• Bence burada kilit kavram, 'pişmanlık'. Kırk yılını yanlış adamla evli kalarak geçirdiğini benliğinin derinliklerinde hisseden dulun yaşayacağı ıstırabı düşünün. Sonuçta o, kocası için ya da sadece kocası için acı çekmeyecektir. Kendi hayatı için matemdedir
  • Çınar ilçesine bağlı Yıllarca (Gogwêrin) köyünde 10 Mart 1994 yılı Ramazan ayının, Kadir Gecesi'nin sabahında Diyarbakır'a bayram alışverişine giden ve içinde kadın, çocuk, yaşlı bulunan yaklaşık 50 kişiyi taşıyan midibüsün PKK tarafından yola döşenen mayına çarpması sonucu 10 Müslüman katledilmiş, 40 kişi de yaralanmıştı. Katledilenler arasında 11 yaşlarında 2 çocuk de vardı. Mayın faciasında şehid olanların hayatlarını köylüleri anlattı:
    — Şehid İbrahim Dağtekin
    Şehid İbrahim, Diyarbakır'ın Çınar ilçesinin Delavgür köyünde 1955 tarihinde dünyaya geldi. Küçük yaştayken, babasından ayrılan annesi ile beraber yaşamaya başlamış, ev işleriyle kendisi uğraşmıştır. Çevresi tarafından sevilen, iyi huylu güzel ahlaklı bir insandı. Küçük yaştan beri namazını kılmaya başlamıştı. Ailesine düşkünlüğü ile bilinen İbrahim, kimseye muhtaç olmamaya çalışan biriydi. Çevresi bir mesele ortaya çıktığında özellikle ona danışılır, kendisinin fikri alınıyordu. Allah'ın takdiri olsa gerek, küçüklüğünden beri birçok musibetle karşılaşmıştı. Askere gitmeden önce bir düğünde tesadüfen yaralanmış ve ameliyat olmuştu. Askerdeyken böbreklerinden tekrar ameliyat olmuştu. Teskeresine 2 ay kala çürük raporu almıştı. Bir yıl aradan geçtikten sonra, diğer böbreğinden de ameliyat olmuştu.
    Bölgede İslam davasının gün be gün gelişmesi onu sevindirmiş ve büyük bir aşkla davaya bağlanmıştı. Yakındaki Qubık köyünden şehit M.Nuri'yle arası çok iyiydi. 1994 tarihinde Kanipank çobanlarından 2 kişinin mürtet örgütün sempatizanları tarafından pusu kurularak yaralanmaları üzerine, onları köyde ziyarete gitti. O gece köyde kalan şehit İbrahim, sabah eve dönmek için Kanipank köyünün arabasına binmişti. Yolda mürtet örgütün koyduğu mayının patlamasıyla araç parçalanmış, kendisiyle beraber on kişi arabada şehid oldu.
    — Şehid M.Hıdır Akyol
    Mele Abdülaziz'in oğlu olan şehit M.Hıdır Akyol, 1971 Çınar Şehinan Köyü nüfusuna kayıtlıdır. M.Hıdır çocukluğunda babasının yanında dini bilgileri öğrenmişti . Erken yaşta babasının vefat etmesiyle yetim kalmış, onu annesi okutmuştu. Medrese ilmi yanında liseyi de okudu. Dini bilgilerini tamamladıktan sonra, Gogwêrin köyünde İmamlık yapmaya başladı. 1992 yılında İslami Camiayla tanıştıktan sonra İslami hizmetlerde aktif görev almaya başladı. Şehit olacağı sabahın akşamı, Kadir gecesiydi. O gece köylülere vaaz ve nasihatler de bulunmuş, “Bu gece kurtuluş gecesidir. Rabbimize yalvaralım, inşallah Allah'u Te'ala bizleri affeder.” diyerek köylüleri tövbeye çağırmıştı. M.Hıdır 10.03.1994 Perşembe sabahı 21 DH 670 plakalı Kanipank köyünün Midibüsüne binmiş, bayram alışverişi yapmak üzere Diyarbakır'a gitmek için yola çıkmıştı. Çınar Ovabağ (Qilwa) yolunun Kanipank (Yarımkaş) köyü yol ayrımındaki dönemeçe geldiklerinde, mürtet örgütün yola yerleştirdiği tahrip gücü yüksek el yapımı mayının patlamasıyla, içinde bulundukları araç, bombanın etkisiyle paramparça olmuş, içinde bulunan 10 kişi yaşamını yitirmiş, 11 kişide yaralanmıştı. M. Hıdır'da şehadet mertebesine ulaşanların içinde bulunmaktaydı. Şehit geride 2 çocuk ve dul bir eş bırakmıştı. Şehit M.Hıdır, çevresindeki herkesin takdirini kazanmış, güzel ahlakından herkesin memnun olduğu bir şahıstı.
    — Şehid Bedri Soysal
    Çınar'ın Şehinan köyü nüfusuna kayıtlı olan 1967 doğumlu Şehid Bedri Soysal, evli ve 8 çocuk babasıydı. Geçimini çobanlık yaparak sağlıyordu. İslami davaya gönül vermiş salih bir insandı. Davayı kendi alanında sürdürüyor, komşu köylerin çobanlarına İslam'ı anlatmaya çalışıyordu. Bu şekilde bazı arkadaşlarını davaya kazandırmıştı. Kendisi cesur ve mert bir insandı. İslam davasının düşmanlarından asla korkmazdı. Kendisi Kur'an okuduğu gibi, çocuklarına da Kur'an dersi veriyordu. O da bayram alış verişi için Bayram arifesinde, Kadir gecesinin sabahında Diyarbakır'a gitmek için Kanipank köyünün midibüsüne binmişti. PKK'lı canilerin yola koyduğu mayının patlaması sonucu araçları paramparça olmuş, Bedri'de şehadet mertebesine ulaşmıştı.
    — Küçük Şehidler: Muhammed Halil ve Muhammed Emin Gülçer
    Muhammed Halil ve Muhammed Emin, ikisi de 11 yaşlarında idi. İslam'ı öğrenmek için Camiye giderlerdi. Muhammed Halil, Molla Abdurrahman'ın oğluydu. Muhammed Emin ise Hadi Gülçer'in oğluydu. Yani amca çocuklarıydı. Akşamları arkadaşlarını toplar, camiye gidip beraber ders alıyorlardı. Daha o yaşlarda kendi aralarında şehit olmak için tartışıyorlardı. Her birisi, ilk önce ben Şehit olacağım diye kendi aralarında tartışmaya giriyorlardı. Hakikaten Karacadağ'da o dönemde büyüklerde şehadet arzusu olduğu gibi, gençler ve çocuklar arasında da bir özlemdir. Muhammed Halil ve Muhammed Emin'de Diyarbakır'a gitmek için Kanipank köyünün arabasına binmişti. İnsanlıktan nasibini almamış PKK'cılar, herkesin hatta kendi yandaşlarının bile geçtiği yola mayın koyarak, vahşi ve kirli yüzlerini bir daha göstermişlerdi. Çoluk-çocuk, kadın–ihtiyar ölmüş, onlar için hiç fark etmiyordu. Önemli olan eylemleri ses çıkarsın, halkın üzerinde korku salsın. Çünkü bütün sermayeleri yalan ve korkutma üzerine kuruluydu. Ama bilmiyorlardı ki Karacadağ'ın korkusuz cengâverleri bu kalleşlikleriyle daha da bilenecekler ve onlara kök söktürmek için bu eylemler, kinlerini daha da artıracaktı. Çünkü bazı yerlerde bu taktikleri belki tutmuş olabilirdi. Ama bu taktikleri Karacadağ'da sökmedi. Bu da onları daha da kudurtuyordu. Ve her türlü vahşiliğe başvurmalarına sebep oluyordu. Her şeye rağmen Karacadağlılar, şehitlerinin kanlarının bereketiyle PKK'nın köklerini Karacadağ'dan kazımış ve onlardan temizlemişlerdi. İşte küçük şehidler Muhammed Halil ve Muhammed Emin de bu alçakça mayın patlamasında daha küçük yaşlarında iken o çok istedikleri şehadete ulaşmışlardı. Onların kanlarının bereketiyle Karacadağ'a bahar gelmişti.
    — Şehid Taceddin Parlak
    1949 doğumlu olan Şehid Taceddin Parlak, Yukarı Molla Ali köyü nüfusuna kayıtlıydı. Kendisi Kanipank (Yarımkaş) ve Herrik köylerinde ikamet ederdi. Eski usul olarak dişçilik yapardı. İslami davanın gönüllüsü bir Müslümandı. Her yerde ‘Ben Hizbullahiyim' diyordu. Kardeşleri ve akrabaları onu sürekli tehdit ederek, korkutarak kendi yanlarına çağırıyorlardı. ‘O köylere bir saldırı olur sen de aradan gidersin' diyorlardı. Kendisi ise, ‘Ne olursa olsun gelmem, ölürsem şehit olurum. Onların başına ne gelirse benimde başıma gelsin' diyordu. O dönemde İslami davaya taraftar olanlar, ‘Hizbullahiyim' diyenler, adeta ateşten bir gömlek giyiyordu. Başta akrabalardan olmak üzere her taraftan tehditler alıyorlardı. Ancak gerçekten iman etmiş olanlar, bunlara sabredebiliyor, ayakta kalabiliyordu.
    Şehid Taceddin de Diyarbakır'a gitmek için Kanipank köyünün aracıına binmişti. Ovabağ yolu Kanipank yol ayrımında Kürdistan hainlerinin koyduğu mayının patlamasıyla araçta bulunan Taceddin de şehadete ulaşmıştı.
    — Şehid Halil Demir
    Şehid Halil 50 yaşlarındaydı. O da Şehinan köyü nüfusuna kayıtlıydı. Kendisi Herrik (Yıllarca) köyünde ikamet etmekteydi. Evli ve 4 çocuk babasıydı. Maddi durumu iyi değildi. Muhtaç olmasına rağmen daima şükrederdi. O da o zor günlerde İslami davaya taraf olmuş bir mustaz'aftı. Şehid Halil de Bayram alışverişi yapmak üzere Diyarbakır'a gitmek için, Kanipank köyünün arabasına binmiş, mayın patlamasında O da hayatını kaybetmiş, şehadet mertebesine ulaşmıştı.
    — Şehid Kutbettin Ayhan
    1950 doğumlu olan Şehid Kutbettin, Çınar Şehinan köyü nüfusuna kayıtlıydı. Şehit Kutbettin'in iki hanımı vardı. 4'ü kız, 6'sı erkek 10 çocuk babasıydı. Şehid Kutbettin gençlik yıllarından itibaren büyük baş hayvan ticareti ile uğraşıyordu. İslami davayı tanıdıktan sonra dini eserleri okumaya başladı. Özellikle Hz.Peygamberin (as) hayatıyla ilgili bir kitabı sürekli cebinde bulundurur, akşamları köylülerin toplandığı yerlerde, onlara bu kitaptan okurdu. Sürekli gençlere nasihat eder, onlardan münkerlerden uzak durmalarını söylerdi. Cebinde bulundurduğu İslami kitaplarını nerede bir topluluk bulduğunda açıp onlara okurdu. Halim selim bir kişiliği vardı. Ailesinde de sözü dinlenir bir insandı.
    Şehid Kutbettin'de Bayram alışverişi yapmak üzere Diyarbakır'a gitmek için, Kanipank köyünün arabasına binmişti. Ve O da mayın patlamasında şehadet mertebesine ulaşmıştı.
    — Şehid Muhammed Ayhan
    Şehid Muhammed evli ve çoluk çocuk sahibiydi. Sağ ayağından sakat idi. Herrik (Yıllarca) köyünde ikamet etmekteydi. Muhtaç bir Müslümandı. İslami davaya taraftar olan mazlum bir insandı. Kendisi de Kanipank köyünün arabasına binmiş, mayın patlamasında yaralanmıştı. İyileşip hastaneden taburcu olduktan sonra evine gelmişti. Kendisini ziyarete gelenlere “Benim arkadaşlarımın hepsi Şehid oldu. Ben ise gazi kaldım. Demek ki şehadete layık değildim. Allah bana nasip etmedi.” diye sitem ediyordu.
    Olaydan 20 gün sonra kontrol için Diyarbakır'a hastaneye gitmişti. Dönüşte bindiği köyün otobüsü, Karamuz köyü mevkiinde, yine PKK'cıların yerleştirdiği mayına çarptı. Meydana gelen patlamada otobüste bulunan 40 kişi yara bile almazken, Allah'ın takdiri ile sadece Muhammed bu patlamada Şehit oldu.. Böylece daha önce hayıflandığı şehadet mertebesine ulaşarak, Şehit arkadaşlarına kavuştu.
    — Şehid Hacı Ramazan Yeşil
    Şehid Haci Ramazan, 1945 doğumlu, Şehinan köyü nüfusuna kayıtlıydı. Kendisi Kanipank (Yarımkaş) köyünde ikamet ederdi. Gençlik çağlarını hep çobanlıkla geçirmiş, hayvan otlatmıştı. Daha sonra bir süre kuzu alım satımını ile uğraştı. 1986 yılında Hac farizasını yerine getirdi. 1992'de İslam cemaatiyle tanıştı. Cemaatin emirlerine itaat eder ve şöyle derdi: “Bu asırda böyle mübarek bir dava geldi. Biz ise yaşlandık. Şehadet zor bize nasip olur. Gençler şehadete daha çok yakındırlar” diyordu. Arzusu genç olup Allah yolunda cihad etmek ve Şehit olmaktı. Ama o yaşında Allah'u Teala, bu samimiyetinden dolayı, ona da mayın patlamasında şehadet mertebesine ulaşmasını nasip etti.
  • Hava bulutlu, rüzgar kuzeyden sert, keskin esiyordu. Yüz yılın soğuğu yaşanıyordu ülkede. Televizyonda ki haberler, kışın başımızdan gitmeye pek niyetli değildi. Çok uzun sürecek, kömür fiyatları alıp başını gidecekti. Odunlar piyasada yok olacak kadar, orman bekçileri maaşlardan şikayetçi olup, zam üzerine zam alacaklardı.

    Şehrin zengin bir kadını vardı. Antalya'da yaşıyordu. Çok çirkef bir kadın olması dillerden dillere dolaşıyordu. Bu çirkefliğin aksine, güzel bir yüzü, harika bir endamı vardı. Halbuki ne işe yarardı. Tabi bu zengin kadın, hayvanları çok severdi. Sokaktan bulduğu sarı renkli bir tekir kediyi sahiplendi, iki yıl önce. İsmine de tekir koymuştu. Böyle bir kadın bir kediye nasıl oldu da merhamet etmişti, hizmetçisi Nadire bile şaşmış kalmıştı.

    Nadire böyle bir kadının yanında neden duruyordu, madem bu kadar kötüydü. Nadire babası tarafından sokağa atılmış genç bir kızdı, güzel de bir kızdı. Ama Ev Hanımı daha güzel kadındı. Nadire'nin babası üvey olduğu içinde evinde üvey bir evlat istemiyordu. Annesi öldükten iki gün sonra sokağa atmış, Mahmure hanım da yanına almıştı. Üvey babasından ne kadar kötü olabilirdi ki... diye düşünmüştü ama, yine de sokakta bırakmayıp evine aldığı için minnet borçluydu.

    Mahmure hanım kedisine bir kimlik, bir tasma, -ki hiç sevmezdi - kahverengi bir pantolon, -komik görünüyordu- bir de çizme almıştı. Tabii ki rahat yürüsün diye çizmelerinin tabanı yoktu. Pantolonuna dört ayrı yerden bağlanabilen demir takı ile tutturuluyordu. Kedisini genel de çok severdi. Bazen hiç sevmese de kendini yalnız hissettiği zamanlar da kedisini yatağına da aldığı olurdu. Özellikle de sonbahar, kış mevsimlerinde rüzgardan çok korkardı, bu sebeple de kedisini yanında istiyordu. Aslında güzel arkadaşta olmuşlardı.

    Edirne'de yedi delikanlı vardış. Beraber gezerler, beraber yerler, tarlalarda iş bulur, bağlar dan üzüm toplarlar, gariban evlerinde kendi hayatlarını sürdürlermiş. Evleri babalarından kalma güzel iki katlı bir evmiş. Köyün ağası bu güzel evi defalarca istemişse de delikanlılar bir türlü vermeye meyl etmemişler. Öyle ya babadan kalan yadigarmış hem satsalar nerede kalacaklardı? Bir daha böyle bir eve nasıl sahip olabilirlerdi ki? Denizi tepeden görüyorlarmış. Sakin bir doğası, güzel narin bir havası varmış. Ve belkinde böylece genç kalıyorlarmış, Anneleri onlar çok küçük yaslarda hastaliktan dolayı ölmüş. Anneleri çoook güzel bir kadınmış. Babası annelerini çok seviyormuş. Tabii hanımıda kocasını çok severmiş. Ölümüne daha fazla dayanamayıp, eşinin ardından toprağa verilmiş...

    Ağa iki defa evlenmiş... ilk eşini; kız çocuğu yaptığı için boşamış. İkincisi de hiç çocuk yapamiyor diye evden kovmuş... Günlerden bir gün ağa İstanbul'a iş için gitmiş. Mahmure hanımın da İstanbul kalabalığından pek haz etmediği için, alacaklarıni tez zamanda alır, uçağa atlar ve oradan Antalya'ya geri dönermiş. Bir kaç mağaza haricinde asla giyinmez, bir giydiğini bir daha giymezmiş... Şakir Ağa ile de tam İstanbul'da karşılaşmışlar. Mahmure hanım restaurant'ta kibar kibar yemeğini yerken çaprazında ki takım elbiseli, kıravatlı,
    ; şık giyimli bir bey'e takılmış kalmış. Bu kişi Şakir beymiş. Köyde ağa, İstanbulda bey efendi olurmuş...

    Mahmure hanım tanışmak için ayağı kalkmış ve masasını yanına kadar varmış. Şakir bey'e demiş ki "size eşlik edebilirmiyim? eğer rahatsız etmeyeceksem." demiş. Şakir bey - kadını karşısında görünce bir an donakalmiş ne diyeceğini bilememiş. Az kalsin "Abe ne sorarsın.?" deyivercek olmuş, toparlamış kendini. Incecik; fakat hoş bir ses tonuyla ile "tabii ki hanımefendi, lütfen buyurun."demiş. Mahmure hanımı görür görmez aklindan geçen iç sesi "bu kadını almalı!" diye geçirmiş, ve eklemiş "acaba dul mu?". Böyle güzel bir kadın, nezaketten başka neyden tav olabilirdi ki.

    O arada Şakir bey, hapşırmaya başlamış. Kedilere alerjisi olduğu için sağına soluna bakınmış, bakınırken de Mahmure hanim, "neye bakmıştıniz?" demiş. Şakir bey de "kedi olmalı, alerjim var." "Üzgün olduğunu ve kedisini çok sevdiğini" dile getirmiş, Mahmure hanim. Yemişler, içmişler; numaralarıni, adreslerini alıp ayrılmışlar restaurant'tan.

    Şakir ağa, asla işlerine kızını karıştırmazmış. Kızınıda pek sevmezmiş. Hatta kız çocuğu olduğu için nefret edermiş. "Sanki kiz çocukları gökten düşüyormuş ya da leylekler getiriyormuşta, evlendiği kadınlar nereden geliyormuş" diye söylenmiş bir kaç defa Peri..

    Mahmure hanım bir kaç defa Edirne'ye Şakir bey'in yanına gelmiş, Şakir bey'de bu inceliğe daha fazla dayanamayip Antalya yoluna koyuluvermiş. Lakin uçağa binme fobisi olduğu için, yanına şöförlerinden birini alarak düşmüş Mahmure'nin peşine... Antalya'da bir evlenme teklifi etmiş Şakir bey, çok geçmeden de şenlikli bir düğün yapmişlar Edirne'nin beş yıldızlı otelinde..

    Şakir bey'in kızı o kadar güzelmiş ki, Mahmure hanım çekememezliği daha da artınca kötü davranmaya başlamış. Ve bir gün Balkondan itmeye karar vermiş. Balkonun altında havuz varmış, Narin kız yüzme bilmezmiş. Çok küçük yaşlarda boğulma tehlikesi geçirdiği için bu havuza hiç yaklaşmaz, cocukluk günleri aklına gelirmiş..

    Bir sabah ağa evde yokken, Mahmure hanim, kızın odasına gider ve sessizce arkasına kadar yaklaşır. Bir anda iter balkondan kızcağızı ve kız tam suya düşeceği sırada bir anda yok olmuş. Mahmure hanim şoka girmez mi!?. Nasıl olur? "Ben Şakir bey'e ne derim, ne anlatırım, ne dersem inanmaz." Durum bu kadar karışıkmış, "havuza düşüp boğulsa dengesini kaybetmiş düşmüştür, ben çığlıklara koştum ama, geç kaldım, yetişemedim diyebilirdim" düşünmüş.

    Şakir bey olayı duyunca, havuzu arar tarattırır ve bir ayna bulurlar havuzun mavi kalebodurunun arasında..

    Bu arada Mahmure hanımın kedisi de ortalardan kaybolmuştur.

    "Ayna ayna söyle bana bu kedi nereye kayboldu, beni güzel kedimi söylermisin bana" ve Mahmure hanim gülmeye baslar. O arada aynadan ses gelir. "Bunu öğrenmek için, içime girmelisin!" der ayna ve susar. Mahmure hanim şaşıp kalmış, dili tutulmuş, bir an konuşamamıştır. Sağına soluna bakmış, odada başka kimse yokmuş. Ardından bir daha sormuş. "Ey ayna söyle bana, sen şu masallarda ki cadı'nın aynasımısın." diye sorunca. Ayna şiddetli bir hırçınlıkla "bana ondan bahsetme....Gerimi gelsin istiyorsun?" Mahmure hanim hemen odadan kaçıp gitmiş. O arada da Şakir bey,e çarpmış. "Ne oldu Mahmure'm?" demiş. Oda koşarak ve de söylenerek "hiç hiç yoo bir şey yok." demiş.

    Ertesi akşam, Şakir Ağanın yemeğine uyku ilacı koymuş. Uykuya daldığında aynanın karşısına geçer ve "Ayna ayna, söyle bana, beni o çirkin'e ve de kedi'me götürebilirmisin." demiş Ayna, " uzat elini güzel kadın." demiş. Mahmure hanim elini aynaya dokundurduğu an içine cekiş Mahmure hanimı.

    Bir ormanlıkta yalnız kalmış etraf sisli, puslu korlutucuymuş. "Bana şimdi kim yol gösterecek" diye mirıldanirken, çizmeli kedisini görür gibi olmuş. Çizmeli kediye doğru yürümüş arkasından seslenmiş, fakat kedi onu duymuyormuş. Kedinin sırtında bir de çuval varmış. Koşsada yürüsede arada ki mesafe hiç kapanmamış. Bir de ne görsün? Saray, masallarda olduğunu fark etmiş. " Kedi çizmeli kedinin ta kendisi mi ?" diye geçirmiş içinden. Kedi saraya gidiyor.. ormanın bir köşesinde beklemeye koyulmuş. Kedi dönerken nereye gittiğini takip etmeye karar vermiş, sessiz, sakin, ve dikkatlice.

    "Çizmelin Kedi" güzelmi güzel, küçük, şirin bir eve gelmiş. Ağa'nın dediği evi bir ara uzaktan göstermiş Mahmure hanıma. Tıpkı evin neredeyse aynısıymış. Fakat biraz daha küçükmüş ev. Şimdi bu masal Edirne'de mi geçiyor? "Yoksa masal; Edirne, ben , Hadi canım.."demiş Mahmure hanim, Şaşkınmış. Bir yerden şarkılar söyleyen tatlı sesler geliyormuş. Kocaman bir ağacın arkasına saklanmış Mahmure, bir de ne görsün...
    Yedi küçük adam, sıraya girmişler, birinin elinde tavsanlar; birinin elinde elmalar, diğerinin elinde renk renk üzümler...

    Karnı acıkmış, "aynadan geçtikten sonra, her şey beklerim ben buradan demiş." Sesli düşünerek "acaba uçabilir miyim?" diye düşünürken ayakları yerden kesilmiş, bir süpürge altına girivermiş. Ve direk bir ince şato'nun içine pencereden girmiş...

    "Sende nereden çıktın cadı?, defol git evimden." Bunu söyleyen kelli felli, uzun burunlu siyah elbiseleri olan, uzun boylu bir adammış... Mahmure, "ne cadısı be, ben kibar güzel bir kadınım." demiş.. Azman, bir anda kadının üzerine atlamış, miyawlayıp kadını tırmalamaya çalısacakmış ki. Gargamel denen uzun burunlu, garip siyah giysili adam, havaya bir toz atmış. Ve kedi kafese girmiş..

    Mahmure, Gargamel'e "Sana iyi bir iş teklifim var." demiş... Gargamel'de "benim senden nasıl bir alacağım olabilir ki?" demiş. Başlamış Mahmire anlatmaya..

    Azman gibi bir kedisi olduğunu, ama kedisinin çok güzel bir kedi olduğunu. Prensesin yedi cücelerle kaldığını, eğer ona yardım edip o tatlı güzel kızı öldürürse, Gargamel'e şirinleri yakalamada yardım etme konusunda söz verir...

    Bunlar konuşulurken, Kokusunu alıp Mahmure hanımı takip eden Çizmeli kedi, her şey'i bir bir dinlemiş. Koşarak al yanaklı Pamuk Prenses ve yedi cücelerin yanina gidivermiş.. olan olayları anlatmış. Yedi cücelerden "meraklı ile şapsal'ı" "Şirin dede'yi" uyarmaları için haber göndermişler.

    "Çizmeli kedi" evin etrafına "yedi cücelerden geriye kalan", " beş cüce" ile sıkı bir çalışmaya koyulmuşlar. Hummalı bir çalışma varmış ormanda. Tabii Pamuk Prenses'te, acıkacak olan "cücelere, Çizmeli kedi'ye, Şirinlere" harıl harıl yemek yapmaktaymış. Orman mis gibi yemekler; güzel sebze corbası, tavşan bayıldı, çizmeli ciğer, şirinler aşkina tatlısı, yapmış.

    Her şey hazırdı. Şirin dede, büyüyü durdurmak, ve bozmaya koyuldu. Gargameli durdurmalıydi. Daha sonra da kaybolan aynayı bulup, Pamuk Prensesi, Mahmure'yi, çizmeli Kediyi gerisin geri aynadan geri göndermeyi pilanlıyorlardı.

    Yemekler yenildi karınlar doyuruldu. Ve ilk işaret geldi. Bir kilometre uzaktaydı, cadaloz Mahmure, ve Gargamel, ( ne tesadüftür Gargamel Şakir bey'i anımsatiyordu Mahmureye. Şu işler bitse onu boşayacaktı. Yoksa saçları olmasa, burnu da bu kadar uzun olsa...)

    Herkes yerini almıştı. Ve ilk darbeyi Azman aldı, yerde duran ciğere atlayıp ağzına bir lokmada kaybedince Azmanda kaybolu vermişti. Gargamel, Mahmure cadalozuna, "havadan takip et aşşağıyı, her yerde tuzak var." Mahmure süpürgeyi havaya kaldırdı, gözleri iyi görmüyordu. Gargamel'e işaret ettiği yerde kimse yoktu, elinde ki değenekle yeşil-sari bir ateş çıkarttı. O arada Şirin baba'nin tarif ettiği şekilde aynayı diktiler ateşin geldiği tarafa, ve ışınlar, Gargamele geri döndü.

    Şimdi aynanın görevini yerine getirmesi için Cadaloz Mahmure'nin ayna da kendisini görmesi gerekiyordu.

    Pamuk Prenses bir ağacın dibinde uzanmış uyuyordu. Şirinler, cüceler, çizmeli kedi diğerleri ile uğraşırken, Mahmure çoktan Pamuk Prensesin yaslandığı ağacın ardında durmuş, - Gargamel"in elinden kaptığı şişeyi - Pamuk Prenses'in dudaklarının seviyesine getirip tam dökecekken, Pamuk Prenses birden aynayı, cadaloz'un yüzüne tutuverir. Cadaloz çığlıklara karışıp ortadan bir anda yok olur.

    - Böylelikle iyilik yine kazanmıştır - Herkes rahat bir nefes almış. "Çizmeli Kedi'nin" , "Pamuk Prenses'in uyuma numarası tutmuştur." Cadı'nın "Kırmızı elma yedirme olayını bildikleri için Cadaloz, başka bir numara deneyecekti, Gargamel ile birlikte. Fakat Çizmeli Kedi'nin Cadaloz ile Gargamel'i duyması, bütün oyunu bozmuş. Şirinlerin hayatı kurtulduğu gibi, Pamuk Prenses olan, gerçek hayatta da "Peri" olan Şakir Ağa'nın kızının da hayatı kurtulmuştu. Yedi cüceler de, Edirne'nin O yüksek tepesinde ki deniz manzaralı evlerinde, Hayatlarını mutlu bir şekilde yaşamaya devam ettiler.
    Tabii Peri arada Yedi kardeşi ziyarete gidiyordu. Yedi kardeş Peri'nin evine gelemeselerde Peri'ye Yedi kardeşin evi her daim açıktı...

    Tabi Peri oradan hiç ayrılmak istememiş. Çünkü çok mutlu olduğu bir kaç gün yaşamış ama, Yedi kardeşide bi sayede tanımış oldu.

    Bizde masalımizın geldik mi sonuna..?
    Kadimce

    Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Eleştirilerinizi ve yorumlarınizı bekliyor olacağım...
  • Mustafa ÖZTÜRK
    Nisa Suresi'nin başlarında yetimlerin mallarına -amiyane tabirle- "çökmeyin" denir.

    Hemen ardından da "eğer bu yetimlere adaletsizlik etmekten korkarsanız, başka kadınlardan ikişer üçer dörder kadınla evlenebilirsiniz" diyor.

    Biz yetimin malı kısmıyla pek ilgilenmiyoruz, orası nedense bizi çok alakadar etmiyor. Hemen altındaki kadın meselesine odaklanıyoruz ve diyoruz ki "Allah bu ayette bize 4 kadınla evlenebileceğimizi söylüyor".

    Peki bu ayet neden indi? O dönemdeki müslümanların "biz kaç kadınla evleneceğiz" diye bir derdi mi vardı?

    O zaman bakalım, bu ayet ne zaman indi? Uhud savaşından sonra. Uhud savaşı sonrası çok sayıda şehit vermişiz. O şehitlerin eşleri dul kalmış. Ayette "yetim" diyor ama bildiğimiz yetimden bahsetmiyor, işte tam da o savaş sonrası dul kalan kadınları söylüyor.

    O kadınların eşlerinden kalan malları vardı, bunun yanında korunma ihtiyacı hissettikleri için evlenmek de istiyorlardı. Ayet de bu kadınlarla evlenecek olan erkeklere "onların mallarına çökmek için evlenecekseniz hiç evlenmeyin, size hanım mı yok, onlar sahipsiz, kimsesiz diye faydalanmaya kalkmayın" diyor.

    Biz ise bu ahlâkî mesajı yok sayıp Freud'u haklı çıkarırcasına "4 kadına kadar hakkımız var" diye okuyoruz.
  • Hz. Ömer'İn oğlu Ubeydullah Muâviye'nin taraftarı olarak Sıffin Savaşı'nda bulunmuştu. 
    Sıffîn’de Yemenli kabilelerle savaş kızıştı. Ali b. Ebi Tâlib, Rebîʻa kabilesini Yemenlilerle çatışmaları için hazırlamıştı.  Onlar savaşta iki takım oluşturuyorlardı. Bir takım savaşırken diğer takım duruyordu. Bir takım savaştan bıktığında duruyor, diğeri savaşmaya başlıyordu.

    O gün Yemenliler bütün güçleriyle çarpıştı. Muâviye arkadaşlarına,
    -Kim Rebîʻa’nın hakkından gelecek, dedi.
    Ubeydullah b. Ömer b. el-Hattâb,
    -Eğer istediğimi bana verirsen onların hakkından gelirim, dedi.
     Muâviye,
    -İste bakalım” dedi.
    Ubeydullah,
    -el-Gamâme’yi benimle yönlendireceksin, dedi.
    el-Gamâme Muâviye'nin bir bölüktü. Bu birliğe el-Gamâme, el-Hadrâ ve eş-Şehbâ denilmekteydi. Bunun üzerine Muâviye el-Gamâme’ye,
    -Ubeydullah b. Ömer'le birlikte gidin, dedi.
    Ubeydullah çadırına yöneldi. Yanında eşi Bahriye bt. Hânî b. Kubeysa eş-Şeybânî de vardı. Ubeydullah bir zırh istedi ve zırhı üzerine giydi. Bunun üzerine eşi,
    -Bu nedir ey Ubeydullah?
    Ubeydullah,
    -Muʻâviye beni el-Gamâme'yle birlikte senin kavminle [çarpışmaya] görevlendirdi. Sen bu konuda ne düşünüyorsun, dedi.
    Eşi,
    -Bana göre onlar beni, senden dul kalmış bir kadın olarak çağıracaklar, dedi.
    Ubeydullah çarpışamalr başladıktan biraz sonra öldürüldü. Ancak cesedi karşı tarafta kalmıştı. Muâviye'den kocasının cesedini almasını istedi; ancak cesedi vermediler.
    Akşam olup da insanlar karargâhlarına dönünce, Ubeydullah’ın eşi Bahriye, kendisine ait bir katıra bindi. Üzerinde siyah bir aba, yanında da hizmetçileri vardı. Rebîʻa kabilesinin birliklerinin olduğu yere gitti. Önce selam verdi; sonra aralarında şöyle bir diyalog geçti:
    -Ey Rebîʻa topluluğu! Allah bu yüzleri utandırmasın! Vallahi bu yüzlerin utanacak olmasını istemem!
    -Sen kimsin?
    -Ben Bahriyeyim.
    -Hânî b. Kabîsa’nın kızı Bahriye mi?
    -Evet!
    -Hanımlarımızın efendisine ve efendimizin kızına merhaba! İhtiyacın nedir?
    -Ubeydullah b. Ömer’in cenazesini istiyorum.
    -Tamam, cenaze için sana izin veriyoruz.
    Ubeydullah b. Ömer’in öldürüldüğü yeri gösterdiler. Rüzgâr şiddetlenmiş ve çadırlarının direklerini yerlerinden söküp atmıştı. Bir adam, çadırının iplerinden birini Ubeydullah b. Ömer’in ayağına bağlamış; bundan dolayı Ubeydullah’ın ayağı soyulmuş. Bahriye onu görünce abasını üzerine attı ve hizmetçilerine bir çukur kazmalarını emretti. Onlar bir çukur kazdılar. Bahriye onu defnedip döndü.

    (Bk. Belazüri, Ensab, III, 101-102)
  • **** KİTAPLA İLGİLİ UFAK TEFEK SPOILER MEVCUT OLABİLİR, AMA OKUMA TADINI KAÇIRACAK BOYUTTA DEĞİLDİR. ***


    Uzun kitaplar hep gözümüzü korkutuyor fakat bitirdiğimizde de bu kurguların gerçek olmadığını kabullenmekte zorlanıyoruz ve hayat bir süre kitaptan bağımsız geçirilemiyor.

    İşte Rüzgar Gibi Geçti de bu kitaplardan birisi. 26 gün süren şahane bir okuma serüveniydi kendi adıma. 26 gün boyunca kah Scarlett’e sinirlenip içimden saydım sövdüm, kah savaşın getirdiklerine üzüldüm. Melaine’ye ayrı kızdım, Ashley’e ayrı… Kitaptaki bütün karakterler mi ikircikli olur, dengesiz olur. Pardon bütün karakterler değil Rhettcim hariç. :P

    Öncelikle kitabı epub olarak okudum ve hangi yayınevi çevirisi bilmiyorum ama edebi dili çok güzeldi. Sadece haram, allahın izniyle gibi tabirler çok fazla kullanılmıştı. Yabancı bir kültüre ait kitaplar çevirilirken bu ifadelerin kullanılması hoşuma gitmiyor. Yoksa "Allah kahretsin!" gibi tabirler tabiki kullanılabilir ve bunda anormal bir durum da yok.

    #32478777
    #32377798

    Kitaba dönersem...

    Kitap bir aşk üçgenini, hatta iki adet aşk üçgenini ön planda tutarak, arka planda bir iç savaşı işliyor.

    Kitap açıldığında asi kızımız Scarlett, Scarlett’in ailesi ve çevresi günümüzün sosyete diye tabir ettiğimiz bir yaşantı sürmektedirler. Piknikler, balolar aman efendim o kıyafet öğle gezintisi için uygun değil, birbirine inceden inceye kurlar, bir sürü rol kesmeler… Genç kızlar çok yemez, kedi fare görünce bayılmamanız hiç uygun değil gibi gibi fenalık getirten sosyetik kurallar silsilesi.

    Tabii hayat keşke hep böyle çiçekler, flörtler, partiler olarak gitse ama o işler öyle olmuyor ne yazık ki!

    Kitap başlarken Scarlett’in aşk hayatının arka planından geçen “ufaktan ufaktan savaş geliyor” sinyalleri eşliğinde devam eden kitaba er geç savaş gelir ve tüm o dertsiz tasasız geçirilen günler geride kalmıştır. Tabi Güney halkı için, Scarlett hayıflanır durur. Bilemiyorum aslında ne kadar haksız. Tamam savaş kötü bir durum fakat vatandaşlarını sürekli gazlayıp, her şey süper bizim pamuğumuz var bir kere, bir Güneyli 10 Yankee’ye bedel gibi ütopyalarla bu duruma sürükleyen hükümet ve onu destekleyen çoğunluk karşısında eli kolu bağlanan bencil Scarlett, savaşı onaylamayan Ashley Wilkes ve bunun saçmalığını her fırsatta dile getirip kral çıplak diye bağırıp, dışlanan Rhett Buttler ve tüm diğerlerinin durumu kurunun yanında yanan yaş olmuyor mu?

    #31749472
    #31753754

    Evet Scarlett bencil fakat tüm diğer konular bir yana savaş ile gelen değişim karşısında yaşadıkları kendi müdahalesi ile düzeltilemeyecek şeylerdir, eski güzel günlere özlem duyup da isyan etmeye hakkı vardır bana göre.

    Evet Scarlett sırf kendisi istediği halde elde edemediği bir adama hırsı yüzünden bize göre etik olmayan pek çok davranış sergilemiştir. Gidip saçma sapan bir evlilik yapmış, cicim aylarının tadına varamadan kocası savaşta ölünce genç dul durumunda kalmış ve toplumun bir duldan beklediği pek çok davranışı uygulamak istememiştir, haksız mıdır? Haksız değildir hatta oldukça da haklıdır.

    #31788126
    #31767893

    Hayatı bir kere yaşayabiliyoruz ve bazen tüm bu kurallar çok fazla boğucu ve kişiliğimize ters.

    İsteyen desteklesin, isteyen karşı çıksın sonuç olarak savaş kapıya dayanmıştır ve artık kocalar, oğullar, torunlar hepsi birer askerdir. Şaşaalı günler geride kalmış, kuşatma sebebiyle pek çok ürün karaborsaya düşmüş, tüm üretim orduya ve cephaneliğe yönelik şekle bürünmüştür, pastalı börekli beş çaylarını yerini ekmek bulma derdine bırakmıştır. Tüm bu süre boyunca cepheye sürekli daha fazla asker yollanır, şanlı ordu için büyük fedakârlıklar yapılmaya devam edilir, neden? Çünkü verilen savaşın kutsallığına dair pek çok propaganda yapılmaktadır. Güney asildir, güçlüdür, Yankeeler Güney’i ÇEKEMEMEKTEDİR. Hayallerindeki pamuk krallığı ile aralarında sadece bir zafer daha vardır, son bir zafer, son bir zafer daha ha gayret! Fakat bir sabah uyandıklarında şehri kuşatan sarmaşık güllerinin kokusu değil, barut kokusudur artık. Savaş kaybedilmiş, dava yitirilmiş, yağma başlamıştır. Hayat tüm planları ile dalga geçercesine gülerek “Korkunç günler yaşadığınızı mı düşünüyordunuz? Daha fragmanı bile görmediniz oysa ki?” demektedir.

    #32252976

    İşte buradan sonra bizim asi, mızmız kızımız dehşet bir dayanıklılık örneği sergiler. Ay ben bilmem demez, elleriyle süt sağar, çiftliğe döner pamuk eker elleri nasır tutana kadar çalışır çabalar, evini toprağını korumak için türlü türlü entrika çevirir. Yetmez kadın başına yapamazsın diyenlere aldırmaz, kereste ticaretine girer, patroniçe olur. Çoğu yerde bu kadar da ileri gidemez deriz, döner başka çaresi yoktu der yine hak verirken buluruz kendimizi. Bir şekilde hayatta kalır, kurtulur.
    Motto hep aynıdır, "Bunu yarın düşünürüm! Çünkü yarın başka bir gün..."

    #32227628

    Ne kadar sıradan ama ne kadar haklı bir cümle aslında… Bazen olaylar öyle bir başımızı döndürür ki yaptığımız şeylerin doğruluğunun üzerine çok düşünemeyiz ya da verdiğimiz kararlar ne kadar sağlıklı, doğru, tutarlı muhakemede bulunamayız. O “an” atlatılmalıdır, şey gibi bu, düşünürsem korkar vazgeçerim o yüzden düşünmeye fırsatım olmadan hayata geçirmeliyim. Başımıza gelen kötü olayları atlatmak için de hep bir şeylere tutunmaya çalışırız, başka bir yere odaklanmışken tüm o üzücü, korkutucu hisler yatışmış, rüzgar gibi geçip gitmiş biz fazla etkilenmemişizdir. Kimimiz için bu sığınak kitaplardır, kimileri gezer tozar, kimileri battaniye altında saklanır. Scarlett içinse bu sığınak Ashley’e duyduğu aşktı.

    Scarlett’e kitap boyunca çok kızdım, sinirimden kendimi yedim ama aradan biraz zaman geçince kendimi ona hak verirken buluyorum. (Bir parça ve bazı noktalarda…) Tüm şeytanlığına, paragözlüğüne rağmen oldukça korkmuştu ve kendisine en doğru gelen şekilde hareket etti.

    #32369948

    Kitabın yazarının da güneyli olduğunu ele alırsak kendi hayatını ya da genç kızlığında yaşadığı yeri, savaşı ele almış diye düşünülebilir. Kitap kendi ayakları üzerinde durabilen kadınlar diye bağırıp toplum kurallarına bir başkaldırı bildirgesi sunar adeta Scarlett karakteri ile. Kadınların erkeklere itaat etmesini yanlış bulan yazarımız, kölelik sisteminden aslında hayattaki en harika ve normal şeymiş gibi bahseder yalnız. Yani Yankeeler zencileri kandırdılar, yoksa onlar bize köle olmaktan çok mutluydular gibi bir mesaj var kitapta.

    Kitapta sevmediğim birkaç şeyden bahsedecek olursam, birisi ve en önemlisi yazarın Ku Klux Klan sanki dünyanın en masum örgütüymüş de yanlış anlaşılmış gibi bir tavır sergilemesi. Aslında zenciler çok kötüydü, Klan yanlış anlaşılıyordu gibi bir kısım vardı bulursam düzenlerim incelemeyi. Adamlar nefretçi, ırkçı bir gizli örgüt, bir sürü de işkence yapmışlar zencilere… Eyyy Mitchell! Sen kimi savunuyorsun. Sonradan tepki mi topladı nedir bilmiyorum, Klan aslında kötüymüş biz fark edemedik, iyiliğinden çok kötülüğü dokundu, KANDIRILDIK gibi bir bölüm yazmış.

    #32488502

    Sevmediğim diğer şey ise Melanie karakterinin neredeyse kanatsız melek şeklinde yaratılmış olması, bir insanın bu kadar kusursuz, bu kadar iyilik ve sevgi dolu, Meryem Ana gibi bağışlayıcı olması gerçekçi gelmiyor. Bir kere şikayet et be kadın, bir kez hırslan, kıskan…
    Scarlett’in tutunduğu dalın aslında çürük olduğunu fark etmesi ise yıllar aldı ve bir hayat böyle geçip gitmiş oldu, her şey netleşip 800 küsür sayfa boyunca beklediğim “dank” kafasına vurunca da oh oldu mu desem, asi kızımıza üzülsem mi yine ikilemde kaldım. Ama en ağır darbeyi alan kesinlikle Rhett oldu, attan düşme kısmı sonrasında inanmıyorum çığlığı attım ve gerçekten adama üzüldüm.

    Kitapla ilgili günlerce konuşsam doyamayacakmışım gibi hissediyorum. Kitabı ister bir dönem romanı olarak alın, ister bir aşk romanı, ister savaşın bir toplumda yaptığı değişiklikleri gözlemleyebileceğiniz bir roman olarak… Ne olarak okursanız okuyun keyif dolu bir okuma olacaktır.

    Son olarak aklımda bile yokken bu kitabı okumama vesile olan Kübra A.'ya bana böyle güzel bir dünyaya giriş bileti sunduğu için çok teşekkür ediyorum.