• https://youtu.be/XyI8Si1vnvI
    Yılan dağına kar yağmış...

    Ben gurbette kaybettim kardaşı... 😔
    Yılan Dağına kar yağmış.
    Demir Dağı duman almış
    Yazık oldu gençliğine
    Gurbet elde ziyan olmuş.
    Dinmez akar gözüm yaşı
    Nerde dostu arkadaşı
    Ben gurbette kaybettim
    Dağ gibi kardaşı
    Dinmez akar gözüm yaşı
    Nerde dostu arkadaşı
    Ben gurbette kaybettim
    Dağ gibi kardaşı
    Kardaşıma götürün Yoldaşıma götürün
    Alın da bu destanı Sırdaşıma götürün
    Kardaşıma götürün Yoldaşıma götürün
    Alın da bu destanı oyy oyy
    Sırdaşıma götürün
    Bizim evde kara haber var
    Söylemeyin ne olur komşular
    Orda bir garip anam var
    Duymasın yürek yaralar
    Dinmez akar gözüm yaşı
    Nerde dostum arkadaşım
    Ben gurbette kaybettim
    Dağ gibi kardaşı
  • Vay bu ne sitemdir kimedir nazın
    Bir haykırsan duyulurdu avazın
    Neden sesi gelmez duttan ağacın
    Kime küstün bugün çalmazsın sazı?

    Anladım dertlesin sende ben gibi
    Bakar gözler birbirine el gibi
    Vicdanlar kurumuş susuz çöl gibi
    Yürek yas, gözler yaş, yollar pus sazım.

    Muhabbet edecek dost mu kalmadı
    Aşk ile coşacak tel mi kalmadı
    Muhabbet edecek dost mu kalmadı
    Aşk ile coşacak tel mi kalmadı?

    Güler Duman
  • Yine yola düşmek gerek
    Hasretin yaman efendim
    Köz oldu sinede yürek
    Ah duman duman efendim
    Mustafa Kara
    Sayfa 9 - Mavi Yayıncılık (1. Mektup Yine Yola Düşmek Gerek)
  • Yalnızdım....
    Yapraklarım dökülmüştü bir bir
    Dağlara savrulup çöllere düşmüştü
    Bir duman tütüyor yine,hangi kent yandı
    Hangi sokakta vuruldu sevgilim
    Bir demet menekşe bir avuç toprak...
    Burkulan bir yürek miyim hep...
    Ahmet Telli
  • Her bir birey dünyaya bir çiçek misali düşüverdi. Baziları pembe çiçeklerin, o tatlı telaşıyla nefes almaya çalıştı; kimisi beyaz çiçek oldu oksijeni içine çekiverdi, binbir merakla...

    Mevlâna geldi o sıralar, renk aynı, koku aynı desen aynı, sekil aynıydı. Senden benden başka bir ayrıcalığı yoktu. Veyahutta bir adım farkla ağacı farklıydı kim bilir...

    Tamda şöyle diyordu Mevlana ;

    Hamdım :

    Acaba kaç ağaç devrildi, kaç hayat son buldu o doğana kadar. Kaç eğitimcinin elinde onca çaba sarf edildi de Mevlâna olamadı bir türlü. Belki de o kadar olgunlaştı ki ama bir türlü dalından kopamadı. O o olabilmek için, gunler geçti haftalar geçti. O halen Celalettin olarak, bizden bir adım önde farklı bir yürüyüş yaptı. Nefsiyle boğuştu, savastı, mücadele etti. Belki de biz beceremiyoruz. O mucadeleyi, belki işimize gelmiyor kim bilir...

    Sonra bir farklı eğitimci girdi hayatına, defalarca öğretildi, bilgiler verildi, ya da alt yapısı hazırlandı. Toprağa düşerse, patlayacaktı darma/duman oluverecekti. Bir daha hiç toparlanamayacasına.

    Şehir sehir dolaşti bir meyvenin sahibini bulup onun olana kadar.

    Sonra bir adam çıkageldi, bir sual etti, Celalettinin cevabı, tamda O uzak diyârlardan gelen adamın beklediyi cevaptı.

    Kim gönderdi, hangi rüzgar savunduysa tamda yerini buluvermişti...

    Oturdular bir odaya sen sensin ben benim, ben bensen sen nesin sohbetlerine...

    Bence evvela kul olmayı, kulları öğrenmeye, kulu kul eden nar edecek insanları bilmeye geldik, gördük, tattık, yaşadık..

    Sohbet sohbeti açarken, içerisinde bir kaynama peydah oldu Celalettinin. Öyle ki, kaynayan kalp, kalbi çoktan geçmiş, yürek yangınının fitiline de ateş verilmişti.

    - Celalettin Celallettin olalı, böyle ne yandı; ne de Mevlâna olmanın adımının yolunu tuttuğunun farkındaydı. - - -


    Piştim :

    Öyle bir gündü, günlerden bir gün, ateş bacadan çıkmıyor adeta fışkırıyordu, Mevlâna yürümüyor adeta uçuyordu.

    - "Kanatsız insan hiç uçar mı?" -

    "Kanatsız insan da uçar, kuşta uçar, arı da uçar."

    "Nasıl olduğunu sormayın bana, ben o kadar kanay çırptım da çırpma ile olacak iş olmadığının da farkına vardım."

    Dönelim biz Mevlâna Celaletti Rûmi'ye

    Gelen Şems Ona Allah'ı öyle anlatmış, Peygamberi öyle dillendirmişti ki.. ben diyeyim bin yıl yandı, ona sorsanız, doğduğum gün bu gündür bugün yandım.

    Ne tok gezdi, ne aç. Nefsini öylesine öldürdü ki, bir daha toprak yüzeyine çıkmaya yüz bile bulamaz oldu. Allah onu böyle güzel kanatlanmayı hak ettiğini de görmedi dersem yalan olur. Daha toprağa girmeden, toprak oldu. O topraktanda lavlar bir bir fokurdamaya başladı.

    Mevlâna böylelikle başladı Şems ile pişmeye. Hamlık çook gerilerde kaldı. Pişmişti artık..

    Sonra bir gün Şems kayıp oldu. Mevlâna da kayboldu dünya âleminden.

    Dostundan, arkadaşından, kardeşinden, ahpabından, yadigarından, sevgilisine götürecek adamdan ayrı düştü..

    Evvela araştırttı, dünyayı dolandırdı, vehasılı buldurdu. Buldurdu da çokta sürmedi kavuşmaları. Bir fitne, bir fıskançlık tekrar ayaklandı. Bu sefer, gitti Şems... bir daha donmemecesine gitti.. gitti amma ardında bir aşığada hakkını bir tamam verdi. Pişirdi de gitti...

    Yandım :

    Mevlâna artık Rabbine varmaya hazırdı. O hazırdı da biz hazırmiyız bilemeyiz. Rabbim tez zaman da hazır olmayı nasip etsin. Ve de öylece yaşatsın...

    Mevlâna piştiğin de artık bize biraktığı mesnevisi de elindeydi. Yol gösteren eğiten, kendini sevdiren bir adam olup çıkıverdi.

    Şems acep Hızır'mıydı.
    İnsanlar yüzlerinde hüzün ile Mevlâna'yı nasıl toprağa verdiler acaba... ham iken mi ardına düştüler, pişipte mi gittiler, kaçı da Allah aşk'ı ile Mevlâna gibi "yandı" 'da mı gittiler.. Biz nasıl gideceğiz...


    (C.c.)
    (S.a.v.)
    (K.s.)
    Kadimce
  • ah, nerde benim altından avaze sesim!
    yankısı bir duvara gömülmüş testide kaldı
    avaze sesim!

    şimdi başkalarının kalplerinde yankılanan
    bir zamanlar içinden geçtiğim aşklardı
    feryattan kimseler ölmez, denirken
    duvarlardan geçtim
    artık kimseyi sevemez aşktan ölmüş yürek, derlerdi
    şimdi kulağını dayadığın duvarda inleyen testi
    bir zamanlar feryatlarda unuttuğum avaze sesim!

    alacânım,
    mil yeşili gözlerin
    dindirdi gözlerimi
    kaç körü birden öldürdün bende
    mahsur kaldım, eksik oldum, kapına düştüm
    ben yandıkça
    ezber ettin ayazın demirini
    alacânım,
    indi mi göğsüne heves?
    hangi duvarın halısında
    gördün, bildin, vurdun beni
    kaç ormandan geçti
    içinde kaybolduğumuz o büyük takip
    içimizde bunca gurbet dururken
    yol ettik uzaktaki sılayı
    şimdi burdayız
    kanlar içinde
    alacânım
    indi mi göğsüne heves?

    etimdeki eksik yangın, sindi yüreğim
    seyreldi tenim sahtiyan tarih
    mahsur kaldım, meçhul oldum, şehit düştüm,
    alacânım,
    indi mi göğsüne heves?

    alacânım,
    rahat et ben gölgene ilişeyim
    her belanı ben göreyim
    yüreğimi ihbar et,
    bana bir uçurum ver, gideyim
    alacânım,
    indi mi göğsüne heves?
    biliyorsun adımın kıblesini
    bir meşhur hâfızla, meşhur bir şehvet
    alacânım,
    şuramda sinsi bir sızı
    gel öldüğümü farz et
    senden gelen her habere
    canımdan uçurduğum şahin
    pençesinde kaldı bileğim, yazım, harflerim
    bir yanım onla uçtu, sende kaldı, ben bittim
    alacânım,
    indi mi göğsüne heves?

    alacânım,
    yakılmış bir köyün adıydı adın
    görmedi kimse
    içinde ben de yandım
    o gün bugün kalbimin doğusunda tüten duman
    nerede olursan ol göğündeyim kanlı tarih her zaman
    Mardin'im, Midyat'ım
    ah benim altından avaze sesim
    kardeşlerimdi ölen de, öldüren de
    aranızdaki duvarda
    gömülü kaldım

    etimden uçurduğum uçurum
    meşhurdum, meçhuldüm, mahsurdum
    bir hâfızken eskiden
    mecnun kaldım şimdi
    aşktan, senden, kendimden
    n'olur sevmeden öldürme beni
    alacânım,
    söyle, indi mi göğsüne heves?
  • https://youtu.be/yeK5oE4IHKc
    Hz. Ali’ye Mektup
    sen belki tanımazsın ama ben senin için ölürüm!
    sen beni tanımazsan ben zaten ölüyüm!
    bir Allah’a bir anneme sonsuz itimadım var
    herkes beni yarı yolda bırakıyor ya Ali
    herkes beni yarı yolda bırakıyor bu çok zor!
    sana bu mektubu pişirilmiş çamurun içerisinden yazıyorum
    ağaçların otların ortasında yaşıyorum
    cayır cayır yanan bir orman ne kadar uzun yaşar?
    Allah’ım benim yanmayan yerlerimden yangın çıkar
    yanan öd ağacının külü olmak istiyorum
    yanan bir öd ağacı gibi yanmak istiyorum
    çakmağın varsa çak tutuştur kalbimi
    kılıcın varsa çek yatıştır nefsimi
    sebebin varsa çık karıştır derdimi
    bir kez yüzün görmeye bu can kurban ya Ali
    yürüdün kınında kılıç yüreğinde aşk
    dünya atlıların hışmına uğramış gibi toz ve duman
    ortalık putlarla dolu İbrahim yorgun düşmüş olmalı
    ve bu açıdan bakınca Yakup
    kör olmakta son derece haklı
    Yusuf doğuran bir kuyum yok
    Davudi bir sesim yok Zebur söylemek için
    İsa’nın yakışıklı alnından
    kilise duvarlarına çakılan
    grotesk bir çarmıh kaldı geriye
    ve onca hikmetinden Musa’nın
    kekemelik, israil’e…
    Musa kekelerken oysa
    söze şarkılar bahşeden bir sesi vardı
    bunlar kekelerken havada
    kurşun sesleri ve çocuk çığlıkları…
    demem o ki Zülfikar’a davranan elin
    eksikliği hissediliyor şu an dünyada
    seni sırtından hançerlediler çünkü başka şansları yoktu!
    risk almayı gerektirir seninle göz göze gelmek
    seni sevmek bir insanı sevmenin iskelesidir
    bugün ne dünden bir sonraki gündür ne yarından bir önceki…
    bugün hem dünkü gündür hem yarın ve sonraki
    yani mütemadiyen seninle yaşıyor olabilmek gibi bir bahtım var
    mesela bir akşam Resul’ün evine giderken beni de uykumdan al


    insan önce annesini sever, sen önce O’nu sevdin
    O’nu sen kırıp çıkardın insanın kendini seyrettiği aksinden
    şimdi bazıları mübalağalı buluyor beni
    bazıları gülüp geçiyor ki senin
    vurduğunu cehenneme postalayan bir kılıcın vardı
    ama onları görsen ağlardın merhametten
    sen onlar için kendini ve evladını feda ettin onlar
    kendileri için senin evladının her gün başını vuruyorlar
    ben senden öğrendim ki oysa inanmak
    mesela dost için ölüme yatıp orda
    teslimiyet doğuran bir uykuya dalmaktır
    dünyaya senin gözlerinle bakmak isterdim ya Ali
    şurasında biraz vicdan olan herkesin seni sevmek borcu var
    bir puta dahi inanmanın varsa inanmakla bir alakası ki var
    insan senin Resul’e teslim oluşunla inanmayı tamamlar
    sen bana dil oldun Rahman o dile ağız
    sen bana göz oldun Mustafa göze yürek
    sen bana söz oldun Kuran o söze ayet
    bir kez yüzün görmeye bu can kurban ya Ali
    seninle en sevdiğim müştereğimiz
    ikimiz de en çok hep, hep O’nu seveceğiz
    zannımca sonumuz tam da şöyle olacak
    sen Hüseyn’in başını koyacaksın ortaya
    paramparça olacak gönül zembereğimiz
    sen Hasan’ın ağusundan taslarla sunacaksın
    musallat olmayacak nefis en-gereğimiz
    sen Fatma’nın gözlerini bizle paylaşacaksın
    hakikat söyleyecek aşk ile yüreğimiz
    senin kalbin bir abanın altında korunmuştur
    benim kalbime de yer var mı orda ya Ali?
    sen belki tanımazsın ama ben senin için ölürüm
    sen beni tanımazsan ben zaten ölüyüm
    işte gözyuvarlarımı boşalttım Zülfikar’ınla
    bunca okudum senin gözlerinle bakmak için dünyaya
    hep senin gözlerinle bakmak için ya Ali
    Resul’e
    ve Allah’a!