DUA, Sevda Şiirleri - Zeytin Ağacı'ı inceledi.
 19 May 23:31 · Kitabı okudu · 6 günde · 10/10 puan

Yine bir Ahmet Erhan yine bir ben.

"Ve şimdi gece, iki kişilik bu yalnızlık bize artık yeter de artar bile"

Ahmet Erhan'a iki özür borcum var. Senelerdir bıkmadan usanmadan dinlediğim oğul şarkısı ve de Gülşiir'in şarkısını Teoman diye benimseyip geçmişim. Biraz araştırmacı ruhum olsaydı Ahmet Erhan'la seneler önce tanışır ona bu kadar geç kalmamış olurdum. Onu tanımadan sevmişim demek. Sözler bir oğul’un anneye sözleriydi ki ben bir oğul bile değildim ama en çok dinlediğim şarkısıydı. Kan çekiyor dedikleri böyle bir şey sanırım.

Yazmadığım ne bıraktım Ahmet Erhan'a dair bilmiyorum ama ben yine yazarım sayfalarca hele bir de zamanlardan geceyse.

Bu kez farklı bir tarz kullanmış şiirlerde. Bir adam sevdaya kapılmıştı ve bu sevda kalpleri her şiirde bin parçaya bölebilme gücüne sahip olan, aşkla dağlayıp inim inim inletip en derin ücralara acılar salan bir sevdaydı.
Ahmet Erhan'ın sevdasıydı bu.
Yüzü suya dönüşen kadınına olan sevdası. Yaşama ilişkin umutlar arayan bir sevda. Yitik bir ülkeyi korur gibi seven bir adam ve bir deniz kızı vardı.

‘’Ve şimdi gece, soluğumu verdim içime’’ Şairin kalbini seyretmeye koyuldum. Sanki zifiri karanlıkta bir deniz kenarı gibiydi. Dalgaların taşlara vuruşundaki fısıltıları duyuluyordu sadece ayaz bir havada. Uzandım o yürekteki acının ateşini almak istedim. Yakmıştı ellerimi ve küllenmiyordu yalnız bir adamın umutsuz aşkı. Sevda buydu işte tıpkı gülşiir'de anlattığı gibiydi.

Ve gülşiir, gülsün şiir, gülüm şiir
Adına gül demişti oysa, oysa şiir hiç gülmemişti. Güldürmeyip ağlatan şiirdi. Aklımın almadığı bir yerlerde var olmayan birileri olmasa bile varmış gibi hissettirdi. Hem seviyor hem nefret ediyordum işte. Benim yıllardır yaşadığım duyguydu bu. Sanırım Ahmet Erhanı çekici kılan işte bu dizelerdi.

Dünyanın ölümünü görüyordum şiirin dizelerinde. Karanlık bir bozkırda ışıklar içinde akan bir tren kadar yalnızdık ve bu yalnızlık yetiyor artıyordu bile. Acı çekiyorduk. Yaşımız acıların yaşıydı. Acı neydi; bir beşikle, bir darağacının aynı ağaçtan yapılması değil miydi acı? Bir yaşamın doğuşu ve bir zoraki ölüm. Acı her yeri sarmıştı. Her aşktan böyle bir şiir kalır mıydı hepimize? Çarpar mıydı soluğumuz bir aşkın yıkık duvarlarına, eser miydi rüzgar sevdanın hüznünü dağıtmak istercesine.

Ve bir baba için

Ben baba acısı bilmem ama babamın acısını bilirim. Taşırım hüznünü. Her baba deyişimde gariplenirdi. Evet konuşurduk babamla iki bilge gibi. Karşılıklı bakışarak. Bazı şeyleri kavrayamasam da dinlerdim.
Nedir baba demek eksiği nasıl bu kadar hissedilir diye sordum.

Erkekler aslında çok güçsüzdür kızım. Tek güçlerini arkalarında dağ gibi hissettikleri babalarından alırlar. Babalarına güvendikleri için güçlü hissederler kendilerini demişti. Tıpkı Ahmet Erhan'ın dediği gibiydi işte "tökezlersem kaldır beni baba." Ve günden sonra babasız çocuklara baba olmak isterim. İmkansız olsa da.

Son olarak oğul.
Dünya sandığım bahçenin ayrık otları ve dikenlere büründüğünü gösteren şiir.

Yine abarttım değil mi? Siz okumayın Ahmet Erhan şiirine özel bir ruh vermek gerek. Veremeyen bilemez.

S. Ali, Hançer'i inceledi.
16 May 15:33 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 8/10 puan

Normal şartlar altında bir günde okunup, bitirilecek kitabı ancak iki günde bitirebildim. Notlar aldım, önemli yerleri çizdim, düşüncelerimi yazdım, yazara kendimce okurken sorular sordum ve bu şekilde bitti.

Okuduğuma değdi. Zaman kaybı olarak nitelendirilemeyecek kadar güzel bir kiap. Kitabı bitirmeye yakın şunu da düşündüm. Mutlaka devamı olmalı yani bir seri niteliğinde.

Önce kitabın kapağından başlayalım. Oldukça dikkat çekici bir niteliğe sahip bir resim var. 'Hançer' birliğinin bayrağı. Siyah arka plan ve beyaz yazı karakteri ile uyumlu bir çalışma ama keskin olmayan yazı karakteri ile yazılsa belki görsel olarak daha da hoş görülebilirdi diye düşünüyorum. Kapak sloganı ise 'Gökte Allah, yerde Hitler, Allahüekber'. Başka söze gerek yok.

Yakın zaman Türkiye'sini görüyoruz.

Zafer, görsel medyanın en önemli ayağı olan televizyonda başarılı işler çıkaran ve yaptığı haberlerle yerini iyice perçinleyen genel yayın yönetmeni. Aranan, istenen ve çoğu kişi tarafından da yerinde olmak için can atılan bir mevkiye sahip. Halkın nabzını iyi tutan haberlerle diğer kanallara fark atan ve ekibi ile iyi işler çıkaran ve reytinglerde hep başta olan bir kişi. Fakat kendi içi dünyasında fırtınalar
kopan, televizyondaki o başarıyı özel hayatına yansıtamayan ama çoğu kadının da gözü üstünde olan bir kişi.

Bir gün iş çıkışı arabasına binmeye çalışırken, yanına yaklaşıp, bir şeyler söylemek isteyen bir kadının bir anda yere düşmesi, apar topar hastaneye götürülmesi, kadının daha sonra kızıyla ilgili bir şeyler anlatması ve yardım istemesi üzerine gelişen olayları okuyacağız. Konunun dikkate değer olması ve kadına özel olarak yardım etmek istemesi bunu da ancak elinde bulunan televizyon sayesinde yapacak olması yüzünden, birden hiç beklemediği şeylerle karşılaşmasını okuyacağız. Gelişen olaylar neticesinde bir yerlerden tehdit edilmesi; gazetecilik aşkı ile konuyu daha da derinliğine araştırmak istemesi, olayları farklı boyutlara taşıyor.

Görsel ve yazılı basın içinde yaşanan, söylenen ve duyulan haberlerin akışı içinde bir 'kayıp kadın'ı bulma çabalarına tanıklık edeceğiz. Medya-hükümet ilişkilerine yakından şahitlik edeceğiz. Şu anda da hala etkisini yitirmeyen medyadaki
tasfiyeleri, atamaları ve birilerinin adamı olma peşinde koşanları okuyacağız.


Tanınan bir gazeteci hiç tanımadığı bir kişiye, kızını bulması için yardım edecek mi? Kadının kızı seçilmiş mi? Yoksa istemeden bir şeyler mi gördü? Gazeteci Zafer bu işi çözebilecek mi? Anasıyla kızı tekrar buluşacak mı? Kız nerede kayboldu? Bugünle dünü birleştiren nedir? Ya da birileri mi kaçırdı? gibi sorularla devam eden bir konuyu okuyacaksınız. Bir kaybolma olayı, iki kadın, bir olay ve bunları birbirine bağlayan nedir?


Gelen mesaj bir çığlık mı? Mesaj da yazan 'hançer' de nedir? Bu zaman diliminde kaç kişi 'hançer' kelimesini kelime anlamıyla biliyor ya da çağrıştırdığı siyasi anlamı?

Gazeteci Zafer, tutkulu ve kırık bir aşk hikayesiyle hayatını yaşarken bir anda karşısına çıkan olayları nasıl çözecek. Sevgili 'Gözdem' ile hayatın griliğine renk katan Zafer, bu tutkulu aşkı ne kadar devam ettirecek gibi soruların birbirini takip ettiği roman içinde dün, bugün ve yarın üçgeni altında yaşananlar anlatılmaya çalışılıyor. Medyanın bir takım eller elinde nasıl yozlaştırıldığından tutun da, gazeteci olmayan ama gazeteci kimliğini bir şekilde alıp ve bir yerlerin tetikçiliğini yapmak için dünyanın parasını alanların kısa da olsa bir hikayesi de var burada.

35.sayfadan itibaren konu bir anda başka bir boyuta geçiyor. Hitler, Himmer, Ribbentrop, Von Papen gibi kişilerde dünden gelip bugünün içine dahil oluyor.
2.Dünya savaşı, Almanya, Hitler ve adamlarını bu kitaba dahil eden şeyleri ilerleyen sayfalarda okuyacağız. Sonra bir bakacağız Müslüman nazi birlikleri kavramıyla karşılaşıp bunu çözmeye çalışacağız. Gerçek ile kurgunun iç içe geçtiği kimin kurgu kimin gerçek olduğunu sorularla çözmeye çalışacağımız bir bulmacanın içinde ilerleyeceğiz.


Medyanın kendi içinde yaşadığı sıkıntıları, içerden bir sesin dışarı aktarımı şeklinde okuyacağız. Acaba bu sıkıntıların sebebi tam ve özgür olamamasından mı yoksa
patron kavramından mı kaynaklanıyor? Eğer gazete ya da TV sahibi devletle iş yaparsa, bu bağlamda özgür haber nasıl olacak? Hükümetlerin ya da bir takım çıkar gruplarının istemediği haberler gazete sayfalarında ya da TV ekranında olacak mı? Zor.

Zafer de 'kayıp kadın' haberini yapmasıyla, hem içerden hem de dışarıdan gelen baskılar altında kendini ifade etmeye çalışırken, ağır baskılar
neticesinde kendi kalemini kendi kırmak zorunda bırakılışının hikayesiyle birlikte bir medya panoramasını da görmüş oluyoruz. Zamanla aykırı sesler veya farklı düşünceler yerine hep 'sahibinin sesi' olan kişi veya kurumların görüşlerinin 'genel düşünce' olarak yansıtılmasını hem kurgu hem de gerçekte okuyacağız.

Hitler ve ekibi. Hançer, Hançer kardeşliği gibi kavramlar, ilerleyen sayfalarda daha ayrıntılı bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bir genel kültür ve tarih bilgisi vererek, dünden bugüne bir köprü kurmaya çalışıyor. Dün bunlar vardı bugün bunlar var ve yarın isim değiştirseler de yine bunlar olacak diyor.
Dün şu kurumların içinde olanlar bugün farklı kurumların içinde ismi İslami de olsa ama hizmet etikleri yerin bu topraklar dışında olduğunu sıradan vatandaş
bilmese de onlara hizmet edenlerin çoğu bunun farkında, bilincinde diyor yazar.

Ortada kaybolan bir kadın ve onu arayan bir anne ve bunu çözmeye çalışan bir gazeteci. Hançer'de bir medya mensubunun içerden yaşadıklarının resmedilmesi yer alıyor. Bunu yaparken de 'kaybolan kadın' karakteri olayın ortasına oturtulup, etrafı dolduruluyor.

Okunması kolay, günümüz dili kullanılmış, akıcı, düşündürücü bir kitap. Tavsiye edilir. İlginç bilgilere rastlayacaksınız. Tarih ve siyasetle ilgili yayınları takip etmiyorsanız belki anlatılan dolaylı kavramın hayal mahsulü bir şey olduğunu sanabilirsiniz ama tamamen gerçektir.

Kaybolan kadını ararken siyasetin karanlık yüzüyle karşılaşmalar, dünden bugüne gelen siyasi atmosfere göndemeler yapıyor.

Hançer'den bahsedilmişken El-Hüseyni'den bahsetmeden geçilmez ve öyle de olmuş. Ortadoğu tarihi içinde mutlaka bu isim geçer. Filistin'de, İsrail'de, Ürdün'de, Suriye'de, Irak'ta yani kısaca bu coğrafyada adı sürekli geçen bir kişidir, el-Hüseyni. Osmanlı devrinde İstanbul'da askeri okulda okumaya gelen ve savaş çıkınca tekrar geri dönen, bir zamanlar Osmanlıcı sonradan İngiliz sevdalısı ve daha sonra da Alman sevdalısı olma sürecinde yaşananlara da kısaca değiniliyor. Ama bu kısım başlı başına bir konudur.

Kitapla birlikte İstanbul'un çeşitli semtleri arasında dolaşıp, tarihi, turistlik yerler olmasa da yine de İstanbul'un hatta artık eski İstanbul diye tarif edeceğimiz yerlerinde bulunan çeşitli mekanlara girip çıkacağız.

Kitap bittiğinde şunu düşündüm. Güzel bir çalışma ve hatta biraz daha uzatılabilirdi. Yani uzatmadan kasıt, tekrarlar değil, bazı yerler biraz daha ayrıntılı işlenebilirdi.
Dini siyasete alet edenlerin bir örneğidir esasında 'hançer'. Yani bu fikriyat, dış devletlere doğrudan veya dolaylı gönül bağlılığın bir sembolü de sayılabilir.


Medya dünyasında yaşanan olaylardan küçük kesitler sunuyor bize yazar. Mustafa Hoş bu kitabıyla Abluka, Çığlık, Big Boss kitaplarını harmanlayıp,
bir çatı hikayeyle siyasal islamcıların küçük bir kesitinden bahsetmiş diye düşünüyorum. Abluka kitabı ile medya dünyasında hem işletmelerin hem de kişilerin nasıl el değiştirdiğini görebiliyorduk. 'Tek Adam' sevdalısı bir takım kişilerin ülkeyi 'tek ses'e çevirmesinin de hikayesini burada okuyacağız.

Mustafa Hoş'un eline sağlık. Big Boss'u okuyup beğenmiştim. Abluka'ya şöyle bir üstten bakmıştım, Çığlık'a ise daha başlamamıştım ama yakın zaman da o iki kitabı da okuyacağım.

Ezcümle: Alın, okuyun ve okudukça şaşıracağınız bol miktarda konu olacağını da bilmenizi isterim. Ayrıca bu kitaptan sonra kendinizi bazı araştırmalar içinde de bulabilirsiniz.
Örneğin ben bu kitaptan çok çok önceleri Serdar Akinan'ın
Buzdağı Buzdağı kitabını da okumuştum ve orada ayrıntılı bilgiler mevcut. Ya da Soner yalçın veya Cengiz Özakıncı'yı okumak istersiniz. Ama ben uzun zamandır elimde olan Kudüs Müftüsü Kudüs Müftüsü Hacı Emin El- Hüseyni nün kitabını okudum. Onun da yakın zamanda incelemesini buraya yazacağım.

Iskender Pala'nin Yüce Efendileri Ve Mutlu Köleleri
Güncel sorunlarımıza idealleştirilmiş bir tarihten çözüm bulmaya çalışan kalem erbapları her dönem olmuş. En çok arz-ı endam ettikleri dönemlerse sistemin ideal insan-yurttaş tanımında değişiklik olduğu dönemler. “Ümmetten millete” geçerken bastıran tarihi roman dalgası, şimdi “milletten ümmete” geçerken yine oldukça popüler. Bu dalga, tarihle edebiyatın ilişkisinde her dem var olan problemleri de taşıyor, güncel problemleri de.
Ömer Türkeş, “Romana Yazılan Tarih” makalesinde, Hobsbawm'dan aktarıyor: “Belki de 'alt tarafı' bir roman deyip önemsenmeyebilir, ama tarihin yerine mit ve icat koymaya yönelik bu ve başka girişimler sadece kötü entelektüel şakalar olarak geçiştirilmemelidir. Zira okul kitapları, sinema ve televizyon filmleri, hikaye ve romanlar, popüler çizgi romanlar bu entelektüellerin üretimidir ve tarih ataların belleği ya da kolektif gelenek değildir. Tarih, insanların roman yazarları, din adamları, öğretmenler tarih kitaplarının yazarları, dergi makalelerinin editörleri ve televizyon programcılarından öğrendikleri şeydir.” Zamanında okuma yazma bilmeyen halka tarih nasıl kilise duvarlarındaki resimlerle öğretildiyse, şimdi de, çabuk sıkılan çağımız insanına, tartışma programları, TV dizileri ve bol aşk soslu tarihi romanlarla öğretiliyor. Satış rakamlarına baktığımızda bu konudaki en iddialı öğreticimiz İskender Pala.
Pala'nın anlattığı tarih, kahramanların yazdığı şanlı bir tarih. O şanlı kahramanlar tarihi yazarken sıradan fanilerse onların devletlü iradesinin önündeki hazan yaprakları gibi savrulup duruyorlar. Bugünün sorunlarını dahi öngörüp çözüm geliştirmiş olan bu kahramanlar, hata yaptıklarında bile bir takım “devlet etme” zorunluklarıyla davranıyor ve mutluluk dolu bir itaati de hak ediyorlar şüphesiz. O buğulu sesiyle birtakım vicdansızlıkları “zorunluluk” mertebesine yükseltiveriyor Pala. Yunus'un mezarına kimse gitmiyor diye gözleri dolacak kadar hassas olan bu adam, birden buz gibi bir itaatle konuşmaya başlıyor: “Efendim, şimdi dönemin şartları düşünüldüğünde, bu devir gibi değil tabii, devlet adamı olmanın zorunlukları var, (taht mücadelelerinde kardeşin kardeşi öldürmesi için)bünyeyi korumak için serçe parmak feda edilmiş, (Yavuz'un Alevi katliamı için)30bin-40bin diyorlar; değil efendim, en fazla 7bin. Onların da çoğu Şah'a gitmesinler diye kolları ve bacakları çapraz kesildiği için ölmüşler. Malum, dönemin tıbbı pek gelişmemiş...” Bu akıl yürütmeye bakıp da iyi kötü bir tarihsellik algısı olduğunu sanmayın Pala'nın. Yok. Zulmü “anlamak” için böyle zihinsel taklalar atarken diğer olguların tarihselliklerini kavramak için serçe parmağını bile oynatmıyor. İskender Pala’ya göre aşk, kadın, erkek, iktidar, namus, mutluluk Osmanlı'da neyse hala o ya da hala o olmadığı için sorun yaşıyoruz bugün. Dönüp orayı anlasak ve tekrar etsek sorunlarımız çözülüverecek.
Pala'nın kadına bakışı, ayrıca üzerinde durulmayı hak ediyor. Kadın'ı Allah'ın yarattığı dünya güzelliklerinden biri olarak görüyor. Şöyle diyor mesela: “Tanrı, büyük ve sonsuz gücüyle balçıktan, yanakları gelinciğe, göğüsleri beyaz güle benzeyen güzeller yarattı. Bu güzelliğin değerlendirilip sevilmesi için de aşıkların gönüllerine aşk ateşini yerleştirdi.” Kim bu aşıklar? Erkekler tabii. Yani bir yanda dünya var, bir yanda da koca gönülleriyle erkekler. Sürekli ağlayan, iç çeken, tek takdir edilecek şeyi güzelliği olan kadınlarsa bakılıp sevilecek, kaderleri hakkında başkalarının verdiği kararlara bir tür “gönüllü kulluk” geliştirecek varlıklar. Mesela saraydan kaçan bir cariyeyi anlatırken onun neden kaçmış olabileceğini anlayamıyor Pala. Çünkü bir cariyenin Sultan'ın odasındaki mutluluğunu “İçinde bir erkekle değil, bir devletle birleşmenin hazzını yaşıyordu.” diye tarif ediyor. Bir kadının mutluluğunu buradan tarif ettiğinizde “Saraya ait bir kadınla değil konuşmak, onun yüzüne bile bakmak bin bir çeşit sorgu sual gerektirirdi.” cümlesine, daha “saraya ait bir kadın” diye başladığınızda ne çok mutsuzluk sebebi yarattığınızı anlayamıyorsunuz tabii. Saray ahalisinin gezmeye çıktığı Hıdırellez günden bir sahne tarif ediyor Pala. Atlardan biri ürküp şaha kalkınca cariyelerden biri denize düşecek gibi olur. Cariyenin yakınındaki bir şair onu tutarak düşmekten kurtarır. “Hareme ait” bir kadına dokunur yani! Kendilerine geldiklerinde ise cariye korkudan bayılır, şair ise günahına karşılık diz çöker Sultan'ın önünde. Sultan'sa Pala'nın tüm sultanları gibi yüce gönüllüdür ve “Üzülme mollam! Bu hanımı sana bağışladım, helalin olsun.” der. Ve hemen orada nikah kıydırır ikisine. Eh, yoruma gerek yok...
Saraydaki entrikaları ise kadınlar ve iktidar sahibi olmayanlar yaratır şüphesiz. İktidar sahibi ise, iktidarı hak edecek yüceliğe kendiliğinden sahip biri olarak, tüm bunlardan uzaktır. “O yükseklerde bir adamdı, bu entrikaların pek çoğundan haberi hiç olmazdı.” Ama bir cariyesinin firarından haberi olsa, yine anlamak için kırk takla atarak doğal kabul ettiğimiz bir şekilde, “kendisine ihanet ettiğini düşünüp belki de erkeklik gururunun bütün incinmişliğiyle onu gözden çıkaracak, boynunun vurulmasını isteyecekti.” Alışık olduğumuz bir hassasiyet dengesizliği! Bir erkeğin/güçlünün gururu konusunda altın tartar gibi hassaslaşan terazi, kadının/ezilenin gururu söz konusu olunca odun tartan bir kantara dönüşüyor. Tuhaf bir güçlü olanla, iktidar sahibiyle empati kurma refleksi. Ve hemen biçimi gözden çıkaran, niyete odaklanan bir anlayış: Yaptım, ama hele bi' sor, niye yaptım!
Pala, genç nesle Divan edebiyatını sevdiren yazar olarak da tanınıyor. Divan edebiyatı kadar biçimin önemli olduğu bir alanda Pala'nın bu türü sevdirmek için kullandığı yegane yöntemse lise edebiyat öğretmenlerimizle aynı: Anlayabileceği dile çevir, sevecektir. Sorun yine aynı; sevmiyoruz çünkü anlamamışız. Her bölümün başında birkaç mısra paylaşıp altına da bugünkü Türkçeye çevirmek dışında hiçbir katkıda bulunmadığı açıklamalarını koyuyor. Bu fanatik içerikçiliği romanında da koruyor tabii. Dönüp dönüp aynı konuları işlerken ulaştığı doruk biçimsel yetkinlik olan Divan edebiyatını sevdirmek için romanlar yazıyor ama dönüp dönüp aynı konuları işlemek dışında bir benzerliği yok onunla. Biçimle hiç ilgilenmiyor Pala. Ne dilsel tutarlılık ne ritim. Bir yandan Farsça kelimeler kullanıyor, bir yandan “yeniden formatlamak” gibi hem yanlış, hem yersiz deyişler. Romanın merkezi olan Leyla İle Mecnun eserini, adını yazmaya üşenmiş gibi, L&M diye anıyor. Divan edebiyatını tanıtmak için yazılmış bir romanda insan onun katı biçimsel yetkinliğini arıyor, ama boşuna. Geldiği gibi yazılıvermiş gibi duruyor romanlar.
Tarihi romanların temel işlevi geçmişi anlatmaktan çok bugünü biçimlemektir. Pala'yı yazdıklarının gerçeğe uygun olup olmadığı noktasından eleştirmek anlamsız olacaktır bu bağlamda. Tüm diğer tarihi romanlar gibi onunkiler de bugüne ne yapmak istediğiyle eleştirilebilir ancak. Pala'nın söylemek istediği ise iktidarın kıymetli hassasiyetlerine itaatin ne kutlu bir görev olduğu.
Pala, aşkı ya da Divan edebiyatını değil, efendinin yüceliğini ve köleliğin “mutluluğunu” anlatan yazardır sonuç olarak. Vasat bir yazar olarak içeriğe yüklenir ve popüler bir yazar olarak malumat aktarmaya ve aşkı anlatmaya bayılır. Tehlike şurada ki, postmodernizmin hakikatsizlik evreninden geçmiş çağımız insanları tekrar Hakikat'in imkanına inanmaya başladığında dönüp bu vasat vaazcılara çarpmaktadır.
http://pelintemur.blogspot.com.tr/2016/03/

Hüseyin Toker, Madame Bovary'ı inceledi.
03 Nis 17:34 · Kitabı okudu · 19 günde · Beğendi · 9/10 puan

Dünyanın en çok referans gösterilen kitabıdır belki Madame Bovary. Kurmaca, özellikle de roman üstüne yazılan inceleme kitapları mutlaka bir kuple de olsa anar Madame Bovary'i. Gerek hem lisedeki hem üniversitedeki edebiyat derslerimizde gerek edebiyata dair okumalarımızda bu eserin romantizm akımını alaşağı ettiğini; romantik eserlerin okurunu kuru hayalciliğe sevk ettirip doyumsuzlaştırdığı savını çok yüksek bir sesle söylediğini öğrenmiştik. Bunun doğruluğundan kitabı okumadan emin olamazdım; okudum.

Kitabın asıl kahramanı Emma Bovary ancak kitap Emma Bovary ile başlamıyor. Emma'yı, "Bovary" yapacak olan Doktor Charles Bovary'nin çocukluğuyla başlıyor kitap. Merakla beklediğimiz, dünya edebiyatının en ikonik kahramanlarından biri olan Emma Bovary ile karşılaşmak için epey okumak durumunda kalıyoruz. Zaten Emma, Bovary olduktan sonra da bakışlarımızı ondan ayıramıyoruz. Her sayfada onun güzelliği, mutluluk arayışı, doyumsuzluğu ve bir noktadan sonra da ihanetleri karşılıyor bizi.

Kitabın özetini edebiyatla az biraz meşgul olmuş pek çok kişi bilir, aşağıya kendi özetimi geçeceğim:
***spoiler***
Gerçek aşkı ve daimi mutluluğu arayan genç, güzel bir kadın vardır, ismi Emma. Bir de kendisinden yaşça büyük karısı yeni ölmüş bir doktor vardır, ismi Charles. Bu ikisi zaman içinde evlenir, mutlu olurlar ama sadece kısa bir süre için. Emma evliliğin daha ilk günlerinde "Ne yaptım ben?" pişmanlığına tutulur bile çünkü Charles ile evlenince kavuşacağını sandığı mutluluk ve aşkı bulamamıştır. Hem kocası da pek onun frekanslarında değildir zaten. Ne sanattan, edebiyattan anlar; ne partilerde, eğlencelerde gözü vardır. Bu sebeple Emma mutluluğu, her geçen gün gözüne daha çirkin ve kabaca gelen kocası dışında başka erkeklerde arar. Bu arayışlar sonuç verecektir çünkü Emma her erkeğin dikkatini celbedecek denli güzel ve çekici bir kadındır. Başlarda içinde hafif pişmanlıklar peyda olsa da zamanla bu pişmanlıklarını bastırır Emma. Onu çok seven, onun için her fedakarlığı üstlenen kocası ise her şeyden bihaberdir. Emma'nın tüm bu zevk arayışı, sefa arzusu aileyi maddi anlamda da çöküşe uğratır çünkü kasabanın tefecisi, Emma'nın lükse ve zarafete olan düşkünlüğünü çok iyi değerlendirip onu büyük şekilde borçlandırır. Yasak ilişkileri de bir süre sonra tat vermez olur. Ne evinde, ne kaçamaklarında kitaplarda okuyup yaşamak istediği mutluluğu bir türlü bulamayan Emma, tefecinin yarattığı ekonomik buhranı da kaldıramaz ve kendini arseniğe verip hayata veda eder.
***spoiler***

Kitabı okumadan önce kitap hakkında duyduklarım kafamda bir çerçeve oluşturmuştu. Emma Bovary'i salt cinsel tatminini sağlamak için her gün başka bir erkekle beraber olan hafif bir kadın olarak düşünüyordum ancak okuyunca durumun tam olarak bu istikamette olmadığını fark ettim. Emma Bovary okuduğu kitapların çok fazla etkisinde kalıp gerçekle bağını seyrelten ve bir roman kahramanı kadar şatafatlı bir aşk yaşamak isteyen toy bir genç kızdan başkası değilmiş. Yine de bu, yaptığı yanlışların gerekçesi olamaz.
Yine kitabı okumadan önce bunaltan ve sayfa atlama isteği uyandıran betimlemeler olduğunu düşündürmüştü bana duyduklarım ancak betimlemeler hiç de eğreti, gereksiz ve usandırıcı değildi. Yer yer Emma'yı anlamak, savunmak istiyoruz ancak bazen de öyle şeyler yapıyor ki yüzünü göresimiz gelmiyor.

Elif Sabır, Cümlemiz'i inceledi.
23 Mar 21:38 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · Puan vermedi

Hayattan tat almayı ve yaşamayı böylesine sevip aynı zamanda öte dünya hasretiyle yanıp tutuşmak az insanın marifeti olsa gerek...
Yaşadıklarını şiirlerinde yakalamak pek tabii mümkün.
Kendisi başlangıçta, yaşamaktan bıkmış ailesine kavuşmak için toprakla sulh imzalamış ve adeta genç yaşında ölümü dilenmekte Allah'a...
Bir aile kurup, gönül dünyasına beşeri aşkı dahil edince de onun hayattan zevk alınacak bahisler üzerine kalem oynattığı aşikar...
Hülasa-i kelam, Ziya Osman Saba tüm sevinçleriyle, hüzünleriyle, nefretleriyle, özlemleriyle 47 senelik ömrünü müşahede fırsatı sunuyor bizlere...

zeyneb, Aylak Köpek'i inceledi.
 13 Mar 21:47 · Kitabı okudu · 3 günde · 8/10 puan

Kör Baykuş’tan sonra bu incelemeyi artık The Sixth Sense filminde “I see dead people.” diyen çocuğun kafasıyla yazıyorum. Beynim hala hafif dumanlı fakat bu sefer daha iyi gibiyim. :)

Ne kadar Kör Baykuş’a önce inceleme yazmış görünsem de aslında yazarın öykü dilini tanımak ve uzun öyküsü –yada roman olan Kör Baykuş’la kıyas yapmak için öncelikle kısa öykülerden oluşan Aylak Köpek kitabını okumam gerektiğini düşündüm. İki okumamın sonundaki düşüncem: Yerinde bir karar vermişim. Çünkü Kör Baykuş’tan sonra Aylak Köpek’teki öyküler kafamda daha iyi oturdu yerine.

Başka iki kitap arasındaki anlatım ve üzerimde yarattığı etkiyi, ardından Aylak Köpek kitabındaki öykülere dair görüşlerimi belirmek istiyorum.

Aylak Köpek’te okuduğum hikayeler yine insan psikolojisi temelinde seyretse de çoğunlukla gözleme dayalı bir kurguyla harmanlanmış olduğu aşikar öyküler. Bu bağlamda yazarın gözlem gücünü ve gözlemlerini kurguya aktarmadaki becerisini hayli güçlü buldum. Belki kısa öykü okumayı daha çok sevdiğimden olsa gerek ben Aylak Köpek kitabını Kör Baykuş’a nazaran daha bir keyifle okudum. Kör Baykuş’ta ise yazar bana göre o zamana kadar içinde biriktirdiği ve anlatamadığı, anlatsa başına bela olacak tüm düşüncelerini ustalıkla belirlediği imgelerle çözülmez bir ağ ile sunmuş okura. Hoş, ne kadar üzeri örtük bir anlatım yapsa da ülkesinin yasaklı yazarı olmaktan kurtaramamış kendini. Aylak Köpek'teki öyküler bana ne kadar yakın dursa da Kör Baykuş, şimdiye kadar okuduğum zirve kurgulardan.

Gelelim Aylak Köpek’teki öykülere. Kitap toplam yedi öyküden oluşuyor ve bu öyküler aslında çok da “hah bunu okudum, şimdi sıradakini okuyayım.” dedirtecek öyküler değil aslında. Şöyle söyleyeyim; tavana baktırıyor. Bir süre üzerine düşünüp, külünü üzerinizden silkeleyip, sonraki öyküye geçeceğiniz tozlu öyküler bunlar. Uyandırdığı hissiyat bu, peki kurgu? Bana göre yedi öykü de yedi farklı temel ve deneme üzerine oturtulmuş.

1. Aylak Köpek: Tam bir hayvan psikolojisi tespiti. Siz hiçbir hayvanın duygularıyla empati kurdunuz mu? Cevabınız hayırsa mutlaka okuyun bu öyküyü. Öyle güzel anlatmış ki yazar Pat’ın ruh halini, bir anda onunla hemhal oluyorsunuz. Vicdana dokunan bir öykü. Müthiş keyfi aldım okurken.

2. Kerec Don Juanı: Güçlü kadın-pasif erkek-Behlül bakışlı Don Juan. Bu öyküdeki esas adamımız Hasan. Ben onun karakterini biraz Kör Baykuş’taki anlatıcıya benzettim. Hasan, uzaktan ilgi beslediği bir artiste sonunda açılır ve onunla birlikte olur. Bu kadın ona göre çok masraflı bir ve biraz bulunduğu ortam hasebiyle de rahat bir kadındır. Tüm kusurlarına rağmen Hasan ona tüm kapılarını açmıştır. Dilerse evlenmeye bile hazırdır. Bu birliktelikte beklenen son bağıra bağıra gelir fakat Hasan bunların hepsine kör ve sağırdır.
Bu öyküde dikkatimi çeken mevzu çocukken Hasan’a takılan “hamal” lakabıydı. Öykünün ilerleyen kısımlarında yanlış anlamadıysam, Hasan kadın hakkında ne kadar, “Onun masrafı çok olur.” (sf.21, YKY) diye yakınsa da arkadaşına, esas kadının verdiği parayla geçinir, onun gönlünü hoş eder. Bir nevi kadının parasıyla onun hoşuna gitmeyen tüm yükünü taşır. Kadının istediği gibi kullandığı, tepesi atınca aşağıladığı hamalına dönüşür.

3. Çıkmaz: Kuvvetli bir erkek dostluğu. Öykünün teması ismi üzredir. Ben bu öyküdeki ana karakter olan Şerif’i biraz Sadık Hidayet’le özleştirdim. Şerif’in içe kapanık ruh halini, yaşadığı derin yıkım ve bir tesadüfle içine düştüğü çıkmaz. Bu öyküde Şerif’in sürekli dilinde döndürdüğü “Bir tesadüf olsa gerek!” cümlesini unutamayacağım.

4. Katya: Anı temelli bir öykü. 1. Dünya Savaşı’nda Sibirya’da esir alınan Avusturyalı bir mühendisin yaşadığı bir olayı anlatıyor. Diğer öykülerde geçen mekanlar olağanken bu öyküdeki esir kampı ortamı kafamızda yeni bir mekan imajı belirlemek adına farklı olmuş bence.

5. Taht-ı Ebu Nasr: Mumya-büyü-aşk-mucize. Kitapta en beğendiğim ve buhranlı kişi psikolojisinden ayrılıp fantastik bir temele oturmuş, bolca tutku dolu bir öykü. Bu öyküde en çok beğendiğim kısımlar ise profösörün “mucize”ye dair düşünceleri ve Simuye’nin Horşit’e olan tutkulu(!) aşkı. Öykünün sonunda kafamda oluşan şu cümle, üzülerek de olsa kabul ettiğim gerçekti : Vuslat vuku bulduğunda aşk sona erer. Burada Kemal Sayar’ın aşk üzerine ettiği şu kelam öykünün temasını özetliyor aslında:
“Bizi etkileyen aşk öyküleri kuşkusuz vuslatın bir türlü gerçekleşemediği öykülerdir ama aşk bir manada sevgiliyle buluşma, sevgilide eriyip yok olma arzusunu da içermez mi? Aşkın kavuşamayışla gerçek kıvamını bulduğu yolundaki genel görüş, kanımca tartışılmaya muhtaçtır. Tanrısal aşk için bu önerme kuşkusuz açıklayıcı bir değer taşıyor ama 'romantik aşk' vuslatla anlamlanıyor: Sevgilinin yüzünde kendi yüzümü seyretmek için onunla beraber olmam gerekir. Vuslat bir imtihandır, aşkın mihenge vurulduğu yerdir orası, kim ki sevdiğinden vuslatla uzaklaşır, o zaten bir yanılsamaya tutunmuş demektir.
Vuslatladır ki romantik aşkın efsunu bozulur, artık kendi narsisistik arzularımızı yansıttığımız bir kendilik nesnesi değildir karşımızdaki, hata ve günahlarıyla, etten, kemikten ve ruhtan bir varlıktır. Aşk, vuslat vuku bulduğunda hala oradaysa aşktır"

6. Tecelli: Kitapta sanırım tek sevemediğim öykü. Sanki biraz kaş yaparken göz çıkarma, ya da ava giderken avlanma gibi bir durum söz konusu.

7. Karanlık Oda: Kitabın son ve beni en çok çarpan öyküsü. Esas karakterimiz biraz Dostoyevski’nin Yeraltı Adamı gibi. Fakat yeraltı adamına nazaran fazla trajik, fazla depresif. Bu öyküdeki odanın şekli, anne karnı, cenin pozisyonu diyalogları unutamayacağım sahnelerdendi. Mutlaka okuyunuz.

Biraz uzun oldu biliyorum fakat kitaptaki her öykü içine inilmesi güç, derin bir kuyu gibi. İşbu sebeple Hidayet’in kurgu gücünü çok sevdiğimi söyleyebilirim. Tek eleştireceğim nokta dilin akmaması, bu çeviriden kaynaklı mı yoksa okurken kafanızda yarattığınız o ortamla mı alakalı bilmiyorum. Ama Sadık Hidayet sevdiğim ve önerebileceğim yazarlar arasına girdi diyebilirim.

Etkinliği düzenleyen NigRa 'ya tekrar teşekkür eder, bu vesilelerle yeni yazarlar keşfetmek temennisi ile;
keyifli ve keşifli okumalar dilerim herkese :)

Kemal Sayar'ın alıntısı için kaynak: http://fahl.blogcu.com/...la-oradaysa/11241537

Umre, Martin Eden'i inceledi.
04 Şub 02:13 · Kitabı okudu · 10 günde · Beğendi · 8/10 puan

*** spoiler içerir***

Her okuyucunun burada kendini başkahramanla bir tuttuğu ya da kısmen de olsa kendini bulduğu bir kişi var: Martin Eden.

Martin Eden'ın kendini bir amaca bağlayıp uğruna çok şey feda ettiği bu yolda aşkından istediği tek bir şey var aslında: onu olduğu gibi sevmesi. Her insanın kendi içinde oluşturduğu bir dünya, birtakım kurallar, bazı şekiller ve sonsuz istekler var. Karşıdaki kişi bizim kurallarımıza uymalı, isteklerimizi karşılamalı, istediğimiz gibi şekillendirmeliyiz ki sevebilelim. Çünkü onun kendi istekleri, alışkanlıkları olamaz. Evet, Ruth burada tam da bunu yapıyor. Elinde şekillendirebileceği bir erkek var ve elinden geleni yapıyor. Kendisinin öğrenilmiş burjuvalığından olsa gerek, Martin'e olan aşkı burjuvanın kurallarından ileri olamadı hiçbir zaman. Burada dikkat çekilmesi gereken bir yer daha var: insan kendisinde olmayana kapılıp gidiyor. Martin, kendi hayatındaki gürültü, sevgisizlik ve ağır iş içinde büyümüş ve burjuvanın o sessiz daha sevgidolu ve daha insani yaşamlarına özeniyor. Ruth'a gelecek olursak; kendisinde olmayan o güç olana doğru koşuyor, çeken şey güç ve şekillendirme iç güdüsü.

Martin'in odağına bakarsak burada şöhret basamaklarını tırmanmak mümkün ancak sıkıntılı bir dönemden geçiyor. Çoğu insanın başında pes edebileceği bir noktada Martin geçmişte de yılmadığı gibi yine devam ediyor yoluna. Asıl anlatılmak istenen son 80 sayfaya sığdırılmış, olayların seyri birden değişiyor ve her şey çabuk gelişiyor. Garip gelen Martin'in kitabın başında başlayan, uğruna bu yolu seçtiği biricik aşkı Ruth'un terkedişinin ve kendisini anlayabilecek tek arkadaşı Brissenden'ın ölümünü kolay atlatışı oldu. Ama yine de bunun kolay olmadığını girdiği hayata doymuşluk ruh haline bağlayabiliriz diye düşünüyorum. Martin'i bu duruma sokan olaysa; herkesin bu yolda ilerlemesine karşı çıkması, ona kapılarını kapatmalarından sonra işlerin iyi gidip de Martin'in ününe ün katmasıyla beraber herkesin onu sofrasına davet etmek için seferber olması. Martin hiç değişmemişti. Yazdığı yazıların, şiirlerin sadece yeri değişmişti. Evet, insanlar paraya, şöhrete, kıyafete önem veriyordu ve Martin onlar tarafından şimdi kabul görüyordu. Ancak şöyle bir söz var: gecikmiş adalet; adalet değildir.Bu yüzden bu kabul görme artık bi önem teşkil etmiyordu. Martin bu yolun başındayken asıl o zaman yemek yemeye ihtiyacı varken neden şimdi? O zaman desteğe ihtiyacı varken neden şimdi? Burjuva sınıfının gerçek yüzünü gördükten sonra onların içine giremiyor ancak önceden bulunduğu işçi sınıfıyla da arasındaki kitaplar kadar uçurum olduğu için de geri dönemiyor, dönmek de istemiyordu. Tam bu noktada tükenmişlik sendromu baş gösteriyor. Mutsuz insanlar kendini nasıl uykuya verirse Martin de uykuya doyuyor, gerçek dünyaya geldiğinde yapacak hiçbir şey bulamıyor çünkü yapmaya değer bir şey bulamıyordu. Bu durumdan onu kurtarabilecek bir şiir var ki burası benim için kilit nokta. Seni istediğini yapmaya başlatan şey hangi şeyse bitiren de odur. Kitabın başında Ruth ile konuşması, dünyayı algılaması, bir amaca yönelik hayata atılması Swinburne'nın şiiri ile başlamıştı. Yine Swinburne ile de bu algılama bitti. Kendisine çıkış kapısı olarak gördüğü şiir ile bu yazıyı noktalamak isterim:

Bunca şevkle tutunmaktan hayata,
Serbest kalmış korkudan, ümitten,
Kaçar ve şükrederiz tanrılara;
Bu lütuf geldiyse hangisinden.
Bir canlı sonsuza dek ömür sürmez
Ölü adam hiçbir zaman dirilmez
En yorulmuş nehir bile dinlenmez
Denize ulaşmadan salimen.

Oğuz Aktürk, Bir Başka Din Tasavvuf'u inceledi.
31 Oca 21:06 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 9/10 puan

Ali Şeriati'nin bir zamanlar dediği gibi bu sefer sizi ben rahatsız etmeye geldim.

Öncelikle günaydın, sistemin masalına kısa bir süreliğine ara vermek isterseniz, hoşgeldiniz.

Cemre Demirel (blogger adıyla Michael Sikkofield), ilgi alanları olan din, felsefe ve ezoterizm hakkında yazılar yazdığı Türkiye'nin en fazla okunan şahsi blog sayfasına http://michaelsikkofield.blogspot.com.tr sahip olan sadece bir insandır. "Sadece" kısmını özellikle vurguladım ki bu kitapta eleştirilen ve kendisini insan statüsünden şeyh, mürit, veli, alim, artık adına ne demek isterseniz statüsüne sokmaya çalışan ve arkasında milyonları da beraberinde sürükleyen Mevlana, Yunus Emre, İbn Arabi, Hallac-ı Mansur, İmam Rabbani, Ahmet Yesevi, Cübbeli Ahmet gibilerin nasıl büyük bir uyutma planı olduklarını anlayabilelim.

Rahatsız olmadınız mı? Durun daha incelemeye başlamadım bile.

İncelememe Mesnevi gibi vahiy kategorisi dışında bir kitabın 1953 basımı önsözünde "Mesnevi, Alemlerin Rabbi'nden inmedir.", 2007 basımı önsözünde ise "Mesnevi, alemlerin Rabbi tarafından indirilmek hasebiyle onun önünden ve ardından batıl, yol bulamaz.", Milli Eğitim Basımevi'nden çıkmış 2.baskısının 4. cildinde ve 1852-1854. beyitlerinde "Bu, ne yıldız bilgisidir, ne remil, ne de rüya... Tanrı, doğrusunu daha iyi bilir ya, Tanrı vahyidir!" gibi cümlelerin geçmesiyle Mevlana'nın açık seçik Allah'tan vahiy aldığını belirterek yazmış olması, fakat bazı tasavvufçuların insanlara karşı bunu "gönüle inmek", "gönül vahyi" ile yumuşatmaya çalışmasıyla başlıyoruz.

Hz. Muhammed'in ölümünden yıllar sonra İslam'a sızan tasavvuf hakkında neler biliyorsunuz? Bu incelemede bilmediklerinizi konuşacağız.

Hallac-ı Mansur'un Enel Hakk yani "Ben Hakk'ım/Ben Allah'ım" demesini "Siz onun ne demek istediğini anlayamazsınız, o Allah aşkı ile söylenmiş bir laftır." gibi mükemmel derecede mantıklı savlarla savunan, genel öğretisinde bulunan benliği öldürmenin çıktığı yolun *Ben yokum = Çünkü sadece Allah vardır = Sadece Allah varsa o halde "ben" dediğim şey de Allah'tır = Ben Allah'ım* yoluna çıktığı, sevgidir, kardeşliktir, her şey Allah'tır derken aslında kötülük tanımının bile Allah'a yüklendiği, Kur'an'daki tevhid inancıyla hiçbir şekilde alakası bulunmayan tasavvuf dininden bahsediyor burada Cemre Demirel.

Rahatsız olmadınız mı? İslam camiası olarak şu bitmek bilmeyen rahatınızı bozmanızın, okumadığınız, hakkında fikir sahibi bile olmadığınız şeylere bağlanmayı bırakmanızın vakti değil mi artık? Çünkü Kur'an, "17/İSRÂ-36: Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme." der bize.

Spiritüalizm, panteizm, paganlık ve tasavvufun aslında hepsinin aynı öğretilere sahip olduğunu, Mevlana'nın Mesnevisinde, İbn Arabi'nin Fusus'ül Hikeminde, Hallac-ı Mansur'un Tavasininde, ABD'de pompalanan spiritüelist öğretilerin baş kaynaklarından olan Ramtha'da, Ra Bilgileri'nde her zaman aynı şeylerden bahsettiğini, Kur'an'da bizlere denen "La ilahe illallah" (Allah'tan başka ilah yoktur.)'a Sufilerin "La mevcude illallah" (Allah'tan başka mevcut yoktur.) cümlesiyle karşılık bulmasını merak ediyorsanız eğer bu kitabı kesinlikle okuyun.

Şeyhin sözüne Hak sözü demek, şeyhin şarap içişine "o küçük bir havuz değildir ki bir damla pislik onu kirlendirsin" deyip hoşgörüyle yaklaşabilmek, Tanrı vahyiyle kutsal kitaplar yazdığını sanmak ve arkasından milyonları sürüklemek büyük cesarettir. Gelenekçilerin ve Elif Şafak okumayı seven modernist kesimin ortaklaşa buluştuğu tek nokta da ne gariptir ki Mevlana'dır. Hatta adı da Bakara 286. ayette "Ente Mevlana" diye Allah'a söylenmesi gereken bir söz iken zamanında Allahlığını ilan etmiş Celaleddin Rumi'ye bizim gidip de Mevlana dememiz "ama şimdi orada o bizim ustamız anlamında saygı..." diye geveleyecek olmanıza bir sebep midir?

Olayın dini boyutu anlatmakla bitmeyecek kadar uzun. Müslümanların bilimde, ilimde, felsefede ve üretimde dünyanın çok önünde olduğu "İslamın Altın Çağı" denilen o refah dönemlerinin "tasavvufun altın çağı" olan 13.yy'da bitmesi tesadüf müdür yani? E tasavvuf, şeyhler, müritler, dergahlar, veliler, şunlar bunların sana dediği şey "Bu dünya boştur, her şeyini terk et, benliğini terk et, ne gerek var dünya işlerine, cennetin yolu şeyhine bağlanmaktır" lafları değil mi? Beyinleri böyle uyuşturmuyorlar mı? Müslümanların 13. yy'dan önce ve sonra çıkardığı bilim adamlarına bakarak bu mukayeseyi kendi evinizde siz de yapabilirsiniz.

Olayın siyasi boyutu ise bambaşka bir boyut. Yeni dünya düzeni, tek dünya dini, tek dünya yönetimi başlığı altında toparlanabilecek birçok şey var. Rockefeller ve Rothschild gibi iki adet soyadını hayatınızda önceden duydunuz mu? Unesco, Unicef ve Un'un bu adamların paravan şirketleri olduğunu da duymamış olabilirsiniz. Artık biliyorsunuz. Hani 2007'yi Mevlana Yılı ilan eden Unesco yahu, bildiğimiz sevgi, kardeşlik, barış timsali Unescocuğumuz.

Bir yandan kafa kesen radikalleri besleyen Amerika, bir yandan sevgi, kardeşlik, barış başlıkları altında tasavvuf dinine çağıran Amerika. Ama ikisi de Amerika. "Ya hep aynı şeyler, bunlar hep Amariga'nın oyunu, komplo teorileri falan aman" diyorsanız Türklerin hakkında bilip bilmeden atıp tuttuğu bu multimilyonerler hakkında bir şey bilmiyorsunuz demektir. Tasavvufun Amerika'da nasıl pompalandığını öğrenmek için şu sembolizm içerikleriyle dolu ve ödül almış kısa filme bakabilirsiniz : http://heliofant.com

Ruh üfleme konusu ise Kur'an'da sadece ve sadece Adem ile İsa'nın yaratılışları için kullanılır. Sadece yoktan var etmek esnasında kullanılan "ruh üfleme" asla ve asla tasavvufçuların iddia ettiği gibi Allah'ın tüm insanlara kendinden bir parça vermesi gibi bir anlam taşımaz.

Diyeceğim o ki, vahdet-i vücud, vahdet-i şühud, panteizm, spiritüalizm, paganlık, panenteizm, hepsi aynı yola çıkan inanışlardır. Panteizm ve vahdet-i vücud inancı Evrenler = Tanrı der, Panenteizm ve vahdet-i şühud inancı evrenler Tanrı'nın alt kümesidir der. Fakat Kur'an'da geçen tevhid dinine göre evrenler evrenlerdir ve Allah ise münezzeh, eşsiz ve benzersiz olduğu için kendi varlığı, evrenlerin varlığı için mukayese edilemez.

Eğitim sistemimize zamanında giren tasavvuf ve buna benzer konuların İsmet İnönü'nün 1946 yıllarında Amerika'yla anlaşmaya vardığı Fulbright Anlaşması'na bağlandığı bu olay yüzünden eğitim sistemimiz şu an vasat bir durumdadır.

Tasavvuf, Mevlana ve bunun gibi konularda kafa karışıklığı yaşayan arkadaşlara, hakkında bilgi sahibi olmadığının peşine düşmeyi sevmeyen arkadaşlara, kendi görüşü tasavvuf dini bile olsa kendisine zıt görüşleri okumayı seven arkadaşlara bu kitap yüksek derecede tavsiyemdir. Ya bu üçgen, tek göz, Illuminati, Amariga'nın oyunu, komplo teorisi falan diyecek olanları kenara alalım, 125 adet kaynaktan oluşturulmuş eşsiz bir çalışmayı okumak isterseniz buyrun.

Kitaba aslında 9,5 puan veriyorum bu yarım puanı da şu sebeple kırıyorum, kitabın Düşün Yayıncılık önsözünde tasavvufun Kur'an ile çelişmeyen tarafları için fikir beyan etmemektedir cümlesi geçmekte fakat kitabın genel felsefesinin demeye çalıştığı cümle ise tasavvufun Kur'an'a ve İslam'a tamamen ters olduğu görüşüydü. Kaynak, kaynak, kaynak diye soracak olursanız kitap tam olarak 125 adet kaynaktan yardım alınarak ortaya çıkarılmış, çok büyük bir emek eseridir.

İnanmak isteyen istediğine inanır buna hiçbir lafımız olamaz fakat tasavvufun İslam ve Kur'an'daki tevhid dini ile çelişen taraflarının olmadığını söyleyebilmek şirke rekor kırmaya doğru koşan bir atletin durumuna benzer niteliktedir.

Cemre'nin kitabını noktaladığı sözü gibi ben de incelememi 14. yüzyılda yaşamış olan İbn Haldun'un sözüyle noktalıyorum :
"Akletmek Müslümanlar tarafından terk edildi ve bu yüzden zelil bir hale düştüler."

Açelya 1.
( Derin daktilonun başında yazmaktadır. Açelya’nın sesi fonda duyulur, Derin kahvesini içer. )

AÇELYA – Ne yazıyorsun aşkım?.
DERİN – Seni…
AÇELYA – Ama ben buradayım, arkanda…
DERİN – Evet biliyorum, hissediyorum.
AÇELYA – Yazma, dön bana…
( Derin arkasına döner, göremeyince daktilonun başına döner… )
DERİN – Bak yoksun işte, susuyorsun, konuşmuyorsun, var olmuyorsun tam tersi yok
oluyorsun…
AÇELYA – Sen öyle düşünüyorsun hayatım… Aslında ben konuşuyorum ama sen beni o zaman
duymuyorsun, görmüyorsun.
DERİN – Peki neden?.
AÇELYA – Bende bilmiyorum… Omuzlarında parmaklarım, hissediyor musun?
DERİN – Evet…
AÇELYA – Hissedebiliyorsan, var olduğumun kanıtı değil mi?.
DERİN – Ama baktığımda yoksan… Bu da yokluğunun bir kanıtı değil mi?.
AÇELYA – Beni konuşturduğunu düşünme…
DERİN – O zaman konuşamazsın…
AÇELYA – Tabu koyuyorsun…
DERİN – Ben aptalın tekiyim… ( Daktilonun başından kalkar. ) Ne yapıyorsun sen ya? Of… (
Yavaş yavaş tekrar daktilonun başına oturur Derin… )
AÇELYA – Neden geldin?.
DERİN – Bilmiyorum…
AÇELYA – Çünkü beni daha çok merak ediyorsun, görmek istiyorsun, hissetmek istiyorsun…
DERİN – Hayır sorunun cevabını buldum. Yalnızlık…
AÇELYA – Yalnızlık değil bunun cevabı, kolaya kaçma, sen yalnız değilsin…
DERİN – Tamam delilik o zaman…
AÇELYA – Kime göre, neye göre?.
DERİN – İnsanlara göre…
AÇELYA – Sen insan değil misin?.
DERİN – Hayır ben deliyim…
AÇELYA – Bende bir deliye aşığım o halde…
DERİN – Evet deli dana aşkı yaşıyoruz aşkım…
AÇELYA – ( Gülümser. ) Mutlu değil misin peki?.
DERİN – Mutluyum…
AÇELYA – Peki, sorun ne?.
DERİN – Sorun deli mutluluğu!. İnsan mutluluğu daha iyi değil mi?.
AÇELYA – İyi olabilir, kötü mutluluk, kötü de olsa iyi değil mi?.
DERİN – Ama çok saçma…
AÇELYA – Bu nasıl bir şey biliyor musun?
DERİN – Nasıl?.
AÇELYA – Beni görmek, duymak veya hissetmek için yazman gerekiyormuş gibi
düşünüyorsun.
DERİN – Peki ( Daktilonun başından kalkar. Odanın içinde gezinir. ) Nerdesin hani
göremiyorum, konuşuyor musun?. Ooooff! ( Daktilonun başına döner. ) Gördün mü bak
göremiyorum?. Sen konuştun mu peki?.
AÇELYA – Evet konuştum…
DERİN – Neden duyamıyorum?.
AÇELYA – Şimdi nasıl duyuyorsun?.
DERİN – Duymuyorum, kulaklarımın içindesin sadece… Yani dışından girmiyorsun… Off…
dediğim yere geliyor konu, sen olursan şizofreni bir aşk olursun…
AÇELYA – Ya gerçeksem? Ya hiç kimse göremiyorsa? Ya herkes yanılıyorsa? Olamaz mı?.
DERİN – Herkes yanılıyor olamaz!.
AÇELYA – Herkes aynı şeyi düşünüyorsa, kimse bir şey düşünmüyor demektir…
DERİN – Walter Lippman
AÇELYA – Evet... Onun dediğine göre sende düşünmüyor olursun…
DERİN – Ama bu saçma düşünce…
AÇELYA – Farklı sadece…
DERİN – Çok farklı…
AÇELYA – Ama farklı… Ben onların olmadığını iddia etmiyorum sana, dikkat ediyorsan?.
DERİN – Nasıl yani?.
AÇELYA – Ya onları bilmeden var edebilmişsen ve sadece şu an ben sana hayal ürünü gibi
geliyorsam?.
DERİN – Peki bir saniye… Sadece dinleyeceğim ve ben yazana dek sadece sen konuşacaksın.
Hissettiğim kelimelerini, hemen yazacağım. Sende doğru mu, değil mi cevap vereceksin,
anlaştık mı?.
AÇELYA – Tamam anlaştık…( Derin yazmayı bırakır. ) Konuşuyorum…
DERİN – Konuşuyorum mu dedin?.
AÇELYA – Evet…
DERİN – Ya hadi git!.
AÇELYA – İnanmak istemiyorsun işte…
DERİN – Aptal olduğuma mı? Evet, haklısın!.
AÇELYA – Başa dönüyoruz desene…
DERİN – Ne bekliyorsun benden?
AÇELYA – Gerçek olduğumu düşünmeni değil, gerçek olduğumu bilmeni istiyorum…
DERİN – İşte sen benim, deli olmamı istiyorsun?.
AÇELYA – Tamam ne yaparsan yap…
DERİN – Neden gittin yanımdan?.
AÇELYA – Yakınında olmam için bir neden göremiyorum…
DERİN – Seninle konuşuyorum farkındaysan?.
AÇELYA – Ben diye bir şey yok burada, sen delisin hayatım, kendi kendine konuşuyorsun…
DERİN – Gelir misin yanıma?.
AÇELYA – Gelmiyorum…
DERİN – Üüf! Alttan alır mısın biraz?.
AÇELYA – Beni çok yoruyorsun…
DERİN – Biliyorum, özür dilerim, affettin mi beni?. ( Açelya cevap vermez. ) Lütfen…
AÇELYA – Peki ama söz vereceksin bu sefer…
DERİN – Ne için?.
AÇELYA – Pes etmek yok…
DERİN – Beni seviyor musun gerçekten?.
AÇELYA – Sevmesem seninle neden uğraşayım?.
DERİN – Sevmediğinden olabilir mi?.
AÇELYA – Kırıyorsun beni…
DERİN – Özür dilerim…
AÇELYA – Hep diliyorsun...
DERİN – Sende hep kabul ediyorsun…
AÇELYA – Etmeyince üzülüyorsun…
DERİN – Üzülmemi istemiyor musun?.
AÇELYA – İstesem senle konuşmazdım.
DERİN – Kararsızım…
AÇELYA – Darbeler yüzünden değil mi?.
DERİN – Evet zihnim delik deşik, şimdilik ölümsüzüm ama aslında ölmüş gibiyim…
AÇELYA – Şu an?.
DERİN – Gerçeği söylemek gerekirse, diri hissediyorum kendimi.
AÇELYA – Neden?.
DERİN – Garip ama mutluyum… Hoş geldin hayatım…
AÇELYA – ( Gülümser. ) Hoş buldum sizi bayım… Söz mü peki?.
DERİN – Söz ulen!.
( Işıklar söner. Derin odadan içeriye girer hemen arkasından Açelya. )
DERİN – Bak aşkım birazdan gelir Kamil, nerdesin önümde misin?.
AÇELYA – Evet tatlım.
DERİN - Beni iyi dinle şimdi hayatım. Kamil ile konuşurken araya çok girme, şimdi ben
karıştırırım, pot kırarım falan aman ha…
AÇELYA – Tamam… ( Derin’in telefonu çalar. ) Kim?.
DERİN – Kamil… ( Açar telefonu… ) Alo? Geldiniz mi? Tamam açıyorum kapıyı… ( Kapatır
telefonu, otomata basıp, kapıyı açar. ) Gelmişler.
AÇELYA – Kahveleri hazırlayım mı?.
DERİN – Aşkım?.
AÇELYA – Efendim?.
DERİN – Sen görünmezsin biliyorsun değil mi?.
AÇELYA – Evet beni görünmez yapanda sensin, onu da sen biliyorsun değil mi?.
DERİN – Ama ne konuşmuştuk, alıştıra alıştıra delirmek istiyorum. Daha sesini zor var ettik
tey tey tey…
AÇELYA – Tamam hayatım. ( Kapıdan Kamil ve sevgilisi Aslı girer. )
DERİN – Vay vay vay hoş geldiniz…
KAMİL – Nasılsın kardeşim?.
AÇELYA – O kıyafetin altına, o gitmiş mi şimdi?.
DERİN – İyi diyelim iyi olsun…
KAMİL – Aslı, nişanlım. Aslı bu da her daim bahsettiğim çocukluk arkadaşım Derin.
DERİN – Çok memnun olduğum tanıştığıma, çok şıksınız bu arada.
AÇELYA – Sulanma kıza!
ASLI – Teşekkür ederim, bende çok memnun oldum.
DERİN – Alayım ben onları ( Üstlerini alır asar. ) Geçin siz keyfinize bakın, kendinizi evinizde
gibi hissedin lütfen. Ne içersiniz?
KAMİL – Fark etmez kardeşim.
DERİN – Sıcak suyum hazır isterseniz kahve, alkol veya meşrubat?
KAMİL – Kahve olabilir.
AÇELYA – Olabilir ne demek?.
ASLI – Kahve alayım bende.
AÇELYA – Bak netlik budur.
DERİN – Tamamdır. ( Derin içeriye geçer, Aslı koltuğa oturur, Kamil masanın başına gelip,
yazıları inceler. )
AÇELYA – Süslü hatun oturuyor, Kamil de yazılarını inceliyor hayatım.
( Aslı kalkar, Kamil’in yanına gelir, birlikte incelerler. )
AÇELYA – Süslü de merak etti, yanına geçti şimdi… ( Kamil etrafı gezmeye devam eder. Aslı
masanın üstünden bir kağıt alır ve okur. )
ASLI – Gizli dünyamın başkenti mi olacaksın be kadın… Yoksa, Açelya sen misin?. Yüreğimin
bataklığında açan kadın, ilk sırrım… Bakma bana öyle, senden bahsediyorum, kelimelerimin
sahibi… Emrinde yirmi dokuz harf ve milyonlarca kelime mühendisi. Hepsi sana gitmek için
yazılacaktır. Seni ölümsüzleştirmek için ama kimsin sen?. Söyle Açelya, sen misin?. Kim ki bu
Açelya?.
KAMİL – Yeni bir hikayeye başlamış sanırım.
DERİN – Kahveler de geldi…
KAMİL – Sağol kardeşim…
ASLI – Teşekkür ederim.
AÇELYA – Aşk olsun hani bana?.
DERİN – Afiyet olsun. ( Otururlar. )
ASLI – Açelya kim?.
AÇELYA – Ne güzel beni merak ediyor demek…
KAMİL – Yeni kitap mı?.
DERİN – Evet… Açelya şey…
AÇELYA – Gerçeği söyle tatlım.
DERİN – Bir karakter… Şey gibi aslında…
AÇELYA – Gerçeği söyle dilinin ucunda zaten…
DERİN – Ana düşünce, aslında dünya bir kitap …
AÇELYA – Her zamanki gibi süsle tabi… Biliyorsun, asıl çıplaklık yeterince net gelmez tabi…
KAMİL – Evet?.
DERİN – Hepimiz bu kitabın içerisinde bir karakteriz ama ben kitabın içindeki karakter
olduğumu öğreniyorum..
KAMİL – İlginç…
DERİN –Biri sayesinde gerçeği öğreniyorum, gibi bir şey…
AÇELYA – Sübliminal mesaj.
ASLI – Sübliminal mesaj var diyorsunuz yani…
AÇELYA – Zekiymiş süslü.
DERİN – Her şeyin bir sübliminal mesajı vardır.
ASLI – Açelya’yı ne kadar çok sevdiğiniz belli ama…
AÇELYA – Sevdim ben bu kızı.
DERİN – Beni benden daha iyi tanıyor olmasına bağlıyorum onu da… yani aslında o beni
benden daha çok seviyor.
ASLI – Siz kendinizi sevmiyor musunuz?.
DERİN – Olması gerektiği kadar…
KAMİL – Her şeyin fazlası zarar tabi… ee onun dışında ne yapıyorsun Derin?. ( Aslı’nın
telefonu çalar. )
DERİN – Beni boş ver, siz nereye gidiyorsunuz?.
ASLI – Geldin mi canım?.
KAMİL – Yemeğe sende gel diyeceğim çıkmayacaksın.
AÇELYA – Hadi gidelim aşkım?.
DERİN – Yok aşkım aman kardeşim, biliyorsun sevmiyorum dışarıyı.
ASLI - ( Kamil’e uzatır telefonu ) Selin
AÇELYA – Selin nerden çıktı şimdi?.
KAMİL – Söyle canım… Yeni geldik bizde, çık istersen 2 dakika yukarı, soluklanırsın biraz,
Derin’le tanışırsın sonra hep birlikte çıkarız. ( Kalkar kapıya doğru ilerler. ) Tamam açıyorum
şimdi.
ASLI – Nasıl yazıyorsunuz?.
DERİN – Nasıl yazdığımı öğrenemedim daha, bilmeden yazıyorum.
KAMİL – Sana bir şey söyleyeyim mi kardeşim?. Sen adınla bir bütünlük sağlamışsın. (
Kapıdan bakar. ) Hoş geldin. ( Selin kapıdan girer. )
SELİN – Hoş bulduk.
ASLI – Hoş geldin canım.
AÇELYA – Hiç hoş gelmedin bence!.
KAMİL – ( Selin’e Derin’i gösterir. ) Derin benim çocukluk arkadaşım, Selin de Aslının
çocukluk arkadaşı.
DERİN – Öyle mi çok memnun oldum tanıştığıma.
SELİN – Bende çok memnun oldum…
KAMİL – Çocukluk arkadaşları toplandık, körebe mi oynasak? ( Gülüşürler. )
SELİN – Ondan önce ben bi lavabonuzu kullanabilir miyim?.
DERİN – Elbette hemen şurada.
SELİN – Aslı bakar mısın canım.
ASLI – Geldim. ( Sahneden çıkarlar. )
KAMİL – Nasıl ama çok güzel değil mi?
AÇELYA – Amacı ne bunun?.
DERİN – Bilmem.
KAMİL – Nasıl bilmem?.
DERİN – Güzelmiş gerçekten.
AÇELYA – Seni parçalarım.
DERİN – Hatta baya baya güzelmiş.
AÇELYA – Benimle oynama Derin!.
KAMİL – Bak benden duymuş olma, sana zaten sırılsıklam aşık bu kız.
AÇELYA – Nasıl yani?.
DERİN – Nasıl yani?.
KAMİL – Aslı okuması için senin kitaplarından vermiş Selin’e
DERİN – eee?.
AÇELYA – eee?. ( Aslı’yla Selin girer. )
ASLI – Biz hazırız çıkalım mı?.
AÇELYA – Hayır konu kapanmadan çıkmak yok!.
SELİN – Sizde geliyorsunuz değil mi?.
DERİN – Yok… Ben dışarıya çıkmayı pek sevmiyorum.
SELİN – Gelseydiniz iyi olurdu. ( Gülümser.) Sizde bana eşlik ederdiniz.
AÇELYA – Sürtüğe bak sen…
KAMİL – Başka zaman artık, olursa tabi… Derin’im kendine iyi bak kardeşim, yine uğrarım
ben. Bir isteğin var mı?.
DERİN – Yok, teşekkür ederim kardeşim. Sizde kendinize iyi bakın.
SELİN – Tanıştığıma çok memnun oldum tekrar.
DERİN – Bende çok memnun oldum.
ASLI – Teşekkürler her şey için, görüşürüz. ( Çıkarlar. )
DERİN – Oh be, sonunda gittiler!. Aşkım?. Açelya?. OoooOo küstün mü?. Çocuk musun sen
ya, of!?. ( Kapı çalar, kapıyı açar. )
SELİN – Şey ben lavaboda çantamı unutmuşum.
DERİN – Tabi getiriyim, buyurun siz içerde bekleyin isterseniz.
SELİN – Teşekkürler, zahmet olacak.
DERİN – Aa daha neler. ( İçeriye göz atar, tekrar geri gelir. ) Emin misiniz burada
unuttuğunuza? İçeride bulamadım da. ( Kapı çalınır. ) Kim ki?. ( Kapıyı açar. ) Siz kimsiniz?.
YAZAR – Yazar.
DERİN – Hangi yazar?.
SELİN – Kim?.
DERİN – Yazarmış.
SELİN – Ne yazıyormuş?.
DERİN – Ne yazıyorsunuz?.
YAZAR – Sizi…
DERİN – Hasiktir.
SELİN – Aynısından.
YAZAR – Aa küfür yok, çocuklar izliyor olabilir. İçeri geçebilir miyim?.
DERİN – Ne demek ev sizin.
YAZAR – Eyvallah. Oturun keyfinize bakın, biraz odayı inceleyip düşünmem gerek
DERİN – Siz gerçek misiniz?.
YAZAR – Evet hatta durun Kamil ve Aslı’yı da alalım böyle. ( Kamil ve Aslı kapıdan girerler. )
KAMİL – Selamın Aleyküm.
DERİN – Aleyküm Selam
ASLI – Salak “Çantamı unutmuşum” mu denir?. Daha farklı bir kur taktiği bulsaydın
takılmazdık.
SELİN – Çok bülüyorsan Aslı, sen olsaydın Selin.
ASLI – Bülüyorsan diye bir kelime mi var?
SELİN – Ben gayet güzel konuşuyorum tamam mı?. Yazar yanlış yazdı...
ASLI – At hemen suçu yazara. İyi olunca sen, kötü olunca yazar mı?.
SELİN – İşin yönetmen boyutu da var canım. ( Kamil, Aslı’yı teselli eder. )
KAMİL – Tamam aşkım, sakin ol…
ASLI – Sende iyi sevdin karakteri “aşkım, maşkım” uzak dur benden! Bi kere sen benim tipim
değilsin, tamam mı?.
KAMİL – Tamam. Yazar bey?.
YAZAR – Efendim.
KAMİL – Bunun içindeki şeytan fırladı.
YAZAR – Lütfen, bana biraz izin verin… Oyunun gidişatı hakkında düşünüyorum. ( Kapı
zorlanır. İki hırsız girer içeri, gayet normal sessiz bir şekilde evi soymaya çalışırlar. )
ASLI – Aşkım hırsız!.
KAMİL – Ne oldu tırsınca hemen aşkıma bağladın, çakal seni ama merak etme korurum ben seni.
DERİN – Hop ne oluyor?
YAZAR – Sakin olun sizi duymazlar, görmezler.
KAMİL – Hasiktir.
HEPSİ – Aynısından.
YAZAR – Şşşşşt!.
DERİN – Ama efendim evimi soyuyorlar.
YAZAR – Yenisini yaparız.
SELİN – Şey… Acaba bana da bir tane fino köpeği alabilir misiniz?. ( Kapıdan Yazar’ın annesi
girer. )
ANNE – Oğluuuuuuuşum…
YAZAR – Anne buraya da mı geldin ya?.
ANNE – Ben her yere girerim, anneyim ben… Benim Annelik pasaportum var bak ( Gösterir. )
, giremeyeceğim yer yok. ( Kapıdan Yazar’ın babası girer. )
BABA – ( Kartını gösterir. ) Merhabalar, merhabalar. Bende babası oluyorum. Güzel evmiş
ama…
YAZAR – Helal size… Tamam izin verin şimdi, çok değişik bir senaryonun içindeyiz, sizlik bir
mevzu yok ortada, ofofofof. ( Oturur. )
KAMİL – Merhaba Efendim. Ben oğlunuzun yazdığı bir karakterim adım Kamil.
BABA – Öyle mi çok memnun oldum, benim adım Baba.
SELİN – Teyzecim isterseniz siz böyle geçin.
ANNE – Ay sağol kızım.
BABA – Ne oluyor şimdi burada?.
KAMİL – Şimdi konu takıldı. Ben size anlatayım, şizofren hastası Derin ( Gösterir. ) Benim
çocukluk arkadaşım.
ANNE – Vah vah vah… Geçmiş olsun çocuğum.
DERİN – Sağol teyze.
KAMİL – Selin’de, Derin’e hasta…
SELİN – Benim o.
ANNE – Güzel kızmış, kıymetini bil.
SELİN – Teşekkür ederim efendim.
DERİN – Olur.
KAMİL – Ve Aslı da benim sevgilim.
BABA – Memnun oldum kızım…
ASLI – Rol icabı amca…
ANNE – Kamil oğlum, sen bu kızla evlenme.
KAMİL – Öyle düşünüyorum zaten teyze.
DERİN – Yazar bey bir şey soracağım?.
YAZAR – Evet?.
DERİN – Sizde benim gibi şizofren misiniz?.
YAZAR – Bu dünya da evet, gerçek dünyamda hayır.
DERİN – Peki, benim hangi dünyam gerçek?.
YAZAR – Burası senin gerçek dünyan.
DERİN – Anladım… Peki neden ben?.
YAZAR – Ondan önemli işler var bir saniye… ( Hırsız diğer karakterlerin farkına varır,
arkadaşını dürter. Arkadaşı dönüp bakar. )
HIRSIZ – Hasiktir… ( Hırsız2 arkadaşının ağzını kapatır. )
HIRSIZ 2 – Selamın Aleyküm.
BABA – Ve Aleyküm Selam. Bunlar kim çocuğum?.
KAMİL – Hırsız bunlar.
BABA – Bak sen, böyle kolay mı çalıyorlar?.
DERİN – Vallahi biz 5 dakikadır soygun anını izliyoruz bey babacım.
ANNE – Eşşek kadar adamsınız oğlum, çalışsanıza.
HIRSIZ – Orası öyle tabi teyzecim ama bizim kötü niyetimiz yok. Sessizce girdik ev halkı
tedirgin olmasın diye.
DERİN – İyi de oğlum bunlar benim.
HIRSIZ 2 – Bizim felsefemizde, senin benim yok abi.
KAMİL – Sokarım sizin felsefenize, öyle felsefe mi olur?. Soyunun o zaman her şeyinizi verin,
hiçbir şeyiniz olmasın… Sonra didinin edinin, kazandıklarınızı biz alalım. Nasıl güzel fikir değil
mi?. Ama sonra darılmaca yok! Bizim felsefemiz böyle, senin benim yok yani. ( İki polis girer
içeri )
POLİS – Hayırlı günler.
ANNE – Buyur çocuğum.
DERİN – Teyzecim ev benim. Buyurun?.
POLİS – Biz Polisiz.
DERİN – O kadar kolay yani?. Gösterin rozetleri? ( Gösterir. ) Vay canına.
KAMİL – Yazar kıyak geçiyor.
ANNE – Geçer benim aslanım.
POLİS 2 – Hırsız ihbarı aldık, doğru mu adres?.
SELİN – Evet, bu ikisi memur bey
POLİS – Al kardeşim bu ikisini.
POLİS 2 – Senin havan kime oğlum?. Komiser misin?.
POLİS – Sivillerin yanında kavga etmeyelim Hüsam.
POLİS 2 – İyi o zaman, al şu ikisini de karakola gidelim Kamil.
KAMİL – Kamil benim.
POLİS 2 – Memnun oldum, bende Polis Kamil.
POLİS – Tamam sen sağdakini al Kamil.
POLİS 2 – Tamam bende soldakini alırım.
POLİS – Bir karizmamız vardı, onunda içine ettin yani. ( Yazar oturduğu koltuktan yığılır. )
DERİN – Hasiktir yazar öldü?.
POLİS 2 – Kim öldürdü?.
POLİS – Tutukla hemen Kamil. ( Anne, Baba panikle Yazar’ın yanına koşar. )
POLİS 2 – Oğlum senin havan kime?.
ANNE – Oğluşum…
POLİS – Tamam sakin… Merkezden takviye birlik isteyelim.
BABA – Ambulans çağrın…
KAMİL – Nasıl ya Yazar öldü mü cidden?.
POLİS – Ambulans gönderir misiniz buraya?.
POLİS 2 – ( Selin’in yanına gider ve rapor tutmaya başlar. ) Olay saatinde tam olarak
nerdeydiniz?.
SELİN – Burada duruyordum.
HIRSIZ – Yazar kim hacı?.
HIRSIZ 2 – Ne biliyim yerdeki öldüğüne göre, Yazar o?.
ASLI – Eee bizi kim yazıyor o zaman?. ( Herkes aynı anda dönüp, onaylar Aslı’yı )
HIRSIZ – Adam bizi mi yazıyormuş?.
HIRSIZ 2 – Ne biliyim oğlum ben? Her şeyi bana soruyorsun, ben mi yazıyorum sanıyorsun?.
DERİN – Aslı haklı uyuyordur.
KAMİL – Kim yazıyor o zaman kardeşim?.
DERİN – Senaryonun başına başka biri geçmiş olmasın. ( İki Poliste silahlarını doğrultur
içerdekilere. )
POLİS – Herkes sakin olsun.
KAMİL – Höyt! Ne oluyor?.
POLİS 2 – Elimden sıkmak geçmiyor ama adaşımı vurmak istiyor canım.
KAMİL – Vurma kardeşim bana, gerek yok. Bak konuşarak hallederiz, ne kusurumu gördün
ki?.
POLİS – Çocuk haklı Kamil
POLİS 2 – Hüsam sen niye doğrulttun silahını o zaman?.
POLİS – Ne biliyim oğlum bir anlık gaza geldim.
DERİN – Lan kim var senaryonun başında?
POLİS 2 – Sakin ol şampiyon…
SELİN – Lütfen, herkes bir sakin olabilir mi?.
ASLI – Selin haklı, lütfen teyzecim, amcacım siz şöyle geçin. Sevgili Polis memurları sizde
kapıyı tutarsanız, bu arkadaşlar kaçamaz.
HIRSIZ – Kadın haklı.
HIRSIZ 2 – Kibar ol biraz, bayan de.
HIRSIZ – Bayan haklı.
HIRSIZ 2 – Oğlum hırsızız ama birinci kalite, lütfen bozma bizi. ( Ambulans görevlileri girer. )
A.GÖREVLİSİ – Evet problem nedir?.
ASLI – Şey Yazar Bey şurada oturuyordu. Bir anda yere düştü…
SELİN – Öldüğünden şüpheleniyoruz ama ölmüş olsaydı biz konuşamazdık.
KAMİL - O yüzden senaryonun başında başka biri var diye düşünüyoruz?.
A.GÖREVLİSİ 2 – Bence bunların hepsi deli.
A.GÖREVLİSİ – Sen nesin?.
A.GÖREVLİSİ 2 – Ambulans görevlisi.
HEPSİ – Memnun olduk.
A.GÖREVLİSİ 2 – Bende.
A.GÖREVLİSİ – Bu mu Yazar?
ASLI – Evet.
A.GÖREVLİSİ – Tipsizin tekiymiş.
ASLI – Aşk olsun.
A.GÖREVLİSİ – Aşık tipsizin teki.
ASLI – Oldu.
A.GÖREVLİSİ 2 – Nabız normal.
ANNE – Oh! Çok şükür.
A.GÖREVLİSİ – Hastaneye götürelim. ( A.Görevlileri Yazar’ın ellerinden ayaklarından tutup
götürürler. )
BABA – Yürü hanım gidelim.
ANNE – Görüşürüz çocuklar. ( Rabarba oluşur “Geçmiş olsun.” ) Dedim o kadar yazma
çocuğum senaryo menaryo, biz senaryoyuz zaten, hiç dinlemedi beni hiç ck ck ck ck.
BABA – Pes hanım pes, bir şeyi yok çocuğun. İki dakika da yazdın yine oynadın hemen. (
Çıkarlar. )
HIRSIZ – Ee yazar olmadığına göre serbest mi olduk yani biz.
HIRSIZ 2 – Çocuk haklı.
HIRSIZ – Kibar ol! Çocuk muyum ben?.
HIRSIZ 2 – Adam haklı amirim.
POLİS – Şimdi benim üstümde Polis rozeti var. Sizin üstünüzde hırsızlık delileri mevcut, buna
göre yani ölmediğimize göre, göreve devam. Tutuklayalım kardeşim.
POLİS 2 – Böyle de canımı ye, sen zahmet etme ben ikisini de alırım kardeşim.
POLİS – Helal sana…
POLİS 2 – Yürüyün len. ( Hırsızlar, Polislerle birlikte çıkarlar. İçeriye biri girer. ) Merhabalar.
KAMİL – Buyurun?.
PSİKOLOG – Derin hanginiz?.
DERİN – Benim.
PSİKOLOG – Merhaba… Ben psikolog Sevtap Şeker, şöyle uzanın isterseniz, biraz rahatlayın?.
SELİN – Önemli bir şey yok değil mi?.
PSİKOLOG – Sadece biraz aşırı durumdasınız o kadar. 10’dakika şöyle uzanıp kendinize gelin…
DERİN – Tamam.
ASLI – 10 dakika, zaman tut aşkım…
KAMİL – Tamam.