• Kur'an-ı Kerim'in Allah kelamı olduğu ve günümüze kadar hiç değiştirilmeden nasıl geldiğini açıklar mısınız?
    Cevap
    Değerli kardeşimiz,

    Kur'an-ı Kerim'in mucizeliği konusunda şimdiye kadar, hiçbir tereddüde, hiçbir şüpheye meydan bırakmayacak şekilde, pekçok şey söylenmiş ve pekçok şey yazılmıştır. Biz, sual-cevap sütununun müsaadesi ölçüsünde ve hülâsa mahiyetinde birkaç ana başlığı zikretmekle yetineceğiz.

    Kur'ân-ı Kerim'in, Efendimiz (asm) veya başka biri tarafından tertib edildiği iddiası birkaç gözü dönmüş cahiliye insanıyla, günümüzün, Kur'ân düşmanı müsteşrikleri tarafından sık sık ortaya atılan bir mevzudur ve bununla bilgisiz, görgüsüz kimselerin zihinlerinin bulandırılması hedeflenmektedir. Kanaatimce, dünün müşrikleri gibi, bugünün müşrikleri de, bu mevzuda düşünmeden garazlı davranıyor ve garazlı konuşuyorlar. Zira Kur'ân, kim tarafından olursa olsun, insafla ele alındığı zaman bir beşere mal edilemeyecek kadar muallâ ve ilâhî olduğu anlaşılacaktır. Şimdi bu ciddî mevzuun derinlemesine tahlilini dev adamların devâsâ kitaplarına havale edip sadece birkaç ana başlığı hatırlatacağız:

    1. Bir kere Kur'ân'ın üslubuyla hadislerin üslubu birbirlerinden o kadar farklıdır ki; Araplar, Efendimizin (asm) Kur' ân dışı beyanlarını, kendi muhavere ve konuşma tarzlarına uygun buluyorlardı ama, Kur'ân karşısında hayret ve hayranlıktan kendilerini alamıyorlardı.

    2. Hadisleri okurken, arkasında düşünen, konuşan, Allah haşyetiyle iki büklüm olan bir insan imajı sezilir. Oysa ki, Kur'ân'ın sesinde yüksek bir celâdet, heybetli bir edâ ve cebbar bir şive hissedilir. Bir insan beyanında, birbirinden öyle çok farklı iki üslubu birden tasavvur etmek ne makuldür ne de mümkün.

    3. Mektep-medrese görmemiş Ümmî Bir İnsanın -O ümmîye ruhlar feda olsun- eksiksiz, kusursuz; ferdî, ailevî, içtimâî, iktisâdî ve hukukî bir sistem getirip vaz' etmesi, her şeyden evvel düşünce ve aklın bedâhetine terstir. Hele bu sistem, asırlar boyu, dost-düşman bir sürü millet tarafından tatbik edilecek kadar harika ve bugüne kadar tazeliğini korumuşsa.

    4. Kur'ân'da varlık, hayat ve bunlarla alâkalı ibadet, hukuk ve iktisad gibi mevzular birbiriyle öyle dengeli ve yerli yerince ele alınmıştır ki; bunları görmemezlikten gelerek onu beşer kelâmı farzetmek, bir bakıma onun mübelliğini beşer kabul etmemek demektir. Zira, yukarıdaki meselelerin bir teki bile, süreklilik ve zaman üstü olma gibi, hususiyetleriyle en büyük dâhilerin dahi altından kalkamayacağı ağır meselelerdir. Böyle, yüzlerce meselesinden herbiri, birkaç dâhinin üstesinden gelemeyeceği zengin muhtevalı bir kitabı, mektep-medrese görmemiş bir ümmîye isnad etmek mücerred bir iddiadır.

    5. Kur'ân, geçmişe-geleceğe dair verdiği haberler itibariyle de hârikadır ve katiyyen beşer kelâmı olamaz. Bugün, yeni yeni keşiflerle ortaya çıkarılan, geçmiş kavimlerin yaşayış tarzları, iyi veya kötü akıbetleri kelimesi kelimesine asırlârca evvel Kur'ân-ı Kerim'in haber verdiği gibi çıkmıştır. İşte, Hz. Sâlih (as), Hz. Lut (as) ve Hz. Musa (as) gibi peygamberler, işte onların kavimleri ve işte herbiri başlı başına birer ibret meşheri olan meskenleri!..

    Kur'ân'ın, geçmişe dair verdiği haberlerin katiyyet ve doğruluğu kadar, geleceğe aid ihbarâtı da o ölçüde önemli ve başlı başına bir mucizedir. Mesela, senelerce evvel Mekke'nin fethedileceğini ve Kâbe'ye emniyet içinde girileceğini,

    "Allah dilediğinde, güven içinde başlarınızı traş ederek ve saçlarınızı kısaltarak korkmadan Mescid-i Haram’â gireceksiniz." (Fetih, 48/27)

    ayetiyle haber verdiği gibi, İslâm'ın bütün bâtıl sistemlere galebe çalacağını da

    "O, Resûlünü, hidayet ve hak dinle gönderdi ki bütün dinlere galebe çalsın. Şâhid olarak.Allah yeter." (Fetih, 48/28)

    beyanıyla ilân etti. Kezâ, o gün Romalılar karşısında savaş galibi görünen Sâsânilerin yenileceğini ve aynı zamanda, Bedir gâlibiyetiyle Müslümanların da sevineceğini,

    "Rum yenildi (bölgenize) en yakın bir yerde. Onlar bu mağlubiyetden sonra (yeniden) galebe çalacaklar. Birkaç yıl içinde. Bundan önce de sonra da iş Allah'a aiddir. O gün mü'minler de sevinirler." (Rum, 30/2-4)

    müjdesiyle duyurmuşdu; vakti gelince Kur'ân'ın haber verdiği gibi çıktı. Bunun gibi,

    "Ey Resûl, Rabbinden sana indirileni duyur; eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni (insanlardan gelen kötülüklerden) koruyacaktır." (Maide, 5/67)

    ayetiyle de, en yakınındaki amcasından, düşman millet ve düşman devletlere kadar çevresi düşmanlıklarla sarılı olduğu halde, hayatını emniyet içinde geçireceği va'dolunmuşdu ve öyle de oldu.

    Değişik ilim dallarının inkişâfıyla, âfâk ve enfüsün yâni insan mâhiyeti ve mekânların didik didik edileceğini, ilmî buluş ve tesbitlerin, yeni yeni keşiflerin insanoğlunu inanmaya zorlayacağını,

    "Biz onlara, ufuklarda ve kendi nefislerinde mucizelerimizi göstereceğiz ki, o (Kur'ân ve Kur'ân'ın getirdikleri)nin gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şâhid olması yetmez mi?" (Fussilet, 41/53)

    mucizevî beyanıyla ifâde etmişti ki, günümüzde süratle o noktaya doğru gidilmektedir. Ayrıca, Kur'ân, nazil olduğu günden bu yana,

    "Deki: And olsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek için toplansalar, yine O'nun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka verseler de." (İsra, 17/88)

    deyip, hasımlarının damarlarına dokundurduğu halde, bir-iki küçük hezeyanın dışında, kimsenin ona nazire yapmaya teşebbüs etmemesi ve edememesi, onun verdiği haberi doğrulamakda ve mucize olduğunu ilan etmektedir.

    Kur'ân-ı Kerim'in nâzil olduğu ilk yıllarda, Müslümanlar az, zayıf, iktidarsız ve geleceğe aid hiçbir düşünceleri yoktu. Ne bir devlet, ne dünya hakimiyeti ne de yeryüzündeki sistemleri altüst edecek dinamikleri hâvi yeni dinin güç kaynağı adına hiçbir şey bilmiyorlardı. Oysa ki, Kur'ân

    "Allah sizden, inanıp iyi işler yapanlara va'deti ki; onlardan öncekilerini nasıl hükümrân kıldıysa, onları da yeryüzünde hükümran kılacak ve kendileri için seçip beğendiği dinlerini sağlama bağlayacak ve korkularının ardından da onları güvene erdirecektir." (Nur, 24/55)

    ayetiyle onlara, bu yüksek hedefleri gösteriyor ve cihanın hakimi olacakları müjdesini veriyordu. Daha bunlar gibi, Müslümanlığın ve Müslümanların geleceği, zafer ve hezimetleri, terakkî ve tedennîleriyle alâkalı pekçok ayetler varki, hepsini burada zikretmemiz mümkün değil. Kur'ân-ı Kerim'in gelecekle alâkalı verdiği haberlerin büyük bir bölümünü, değişik ilim dallarının varacakları nihâi hudutlarla ilgili olan ayetler teşkil eder. İlmî tesbitlerle alâkalı, kısa fezlekeler halinde, Kur'ân'ın verdiği haberler o kadar hârika ve o kadar erişilmezdir ki, onun bu mevzudaki beyanlarını kulak ardı etmek mümkün olmayacağı gibi, bu mevzudaki beyanlarıyla ona beşer kelâmı demek de mümkün değildir. Yüzlerce âyetin sarâhat, delâlet ve işaret yoluyla ifâde ettikleri harikalara dair pekçok eser yazıldığından, bu meselenin tafsilâtını o eserlere havale ederek, misâl teşkil edecek birkaç ayetin işaret ve delâlet ettikleri hususları kaydedip geçeceğiz:

    1. Kâinatın Yaratılışı

    Kâinatın yaratılışıyla alâkalı olarak,

    "İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik bir durumdayken, onları birbirinden ayırdığımızı, sonra da bütün canlıları sudan yarattığımızı görüp düşünmüyorlar mı? Halâ imân etmeyecekler mi?" (Enbiya, 21/30)

    ayetinin anlattığı yüksek hakikat, teferruatına dair farklı mütalâalar ileri sürülse bile ilk hilkatla alâkalı değişmeyen en sabit bir prensiptir. Ayette anlatılan, bitişik olma ve ayrılma, ister gazlardan müteşekkil kitlenin, nebulolara ayrılması, ister güneş sistemi gibi sistemlere bölünüp şekillenmesi ve manzumelerin ortaya çıkması, isterse bir sehâbiye ve bir dumanın bölünüp, parçalanıp, zabt-ü rabt altına alınması şeklinde olsun netîce değişmez. Âyet, kullandığı malzeme ve seçtiği üslup itibariyle, ilmî araştırmalar için hep bir ışık kaynağı olmuş, bütün faraziye ve nazariyelerin eskiyip atılmasına karşılık o, tazeliğini korumuş, bugünlere gelmiş ulaşmış ve yarınlara hakim olmaya da namzed görünmektedir.

    2. Astronomi

    Kur'ân-ı Kerim'de astronomiye esas teşkil edecek o kadar çok âyet vardır ki, bunların biraraya getirilerek teker teker tahlil edilmeleri, cildler ister. Biz bir-iki âyetin işaretiyle iktifâ edeceğiz.

    "Allah o zattır ki, gökleri, görebildiğiniz bir direk olmaksızın yükseltti; sonra da iradesini (tekvin) arşına yöneltti. Artık hepsi belli bir süreyle kayıtlı olarak akıp gitmektedir." (Ra'd, 13//2)

    Âyet, göklerin yükseltilmesini, genişleyip büyümesini hatırlattığı gibi, her şeyin nizam içinde baş başa, omuz omuza olmasını da (bilebileceğimiz cinsten bir direk olmaksızın) sözüyle ifade etmektedir. Evet, kubbe-ı âsumânı tutup, dağılmasına meydan vermeyen, görebileceğimiz cinsten bir direk yok ama, yine de bütün bütün direksiz değil. Zira, kütlelerin dağılmaması ve gelip birbirine çarpmaması için, görülsün görülmesin mevcut nizama esas teşkil edebilecek kanun, kaide, prensip mânâsında böyle bir direğin vücudu zarurîdir. Kur'ân bu ifadesiyle bizlere, kütlelerarası ile'1-merkez (merkez çek) an'il-merkez (merkez kaç) prensibini düşündürmektedir ki, bunun, Newton'un çekim kanununa veya Einstein'in (hayyiz)'ine* uyup uymaması bir şey ifade etmez. Hele âyetin, Güneş ve Ay'ın akıp gittiğini ifade etmesi çok enteresandır ve üzerinde durulmaya değer. Rahmân suresindeki "Güneş ve Ay'ın hareketleri. tamamen bir hesaba bağlıdır." (Rahman, 55//5), Enbiya suresindeki "Geceyi, gündüzü, Güneşi, Ay'ı yaratan O'dur. Bunların herbiri bir yörüngede yüzmektedirler." (Enbiya, 21/33), Yâsin suresindeki "Güneş kendine mahsus yörüngede akıp gitmektedir." dedikten sonra "Bunların herbiri belli bir yörüngede döner dururlar." (Yasin, 36/38-40) diyerek, Güneş, Ay ve sair gezegenlerin bir nizama göre yaratıldıklarını, bir âhengi temsil ettiklerini ve riyazî bir gerçeğe dayalı bulunduklarını apaçık dile getirmektedir. Yerin Yuvarlaklığı "Geceyi gündüzün üstüne, gündüzü de gecenin üstüne doluyor." (Zümer, 39/5) ayeti, kullandığı malzeme itibariyle, gece ve gündüzün birbirini takib etmesini, sarığın başa sarılması gibi, ışık ve karanlığın, Yerküre'nin başına "sarık gibi dolanması" sözüyle anlatıyor.

    Bir diğer âyette ise,

    "Arkasından da yeryüzünü mücessem kat-ı nâkıs (yâni yerküreyi elips şeklinde), söbüleştirdi." (Naziat, 79/30)

    diyerek müşahidlere peygamberlik buudunda varılmış en nihâi noktayı göstermektedir. Mekân genişlemesi hususunda:

    "Semâyı biz kendi elimizle kurduk ve sürekli genişletmekteyiz." (Zariyat, 51/47)

    Bu genişleme ister Einsteine'nin anladığı mânâda, ister Edwin Hubble'in Güneş sisteminin dahil olduğu galaksiden, nebulozların uzaklaşması şeklinde olsun fark etmez. Önemli olan Kur'ân'ın, ana teme parmak basıp, tecrübî ilimlerin çok önünde zirveleri tutup onlara ışık neşretmesidir.

    3. Meteoroloji

    Hava akımları, bulutların kesâfet kazanması, havanın elektriklenmesi, şimşeklerin çakması ve yıldırımların meydana gelmesi Kur'ân-ı Kerim'de, yer yer ilâhî nimetleri hatırlatma ve yer yer de insanları tehdid etme sadedinde çokça zikredilen hususlardan biri. Meselâ,

    "Baksana, Allah bulutları sürüyor, sonra toparlayıp birleştiriyor, sonra da üstüste yığıyor.. Bir de bakıyorsun bunun arkasından yağmur ortaya çıkıyor. Doluyu da yukarıda dağlar gibi olanlardan indiriyor; onunla dilediğini vuruyor, dilediğinden de onu öteye çeviriyor." (Nur, 24/43)

    Her yerde olduğu gibi, burada da Kur'ân yağmur vak'asının nihâî durumunu ihtâr ederek, fezâyı velveleye veren, bulut, yağmur, şimşek ve yıldırımlar gibi ürperten, haşyet veren hadiselerin arkasındaki in'amperver eli göstermek ve ruhları ona karşı uyanık olmaya çağırmakta aynı anda, belli disiplinlere bağlı olarak yağmur ve dolunun meydana geliş keyfiyetlerini ve sonra da yeryüzüne inmelerini öyle garib bir biçimde anlatmaktadır ki; böyle bir anlatış tarzından hemen herkes bugün bilinene ters düşmeyecek şekilde yağmur ve dolunun meydana geliş keyfiyetlerini anlar ve Kur'ân'ın beyanına hayranlık duyar. Kur'ân, iki ayrı çeşit elektriğin birbirini çekmesi, aynı cinsten elektrik yükünün birbirini itmesi, rüzgârların devreye girerek birbirini iten bu bulutları birleştirmesi; yerden yukarıya yükselen pozitif yüklü akımların fezadaki mevcut elektrikle birleşmesi neticesinde elektriklenmenin meydana gelmesi ve bu noktada buharın su damlaları halinde yere inmesi gibi teferruâtla meşgul olmaz.

    O ana vak'a ve asıl tema üzerinde durur; teferruata ait diğer meselelerin izah ve isimlendirilmelerini zamanın tefsirine bırakır. Hicr suresindeki,

    "Aşılayıcı rüzgârları gönderip onunla gökyüzünden su indirip size takdim ettik, (yoksa) siz o suyu depo edemezdiniz." (Hicr, 15/22)

    ayeti, bu hususa ayrı bir buud ilâve ederek ağaçların ve çiçeklerin aşılanmasında rüzgârların fonksiyonuna dikkati çektiği gibi onların bilhassa, bulutları aşılama vazifesini de ihtar etmektedir. Oysa ki, Kur'ân nâzil olduğu zaman, ne otun, ağacın, çiçeğin ne de bulutların aşılanma ihtiyaçları bilinmediği gibi, rüzgârların çelik-çavak bu önemli vazifeyi gördüklerinden de hiç kimse haberdar değildi...

    4. Fizik

    Varlığın ana unsuru madde ve onun çift ve tek olma gibi hususiyetleri de Kur'ân-ı Kerim'in ele alıp anlattığı mevzulardandır. Meselâ, Zâriyat suresinde

    "İyice düşünesiniz diye biz herşeyi çift olarak yarattık." (Zariyat, 51/49)

    her şeyin çift olarak yaratıldığı ve Kur'ân'ın kullandığı malzeme itibariyle, bunun önemli bir esas ve âlem-şümul bir prensip olduğu anlaşılmakta. Şuarâ suresindeki ayette ise

    "Yeryüzüne bakmıyorlar mı? Biz onda nice içaçıcı çiftler yaratıp yetiştirdik." (Şuara, 26/7)

    denilerek, her sene gözümüzün önünde haşr-ü neşr olan yüzbinlerce çifte dikkat çekilmekte ve Allâh'ın nimetleri hatırlatılmakta. Yâsin suresindeki ayet ise, daha şümullü ve daha enteresan:

    "Ne yücedir o Allah ki toprağın bitirdiklerinden, (onların) kendilerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden hep çiftler yaratmıştır." (Yasin, 36/36)

    şeklindeki beyanıyla, bugün bilip tesbit edebildiğimiz çift yaratıkların yanında, henüz bilemediğimiz birçok çiftlerin varlığı da, ihtar edilmektedir.

    Evet, Allah, insanlardaki erkeklik ve dişilikten, otların, ağaçların çift olma esasına; atomlar, atomlardaki elektron ve çekirdek ikiliğinden, madde -anti madde zıd eşliliğine kadar, canlı-cansız, yerde-gökte değişik keyfiyet ve buudda ne kadar çift varsa, umum nimetlerini tâdâd sadedinde, kendinden başka her şeyin çift olduğunu zikredip bizleri düşünmeye davet ediyor. Sırf birer misal teşkil etsin diye, yukarıda zikrettiğimiz âyetlerden başka, pekçok ilâhî beyan var ki, herbirisi başlı başına birer mucize olması itibariyle, hem Kur'ân'ın Allah kelâmı olduğuna hem de Peygamberimizin (asm) O'nun elçisi bulunduğuna apaçık delâlet etmektedir.

    Evet, Kur'ân yeryüzünde hayatın ortaya çıkışından, bitkilerin aşılanma ve üremelerine, hayvan topluluklarının yaratılmasından hayatlarını onlarla devam ettirdikleri bir kısım sırlı düsturlara, bal arısı ve karıncanın esrarlı dünyalarından kuşların uçuş keyfiyetine, hayvan sütünün hasıl olma yollarından insanın anne karnında geçirdiği safhalara kadar pekçok mevzuda, kendine has ifade tarzıyla, öyle veciz, öyle muhtevâlı, öyle hâkim bir üslupla ele aldığı şeyleri takib etmektedir ki; bizim yorumlarımız bir yana, ne zaman onlara müracaat edilse hep taze, genç ve ilimlerin varabilecekleri en son hedefleri tutmuş oldukları görülecektir. Şimdi, bir kitap, binlerce insanın, bilmem kaç asırlık çalışmaları neticesinde varabildikleri noktaların dahi ötesine parmak basıyor, mevzua hakim bir üslupla o mevzuun hülâsasını veriyorsa, o kitabı, değil on dört asır evvelki bir insana, günümüzün mütefennin yüzlerce, binlerce dâhisinin mesâisine vermek dahi mümkün değildir. Hele o kitap, Kur'ân gibi muhtevası zengin, ifadeleri çarpıcı, üslubu âli, şivesi de ilâhi olursa...

    Şimdi dönüp muhatabımıza şunları soralım:

    - Ümmîliği mucize o Zât, mektebin, medresenin, kitabın bilinmediği o cahilî vasatta, canlılarda sütün meydana geliş keyfiyetini kimden öğrendi?

    - Rüzgârların aşılayıcı olduğunu, nebatât ve bulutları telkih ettiğini, yağmur ve dolunun meydana gelme noktalarını nasıl bilebildi?

    - Yerkürenin elipsî olduğunu O'na kim ta'lim etti?

    - Mekân genişlemesini hangi rasathanede ve hangi dev teleskoplarla tesbit edebildi?

    - Atmosferin yapı taşlarını ve yukarılara doğru çıktıkça oksijenin azlığını hangi laboratuvarda öğrendi?

    - Hangi röntgen şualarıyla cenînin anne karnında geçirdiği safhaları aynı aynıya tesbit etti?

    - Sonra da bütün bu bilgilerin teferruâtına vâkıf, mütehassıs bir ilim adamı edasıyla, tereddüdsüz, fütursuz ve kendinden gayet emin bir tarzda muhatablarına anlattı?..

    5. Kur'ân-ı Kerim Efendimizin (asm) vazife, mes'uliyet ve selâhiyetlerini anlatıp O'na yol gösterdiği gibi, yer yer de seviyesine uygun olarak O'na itâbda bulunmakta ve ikaz edip ırgalamaktadır.

    Meselâ: Bir defa münafıklara, izin vermemesi gerekirken izin verdiğinden dolayı,

    "Allah seni affetsin, doğru söyleyenler sana iyice belli olup ve yalan söyleyenleri bilmezden önce, niçin onlara izin verdin?" (Tevbe, 9/43)

    şeklinde tenbihde bulunduğu gibi, Bedir esirleri hakkındaki tatbikatından dolayı da

    "Yeryüzünde tam yerleşip istikrar kazanıncaya kadar hiçbir peygambere esirler sahibi olmak yakışmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, Allah ise (sizin için) ahireti istiyor. Allah daima üstün ve hikmet sahibidir..." (Enfâl, 8//67)

    "Eğer Allah'tan (affınıza dair) bir yazı ve takdir geçmemiş olsaydı, aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka büyük bir azab dokunurdu." (Enfal, 8/68)

    mahiyetinde itabda bulunmuştu. Bir keresinde, Allah'ın dilemesine havale etmeden, "Yarın bu işi yaparım!.." dediği için,

    "Hiçbir şey için, bunu yarın yapacağım deme. Ancak Allah dilerse(de). Unuttuğun zaman Rabbini an ve "Umarım Rabbim beni bundan daha doğru bir bilgiye ulaştırır de." (Kehf, 18/23-24)

    emir ve tenbihinde bulunmuş, bir başka sefer

    "İnsanlardan korkup çekiniyordun; oysa asıl çekinmeye lâyık olan Allah idi." (Ahzab, 33/37)

    itab işmâm eder mahiyette sadece AIlah'tan korkulması lâzım geldiğini ihtar etmişti. Zevcelerini bir meseledeki tavırlarına karşı bal şerbeti içmemeye yemin edince,

    "Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını arıyarak Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram kılıyorsun? Allah çok gafûr ve rahimdir." (Tahrim, 66/1)

    diyerek sertçe ikaz ediyordu.

    Daha bunlar gibi, pekçok âyetle, bir taraftan O'nun vazife, mes'uliyet ve selâhiyetlerinin sınırları belirlenirken, diğer taraftan az dahi olsa bu sınırlara riâyet edilmediği, vazife ve mesuliyetin mukarrabine göre yerine getirilmediği zamanlarda O'na itab edilmiş, tenbihde bulunulmuş ve yeryer sertçe uyarmalar yapılmıştır. Şimdi hiç akıl kabul eder mi ki, bir insan bir kitap telif etsin, sonra da o kitabın muhtelif yerlerine kendi hakkında, itab, kınama, ikaz ve ihtar ifade eden âyetler yerleştirsin. Hâşâ!.. O kitap Allah kitabı, O Zât (asm) da O'nun şerefli mübelliğidir...

    6. Kur'ân-ı Kerim, bir belâğat harikasıdır ve bu sahada eşi menendi yoktur.

    Bu itibarla da onu bir beşere maletmek mümkün değildir. Efendimiz (sav) peygamberlikle ortaya çıktığı zaman, kitleleri arkasından sürükleyen bir sürü şâir, edib ve söz üstâdı vardı. Bunlar pekçoğu itibariyle de O'na muârız idiler. Yeryer kafa kafaya verip düşünüyor; Kur'ân'ı bir kalıba yerleştirmek, bir şeye benzetmek ve ne olursa olsun mutlaka hakkından gelmek istiyorlardı. Hatta, zaman zaman Hristiyan ve Yahudi âlimleriyle de görüşüyor, onların düşüncelerini alıyorlardı. Ne pahasına olursa olsun Kur'ân çağlayanını durdurmak ve kurutmak için akıllarına gelen her şeyi yapma kararındaydılar. Bütün bu engellere ve engellemelere, akla hayâle gelmedik karşı koymalara aldırmadan yoluna devam eden Hz. Muhammed (sav), bilumum inkârlara, ilhadlara karşı sadece ve sadece Kur'ân'la muâraza ediyor ve mücadelesini de zaferle noktalıyordu. Hem de bunca hasıma rağmen.

    Evet, o gün, Hristiyan ve Yahudi ulemasıyla beraber, belâğatın dev temsilcileri, tek cebhe olup etrafı velveleye verdikleri bir dönemde, Kur'ân o üstün ifade gücü, o büyüleyici beyanı, o başdöndürücü üslûbu, o insanın içini ürperten ledünniliği ve ruhâniliğiyle muhatablarının gönlüne girdi; arşı, ferşi çınlatacak bir ses, bir soluk oldu yükseldi... Bir mübâriz gibi hasımlarını muârazaya çağırdı, tehdit etti, meydan okudu "Siz de Kur'ân'a benzer bir kitap, hiç olmazsa onun bir suresine denk bir şey, daha da olmazsa aynı ağırlıkta bir âyet ortaya koyun; yoksa savulun gidin!.." dediği ve o günden bugüne de

    "Eğer kulumuz Muhammed'e (sav) indirdiğimizden şüphe içindeyseniz, haydi onun gibi bir sûre getiriniz ve eğer doğru iseniz; Allah'tan başka bütün yardımcılarınızı da çağırınız." (Bakara, 2/23)

    "De ki: and olsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur'ân’ın bir benzerini getirmek için toplansalar, yine onun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka çıkıp yardım etseler de." (İsra, 17/88)

    "Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki: Öyle ise siz de onun benzeri on uydurulmuş (dahi olsa) sure getiriniz. (Hatta) eğer doğru iseniz, Allah'dan başka çağırabildiklerinizi de çağırınız." (Hud, 11/13)

    ayetleriyle aynı şeyleri tekrar edip durduğu halde, bir-iki hezeyanın dışında, Kur'ân'ın bu meydan okuyuşuna cevab verilmemesi, onun kaynağının beşerî olmadığını gösterir. Zira, tarih şahitdir ki, Kur'ân'ın muârızları O'na ve O'nun mübelliğine her türlü kötülük yapmayı denedikleri halde, Kur'ân'a nazire yapmayı akıllarından bile geçirmediler. Böyle bir şeye güçleri yetseydi, nazire ile Kur'ân'ın sesini kesecek, tehlikelerle dolu muharebe yoluna girmeyeceklerdi.

    Evet, o koca belâğat üstadları, şeref, haysiyet hatta ırz, namus gibi en değerli şeylerini tehlikeye atıp muharebe yolunu seçmeleri, Kur'ân'a nazire yapılamamasının en açık delîlidir. Eğer nazire yapmak mümkün olsaydı, münazara yolunu muharebe yoluna tercîh edecek ve geleceklerini katiyyen tehlikeye atmayacaklardı. Arap şâir ve nâşirlerinin, Kur'ân'ın benzerini getirememeleri tahakkuk edince, ona Hristiyan ve Yahudiler arasında menşe' aramak beyhude ve bir çaresizlik ifadesidir.

    Hem, Hristiyan ve Yahudiler bu muhteva ve bu ifade zenginliğinde bir kitap hazırlayıp ortaya koymaya güçleri yetseydi, ne diye onu başkasına nisbet edeceklerdi. "Biz yaptık" der ve onunla övünürlerdi...

    Kaldı ki, dünden bugüne, dikkatsiz veya garazlı bir iki müsteşrik ve müşrike bedel, bir sürü ilim adamı, araştırmacı ve mütefekkir Kur'ân'ın muhteva zenginliği, ifade gücü karşısında hayranlıklarını gizleyememiş ve onu alkışlamışlardır.

    Charles Milles; Kur'ân'ın üslubundaki zenginlik itibariyle tanzîr ve tercüme edilmeyecek kadar yüksek bir edâya sahib olduğunu...

    Victor İmberdes; Kur'an'ın, bütün hukuk esaslarına kaynak olabilecek zengin bir muhtevaya sahib bulunduğunu...

    Ernest Renan; Kur'ân'ın dînî bir inkılâb kadar edebî bir inkılâb da yaptığını...

    Gustave Le Bon; Kur'ân'la gelen İslâm'ın en saf, en hâlis bir tevhid anlayışını dünyaya tebliğ ettiğini...

    CI. Huart; Kur'ân'ın Allah kelâmı olup, vahiy yoluyla Hz. Muhammed'e (sav) tebliğ edildiğini...

    H. Holman; Hz.Muhammed (sav)'in Allah'ın son peygamberi, İslâmiyetin de vahyedilmiş dinlerin en sonuncusu bulunduğunu...

    Emile Dermenyhem; Kur'an'ın, Peygamber (A.S.)'in birinci mucizesi olduğunu, edebî güzelliği itibariyle de erişilmez bir muamma olduğunu...

    Arthur Bellegri; Hz. Muhammed'in (sav) tebliğ ettiği Kur'ân'ın bizzat Allah'ın eseri olduğunu...

    Jean Paul Roux; Peygamberimizin en güçlü mucizesinin melek vasıtasıyla gönderilen Kur'ân-ı Kerim olduğunu...

    Raymond Charles; Kur'ân'ın, hükmü hâlâ devam eden ve Allah'ın bir elçi vasıtasıyla müminlere tebliğ ettiği beyanların en canlısı olduğunu...

    Dr. Maurice; Kur'an'ın her türlü tenkîdin fevkinde bir mucize, bir harika olduğunu hatta daha da ileri giderek, edebiyatla ilgilenenler için Kur'ân'ın bir edebî kaynak, lisan mütehassısları için lâfızlar hazinesi ve şairler için bir ilham menbaı bulunduğunu...

    Manuel King; Kur'ân'ın, peygamberimizin peygamberliği süresince Allah'dan aldığı emirlerin mecmuu bulunduğunu...

    Mr. Rodwell; İnsanın Kur'ân'ı okudukça hayretler içinde kaldığını ifâde eder ve onu takdirlerle alkışlarlar.

    Sadece birer cümleciklerini alıp naklettiğimiz bu seçkin ilim adamı ve mütefekkirler gibi, daha yüzlerce düşünür ve araştırmacı bilgilerinin vüs'ati nisbetinde, aynı hakikatlara parmak basmış ve Kur'ân karşısında takdirle iki büklüm olmuşlardır. Binlerce mütehassıs ve üstad kalemlerden çıkmış çok ciddi eserlerin yanında, Kur'ân hakkında söz söylemek bize düşmezdi ama, başta sâhib-i Kur'ân'ın, sonra da kalem erbâbıbın bağışlayacağı mülâhazasıyla, yaptıkları hizmete iştirak arzusuyla bu cür'ette bulunduk.

    İlave bilgi için tıklayınız:

    - Kur'an-ı Kerim'in yazılması, toplanması ve kitap haline getirilmesi hakkında detaylı bilgi verir misiniz?..

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet
  • Alain de Botton"un Felsefenin Tesellisi kitabından


    Bazen karşımdaki kadın ve erkeklerle, küçük bir kızın oyuncak bebeğiyle konuştuğu gibi konuşuyorum. Küçük kız oyuncak bebeğin kendisini anlamadığını bilir, yine de bilinçli bir biçimde kendini aldatarak iletişim kurmanın keyfini yaşamaya çalışır.



    İnsanları oldukları gibi kabul etmek, onları olmadıkları bir kişi gibi görmekten yeğdir.

    "Erkeklere özgü kendini hor görme hastalığının tek çaresi zeki bir kadın tarafından sevilmektir."
    Friedrich Nietzsche

    "Bana ne kadar ilerleme kaydettiğimi soruyorsun? Kendi kendimle dost olmaya başladım." Bu gerçekten de büyük bir meziyet;...emin ol, böyle bir adam bütün insanlıkla dost olabilir.

    Bir jip satın alıyoruz, ama -Epikuros’a göre- asıl aradığımız şey özgürlük.
    Bir aperitif ısmarlıyoruz, ama -Epikuros’a göre asıl gereksinimimiz olan şey dostluk.
    Güzel bir banyomuz olabilir, ama -Epikuros’a göre- asıl istediğimiz bu banyoda, bizi sükunete kavuşturacak düşüncelere dalmaktır.

    Montaigne
    Okumak hayatının tesellisiydi:

    Okumak beni çekildiğim bu inzivda avutuyor; hem aylaklığın ağırlığından hem de sohbetleriyle canımı sıkan misafirlerden kurtarıyor. Eğer çekilen acı, altından kalkılamayacak kadar ağır değilse okumak acının açtığı yaraları da iyileştiriyor. Tatsız düşüncelerden kurtulmak için tek yapmam gereken kitaplara başvurmak.

    Konuşacak kimse bulamadıkları için kaç kişinin yazar olduğuna ve bu yüzden kaç kitap yazılmış olduğuna şöyle bir bakarsak, kitapçıların yalnız insanlar için girilebilecek en iyi yer olduğunu anlarız.

    Sokrates,
    ... Toplum tarafından kabul görmesine yardım edecek olanı değil inandığı şeyi yaptı.

    Arthur Schopenhauer söylüyor.
    Bu dünya sevgi dolu bir yaratıcının değil, varlıklara, ıstırap çektiklerini görmek için can veren şeytanın eseriydi.

    Arthur Schopenhauer söylüyor.
    Bu dünya sevgi dolu bir yaratıcının değil, varlıklara, ıstırap çektiklerini görmek için can veren şeytanın eseriydi.

    Yüz kere ölmem gerekse bile bilin ki davranışlarımı değiştirmeyeceğim.

    Hayatı yaşamak üzüntü verici bir şey; ben de hayatımı hayat üzerine düşünerek geçirmeye karar verdim.

    Schopenhauer
    “Hayat o kadar kısa, tahmin edilemez ve uçucu ki böyle büyük bir çaba göstermeye hiç değmez.”

    Nietzsche :
    "Avrupa'nın iki güçlü uyuşturucusu: Alkol ve Hıristiyanlık."

    Konuşacak kimse bulamadıkları için kaç kişinin yazar olduğuna ve bu yüzden kaç kitap yazılmış olduğuna şöyle bir bakarsak, kitapçıların yalnız insanlar için gidilebilecek en iyi yer olduğunu anlarız.

    Hayatımı felsefeye borçluyum; üstelik düşkırıklıkları karşısında sağlam durmak felsefeye karşı taşıdığım sorumlulukların en küçüğü.
    Alain de Botton

    "Bütün kaygılarından kurtulmak istiyorsan, korktuğun şeyin başına geldiğini düşün." (Seneca)

    Eğer çekilen acı, altından kalkılamayacak kadar
    ağır değilse okumak acının açtığı yaraları iyileştirir.

    "Üreme organlarımızın çalışmaları öylesine doğal, gerekli ve doğru ki; acaba bu organlar bize ne yaptı da biz utanç duymadan onlardan söz açamıyoruz, onları hep ciddi sohbetlerin dışında tutuyoruz? Öldürmek, hırsızlık yapmak ya da ihanet etmek gibi sözcükleri rahatlıkla kullanmaktan korkmuyoruz ama üreme organlarımızın adlarını ancak fısıldayarak söylüyoruz." ( Montaigne)

    Dışarıdaki gürültü patırtı hiç bitmeyebilir, yeter ki içimizdeki yükselen sesler bize rahatsızlık vermesin.

    Seneca filozof Hecato’nun yapıtlarından birinde bir cümleye rastlamış:
    Bugün (onun yazılarını okurken) şu söz çok hoşuma gitti: “ Bana ne kadar ilerleme kaydettiğimi soruyorsun? Kendi kendimle dost olmaya başladım.” Bu gerçekten de büyük bir meziyet; … emin ol, böyle bir adam bütün insanlıkla dost olabilir.
    Alain de Botton

    "Soluk aldığım ve aklım başımda olduğu sürece felsefeyle uğraşmaktan, size öğütler vermekten ve tanıdığım herkese doğruyu anlatmaktan asla vazgeçmeyeceğim." - Sokrates

    İnsan, günün en az üçte birini tutkulardan, insanlardan ve kitaplardan uzak geçirmezse nasıl düşünür olabilir?

    Bütün dikkatini mümkün olduğunca çok para kazanmaya, şan şöhret sahibi olmaya verip, kendi ruhunu anlamak, mükemmelleştirmek ve hakikati aramak için çaba göstermiyor olmaktan utanmıyor musun?

    Şüphelerimizi bastırıp sürüyü takip ederiz çünkü kendimizi, o zamana kadar su yüzüne çıkmamış, kabul edilmesi zor hakikatleri bulup çıkartan bir önder olarak göremeyiz.

    Toplumun baştan beri korkunç bir hata yapıyor olması, üstelik bu hatayı bir tek bizim farketmiş olmamız imkansız gibi gelir bize.

    Aslında biz dostlarımızı, yalnızca bize eşlik edecek iyi yürekli ve eğlenceli insanlar oldukları için değil, aynı zamanda ve en çok da bizi olduğumuzu sandığımız kişi biçiminde algılayabilecek ve anlayabilecek kişiler oldukları için seçeriz.

    Çok aşikâr, çok "doğal" diye nitelenen şeylerin gerçekten öyle olduğuna çok az rastlanır. Bu bilinç şunu düşünmeye sevk etmeli bizi: Aslında yaşam göründüğünden çok daha esnek, çünkü yaygın görüşler, genelde, hatasız çıkarımlar değil, yüzyıllardır sürüp giden entelektüel karmaşa sonucunda bugünkü konumlarına geldiler. Belki de şimdiki konumlarında olmaları için iyi bir neden yoktur, kim bilir?

    Anlaşılmaz bir düzyazı çoğunlukla entelektüelliğin değil tembelliğin göstergesidir; kolayca okunan bir yazıysa asla kolayca yazılmamıştır. Ya da böylesine anlaşılmaz bir yazı kaleme alan yazar içerikteki eksikliği gizlemek istiyordur; anlaşılmaz olmak söyleyecek hiçbir şeyi olmayan için benzersiz bir korunaktır.

    Nietzsche
    "Siz rahatlık düşkünleri, insan mutluluğuyla ilgili ne az şey bilirsiniz."

    Göremediğimiz, dokunamadığımız şeyleri daha iyi algılayabilmemiz için benzetmelere gereksinim vardı; aksi halde söylenenlerin hepsini unutacaktık.

    Seneca şuna inanıyordu:
    Arzularımız gerçekleşmediği takdirde, nelerle karşılaşabileceğimizi şöyle mantıklıca bir düşünürsek, yaşayabileceğimiz sorunların, yol açtıkları huzursuzluğa kıyasla çok daha küçük olduklarını görürüz.

    Schopenhauer
    Eğer yaşamak, var olmak çok keyifli olsaydı, herkes uykudaki bilinçsizlik haline geçmek için isteksiz davranır, büyük bir mutlulukla uykudan uyanırdı. Ama durum bunun tam tersi. Herkes uyumak için büyük bir istek, uyanmak içinse isteksizlik duyuyor.

    Yarının da aşağı yukarı bugün gibi olacağına ilişkin hoş bir inanç ile her an korkunç bir felaketle karşılaşabileceğimiz ve ondan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı ihtimali arasında sıkışır kalırız.

    İyi Dostlar Biriktirdim
    İnsanın bütün hayatını mutluluk içinde geçirmesine yardım etmek üzere bilgeliğin bize sundukları arasında en önemlisi dost edinme yetisidir

    Siz rahatlık düşkünleri, insan mutluluğuyla ilgili ne az şey bilirsiniz. Mutluluk mutsuzluğun kardeşi, hatta ikizidir. Bu ikisi ya bir arada büyür, ya da sizin yaşantınızda olduğu gibi hiç büyümez. Hep küçük kalır.

    Keşke verimli tarlalar olabilsek, o zaman derinliklerimizde hiç bir şey kullanılmadan kaybolup gitmezdi; o zaman her olaya, her nesneye, her insana kucak açar, bunları toprağımızın gübresi bilirdik.
    -Neitzsche


    ... istisnasız herkes tarafından sevilmeyi istemek gibi hastalıklı bir arzudan kaynaklanan o salyalı coşkuyu yaşıyordum. Bir topluluk içindeyken, çoğunluk tarafından kabul gören fikirleri sorgulamaya kalkmıyordum.


    "Bazı yazarlar bize faydalı olamayacak kadar entelektüeldirler."

    Siz rahatlık düşkünleri, insan mutluluğuyla ilgili ne az şey bilirsiniz. Mutluluk mutsuzluğun kardeşi, hatta ikizidir. Bu ikisi ya bir arada büyür, ya da sizin yaşantınızda olduğu gibi hiç büyümez. Hep küçük kalır.

    Schopenhauer
    Eğer bu dünyayı Tanrı yarattıysa ben Tanrı'nın yerinde olmak istemezdim; bu çaresizlik, bu acılar kalbimi kırardı.

    Evlenmek, iki kişinin birbirleri için iğrenç birer nesneye dönüşmelerini sağlamak üzere mümkün olan ne varsa yapmaktır.

    Schopenhauer
    "Aşk insanları... cinsel çekim olmasa, nefret edecekleri, hor görecekleri, hatta tiksinti duyacakları kişilere doğru yönlendirir."

    Nietzsche :
    "Şarabın insanı neşelendirdiğine inanmak için ancak Hıristiyan olmam gerek, yani topyekün bir saçmalık olduğunu düşündüğüm şeye inanmam gerek"

    ...ama önyargıların yok olması ve kıskançlığın azalması için zamana gerek var; işte biz bunu unutuyoruz.

    Montaigne
    Bence doğru kişilerin, denklerin birbirini bulduğu bir dostluktan değerlisi yoktur. Evet! Bir dost! Bir dostla sık sık görüşmenin sudan daha serinletici, ateşten daha gerekli olduğunu anlatan eski bir söz ne kadar da doğrudur.

    Seneca: "Bana ne kadar ilerleme kaydettiğimi soruyorsun. Kendi kendimle dost olmaya başladım." Bu gerçekten de büyük meziyet; ... emin ol, böyle bir adam bütün insanlıkla dost olabilir.

    Seneca: "Hiçbir zaman Fortuna'ya güvenmedim, bana huzur verdiği zamanlarda bile. Bana bahşettiği herşeyi - parayı, mevkiyi, gücü- öyle bir yere koydum ki geri almak istediği zaman beni rahatsız etmeden alabilsin. Bütün bu sahip olduğum şeylere belli bir mesafede durdum ki istediği zaman onları bulundukları yerden rahatça alsın, benden söküp koparmasın."

    Fortuna: İnsanların kaderini değiştirebilen bir tanrıça.

    Nietzsche :
    "Şarabın insanı neşelendirdiğine inanmak için ancak Hıristiyan olmam gerek, yani topyekün bir saçmalık olduğunu düşündüğüm şeye inanmam gerek"

    Biz telkinlerden bu kadar etkilenen yaratıklar olmasaydık, reklamlar o kadar da gerekli olmayabilirdi.

    Seneca: "Bana ne kadar ilerleme kaydettiğimi soruyorsun. Kendi kendimle dost olmaya başladım." Bu gerçekten de büyük meziyet; ... emin ol, böyle bir adam bütün insanlıkla dost olabilir.

    Schopenhauer
    "Bugün kötü, yarın daha da kötü olacak ve en kötüsü olana dek de bu böylece sürüp gidecek."

    Çevresindeki insanlar onu düşkırıklığına uğrattığı için yazar olmuştu ama yazıyor olması, bir gün bir yerlerde birinin kendisini anlayabileceği umudunu hâlâ taşıdığını gösteriyordu. Aslında, kişiliğinin en gizli yanlarını kitapçılarda alışveriş yapan yabancı insanlara sunmanın bir çelişki olduğunu o da biliyordu:

    Tek bir insana söylemeye asla yanaşmayacağım pek çok şeyi bütün insanlara söylüyorum; en gizli düşüncelerimi öğrenmek isteyen en sadık dostlarımı kitapçıların tezgâhlarına yolluyorum.

    Tabii biz bu çelişkiye şükran duymalıyız. Konuşacak kimse bulamadıkları için kaç kişinin yazar olduğuna, bu yüzden kaç kitap yazılmış olduğuna şöyle bir bakarsak, kitapçıların yalnız insanlar için gidilebilecek en iyi yer olduğunu anlarız.
    Devamını Göster

    Belki meselenin temelinde yatan sağlam nedenlere tutunmak yerine sadece savunma duruşu alıyor; ancak başkaları haksız olduğumuzu söylediği zaman gerçekten de haklı olduğumuzu düşünerek rahatlıyoruzdur çocukça.

    Kırık bir kalbin tesellisi
    Arthur Schopenhauer: "Hiçliğin o keyifli dinginliğini yok yere bozan bir hata olarak nitelendirebiliriz hayatımızı".
    "Bugün kötü, yarın daha da kötü olacak ve en kötüsü olana dek de bu böyle sürüp gidecek."

    Bize en çok mutluluk veren şeyler büyük acılardan ayrı düşünülemiyor, en büyük keyiflerimizin kaynağında, garip bir biçimde bize en çok acı veren şeyler bulunuyordu.

    Yalnızca başkalarının düşmanca tavırları değildir bizi mevcut düzeni sorgulamaktan alıkoyan. Şüphe duyma yeteneğimiz içimize yerleşmiş bir inanç tarafından da baltalanabilir.

    --Seneca--
    Bilge kişi cüce gibi kısa boylu olsa da kendisinden nefret etmez, ama yine de uzun boylu biri olmayı arzular.

    Aşk... en ciddi işleri sekteye uğratır, hatta en büyük zihinleri bile karıştırır...
    Bazen sağlığımızı, bazen varlığımızı, mevkiimizi ve mutluluğumuzu feda etmemizi ister bizden.

    Bize en çok mutluluk veren şeyler büyük acılardan ayrı düşünülemiyor, en büyük keyiflerimizin kaynağında, garip bir biçimde bize en çok acı veren şeyler bulunuyordu.


    Toplumun baştan beri korkunç bir hata yapıyor olması, üstelik bu hatayı bir tek bizim fark etmiş olmamız imkansız gibi gelir bize. Şüphelerimizi bastırıp sürüyü takip ederiz çünkü kendimizi, o zamana kadar su yüzüne çıkmamış, kabul edilmesi zor hakikatleri bulup çıkaran bir önder olarak göremeyiz.

    Onaylanmadığı zaman kendine olan güvenini histerik bir biçimde değil akılcı temellere oturtarak yansıtmasını sağlayacak düşüncelerle donatmıştı felsefe Sokrates'i.

    Bilge insan yemeğin çoğunu değil, en lezzetlisini yemeğe bakar.


    Ancak her düşkırıklığının temelinde aslında aynı şey yatar: İsteklerimiz gerçekliğin o yıkılmaz duvarına çarpar.

    Montaigne
    "Benim sözünü ettiğim dostlukta, iki ruh kaynaşarak öyle evrensel bir bileşim oluşturur ki başlangıçta onları birleştiren mührün izleri bile görünmez olur.

    Eğer bir acıdan kaçınamiyorsak o acıyı çekmeyi öğrenmeliyiz.

    "Davranışları değerlendirirken önyargılı olmak yerine dikkatle akıl yürütmediydik."

    Bir düşüncenin doğruluğu, herkesin ona inanmasıyal ya da herkesin onu reddetmesiyle değil, bu düşüncenin mantık kurallarına uygun olup olmadığıyla belirlenir.

    Onaylanmadığı zaman kendine olan güvenini histerik bir biçimde değil akılcı temellere oturtarak yansıtmasını sağlayacak düşüncelerle donatmıştı felsefe Sokrates'i.

    Ancak her düşkırıklığının temelinde aslında aynı şey yatar: İsteklerimiz gerçekliğin o yıkılmaz duvarına çarpar.

    "Yaşam demek cesaret, hırs, onur, güçlü bir kişilik, espri anlayışı ve bağımsızlık demekti."

    Sokrates mahkeme önünde yargılanırken söylüyor
    Soluk aldığım ve aklım başımda olduğu sürece felsefeyle uğraşmaktan, size öğütler vermekten ve tanıdığım herkese doğruyu anlatmaktan asla vazgeçmeyeceğim.

    Montaigne
    "Benim sözünü ettiğim dostlukta, iki ruh kaynaşarak öyle evrensel bir bileşim oluşturur ki başlangıçta onları birleştiren mührün izleri bile görünmez olur.

    "Davranışları değerlendirirken önyargılı olmak yerine dikkatle akıl yürütmediydik."

    Eğer bir acıdan kaçınamiyorsak o acıyı çekmeyi öğrenmeliyiz.

    Herhangi bir topluluğun yarattığı normal tanımı akla uygun olanın yalnızca bir bölümünü kapsar; insan deneyiminin büyük bir bölümünü de adaletsizce yabancılığa mahkum eder.

    Seneca
    "En iyisi değiştiremeyeceğin şeyi kabullenmektir."

    Bir adam bütün dünyanın gözünde dahi olabilir; yine de karısı, uşağı olağanüstü bir yan görmez. Çok az insan ailesi tarafından olağanüstü biri diye nitelenmiştir.

    Niye? İşte, öyle seziyorum.
    Sezgi yoluyla elde edilen doğru, bir kaide üzerine herhangi bir destek kullanılmaksızın oturtulmuş bir heykele benzer. Sert esen bir rüzgâr bu heykelin devrilmesine yol açabilir.

    Atena için bir inek, Artemis ile Afrodit için bir keçi, Asklepyos için bir horoz kesmek gerekiyordu.

    Kendini Yetersiz Hissetmenin Tesellisi
    Anlaşılmaz bir düzyazı çoğunlukla entelektüelliğin değil tembelliğin göstergesidir; kolayca okunan bir yazıysa asla kolayca yazılmamıştır.

    Epikuros
    "Eğer insan ölüm üzerine mantıklı düşünürse, ölümden sonra bizi kaygısız bir uykudan başka şeyin beklemediğini anlardı."

    Seneca
    "En iyisi değiştiremeyeceğin şeyi kabullenmektir."

    Gerçek dostlar bizi toplumsal yaşamın sahte ölçütlerine göre değerlendirmezler; onların asıl ilgilendiği şey bizim kendi benliğimizdir. Bizim için duydukları sevgi, ideal anne babaların çocuklarına duydukları sevgi gibi, dış görünüşümüzden ya da toplumsal hiyerarşi içindeki konumumuzdan etkilenmez.

    "Düşüncelerinizin ya da yaşam biçiminizin yanlış olduğu, asla ve asla, çoğunluğun görüşleriyle ters düştüğümüz görüşünden yola çıkılarak kanıtlanamazdı." ( Sokrates)

    Bütün kaygılardan kurtulmak istiyorsan, korktuğun şeyin başına geldiğini düşün.

    "Ne denli az kavrarsan, o denli çok saygı göstermeye hazırsın."

    İyi bir çömlek ya da ayakkabı yapmak yalnızca sezgiyle olacak iş değildi; öyleyse çok daha karmaşık bir iş olan yaşamı sürdürme işi nasıl olur da öncüller ya da hedefler üzerine bir an bile kafa yormaksızın yürütülebilinirdi?

    Üniversite rektörlerinden daha bilge ve daha mutlu yüzlerce zanaatkâr ve çiftçi gördüm.

    Bazı şeyleri yapmak dışarıdan bakıldığında çok zor görünür gözümüze; bazı şeyleri yapmaksa nedense basit. Nasıl yaşamak gerektiği konusunda sağlam görüşlere sahip olmak ikinci kategoriye giriyor, çömlek ya da ayakkabı yapmaksa birinciye.

    Dostluk aslında başkalarının mantıklı diye kabul ettiklerine karşı kurulan küçük bir komplodur.

    Seneca
    Düşkırıklığına yol açan nedenler çok çeşitli olabilir -sızlayan bir ayak parmağından tutun da zamansız bir ölüme kadar pek çok şey bizi düşkırıklığına uğratabilir. Ancak her düşkırıklığının temelinde aslında aynı şey yatar:İsteklerimiz gerçekliğin o yıkılmaz duvarına çarpar.

    Bana ne kadar ilerleme kaydettiğimi soruyorsun? Kendi kendimle dost olmaya başladım. Bu gerçekten de büyük bir meziyet;...emin ol,böyle bir adam bütün insanlıkla dost olabilir.

    Yunanlar için köle sahibi olmak normaldi. İÖ 5. Yüzyılda yalnızca Atina sınırları içinde 8 bin ila 100 bin köle vardı; yani özgür olan her üç kişiye bir köle düşüyordu.

    Lucretius
    Biz insanlar, birer hasta adamız, hastalığın kaynağından habersiz.

    Bilgeliğe ulaşmak için çabalamak fakat hiçbir zaman budalalıktan tam olarak kurtulamamak, erdemli fakat sıradan bir yaşam sürmek yeterince büyük bir başarı aslında.

    Biz, hepimiz sandığımızdan çok daha zenginiz aslında.


    Gereksinimlerimiz psikolojik olduğu halde maddi şeylere, nesnelere yöneliyoruz... Kafamızı derleyip toplamamız gerekirken evimiz derli toplu görünsün diye raflar satın alıyoruz... Dost sıcaklığının yerini tutsun diye kaşmir hırkalar giyiyoruz...

    Montaigne nin Anlaşılması Güç Yazılar ile İlgili Düşüncesi:
    Zorluk, eğitimlilerin, öğrendikleri şeylerin boş olduğu anlaşılmasın diye hokkobazlık yapmakta kullandıkları, insanın aptal yanının da ödeme olarak kabul etmeye dünden razı olduğu demir paradır.

    Ne kadar alçakgönüllü olursa olsun, kendi yaşantımızdan, bu eski kitaplardan çıkarabileceğimizden çok daha derin, anlamlı sonuçlar çıkarabilirdik

    Sanat da felsefe de, Schopenhauerın deyişiyle, acıyı bilgiye dönüştürür.

    "Sağduyu", nasıl giyinmemiz, maddi açıdan hangi değerleri edinmemiz, kimlere saygı duymamız, hangi etiketlerin peşinden koşmamız ve nasıl bir aile hayatı sürmemiz gerektiği konusunda bizi yönlendirir. Herkesçe kabul edilen bu düzeni sorgulamaya başlamak, garip, hatta saldırgan diye nitelenmemize yol açacaktır.

    Schopenhauer
    "Evlilikte asıl istenen şey zekice sohbetlerle hoş vakit geçirmek değil, çocuk dünyaya getirmektir."


    intikam almaktan aciz olmanın adı "affedicilik"
    ( Kendilerini rahatlık dinine adamış Hıristiyanlar) Gerçekte istedikleri ama güçsüz olduklarından uğruna savaşmaya yanaşmadıklarını yeriyor, aslında hiç istemedikleri ama sahip olduklarını öve öve göğe çıkarıyorlardı. Güçsüzlüğün adı "iyilik", sünepeliğin adı "iyi huyluluk", düşmana boyun eğmenin adı "itaatkârlık", ve Nietzsche'nin deyişiyle,intikam almaktan aciz olmanın adı "affedicilik" olmuştu.

    İşte bu yüzden Seneca bize şöyle söylüyor: Asıl bilgelik, gerçekliği ne zaman kendi isteklerimize göre şekillendirebileceğimizi, değiştirilmeyecek olanı ise ne zaman kabulleneceğimizi bilmektir.

    Sanat da felsefe de, Schopenhauerın deyişiyle, acıyı bilgiye dönüştürür.

    Sokrates, bu karmaşık yapıya gereken saygıyı göstermeyen, görüşlerini formüle etmek için bir çömlekçinin sarf ettiği kadar dikkati bile sarf etmeyen ama nedense kendine çok güvenen insanlar karşısında cesaretimizin kırılmaması gerektiğini söylüyor.

    İşte bu yüzden Seneca bize şöyle söylüyor: Asıl bilgelik, gerçekliği ne zaman kendi isteklerimize göre şekillendirebileceğimizi, değiştirilmeyecek olanı ise ne zaman kabulleneceğimizi bilmektir.

    Evet, muhtemelen kötü şeylerle karşılaşacağız ama bunlar aslında korktuğumuz kadar da kötü şeyler değil.

    Ne kadar alçakgönüllü olursa olsun, kendi yaşantımızdan, bu eski kitaplardan çıkarabileceğimizden çok daha derin, anlamlı sonuçlar çıkarabilirdik

    Seneca
    Asıl bilgelik, gerçekliği ne zaman kendi isteklerimize göre şekillendirebileceğimizi, değiştirilemeyeceğinik olanı ise ne zaman sükunetle kabulleneceğimizi bilmektir.

    Eleştirinin değerli bir eleştiri olup olmadığı, eleştiren kişi ya da kişilerin nasıl bir düşünme sürecinden geçtiklerine bakılarak anlaşılır.

    Entelektüel bir münzevi olarak yaşayıp benzer bir biçimde düşünen insanlarla nadiren bir araya gelmek bizim kaderimiz.

    Montaigne nin Anlaşılması Güç Yazılar ile İlgili Düşüncesi:
    Zorluk, eğitimlilerin, öğrendikleri şeylerin boş olduğu anlaşılmasın diye hokkobazlık yapmakta kullandıkları, insanın aptal yanının da ödeme olarak kabul etmeye dünden razı olduğu demir paradır.

    Sokrates, bu karmaşık yapıya gereken saygıyı göstermeyen, görüşlerini formüle etmek için bir çömlekçinin sarf ettiği kadar dikkati bile sarf etmeyen ama nedense kendine çok güvenen insanlar karşısında cesaretimizin kırılmaması gerektiğini söylüyor.

    "Sağduyu", nasıl giyinmemiz, maddi açıdan hangi değerleri edinmemiz, kimlere saygı duymamız, hangi etiketlerin peşinden koşmamız ve nasıl bir aile hayatı sürmemiz gerektiği konusunda bizi yönlendirir. Herkesçe kabul edilen bu düzeni sorgulamaya başlamak, garip, hatta saldırgan diye nitelenmemize yol açacaktır.

    Eleştirinin değerli bir eleştiri olup olmadığı, eleştiren kişi ya da kişilerin nasıl bir düşünme sürecinden geçtiklerine bakılarak anlaşılır.

    Başkaları Bilmiyor Olabilir
    Aslında yaşam göründüğünden çok daha esnek, çünkü yaygın görüşler, genelde, hatasız çıkarımlar değil, yüzyıllardır sürüp giden entelektüel karmaşa sonucunda bugünkü konumlarına geldiler. Belki de şimdiki konularında olmaları için iyi bir neden yoktur, kim bilir?

    Normalde arkadaş ya da arkadaşlık dediğimiz, yalnızca bir şans ya da fırsat eseri tanıştığımız kişiler ve bu kişilerle kurduğumuz yakın ilişkilerdir. Bu türden bir ilişkide arkadaşlar birbirlerine destek olurlar. Benim sözünü ettiğim dostlukta ise, iki ruh kaynaşarak öyle evrensel bir bileşim oluşturur ki başlangıçta onları birleştiren mührün izleri bile görünmez olur.

    Kırık bir kalbin tesellisi
    Keyif almak istiyorsan hayattan,
    Değer vermelisin dünyaya.



    Düşüncelerimizin ya da yaşam biçiminizin yanlış olduğu, asla ve asla, çoğunluğun görüşleriyle ters düştüğünüz gerçeğinden yola çıkılarak kanıtlanamazdı.

    Biz de, ara sıra karanlığın içinde eşelenmeyi bırakıp göz, yaşlarımızı bilgiye dönüştürmek için uğraş vermeliyiz.

    Arthur Schopenhauer
    Bütün aşk maceralarının nihayi amacı bir sonraki kuşağın oluşturulmasından... insan ırkının gelecekteki varlığının sağlanmasından ve özel yapısının belirlenmesinden başka bir şey değildir.

    Normalde arkadaş ya da arkadaşlık dediğimiz, yalnızca bir şans ya da fırsat eseri tanıştığımız kişiler ve bu kişilerle kurduğumuz yakın ilişkilerdir. Bu türden bir ilişkide arkadaşlar birbirlerine destek olurlar. Benim sözünü ettiğim dostlukta ise, iki ruh kaynaşarak öyle evrensel bir bileşim oluşturur ki başlangıçta onları birleştiren mührün izleri bile görünmez olur.

    Seneca: "Tasmasından kurtulmaya çalışan bir hayvan, tasmasının boynunu daha fazla sıkmasına yol açar...Hiçbir tasma yoktur ki hayvan onunla yürümeyi kabullenmektense kurtulmaya çalıştığında boynunu acıtmasın. Ancak bizi canımızdan bezdirecek kadar kötü olaylarla karşılaştığımızda yapabileceğimiz yegane şeyin acılara katlanmak ve kaçınılmaz olana boyun eğmek olduğunu bilirsek teselli bulabiliriz. "

    Kendini Yetersiz Hissetmenin Tesellisi
    Aşağılanmaktan hiç de keyif almayan Montaigne alıntılara sığınmış ve Denemeler'in sonunda dokunaklı bir itirafta bulunmuştu:

    "Eğer biraz özgüvenim olsaydı, sonucu ne olursa olsun, bir tek kendi sözlerimi söylemek isterdim."

    İnsan ancak bir şeyin ne olmadığını anlama suretiyle onun tam olarak ne olduğu bilgisine yaklaşabilir.

    "Mutlu olmam için neye sahip olmam gerek?"

    Montaigne
    "Eğitim sistemimizin saçmalığına geri gelmek isterim: Bu sistemin amacı bizi iyi ve bilge biri haline getirmek değil; bilgili bir insan yapmaktı."

    ...anlaşılmaz olmak söyleyecek hiçbir şeyi olmayan için benzersiz bir korunaktır.

    Biz de, ara sıra karanlığın içinde eşelenmeyi bırakıp göz, yaşlarımızı bilgiye dönüştürmek için uğraş vermeliyiz.

    Normalde arkadaş ya da arkadaşlık dediğimiz, yalnızca bir şans ya da fırsat eseri tanıştığımız kişiler ve bu kişilerle kurduğumuz yakın ilişkilerdir. Bu türden bir ilişkide arkadaşlar birbirlerine destek olurlar. Benim sözünü ettiğim dostlukta ise, iki ruh kaynaşarak öyle evrensel bir bileşim oluşturur ki başlangıçta onları birleştiren mührün izleri bile görünmez olur.

    Herkes alışık olmadığı şeyi barbarca buluyor; hakikate ya da doğru akıl yürütme yöntemine ilişkin ülkemizde alışkanlıklardan, burada fikir üretilen fikirlerden başka ölçütümüz yok.

    Montaigne

    İnsan ancak bir şeyin ne olmadığını anlamak suretiyle onun tam olarak ne olduğu bilgisine ulaşır.

    Düşünmek kolay iş değildir.

    Montaigne'in de vurguladığı gibi gerçek aslında hepimize aynı mesafede mi duruyordu?
    Schopenhauer
    Hayatları, açlığın ve cinsel isteklerin giderilmesinden... sonu gelmez gereksinimler ile bunların karşılanması için bitmez tükenmez gayret arasında alınan... bir anlık hazlardan... ibaret.

    Schopenhauer: “Uzun zamandır şuna inanıyorum: İnsanın dayanabileceği gürültü miktarı ile zihinsel yetileri arasında ters bir orantı vardır... Kapıyı eliyle yavaş kapatmak yerine gürültüyle çarpan bir insan yalnızca terbiyesiz değil, aynı zamanda bayağı ve dar görüşlüdür... Ancak, düşünen canlıların bilincine, ıslık çalmak, kahkahalar atmak, bağırıp çağırmak, çekiçle ya da kırbaçla vurmak... vs. suretiyle dalıverme hakkını kendinde bulan bir tek kişi bile kalmadığında... uygar olabiliriz.”

    İnsan ancak bir şeyin ne olmadığını anlamak suretiyle onun tam olarak ne olduğu bilgisine ulaşır.

    Hayatın bize getirdikleri için gözyaşı dökmeye ne hacet? Hayatın kendisine şöyle bir bakmak bizi gözyaşlarına boğmaya yetmez mi ?

    Felsefenin görevi, biz gerçekliğin yıkılmaz duvarını aşmaya çalışırken, isteklerimizin mümkün olan en yumuşak biçimde yere inmesini sağlamaktır.

    "Yetenekten, doğuştan gelen becerilerden söz etmeyelim. Çok da yetenekli olmayan ama büyük olmayı başarmış o kadar fazla insan sayabiliriz ki. Bunlar bazı nitelikleri sayesinde büyüklüğü sonradan 'edinmiş', sonradan (bizim deyişimizle) 'dahi' olmuş kişilerdir; bu büyük insanları tanıyan hiçkimse onlarda böyle nitelikler bulunmadığını iddia edemez: Bunların hepsi de bir zanaatkarın ciddiyetiyle işlerine sarılmış, iddialı bir tavırla büyük bir yapıt ortaya koyma işine girişmeden önce işin küçük parçaları üzerinde yoğunlaşıp çalışmış, bunu yapmak için yeterince zaman ayırmış kişilerdir, çünkü bu insanlar göz kamaştırıcı bir bütünün yaratacağı etkiden çok, o bütünün küçük, ikincil önem taşıyan yanlarıyla uğraşıp bunları yaratmaktan keyif almışlardır."
    Friedrich Nietzsche

    Hastalığı iyileştirmediği sürece tıp bilimi nasıl faydasızsa, ruhsal acımızı dindirmediği sürece felsefe de o denli gereksizdir.

    "Bırakın filozoflar da para kazansın; bilgelik yoksulluğa mahkum mu yani?"
    Seneca

    "Yetenekten, doğuştan gelen becerilerden söz etmeyelim. Çok da yetenekli olmayan ama büyük olmayı başarmış o kadar fazla insan sayabiliriz ki. Bunlar bazı nitelikleri sayesinde büyüklüğü sonradan 'edinmiş', sonradan (bizim deyişimizle) 'dahi' olmuş kişilerdir; bu büyük insanları tanıyan hiçkimse onlarda böyle nitelikler bulunmadığını iddia edemez: Bunların hepsi de bir zanaatkarın ciddiyetiyle işlerine sarılmış, iddialı bir tavırla büyük bir yapıt ortaya koyma işine girişmeden önce işin küçük parçaları üzerinde yoğunlaşıp çalışmış, bunu yapmak için yeterince zaman ayırmış kişilerdir, çünkü bu insanlar göz kamaştırıcı bir bütünün yaratacağı etkiden çok, o bütünün küçük, ikincil önem taşıyan yanlarıyla uğraşıp bunları yaratmaktan keyif almışlardır."
    Friedrich Nietzsche

    ...Karısı Ksanthippe'nin huysuzluğu dillere destandı (niçin böyle bir kadınla evlendiği sorulduğunda filozof, at terbiyecilerinin en huysuz atlarla çalışması gerektiğini söylerdi).

    söylediklerimizi kimse anlamıyorsa söylediğimiz şeylerin bir anlamı Yok demektir.

    Hastalığı iyileştirmediği sürece tıp bilimi nasıl faydasızsa, ruhsal acımızı dindirmediği sürece felsefe de o denli gereksizdir.

    Kırk yaşından sonra...biraz olsun insanlardan nefret etmeye başladım.

    Düşünmek kolay iş değildir.

    'Varlıklı olmak öfkeyi körükler.'
    Seneca

    Epikuros
    Bir şey yiyip içmeden önce, ne yiyip içeceğinizi değil, kiminle yiyip içeceğinizi düşünün; çünkü yanında arkadaş olmaksızın yemek yemek ancak bir aslana ya da kurda mahsustur.

    İyi görüşler anlama yetisi olanların, kötü görüşlerse böyle bir yetiye sahip olmayanların görüşleridir...

    Montaigne
    Günlerimin çoğunu, her günün de çoğu saatini burada geçiriyorum.

    “Yaratıcılığımızı körükleyen en önemli şey, 'bu böyle olmak zorunda mıdır? Sorusudur...

    insana korku veren, kötücül diye nitelenen enerjiler, aslında insanlık için çalışan mimarlar, yol işçileridir.

    Stoacı filozoflar Zenon ve Khrysippos'ın kader hakkındaki benzetmeleri
    Bir köpek bir arabaya bağlandığı zaman, eğer arabanın peşinden gitmek isterse zaten tasması onu çekecek ve köpek arabanın peşinden gidecektir. Burada, köpeğin bu anlık hareketi rastlantısal olarak kaçınılmaz olanla örtüşecektir. Ancak köpek arabanın peşinden gitmek istemezse bile her durumda bunu yapmaya mecbur kalacaktır. İnsanlar için de durum aynıdır: İsteseler de istemeseler de kaderin kendilerine çizdiği yoldan ilerleyeceklerdir.

    Ve işte Nietzsche :)
    Sevdiğim insanların acı, yalnızlık ve hastalık çekmelerini, başkaları tarafından itilip kakılmalarını, hakarete uğramalarını dilerim -dilerim kendilerine karşı derin bir hörgörü duymadan, kendilerine güvensizliklerinden ötürü işkenceler çekmeden, yenilgilerin altında ezilmeden yaşayıp gitmezler.

    Tabii felsefesini inkar etmek şartıyla kendi hayatını kurtarabilirdi. Jürinin kendisini suçlu bulmasından sonra bile ölüm cezasından kurtarabilirdi ama o, jürinin görüşlerine karşı çıkmayı sürdürerek bu fırsatı tepti.

    Dışarıdaki gürültü patırtı hiç bitmeyebilir, yeter ki içimizden yükselen sesler bize rahatsızlık vermesin.

    İnsan varoluşuyla ilgili şöyle söylenebilir: ''Bugün kötü, yarın daha da kötü olacak ve en kötüsü olana dek bu böyle sürüp gidecek.''

    Dünyanın neye benzediğine ve başka insanların nasıl insanlar olduğuna ilişkin, tehlikeli olabilecek kadar iyimser fikirlere sahip olduğumuz için öfkeleniriz.

    Lucretius da, "isteklerimizi belirleyenin kendi duyularımız değil, sağdan soldan duyduklarımız." olmasından üzüntü duyduğunu dile getirmişti.

    “Yaratıcılığımızı körükleyen en önemli şey, 'bu böyle olmak zorunda mıdır? Sorusudur...
  • 304 syf.
    ·9 günde·Beğendi·8/10
    Burak Buramago - Kopyalanmış Adam

    "Bilgisayarın başından biraz önce kalktı. Hafif sarhoşluğu andıran bir keyifle odasının içerisindeki zift karası siyah berjer koltuğuna yayılırcasına oturdu. Telaşlı ve ağır bir şekilde dövülen mevzi gibi sırtını döven kayıtsız tere aldırış etmedi, ta ki altında çamaşır bulunmayan lavanta pembesi üstünü sırtına yapıştırana kadar, bir hışımla çıkarıp fırlattı. Geniş ve çenesine doğru incelen yüzü oldukça huzurlu, askılıkta zorla tutunan bir giysi gibi yüzüne yerleştirilen ince dudakları, dolgun olmayan yanaklarına doğru çoktan harekete geçip tebessüm dediğimiz şekli almıştır. İnsan, bunun adını neden tebessüm koymuştur. Bunun hakkında çok derin olmayan bir araştırma yapacak olursak dinozorların yok olmadan evvel son gördükleri şeyin, bu şeyin ne olduğu ne yazık ki bilinmiyor, onların geniş ağızlarını açık ve yayvan şeklinde bırakmış olması. Araştırmacılar, dinozor türünün yok oluş sırasında mutlu olduklarını tespit ettikleri için geniş ağızlarının açık ve yayvan şekilde olmasını mutluluklarına bir işaret saymışlardır, Tamamen saçmalık, fazlasıyla delilik. Bizler de insan türü olarak genellikle acıyla yoğrulup hüzünle servis edildiğimiz için yanaklarımıza yayılan dudak uçlarının, bizim mutluluğumuza işaret etmesinden başka bir seçeneği kalmıyor. Anlatıcı olarak bunu açıklamam gerekiyordu. Biz geri konumuza dönecek olursak Ragıp Çetin Hakkıgezen'in koltuktaki bu hali, bizim için şaşılacak bir durum değil. Biraz önce bilgisayar başında, zihninde ve bedeninde hafif tatlı bir esinti bırakan kızla tanışmıştı. Onunla yaklaşık iki saat mesajlaşmış, ne sesini işitmiş ne gözlerine konuk olmuştu. Anlatıcıya göre oldukça donuk, klişe ve bayağı geçen bu konuşma, Ragıp'a göre oldukça heyecan ve keyif verici şekilde gerçekleşmişti. Bunun temel sebebi ise şuydu, yüzünde hafif tatlı bir esinti bırakan kız, tıpatıp Ragıp gibi mesajlaşıyordu. Sokakta pamuk şeker satan amcadan pamuk şeker kapmak için fırsat kollayan çocuk edasıyla harfleri yutmuyor, bütün sesli ve sessiz harflerin hakkını verecek bir şekilde özenle yazıyor, noktalama işaretlerini ise resmen cümlelerin dip sosu olarak kullanıyordu. İşte tam bana göre bir kız olmaya aday, diye bağırdı birden Ragıp. İnce sayılabilecek sesi odanın her tarafında yankılandı, bir yere tüneyen kuşlar gibi kümelenip kısa süre içinde kayboldu. Kendini heyecan girdabında bir oradan bir oraya savuran yegane dürtü ise yarın onunla görüntülü olarak konuşacakları sözünü birbirlerine vermeleriydi.

    Anlatıcı fazla uzatmayı şu an sevemedi, biraz sabırsız. Yarın dediğimiz şey geldi çattı. Normalde yarın dediğimiz şey çok çabuk gelip geçmesine rağmen söz konusu roman veyahut bir hikâye olduğunda daha da çabuk gelip geçer. Anlatıcının elinde oyuncak olup hiçleşir. Aşk söz konusu olduğunda ise piçleşir, yani dün bugün yarın yoktur, An vardır. Neyse yarın geldi çattı. Saat yediyi vurdu, ikisi de bilgisayar başında hazır. Şu durumu ise biraz anlamak zor, Ragıp neden parfüm sıkıp bilgisayarın başına oturdu, Anlatıcı cevap veremedi. Konuşma midesi bulanan bir adamın öğürmesi kadar iğrenç, marşı basmayan bir araba kadar tekdüze, her gün güneşle uyanmak kadar sıradan, dünden kalma kızarmış balık kadar bayat geçti. Kime göre, tabii ki anlatıcıya göre. Diğer ikisi için nasıl geçtini bunu okuyan herkes arif olmasa bile bilir.

    Ragıp Çetin Hakkıgezen, ekranda gördüğü yüz karşısında dehşete kapıldı, bu durumu kıza belli etmedi. Görüşme bir saate yakın sürdüyse de bu durumu zar zor idare edebilmiştir. Görüşme biter bitmez çiftlerin birleşme sonrası orgazm olması gibi Ragıp'ın yüzünden terler boşandı. Peki hoş bir benzetme olmadı, susun, dinleyin. Onu dehşete düşüren şey Eylül'ün, buradan kızın adının Eylül olduğunu öğreniyoruz, tıpatıp kendine benzemesiydi. Resmen benim uzun saçlı ve pürüzsüz yüzlü halim, geri kalan her şey aynı, iyi de bu nasıl oluyor, insanlar çift yaratılmıştır deseler de ben bu lafın hemcinsler arasında bir kanun olduğunu sanıyordum diye iç geçirdi Ragıp.

    Günler geçtikçe Ragıp'ta kendinden geçti. Eylül'e limana demir atan bir gemi gibi bağlanmış, tıpatıp benzemeleri her ne kadar zihnini ve ruhunu tamamen kaplayıp sarssa da bu tuhaf ve neredeyse kusursuz benzerlik içten içe kendisine keyif ve ürpertici bir haz veriyordu. Nihayet akıllarına buluşmak gelebilmişti. Yarın öğleden sonra ikide şurada buluşalım, Tamam.

    Soyundular. Aralarındaki farklar şunlardı, cinsel organları, saçlarının uzunluğu. Ragıp buluşmaya tıraş olup gittiği için sakal ve bıyık bahsini açıp bunun da farkların üçüncüsü olduğunu belirtmeyi istemiyor olmalıydı anlatıcı. İkisinin de ağzını bıçak açmıyor, birbirlerine endişeli ve suçlayıcı gözlerle bakıyorlardı. Yine de insanoğlu gariptir, seviştiler. Fayda vermedi. Çırılçıplak tartıldılar, aynı. Boy, 172 cm, aynı. Algı olarak erkek için kısa, kadın için ideal bir boy ölçüsü olsa da algı gerçeklik ile sidik yarıştıramaz. Korku bütün benliklerini saniyeler içinde sardı. Biraz önce bedenleri birbirine kavuşan kendileri değilmiş gibi endişeyle dudaklarını kemirmeye başladılar. Hevesine ulaşmış bir çocuk gibi bakışlarını birbirlerinin bedenlerinden çekip en olmadık yerlere mesela gökyüzüne bahşeylediler. Korkunun oluşması için gözler ön koşuldur. Bir daha görüşmeyelim, Bence de, Bu durum fazlasıyla beni yordu ve tüketti, Beni de, Buluşmamız hataydı, Bir hata hakkımız vardı bitti, Evet bitti, Hoşça kal, Hoşça kal.

    Yorgun argın eve döndü Ragıp Çetin Hakkıgezen. Hemen yatağına uzandı. Bir, iki, üç, dört... Uyuyamadı, zihninde bir fare vardı, sürekli kemiriyordu. Ruhu mengenede parçalanıyordu. Tırnaklarını saç diplerine geçiriyor, hırsını onları çekerek gidermeye çalışıyor olsa da başaramamıştır. Kapı çaldı, gelen oydu. Evimi nereden buldun, Takip ettim, Defol buradan, Son kez konuşmamız lazım, Konuşacak bir şey yok defol. Çoktan içeriye girdi Eylül, siyah berjer koltuğa kuruldu. Ayakta mı dinleyeceksin beni otur, Elini ve dilini çabuk tut ve defol. Bir süre konuşmadan davetkar bir şekilde bakıştılar, sanki yeniden sevişmek istiyor gibiydiler ama buna yeltenecek enerji ve sıcaklık ikisinde de kalmamıştır, beden ve ruh kumandalarının pilleri tükenmiştir. Kapı çalıyor bakmayacak mısın, Çalar çalar gider boş ver, Ama alacaklı gibi çalıyor, Haklısın hemen bakıp geliyorum. Anne ne işin var burada, Ne o oğlum beni gördüğüne sevinmedin mi, Olur mu öyle şey anneciğim sadece şu an çalışıyordum pek müsait değilim, Anneni de kapıdan kovacak halin yoktur herhalde oğlum, Buyur anneciğim özür dilerim.

    Annenle beni tanıştırmayacak mısın, Defol buradan defol, Kendi kendine ne konuşuyorsun oğlum, Sorun yok anneciğim, Çabuk beni rahat bırak, annem burada beni zor durumda bırakma çık zihnimden, Tamam ama yarın görüşeceğiz değil mi, Söz veriyorum görüşeceğiz, İyi geceler, İyi geceler, Seni seviyorum, Seni seviyorum..."


    Buraya kadar okuduysan şunu bilmen gerekiyor. Kitabı bitirdikten sonra kağıdı kalemi elime alıp yarım saat içinde bir şeyler karalayıp, mini bir hikâye yazmak istedim. Yazmış olduğum bu hikâye, kitabın konseptiyle ve bende bıraktığı izlenim ile oluşmuştur. Ama korkmayın ana çerçevede kitap böyle başlayıp böyle bitmiyor, yani spoiler içermemektedir. Demek istediğim siz benim berbat hikâyeme bakmayın, kitabı alıp güzel bir şekilde okuyun :)

    Gelelim kitap incelemesine...

    Saramago'nun okuduğum ilk kitabı. Devamının geleceğini ümit ediyorum. Bu kitap zihnimde değişik tatlı bir esinti bıraktı. Hani hiç tatmadığınız bir yiyeceği tadarsınız ya o cinsten. Öncelikle ilk defa okumuş olmam hasebiyle yazarımızın üslubunu, karakterleri hiçbir noktalama işareti kullanmadan pata küte Allah ne verdiyse akıcı bir şekilde konuşturmasını ve kitapta nokta, virgülden başka hiçbir noktalama işareti kullanmadan sessiz sedasız yürümesini her ne kadar başlangıçta pek aşina olmadığım için garipsesem de alışınca keyif aldığımı ve oldukça akıcı bir şekilde ilerleyebildiğimi hissettim. Saramago'nun özgün bir edebiyat tekniğinin olduğu âşikar.


    İnsanlar gerçekten çift yaratılmıştırlar mıdır? Eğer böyleyse bu herkes için mi geçerlidir bazıları için mi geçerlidir?

    Eğer şu kısacık hayatımızda bize tıpatıp benzeyen biri karşımıza çıksa neler yaşardık, neler hissederdik? Hayatımızın akışı yatağını değiştirir miydi?

    Gerçeklik ile hayal olanı ayıran ince çizgi nedir? Bu çizgiyi kim belirlemiştir?

    Gerçeklik ile hayal olan bir ruhta birleşirse veya birleştiğini sanarsak neler olur? Buna kişilik bölünmesi veyahut gerçeğin ta kendisi diyebilir miyiz? Peki bundan sonra ne olacak, bedeni hangisi yönetecek?

    Eğer bu sorular ve yukarıdaki hikayem biraz da olsa dikkatinizi celp ettiyse bu kitap tam size göre.

    Diğer yandan kitap hakkındaki bilgileri tanıtım bülteninden ve saygıdeğer 1K okurlarının incelemelerinden edinebileceğiniz için tekrara düşmemek ve spolier vermemek adına incelememi burada noktalıyorum. Herkese iyi bayramlar diliyorum :)
  • İnsanın bu dünyada yaşadığı hiçbir mutluluk veya acının ilk andaki ateşli hâlini korumadığı, o ateşin zamanla soğuduğu veya üzerinin küllendiği kabul edilir genellikle. Bu bir bakıma doğrudur elbette, kabul edilebilir bir tarafı vardır ve iyi ki de bu böyledir. Düşünsenize, yaşadığınız bir mutluluğun meydana getirdiği o ilk çılgınlık derecesindeki coşkunluk hâlinizin başka hiçbir ahval ve şart gözetmeksizin biteviye devam ettiğini ya da sizi yese boğan, üzüntüye gark eden o meşum hadisenin ruhunuzda meydana getirdiği o kahredici tükenmişlik hissinin ilelebet sürüp gittiğini... Ben bu durumun genellikle insanın unutmak özelliğine atıfla izah edildiğine tanık oldum bu zamana kadar. Farklı bir izah da duymadım açıkçası, varsa da bilmiyorum. Edindiğim bu bilginin doğruluğu hususunda da bugüne kadar hiç tereddüt etmedim; doğrusu bunun farklı bir izahı olabilir mi gibi bir sorunun peşine de düşmedim. Ama bugün fark ettim ki, insanın bazı şeyleri doğru ve layıkıyla idrak edebilmesi için ilmel yakin değil hakkal yakin bilmesi gerekiyormuş. “Ateş”in varlığını okuyarak ya da görerek bilmekle onun içinde “yanarak” bilmek apayrı şeylermiş. Meğer insan ruhuna kıvılcımı düşen bir ateş, velev ki bu birbirine zıt sebepler vesilesiyle zıt minvalde olsun, alevlerini kaybetse bile etki özelliğini hiç yitirmezmiş. Ortalıkta görünen bir kül olmasa bile, o ateş, ruhuna düştüğü insanın son nefesine kadar kaderine etki etmeye devam edermiş.

    İki yıl önce tam da bu saatlerde, o gün için sonunun ne olduğu asla kestiremediğim, tahmin bile edemediğim ama her hâliyle insanı huzursuz eden bir telaşın, bir endişenin, bir korkunun içindeydik. Aslında günün gündüzünde her şey sıradandı. Memleketten birkaç gün önce dönmüş, yeni bir dönemin hazırlığının telaşına düşmüştük. Herkes gibi ben de kendi işimle meşguldüm. Bilgisayarımın başına oturmuş yapmam gereken işlere konsantre olmuştum. Öğle vakti yaklaşmak üzereydi. Birden, içine benim de dahil olduğum şu teknolojinin moda iletişim araçlarından olan Whats’App’tan art arda mesajlar düşmeye başlayınca, her bir mesajla yinelenen elektronik ses, bütün dikkatimin dağılmasına ve mecburen işimi bırakıp kendisine yönelmeme yetmişti de artmıştı bile. Mesajlar daha iki gün önce ayrıldığımız ablamdandı, birlikte geçirdiğimiz o değeri kıyas kabul etmez bir iki günü anı olarak kayda geçirmek için çektiği fotoğrafları gönderiyordu birer birer. Sonrasında konuştuk biraz, konuştuk dediysem yazıştık. Hâl hatır sorduk birbirimize. Ben ona ev halkının haberlerini iletirken o da bana kendilerinden haberler vermişti. Bir gün önce Konya’daki akrabalarının düğününe gitmişlerdi, gelirken kızlarını da getirmişlerdi, şimdi evde okumasını yeni öğrettiği enişteme Kur’an okutuyordu. Çok iyilerdi, sıkıntı yoktu. Bu şekilde sıradan konuşmalarla ve ev halkına gönderdiğimiz selamlarla tamamlamıştık yazışmamızı, meğer saat tam 12.30 itibariyle ilelebet nihayete erdirmişiz konuşmamızı.

    Öğle vakti yaklaşmıştı, ama biraz daha devam etmeliydim çalışmama. Nitekim de ettim. Bu arada öğle vakti oldu, hatta biraz da geçti, namaz kılınmalıydı, öğle yemeği için sofra kurulmalıydı. Ama benim kalkıp harekete geçmek gibi bir niyetim yoktu, bir anda üstüme büyük bir ağırlığın çöktüğünü hissetmiştim. Çareyi, kendimi önünde seyyar masamın, üzerinde de bir sürü kitabımın olduğu biraz da dağınık olan kanepeden alıp bomboş olan karşı kanepeye atmakta bulmuştum.

    Sahi insan nedir, nasıl bir varlıktır? Fiziksel olarak hiçbir değişimin gözlemlenmediği bir insanın ruh dünyasında bir anda nasıl fırtınalar kopar, ortalığı nasıl bir anda kasvet kaplar? Kısacık bir an diliminde bu değişme nasıl başlar? Bana bir şeyler oluyordu, tamam da bana ne oluyordu? Değişen neydi de kendi evimde, kendi odamda, kendi kanepemin üzerinde, kısacası gayet güvenlikli bir ortamda güvenle oturur olduğum hâlde neden birden kendimi sanki çok uzaklardaymışım, dünyanın hiç bilmediğim bir köşesindeymişim, üstelik kimim kimsem yokmuş da yapayalnız kalmışım gibi hissetmeye başlamış, sanki bütün bunlar gerçekmiş gibi bir de bir türlü kendisine hükmedemediğim göz yaşlarımın akmasına engel olamamıştım. Bir anda odaya giriveren oğlumdan, ona izahını yapamayacağım gözyaşlarımdan dolayı sıkılmış, fark ettirmemek için alelacele elime aldığım kitabın üzerine başımı eğmiş, güya kendimi gizlemeye çalışmıştım. Sonra “Yok, bu böyle olmayacak, en iyisi mutfağa gidip sofrayı kurmak.” demiş kalkmış soluğu mutfakta almıştım.

    Sofra hazır olmak üzereydi, ama habire kulağıma eşimin telefonunun sesleri geliyordu. İlkinde her ne kadar “Alo!” deyişini duymuşsam da sonrakilerde duyduğum sadece telefonun ve kapanan kapıların sesiydi. Eşimin hiç böyle âdeti yoktu, o hiçbir zaman kapalı kapılar ardında konuşma gereği duymazdı. Üstelik ben bu kadar sık gelen telefonların ne için olduğunu anlamak isteğiyle onun yanına gittiğim her seferinde eşim tavizsiz o odadan çıkıyor, başka bir odaya geçiyordu. Neden böyle yapıyordu? Sorduğum zaman da -bugün hiçbir şey hatırlamadığıma göre mutlaka öyle olmuş olmalı- geçiştirerek cevap veriyordu. Ben bir taraftan onun peşinde dolanıyor bir taraftan mutfaktaki hazırlıkları tamamlamaya çalışıyordum. Nihayet sofra hazırdı, ama eşime gelen telefonların ardı arkası kesilmiyordu. Yine telefonu çalıyordu, eşim telefonu aldığı gibi yatak odasına geçti, ben de arkasından gittim, niyet etmiştim, kapıdan dinleyecektim, ama bir anda “N’apıyorum ben?” dedim, “Bu bana yakışmaz, belki konuşulanları duymamam duymamdan daha hayırlıdır, belki duyduğum takdirde üzüleceğim bir mevzudur, belki öğrenmekle kaldıramayacağım bir yükü yükleneceğimdir…” Merak içinde olduğum hâlde geri döndüm, biraz sonra da o geldi, durgundu. Sordum tabi ki, arayan kimdi, ne diye aramıştı? Zorluyorum hafızamı, ama yine ne bir tek cümle ne bir tek kelime hatırlamıyorum bana cevap sadedinde söylediklerinden. Demek ki, ikna edici değildi, inandırıcı da değildi sözleri, bendeki sessizlik ise zannederim “Mevlam görelim neyler, neylerse güzel eyler.” kabilinden bir teslimiyetti.

    Zaman ilerliyor, eşimin, bulunduğu odadan bir diğer odaya geçerek yaptığı telefon konuşmaları da devam ediyordu. Nihayet benimle konuşmaya karar verdiğini anlamamı sağlayacak bir tavırla yanıma geldi, önce sakin olmamı, korkmamamı telkin etti. Ablamın kalp krizi geçirdiğinden bahsediyordu. Şaka yapıyor olamazdı, gayet ciddiydi. Ama kalp krizi de nereden çıkmıştı? Daha sayılı dakikalar öncesinde konuşmuştuk ablamla, çok iyi olduklarını söylemişti, üstelik onun kalple ilgili hiçbir sorunu yoktu! Olağanüstü bir şey mi olmuştu acaba, onu korkunç bir şekilde üzen… Eniştemle aralarında bir tatsızlığın olması ihtimal dahilinde bile olamazdı. Çünkü şayet ikinci evliliklere “ikinci bahar” gibi bir yakıştırma yapılıyorsa bunu en çok onların evlilikleri hak ediyordu. Eniştemin geçmişini bilemem, ama ablamın baba evinden telli duvaklı çıktığı ilk günden eşinden ayrıldığı vakte kadar kader onun payına hep imtihanın en çetin olanını reva görmüştü. Katlanılması zor bir hayattı onunkisi. Ama o her birimizin aklını, izanını zorlamayı göze alarak; emsalsiz sabrıyla, bitip tükenmek bilmeyen tahammül gücüyle yıllarca zor olanı başarmayı becermişti. Nihayetinde Rabbim, onun bunca yıl göstermiş olduğu sabrı karşılıksız bırakmamış, daha dünyada iken mükâfatını vermeye başlamış, dünyanın çeşitli lezzetlerinden ona da tattırmıştı. Şimdi çok mutlu olduğu yuvasında, sevdiği ve kendisini seven eşiyle birlikte hayatın yükünü omuzluyorlardı. Dolayısıyla ortada kavga gürültü gibi bir neden olamazdı. Nitekim olmamıştı da.

    Hazırlanmıştık, ablamın yanına gidecektik. Ama o kalp krizi geçirmemişti. Sobadan sızan karbonmonoksit gazından zehirlenmişti. Bulduklarında kalbi durmuştu. İlkyardım ekiplerinin müdahalesiyle kalbi yeniden çalışmaya başlayan ablam apar topar bulunduğu yerden Konya'ya getirilmişti. Hayat tecrübesi ne kadar farklı ve önemli bir şeymiş. Ben o vakte kadar ne yakınlarımdaki ne de çevremdeki herhangi bir kimsede hiçbir zehirlenme hikâyesine tanık olmamıştım. Bu sebeple soluğu hastanede aldığımızda orada bana ne söylenmişse saf gibi hepsine inanmıştım. Oksijen veriliyordu ablama, üstelik serum da takılmıştı. Vücudun bunları kabul ediyor olması hayra alâmetti. İnşallah iyileşecek, kısa zamanda kendine gelecekti. İnanmıştım, çünkü bana öyle denmişti. Yoğun bakım ünitesinde yanına vardığımda her tarafında kablolar bağlıydı. Sanki çok fazla yaklaşırsam oradaki düzeneklerden herhangi birine zarar veririm endişesiyle çok yaklaşamamıştım yanına. Geriden seyrediyor, bir taraftan da yarın kendine geldiğinde bizi telaşa düşürdüğü için ne kadar üzüleceğini tahayyül ediyordum. Çünkü onun en büyük korkularından biriydi, kendisi sebebiyle bir başkasının üzülmesi, zahmete girmesi, endişe etmesi. Hemencecik gülüveren yüzüyle nasıl da sanki suç işlemiş de affettirmek istermiş gibi bizim gönlümüzü almaya çalışacağını düşünüyordum. Bilemezdim, o kısacık sürede gördüğüm ablamın, onun nefes alırken gördüğüm son hâli olduğunu, onu son kez görüyor olduğumu... Yoksa öyle geriden bakar mıydım, koşup sarılmadan, öpüp koklamadan durur muydum?

    Ben hakikaten ne kadar safmışım! Doktorlar hastaneye birikmiş yığınla insanı "Sizin yapacak bir şeyiniz yok!" diye artık evlerine gönderdiklerinde biz de ağabeyimin evine gitmiştik. Annem de babam da çok üzgündü. Ama biz babamın değil her zaman annemin üzülmesinden çok korkardık. O sebeple annemin teselli edilmesi görevini de ben üstlenmiştim âdeta. Ama zor olmamıştı annemi teselli etmek, çünkü ben o kadar gönülden inanıyor ve konuşuyordum ki, ablamın neredeyse sabaha sapasağlam bir şekilde ayağa kalkacağını sanıyordum, annemi de ikna ediyordum.

    Ama öyle olmadı. Gecenin bir vaktinde ben, ablamın eski hâline kavuşacağı inancıyla onu orada öylece bırakarak evime, Aksaray'a döndüm. Çocuklar evde, dedim; sabah okulları başlıyor, dedim; ablam iyi olacak inşallah, dedim; şu an yapacağımız tek şey dua, dedim; dedim ve yola revan olduğumuz arabamızın içinde kendimi gecenin karanlığına ve sessizliğine teslim ettim.

    Eve geldiğimizde saat 2:30 civarındaydı. Oyalanmadan telefonumun alarmını namaz vaktini gözeterek ayarlamış, dua ve niyaz içerisinde ama kesinlikle huzurlu bir hâlde uykuya dalmıştım. Sabah ben alarm sesine uyandığımı sanacak, eşim gelen telefonlara bakacak, tekrar Konya'ya gitmemiz gerektiğinden bahsedecek, ben "Allah Allah, n'oldu acaba, ablamın kalp atışları mı zayıfladı yoksa!" diyecek, aklıma yine ablamın ölüm ihtimalini asla getirmeyecek, sakin bir hâlde çocuklara kahvaltı hazırlayacak, ortalıkta ivedi davranmayı gerektiren hiçbir durum yokmuş gibi onların karınlarını doyurması için elimden geleni yapacak, yola çıkmak için son hazırlıkları da tamamlayıp mantomu giyerken, tam da aynanın karşısındayken, eşimin çok cılız ve çok üzgün çıkan "Selma!" deyişini duyacak, ama dünden beri ilk kez, duyduğum bu ses sebebiyle yüreğime büyük bir korku hissi dolup bu sesi asla duymak istemeyecek, fakat ikinci Selma hitabından sonra acı gerçekle yüzleşecek ve maalesef ablamın vefat haberini öğrenecektim.

    Ben bilmezdim, kısacık bir âyetin gün gelip de belimin ipliğinin koptuğu bir anda dizlerime derman, gönlüme ferman olup beni ayakta tutacağını. Şimdi yazarken bile buz kesen elim titriyor ama yine imanla, aynı teslimiyetle dillendiriyorum; inna lillahi ve inna ileyhi râciûn.

    Mekânın cennet olsun, makamın âlî olsun canım ablacığım... Vefatının üzerinden tam iki yıl geçti, ama inan içimize zerk olan acı(n)ıdanhiçbir şey eksilmedi. Seni her daim hayırla anıyor, hayırla yâd ediyoruz. Sana kavuşacağımızı umuyor, o günü hasretle bekliyoruz...
  • 56 syf.
    ''Sana geldim içim ümitlerle dolu
    Beni sarhoş etme İstanbul,ne olur
    Bir gün ben de eririm caddelerinde
    Çürür kemiklerim adım unutulur''
    Otele adım attığınız anda ister istemez bir müşteri olarak kraliçe gibi ağırlama bekliyorsunuz sanki hayatta tüm beklentilerine karşılık bulmuşcasına. Lobide kayıt sırasını beklerken bekletilmenin özrü bile dilenmez iken hayattan özür dilerseniz bir anda. Çoğu şeyi hak etmezken ne kadar çok hayal kurduğunuz gelir aklınıza. Sizinle olmasa da yanınızda olmasını hayal ettiğiniz , tüm dünyayı dinlerken sizi duymayan , bütün seslere kapalı kulaklarınızın sadece onun kalp atışlarına açık olduğunu bildiğiniz sevgiliden de Özür dilerseniz. Senden Özür dilerim dersiniz '" hiç bir şey yokken o kadar çok hayal kuruyordum ki bilemedim yarının dünden önce geleceğini aklına ise hiç gelmeyeceğimi " ... Kayıt işleminiz bitince kolunuza takılan mavi bir bant ile her şeyin dahil olduğu bilinir konaklama mekanınızda, sınırsızdır hizmet de ikramlar da...Vaktiniz boldur artık öykünüzde sevdiğiniz ile uzun uzun cümleler kurmaya. .. her şeyin sınırsız olduğu bir mekanda illegal duygularınızla.
    ''
    ''Ezilmiş ellerimin arasında başım
    Bu yeryüzünde başka çarem kalmamış
    İşte gelip kapılarına dayanmışım

    Karşında yıkılmış bir duvar gibiyim
    Beni sarhoş etme, başım dönüyor
    Üstüme varma İstanbul, kederliyim. ''

    Bir kaç gün kalacağım bu yerde duramıyorum, bir başka yer bulmalıyım kendime. Adı konmamış bir şehrin ücra bir köşesinde yanımda sevdiğimin özlemini kokusunu alıp gitmeliyim kolumda sınırsızlık bandı olmadan yarım bırakılmış bir kadeh rakının kederinde hayatımdan af dilemeliyim. Hayal olacaklarını bildiğim halde durduramıyorum ya kendimi önce sevdiğimden sonra zavallı duygularımdan çaresiz kalbimden en son ise hiç gerçek olmayacak hayallerimden onlarca yüzlerce binlerce milyonlarca kez ;
    Özür diliyorum.
    https://www.youtube.com/watch?v=rSclFufeA4k
    Keyifli okumalar.