• 184 syf.
    ·2 günde·7/10
    Tüm alıntılar
    Sıkıntı,
    üzüntü ve vicdan azabından bütün gece
    uyuyamadım. Hâlbuki vicdan azabının ruhu
    rahatlattığını söylerler.

    Nasıl oldu bilmem ama
    gururum mutsuzluğuma karıştı.


    Bugüne dek kaderimde tanışmamız yazılı
    olan insanların en garibi, en görülmemişi ve en
    acınacak hâlde olanı hakkında bir şeyler
    söyleyeceğim şimdi. Onun hakkında şu anda
    konuşmamın sebebi, o ana kadar pek dikkatimi
    çekmemiş olmasıdır. Oysa şimdi Pokrovski’yi
    ilgilendiren her şey, birden özel ilgimi çekmeye
    başladı.


    Taşıdığı tek insanca duygu
    oğluna olan sınırsız sevgisiydi


    Acaba yazı mı yazıyordu yoksa
    düşünüyor muydu?

    Ben aptalın biriydim, hiçbir şeyden
    haberim yoktu. Tek kitap bile okumamıştım ama
    o bilgiliydi. O anda kitapların ağırlığıyla
    yamulmuş raϐlara kıskançlıkla baktım. Hayal
    kırıklığı, ümitsizlik ve öϐke duyuyordum. Bütün
    kitaplarını tek tek ve mümkün olduğunca çabuk
    okuma hevesine kapıldım. Bilmem, belki de onun
    bildiği her şeyi öğrenirsem, onun arkadaşlığına
    daha çok layık olurum diye düşündüm. Hemen
    ilk rafa koştum ve elime geçen ilk tozlu cildi hiç
    tereddüt etmeden alıverdim. Korku ve
    heyecandan titreyerek kıpkırmızı bir hâlde
    çalıntı kitabı odama götürdüm. Annem yattıktan
    sonra kandilin ışığında gece boyunca okumayı
    kafama koydum.

    “Bittim ben!
    Sonum geldi!”

    “Bittim ben!
    Sonum geldi!” diye düşündüm. “Hapı yuttum,
    belaya çattım! On yaşında bir çocuk gibi aptalca
    bir yaramazlık yaptım. Aptal, küçük bir kızım
    ben! Tam bir budalayım!


    “Böyle aptalca şeyler yapmaktan utanmıyor
    musunuz? Adam olmayacak mısınız?”

    “Ne zaman
    kendinizi kontrol edip değişiklik olsun diye akıllı
    uslu davranmayı öğreneceksiniz? Size bakan da
    artık bir çocuk olmadığınızı, on beş yaşında
    kocaman bir kız olduğunuzu sanır!


    Acı çekiyordum.


    Şiddetli bir acı kalbimi sıkıştırdı...
    Sandalyeden fırladım, içimdeki ezici sıkıntıyla
    çığlığı bastım. Tam o anda kapı açıldı ve
    Pokrovski içeri girdi.


    Hatırladığım tek şey, kendime geldiğim
    zaman kollarında olduğumdu. Beni sandalyeye
    oturttu, bana bir bardak su verdi ve soru
    yağmuruna tuttu. Ne yanıt verdiğimi
    hatırlayamıyorum.

    “Kendi başınıza oturmak can sıkıcı olur,”
    dedi. “Alın size bir kitap getirdim. Okursanız
    sıkılmazsınız.”


    . O anı bütün kalbimle beklediğim
    hatta bütün gün hayalini kurup sorularını ve
    yanıtlarımı hazırladığım hâlde yine de utangaç,
    sıkılgan ve kendimden rahatsız olmuştum,


    Okumak, bazı şeyler öğrenmek istediğimi, küçük
    bir kız olarak görülmenin beni rahatsız ettiğini
    anlattım...


    Garip bir ruh hâli içinde olduğumu
    tekrar söyleyeyim. Kalbim hassaslaşmıştı,
    gözlerimden yaş geldi. Ondan hiçbir şey
    saklayamadım. Her şeyi, her şeyi anlattım.
    Onunla arkadaş olmak, sevgi içinde yaşamak, onu
    avutmak istediğimi söyledim. Bana utanmış,
    hayret etmiş biçimde baktı, hiç sesini çıkarmadı.


    Pokrovski ellerimi
    tutuyor, öpüyor, göğsüne bastırıyordu.


    Kalbim
    ısındı!.. Duygularımı ondan saklamaya
    kalkışmadım.

    Hem hüzünlü hem neşeli günlerdi.
    Şimdi de hem hüzün hem de neşeyle
    hatırlıyorum. Acı tatlı anılar hep üzüntü
    kaynağıdır,

    Kalbim ağırlaştıkça, içim
    sıkıldıkça, hüzünlendiğimde, tıpkı sıcak bir
    günün ardından gelen nemli bir gecede çiy
    tanelerinin, güneşte kavrulan zavallı, solmuş
    çiçeği tazeleyip canlandırması gibi anılar da kalbi
    canlandırır ve tazeler.


    Yeni düşünceler, yeni
    izlenimler, coşkulu bir hızla kalbime aktı. Bu yeni
    duygu ne kadar heyecanlı, karmakarışık ve
    büyük bir çaba gerektiriyorsa, o kadar da
    çekiciydi; ruhumu tatlı tatlı titretiyordu. Ansızın
    kalbime hücum ettiler. Garip bir karmaşa tüm
    bedenimi rahatsız etti. Ama bu çılgın saldırı
    benim dengemi bozamadı. Kendimi hayallere
    kaptırdım, bu da benim kurtarıcım oldu.

    Onu hemen benim kitapçıma doğru çektim.
    “İşte,” dedim, “bu on bir kitap sadece otuz iki
    buçuk ruble ediyor. Benim otuz rublem var, eğer
    iki buçuk ruble de siz eklerseniz o zaman bunları
    alıp oğlunuza beraber hediye ederiz.”

    “Hepsini mi? Yani bütün kitapları mı?”
    “Evet, bütün kitapları.”
    “Kendi adıma mı?”
    “Evet, kendi adınıza.”
    “Sadece kendi adıma? Yani yalnız ben
    almışım gibi?”
    “Evet, evet, sadece kendi adınıza...”

    Çok garipti, ağlayamıyordum
    ama içim parçalanıyordu.


    Son bir kez
    aydınlığı, dünyayı ve güneşi görmek
    arzusundaydı.


    annemin kucağına
    atıldım. Onu bütün gücümle kollarımda sıktım,
    öptüm ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
    Sanki son kalan dostumu da ölüme teslim
    etmemek için sıkı sıkı sarılıyordum. Ama ölüm,
    zavallı annemin de üzerinde dolaşıyordu...



    ***
    Dünkü adalar gezimiz için size nasıl
    minnettarım Makar Alekseyeviç! Ne güzeldi, taze
    ve yemyeşil! Yeşil doğayı görmeyeli çok uzun
    zaman olmuştu. Hastayken öleceğimi, ölümümün
    çok yakın olduğunu düşünüp duruyordum. Şimdi
    dün yaşadıklarımın benim için ne demek
    olduğunu bir düşünsenize!




    Gökyüzü de soluk ve bulutsuzdu, güneş
    batıyordu.

    Kalbim parçalandı, gözyaşlarımı
    tutamadım. Ama bütün bunları size neden. yazıyorum ki?



    Bunlar başkalarına kolay kolay
    anlatılabilecek şeyler değil, insan kendisi bile zor
    anlıyor. Ama belki siz beni anlarsınız. Aynı anda
    hem hüzün hem kahkaha! Siz ne kadar iyi bir
    insansınız Makar Alekseyeviç!



    Dün neler
    hissettiğimi anlamak için gözlerimin içine
    baktınız ve coşkumu görüp memnun oldunuz.
    Her çalıda, ağaçta, su birikintisinde şöyle bir
    durup güzellikleri gösteriyor ve sanki bunlar
    benim diyordunuz. Bunlar da sizin çok iyi bir
    kalbiniz olduğunu gösterir Makar Alekseyeviç.
    İşte sizi bu yüzden seviyorum.




    Beni unutmayın, sık sık uğrayın.
    V. D.


    Varvara Alekseyevna!
    Benim küçük güvercinim; ben dünkü
    gezimizi şiirsel bir anlatımla sergilemenizi
    beklerken, siz tek bir sayfada geçiştiriverdiniz.
    Küçücük mektubunuzda bile her şeyi ne güzel
    anlatmışsınız.

    Bana kinsiz,
    insanları incitmeyen, Tanrı’nın doğada ortaya
    koyduğu güzelliklerin değerini bilen iyi bir adam
    olduğumu söylüyorsunuz ve bana bir sürü övgü
    yağdırıyorsunuz. Bütün bunlar doğru. Her şey
    doğru.

    Ben cahil ve aptal bir insan olabilirim ama kalbim
    herkesin kalbi gibidir.

    Kötü niyetlinin biri bana
    neler etti biliyor musunuz Varenka? Bana
    yaptıklarını anlatmak bile utanç verici. Şimdi siz,
    ‘neden yaptı?’ diye sorabilirsiniz. Uysal bir insan
    olduğum için. Sakin ve iyi niyetli olduğum için!


    Ben her şeye alışabilirim, çünkü uysal
    bir adamım, küçük bir adamım. Ama bütün
    bunların sebebi ne diye soruyorum? Kime ne
    yaptım? Kimin rütbesini çaldım? Kimseyi
    üstlerine ispiyon ettim mi? Hak etmediğim
    ikramiyeye el uzattım mı? Yalan uydurdum mu?
    Bunları yapabileceğimi düşünmek bile
    haksızlıktır. Neden böyle bir şey yapayım ki?
    Bana bir baksanıza. Kalleşliğe ve hırsa eğilimli
    biri gibi görünüyor muyum?


    Siz beni yine de
    değerli biri olarak görüyorsunuz hayatım. Siz
    onların hepsinden çok daha yüce bir insansınız.

    En büyük vatandaşlık erdemi nedir?

    Öyleyse geçimimi böyle kazanmamın nesi kötü?
    Bu iş günah mı? “Sadece evrak kopya eder,”
    diyorlar. “Şu kâğıt faresi adam kopyacılıkla para
    kazanıyor,” diyorlar. İyi de bunun utanılacak nesi
    var?

    Hoşça kalın benim
    sevgilim, küçük güvercinim, tek tesellim! Söz
    veriyorum sizi görmeye geleceğim. Sakın
    sıkılmayın, size kitap getireceğim. Şimdilik hoşça
    kalın Varenka.
    İyiliksever dostunuz,
    MAKAR DEVUŞKİN


    Sayın Makar Alekseyeviç!
    Size çok acele yazıyorum, çünkü hemen
    bitirmem gereken bir işim var. Bakın size ne
    söyleyeceğim. Çok avantajlı bir alışveriş
    yapmanız mümkün. Fedora bir erkek arkadaşının
    yenisi kadar iyi bir üniforma, çamaşır, yelek ve
    şapka sattığını söyledi, hem de çok ucuza. Neden
    siz almıyorsunuz? O kadar da parasız değilsiniz.
    Biraz paranız var, kendiniz söylemiştiniz. Artık
    cimriliği bir tarafa bırakın lütfen! Bunlar gerekli
    şeyler. Kendinize bir bakın, yırtık pırtık giysilerle
    dolaşıyorsunuz. Ayıp ediyorsunuz! Her tarafı
    yamalı. Hiç yeni bir şeyiniz yok. Olduğunu
    söyleseniz de ben olmadığından eminim. Lütfen
    söylediğimi yapın, bu giysileri alın. Bunu benim
    için yapın. Eğer beni seviyorsanız alın onları.

    Ah Makar Alekseyeviç kendinizi
    harap ediyorsunuz. Benim için harcadıklarınız
    hiç de küçümsenecek bir miktar değil. Korkunç
    bir para! Benim bunlara ihtiyacım yok. Nasıl da
    müsrifsiniz. Bunların hepsi gereksiz. Beni
    sevdiğinizi biliyorum. Buna inanıyorum. Onun
    için de bana bunu hediyelerinizle kanıtlamanıza
    gerek yok. Üstelik ne kadar pahalı olduklarını
    bildiğim için bana acı veriyor. Size son kez
    söylüyorum, vazgeçin artık, duyuyor musunuz?
    Sizden rica ediyorum, yalvarıyorum.

    Artık benden daha ne istiyorlar? Fedora bunların
    dedikodu olduğunu, beni artık rahat
    bırakacaklarını söylüyor! Umarım öyledir!
    V. D


    Benim güvercinim!

    Sizin
    varlığınız bile yetiyor. Ben hiç böyle bir şey
    yaşamamıştım. Artık iyice hayata karıştım.
    Öncelikle artık iki kat daha güçlü yaşıyorum
    çünkü siz benim çok yakınımdasınız ve beni çok
    mutlu ediyorsunuz.

    Çocukların düşünceli olmalarına hiç
    dayanamam Varenka, bunu görmek bile çok
    üzücü!

    Yerde paçavralardan yapılmış bir bebek
    duruyordu. Onunla oynamıyordu. Parmağını
    ağzına sokmuş hiç kıpırdamadan dikiliyordu
    orada. Ev sahibi ona şeker verdi, şekeri aldı ama
    yemedi. Ne hüzünlü değil mi Varenka?
    Makar DEVUŞKİN

    Sevgili Makar Alekseyeviç!
    Kitabınızı geri gönderiyorum. Hiçbir işe
    yaramaz bir şey! Boşu boşuna göz yormak! Böyle
    bir hazineyi nereden kazıp çıkardınız? Şaka bir
    yana Makar Alekseyeviç siz gerçekten böyle
    kitaplardan hoşlanıyor musunuz? Yakında bir
    yerlerden kitap gelecek. Eğer isterseniz sizinle
    paylaşırız. Şimdilik hoşça kalın. Hiç yazacak
    zamanım yok gerçekten.
    V. D.


    Ah Varenka edebiyat harika bir şey. Önceki
    gün bu insanlarla beraber olunca bunu daha iyi
    anladım. Çok esrarlı bir şey! İnsanların kalplerini
    güçlendirir, ders verir. Ellerindeki küçücük bir
    kitapta bir sürü şey var. Harika bir kitap!


    “Kontes!” diye bağırdı. “Kontes! Bu
    tutkunun ne kadar korkunç olduğunu, ne delilik
    olduğunu biliyor musunuz?


    Sizi seviyorum, sizi delice, çılgınca
    seviyorum



    Önemsiz şeyler
    bitkin kalbimi tüketen cehennem ateşini
    söndüremez. Zinayida, Zinayida...”


    “Beni sevdiğini söyle Züleyha! Söyle, söyle.
    Hadi söyle!”
    “Seni seviyorum Yermak,” diye fısıldadı
    Züleyha.




    “Şükürler olsun! Çok mutluyum!..
    Gençliğimden beri zavallı ruhumun istediği her
    şeyi verdin bana. Yol gösterici yıldızım, beni
    buralara sen getirdin. Beni Kamenni Poyas’a
    [15]
    sen getirdin. Züleyha’mı bütün dünyaya
    göstereceğim. O vahşi canavarlar beni
    suçlamaya cesaret edemeyecekler!



    Ah şu seven
    ruhumun gizli acılarını bir anlayabilselerdi!


    Tek
    bir damla gözyaşındaki şiiri görebilselerdi!



    Bırak da gözyaşlarını öpeyim, o kutsal yaşı kurutayım...
    O bu dünyaya ait bir kadın değil!”


    “Yermak,” dedi Züleyha, “dünya çok kötü,
    insanlar çok acımasız! Bize rahat vermezler, bizi
    kınarlar sevgili Yermak! Baba yurdunda,
    Sibirya’nın karları içinde yetişmiş zavallı bir kız
    senin soğuk, buz tutmuş, acımasız, boş dünyanda
    ne yapsın? İnsanlar beni anlamazlar, canım!”









    Ama dikkat edin de ağzınızda
    eritin, sakın çiğnemeyin, dişleriniz ağrır. Belki de
    meyveli şekerleri seversiniz. Lütfen bana yazıp
    haber verin. Şimdilik hoşça kalın. Tanrı sizi
    korusun küçük güvercinim. Sonsuza dek sizin en
    sadık dostunuz olan,
    MAKAR DEVUŞKİN

    İnsanın alıştığı yerde
    yaşaması iyidir, zamanının yarısı seϐillikle geçse
    bile iyidir.


    Neden beni hiç görmeye
    gelmiyorsunuz?


    Çok yakında öleceğimi
    düşünüyorum -aslında bundan eminim-. Kimse
    bana cenaze töreni düzenler mi? Tabutumun
    arkasında duran olur mu? Kimse beni özler mi?..

    Neden beni
    şekerlerle besleyip duruyorsunuz? Nereden
    bulursunuz bu parayı bilmem!



    Kalbimden
    geçenleri söyleyebildiğim zaman kendimi daha
    iyi hissediyorum. Hoşça kalın, hoşça kalın
    dostum!
    V. D.

    Artık bu perişanlık yeter! Kendinizden
    utanmalısınız! Yeter artık küçük meleğim. Nasıl
    oluyor da böyle şeyler düşünebiliyorsunuz?
    Hasta falan değilsiniz. En küçük bir hastalığınız
    bile yok. Gayet iyisiniz, biraz soluksunuz ama
    iyisiniz.


    Siz giderseniz ben ne yaparım, benim
    kimim kalır? Hayır, Varenka sevgilim, bu ϐikri
    kafanızdan çıkarın. Bizim neyimiz eksik? Sizi çok
    seviyoruz, siz de bize düşkünsünüz, öyleyse
    böyle sakin sakin yaşamaya devam edelim.



    Sadık dostunuz,
    Makar DEVUŞKİN
    NOT: Kitap için teşekkür ederim. Biz de
    Puşkin okuyacağız. Bu akşam size uğrayacağıma
    söz veriyorum.

    Sizin benim
    yüzümden kendinizi nasıl mahvettiğinizi, son
    kuruşunuzu bile bana harcadığınızı görmediğimi
    mi sanıyorsunuz? Varınızı yoğunuzu satıp beni
    güç durumdan kurtaracağınızı yazıyorsunuz.
    Size inanıyorum dostum. İyi kalpliliğinize
    inanıyorum ama her şey söylendiği gibi kolay değil.

    Sizin gibi iki iyi kalpli insanın perişanlığını
    seyretmekten doğan keder, o kadar. Size küçük
    de olsa nasıl bir yararım dokunabilir? Bana ne
    diye ihtiyacınız olsun? Size ne iyilikte bulundum
    ki?



    Bütün ruhumla size bağlıyım.



    Sizi tüm
    kalbimle seviyorum ama acı kader! Sadece
    sevmekle kalıyorum.


    Sizi seven,
    V. D.

    Saçmalık, saçmalık bunlar Varenka! İnsan
    size bir saniye için arkasını dönse aklınıza kim
    bilir neler gelecek. Hiçbir konuda haklı değilsiniz!
    Hepsi saçmalık!



    Neyimiz eksik küçüğüm, söyleyin bana. Biz
    size düşkünüz, siz de bize. Hepimiz hâlimizden
    memnunuz. İnsan başka ne ister? Yabancıların
    içinde ne yapacaksınız? Bu ne demektir, bilir
    misiniz?..



    Siz olmadan ne yaparız? Benim
    gibi bir yaşlının hâli ne olur?



    Bana büyük bir yararınız var Varenka. Üzerimde
    çok iyi bir etkiniz var. Sizi bir an düşünmekle bile
    neşeleniyorum... Size mektup yazıp içimden
    geçenleri anlatıyorum, sizden de ayrıntılı bir
    yanıt alıyorum. Size giyecek alıyorum, şapka
    alıyorum, bazen siz bana sipariş veriyorsunuz,
    onu yerine getiriyorum... Bana yararınız
    olmadığını nasıl söylersiniz? Bu yaşımda yalnız
    başıma kalsam hâlim ne olurdu? Belki siz bunları
    düşünemezsiniz Varenka ama düşünmelisiniz




    “Ben olmazsam hâli ne olur?” diye kendi
    kendinize sormalısınız.

    Siz
    olmasanız Neva’nın dibini boylardım! Evet,
    Varenka sonum bu olurdu. Siz gidince bana
    yapacak ne kalır? Belli ki bir arabacı beni
    arabaya yükleyip Volkovo’daki mezarlığa
    götürsün, tabutuma da elbisesi çamur içinde,
    yaşlı bir dilenci kadın eşlik etsin, mezarım
    toprakla doldurulsun ve oracıkta yapayalnız
    kalayım istiyorsunuz. Bu haksızlık küçüğüm

    Neler yapmışım ben? Hangi dağ başındaymışım?


    Örneğin beni
    düşünün. Ben aptalım, doğuştan aptalım. Çok
    önemli kitapları okuyamıyorum ama bunu
    okuduğum zaman sanki kendim yazmışım gibi
    hissettim. Sanki kalbimi elime alıp, insanlar
    içindekileri görsün diye içini dışına getirdim ve
    ayrıntısıyla tanımladım. İşte böyle! Öyle sade ki.
    Böyle bir kitabı ben de yazabilirim. Neden ben
    yazmadım? Ben de kitapta anlatılan aynı şeyleri
    hissediyorum.



    Her şey olabilir. İşte böyle
    küçüğüm. Ama siz bizi terk etmek istiyorsunuz.
    Benim başıma kötü bir şey gelmesini mi
    istiyorsunuz Varenka? Hem kendinizi hem de
    beni mahvedeceksiniz. Ah sevgilim, Tanrı aşkına
    bu geçici hevesleri küçücük kafanızdan çıkarın
    da bana gereksiz bir acı yaşatmayın. Benim
    küçük kuşum, siz daha olgunlaşmadınız,
    kendinizi kötülüklerden nasıl koruyacak, nasıl
    savunacaksınız? Lütfen Varenka, artık kendinizi
    toplayın. Aptalca ϐikirlere kulak asmayın. Saçma
    öğütlere aldırmayın.

    Her şey olabilir. İşte böyle
    küçüğüm. Ama siz bizi terk etmek istiyorsunuz.
    Benim başıma kötü bir şey gelmesini mi
    istiyorsunuz Varenka? Hem kendinizi hem de
    beni mahvedeceksiniz. Ah sevgilim, Tanrı aşkına
    bu geçici hevesleri küçücük kafanızdan çıkarın
    da bana gereksiz bir acı yaşatmayın. Benim
    küçük kuşum, siz daha olgunlaşmadınız,
    kendinizi kötülüklerden nasıl koruyacak, nasıl
    savunacaksınız? Lütfen Varenka, artık kendinizi
    toplayın. Aptalca ϐikirlere kulak asmayın. Saçma
    öğütlere aldırmayın.

    V. D.
    NOT: Eğer tiyatroya gidecek olursak yeni
    şapkamı ve pelerinimi takacağım. Nasıl
    kaderindeki her şeyi Tanrı yazar. Birinin
    kaderinde general apoleti takmak varken,
    ötekinin düşük dereceli bir memur olmak
    yazgısıdır. Biri emirler yağdırırken öteki de
    verilen emirlere hiç homurdanmadan titreye
    titreye korkuyla boyun eğer. Her şey insanın
    yeteneğine göre olur. Birisinin bir şeye, ötekinin
    de başka bir şeye yeteneği vardır ama bunların
    hepsi de Tanrı vergisidir.

    Saçlarım ağaracak
    kadar uzun yaşadım, bu süre içinde büyük bir suç
    işlediğimi hatırlamıyorum.


    2
    Saçlarım ağaracak
    kadar uzun yaşadım, bu süre içinde büyük bir suç
    işlediğimi hatırlamıyorum.

    Kaldırımın kötü
    olduğu yerlerde çizmelerimi korumak için
    parmak uçlarımda yürürsem ne olur sanki?
    Param yoksa ve çay bile alamıyorsam bundan
    söz etmeye ne gerek var? Sanki herkes çay içmek
    zorundaymış gibi! Ben ne yiyorlar diye insanların
    ağzının içine bakıyor muyum?

    Şimdiye kadar
    kimi aşağılamışım?

    Şimdiye kadar
    kimi aşağılamışım? Yo hayatım, benimle
    uğraşmayan insanları neden aşağılayayım?

    Bazen içine düştüğüm durumları
    anlatamamak kaygısıyla herkesten kaçar,
    saklanırım. Bazen yüzümü göstermeye korkarım.
    Kim bilir kötü diller hakkımda neler
    konuşuyordur diye düşünürken bile titrerim.
    Çünkü insanın aleyhine sürekli bir şeyler
    uydurup dururlar


    İnsanın tüm özel ve genel
    yaşamı edebiyata konu olur, basılır, okunur,
    gülünür, dedikodusu yapılır! Bu durumda da
    artık sokağa çıkmak imkânsızlaşır. Her şey
    öylesine ayrıntılı anlatılır ki sokaktaki
    yürüyüşümden bile hemen tanınırım.


    Peki, siz neden bana
    böyle bir kitap gönderdiniz? Bu kötü bir kitap
    Varenka. Gerçek hayat bu değil. Çünkü böyle bir
    memur olmaz. Böyle bir kitap okuduktan sonra
    insan kederleniyor.
    Sadık köleniz,
    Makar Devuşkin


    Nasıl olur? Nasıl olur da
    cesaretinizi kaybedersiniz Makar Alekseyeviç?
    İnsanlar sizin için ne düşünür?

    ? Benim ve herkesin saygı
    duyduğu sevecenliğiniz, alçak gönüllülüğünüz ve
    bilgeliğiniz ne oldu?



    Ah
    dostum! Mutsuzluk bulaşıcı bir hastalıktır



    Zavallı ve mutsuz insanlar daha kötü olmamak
    için birbirlerinden uzak durmalıdırlar.


    Size
    yazmam için beni zorlayan şey onurum
    konusundaki bencilliğim değil, kalbimden hiçbir
    zaman silemediğim sevgi ve dostluk. Hoşça kalın.
    Mektubunuzu sabırsızlıkla bekliyorum.



    Ah Varenka, ah! İşte bu kez suçlu olan
    sizsiniz! Mektubunuzla beni hayal kırıklığına
    uğrattınız ve şaşırttınız. Ancak şimdi sakin
    hâldeyken kalbimin derinliklerini inceleyince
    haklı olduğumu fark ettim. Ben sarhoş olmamdan
    söz etmiyorum. -Onu boş verin hayatım- Ben size
    duyduğum sevgiden söz ediyorum. Bu sevgi hiç
    de mantıksız bir sevgi değil. Siz bu konuda bir şey
    bilmiyorsunuz.


    Sizi sevmekten başka yapılacak bir
    şeyim olmadığını bilseydiniz böyle şeyler
    söylemezdiniz. Siz sadece düşündüklerinizi
    söylüyorsunuz, eminim ki kalbiniz başka şeyler
    söylüyordur.


    Benim
    meleğimi hiç kimse aşağılayamaz.

    kaderimde varmış, hiç
    kuşkusuz kaderimmiş. İnsan kaderinden
    kaçamaz, biliyorsunuz.



    Duygularım ölmüş gibi.

    Tanrı aşkına gelip
    beni görün, hemen bugün gelin.


    Aslında her
    gün gelseniz ne güzel olur.


    Melek
    kalbinizin iyiliğine inanıyorum Varenka. S


    Kalbimin
    derinliklerinde acıdan başka bir şey yok.

    Neler hissettiğini
    mi merak ediyorlar?

    Nasıl biri olduğunu mu
    düşünüyorlar?


    Şu yazar
    bozuntuları ne yazarlarsa yazsınlar zavallı
    insancıklar hiç değişmez.


    Paralarını bağış için verdiklerini düşünüyorlar
    ama hiç de öyle değil. Onlar zavallı insancıkları
    sergilemek için böyle yapıyorlar. Bağışın bile
    günümüzde bir amacı var...

    Peki, nasıl oluyor da
    zavallıcıklar bütün bunları biliyorlar ve böyle
    düşünebiliyorlar? Çünkü tecrübeleri var!


    Kabalığımı affedin, siz kimsenin içinde
    soyunmazsınız, değil mi? Aynı şekilde onlar da,
    insanların onların gizli köşelerine dalıp özel
    hayatını öğrenmelerini istemezler. O hâlde
    dürüst bir insanın onuruna, şereϐine saldırmaya
    kalkışan düşmanlarla birlik olup beni
    aşağılamanın bir gereği yok.

    Sizi mutlaka görmek
    istiyorum.
    V. D.

    Meleğim Varvara Alekseyevna!


    Sonuç olarak bütün
    cesaretimi toplayıp, utancımı delik deşik cebime
    sakladım ve Pyotr Petroviç’in yanına gittim.
    Umut doluydum ama aynı zamanda da
    heyecandan ölecektim

    Görüyorsunuz Varenka, belki
    değerli insanlar olabilirler ama hepsinin de burnu
    büyük. Neden onlara muhtacız sanki?


    Yarın onu görmeye gideyim mi? Ne diyorsunuz
    meleğim? Eğer borç para bulamazsam başım
    derde girer. Ev sahibim beni evden çıkarmak
    üzere, artık yemek de vermeyecek. Çizmelerim
    de berbat durumda. Ceketimde düğme kalmamış.
    Ya amirlerimden biri bu durumu fark edecek
    olursa? İşte o zaman çok kötü olur Varenka!
    Makar Devuşkin


    Size yardım edememektense ölürüm daha iyi!
    Yapamayacak olursam ölürüm Varenka, ölürüm!

    Neden dikiş dikmek zorunda kalasınız?
    Neden çalışmak zorundasınız? Neden güzel
    başınızı ağrıtıyorsunuz, güzelim gözlerinizi
    yıpratıyor, sağlığınızı bozuyorsunuz? Ah Varenka
    ah!

    Yani sizce ilk görüşte böyle
    bir güven bırakabilir miyim? Daha ilk bakışta
    benim hakkımda iyi bir izlenim edinirler mi?
    Görünüşümü gözünüzün önüne getirin, sizce
    güven verebilir miyim? Ne dersiniz?

    Bütün
    mektuplarınızı dikkatle okuyorum ve her bir
    mektubunuzda kendiniz için olmadığı kadar
    benim için endişelendiğinizi görüyorum.
    Kuşkusuz insanlar iyi bir kalbiniz olduğunu
    söylerler ama bence bu çok fazla.

    Eğer insan başka
    birisinin dertlerini bu denli ciddiye alıp ilgilenirse
    sonu mutsuzluk olur!


    Göreceksiniz, her şey yoluna girecek. Her şey
    düzelecek. Aksi hâlde böyle yaşamanız, hep
    insanların acılarına üzülmeniz, perişan olmanız
    çok kötü sonuçlar doğuracak. Hoşça kalın
    dostum. Size yalvarıyorum benim için
    endişelenmeyin V.D



    Varenka, küçük güvercinim!


    Evet meleğim, ben de kendi
    kendime yüreksiz olmamam gerektiğini
    söylüyorum.

    işe giderken giyeceğim
    ayakkabılarımın hâlini siz de biliyorsunuz. Sorun
    bu Varenka. Bilirsiniz böyle sorunlar insanı yer
    bitirir. Ama aslına bakarsanız ben sadece kendim
    için üzülmüyorum, sadece kendim için sıkıntı
    çekmiyorum. Ben ayazda bile dışarı paltosuz ya
    da ayakkabısız çıkmaya aldırmam. Buna
    dayanabilirim, her şeye katlanırım. Sıradan, basit
    bir insanım ben. Ama insanlar ne derler? Paltosuz
    dolaşırsam sivri dilli düşmanlarım neler
    konuşurlar? Bilirsiniz, insan başkaları için giyinir.
    Ayakkabılar insanın onurunu ve adını korumak
    içindir. Delik ayakkabılarla insan hem onurunu
    hem de namını kaybeder. Buna inanın,
    deneyimlerime güvenin küçüğüm. O çalakalem
    yazan yazar müsveddelerini değil, dünyayı ve
    insanları iyi tanıyan bu ihtiyarı dinleyin.


    Bilirsiniz, insan başkaları için giyinir.

    Ah Varenka, o anda keşke yer yarılsaydı da
    içine girseydim. Donakaldım. Ayaklarım kaskatı
    oldu. Buz gibi bir şey sırtımdan aşağı indi. Ona
    baktım, o da bana baktı.

    İşte herkes bana böyle davranıyor. Bu
    insanlar için ayakkabılarını sildikleri bez kadar
    değerim yok.

    İşte herkes bana böyle davranıyor. Bu
    insanlar için ayakkabılarını sildikleri bez kadar
    değerim yok.

    “Seni aptal seni,”
    “Sensin,

    Böyle yaşamak utanç verici.


    Sanki yersiz yurtsuz
    bir serseriyim.

    Bu büyük bir felaket! Bu benim
    sonum! Bir daha iϐlah olmaz bir şekilde
    mahvoldum.
    M. D.

    Bugün bizi ziyarete gelirseniz biraz teselli
    bulacağım.
    V. D.


    Aklımı
    kaçıracağım. Hiç utanmıyor musunuz? Kendi
    kendinizi mahvedeceksiniz. Adınızı bir düşünün!


    Onurlu bir beyefendi ve kendisine saygısı olan
    bir insansınız. Herkes duyarsa neler olur?
    Utancınızdan ölürsünüz! Hiç Tanrı korkunuz yok
    mu?

    Size
    bizi görmeye gelmenizi söylemiştim ama
    gelmediniz. Demek ki benim gözyaşlarımın ve
    yalvarmalarımın sizin için bir anlamı yokmuş
    Makar Alekseyeviç

    Lütfen bize gelin, göreceksiniz size iyi gelecek.
    Beraber okuruz, geçmişi anarız.



    Ben yalnız sizin için
    yaşıyor, sizin hatırınız için burada kalıyorum.

    fakirliğin günah
    olmadığını unutmayın. Aslına bakarsanız
    ümitsizliğe kapılacak ne var? Hepsi geçici!

    Tanrı’ya
    güvenin, o her şeyi düzeltecektir.
    V. D.


    Utanç duyuyorum Varvara Alekseyevna,
    canım, utanç duyuyorum.

    Ayakkabımın tabanı düşüyor ve ben buna hiç
    aldırmıyorum. Taban dediğiniz nedir ki? Sıradan,
    çamurlu, pis bir şey! Zaten ayakkabılar
    saçmalıktır! Yunanlılar ayakkabısız dolaştılar da
    bizim gibi insanlar neden acaba böyle önemsiz
    şeyleri konu ederek zaman kaybediyorlar ki? O
    zaman neden beni küçümseyip aşağılıyorsunuz?

    Ben de çok
    üzülüyorum ve ağlıyorum. Size mutluluk ve
    sağlık diliyorum. Bana gelince mutluyum,
    sağlığım yerinde meleğim.
    Dostunuz,
    Makar Devuşkin

    Suçlu olduğumu bilerek cesaretimi
    kaybettim.
    Ben kötü bir insan değilim, zalim değilim

    İnsanın sizi incitebilmesi için kana susamış bir
    kaplan olması gerekir güvercinim. Oysaki benim
    kuzu gibi bir kalbim var

    Çok duygulu ve iyi bir
    insan. Ben de çok duyguluyum, bütün bunlar bu
    yüzden başıma geliyor zaten

    Benim aptal olduğumu
    söylüyorlardı, ben de onlara inanıyordum. Ama
    siz gelince, karanlık dünyam aydınlandı. Kalbim
    ve ruhum aydınlandı. İçime huzur doldu. Başka
    insanlardan daha kötü olmadığıma inanmaya
    başladım


    Siz
    her şeyi bildiğinize göre gözümde yaşlarla size
    yalvarıyorum, lütfen artık beni sorgulamayın.
    Kalbim kırılıyor, bu bana çok acı geliyor.
    Saygılarımı sunuyorum.
    Sadık dostunuz,
    M.D



    3

    lütfen artık beni sorgulamayın.
    Kalbim kırılıyor, bu bana çok acı geliyor.
    Saygılarımı sunuyorum.
    Sadık dostunuz,
    M.D


    Köydeyken sonbaharı nasıl da severdim! O
    zamanlar çocuktum ama ne duygular yaşardım.
    Sonbahar akşamlarını, sabahlarından daha çok
    severdim. Evimizin birkaç yüz metre ilerisinde
    bir tepenin altında bir göl olduğunu hatırlıyorum.
    Hâlâ görür gibiyim. Bu göl kocaman, aydınlık ve
    kristal kadar pürüzsüzdü. Bazen eğer durgun bir
    akşamsa göl de sakin olurdu. Su ayna gibiydi.

    Su ayna gibiydi.
    Taptaze ve soğuk!

    Çok
    mutlu olurdum! Daha küçücük bir çocuktum...


    Çok
    mutlu olurdum! Daha küçücük bir çocuktum...

    Biz çocuklar,
    dudaklarımızda gülümsemeyle birbirimize
    sokulurduk.

    Çocukluğum
    hayatımın altın çağıydı!..

    Onları hatırladıkça çocuk gibi ağlıyorum.
    Her şey öylesine canlı gözlerimin önüne geliyor
    ki, bütün geçmişim aydınlık bir şekilde önümde
    duruyor ama bugünüm karanlık ve kasvetli! Nasıl
    bir sonum olacak acaba, nasıl? Biliyorsunuz, bu
    sonbahar öleceğime inanıyorum. Çok hastayım.
    Hep ölümü düşünüyorum. Ama böyle ölmek ve
    buraya gömülmek istemiyorum.
  • Hani biz çocukken dünya ne güzel görünüyordu filan diyorduk ya. O da hayli büyük bir saçmalık aslında. Büyüklerin bizi inandırdığı bir şey. İnsan çocukluğu hakkında fazla da nostaljik olmamalı...
  • 282 syf.
    ·Beğendi·9/10
    HALUK ÖZDİL - ISPARTA UÇAĞINDAKİ SIR
    Uranyum ile yakın değere sahip olan Toryum ile ilgili pek çok şey duymuştum. Bir gerçeği gizlemenin en kolay yolunun, o gerçeği apaçık sergilemektir sözünü de anlamsız bulurdum. Bunlar bana aşırı belirlemeler olarak görünürdü. Isparta uçağının düştüğü zamanı da iyi hatırlıyorum. Kamuoyu, bu konuya sıradan bir uçak kazası olarak bakmış ve üstünde düşünmemişti. Ben öyle yapmıştım.
    Toryum, değerli bir elementmiş. Fosil yakıtların ve hatta uranyumun yerini alabilecek özelliklere sahipmiş ve bunu yaparken uranyumdan daha verimli olmasının yanında radyoaktivite sorunu da yok denecek kadar azmış.
    Kitapla karşılaştığım zaman beklentim yüksek değildi. Elimde Harari’nin 21 Dersi vardı. Yazarın küreselleşme ve neo-liberal anlatıya yaptığı anlamsız ve maksatlı övgüler; beni kitaptan soğutmuştu. Onu bırakıp Önce SÜRGÜN’ü okudum. Ardından da SIR’a sıra geldi.
    Kitapta geçen olaylar ve geçen kişilerin çoğu gerçekmiş. Yazar olgulardan yola çıkarak ara kurgular yapmış. Kişilere bir kimlik oluşturmada başarısız sayılamaz. Kaldı ki kitabın yazılmasının amacı bir FARKINDALIK yaratmak bence.
    Böyle bir konuyu anlatmayı göze alması ise hem cesaret gerektiriyor hem de milli bir duruş. Kurgu içinde Engin ARIK, fazla geçmiyor. Daha çok TARIK adlı gazetecinin dünyasından yürüyor kurgu. Onur, İsmail ve Nilgün ile ilerleyen kurgu arasında biz önce Toryum denilen elementin ülkemizde bulunduğunu öğreniyoruz. Dünya rezervinin % 80’e yakını ülkemizde. Tıpkı BOR gibi. Engin ARIK, büyük bir fizikçi. Parçacık hızlandırıcının prototipini yapmış. Her şey hazır. Hatta Devlet Planlama Teşkilatı bile bu dev bütçeli projeye onay veriyor. Yalnızca TÜBİTAK’tan bir onay bekleniyor.
    Ancak küresel enerji şirketleri ABD, İngiltere, İsrail ve Suudiler milyonlarca ton petrollün ellerinde kalacağını anlıyorlar. Proje tamamlanırsa TÜRKİYE, dünyanın en büyük enerji üreticisi olacak, bütün dış borçlarını ödeyecek tam olarak ekonomik bağımsızlık elde edecek ve küresel güçler tarafından yönetilemeyecek.
    Elbette engelleme yoluna gidiyorlar.öncelikle TÜBİTAK içindeki kendi adamlarına projenin tamamen uydurma olduğu yönünde raporlar yazdırıyorlar. Ardından kendilerine bağlı medyadan yanlış bilgilendirme / dezenformasyon yaptırıyorlar. Bu da tutmayınca bir İHA ile Isparta uçağını düşürüyorlar.
    Kaza sonunda ENGİN ARIK’ın bilgisayarı da dahil olmak üzere bütün elde edilmiş veriler yok ediliyor.
    Belki de “hadi canım olmamıştır” diyorsunuz. Ben de diyordum. Ülkemizde şüpheli olarak ölmüş o kadar çok insan var ki bunları gözden geçirince tüm bunlar bir paranoya olmaktan çıkıyor. ROKETSAN, ASELSAN mühendisleri ve daha pek çok önemli beyin nedense intihar ettiler ve doğru düzgün soruşturmaları bile yapılmadı.
    Kurgu ile ilgili hiçbir şey anlatmadım. Kitapta bunlardan fazlası var. Okumanızı ve üzerine basit bir araştırma yapmanızı öneriyorum. Gülen Cemaatinin Abd ile olan derin ilişkileri ve daha pek çok şaşırtıcı ayrıntı bulacaksınız. Genel ağdaki araştırmalarınız sırasında, bu anlatılanların saçmalık olduğu yönünde pek çok yanlış bilgi var. Ama zaten kitaptan sonra bunları dikkate almıyorsunuz. Çünkü Bor ve Toryum; gerçektir.-
    Ürpererek ve hatta korkarak okuyacaksınız. Kitabın bendeki etkisi böyle oldu. Bu konuyu bir kitap haline getirip kamuoyunun ilgisine sunan yazarın çok önemli bir görevi yerine getirdiğine inanıyorum.
  • 552 syf.
    ·22 günde·7/10
    Okumaktan nasibini alamamış kız kardeşimin proje ödevi olan bu kitaba başlama mesuliyetini istemeyerek de olsa aldığımda ona iyilik mi yoksa kötülük mü etiğimi bilmiyordum. Kendim için de daha önce Orhan Pamuk'un herhangi bir kitabını okumadığımdan tedirgindim, çünkü bu modern Türk klasiği edebiyatına ait kitabın; ağır dilli, eski dönemlerde geçen, Orhan Pamuk'un "benim en renkli ve en iyimser romanım" dediği fakat benim için pek de öyle olmayan okurken çok zorlandığım, çok sıkıldığım, biter misin artık diye sorular yönelttiğim bir kitap oldu ve kitaba hissettiğim bu duyguların kesinlikle kitabın bir eksikliğinden değil de benim seçme kitaplarımdan çok farklı olduğundan kaynaklandığının farkına vardım. Ben daha çok fantastik veya bilimkurgu veya daha hafif dilli edebiyat ürünlerine kendimi verdiğimden bu biraz fazla geldi belki ilerde tekrardan okuduğumda bu incelemeyi okur ve her günün insanın dünya görüşünü ve hobisini, zevklerini değiştiren bir etken olduğunu fark ederim ve şimdiden öyle olacağını biliyorum. Zaten kitaba başlamadan geçen araştırma süresince okuduğum yapılan inceleme ve yorumlarda da dilin ağır olduğunu, pek de ilgi alanıma girmeyen tarihi bilgilerle donatılmış olduğunu herhangi birinin okumakta zorlanabileceği gibi şeyler yazıyordu ve ben Orhan Pamuk ile ilk tanışma eseri olarak bunu seçtiğimden tam da okuduklarım gibi oldu ama işte abla yüreği... Başlarken sararsa devam ederim olmazsa bırakırım fikriyle girdiğimden ilk cümlesi tarafından fethedildim. " ŞİMDİ BİR ÖLÜYÜM BEN, BİR CESET, BİR KUYUNUN DİBİNDE." İşte böylece anladım ki beni ağır ama bir o kadar da heyecanlı bir polisiye kitabı bekliyor böylece devam ettim, başladığım işi bitireyim dedim. 21 karakterin, hepsini ayrı ayrı kendi dillerinden, okumak ki - üslup bir hata idi- yazması kadar zor oldu sizi temin ederim. At'ı kendi dilinden, Ölüm'ü kendi dilinden, Şeytan'ı, Kadın'ı, Ağaç'ı, Köpek'i, Katil'i, Ölü'yü ve hepsini kendi dilinden, kendi iç dünyasından okurken her birinin üslubunu tanımıştım ki artık 59 bölümlük bir kitabın herhangi bir kısmını açıp okuduğumda kimin olduğunu, o anda kimi dinlediğimi az çok çıkarabiliyordum. İstanbul doğumlu yazarımız Orhan Pamuk için, okumak ve yazmak dahil olmak üzere her işin bir zorluğu var mesela bunlardan biri de nakkaş... Nakışın getirdiği zorluklardan daha çok nakkaşlığın getirdiği zorluklar var.. Birbirini küçüklüğünden beri tanıdıkları halde kötülüğünü isteyen, kıskanan, öldüren, kibrinden herkesi küçük gören bu çeşit çeşit nakkaşa yer ayıran bu kitapta; yapıların ve duvarlaın süslemesinden sorumlu bu ustaların, dilinden Allah kelimesini düşürmedikleri kadar Allah'ın yasakladığı çoğu şeyi de elini kolunu sallaya sallaya yapıyorlar oluşu ile bu ikili karakterleri konu alıyor işte Benim Adım Kırmızı. Zetin, Kelebek ve Leylek. Kitabın gerçek karakterleri. Yakın arkadaşlarından Zarif'in esrarengiz ölümünden mesul tutulan insanlar- nakkaşlar. Polisiye kitabı okumanın verdiği heyecandan olsa gerek kitabımın araları hep kağıtlar ile doluydu bol bol karakterler hakkında not alıp KATİL DİYECEKLER BANA kısmındaki cümlelerle kıyaslamak için. Gerçekten sağ gösterip soldan vurmak bu olsa gerekti hep masum, namuslu bir adamı suçladım kitap boyunca - son kısımlara kadar. Bu üçlünün en fazla AT resmederken sonda kullandıkları cümleleri ile aşk yaşadım kitabın en anlamlı kısımlarıydı bana göre. At resmedilmesi istenen bu üçlüden Zeytin atı resmedikten sonra "HARİKA BİR AT ÇİZERKEN O HARİKA AT OLURUM BEN." sözü, yine Kelebek'in "HARİKA BİR AT RESMİ NAKŞEDERKEN HARİKA BİR AT RESMİ NAKŞEDEN BAŞKA BİRİ OLURUM BEN." sözü ve Leylek'in "HARİKA BİR AT RESMİ ÇİZERKEN ANCAK KENDİM OLABİLİRİM BEN." sözü katili bulma yolunda büyük bir ipucu idi yani en azından benim için öyle oldu. Kitanın okuduğum 8. baskısının sonunda yazarın sonsözü ve sanat-tarih krnolojisi bulunması belki işin meraklıları için anlamlı olabilir ama dürüst olmak gerekirse ben orayı okumadan kitabı sonlandırdım. Kitabın ön kapağında bir nakkaş nakış yapıyor arka kapağında ise Firdevsi'nin Şehname'sini süslemek için Şah Tahmasp tarafından yaptırılmış bir adam ile bir kadının minyatürü var. İncelememi kitaba başlarken endişelendiğim sorunun cevabı ile sonlandırmak istiyorum ve kesinlikle kardeşimin yerine okumakta iyi yapmışım! Benim şahsi fikrim olarak lise 3 öğrencisi için ağır olan bu kitabın okunmasını beklemek zaten ayrı saçmalık birde işin içine bu kişinin doğru düzgün okumadığını da katarsak. İyi ki ben okumuşum ve yıllar sonra şuan ki fikrimce otuzlu yaşlarımda tekrar okuyacağım bu kitapta bakalım o vakit hangi duygular ile dolacağım.
  • Ve bir şey daha , hani biz çocukken dünya ne güzel görünüyordu filan diyorduk ya. O da hayli büyük bir saçmalık. Büyüklerin bizi inandırdığı bir şey. İnsan çocukluğu hakkında fazla da nostaljik olmamalı.
  • 100 syf.
    Yüz sayfalık bir kitabı okumak tam üç ayımı almışken üzerine bir şeyler karalamak ve elimden geldiğince anlatmaya çalışmak istiyorum, naçizane. Zira oldukça önemli bir eser benim için. Uzatmadan başlayayım..

    **Spoiler içerir!**

    Romanı anlatmaya başlığından başlamalı elbette. Pedro Paramo belli ki bir adamın adı. Peki niye o ad, diye düşünüp araştırmaya koyuluyorum. Pedro, Katolik dünyada çok yaygın bir isim, İsa’nın en önemli havarilerinden biri. Ancak Pedro taş ya da kaya gibi katı anlamına da geliyor. Bu iki anlamı unutmayalım şimdilik. Ya Paramo? Kurak toprak, çorak arazi, ot bitmeyen toprak gibi anlamları var. Dahası, bir ülkede kültürel bakımdan hiçbir verimin görülmediği dönemlere de paramo deniyormuş. Adamın adı, yani kitabın başlığının, kitabın içeriğine ilişkin belirgin anlamlar yüklediğini görüyoruz okurken.

    Yanlış saymadıysam roman 69 bölümden oluşuyor. Bölümler boşluklarla birbirlerinden ayrılmış, rakam yok. Her bölüm kendi içinde bir bütün ve çoğu da bir sahne. Başka bir deyişle bu roman tiyatro oyunu olarak düşünüldüğünde en aşağı 69 ayrı sahne kurmak gerekir, derim naçizane.

    İlkin, ‘Neden 69 bölüm?’ sorusu takıldı aklıma. Anlatının akışının bölüm sayısını belirlediği teknik açıdan verilebilecek en kolay yanıt. Ancak öyle bir kitap ki, hiçbir bulgu raslantısal değil, ve her satırda bir anlam yüklü kitapta. Bir araştırmacı, orijinal dilindeki romanda Pedro Paramo isminin 69 kez geçtiğini saptamış. Bu da yazarın gizli bir oyun oynadığını düşündürüyor yeniden. Rakamın katolik açılımlarını araştırdığımda 69. Mezmur ile karşılaştım. Özetlemek gerekirse bu bölümde, Hz. Davut düşmanlarıyla çevrili ve güç durumdadır. Tanrı’ya kendisini bataklıktan kurtarması için yakarır. Kendi günahlarını da bilir. Hem bağışlanmak hem de düşmanlarının yenilgiye uğraması için dua eder. Halkının geleceğinin parlak olmasını diler.

    Romanı okuyanların bu bağlantıyı hemencecik kurduğunu düşünüyorum. Pedro Paramo, Hz. Davut’un tam tersidir. Kötüdür, halka zulüm eden de bizzat kendisidir. Tanrı’nın onu bağışlamayacağı kesindir(!). Soyunun geleceği olamaz. Onun için bir taşın parçalanması gibi ölümü kesindir, serttir. Pedro Paramo, Hz. Davut gibi değil, Eski Ahit’te anılan Reis Abilemech gibidir. Erk için yetmiş kardeşinden altmış dokuzunu öldürür. Bir kardeşi canını kurtarabilmiştir. Birazdan açıklayacağım, romandaki üst anlatıcının o olmadığı ne malum(?).. Bir diğer yandan, bu cümlelerle birlikte akıllara, Pedro Paramo’nun babasının öcünü aldığı sahne gelmesin mi?

    Romanın içeriğine giriş yapacak olursam, ilk söylenmesi gereken anlatının türü ve teması olmalı. Çizgisel bir anlatı değil Pedro Paramo. Başka bir deyişle olaylar zamandizinsel bir düzen içinde anlatılmıyor. Bir şimdiki zaman görülüyor elbette ama sonra geçmişin değişik tabakalarına dönüşler yapılıyor. Soruların hepsine yanıt aramak pek doğru gelmiyor. Çünkü fantastik bir anlatı. Büyülü gerçekliğin başlangıcı sayılması da bu yüzden. Masalsı bir dünya. Okurken, gerçek, düşlem, gerçekdışı birbirine karışıyor bölümler arasında. Bununla birlikte gerçekdışı temaların bile oldukça gerçekçi aktarıldığını ifade etmekte bir beis duymuyorum.

    Roman geçmişte son buluyor. Sonuçlanıyor, diyemem. Şimdiki zamanın ucu açık kalıyor(?). Ya da ben yakalayacak yetkinlikte bir okur değilim. Bilmiyorum. Gerçekten zor kitap. Romandaki zaman dillimlerini açıklamadan geçmek istemiyorum. Şimdiki zamanla birlikte geçmişin farklı tabakalarına dönüşlerin olduğunu söylemiştim. Biraz daha açayım, müsaadenizle.

    Şimdiki zamanlı bölüm sayısı 25 kadar; 1, 2, 3, 4, 5, 9, 11, 17, 24, 25, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 38, 41, 42, 52, 55 ve 63.

    36. bölüme kadar anlatıcı ‘ben’, yani romanın başkişilerinden Juan Preciado, başından geçenleri di’li geçmiş zaman olarak anlatıyor. Kime anlattığı belli değil. Daha sonraki bölümler Juan’ın özellikle Dorotea ile konuşmaları halinde. Juan, Comola’ya geldikten iki gece sonra ölür ve ‘ben’ anlatısı biter. Anlatının ilk zamanı Juan ile Dorotea’nın birlikte gömüldükleri mezardaki konuşmalarıyla sürer. Komşu mezarda ise Susana yatmaktadır. Juan Comola’ya vardığı andan başlayarak, köyde geçmişte olanları öğrenmeye koyulur. Juan, Susana’nın kendi kendine konuşmalarından Susana ölünceye dek neler olmuş, onları da öğrenir. Gömüt paydaşı Dorotea kendisinin de ait olduğu geçmişi zaten bilmektedir. Susana’nın ölümünü görmüştür. Ancak daha sonra ne kadar yaşamış, neler görmüş, öğrenemeyiz (ya da ben kaçırdım)..Juan’ın da Dorotea’dan sonrasına ilişkin neler dinlediğini roman bize söylemez. Neden, diye soracak olursanız, ‘’Susana’dan sonra şimdiki zaman olabilir mi?’’ sorusu gelir akla, yanıt olarak. Susana ile birlikte gerçek hayat sönmüştür. Geriye kalan Juan’ı da kapan ölümdür.

    Genel olarak bakıldığında, romanda iki anlatıcı var(?). Birincisi Juan, ikincisi de Juan’ın anlatmadığı bölümleri aktaran üçüncü tekil ya da anonim bir anlatıcı. Bölümlerin çoğu anlatılmaktan çok okurun konuşmalara tanıklık edilmesi yönünde. Anonim anlatıcının bunları not ederek bize aktardığını da düşünebiliriz. Bu anlatıcı henüz ikinci bölümde de şöyle bir görünmüştü. Buna dayanarak da, ikinci, yani anonim anlatıcının üst anlatıcı olduğunu, Juan’ın başından geçenleri de onun dinleyip bize aktardığını da düşünebiliriz. Aynı anlatıcı Pedro Paramo’nın Susana’nın iç dünyasına hiçbir zaman ulaşamayacağını söyleyerek de her şeyi bilenin o olduğunu belli eder. Böylelikle ikinci anlatıcıyı, asıl, üst anlatıcı olarak görüyorum.

    Geçmişe dönüşler ise zaman dilimleri biraz daha karışık. Kısaca sıralamak gerekirse; ilk geçmiş zaman dilimi olarak, Pedro Paramo’nun ilk gençliğinden Dolores ile evlenmesi ve reisleşmesine değin uzanan dönemi kapsayan, 6, 7, 8, 10, 12, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 36 ve (‘ben’ anlatısı olmaması nedeni ile buraya ait sayarsak) 27. bölümlerden oluşur.

    İkinci dilim; Pedro’nun sevgili oğlu Miguel’ın ölüm dönemidir. 13, 14, 15, 16, 37, 39 ve 40. bölümler.

    Üçüncü dilim; Susana’nın Pedro’ya gelmesinden sonraki dönemi kapsar. 43, 44, 45, 46, 47, 48, 50, 51, 53, 54, 57 ve 58. bölümler. Burada 49. bölüm Susana’nın geçmişinden bir sahneye götürdüğü için buraya ekliyorum.

    Dördüncü dilim; Susana’nın ve Pedro’nun ölümleri arasındaki dönem olarak 66, 67, 68 ve 69. Bölümler.Yani benim çıkarımlarım bu yönde.

    Böylece anlatıda beş farklı zaman dilimi saptamış oldum ve anlatı bu zamanlar arasında geçilen zikzaklarla ayrıntıları buluşturuyor. Sorular ortaya atıp yanıtını bulduruyor. Romanın içinde her ayrıntının bir karşılığı var. (Örnek vermek gerekirse; henüz ikinci bölümde, katırcı, Juan’a Pedro Paramo’nun öldüğünü söylemeden hemen önce ‘’Cehenneme kadar yolun var.’’ Gibi bir cümle kullanıyor ve daha sonra bu söylediğini herhangi bir şekilde açıklamıyor. Yorumu okura bırakılmış. Tahminince, o sıra yanlarından geçen koridor kuşu için etmiş bu lafı. Anlatıcımız dünyanın yerde en hızlı koşan kuşunu görememiştir burada. Romanda, bana kalırsa hiçbir ayrıntı vazgeçilebilir ya da rastgele olmayacak. Koridor kuşunu bir çizgi filimden biliriz. Hani tilki, çakal gibi bir hayvan sürekli küçük bir devekuşuna benzeyen kanatlıyı yakalamaya çalışır ya! Kovalayanı çakal kaçanı da bip bip diye hatırlarız. O film işte. Biz kahkahadan kırılırdık belki izlerken ama bu hayvanların Meksika mitologyasında anlamları olduğunu bulguladım. Kovalayan hayvan Meksika’ya özgüdür, kurt köpek familyasından koyote’dir. Kaçan kuş ise correcaminos, Türkçesiyle koridor kuşudur, koşan kuş. Koyote bir yakalasa kuşu, oracıkta alıverecek canını. Romanda ise, ölümün, yazgının insanı kovalamasının alegorisi gibi görülür bu kovalamaca. Anlatıcıyı kovalayan, henüz ayrımına varamadığı bir yazgı mı vardır, diye düşünmedim değil daha buralarda iken. Ne ilgisi var, diye düşünebilirsiniz. Şahsi çıkarımım. Saçmalık da olabilir, her neyse..) Yeterince anlayamadığım 27. bölüm dışında romanın altı boş olan hiçbir bölümü yok, diyebilirim.

    Neden böyle bir yol seçtiği yönünde bir fikrim yok ama eğer roman zamandizinsel ya da çizgisel bir anlatıda olsaydı, Pedro Paramo bence aynı güzel tadı vermez, gereksiz tatsız olabilirdi. Yukarıda belirttiğim sıralamaya göre okuduğum zaman gerçekten de romanın bir nebze sıradanlaştığını söylemeliyim. Üstelik anlatımın değişik zamanlardan ve açılardan yapılması konunun daha iyi irdelenmesini, didik didik edilmesini sağladı benim için. Bunu yaparken de yazar ayrıntılı betimlemelerde, anlatmalarda yitip gitmiyor. Anlattığı olayları, yaratıığı kişilikleri sürekli açıklama gereksinimi duyan romancılardan değil. Juan Rulfo’nun çok tutumlu bir dili, yalın bir biçemi var. Diri bir anlatım. Okurda yaratmak istediği etkiye göre bazen düzden, bazen de dolaylı veriyor olayları. Okuma eyleminin canlı olmasını istiyor. Bunun için de okurun merakını hep canlı tutuyor. Zikzaklı anlatım da okuru bu kitaba daha çok bağlıyor, bence. Gabriel Marquez’in bu kitaptan ve Rulfo’dan nasıl etkilendiğini biliyoruz. Nitekim kendisi de Pedro Paramo’nun parçalarının zamanlarını saptırıp onları sıkı bir zamandizinsel sıraya dizdiğini ve ortaya çıkanın farklı bir kitap olduğunu, anlatının gevşek ve yavan kaldığını söylüyor, Juan Rulfo’ya ithafen yazdığı mektupta.

    Elbette romanın konusunu zamandizinsel, çizgisel olarak da düşünebiliriz. Kitaptaki bulgulardan yola çıkarak giderek belirli tarihlere oturtabiliriz.

    Kırk üçüncü bölümde Dorotea, Pedro Paramo’nun ölümünden kısa bir süre önce Los Cristeros savaşlarının başladığını söylüyor. Söz konusu savaşlar 1926-1929 yılları arasında yaşamıştır. Demek ki Pedro, 1926 ile 1928 arasında bir günde ölmüştür. Susana’nın ölümü içinse 1917’de sonuçlanan yedi yıllık Meksika Devrimi savaşlarının son yıllarından birisinin 8 Aralık tarihinden söz edebiliriz. Fausta ve Angeles’in mır mır sohbetlerinden Susana’nın ömrünün son üç yılını Pedro’nun yanında geçirmiş olduğunu çıkarabiliriz. Pedro, anımsayalım, Susana’ya otuz yıl sonra kavuştuğunu söylüyordu. Dolayısıyla Pedro’nun Susana’dan ayrıldığı dönem 1915-1917’den otuz yıl öncesine, yani 1885’lere denk düşüyor. O dönemde Pedro Susana’ya aşık bir genç, yani on beş ile yirmi yaş arasındaydı. Demek ki Pedro Paramo 1865 – 1870 yılları arasında doğmuş olmalı. Bunca hesabı, Pedro Paramo karakterini daha iyi yorumlayabilmek adına dönemin siyasi şartlarını ve yönetim politikasını öğrenmek için yaptım tabii. Çok uzatmadan kısaca değinmek gerekir..

    Bu yıllarda Meksika, kısa süreli Fransa işgalinden ve Fransa’nın getirdiği İmparator Maksimilyen’den kurtulur. İşgal öncesi ve sonrasının Cumhurbaşkanı, büyük reformcu Benito Suarez, Meksika’nın modernleşmesine büyük katkı yapmıştır. Ancak Meksika 1877’den başlayarak Porfuria Diaz’ın yönetimine girmiştir. Bu dönemlerde Diaz art arda seçilmeyi beceren bir aydınlanmış despot görüntüsü çizer. Ülkenin sanayileşmesinde, güzel sanatların gelişmesinde, eğitim kurumlarının açılmasında önemli hizmetleri olur. Bizi ilgilendiren yanı ise, Diaz, bunlarla birlikte sosyal adalet ilkesini göz ardı eder. Onun döneminde gelir dağılımındaki eşitsizlik artar. Özellikle köylülerin koşulları gittikçe kötüleşir. 1894 yılında kamuya ait toprakların ucuza satılması yönünde bir yasa çıkarır. Satın almaya sınır koymamıştır bu yasa ve zengini daha zengin yapar. Pedro Paramo’nun da bu dönemlerde palazlandığını görüyoruz. O da yerel bir reis konumunda olur. Yönettiği topraklarda mutlak egemendir. Her türlü hile ve şere başvurarak, insansal değerleri hiçe sayarak,karşısındakini sindirmek için cana kıymaktan bile çekinmeyerek reislik konumuna gelir. Ancak burada sorulması gereken soru, o topraklardaki insanların buna nasıl izin verdikleridir. Romanda, bu insanların pek azının Pedro’ya karşı çıktığını gördüm. Çoğunluk ise Pedro’nun reisliğini kolayca içselleştirir. İnsan doğasında bazı karanlık yönler bulunur. Bazı koşullarda belirli bir şef, diktatör ya da reisin peşine kolayca takılabilirler. Onsuz yaşayamaz olurlar. Sempati, empati kavramlarını sıkça kullanırız ancak burada iyi bellememiz gereken bir kavram daha mevcut; apati. İnsanın çevreye patolojik ilgisizliği demek. Reisçilik ortamında insanın ruhunu apati sarar. Sorunları görmez, geleceği düşünemez, eleştirilere kulak vermezler. (Pis pis sırıtıyorsunuz değil mi, günümüzü düşünerek? Hayır, o konuya girmeyeceğim.)

    Romanda, bir reisin yönetiminde, toplumun, insanların, insanlığın ne hale gelebileceği anlatılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında romanın güçlü bir siyasi boyutu olduğu çıkarımına ulaşmak işten bile değil. Latin Amerika tarihinde çok görülen, ancak yalnızca Latin Amerika ile sınırlı olmayan tek adam yönetiminin yergisidir Pedro Paramo. Tek adamın egosu uçsuz bucaksız olduğu, kendini dünyaya özdeş gördüğü, dünyanın onsuz yapamayacağını düşündüğü için, tutkuları sınır tanımaz. Herkes, her şey onun güdümüne girsin, her beden, her ruh onun bir parçası olsun ister. Ancak reis de bir insandır. Ne kadar bastırsa, geriye itse de bir insan doğası taşımaktadır. O da sevmek ve sevilmek ister. Yaşadığı hayatın gerçek hayat olmadığını için için bilir ve gerçek hayata karşı konulmaz bir özlem duyar.

    Pedro Paramo’nun Susana’da özlediği tam da budur, zannımca. Ancak reis ya, özlemini gidermesi, Susana’yı her ne pahasına olursa olsun yanına getirmek biçiminde olacaktır. Böylece Susana’yı ele geçirdiğini sanır. Ancak, kısa sürede Susana’nın ruhuna, iç dünyasına hiç ulaşamadığını anlar. Susana’ya ulaşamadığı sürece özlemini duyduğu mutluluğa da ulaşamayacağını bilir. Susana’sız hayat gerçek hayat olmayacağına göre, reis insanca yaşamaya hasret gidecektir. Bunu bilmek korkunç bir bilinçtir. Bu şekilde yaşamak, Pedro için yalnızca Susana’ya da değil genel olarak insanca yaşamaya ve Meksika’nın ruhuna dauzak kalmak anlamına gelir. Bir reisin Meksika’nın ruhunda yeri olmamalıdır. Toplumun reisleşmesi yalnızca insanca değerlere, insanca yaşamaya değil, kendi özüne, kimliğine de yabancılaşmasının sonucudur. Reisleşen toplumların sonu hüsrandır. Yerel ve ulusal düzeyde çeşitli reis deneyimlerini yaşamış Meksika’dan yükselen son derece evrensel bir iletidir Pedro Paramo.

    İyi okumalar olsun..
  • Saçma sapan tesadüfler, ilahi bir el tarafından hazırlanmış büyük karşılaşmalar, en olmadık zamanlamalar, yani sanatta olunca “kusur ya da saçmalık “ dediğimiz her şey, hayatta bolca olur. Bu yüzden, dünya sanatları içinde hayata en çok benzeyeni, Türk filmlerdir. O filmlerin sahip olduğu söylenen o ılık ılık insan sıcaklığı, hayata olan bu yapışkan benzerliğinden ötürüdür.