bunlar Rasulullah (s.a.)'ın Allah Tealâ'nın onu peygamber olarak gönder­meden önceki merhaleleri idi, dediğini nakletmiştir.

    Ardından Rabbi, bazı ahlâkî ilkeleri ve bu nimetlere şükrü emrederek şöyle buyurdu:

    1- "O halde, yetime gelince kahretme." Nasıl ki sen bir yetimdin de Al­lah seni barındırdı, sen de yetimi horlama, ona kötülükte bulunma, zaafın­dan ötürü ona zulümle musallat olma. Aksine  hakkını koru, ona iyilikte bulun, nazik davran. Kendi yetimliğini hatırla. Bundan dolayı da Rasulul-lah (s.a.) yetime iyi davranır, ona iyilikte bulunup, yetimlere hoş muamele yapılmasını tavsiye ederdi.

    2- "isteyeni de azarlayıp kovma." İlim elde etmek isteyeni, mal isteyeni horlama, azarlama. Bilakis ona güzel bir şekilde cevap ver.

    3- "Bununla beraber, Rabbinin nimetini söyle." Rabbinin sana nimetini an, şükret. Peygamberlik ve hayatın boyunca sana verilen diğer nimetlere şükret. Nitekim nebevi bir duada şöyle gelmiştir: "Bizi nimetine şükreden, onu öven ve benimseyenler kıl. Üzerimizdeki nimetini tamamla."

    Ebu Davud ve Tirmizi sahih dediği bir rivayette Ebu Hureyre'den şöy­le rivayet ettiler: Peygamber (s.a.) buyurdu ki: "İnsanlara teşekkür etmeyen Allah'a da şükretmez." [9]

     

    Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

     

    Ayetler şu hususlara işaret etmektedir:

    1- Allah Tealâ, Peygamberini terketmediğine dair duhaya yani gündüze, sükûna vardığı zaman geceye yemin etmiştir. İbni Cüreyc şöyle dedi: On iki gün ona vahiy gelmedi. İbni Abbas ise bu sürenin on beş gün olduğunu söyler. Yirmi beş gün denildiği gibi, Mukatil kırk gündür, demiştir.

    Daha önce de geçtiği gibi Razi şöyle diyor: Bu olay Kur"an'ın Allah katından olduğuna delildir. Zira, kendisinden olsa idi, kesilme olmazdı.[10]

    2- Allah peygamberine iki büyük müjde verdi: Birincisi: Gelecekteki durumunu geçmişinden hayırlı kılmıştır. Kendisine hergün izzetine izzet katacağını vadetmiştir. Ahirette ise ona daha hayırlı nimetler hazırlamıştır.

    İkincisi: Dünyada zafer, başarı ve dininin bütün dinlere galip olması ile, ahirette de sevap, havz ve şefaat ile her dilediğini verip onu razı edecek.

    Hatib, Peygamber (s.a.)'in "Muhakkak ki Rabbin sana verecek de hoş-nud olacaksın." ayeti indiğinde onun şöyle buyurduğunu rivayet etti: "O halde ümmetimden birisi ateşte olduğu sürece razı olmam."

    Sahih-i Müslim'de Abdullah b. Amr b. As'tan rivayet edildi: Peygam­ber (s.a.) İbrahim (a.s.) hakkındaki "Rabbim, çünkü onlar insanlardan bir çoğunu baştan çıkardılar. Bundan sonra kim bana uyarsa, işte o, benden­dir." (İbrahim, 14/36) ve İsa (a.s.) hakkındaki "Eğer kendilerine azap eder­sen şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları yarlığarsan mutlak galip yegane hüküm ve hikmet sahibi olan da hakiketen sensin sen." (Maide, 5/118) ayetlerini okudu ve ellerini kaldırarak: "Allahım! Ümmetim, ümmetim, dedi ve ağladı. Cebrail (a.s.) geldi ve sordu. Peygamber (s.a.) ona söylediğini haber verdi. O ise daha iyi biliyordu. Allah Tealâ buyurdu ki: Ey Cebrail! Muhammed'e git ve de ki: "Biz ümmetin hakkında seni mem­nun edeceğiz ve sana kötü davranmıyacağız."

    3- Allah Tealâ bu surede Peygamberi Muhammed'e (s.a.) verdiği nimetlerinden üçünü zikretti: Yetimlikten sonra barındırma, bilmeme ve tereddütte olma durumundan sonra yol gösterme ile fakirlikten sonra zen­gin etme.

    Barındırması, babası ve annesinin ölümünden sonra dedesi Abdül-muttalip, ondan sonra da amcası Ebu Talib'in himayesi ve eziyetlere karşı onu koruması şeklindedir.

    Yolunu doğrultması ise dini, Kur"an ve hükümlerini ona açıklamasıdır. Allah onu, Kur'an ahkâmı ve İslâm prensiplerine hidayet etti. Ulemanın cumhuru Peygamber (s.a.)'in bir an bile Allah'ı inkâr etmediği hususunda ittifak etmişlerdir.

    Zengin etmesine gelince, Hatice (r.a.)'nin malındaki ticaretle mal, nzık ve bolluk vermesidir. Risalet döneminde de Ebu Bekir'in malı, sonra da hicretin ardından ensann malı ile ardından da ganimet ile zengin etti.

    Yetim olmasının zikredilmesindeki hikmet, yetimlerin kadrini bilmesi ve haklarını gözetip işleri ile ilgilenmesi içindir. Bir de yetimlik ve fakirlik genelde insanlar arasında bir eksiklik olarak görülürdü. Muhammed (s.a.) bu iki vasıfla bereber mahlukâtın en şereflisi bir peygamber olunca, bu düşünce de boşa çıkmıştır.

    4- Allah peygamberi Muhammed'i (s.a.), halka karşı, Allah'ın ona yap­tığı muamele gibi muamele etmesi için eğitti. Ona yetime zulmetmemesini, hakkını vermesini, onun gibi bir yetim olduğunu hatırlamasını emretti. Ayet, yetimi taltif edip iyi davranılmasını ve iyilik yapılmasını istediğine delâlet etmektedir. Hatta Katade: Yetime şefkatli bir baba gibi ol, demiştir. Ebu Hureyre'nin rivayetine göre: Bir adam Peygamber'e (s.a.) kalbinin katılığından dert yanınca ona şöyle buyurmuş: "Yumuşamasını istiyorsan yetimin başını okşa, miskini doyur." Buhari'nin, Ahmed ve diğerlerinin rivayet ettiği sahih bir hadiste Ebu Hureyre Rasulullah (s.a.)'ın şöye buyurduğunu söyledi: "Ben ve kendisinin veya başkasının yetimini himaye eden, şu ikisi gibiyiz." Orta ve baş parmağını işaret etti.

    Allah Tealâ isteyenin azarlanması ve ona kaba söz söylenmesinden Peygamberini (s.a.) nehyedip, basit bir ikramla veya bu da mümkün değil­se tatlı bir üslupla çevrilmesini ve fakirliğini hatırlamasını emretti. Ebu Hureyre'den rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Siz­den biriniz asla isteyeni menetmesin. İsteğinde versin. Velevki elinde altın­dan bir bilezik bile görmüş olsa." Yine Peygamber (s.a.) buyurdu ki: "İs­teyeni az bir şeyle gönderin veya güzellikle savın. Zira insanlardan ve cin­lerden olmayan biri gelir de, Allah'ın size verdiğini nasıl kullandığınıza bakar."[11]

    Allah Tealâ Peygamber (s.a.)'e verdiği nimetler için şükretmesini em­retti. Şükür de, Allah'ın nimetlerini anlamak ile olur. Nimetin itirafı da şükürdür.

    Burada dikkat edilecek husus Allah'ın, onu iki şeyden nehyedip bir şeyi emretmiş olmasıdır. Ayette geçen nimete karşılık yetimi kahretmeme: "O bir yetim olduğunu bilip de seni barındırmadı mı?" Ve "Seni bir fakir ol­duğunu bilip de zengin yapmadı mı?" ifadesine mukabil olarak da, is­teyenin azarlanmasını nehyetti. Rabbinin nimetini anmasını ise emretti. Bu da, "Seni kaybolmuş bulup da yolunu doğrultmadı mı?" ayetine mukabildi.

    Alimler dediler ki: Allah'ın nimetini anlatmak mutlak olarak caizdir.

    Hatta, maksadı başkasının onu örnek alması ya da, Rabbine şükrünü dili ile yayması ise mendubtur. Eğer, fitne ve kendini beğenme hususunda nef­sine güvenmiyorsa gizlemesi daha yerinde olur.

    Şafii'nin, Duha'nın sonunda, tekbir getirmenin sünnet olduğu görüşünde olduğu rivayet edilmiştir. Daha önce de geçtiği gibi vahiy kesil­dikten sonra bu sure indiğinde Rasulullah (s.a.) "Allahu Ekber" demişti.

    Bu tekbir Kur an değildir. Çünkü bu tekbir, Kur'an'ın sureleri, ayetleri ve harfleri ile tevatüren, eksik ve fazlası olmadan nakledildiği gibi nak-ledilmemiştir. Alimler: Hatim yapanın muhakkak söylemesi gerekir, demiyoruz, fakat yapanın güzel yapmış olacağını, yapmayana da günah olmadığını söylüyoruz, demişlerdir.

    Tekbir sözü ise ya "Allahu ekber" şeklinde ya da, "Lâilâhe illallahu vallahu ekber." şeklindedir. [12]

     


    [1] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/536.

    [2] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/536.

    [3] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/536.

    [4] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/537.

    [5] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/538.

    [6] Kurtubi, XX/101.

    [7] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/538-539.

    [8] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/540.

    [9] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/540-542.

    [10] Razi,XXXI/210.

    [11] Kurtubi, XX/101.

    [12] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/543-545.
  • 705 syf.
    ·16 günde·10/10
    Bir inceleme yazmayacağım. Sadece kendimden bahsedeceğim.
    "Kanımızın deli olduğu zamanlar çok günah işledim. Allah(c.c.) yasakladığı şeylerde nefsime uydum. (Rabbim affeyle beni) Mesela bir örnek; şans oyunu oynadım, namazı terk ettim... (Rabbim affeyle beni) Tabi bunlar böyle olunca sıkıntılar, belalar hiç terk etmiyor insanı. Sürekli çıkmazlarda kayboluyordum. Ta ki bir ayeti kerimeye kadar. Evet sadece bir ayet. Duha Suresi üçüncü ayet.
    * Ma vedde'ake rabbüke ve ma kala.
    {Rabbin sana veda etmedi ve darılmadı!}
    İşte bu ayetle döndüm hayata. Çok şükür şimdi eskisinden çok iyi yaşantım. Kuran-ı Kerimi daima okumamız gerekir. Hayatın şifreleri orada gizlidir. Ve bir çok iyilikler vardır.
    Hemen bir örnek:
    Bir zaman canımın sıkkın olduğu, bunalımda ve çıkmazların şiddetlendiği bir gün. Daha önceden youtube den telefonuma indirdiğim, Abdurrahman El Ussi hocanın okuduğu sureleri, kulaklığı taktım ve iş yerinde dinlemeye başladım. Telefonda çalma listesi rastgele modunda. İşlerimin akışındaki kötü gidişten o kadar sıkıntılı ve bunalımdayım. Bir ara İnşirah suresi okumaya başladı. Hocanın o güzel sesi. İnşirah suresi çıkınca, aklıma meali geldi.
    Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle.
    1- Senin için bağrını açmadık mı?
    2- İndirmedik mi senden o yükünü?
    3- O sırtında gıcırdamakta olan (ve bu şekilde sana eziyet veren) yükünü?
    4- Senin şanını yüceltmedik mi?
    5- Demek ki, zorlukla beraber bir kolaylık var.
    6- Evet o zorlukla beraber bir kolaylık var!
    7- O halde boş kaldığında yine kalk yorul!
    8- Ve ancak Rabbinden ümit et, hep O'na doğrul!
    Sure okunurken 'Ya Rabbi! Benimde içimi ferahlat.!
    Sure bitince telefonum çaldı. Çok sevineceğim bir haber aldım. İşi gücü bıraktırdı bu haber bana. Ve şöyle dedim. "Alemlerin Rabbine hamd olsun" Etrafımdaki arkadaşlar ne olup bittiğini anlamadılar. Çünkü onların göremediklerini görüyordum. Meselenin içi derin, fazla anlatmayacağım.
    Demek istediğim Yüce Kitabı Kuran-ı Kerimi hayatımızdan eksik etmeyelim inşallah.
  • Ümitsizliğe düşmeden önce şu 5 şeyi aklımıza getirelim👇

    1-Hiç kimse yalnız değildir.

    ✔Rabbin seni ne bıraktı ne de sana darıldı.(Duha 3)
    ✔Ben size yetmez miyim(zümer 36)

    2-Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.

    ✔Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır, Gerçekten zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.(İnşirah 5,6)

    3-Her hale şükredilmeli

    ✔Yoksa sizden öncekilerin başına gelenler sizin başınıza gelmeden cennette gireceğinizi mi sandınız. onlar öyle darlıkta ve zorluklara uğradılar ve öylesine sarsıldılar ki, peygamber ve onunla beraber iman edenler''Allahın yardımı ne zaman diyecek hale hale geldiler. Haberiniz olsun Allahın yardımı yakındır.(Bakara 214)

    4-Allahtan ümit kesilmez

    ✔Resülüm kullumuz Eyyübü de an. O rabbine: doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet verdi diye seslenmişti. katımızdan bir rahmet akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere, ona tekrar ailesini ve geçmiş olanlarla bir mislisini daha vermiştik.(Sad 41,43)

    5-Allahtan gelene razı olmalı

    ✔Olabilir ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız, oysa ki o sizin için bir hayırdır. Yine olabilir ki siz birşeyi seversiniz oysa ki o size kötülüktür. Allah bilir siz bilemezsiniz.
  • Sabahın berrak aydınlığını temsil eden kuşluk vakti şahit olsun karanlığın dibini bulup sakinleşen gece şahit olsun ki; Rabbin seni ne terk etti, ne de darıldı Kaldı ki, sonrası senin için öncesinden daha hayırlı olacaktır ve zamanı gelince Rabbin sana bahşedecek, sen de (bundan) hoşnut ve memnun olacaksın. (Duhâ 93:1 2 3 4 5