bazen sevdiğim bir şeyi anlatırken “hakkını veremeyeceğim” hissi çöküyor üstüme. bu kitap için de öyle. mevsimler dörtlemesinin ilki sonbahar’da da böyle hissetmiştim. onu yazarken de söylediğim gibi ali smith’in kafasını çok sevdim. bir şeyler yazmaya girişseydim, varmaya çalışacağım bir nokta olurdu onun kalemi.
kış’ta noel arifesinde bir araya gelmiş dört kişi ekseninde politikaya, aile ilişkilerine, iklim krizine, yalana ve gerçekliğe dair ustalıklı dokunuşlar var. hem çok akışkan hem de çok zengin. yazarın dili kullanma kabiliyeti kadar içeriği de öyle dolu dolu ki okurun tatmin olmaması imkansız. keşke orijinal dilinde okuyabilseydim diye düşündüm kitap boyunca.
smith’in kurgusunun tutkalı iki kitapta sanat ve politika. ilk kitapta pauline boty’nin eserleri üzerinde duran smith, kış’ta ise barbara hepworth’ün heykelleri ile tanıştırıyor okuru.
bu arada iki kitabı birbirine bağlayan gizli bağlar üzerine epey okuma yapmam gerekti. bariz iki bağlantıyı yakalamıştım ancak bir detay vardı ki (kartpostal diyor ve susuyorum) okuduklarım aracılığıyla fark edip iki kitapta tekrar açıp okudum.
böyle bir dil kullanımında çevirmene de büyük rol düşüyor, seda çıngay mellor da bu işi hakkıyla yapmış. emeği geçen herkesin eline, gözüne sağlık.
şimdi sırada ilkbahar