• Kidega dan kitap siparişi verdim özel günleri işaretli minik bir takvim göndermişler, biraz reklamını yapalım böyle güzel takvimin


    14 Şubat Dünya Öykü Günü
    20 Mart Masal Anlatma Günü
    21 Mart Dünya Şiir Günü
    25-31 Mart Kütüphane Haftası
    21 Nisan Kitap Hediye Günü
    3 Mayıs Basın Ozgürlüğü Günü
    8 Eylül Dünya Okuma Günü
    26 Eylül Dil Bayramı
    1 Kasım Harf Devrimi
    5-11 Kasım Çocuk Kitapları Haftası


    https://i.hizliresim.com/oXADqX.jpg
  • 439 syf.
    Tom Jones – 2 Cilt Takım
    Yazar : Henry Fielding Yayınevi: İletişim Yayınları Çevirmen: Mina Urgan
    Yayın Tarihi 2015
    ISBN 9789750518263
    Baskı Sayısı 1. Baskı
    Dil TÜRKÇE
    Sayfa Sayısı: 1064

    Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabı zevkle okunabilecek bir eser. Zaman zaman güldüren ve sizi eğlendiren, içindeki karakterlerin duygusallıkları ile birlikte yaşam içindeki mücadele ve iyimserlik içindeki yaşama sevinçleri, acı olaylar karşısındaki karşıtlıklar ile örülmüş ipeksi yaşama sevinci, olumsuz ve çirkin yanları olduğunda ise yazarın bir anlatıcı olarak araya girmesi ile birlikte yazar ihtişamına ihtişam katarken sizinle birlikte safların arasında yürüyen bir roman sunmuş. Böylece okuyucum bu yapıtta bazen kısa, bazen de çok uzun bazen bir günü bazen de yılları kapsayan bölümler bulunca; yani öykünün bazen hiç kıpırdaman durduğunu bazen de uçtuğunu görünce hayretlere düşmesin. Hiçbir eleştiri mahkemesi önünde hesap vermek zorunda değilim bu çeşit şeyler için. Çünkü gerçekten yeni bir yazı türü alanında kurucu durumunda olduğum için, orada canımın istediği gibi yasaları yapmakta özgürüm ben. Uyruklarım saydığım okuyucular, bu yasalara inanmak ve boyun eğmek zorundadır. Ne var ki, okuyucularımın bu yasalara isteye isteye ve sevine sevine uymaları için, her şeyden önce onların rahatlarını ve yararlarını göz önünde tutacağıma şimdiden söz veriyorum. Aslında onlara iyilik etmek için geçtim başlarına. Ben onlardan değil, onlar benden yararlansın diye dünyaya geldim. Ve onların ilgisini çekmeyi yazılarımın başlıca amacı yaparken, okuyucularımın da benim onurumu elbirliği ile koruyacaklarına ve hak ettiğim ya da istediğim kadar beni kutlayacaklarına güvenim var diyen Henry Fielding.
    Yazın tarihinde Tom Jones’un konumun önemi, olaylar örgüsünün işlenişi ve kişilerin çizilmesi açısından, gerçekçi ilk roman sayılmasından kaynaklanır. Tom Jones’un en hoş yanlarından biri, Fielding’in bu öyküyü anlatırken, okuyucularla sürekli bir diyalog kurması, giderek onlarla işbirliğine girişmesidir. Örneğin ‘’ Neyse, bu konuda tam bilgimiz olmadığından, Jones’un şu sırada ne halde olduğunun saptanmasını okuyucumuza bırakıyoruz, ‘’ der. Bir başka örnek ‘’ Bir iki satır önce, öğretmenden ‘’ zavallı Partridge ‘’ diye söz etmeme bakarak, bu adamın suçsuzluğunu açığa vurduğumu sanmasın okuyucu. Doğuştan yufkayürekli olduğum için bu deyimi kullandığımı sanması, daha yerinde olur bana kalırsa. Suçsuz olup olmadığını daha sonraları anlaşılacaktır belki de. Ama öykü anlatanları esinleyen peri bana bu sırrı verdiyse, ondan izin almadan hiç mi hiç niyetim yok açıklamaya ‘’ der. Yazarımız. Romanı okuyan kişi ile olan diyaloglar çeşitli benzetmeler, betimlemeler ve bunlara benzer şiirsel süslemeler serpiştirmiş yazarımız. Bunu sebebini şu şekilde açıklar Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabın da ‘’ Uzun bir kitapla uğraşırken yazarı da okuyucuyu da uyku basınca, kafaları uyandırır bunlar. Ahh ne müthiş ifadeler bunlar ve bizimle birlikte yazarımız da yanımızda olduğunu betimleyen ifade eden bir tarz…
    Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabını okurken her bölümün başında DENEME adını verdiği bölümler vardır. Bu denemeler hakkında yazarın şu ifadesi kesinlikle bilinmelidir ‘’ Yapmaya kararlı olduğumuz bu iş için, ille bir neden göstermek zorunda değiliz. Bunu, düzyazıyla yazılmış güldürücü her destanın bir kuralı saymamız, yeter de artar da. ‘’
    Giriş niteliğinde olan bu bölümlerin, birçok yararlı yanı vardır. Bu yararlı yanlardan biri de, bir çeşit işaret ya da damga sayılabilmelidir. Bu işaret ya da damga sayesinde, herhangi bir okuyucu, bu tarihsel öykümüzde gerçeklere uygun doğru olayları, gerçeklere uymayan uydurma olaylardan ayırt edebilmenin yolunu bulabilir. Bana kalırsa, böyle bir işaret gerekli olacaktır pek yakında; çünkü son zamanlarda iki üç yazarın bu türlü öyküleriyle rağbet görmeleri, birçok başka yazan aynı türü denemek açısından yüreklendirebilir. Böylece bir yığın saçma sapan roman, acayip acayip masallar yazılabilir. Bu ise, ya kitap yayınlanıp satanların iflas etmelerine ya da okuyucuların boşuna vakit harcamalarına ve de ahlaklarını bozmalarına yol açabilir. Hatta bu yapıtlar yüzünden dedikodular ve karaçamlalar yaygınlaşır, nice değerli ve namuslu insanın adı kötüye çıkar belki de.
    Spectator’un aklı başında yazarı, her denemesinin başına Yunanca ya da Latince özdeyişler koyar. Hiç kuşkum yok ki, metelik etmeyen yazarlardan korunabilmek amacıyla yapmıştır bunu. Neden derseniz, yazar geçinenler, onlara okuma yazma öğretenlerden edindikleri bilgi dışında hiçbir şeycikler bilmedikleri halde; aslan postuna bürünüp anırınca kendini aslan sanan eşek kardeşler gibi, en yüce dahilerle aşık atmaktan ne korkar ne de utanırlar.
    Bu türden tarihsel öykülerin başlıca değerinin, önsöz niteliğindeki bu denemelerden kaynaklandığını söylemek istediğimi sanmayın sakın. Ne var ki, o sözünona yazarların, sadece öykü anlatan kısımlara öykünmeleri daha kolaydır da; gözlem ve düşünceden oluşan denemelere öykünmeleri daha güçtür aslında. Bunu yapmaya yeltenenler, Shakespeare’i taklide kalan ya da Horoitus’un dediği gibi sırf yalınayak yürüyüp suratlarını astıkları için tıpkı Cato’ya benzediklerini sana Romalılara dönerler.
    İyi öyküler uydurmak, bu öyküleri güzel anlatmak, ender bulunur bir yetenektir belki de. Gelgelelim, bunu hiç sıkılmadan yapmaya kalkan yığın adam vardır. Dünyanın dört bir bucağında bol bol yazılan romanları ve öyküleri incelersek, haksızlık yapmadan şu sonuca varabiliriz: Bunları yazanların çoğu, başka bir edebiyat türünde karşımıza çıkıp bize dişlerinin göstermeye göze alamazlar. Roman ve öykü dışında kalan herhangi bir alan da, on ya da oniki tümceyi bir araya getirmeyi beceremezler. Horatius ‘’ Her çaresiz budala yazmaya kalkar; yaşayan her yaratığın ticaret alanıdır şiir der. ‘’ Bu söz, öteki yazarlardan fazla, romancılara ve yaşam öyküleri yazanlara uygundur; çünkü tüm sanat dalları ve tüm bilim kolları için biraçık eğitim ve bilgi gerekir. Şiirin bunun dışında olduğunu düşünenler olabilir belki. Ne var ki, şiir için de koşuk ve uyak, ya da bunlara benzer şeyler bilmeli. Oysa öyküler ve romanlar yazmak için, kağıt, kalem, mürekkep ve bunları kullanacak el becerisinden başka hiçbir şey gerekmez. Kimi öykü veromanlara bir göz atınca, bunları kaleme alanların böyle düşündüklerini anlıyorum. Bunları okuyanlar da ( eğer böyle birileri varsa ) aynı şeyi düşünüyorlardır herhalde.
    İşte bu yüzdendir ki , yazarların çoğuna bakarak tümünü öyle sananlar, kağıt üstünde saptanmış gerçeklere uymayan öykü yazarlarını hor görürler. Biz de hor görülmek istemediğimiz için, yazdıklarımıza aslında uygun olan ‘’romanca’’ yani ‘’hayal ürünü olaylardan kaynaklanan öykü’’ deyimini kullanmaktan çekindik. Evvel ce de belirttiğimiz gibi, yarattığımız kişilerin tümü, doğanın o yüce ve gerçek kitabından alındığından ötürü, kendi kitabımıza tarihsel öykü adını verdik. Dünyanın en nükteli adamlarından birine göre, kimi yapıtlar, onu yazanın beyninin ya kaşınma illetine ya da ishale tutulmasının bir ürünüdür. Bizim kitabımızın bunlardan farklı olduğuna hiç kuşkumuz yok.
    Hem en yararlı, hem de en eğlendirici yazı türlerinden birini gözden düşüren bu kötü yazarlara hoşgörü göstermekle, çok zararlı başka bir iş de yapmış oluyoruz: Toplumun birçok güzel ahlaklı ve değerli üyesinin adını lekelemiş oluyoruz; çünkü en can sıkıcı dostlar her zaman zararsız olmadıkları gibi, en can sıkıcı yazarlar da her zaman zararsız değildirler. Rezil şeyler kaleme alabilecek, çevrelerine karaçalabilecek kadar dil bilirler bunların her ikisi de. Şimdi söylediğimiz eğer doğruysa, kepaze amaçlar güderek yazılan öykülerin, kendileri de kepaze olmalarına, başkalarını da kepaze etmelerine hiç şaşmamalı.
    Şu sıralarda sayısı gittikçe artan kepaze öykülerin, ileride okuyucuların boş zamanını, edebiyatı ve basın özgürlüğünü rezil etmesini engellemek için, öykü yazarlarına kesinlikle gerekli olan birkaç niteliği sıralayacağım şimdi:
    Bunlardan ilki dehadır. Horatius’a göre, deha olmadıkça, çalışmak hiçbir işe yaramaz. İnsan beyninin, çevresindeki her şeyi ve bunların belli başlı ayrıntılarını kavrayabilen güç, daha doğrusu güçler anlamında kullanıyorum ‘’deha’’ sözcüğünü. İnsanda doğuştan bulunan bu güçler, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğidir aslında. Bu iki şeyi birleştiriyor, ‘’deha’’ diye adlandırıyorum. Yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneği konusunda, büyük yanılgılara düşenler vardır. Birçokları, yaratma yeteneğini uydurma yeteneğiyle aynı şey sayar. Bu doğru olsaydı, hayal ürünü masal yazan birçok adamda yaratma yeteneği bulunduğunu kabul etmemiz gerekirdi. Oysan biz yaratmayı, ancak görebilmek ya da sezebilmek anlamında kullanıyoruz. Yani daha geniş anlamda, her şeyin gerçek özünü çabucak ve akıllı bir biçimde kavrayabilmek anlamında kullanıyoruz. Yargılama yeteneğinden yoksun bir adamda, yaratma yeteneğinin bulunması pek olası değildir. Ne dersiniz, iki şey arasındaki ayrımları görmeden, bu iki şeyin gerçek özünü kavramış sayılmamızın yolu yoktur. Ayrımları görebilmek ise, doğru doğruya yargılama yeteneğine bağlıdır. Oysa aklın başında bir iki kişi, dünyanın bütün budalaları ile birleşerek, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğinin aynı insanda ya pek ender ya da hiçbir zaman bulunmadığını ileri sürmüşlerdir.
    Bir insanın, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğini kendi kişiliğinde birleştirmesi de yetmez. İyi bir yazar olması için, bu insanın bir hayli bilgili olması da gerekmektedir. Gene Horatius’dan ve yetkili daha başkalarından alıntılarla bu görüşlerimi kanıtlayabilirim. Ama buna gerek yok; çünkü ustaca bilenmemiş el araçlarının bir işçiye yararı olmadığı, bir işin doğru dürüst yapılabilmesi için belirli kurallara uymak zorunluluğu, malzemesi olmayan bir işçinin hiçbir şey üretemeyeceği herkesçe bilinmektedir. İşte, ancak bilgi sağlayabilir tüm bunları. Doğa bize bir yeteneği bağışlamakla kalır; yani bize ancak mesleğimizin araçlarını verebilir. Bilgi ise, bu araçları kullanılır hale getirir, bunları kullanmanın yolunu bize öğretir ve işleyeceğimiz malzemenin hiç olmazsa bir kısmını sağlar. Yazar olmak isteyenin, tarih ve edebiyat alanında bilgili olması şarttır. Kerestesiz, kireçsiz, tuğlasız, taşsız, ev yapmaya kalkmak ne denli boşunaysa; bilgisi olmadan öykü yazmaya kalkmak o denli boşunadır. Yapıtlarına şiirin süslerini ekledikleri halde, öykü yazarları saydığımız Homeros ve Milton, kendi çağlarında bilinmesi gereken her şeyi biliyorlardı.
    Okuyup yazarak değil de, ancak konuşarak elde edebileceğimiz başka bir bilgi türe de vardır. Konuşma yoluyla sağlanan bu bilgi, insanları anlamak açısından öylesine gereklidir ki, ömürlerini üniversitelerde, kitaplar arasında tüketen bilgili ukalalar, insan konusunda karacahil kalırlar. Çünkü yazarlar insanları ne denli incelikle anlatırlarsa anlatsınlar, bu konuda gerçek bilgi, ancak dünyada yaşamakla elde edilebilir. Aslında tüm bilgi alanları için aynı şeyi söyleyebiliriz. Sırf kitap okumakla, fizik alanında da, hukuk alanında da uygulanır türde bir bilgi elde etmenin yolu yoktur. Hatta toprağı ekenler, çiftçiler, bahçıvanlar bile, ana kurallarını kitaplardan öğrendikleri bilgiyi, uygulamaya geçerek, kusursuz bir duruma getirmek zorundadır. Aklı başında Mr. Miller, bir bitkiyi ne denli tamı tamına betimlerse betimlesin, çömezlerine bu bitkiyi gidip bahçede görmelerine salık verir gene de. Oyunlarını yazarken Shakespeare’lerin, Johnson’ların, Wycherly’lerin, Otway’lerin en ustaca yarattıkları kişileri sahnede bir Garrick, Bir Cibber ya da bir Clive canlandırınca; bu kişilerin gözümüzden kaçan bir yanını kavrayıveririz hemen. Dünya sahnesindeki insanlar da kitaplardakilerden daha canlı ve daha çarpıcıdır. Böylece bir yazar, çizdiği kişileri, yaşamdan değil de, kitaplardan alınca, o çizdiği kişi, bir kopyanın silik kopyasına dönüşür; gerçekliğini de, canlılığını da yitirir.
    Yazarlar, her çeşit insanla, yani her kattan ve her sınıftan insanla görüşmelidir. Çünkü bir yazar, sadece yüksek tabakayla ilişki kurmakla da yüksek tabakayı tanıyamaz. Bir tek sınıfı bilip anlatması yeter diyeceksiniz ama; her sınıfın saçma yanları, öteki sınıfın saçma yanlarına ışık tuttuğu için, bir tek sınıfı ele alan yazar gerçekten büyük sayılmamalıdır. Örneğin aşağı tabakanın yaşamdaki sadeliği düşününce, yüksek tabakanın özentileri, büsbütün göze batar. Büsbütün gülünç gelir insana. Aynı biçimde, aşağı tabakanın kabalığını ve ilkelliğini düşününce, yüksek tabakanın nezaketi büsbütün çarpıcı bir hal alır. Doğrusunu söylemek gerekirse, şunu da unutmamalı: Yazarımız, her iki tabakayla da ilişki kurmakla, ahlak ve davranış açısından bir hayli düzelir: Bir tabakadan da inceliği, zarifliği ve düşünce özgürlüğünü öğrenir; çünkü bana kalırsa, aşağı sınıftan gelip eğitim görmeyenlerde pek ender bulunan bir özelliktir düşünce özgürlüğü.
    Son olarak şunu da söyleyeyim: Eğer yazarımızda herkesin iyi yürek dediği şey yoksa, duygudan yoksunsa, bütün bu sıraladığımız nitelikler beş para etmez. ‘’ Beni yazılarıyla ağlatabilecek adam, benden önce kendi ağlayabilmeli ‘’ der Horatius. Kaleme alırken duyulmayan bir acının, bize etkili bir biçimde aktarılmasının yolu yoktur. Okuyucuya en çok dokunan, en acıklı sahnelerin, gözyaşı dökülerek yazıldığında hiç kuşkum yok. Güldüren parçalarda, gülerek yazılır. Ancak kendim candan güldükten sonra okuyucumu güldürebilirim bana kalırsa. Ne var ki, beceriksiz davranırsam, okuyucum benimle birlikte güleceğine bana güler.
    Onun için, ileri sürdüğüm görüşlerin doğruluğuna akıllarıyla kanıtlayabilenlere, bir çağrıda bulunuyorum: Benim güzel okuyucum, kendi yüreğini yokla da, bir karar ver. Bu görüşlerime inanıyor musun, yoksa inanmıyor musun? Eğer inanmıyorsan, şunu bil ki, aklının ermediği şeyleri okudun şimdiye dek. Ne tadına varabildin ne de anladığın şeyleri okumakla vaktini boşuna harcayacağına, işinle gücünle uğraşman; ya da kendini eğlenceye vermen, çok daha hayırlı olur…
    Kitap hakkındaki fikirlerimi yazarken Henry Fielding’ın cümlelerinden, Mina Urgan’ın ( Çevirmenin Önsüzü ) yazısından birkaç cümle kullandım.
  • 548 syf.
    Tom Jones – 2 Cilt Takım
    Yazar : Henry Fielding Yayınevi: İletişim Yayınları Çevirmen: Mina Urgan
    Yayın Tarihi 2015
    ISBN 9789750518263
    Baskı Sayısı 1. Baskı
    Dil TÜRKÇE
    Sayfa Sayısı: 1064



    Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabı Zaman zaman güldüren ve sizi eğlendiren, içindeki karakterlerin duygusallıkları ile birlikte yaşam içindeki mücadele ve iyimserlik içindeki yaşama sevinçleri, acı olaylar karşısındaki karşıtlıklar ile örülmüş ipeksi yaşama sevinci, olumsuz ve çirkin yanları olduğunda ise yazarın bir anlatıcı olarak araya girmesi ile birlikte yazar ihtişamına ihtişam katarken sizinle birlikte safların arasında yürüyen bir roman sunmuş. Böylece okuyucum bu yapıtta bazen kısa, bazen de çok uzun bazen bir günü bazen de yılları kapsayan bölümler bulunca; yani öykünün bazen hiç kıpırdaman durduğunu bazen de uçtuğunu görünce hayretlere düşmesin. Hiçbir eleştiri mahkemesi önünde hesap vermek zorunda değilim bu çeşit şeyler için. Çünkü gerçekten yeni bir yazı türü alanında kurucu durumunda olduğum için, orada canımın istediği gibi yasaları yapmakta özgürüm ben. Uyruklarım saydığım okuyucular, bu yasalara inanmak ve boyun eğmek zorundadır. Ne var ki, okuyucularımın bu yasalara isteye isteye ve sevine sevine uymaları için, her şeyden önce onların rahatlarını ve yararlarını göz önünde tutacağıma şimdiden söz veriyorum. Aslında onlara iyilik etmek için geçtim başlarına. Ben onlardan değil, onlar benden yararlansın diye dünyaya geldim. Ve onların ilgisini çekmeyi yazılarımın başlıca amacı yaparken, okuyucularımın da benim onurumu elbirliği ile koruyacaklarına ve hak ettiğim ya da istediğim kadar beni kutlayacaklarına güvenim var der Henry Fielding.
    Yazın tarihinde Tom Jones’un konumun önemi, olaylar örgüsünün işlenişi ve kişilerin çizilmesi açısından, gerçekçi ilk roman sayılmasından kaynaklanır. Tom Jones’un en hoş yanlarından biri, Fielding’in bu öyküyü anlatırken, okuyucularla sürekli bir diyalog kurması, giderek onlarla işbirliğine girişmesidir. Örneğin ‘’ Neyse, bu konuda tam bilgimiz olmadığından, Jones’un şu sırada ne halde olduğunun saptanmasını okuyucumuza bırakıyoruz, ‘’ der. Bir başka örnek ‘’ Bir iki satır önce, öğretmenden ‘’ zavallı Partridge ‘’ diye söz etmeme bakarak, bu adamın suçsuzluğunu açığa vurduğumu sanmasın okuyucu. Doğuştan yufkayürekli olduğum için bu deyimi kullandığımı sanması, daha yerinde olur bana kalırsa. Suçsuz olup olmadığını daha sonraları anlaşılacaktır belki de. Ama öykü anlatanları esinleyen peri bana bu sırrı verdiyse, ondan izin almadan hiç mi hiç niyetim yok açıklamaya ‘’ der. Yazarımız. Romanı okuyan kişi ile olan diyaloglar çeşitli benzetmeler, betimlemeler ve bunlara benzer şiirsel süslemeler serpiştirmiş yazarımız. Bunu sebebini şu şekilde açıklar Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabın da ‘’ Uzun bir kitapla uğraşırken yazarı da okuyucuyu da uyku basınca, kafaları uyandırır bunlar. Ahh ne müthiş ifadeler bunlar ve bizimle birlikte yazarımız da yanımızda olduğunu betimleyen ifade eden bir tarz…

    Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabını okurken her bölümün başında DENEME adını verdiği bölümler vardır. Bu denemeler hakkında yazarın şu ifadesi kesinlikle bilinmelidir ‘’ Yapmaya kararlı olduğumuz bu iş için, ille bir neden göstermek zorunda değiliz. Bunu, düzyazıyla yazılmış güldürücü her destanın bir kuralı saymamız, yeter de artar da. ‘’

    Giriş niteliğinde olan bu bölümlerin, birçok yararlı yanı vardır. Bu yararlı yanlardan biri de, bir çeşit işaret ya da damga sayılabilmelidir. Bu işaret ya da damga sayesinde, herhangi bir okuyucu, bu tarihsel öykümüzde gerçeklere uygun doğru olayları, gerçeklere uymayan uydurma olaylardan ayırt edebilmenin yolunu bulabilir. Bana kalırsa, böyle bir işaret gerekli olacaktır pek yakında; çünkü son zamanlarda iki üç yazarın bu türlü öyküleriyle rağbet görmeleri, birçok başka yazan aynı türü denemek açısından yüreklendirebilir. Böylece bir yığın saçma sapan roman, acayip acayip masallar yazılabilir. Bu ise, ya kitap yayınlanıp satanların iflas etmelerine ya da okuyucuların boşuna vakit harcamalarına ve de ahlaklarını bozmalarına yol açabilir. Hatta bu yapıtlar yüzünden dedikodular ve karaçamlalar yaygınlaşır, nice değerli ve namuslu insanın adı kötüye çıkar belki de.

    Spectator’un aklı başında yazarı, her denemesinin başına Yunanca ya da Latince özdeyişler koyar. Hiç kuşkum yok ki, metelik etmeyen yazarlardan korunabilmek amacıyla yapmıştır bunu. Neden derseniz, yazar geçinenler, onlara okuma yazma öğretenlerden edindikleri bilgi dışında hiçbir şeycikler bilmedikleri halde; aslan postuna bürünüp anırınca kendini aslan sanan eşek kardeşler gibi, en yüce dahilerle aşık atmaktan ne korkar ne de utanırlar.

    Bu türden tarihsel öykülerin başlıca değerinin, önsöz niteliğindeki bu denemelerden kaynaklandığını söylemek istediğimi sanmayın sakın. Ne var ki, o sözünona yazarların, sadece öykü anlatan kısımlara öykünmeleri daha kolaydır da; gözlem ve düşünceden oluşan denemelere öykünmeleri daha güçtür aslında. Bunu yapmaya yeltenenler, Shakespeare’i taklide kalan ya da Horoitus’un dediği gibi sırf yalınayak yürüyüp suratlarını astıkları için tıpkı Cato’ya benzediklerini sana Romalılara dönerler.

    İyi öyküler uydurmak, bu öyküleri güzel anlatmak, ender bulunur bir yetenektir belki de. Gelgelelim, bunu hiç sıkılmadan yapmaya kalkan yığın adam vardır. Dünyanın dört bir bucağında bol bol yazılan romanları ve öyküleri incelersek, haksızlık yapmadan şu sonuca varabiliriz: Bunları yazanların çoğu, başka bir edebiyat türünde karşımıza çıkıp bize dişlerinin göstermeye göze alamazlar. Roman ve öykü dışında kalan herhangi bir alan da, on ya da oniki tümceyi bir araya getirmeyi beceremezler. Horatius ‘’ Her çaresiz budala yazmaya kalkar; yaşayan her yaratığın ticaret alanıdır şiir der. ‘’ Bu söz, öteki yazarlardan fazla, romancılara ve yaşam öyküleri yazanlara uygundur; çünkü tüm sanat dalları ve tüm bilim kolları için biraçık eğitim ve bilgi gerekir. Şiirin bunun dışında olduğunu düşünenler olabilir belki. Ne var ki, şiir için de koşuk ve uyak, ya da bunlara benzer şeyler bilmeli. Oysa öyküler ve romanlar yazmak için, kağıt, kalem, mürekkep ve bunları kullanacak el becerisinden başka hiçbir şey gerekmez. Kimi öykü veromanlara bir göz atınca, bunları kaleme alanların böyle düşündüklerini anlıyorum. Bunları okuyanlar da ( eğer böyle birileri varsa ) aynı şeyi düşünüyorlardır herhalde.

    İşte bu yüzdendir ki , yazarların çoğuna bakarak tümünü öyle sananlar, kağıt üstünde saptanmış gerçeklere uymayan öykü yazarlarını hor görürler. Biz de hor görülmek istemediğimiz için, yazdıklarımıza aslında uygun olan ‘’romanca’’ yani ‘’hayal ürünü olaylardan kaynaklanan öykü’’ deyimini kullanmaktan çekindik. Evvel ce de belirttiğimiz gibi, yarattığımız kişilerin tümü, doğanın o yüce ve gerçek kitabından alındığından ötürü, kendi kitabımıza tarihsel öykü adını verdik. Dünyanın en nükteli adamlarından birine göre, kimi yapıtlar, onu yazanın beyninin ya kaşınma illetine ya da ishale tutulmasının bir ürünüdür. Bizim kitabımızın bunlardan farklı olduğuna hiç kuşkumuz yok.

    Hem en yararlı, hem de en eğlendirici yazı türlerinden birini gözden düşüren bu kötü yazarlara hoşgörü göstermekle, çok zararlı başka bir iş de yapmış oluyoruz: Toplumun birçok güzel ahlaklı ve değerli üyesinin adını lekelemiş oluyoruz; çünkü en can sıkıcı dostlar her zaman zararsız olmadıkları gibi, en can sıkıcı yazarlar da her zaman zararsız değildirler. Rezil şeyler kaleme alabilecek, çevrelerine karaçalabilecek kadar dil bilirler bunların her ikisi de. Şimdi söylediğimiz eğer doğruysa, kepaze amaçlar güderek yazılan öykülerin, kendileri de kepaze olmalarına, başkalarını da kepaze etmelerine hiç şaşmamalı.

    Şu sıralarda sayısı gittikçe artan kepaze öykülerin, ileride okuyucuların boş zamanını, edebiyatı ve basın özgürlüğünü rezil etmesini engellemek için, öykü yazarlarına kesinlikle gerekli olan birkaç niteliği sıralayacağım şimdi:

    Bunlardan ilki dehadır. Horatius’a göre, deha olmadıkça, çalışmak hiçbir işe yaramaz. İnsan beyninin, çevresindeki her şeyi ve bunların belli başlı ayrıntılarını kavrayabilen güç, daha doğrusu güçler anlamında kullanıyorum ‘’deha’’ sözcüğünü. İnsanda doğuştan bulunan bu güçler, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğidir aslında. Bu iki şeyi birleştiriyor, ‘’deha’’ diye adlandırıyorum. Yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneği konusunda, büyük yanılgılara düşenler vardır. Birçokları, yaratma yeteneğini uydurma yeteneğiyle aynı şey sayar. Bu doğru olsaydı, hayal ürünü masal yazan birçok adamda yaratma yeteneği bulunduğunu kabul etmemiz gerekirdi. Oysan biz yaratmayı, ancak görebilmek ya da sezebilmek anlamında kullanıyoruz. Yani daha geniş anlamda, her şeyin gerçek özünü çabucak ve akıllı bir biçimde kavrayabilmek anlamında kullanıyoruz. Yargılama yeteneğinden yoksun bir adamda, yaratma yeteneğinin bulunması pek olası değildir. Ne dersiniz, iki şey arasındaki ayrımları görmeden, bu iki şeyin gerçek özünü kavramış sayılmamızın yolu yoktur. Ayrımları görebilmek ise, doğru doğruya yargılama yeteneğine bağlıdır. Oysa aklın başında bir iki kişi, dünyanın bütün budalaları ile birleşerek, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğinin aynı insanda ya pek ender ya da hiçbir zaman bulunmadığını ileri sürmüşlerdir.

    Bir insanın, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğini kendi kişiliğinde birleştirmesi de yetmez. İyi bir yazar olması için, bu insanın bir hayli bilgili olması da gerekmektedir. Gene Horatius’dan ve yetkili daha başkalarından alıntılarla bu görüşlerimi kanıtlayabilirim. Ama buna gerek yok; çünkü ustaca bilenmemiş el araçlarının bir işçiye yararı olmadığı, bir işin doğru dürüst yapılabilmesi için belirli kurallara uymak zorunluluğu, malzemesi olmayan bir işçinin hiçbir şey üretemeyeceği herkesçe bilinmektedir. İşte, ancak bilgi sağlayabilir tüm bunları. Doğa bize bir yeteneği bağışlamakla kalır; yani bize ancak mesleğimizin araçlarını verebilir. Bilgi ise, bu araçları kullanılır hale getirir, bunları kullanmanın yolunu bize öğretir ve işleyeceğimiz malzemenin hiç olmazsa bir kısmını sağlar. Yazar olmak isteyenin, tarih ve edebiyat alanında bilgili olması şarttır. Kerestesiz, kireçsiz, tuğlasız, taşsız, ev yapmaya kalkmak ne denli boşunaysa; bilgisi olmadan öykü yazmaya kalkmak o denli boşunadır. Yapıtlarına şiirin süslerini ekledikleri halde, öykü yazarları saydığımız Homeros ve Milton, kendi çağlarında bilinmesi gereken her şeyi biliyorlardı.

    Okuyup yazarak değil de, ancak konuşarak elde edebileceğimiz başka bir bilgi türe de vardır. Konuşma yoluyla sağlanan bu bilgi, insanları anlamak açısından öylesine gereklidir ki, ömürlerini üniversitelerde, kitaplar arasında tüketen bilgili ukalalar, insan konusunda karacahil kalırlar. Çünkü yazarlar insanları ne denli incelikle anlatırlarsa anlatsınlar, bu konuda gerçek bilgi, ancak dünyada yaşamakla elde edilebilir. Aslında tüm bilgi alanları için aynı şeyi söyleyebiliriz. Sırf kitap okumakla, fizik alanında da, hukuk alanında da uygulanır türde bir bilgi elde etmenin yolu yoktur. Hatta toprağı ekenler, çiftçiler, bahçıvanlar bile, ana kurallarını kitaplardan öğrendikleri bilgiyi, uygulamaya geçerek, kusursuz bir duruma getirmek zorundadır. Aklı başında Mr. Miller, bir bitkiyi ne denli tamı tamına betimlerse betimlesin, çömezlerine bu bitkiyi gidip bahçede görmelerine salık verir gene de. Oyunlarını yazarken Shakespeare’lerin, Johnson’ların, Wycherly’lerin, Otway’lerin en ustaca yarattıkları kişileri sahnede bir Garrick, Bir Cibber ya da bir Clive canlandırınca; bu kişilerin gözümüzden kaçan bir yanını kavrayıveririz hemen. Dünya sahnesindeki insanlar da kitaplardakilerden daha canlı ve daha çarpıcıdır. Böylece bir yazar, çizdiği kişileri, yaşamdan değil de, kitaplardan alınca, o çizdiği kişi, bir kopyanın silik kopyasına dönüşür; gerçekliğini de, canlılığını da yitirir.

    Yazarlar, her çeşit insanla, yani her kattan ve her sınıftan insanla görüşmelidir. Çünkü bir yazar, sadece yüksek tabakayla ilişki kurmakla da yüksek tabakayı tanıyamaz. Bir tek sınıfı bilip anlatması yeter diyeceksiniz ama; her sınıfın saçma yanları, öteki sınıfın saçma yanlarına ışık tuttuğu için, bir tek sınıfı ele alan yazar gerçekten büyük sayılmamalıdır. Örneğin aşağı tabakanın yaşamdaki sadeliği düşününce, yüksek tabakanın özentileri, büsbütün göze batar. Büsbütün gülünç gelir insana. Aynı biçimde, aşağı tabakanın kabalığını ve ilkelliğini düşününce, yüksek tabakanın nezaketi büsbütün çarpıcı bir hal alır. Doğrusunu söylemek gerekirse, şunu da unutmamalı: Yazarımız, her iki tabakayla da ilişki kurmakla, ahlak ve davranış açısından bir hayli düzelir: Bir tabakadan da inceliği, zarifliği ve düşünce özgürlüğünü öğrenir; çünkü bana kalırsa, aşağı sınıftan gelip eğitim görmeyenlerde pek ender bulunan bir özelliktir düşünce özgürlüğü.

    Son olarak şunu da söyleyeyim: Eğer yazarımızda herkesin iyi yürek dediği şey yoksa, duygudan yoksunsa, bütün bu sıraladığımız nitelikler beş para etmez. ‘’ Beni yazılarıyla ağlatabilecek adam, benden önce kendi ağlayabilmeli ‘’ der Horatius. Kaleme alırken duyulmayan bir acının, bize etkili bir biçimde aktarılmasının yolu yoktur. Okuyucuya en çok dokunan, en acıklı sahnelerin, gözyaşı dökülerek yazıldığında hiç kuşkum yok. Güldüren parçalarda, gülerek yazılır. Ancak kendim candan güldükten sonra okuyucumu güldürebilirim bana kalırsa. Ne var ki, beceriksiz davranırsam, okuyucum benimle birlikte güleceğine bana güler.

    Onun için, ileri sürdüğüm görüşlerin doğruluğuna akıllarıyla kanıtlayabilenlere, bir çağrıda bulunuyorum: Benim güzel okuyucum, kendi yüreğini yokla da, bir karar ver. Bu görüşlerime inanıyor musun, yoksa inanmıyor musun? Eğer inanmıyorsan, şunu bil ki, aklının ermediği şeyleri okudun şimdiye dek. Ne tadına varabildin ne de anladığın şeyleri okumakla vaktini boşuna harcayacağına, işinle gücünle uğraşman; ya da kendini eğlenceye vermen, çok daha hayırlı olur…

    Kitap hakkındaki fikirlerimi yazarken Henry Fielding’ın cümlelerinden, Mina Urgan’ın ( Çevirmenin Önsüzü ) yazısından birkaç cümle kullandım.
  • Sovyet yönetmen Andrei Tarkovski, 10 Temmuz 1984 günü Milano’da yaptığı basın toplantısında, artık ülkesine dönmeyeceğini, ancak hangi ülkede kalmak istediğine henüz karar vermediğini açıkladı. 52 yaşındaki yönetmen, 20 yıllık sinema uğraşında altı büyük film gerçekleştirebildiğini, ülkesini, dilediği yoğunlukta çalışma olanaklarına erişemediği için terk edeceğini açıkladı. Tarkovski, 18 aydır İtalya ve İsveç’te çalışmakta, ayrıca 1983 sonbaharında Londra Covent Garden Kraliyet Operası’nda Mussorgski’nin Boris Godunow’unu sahneleyerek, sanat yaşamında ilk kez opera yönetti.

    Sinemaya görüntü, müzik, kurgu, resim, happening sanatları yanı sıra, derin bir edebiyat ve felsefe birikimi getiren, Batılı yazar-yönetmenler Fellini, Bergman, Herzog, Fassbinder, Bunuel, Saura, Bill DouglasTa karşılaştırıldığında Tarkovski’nin yalnız kendi birikimini değil, tüm Rus yazınının birikimini sinemaladığını saptıyoruz.

    Tarkovski, hem sosyalist, hem de kapitalist düzeni yadsıdığını, her iki düzene de filmsel şiirle karşı çıktığını söylüyor. “Neşeli insanlar beni yanıltır, onlara hiç tahammülüm yok. Ancak hiçbir pürüzü olmayan ruhlar neşeli olabilir, çocuklar ya da çok yaşlılar. Ama neşeli insanlar hiç de bu nitelikte değil. Kanımca neşe, insanın ancak çevresini, içinde yaşadığımız koşulları kavrayamamasından kaynaklanıyor”. “Nostalghia”, diyor Tarkovski “yalnızca memleket hasreti değil. Rusça’da nostalghi bir hastalık, öldürücü bir hastalık anlamına gelir. Andrei, ülkesinden uzak bir hastalığa tutulmuştur. Giderilmesi olanaksız bir özlemin hastasıdır. Neyi özler? Gerçeği, gerçek yaşamı özler.” (Tarkovski’nin Le Monde’da yayımlanan konuşmasından.)



    Kasım 1983’te, gazeteci ve psikiyatrist İrena Brezna, (Basel) Tarkovski ile Londra’da (belki Rusça bildiği için) bir söyleşi yapmayı başarmış. Gazetecinin yönelttiği güncel feminizmi vurgulayan sorulara hiç katılmıyorum, ancak Tarkovski’nin yanıtlarını Türk okuru için de ilginç bulduğumdan bu söyleşiyi çevirmek istedim.

    Brezna: Sovyetler Birliği’nde ünlü olmanızın mutlak bazı ayrıcalıkları var, sakıncaları da var mı?

    Tarkovski: Ünlü olmak ve tanınmak gibi konular beni hiç ilgilendirmiyor. Kendi ünüm konusunda hiç kafa yormadım. Ün, benim için anlamsız.

    Brezna: Sanki ün sizi rahatsız ediyor. İlişkilerden kaçmıyorsunuz. Hemen hemen hiç görüşme yapmıyorsunuz.

    Tarkovski: Gazetecilerle görüşerek, şöhretlerinden yararlanmak isteyenler var. Ben onlardan değilim. Aksine hiç sevmem söyleşileri. Yaptığım söyleşilerden sonra yayımlanan konuşmaların hiçbirini beğenmedim. Beni övdükleri için değil, konuştuğumuz dışında, bambaşka şeyler yazdıkları için. Ünümden dolayı ilgi çeken bir kişi olma duygusu, beni her zaman tedirgin ediyor. Adeta öfkeleniyorum.

    Brezna: Konuşmamızın çıkış noktasının hiç de iç açıcı olmadığını mı anlatmak istiyorsunuz?

    Tarkovski: Hep böyle. Yapılacak bir şey yok. Zaten çıkış noktası ne demek? Siz ve benim için böyle bir şey söz konusu değil. Ortada yalnız sizin benimle görüşme isteğiniz var. Ben de bütün gücümle size karşı direneceğim.

    Brezna: Bizi bağlayan hiçbir olgu yok demekle yanılıyorsunuz. Filmleriniz var. Bu söyleşi sizinle konuşabilmek için bir vesile. Sizi tanımak istiyorum. Ama size ulaşmak oldukça güç.

    Tarkovski: Ama ne yazık ki, bütün güçlükleri atlatabildiniz. Diğer gazeteciler gibi bu güçlüklere takılıp gelmeyebilirdiniz. Ama geldiniz.

    Brezna: Evet, sizi bir kale gibi kuşattım. İşte şimdi buradayım ve nasıl konuşacağımı bilemiyorum.

    Tarkovski: Yalnızca doğallıkla konuşun, yeter.

    Brezna: Filmlerinizi duygularımın derinliğinde algılıyorum. Olaylara bakışınız da bana yabancı değil. Ancak, kadın olarak filmlerinizde kendimi göremiyorum. Yapıtlarınızda kadın ancak geleneksel bir rol oynuyor. Siz yalnız erkeğin dünyasını yansıtıyorsunuz. Ve erkeğin bakış açısından, kadın ancak bilmece. Seven, erkeği anlayan ve tüm varoluşu ancak erkekle ilişkisinde beliren bir kadın var filmlerinizde.

    Tarkovski: Bu konuyu hiç düşünmedim, kadının iç dünyasını demek istiyorum. Kadına, kendine özgü bir iç dünya sunmak çok güç, bunu yapmak da istemiyorum. Kadının bir iç dünyası var, ama kanımca kadının iç dünyası, birlikte yaşadığı erkeğe sıkı sıkıya bağlı. Bence kadının yalnız olması hiç de doğal bir durum değil.

    Brezna: Ya yalnız bir erkek, bu doğal mı?

    Tarkovski: Yalnız bir erkek, yalnız olmayan erkekten daha doğal. Bu nedenle benim filmlerimde kadın ya yok ya da yalnız erkek dolayısıyla var. Yalnız iki filmimde kadın var: Aynada ve Solaris’te. Burada da kadın tabii erkeğe bağımlılığı dolayısıyla var. Siz kadının bu rolünü yadsıyor musunuz?

    Brezna: En azından kendimi o kadında göremiyorum.

    Tarkovski: Birlikte yaşadığınız erkekten, yaşamını sizinkine bağımlı kılmasını mı bekliyorsunuz?

    Brezna: Hiç değil. Ben kendi dünyamı yaşayayım, erkek kendi dünyasını yaşasın.

    Tarkovski: Bu mümkün değil. Kadın ve erkek kendi duygularını yaşıyorlarsa, onları bağlayan hiçbir şey kalmaz. Kadın ve erkeğin iç dünyalarının müşterek bir dünya oluşturmaları gerekir. Bu gerçekleşmezse, kadın ve erkeğin beraberliği mutsuz, uyumsuz ve giderek ölmeye mahkûmdur. Bir kadının erkeğini değiştirmesi bana çok garip geliyor. Önemli olan onun kaç erkeğin karısı olması değil, önemli olan bir ilke. Kadın, bu ilişkileri, bu evlilikleri bir hastalık gibi çeker. Yani kadın bir hastalığa tutuluyor, sonra diğerine, sonra gene bir diğerine. Sevgi, öylesine bütün bir duygudur ki, bir kez daha yinelenmesi olanaksızdır. Ne durumda olursa olsun, olanaksızdır. Kadın, bu duyguyu yineleyebiliyorsa, o zaman sevgi onun için anlamsız demektir.

    Brezna: Kadının doğasını bildiğiniz kanısında mısınız?

    Tarkovski: Bu konuda bir düşüncem var, tıpkı sizin gibi.

    Brezna: Ama ben kadın olarak kendimi derinliğimden tanıyabiliyorum.

    Tarkovski: İnsanın yargıya varabileceği en zor olgu kendisidir. Kendi dünyasını koruyabilme çabası gösteren kadınlara şaşıyorum. Bence kadın olmanın anlamı, kadınsal sevginin yeteneği, onun özverisinde yatar. Kadının büyüklüğü de bu. Böyle kadınlara saygı duyuyorum. Böyle kadınlar da tanıyorum.

    Brezna: Söyleyecek söz bulamıyorum. Size göre kadının varoluşu ancak erkeğe olan sevgisinde anlam kazanıyor.

    Tarkovski: Böyle bir şey söyledim mi? Yalnızca kadın-erkek ilişkisinden söz ettik. Henüz bu durumu açıklığa kavuşturamadım, siz beni saldırganlıkla suçluyorsunuz.

    Brezna: Yeterince söylediniz, bunu siz de biliyorsunuz.

    Tarkovski: Ben yalnız, seven bir insanın artık kendi iç dünyasını içinde saklı tutamayacağını söyledim. Sevdiği insanla kaynaşacaktır çünkü dünyası, başka bütünlük oluşturacaktır.

    Kadını bu ilişkisinden soyutlarsak, ilişkiyi de yıkmış oluruz. Kadın da hemen doğrulup beş dakika sonra yeni bir yaşama başlayamaz. Çünkü kadının iç dünyası, erkeğe olan duygularına bağlıdır. Bence de kadının iç dünyası, tümüyle erkeğe olan duygularına bağlı olmalıdır. Kadın, sevginin simgesidir. Ve sevgi de, insanın sahip olduğu en büyük değerdir. Burada değer sözcüğünü hem nesnel, hem de soyut anlamda, tüm duyguları kapsayan anlamında kullanıyorum. Yaşama, anlamını veren kadındır. Kurtarıcıyı doğuran Meryem’in, sevginin simgesi oluşu bir rastlantı değil. Kadınlarla bu konuyu konuştuğumda, sanki saygınlıkları ellerinden alınacak duygusuna kapıldıklarını görüyorum. Bence bu kadınlar, gerçek saygınlığı ancak kendilerini erkeklerine tümüyle adadıkları zaman elde edeceklerini unutuyorlar. Gerçekten seven bir kadın, sizin yönelttiğiniz soruları yöneltmez.

    Brezna: Ben, insanın hem sevebileceği hem de aynı zamanda kendi iç dünyasını koruyabileceği kanısındayım. Ve korumak zorundayım da. Kadın, kendi yolunu erkeğin yolu olarak seçerse, kaybeder. Elleri boş kalır. Bu eski, çok eski bir tuzak. Ben de zaman zaman, sevgi içinde bütünleşmeye eğilim gösteren bir kadınım.

    Tarkovski: İyi ki öylesiniz. Bu duygunuzla övünebilirsiniz. Ama benim kadından zorla bunu istediğimi sanmayın. Güç kullanarak sevgi kazanılmaz. Bu nedenle görüşüm hiç kimse için tehlikeli değil.

    Brezna: O halde sevgi ya var ya da yoktur.

    Tarkovski: Evet ya var ya da yoktur. Ve sevgi olmazsa, hiçbir şey olmuyor demektir… İnsan yavaş yavaş ölüme gidiyor demektir. Ben yalnız kendi düşüncemi aktarıyorum. Tabii herkesin kendi dünyasını yaşadığı, ilişkilerin soğuklaştığı, bencilleştiği durumlar var. Belki böylesi durumlar daha da kolay. Böylesi ilişkiler daha az sakıncalı. Ve feminizm akımı bu doğrultuda. Gerçekten de bu ve benzeri konularda tartıştığım kadınların tümü, kadın olmanın olağanüstülüğünü kavramamışlar. Her zaman şaşırttı bu durum beni, çünkü kadının iç dünyası, erkeğin iç dünyasından çok başka. Kanımca kadın, bu özelliğinden dolayı erkeğe bağımlı olmadan yaşayamaz. Erkeksiz yaşamaya başladığında, örgensel yaşamını yitirir. Toplumda dilediği yere gelebilir, bir erkeğin işini de üstlenebilir, ama bunlar onu kadınsal kılmaya yeter mi? Hiçbir zaman yetmez.

    Feministlerin neyi amaçladıklarını anlıyorum: Artık sorumluluklarını istemiyorlar. Her zaman ezildiklerini ve eşit haklar kazanarak bu durumdan kurtulacaklarını sanıyorlar. Kavrayamadıkları durum şu: İnsan, kadın ya da erkek, gerçekten yürekten bağımsız olmak istiyorsa, zaten bağımsızdır, özgürdür; özgürlüğü kendisi seçtiği için özgürdür, özgürlükçü bir ülkede yaşadığı için değil.

    Bireyin özgürlüğü, ülkesinin özgürlükçülüğüne bağlı değil, kendi seçimine bağlıdır. İnsanların gerçekleştiremedikleri yaşam özlemlerini başkalarının suçu gibi görmeleri beni her zaman öfkelendirir. Bağımsız olmadığını söyleyen kişilere öylesine öfkeleniyorum ki. Bağımsızlığı istiyorsan, bağımsız ol. Seni engelleyen kim? Mutlu olmak istiyorsan. Ama mutsuzsan, mutlu ol.

    Kadının uzun bir dönem süresince, dünya politikasının önemli olaylarından dışlandığı şüphesiz. Bu tabii haksız bir durum. Ama günün birinde kadın tüm toplumsal yaşama katıldığında ne olacak bilemiyorum. Buna karşı olmadığımı vurgulamak isterim. Kadının toplumsal yaşama tümüyle katılmasından yanayım. Ama bana öyle geliyor ki, kadın o durumda kendi dilediği konumu bulamayacaktır.

    Brezna: Düşüncenize katılıyorum. Erkek yargıları dünyaya egemen olduğu sürece, kadın konumunu bulamayacak… Erkeğin başarısı ölçüt olduğu sürece…

    Tarkovski: Yanılıyorsunuz. Beni önemli bir kariyer sahibi kadın kadar rahatsız eden hiçbir şey yok. Erkek olarak haklarımın sınırlandırıldığını sandığımdan değil. Kadının bu durumu bana hiç doğal gelmediği için. Bence böyle bir kadın, görmezliğe gelmesi gereken bir yola sapmış. Ancak erkekle yanlış bir rekabet onu bu yola sürüklemiş olabilir… Affedersiniz, adınız ne?

    Brezna: Irena.

    Tarkovski: İrena, dinleyin. Siz kadınsal doğanızdan hoşnut olmadığınızı söylüyorsunuz.

    Brezna: Yanlış anlıyorsunuz.

    Tarkovski: Şimdiye dek süregelen kadın-erkek ilişkileri dışında yeni ilişkiler olamaz ki. Çünkü dünyamız iki cinsiyetli; istesek de istemesek de. Belki herhangi bir gezegende tek cinsiyetli ya da beş cinsiyetli bir dünya varolabilir ve böylesi bir oluşum o gezegenin varlığının sürebilmesi için zorunludur. Belki böylesi bir gezegende hem bedensel hem de duygusal sevgi için beş varlığa gereksinme vardır. Ama yeryüzünde iki varlığa gerek var. Her zaman bu durum unutuluyor. Neden bu gerçek unutuluyor, bilmiyorum. Haktan, durumdan, bağımsızlıktan söz ediyoruz, ama kadının kadın, erkeğin erkek olduğundan hiç söz etmiyoruz.

    Brezna: Öncelikle kadını erkeğe bağımlı kılmanızı anlamıyorum. Ayrıca kadını sevgi, fedakârlık gibi kavramlarla erkeğe bağlamak istiyorsunuz. Oysa bana öyle geliyor ki, siz kendiniz sevgi ve fedakârlığa susamışsınız, ama sanki bu duyguları yaşamaya yeteneğiniz yok.

    Tarkovski: Bilmiyorum. Olabilir. Bu konuda kesin bir yargıya varmam güç. Ayrıca sizin kurduğunuz tümceleri kurmak bana çok güç geliyor. Belki de kişisel yapınız benimkinden çok başka. Kendinizden beklentileriniz başka. Görülüyor ki siz benim Ayna filmimdeki anne değilsiniz. Ayna filmi benim annemi anlatır. Gerçeğe dayanan bir öykü, kayıtsız. Belki de haklısınız, bu filmde kendinizi göremediniz.

    Brezna: Stalker ve Solaris filmlerinde insanlığın sorununa genelde bakışınız beni çok etkiledi, bu sorunu filmsel irdeleyişiniz. Bu söyleşiyi yapmamın nedeni bu. Solaris filminde aşkı da çok olağanüstü ve ince anlatıyorsunuz. Ama Chari’nin tek gücü sevgi. Yaralandığı tek nokta da gene sevgi.

    Tarkovski: Siz yara almak istemiyorsunuz. Hiçbir yarası açılmayan bir insan olarak kalmayı yeğliyorsunuz.

    Brezna: Bir an için düşünün. Kendinizi bir kadının yerine koyun. Yüzyıllardır hep başkaları için varolmaya koşullandırılmışsınız. Hiçbir zaman kendiniz olamamışsınız. Büyük bir yük değil mi?

    Tarkovski: Erkek olarak ayakta kalabilmek de, kadın olarak ayakta kalabilmek kadar güç. Bütün mutsuzluk, tüm sorun başka yerden kaynaklanıyor. O da şu: Öyle bir toplumda yaşıyoruz ki, kitlelerin genel düşünsel düzeyi çok yetersiz. Bugün gözümüzü yumup yarın uyanmayacağımızı da biliyoruz. Herhangi bir akıl hastası bir düğmeye basarsa, üç adet bombanın gezegenimizdeki yaşama son verebileceğini de biliyoruz. Bütün bu gerçeklerin bilincindeyiz, ama onları gene de unutuyoruz. Akılsal ve tinsel ilgilerimiz o denli maddesel varlığımızın esiri ki… hiçbir zaman aklımıza gelmemesi gereken sorunlarla ilgileniyoruz. Bu denli toplumsal sorunun varlığı, ne denli akılsızca davranmış olduğumuzun kanıtıdır. Akılsal ve tinsel açıdan doyum kazanmış bir kadın, hiçbir zaman erkeğin gölgesinde kaldığını, ya da onun esiri olduğunu düşünemez. Tıpkı kadın gibi, aynı doyumu sağlamış erkek de, kadını zorlamayı hiçbir zaman aklından geçirmez. Oysa siz getirdiğiniz örneklerle beni böylesi yanıtlara zorladınız. Bu tür sorunların açıklanması bizi hiç de ilgilendirmemeli. Çünkü bu sorunlar, bizim akıldan yoksunluğumuzun belirtileri. Akılsal zenginlikleri şaşılacak boyutlarda kadınlar da tanıdım. Bu tür kadınlar böylesi sorunları hiç büyütmez, aksine öylesi bir ruh zenginliğine sahiptirler ki, öylesi bir moral [ahlaki] güçleri vardır ki, her erkek önlerinde diz çökmeye hazırdır. Ayrıca böyle kadınların önünde diz çökmek ayıp değil, bir şereftir. İşte sorun burada. İlişkileri açıklamaya çalışmak, kötü bir çıkış noktasıdır. Bu konuda çaba harcamak, hoşnutsuzluğumuzun belirtisidir, yoksa eşitlik aramanın değil. Bu ikisi çok ayrı konular. Bence, bugün kadın korkunç bir duruma sürüklenmiş. Gerçekten seven bir kadın bu tür sorular yöneltmez. Bunlar onu ilgilendirmez bile.

    Brezna: Gerçekten seven kadın, sevgisini bir erkekte toplamaz, tüm dünyaya dağıtır. Nükleer savaşın dünyayı tehdit ettiğini söylediniz. Nükleer silahlar erkeklerin önderliğindeki bir dünyada üretilmiştir.

    Tarkovski: Madame Curie’nin katkısını da unutmayalım.

    Brezna: Sorumlular dünyamıza egemen olan erkeklerin gücü. Kadının, kadınsal içgüdülerine egemen olacağı bir dünya, belki de bu apokaliptik sonuca varmazdı. Böyle bir dünyada kadının sorumluluğunu taşımayıp, kendisini sevgiye ve bir erkeğe atamasını nasıl düşünebiliyorsunuz?… Erkeğin, kadının sıcak sevgisiyle gezegenimizi perişan etmesine seyirci mi kalsın?…

    Tarkovski: Bu korkunç, korkunç bir varsayım. Ne demek istediğinizi anlıyorum. Ama, söylediklerinize şaşıyorum. Erkeğin dünyamız hakkında aynı duyguları taşımadığını mı sanıyorsunuz. Erkeğin bu dünyanın efendisi olduğunu sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.

    Brezna: Ya kim?

    Tarkovski: O

    Brezna: Nerede o?…

    Tarkovski: (Eliyle yukarıyı gösteriyor). Görüyor musunuz söyleşi nereye varıyor. Sonuçları tartışıyoruz, nedenleri tartışacağımıza. Önemli nokta şu: İnsan, varoluşunun temel nedenini kavramamışsa, bu dünyaya neden geldiğini ve ömrünü neden burada yaşadığını bilmezse, o zaman işte dünya zorunlu olarak bugün içinde bulunduğumuz koşullara sürüklenmiş demektir. İnsanlık, daha “aydınlanma çağında” hiç ilgilenmemesi gereken konularla ilgilenmeye başladı. Maddesel dünyaya eğilmeye başladı. Bilmek, öğrenmek isteği, insana, özellikle erkeğe egemen oldu. Ayrıca kadın, erkek kadar bilime susamış değildir. Peki, ne oldu?… İnsanlar, kör gibi çevrelerini ellemeye başladı. Ellerinden başka çevrelerini algılayabilecek uzuvları yokmuş gibi davrandı. Bu dünya ile ilgili o denli şey öğrendik ki, toplumsal bir uyum kazanmamız, mutluluğumuz gerekirdi. Hayır. Tam aksi. Yeryüzü hakkında ne kadar çok bilgi edinsek, bununla uğraşan uzmanlarımız giderek atalarımızın bildiklerinden daha azını kavradığımızı saptıyor. Bizler, yanılgıların gücü altındayız. Yeryüzü üzerine çok şey bildiğimize karar verdik. Ama, hiçbir şey bilmiyoruz. Dünyanın küçük bir kesiti üzerine bildiklerimiz, bütünü için yetmiyor, çünkü yeryüzü sonsuz. Kanımca insanın varoluş amacı, bilip tanımakta yatmıyor. Bu insanın entelektüel görevi. Ama temel sorunu değil. Varolmanın temel sorunu, yaşamın anlamını kavrayarak yaşamakta. Örneğin atomun bölünmesiyle yeni bir enerji kaynağı buluyoruz ve bu enerjiden nasıl yararlanıyoruz?.. Atom bombası yapıyoruz, intihar silahı. Söylemek istediğim, buluşları olumlu yönde kullanma yeteneğinden yoksunuz. Bunun da nedeni, insanın niçin yaşadığını bilmemesi. Bilim adamı, yaşamının anlamını, buluşları gerçekleştirmekte görüyor. Bu, gerçeğe pragmatik bir yaklaşımdır. Sanatçı, sanat yapıtları gerçekleştirmek için yaşıyor. Herkes üzerine düşen görevle yaşıyor, bir görevin parçalarıyla ve eşitsizliği algılıyor, birbirine gıpta ediyor. Oysa, her insan, yaşamının anlamını kavrayıp, buna göre yaşamalı. Bu doğrultuda herkesin hakkı var ve herkes eşit haklara sahip: Sanatçı, işçi, papaz, köylü, çocuk, köpek, erkek ve kadın.

    Yaşamın anlamını keşfedemezsek, onu-bunu kurcalamaya başlayıp sorunlar yaratırız. Bu sorunlar, yaşamın anlamını kavrarsak, hiçbir zaman ortaya çıkmayacak. Benim görüşüm bu. Başlangıçta, her şey yerli yerinde. Uygarlığımızın içine düştüğü çıkmaz, bir oransızlıktan kaynaklanıyor. İki kavram uyumsuzluk içinde: Maddesel ve ussal gelişim. Bu, insanın kendisini doğaya ve diğer insanlara karşı korumaya karar vermesiyle başlamış. Toplu mumuz, bu yanlış temel üzerine kurulu. İnsanlar birbirleriyle bir sevgi, dostluk, düşünce alışverişi dürtüsüyle ilişki kurmuyor, tabii yaşamını sürdürebilmek için. Ama, ben insanın başka türlü de yaşamını sürdürebileceğine inanıyorum: İnsan olduğu için, hayvan olmadığı için. Eski toplumlarda, insanların doğa ile uyum içinde yaşadığı ve akıl almaz sonuçlar elde ettiği toplumların yaşadığını biliyoruz. Örneğin Sanskrit yazılarında uygarlıkları saptanan Doğu kültürleri ussal ve nesnel yaşam arasında bir uyum sağlamayı başarmıştır. Bu kültürlerden kalan belgeler, uygarlığın eski çağlarda doğru yönde gelişebildiğini de göstermektedir. Bu uygarlıkların neden ortadan kalktığı sorusu yöneltilebilir. Başka kültürlerin oluşması, onlara düşmanlık beslemesi ve gelişmelerini engellemesi onları yok etmiş olabilir. Bilmiyoruz. Ne olursa olsun, insan yeryüzüne, düşünsel açıdan kendi kendini inşa etmek için geldiğini, içindeki ‘kötülüğü’ yenmesi gerektiğini, bencillikten kaynaklanan ‘kötülük’ dediğimiz duyguyu yenmesi gerektiğini kavramak zorundadır. Bencillik, insanın kendi kendini sevmediğinin belirtisidir, kendi kendini kavramadığının ve sevgi kavramını yanlış anladığının kanıtıdır. Tüm kavram ve olguların deformasyonu burada yatar.

    Bilim dünyamızın budalalığı, yanılgısı ve giderek artan olumsuz sonuçları, kadının gerektiği anda dümene geçmemiş olmasında değildir. Bu olumsuz sonucun nedeni, insanlığın düşünce düzeyinin gereken yüksekliğe ulaşamamış olmasındandır.

    İnsanlık yeni enerji kaynakları arayacağına, düşünce değerlerini yüceltme doğrultusunda çalışsaydı, düşünce enerjisi arasaydı, bugün konuştuğumuz sorunlar var olmayacaktı. O zaman insan daha uyumla, akılsal, düşünsel bir gelişimin denetiminde gelişecekti. Akılsal gelişim sürecinin, entelektüel süreç gibi insanı tek yönlülüğe sürüklemeyeceği kanısındayım. Çünkü akılsalcılık, aynı zamanda uyumluluk kavramını da içerir. Bunun dışında her şey, siz ne kadar haklı da olsanız, ikinci planda kalır. Filmlerimde kendinizi bulamadıysanız, bu benim haksız olduğumu göstermez. Anlatmak istediğim kadının gerçeğini yansıttım ben.

    Çok önemsiz sorunlarla uğraşıyoruz ve bugünün krizli dünyasını kurtardığımızı sanıyoruz. Oysa yanılgıya düşüyoruz. Kanımca bu tür sorunlarla uğraşmak tehlikeli. Bizi temel sorundan uzaklaştırır: Akılsal düzeyde sürdüreceğimiz mücadeleden. Akılsal/tinsel mücadele her alanda veriliyor. Bu nedenle herkes bu mücadeleyi anlıyor. Hiç eğitim görmemiş ama yüce ruhlu bir insan, temel sorunun nerede yattığını kavrar.

    Gerçek sorumluluğunu kavramış bir insanın, temel sorunları yoktur. Yaşamın anlamını bilerek, yeryüzünde yaşama karşı görevimizi yerine getirerek, yaşamak istiyoruz. Ama çoğunlukla başaramıyoruz. Henüz yeterince güçlü değiliz. Bu yolu seçmek ve bu yolda yürümek önemli. Bu temel sorunumuz çözümlenmedikçe, peşimizi bırakmayacaktır. Acı olan, günümüz uygarlığının çıkmazıdır. Toplumu akılsal düzeyde geliştirebilmek için zaman gerek. Oysa zamanımız yok. İnsanın geliştirdiği teknik, artık kendi düğmeleriyle çalışıyor. İnsanlar ve politikacılar, kendi yarattıkları sistemin tutsağı oldular. Onları bilgisayarlar yönetiyor. Bilgisayarı devreden çıkarabilmek için kafaca çaba harcamak gerek. Bunun için de yeterli zaman yok. Tek umut, insanın bilgisayarı devreden çıkaracağı an, kafaca aydınlanmasında.

    — Tarkovski: “İnsanlar ve Politikacılar Kendi Yarattıkları Sistemin Tutsağı Oldular”
    Tezer Özlü
    Milliyet Sanat, 1 Ağustos 1984
  • #biyografipostu3

    UğurMumcu,

    1942 doğumlu gazeteci ve yazar. 1993’de uğradığı saldırı sonucu hayatını kaybeden Mumcu’nun, “Gazeteci Kimdir?” sorusuna verdiği yanıt şöyledir: Gazeteci, haber ve bilgi kaynağına en çabuk ulaşan ve bu kaynaklardan edindiği bilgi ve haberleri okurlara sunan insan demektir. Gazetecinin bu görevini yapabilmesi için habere, olaya, olguya, belgeye ve bilgiye dayalı yazılar yazması gerekir. Bunun için de gazetecinin güvenilir kişi olması zorunludur. Sır saklayan, haber ve bilgi kaynağını gizlemesini bilen, gerektiğinde hükümetlere ve güç odaklarına karşı savaşmayı göze alan insan, gazetecidir.

    Uğur Mumcu, 22 Ağustos 1942’de Nadire ve Hakkı Şinasi Mumcu’nun oğulları olarak Kırşehir’de dünyaya geldi. Tapu Kadastro memuru olarak çalışan Hakkı Bey’in görevi nedeniyle burada dünyaya gelen Mumcu’nun ailesi aslen Ankara’lıydı. Bu yüzden eğitimini Ankara’da tamamladı. Önce Devrim ardından Ulubatlı Hasan İlkokullarını, Cumhuriyet Ortaokulu’nu ve Deneme Lisesi’ni bitrdikten sonra, 1961’de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. “Türk Sosyalizmi” başlıklı yazısıyla 1962’de Yunus Nadi Makale Ödülü’nü kazanan Mumcu, 1963’de Hukuk Fakültesi Öğrenci Derneği’ne Başkan seçildi.

    Uğur Mumcu 1965’de avukat olarak mezun oldu. Doğan Avcıoğlu, Mümtaz Soysal ve İlhami Soysal’la birlikte Yön hareketini başlatanlardan biri olan Cemal Reşit Eyüpoğlu‘nun yanında avukatlık yapmaya başladı. Aynı yıl 18 Haziran’da “Biz Anayasayı Savunuyoruz. Ya Siz?” başlıklı makalesi Yön Dergisi’nde yayımlandı. 30 Haziran 1967’den itibaren “Kitap Toplatmak Anayasaya Aykırıdır” başlıklı yazısıyla Kim Dergisi’nde de yazıları yayımlanmaya başlayan Mumcu’nun, 18 Ağustos’taki “Anayasaya Saygı” başlıklı yazısıyla birlikte Akşam Gazetesi’nde de incelemeleri yayımlanmaya başlandı.

    1968’de gittiği İngiltere’de bir yıl gibi bir süre kalan Mumcu burada yabancı dilini geliştirdi ve yazılarına Londra’dan devam etti. Akşam Gazetesi’ndeki inceleme yazılarının sonuncusu 25 Şubat’ta yayımlanırken, Kim Dergisi’ndeki son yazısı da 1 Mart tarihli “Yeter Artık Beyler” başlıklı yazı oldu. Mumcu, 25 Mart’tan itibaren yazılarını aralıklarla Türk Solu Dergisi’nde yayımlatmaya başladı.

    31 Ocak 1969’dan itibaren mezun olduğu fakültenin İdare Hukuku Profesörü olan Tahsin Bekir Balta‘nın asistanlığını yapmaya başlayan Mumcu, 13 Kasım’da Ankara Barosu Levhasından kaydını sildirerek avukatlığı bıraktı. 1969-1971 yılları boyunca Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi’nde yazılarını yayımlamaya devam etti. 15 Temmuz 1969 itibariyle Milliyet Gazetesi’nde de incelemeleri yayımlanmaya başlandı. Aynı dönemde Ant Dergisi’nde ve Cumhuriyet Gazetesi’nde de makale ve incelemeleri yayımlanan Mumcu, 1970 yılı 24 Mart’ından 27 Ekim 1971’e kadar Devrim Dergisi’nde yazdı.

    12 Mart 1971 tarihinde gerçekleşen darbenin ardından 17 Mayıs’ta gözaltına alınan Mumcu, Mamak Askeri Cezaevi‘nde yaklaşık bir yıl boyunca kaldı. Yedi yıl hapse mahkûm edildi fakat Yargıtay bu kararı bozdu. 10 Ekim 1972’de serbest bırakıldı ve hemen askerlik görevine alındı. Tuzla Piyade Okulu’nda verilen 3 aylık eğitimden sonra, okul yönetimi tarafından “kötü hal ve düşünce sahibi” şeklinde suçlandı ve “er” çıkarıldı. Ardından da Ağrı’nın Patnos ilçesine gönderilen Mumcu, 31 Ocak 1974’te askerliğini sakıncalı piyade eri olarak tamamladı.

    Bu konuyla ilgili olarak “Evet, evet ne olursa olsun, ben Patnos dağlarında halk çocuklarıyla er olarak askerlik yapmayı, emekli olduktan sonra siyasal iktidarın uzattığı yönetim kurullarında, on binlerce lira para alan orgeneral olmaya değişmem.” diyen Mumcu, yedek subaylık hakkı ve aylıkları için açtığı açtığı maddi tazminat davasını kazandı.

    Askerliğini tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi’ndeki asistanlık görevinden ayrılan Uğur Mumcu, profesyonel olarak gazeteciliğe başladı. 25 Şubat 1974’te “Anarşist!..” başlıklı yazısıYeni Ortam Gazetesi’nde yayınlandı ve burada çalışmayı 12 Mart 1975’e kadar sürdürdü.

    1975’te Cumhuriyet Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapmaya başladı. Anka Ajansı’nda da çalışmaya devam eden Mumcu, 1975’te Suçlular ve Güçlüler adındaki, Mart dönemini sergilediği makalelerinden oluşan kitabı yayımlandı. Altan Öymen’le birlikte hazırladıkları ve Yahya Demirel’in “hayali mobilya ihracatını” konu edinen, Mobilya Dosyası adlı kitabı yine aynı yıl yayımlandı.

    1977’den itibaren yanlızca Cumhuriyet Gazetesi’ndeki Gözlem adlı köşesinde yazmaya devam eden Mumcu, bunu 1991 yılının Kasım ayına kadar sürdürdü. Sakıncalı Piyade ve Bir Pulsuz Dilekçe adlı kitapları 1977’de yayımlanan Mumcu, 1978’de Sakıncalı Piyade’yi Rutkay Aziz’le birlikte tiyatroya uyarladı. Bu oyun Ankara Sanat Tiyatrosu’nda 700 kere sahnelendi.

    1978’de Büyüklerimiz adlı kitabını yayımlayan Mumcu, 1979’da Çıkmaz Sokak ve 1981’de terörün silah kaçaklığıyla ilgisini ortaya koymak ve kamuoyunu bu konuda uyarmak” amacıyla yazdığı “Silah Kaçakçılığı ve Terör” adlı kitapları yayımlandı.

    Papa’yı öldürme girişiminde bulunan Mehmet Ali Ağca’yı inceleyen Mumcu’nun çalışmaları 1982’de Ağca Dosyası adıyla yayımlandı. 1983’de onunla cezaevinde röportaj yapan Mumcu, daha sora Papa-Mafya-Ağca adlı kitabını yayımladı. 1987’de araştırmacı gazetecilik açısından büyük bir başarı kabul edilen Rabıta ve 12 Eylül adlı kitapları yayımlanan Mumcu’nun, 1991’de en önemli araştırmalarından biri olan Kürt-İslam Ayaklanması 1919-1925 adlı kitabı yayımlandı.

    İlhan Selçuk dahil birçok Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve çalışanıyla birlikte 1991’de gazeteden ayrılan Mumcu, 1992 yılında 1 Şubat gününden 3 Mayıs’a kadar Milliyet Gazetesi’nde yazdıktan sonra, yönetim değişikliği yapılmasıyla 7 Mayıs 1992’de Cumhuriyet Gazetesi’ne döndü.

    Uğur Mumcu, 1993’de kendisine düzenlenen bir saldırı sonucu hayatını kaybetti. 24 Ocak günü, arabasına kurulan ve patlama gücü yüksek C-4 plastik patlayıcısından oluşan harekete duyarlı bombanın patlamasıyla katledilen Mumcu’nun cinayet failleri hala bulunamadı.

    Uğur Mumcu, 19 Temmuz 1976’da Güldal Homan ile evlendi ve çift Özgür ve Özge isimli iki çocuk sahibi oldu. Ailesi 1994 Ekim ayında Mumcu’nun anısı için Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nı kurdu.

    Tüm Eserleri:

    Mobilya Dosyası (1975)

    Suçlular Ve Güçlüler (1975)

    Sakıncalı Piyade (1977)

    Bir Pulsuz Dilekçe (1977)

    Büyüklerimiz (1978)

    Çıkmaz Sokak

    Tüfek İcad Oldu

    Silah Kaçakçılığı Ve Terör (1981)

    Söz Meclisten İçeri (1981)

    Ağca Dosyası (1983)

    Terörsüz Özgürlük

    Papa – Mafya – Ağca

    Liberal Çiftlik

    Devrimci Ve Demokrat

    Aybar İle Söyleşi

    İnkılap Mektupları

    Rabıta

    12 Eylül Adaleti

    Bir Uzun Yürüyüş

    Tarikat – Siyaset – Ticaret

    Kazım Karabekir Anlatıyor

    40’ların Cadı Kazanı

    Kürt İslam Ayaklanması 1919-1925

    Gazi Paşa’ya Suikast

    Sakıncalı Piyade (Tiyatro)

    Söze Nereden Başlasam

    Bu Düzen Böyle Mi Gidecek?

    Bomba Davası Ve İlaç Dosyası

    Sakıncasız

    Eğilmeden Bükülmeden

    Kürt Dosyası (1993)

    Ödülleri:

    1962 “Türk Sosyalizmi” başlıklı makalesiyle Yunus Nadi Ödülünü aldı.

    1979 Türk Hukuk Kurumunca “Yılın Hukukçusu”, aynı yıl Çağdaş Gazeteciler Derneğince “Yılın Gazetecisi” seçildi.

    1980 Sedat Simavi Vakfı Kitle Haberleşme ve Gazetecilik Ödülünü Cüneyt Arcayürek ile paylaştı.

    İstanbul Gazeteciler Cemiyetinin inceleme dalında verdiği ödülü aldı.

    1982 İstanbul Gazeteciler Cemiyetinin inceleme dalında verdiği ödülü aldı.

    1983 Balıkesir Barosundan “Cumhuriyet Döneminin Anıtlaşmış Hukukçusu” ödülü verildi.

    İstanbul Gazeteciler Cemiyetinin röportaj ve seri röportaj dalında verdiği ödülü aldı.

    1984 Nokta Dergisinin “Yılın Doruktaki Gazetecisi” ödülünü aldı.

    1985 Nokta Dergisinin “Yılın Doruktaki Gazetecisi” ödülünü aldı.

    1987 İstanbul Gazeteciler Cemiyetinin güncel yazılar dalında verdiği ödülü aldı.

    Nokta Dergisinin “Yılın Doruktaki Gazetecisi” ödülünü aldı.

    Cumhuriyet Gazetesinden “Rabıta Olayı dolayısıyla Örnek Gazeteci” ödülünü aldı.

    1988 Sedat Simavi Vakfı Kitle Haberleşme ve Gazetecilik Ödülünü aldı.

    Cumhuriyet Gazetesi “Bülent Dikmener Haber Ödülü”nü aldı.

    Ankara Tabipler Odasından “Basın Sağlık Ödülü” aldı.

    Boğaziçi Üniversitesinden “En Çok Okunan Gazeteci Ödülü”nü aldı.

    1992 Ankara Sanat Kurumundan “Onur Ödülü” aldı.

    İstanbul Gazeteciler Cemiyetinin inceleme ve röportaj dalında ve

    Öldürülmesinden Sonra Verilen Ödüller:

    1993

    İzmir Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu
    “Basın Şehidi” Plaketi “İnandığı doğruları yaşamı boyunca savunduğu, yazdığı, ödün vermediği için”

    Orhan Apaydın
    “Demokrasi ve Barış Vakfı” Gümüş Kupa

    Nokta Dergisi
    “Doruktakiler Basın Onur Ödülü”

    Gazeteciler Cemiyeti
    “Basın Özgürlüğü Ödülü”

    SHP İstanbul İl Örgütü Kadın Komisyonu
    “Güldal Mumcu’ya”

    Kiraz Belediyesi
    “Mumcu Anısına” Plaket

    Eczacı Odaları
    2. Kamu Eczacıları Ulusal Kurultayı’nda
    “İlaç Dosyası” ile insan sağlığına ve eczacılık mesleğine katkılarından dolayı

    İstanbul SBF Mezunları Derneği
    “Uğur Mumcu anısına demokrasi ve insan hakları” Ödülü

    Ulusal Birlik ve Dayanışma Derneği
    “Derneğin onur üyesi Mumcu anısına” Plaket

    Türkiye Ziraatçiler Derneği
    “Mumcu anısına” Plaket

    Kırşehir Valiliği – Vali Neşet Kanyılmaz
    “Mumcu Anısına” Pirinç Tabak

    Söke Belediyesi Başkanı Mehmet Semerci
    “Mumcu anısına plaket ve imza defteri”

    İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Yüksel Çakmur “Mumcu anısına”

    1995

    Evrensel Kardeşlikler Dünya Barışına Çağrı Vakfı
    “Örnek Çalışmaları Nedeniyle”

    Kadıköy Belediye Başkanı Av. Selami Öztürk
    “Cumhuriyetin 72. yılında Cumhuriyet ilkelerinin yaşatılmasındaki katkılarından dolayı”

    Mülkiyeliler Birliği
    Seyfi Oktay, Nuri Alan, Prof.Dr. Taner Timur, Emin Çölaşan, Prof.Dr. Alparslan Işıklı, Salih Er
    “Ülkede temiz toplum oluşturma yolunda düşünce, yapıt ve eylemleriyle katkılarından dolayı”

    Uluslararası Lions Yönetim Çevresi 118-T Plaket
    Güneysınır Belediye Başkanı Mehmet Yakıcı
    “Mumcu Anısına” Plaket1997
    1996 yılı Başarılı Gazeteciler Ödülü
    Bugünü dünden haber verdiği için” Jüri Özel Ödülü

    2003

    Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Merkezi
    Atatürkçü Düşün Sistemine unutulmaz katkıları anısına” Plaket
  • 364 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    12 Mart 1971... Hayır aslında daha önce Hatice Babacan' la başlayan bir mücadele. Ve mücadele edilen yasağın hiçbir dayanak noktası yok. Başörtüsünü köylülere zimmetlemiş bir zihniyet eğitimli kadınlarda İslam' ın sembolü olan başörtüsüne karşı kişisel bir tahammülsüzlük içerisindeler. 1971 yılında YÖK' ün aldığı yasak kararıyla zulüm kendine bir dayanak noktası buluyor.
    " Kişinin din ve vicdan hürriyeti, eğitim ve insan hakkı..." bunların hiçbiri bu zihniyete bir anlam ifade etmiyor. Başlarını açmaya zorlanan kadınlar okullara alınmıyor, otobüslere bindirilmiyor, hastanelerde muayene edilmiyor, sözlü ve  fiili saldırılara uğruyor. İnan kadın ve erkekler bu zulme sessiz kalamaz. Yürüyüşler, oturma eylemleri, açlık grevleri( bazen ölüm oruçları) basın açıklamaları, üst makamlara telgraf çekmeler... Haklarının peşindeler.
    Onlardan yana olan çok az insan var. Onlara inanmayanlar ve bu yasağa destek verenler en başta kadın dernekleri. Basın yalan haberlerle sayfa sayfa haber çıkartıyor. Okula alınmayan öğrenciler devamsızlıktan bırakılıyor, uzaklaştırma alıyor ya da okuldan atılıyor. Yapılan protestolar 1984 yılında "türban" affı çıkmasını sağlıyor. Zalimler ertesi gün kararın iptali için Anayasa Mahkemesinde. 400 vekillik mecliste alınan karar, meclise bir ilgisi olmayana Anayasa Mahkemesi tarafından iptal ediliyor. Tarih 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Kadın dernekleri kararı büyük bir sevinçle karşılıyor. Belli ki onlarda kadın cinsiyeti başörtülü olmayan için geçerli. Aynı yasaklar kaldığı yerden devam ediyor. Yıl 1987 türban ve başörtüsü bu sefer birlikte yasaklanıyor. Yasaklar devam ediyor, zalim zihin hiç değişmiyor: Sebep? Sebebi yok. Kişisel tahammülsüzlük... Yıl 2013... Kamusal alanda başörtüsü özgürlüğü. Öğrenci affı. Hayallerden alınan eğitim hakkı iade ediliyor. İşe yarar mı? Belki. Ama kaç zaman geçmiş aradan. Okumak birer ukde kalmış yüreklerde. Okula ağlayarak veda eden başörtülü genç kadın bu kez elinden tuttuğu evlatlarıyla okul kapısında. Bu kez dudaklarında ufacık bir tebessüm. Özgürlük...Peki yasak ne kazandırdı şimdiye kadar " ah" dan başka. Başörtülü kadınlar ülkeyi İran' a çevirmedi. Laiklik elden gitmedi.  Varsayılan hiçbir şey olmadı. Ne büyük ironi. Başörtüsü özgürlüğü zamanında alınan hakların hiçbirini tam manasıyla iade etmeyecek. Kalbi kırık insanlar ahiret gününü bekliyor haklarını aramak için. İnandık ve inanıyoruz ki Allah nurunu elbet tamamlıyor....