Yeryüzünün Lanetlileri Kitabına J.P.Sartre Yazdığı Önsöz
1961 TARİHLİ BASKIYA ÖNSÖZ

Jean Paul Sartre

Kısa bir süre öncesine dek yeryüzünün nüfusu iki milyardı: beş yüz milyon insan ve bir buçuk milyar “yerli”. Birinciler “Söz”e sahipti, ötekilerse bu sözü ödünç almışlardı. Bu ikisi arasında aracı olarak hizmet veren satılmış kralcıklar, derebeyler ve tepeden tırnağa sahte bir burjuvazi vardı. Sömürgelerde gerçek çırılçıplak ortadaydı, ama “metropoller” bu gerçeğin giyinik olmasını yeğliyordu: Yerlilere kendilerini sevdirmek zorundaydılar. Bir tür anne gibi. Avrupalı seçkinler yerlilerden seçkin bir tabaka yaratmaya kalkıştı. Gençler arasından ayıklayıp seçiyorlardı; alınlarına kızgın demirle Batı kültürünün ilkelerini dağlıyorlardı; ağızlarını seslerle, tumturaklı, parlak, içi boş sözcüklerle tıkadılar. Metropolde kısa bir süre kaldıktan sonra, gözleri boyanmış bir halde ülkelerine yolluyorlardı. Bu iki ayaklı yalanların kardeşlerine söyleyecek hiçbir şeyi kalmamıştı; yalnızca yankı yapıyorlardı. Bizler Paris’ten, Londra’dan, Amsterdam’dan “Parthenon! Kardeşlik!” diye bağırdıkça, Afrika ya da Asya’nın herhangi bir yerinde dudaklar “…thenon! …deşlik” demek için aralanıyordu. Altın çağdı bu.

Bu çağ sona erdi: Ağızlar kendi kendilerine açılıyordu artık; sarı ve kara sesler hâlâ bizim hümanizmamızdan söz ediyordu, ama yalnızca bizim insanlık dışılığımızı yüzümüze çalmak için. Bu nazik küskünlük ifadelerini dinlerken hoşnut kalmadığımız söylenemez. Önce gururlu bir şaşkınlık duyduk. “Ne? Kendi başlarına mı konuşmaya başladılar? Kendi ellerimizle neler yaratmışız bir bakın!” İdeallerimizi kabul ettiklerinden kuşkumuz yoktu, çünkü bizi bu ideale sadık kalmamakla suçluyorlardı. Bu kez Avrupa kendi misyonuna gerçekten de inanabilirdi; Asyalıları Helenleştirmişti; yeni bir tür, Greko-Latin siyahlar yaratmıştı. Her zamanki gibi pragmatik olan bizler kendi aramızda şöyle diyorduk: “Varsın içlerini döksünler, bu onları rahatlatır; havlayan köpek ısırmaz.”

Ortaya çıkan başka bir kuşak durumu değiştirdi. Bu kuşağın yazar ve şairleri, inanılmaz bir sabırla, bize değerlerimizin kendi yaşam gerçekleriyle uyuşmadığını, bu değerleri tam olarak ne reddedebildiklerini ne de onlarla bütünleşebildiklerini anlatmaya çalıştılar. Kabaca söyledikleri şuydu: Siz bizi bir ucube haline getiriyorsunuz, hümanizmanız bize evrensellik öneriyor, ama ırkçı uygulamalarınız bizi ayrılaştırıyor. Onları pek aldırmadan dinliyorduk: Sömürge yöneticilerine Hegel okumaları için para ödenmiyor, zaten Hegel’i pek az okurlar, ama rahatsız vicdanların kendi çelişkilerine batmış olduğunu anlamak için bu filozofa ihtiyaçları yok aslında. Elde var sıfır. Bu yüzden bırakalım bahtsızlıkları sürsün, hiçbir şey çıkmaz bundan. Uzmanlar bize onların ağlayıp sızlanmaları arasında küçücük bir talep iması varsa eğer bunun da entegrasyon talebi olacağını söylüyordu. Bunu elbette bahşedemezdik onlara: Yoksa bildiğiniz gibi aşırı sömürüye dayalı bu sistem yıkılıp giderdi. Ama bu havucu gözlerinin önünde sallandırmak yeter, koşa koşa gelirlerdi. İsyan etmeye gelince, bu konuda hiç mi hiç kaygı duymuyorduk: Hangi aklı başında “yerli” Avrupa’nın güzel evlatlarını sırf onlar gibi olabilmek amacıyla katletmeye kalkar ki? Kısacası bu tür melankolik ruh hallerini teşvik ettik ve Goncourt Ödülü’nü bir kereliğine de bir siyaha vermenin fena olmayacağını düşündük. Bütün bunlar 1939’dan önceydi.

1961. Dinleyin: “Bir işe yaramaz bıktırıcı sözler ve mide bulandırıcı taklitlerle zaman kaybetmeyelim. Ağzından insan sözcüğünü düşürmeyen, ama her rastladığı yerde, kendi sokaklarının her köşesinde, dünyanın her yerinde insanı katleden bu Avrupa’yı terk edelim. Sözde ‘ruhsal macera’ adına Avrupa yüzyıllardır neredeyse tüm insanlığın sesini boğuyor.” Bu üslup yeni. Böyle konuşmaya cesaret eden kim? Bir Afrikalı, eskinin sömürgesi bir Üçüncü Dünya insanı. “Avrupa”, diye ekliyor, “öyle delice ve pervasız bir ivme kazandı ki… uçuruma doğru gidiyor, ondan uzak durmakla iyi yapmış oluruz.” Diğer bir deyişle, Avrupa hapı yuttu. Yenilir yutulur bir gerçek değil bu, ama bizler de buna derinden inanıyoruz – öyle değil mi sevgili kıtadaşlarım?

Ama ihtiyatlı konuşmalıyız. Örneğin bir Fransız ötekine, “Ülkemiz hapı yuttu!” dediğinde (ki bildiğim kadarıyla 1930’dan beri hemen her gün karşılaşılan durumdur bu), öfke ve aşk dolu tutkulu bir nutuk halini alır konuşma; hatip de tüm vatandaşlarıyla aynı gemidedir. Ama genellikle şunu ekler: “Tabii eğer şu yapılmazsa…” Herkes mesajı alır: Tek bir hatayı kaldıracak durum yoktur. Tavsiyelerine harfiyen uyulmazsa, o zaman, ancak o zaman ülke parçalanacaktır. Kısacası, ardından tavsiye gelen bir tehdittir bu ve ulusun kendi iç öznelliğinden kaynaklandığı ölçüde daha az şoke edicidir. Ama tam tersine, Fanon Avrupa’nın yok olmaya doğru gittiğini söylediğinde, alarm çığlığı atmadığı gibi, bir tanı koymaktadır. Bu doktor ne Avrupa’nın umutsuz vaka olduğu kanısındadır –mucizelerin var olduğu bilinmektedir- ne de tedavi yolları önerme iddiasındadır: o, Avrupa’nın ölüm döşeğinde olduğunu saptamaktadır. Dışarıdan biri olarak tanısını gözleyebildiği semptomlara dayandırıyor. Avrupa’yı iyileştirmeye gelince; hayır: onu endişelendiren başka şeyler var. Avrupa hayatta kalmış ya da yok olmuş, umurunda değil. Bundan dolayı Fanon’un kitabı skandal yaratıcıdır. Matrak ve rahatsız bir tavırla, “Bizi ne hale sokmuş!” diye mırıldanırsanız, skandalın gerçek niteliğini gözden kaçırmış olursuz, çünkü Fanon sizi hiçbir hale “sokmaz”; başkaları için gayet yakıcı olan bu kitap size karşı tamamen ilgisizdir. Sık sık sizin hakkınızda konuşur, ama sizinle konuşmaz. Siyah Goncourtlar ve sarı Nobeller bitti: sömürgeleştirilmiş ödül sahiplerinin dönemi kapandı. “Fransızca konuşan” eski yerli kendi dilini yeni gereksinimlere uyarlar, sadece sömürgeleştirilmiş olan için kullanır ve ona hitap eder: “Bütün azgelişmiş ülke yerlileri birleşin!” Bu nasıl bir düşüş, düşkünlük! Babaların tek muhatabı bizlerdik, oğullar ise bizi muhatap olarak bile kabul etmiyorlar: Onların söylem nesnesiyiz. Fanon söz arasında Setif, Hanoi ve Madagaskar’da işlediğimiz suçlara değiniyor elbette, ama suçlayarak zaman harcamıyor: Onları kullanıyor. Sömürgecilik taktiklerini, sömürgelerdeki Avrupalılarla “metropol halkı”nı birleştiren ve ayıran karmaşık ilişki oyunlarını, kendi kardeşleri adına parçalıyor; amacı bizi alt etmeyi onlara öğretmek.

Kısacası, Üçüncü Dünya bu sesle kendisini keşfediyor ve kendisiyle konuşuyor. Türdeş bir dünyada olmadığımızı, köleleştirilmiş halkların bu dünyada hâlâ var olduğunu biliyoruz. Bunlardan bazıları sahte bir bağımsızlık edindi, bazıları egemenliklerini elde etmek için savaşıyor, bazıları ise tam özgürlüklerini kazanmış ama sürekli emperyalist saldırı tehdidi altında yaşıyor. Bu ayrımlar sömürge tarihinden, başka bir deyişle ezme ilişkisinden kaynaklanıyor. Bazı yerlerde metropol, birkaç feodali maaşa bağlamakla idare ederken başka yerlerde böl ve yönet sistemi içinde sömürgeleştirilmiş kullardan bir burjuvazi yaratmıştı; bazı yerlerde ise bir taşla iki kuş vurmuştu: sömürge hem yerleşim yeriydi hem de sömürü yeri. Bu yüzden Avrupa, ayrımları ve çatışmaları keskinleştirmiş, sınıflar ve bazı durumlarda ırkçılık yaratmış ve sömürgeleştirilmiş toplumlarda katmanların ortaya çıkması ve derinleşmesi için elinden geleni ardına koymamıştır. Fanon hiçbir şeyi gizlemez. Eski sömürge, bize karşı mücadele edebilmek için kendisine karşı da mücadele etmelidir. Daha doğrusu, bu ikisi tek ve aynı şeydir. Savaşın ateşi tüm iç engeller eritmelidir; kompradorlardan ve iş bitiricilerden ibaret güçsüz burjuvazi, daima ayrıcalıklı şehir proletaryası ve gecekondu semtlerinin lümpen proletaryası, ulusal ve devrimci ordunun gerçek yedek gücü olan kır kitleleriyle ittifak kurmalıdır. Sömürgeciliğin ekonomik gelişmeyi kasten engellediği ülkelerde, köylülük isyan ettiğinde hızla radikal sınıf olarak ortaya çıkar. Köylülük çıplak baskıya çok aşinadır, şehirli işçilerden çok daha fazla çile çeker ve açlıktan ölmesini önlemek için mevcut yapıların bütünüyle yıkılmasından başka bir önlem yeterli olamaz. Köylülük zafere ulaşırsa ulusal devrim sosyalist olacaktır; harekete geçmişken durdurulursa, sömürge burjuvazisi iktidarı devralırsa, yeni devlet, biçimsel egemenliğine rağmen, emperyalistlerin elinde kalır. Katanga örneği bunu gayet iyi açıklamaktadır. Üçüncü Dünya’nın birliği henüz sağlanmamıştır: Bu, sürmekte olan bir süreçtir; her ülkedeki sömürgeleşmiş halkların bağımsızlık öncesi kadar sonrasında da köylü sınıfının komutası altında birleşmesi demektir. Fanon’un Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki kardeşlerine açıkladığı şey budur: Devrimci sosyalizme her yerde ve hep birlikte gerekleştireceğiz; tek tek olursak eski tiranlar bizi yener. Fanon hiçbir şey saklamaz: ne zayıflıkları, ne anlaşmazlıkları ne de mistifikasyonları. Bir yerde hareket kötü bir başlangıç yapmıştır; başka bir yerde başlangıçtaki ani başarıların ardından hareketin ivmesi azalmıştır; başka yerde durmuştur ve yeniden canlanması için köylülerin burjuvazilerini başlarından atması gerekir. Fanon, okuyucuyu en tehlikeli yabancılaşmalara, yani lider ve kişilik kültüne, Batı kültürüne ve aynı zamanda Afrika kültürünün uzak geçmişine geri dönüşe karşı sürekli uyarıyor. Gerçek kültür devrimdir, yani demir tavında dövülür. Fanon yüksek sesle ve açık seçik konuşur. Biz Avrupalılar onu duyabiliyoruz. Bunun kanıtı bu kitabı elinizde tutuyor olmanızdır. Sömürgeci güçlerin onun samimiyetinden yararlanabileceğinden hiç korkmuyor mu?

Hayır. Fanon hiçbir şeyden korkmuyor. Bizim yöntemlerimiz çağdışı: Bazen kurtuluşu geciktirebilir ama durduramaz. Yöntemlerimizi düzeltebileceğimizi hayal etmeyin; metropollerin aylak düşü olan yeni-sömürgecilik bir safsatadır; “üçüncü güç” diye bir şey yoktur ya da varsa bile sömürgeciliğin çoktan iktidara getirdiği sahte burjuvazidir. Yalanlarımızı birbiri ardına yüzümüze çarpan bu uyanmış dünyada bizim Makyavelciliğimizin yapabileceği pek bir şey yok. Sömürgecinin tek bir çaresi var: gücü yetebiliyorsa şiddet. Yerlinin tek bir seçeneği var: ya kölelik ya egemenlik. Siz bu kitabı okusanız okumasanız Fanon’a ne? Bu kitap onun kardeşleri için; Fanon bizim köhnemiş hilelerimizi açığa çıkarıyor, yedekte başka hilemiz kalmadığına da emin. Kardeşlerine sesleniyor: Avrupa kıtalarımıza pençelerini geçirdi, bu pençeyi geri çekene dek çentikler açmalıyız üzerinde. Zaman bizden yana: Bizerta’da, Elizabethville’de, Cezayir’in iç bölgelerinden olup biten her şeyden tüm dünya haberdar oluyor. Rakip bloklar karşıt cephelerde yer alıyor ve birbirlerine gık dedirtmiyorlar; haydi bu hareketsizlikten yararlanalım, tarihte yerimizi alalım, bizim akınımız sayesinde tarih ilk kez evrensel olmak zorunda kalsın. Haydi savaşalım. Başka silahımız yoksa bile, bıçağın sabrı yeter.

Avrupalılar, bu kitabı açın, içine bakın. Karanlıkta birkaç adım attıktan sonra bir ateş çevresinde toplanmış yabancıları göreceksiniz; yaklaşın ve onları dinleyin. Sizin acentelerinize ve buraları koruyan paralı askerlere layık gördükleri yazgıyı tartışıyorlar. Belki sizi görecekler, ama seslerini bile alçaltmadan aralarında konuşmaya devam edecekler. Kayıtsızlıkları sizi can evinizden vurur: Onların babaları, gölgelerde yaşayan o yaratıklar, sizin yarattıklarınız, ölü canlardı; onlara ışık veren sizdiniz, onlar yalnızca size hitap ederlerdi ama siz bu zombilere cevap vermeye tenezzül etmezdiniz. Onların oğulları sizi görmezden geliyor. Onları ısıtan ve aydınlatan ateş size ait değil. Siz, saygılı bir mesafeyle duran siz, kendinizi kaçak, geceye özgü, işi bitmiş hissedeceksiniz. Şimdi sıra sizde. Bir başka şafağın doğacağı bu karanlıklarda artık zombi sizsiniz.

O halde, diyeceksiniz, bu kitabı pencereden fırlatıp atalım. Bizim için yazılmamışsa neden okuyalım ki? İki nedenle: Birincisi, Fanon sizi kardeşlerine analiz ediyor ve yabancılaştırma mekanizmalarımızı onlar için kırıp söküyor. Nesnelerden ibaret hakikatinizi keşfetmek için bundan yararlanın. Kurbanlarımız bizi kendi yara ve zincirlerinden tanıyorlar: Tanıklıklarını çürütülmez kılan da bu. Kendimize ne yapmış olduğumuzu kavramamız için onlara ne yaptığımızı bize göstermeleri yeter. Gerekli bir şey mi bu? Evet, çünkü Avrupa çökmeye yazgılı. Ama, diyeceksiniz yine, biz metropolde yaşıyoruz ve aşırılıkları onaylamıyoruz. Doğru, siz sömürgelerdeki Avrupalı değilsiniz, ama onlardan daha iyi de değilsiniz. Sömürgeciler sizin öncülerinizdi, onları deniz-aşırı topraklara siz gönderdiniz, sizi onlar zengin etti. Onları uyardınız: Çok fazla kan dökerlerse, yarım ağızla onları reddedecektiniz; tıpkı bir devletin –hangisi olduğu önemli değil- yurtdışındaki ajitatör, provokatör ve casuslar çetesi bir kez yakalanınca onları tanımazdan gelmesi gibi. Bu kadar liberal ve bu kadar insancıl olan, kültür aşkını abartılı bir özentiye vardıran sizler, sömürgeleriniz olduğunu ve bu sömürgelerde sizin adınıza insanların katledildiğini unutmuş gibi yapıyorsunuz. Fanon yoldaşlarına –özellikle biraz fazla Batılılaşmış kalanlara- sömürge temsilcileriyle “metropol halkı”nın dayanışmasını gösteriyor. Bu kitabı okuma cesaretini gösterin, en baş nedeniniz de sizi utandıracağı olmalı; utanç, Marx’ın dediği gibi, devrimci bir duygudur. Görüyorsunuz, ben de öznel yanılsamadan kendimi kurtaramıyorum. Ben de size şöyle diyorum: “Her şey bitti, tabii eğer…” Ben, bir Avrupalı olarak, düşmanımın kitabını çalıyor ve onu Avrupa’yı iyileştirmenin bir aracı kılıyorum. Bundan en iyi şekilde yararlanın.

*

Ve işte ikinci neden: Sorel’in faşist saçmalıklarını bir yana bırakırsanız, Engels’ten bu yana  tarihin ebeliğini yeniden gün ışığına çıkaran ilk kişinin Fanon olduğunu görürsünüz. Üstelik mutsuz bir çocukluğun ya da ateşli bir mizacın onda tuhaf bir şiddet eğilimi yarattığını da sanmayın. Fanon duruma tercüman olmaktadır, hepsi bu. Ama liberal ikiyüzlülüğün sizden sakladığı ve kendisini yarattığı kadar bizi de yaratmış olan diyalektiği adım adım oluşturmak için yapması gereken tek şey de budur zaten.

Geçen yüzyılda burjuvazi işçileri, kaba açgözlülükleriyle çığrından çıkmış gözü doymaz yığınlar olarak gördü, ama bu kaba saba adamları insan ırkına dahil etmeyi ihmal etmedi. İnsan ve özgür olmasalar işgüçlerini nasıl satabilirlerdi ki? Fransa’da ve İngiltere’de hümanizma evrensel olduğu iddiasındadır.

Zorunlu çalışma bunun tam tersidir: Sözleşme yoktur; üstelik gözdağı vardır; dolayısıyla baskı aşikârdır. Deniz-aşırı topraklardaki askerlerimiz, metropollere özgü evrenselciliği reddederek, insan ırkına numerus clausus’u* uygular: İnsanın hemcinsini soyması, köleleştirmesi ya da öldürmesi suç sayıldığından, onlar sömürge halkının insanın hemcinsi olmadığı ilkesini geçerli kılarlar. Bizim vurucu güçlerimiz bu soyut kesinliği gerçekliğe dönüştürme görevini almışlardır: İlhak edilen toprakların sakinlerini gelişmiş maymun düzeyine indirgeyerek, sömürgecinin onlara yük hayvanı muamelesini yapmasını haklı çıkarmaları için emir verilmiştir. Sömürgeci şiddeti, bu köleleştirilmiş insanları salta durdurmayı amaçlamakla kalmaz, onları insanlıktan çıkarmaya da çalışır. Onların geleneklerini yok etmek, onların dilleri yerine bizim dilimizi yerleştirmek ve kendi kültürümüzü bile vermeden onların kültürünü yerle bir etmek için elden gelen her şey yapılacaktır; yorgunluktan serseme döneceklerdir. Açlıktan kadidi çıkmış ve hasta bir haldeyken hâlâ karşı koyacak güçleri kalmışsa eğer, gerisini korku halleder: Silahlar köylüye çevrilir; siviller gelip toprağına yerleşir ve kırbaç korkusuyla bu toprağı kendileri için işlemeye zorlanır. Köylü direnirse askerler ateş açar, artık ölü biridir o; boyun eğer ve kendini küçültürse bu kez de artık insan olmaktan çıkar. Utanç ve korku karakterini parçalar, kişiliğini dağıtır. Uzmanlar bu işi soluk aldırmadan yürütürler: “Psikoloji hizmetleri” yeni ortaya çıkmadı! Keza, beyin yıkama da! Gene de bütün bu çabalara karşın amaçlarına hiçbir yerde ulaşamadılar: ne siyahların ellerini kestikleri Kongo’da, ne de daha yakınlarda itiraz edenlerin dudaklarını yarıp kilit taktıkları Angola’da. Bir insanı hayvana çevirmenin mümkün olmadığını iddia edecek değilim; onu hatırı sayılır ölçüde zayıf düşürmeden bunu yapamayacaklarını söylüyorum: Dayak hiçbir zaman yeterli olmaz, açlığı daha da artırarak baskı kurmak gerekir. Kölelik koşullarında bu durum can sıkıcıdır: Türümüzün bir üyesini ehlileştirdiğiniz zaman onun üretkenliğini azaltırsınız, ne kadar az verirseniz verin, bu kümes insanı değerinden fazlaya mal olur. Bu yüzden sömürgeciler yolun yarısına geldiklerinde ehlileştirmekten vazgeçmek zorunda kalırlar. Sonuç: ne insan ne hayvan, yerli. Dayak yemiş, kötü beslenmiş, hasta, korku içinde ama yalnızca bir noktaya kadar; ister sarı olsun, ister siyah ya da beyaz, karakter özelliği hep aynıdır: o bir tembel, içten pazarlıklı ve hırsızdır, neyle yaşadığı belli değildir ve yalnızca şiddetin dilinden anlar.

Zavallı sömürgeci: Çelişkisi apaçık ortada. Yağmaladıklarını öldürmek zorundadır; cinlerin de böyle yaptığı söylenir. Ama bu artık mümkün değildir. Aynı zamanda onları sömürmesi de gerekmiyor mu? Katliamı soykırım noktasına, köleliği hayvanlaştırma düzeyine getiremediği için denetimi elden kaçırır, operasyon tersine döner ve şaşmaz bir mantıkla sonunda sömürgesizleştirmeye* varır.

Hemen değil ama. Öncelikle Avrupalılar hüküm sürmektedir: çoktan kaybetmiştir ama bunun farkında değildir; yerlilerin sahte yerli olduğunu henüz bilmemektedir: onlara eziyet etmiştir ama –sözüne kulak verecek olursak- içlerindeki kötülüğü yok etmek ya da bastırmak için bunu yaptığını söyler; üç kuşak sonra bu zararlı içgüdüleri artık bir daha ortaya çıkmayacaktır. Hangi içgüdüler? Köleleri efendiyi katletmeye yöneltenler mi? Efendi, kendi zulmünün kendine karşı döndüğünü nasıl olur da anlayamaz? Bu ezilen köylülerin vahşetinde, bir sömürgeci olarak uyguladığı vahşeti nasıl görmez? Bu vahşetin onların içlerine devasızca işlediğini nasıl anlamaz? Nedeni basittir: Kendi mutlak erkinden ve bu erki yitirme korkusundan deliye dönmüş bu zorba, bir zamanlar insan olduğunu hatırlamakta zorluk çekmektedir; kendisini bir kamçı ya da tüfek sanır; “aşağı ırklar”ın ehlileştirilmesinin onların reflekslerini koşullamaktan geçtiğine inanmıştır. İnsan belleğini, silinmez anıları görmezden gelir; ayrıca, her şeyden önemlisi, belki de hiç bilmediği bir şey var: ancak başkalarının bize yaptıklarını derinden ve kökten yadsıyarak şu an olduğumuz kişi oluruz. Üç kuşak, öyle mi? Daha ikincide, oğullar gözlerini açar açmaz babalarının dayak yediğini gördüler. Psikiyatri dilinde buna “travma geçirmek” denir. Hem de ömür boyu. Ama sürekli yenilenen bu saldırganlıklar, onlara boyun eğdirmek şöyle dursun, tam tersine, dayanılmaz bir çelişki içine sokar ve bunun da bedelini Avrupalı er ya da geç ödeyecektir. Bundan sonra, sıraları gelip de utanç, açlık ve acının ne olduğunu öğrendiklerinde, üzerlerinde uygulanan şiddetin derecesine eşit güçte volkanik bir öfke uyanır içlerinde. Onların şiddetin dilinden başka bir şeyden anlamadığını mı söylediniz? Haklısınız; ilk başta yalnızca sömürgecinin şiddeti olacak, bir süre sonra ise yalnızca onların şiddeti; yani, aynadan bize bakan yansımız gibi bize yönelen aynı şiddet. Yanılmayın sakın; bu delice öfkeyle, bu acımasızlık ve kinle, bizi öldürme yönündeki bitmez arzularıyla ve gevşemekten korkan güçlü kaslarının hiç durmadan kasılmasıyla insan haline gelir onlar: Onları yük hayvanına çevirmek isteyen sömürgeci sayesinde ve ona karşı çıkarak insan olurlar. Hâlâ kör ve soyut olmasına karşın nefretleri sahip oldukları tek hazinedir: Efendi bu nefreti körükler, çünkü onları aptallaştırmaya çalışır; bu nefreti kırmayı başaramaz, çünkü çıkarları yolun yarısında onu durdurur. Dolayısıyla, sahte yerliler, yerlinin inatla hayvan konumunu reddetmesine dönüşmüş olan ezenin gücü ve güçsüzlüğü sayesinde hâlâ insandır. Geri kalana gelince, mesaj açıktır. Tembeldirler, elbette öyledirler: Bu bir sabotaj biçimidir. İçten pazarlıklı ve hırsızdırlar: Ne bekliyordunuz? Küçük hırsızlıkları henüz örgütlenmemiş bir direnişin başlangıcına işaret eder. Bu da yeterli olmazsa, kendilerini çıplak elleriyle silahların önüne atanlar vardır; onlar yerlilerin kahramanlarıdır; ötekiler de Avrupalıları öldürerek insanlaşır. Vurulurlar: Bu kanun kaçaklarının ve şehitlerin fedakârlıkları korku içindeki kitleleri coşturur.

Korku içindedirler, evet. Bu yeni aşamada sömürgeci saldırganlık sömürge insanı tarafından yeni bir tür terör olarak içselleştirilir. Bu terörle yalnızca bizim sınırsız baskı araçlarımız karşısında hissettikleri korkuyu değil, kendi öfkelerinin içlerinde esinlediği korkuyu da kast ediyorum. Onlara nişan almış silahlarımızla bu korkutucu içgüdüler arasında, yüreklerinin derinliklerinden gelen ve her zaman tanıyamadıkları bu canice güdüler arasında tuzağa düşmüş durumdadırlar. Çünkü öncelikle bu onların şiddeti değil, bizim şiddetimizdir, geri dönerek büyür ve onları parçalar; bu ezilen insanların ilk tepkisi, kendilerinin de bizim de ahlâki olarak kınadığımız ama insanlıklarına kalmış tek sığınak olan bu utanç verici öfkeyi bastırmak olur. Fanon’u okuyun: Çaresizlik dönemlerinde duyulan çılgınca öldürme isteğinin sömürge insanının kolektif bilinçaltı olduğunu anlayacaksınız.

Bu bastırılmış öfke, patlayamadığından, durmadan dönüp durur ve bizzat ezilenleri harap eder. Bu öfkeden kurtulmak için sonunda birbirlerini katlederler; kabileler gerçek düşmana karşı koyamadıklarından birbirleriyle savaşır –üstelik kabileler arasındaki bu düşmanlıkları körükleme konusunda sömürge politikasına güvenebilirsiniz; kardeşine bıçak çeken kişi, ortak aşağılanmalarının nefretlik imgesini sonsuza dek yok ettiğine inanır. Ama günahı ödeyen bu kurbanlar onların kana susamışlıklarını yatıştırmaz, makineli tüfeklerin üstüne yürümelerini önlemenin tek yolu bizim işbirlikçilerimiz olmalarıdır: reddettikleri insanlıkdışılaşma süreci tam da onların inisiyatifiyle hızlanacaktır. Sömürgecinin keyifli bakışları altında kendilerini onlara karşı doğaüstü önlemlerle koruyacaklardır; bazen hûşû uyandıran eski mitleri yeniden canlandıracaklar, bazen de kılı kırk yaran ritüellere kendilerini bağlayacaklardır. Böylece sömürge insanı, her anını işgal eden tuhaflıklara sığınarak kendi saplantısı içinde derin arzularını gömer. Dans ederler: Bu onları meşgul eder; kaslarının acı veren gerginliğini gevşetir, üstelik dans çoğu zaman farkında olmadıkları şeyleri gizlice dile getirir: dillendirmeye cesaret edemedikleri Hayır’ı, işlemeye cüret edemedikleri cinayetleri ifade eder. Bazı yörelerde son bir çareyi kullanırlar: cinlenme. Bir zamanlar çok basit bir dinsel uygulama, inananın kutsalla bir tür iletişimi olan şey, umutsuzluk ve aşağılanmaya karşı bir silaha dönüşmüştür: Zar’lar, loa’lar, Santeria Azizleri içlerine girer, şiddetlerini denetim altına alır ve onları bitkin düşürene dek vecd halinde harcatır. Aynı zamanda bu yüksek şahsiyetler de onları korur: Diğer bir deyişle, sömürge insanı, dinsel yabancılaşmayla daha da yakınlaşarak kendisini sömürge yabancılaşmasından korur; birbirini pekiştiren iki yabancılaşmanın birikimi nihai sonuç olur. Örneğin bazı psikozlarda her gün aşağılanmaktan bıkan sanrılı kişi birden kendisine iltifat eden bir melek sesi duymaya başlar; bu durum alayları önlemez ama hiç değilse biraz soluk aldırır. Bu bir savunma aracı ve maceralarının sonudur: Kişilik parçalanır ve hasta deliliğe doğru yol alır. Titizlikle seçilmiş birkaç bahtsız için, daha önce sözünü ettiğim başka bir cinlenme durumu daha vardır: Batı kültürü. Onların yerinde olsam kendi zar’larımı Akropol’e tercih ederim diyebilirsiniz. Tamam, mesajı almışsınız. Yine de tam olarak değil, çünkü onların yerinde değilsiniz. Henüz değilsiniz. Yoksa başka seçenekleri olmadığını bilirdiniz: topluyorlar, biriktiriyorlar. İki dünya, iki ayrı cinlenme demektir: gece boyunca dans edersiniz, şafakta ayine katılmak üzere kiliseye koşarsınız. Gün be gün çatlak genişler. Düşmanımız kardeşlerine ihanet eder ve hempamız haline gelir; kardeşleri de aynı şeyi yapar. Yerlilik, sömürgecinin sömürge insanında kendi rızasıyla yarattığı ve beslediği bir nevrozdur.

İnsan olmayı hem talep etmek hem de reddetmek patlayıcı bir çelişkidir. Patladığını siz de benim gibi biliyorsunuz. Ayrıca yangınlar çağında yaşıyoruz: Kıtlığın artması için doğum oranının yükselmesi yeter, yeni doğan ölmekten çok yaşamaktan korksun; şiddet seli tüm engelleri devirir. Cezayir ve Angola’da Avrupalılar görüldükleri yerde katlediliyor. Bu bir bumerang çağı, şiddetin üçüncü evresi: Üzerimize geri gelir, bize çarpar ve daha öncekiler gibi, bunun bizim bumerangımız olduğunu yine bilmeyiz. “Liberaller” aptala dönmüştür: Yerlilere karşı yeterince nazik olmadığımızı, onlara mümkün olduğunca bazı haklar vermenin akıllılık ve ihtiyatlılık olacağını kabul ederler; bu ayrıcalıklılar kulübüne, yani insan soyuna onları yığınlar halinde ve hamisiz kabul etmek onları pek mutlu edecektir: şimdiyse bu barbarca ve çılgınca zincirinden boşanma ne onları ne de zavallı sömürgeciyi esirgiyor. Metropol Solu rahatsız: Yerlilerin gerçek kaderinin, maruz kaldıkları acımasız baskının farkındadır, isyanlarını kınamaz, bunu kışkırtmak için elimizden geleni yaptığımızı bilir. Ama bu durumda bile sınırlar olduğunu düşünür: Bu gerillalar benimsenmek için şövalyece davranmalıdırlar; insan olduklarını kanıtlamanın en iyi yolu budur. Bazen sol onları ayıplar: “Fazla ileri gidiyorsunuz, sizi daha fazla destekleyemeyiz.” Yerliler onların desteğine hiç mi hiç aldırmazlar; bu desteği alıp bir taraflarına sokabilirler, değeri bu kadardır. Savaş başlar başlamaz bu sert gerçeği gördüler: Biz de herkes gibiyiz, hepimiz onlardan yararlandık, bir şey kanıtlamaları gerekmez, kimseye ayrıcalıklı muamele etmeyecekler. Görev tek, amaç tek: her tür araçla sömürgeciliği sürüp atmak. En uyanıklarımız gerektiğinde bunu kabul etmeye hazırdırlar, ama bu güç denemesinde aşağı-insanların bir insanlık belgesi elde etmek için kullandıkları tamamen insanlıkdışı yöntemi görmeden gelemezler: Hemen verin şu belgeyi de barışçıl yollarla bunu hak etmeye çalışsınlar. Soylu ruhlarımız ırkçıdır.

Fanon’u okumaları iyi olur. Fanon, bu bastırılamaz şiddetin ne de bir bardak suda fırtına, ne barbar içgüdülerinin yeniden ortaya çıkışı ne de bir hınç olduğunu kusursuzca gösteriyor: kendine gelen insandır bu. Şu hakikati geçmişte bildiğimize ama unuttuğumuza inanıyorum: tatlı dil şiddetin izlerini silemez; ancak şiddet onları yok edebilir. Sömürgeleştirilen, ancak sömürgeciyi silahla sürüp atarak sömürge nevrozundan kurtulur. Kaybettiği berraklık ve açıklığa ancak öfkesi patladığında yeniden kavuşur, kendini yarattığı ölçüde kendini tanır; uzaktan bakınca onların savaşını barbarlığın zaferi olarak görürüz; ama savaşçıyı adım adım özgürleştirmeye kendi başına girişir, sömürge karanlığını savaşın içinde ve dışında adım adım tasfiye eder. Savaş başlar başlamaz da acımasız olur. Ya korkacaksın ya da korkutucu olacaksın; yani ya hileli bir yaşamın ayrıştırmalarına teslim olacaksın ya da kendi yerli toprağının birliğini fethedeceksin. Köylüler ellerine silah aldığında eski mitler soluklaşır, tabular birer birer yıkılır: bir savaşçının silahı onun insanlığıdır. Çünkü isyanın ilk aşamasında öldürmek gereklidir: Bir Avrupalıyı öldürmek bir taşla iki kuş vurmak, tek bir atışta hem ezeni hem de ezileni yok etmektir: geriye bir ölü ve bir özgür insan kalır; hayatta kalan ilk kez ayaklarının altında bir ulusal toprak hisseder. Bu anda ulus onu yüzüstü bırakmaz: Nereye giderse, nerede olursa o da oradadır –her zaman yanında, onun özgürlüğüyle birleşir. Ama ilk şaşkınlıktan sonra sömürge ordusu tepki gösterir: isyancı ya birleşecek ya da katledilecektir. Kabile çatışmaları azalır, yok olmaya yüz tutar; çünkü öncelikle devrimi tehlikeye sokmaktadır ve daha da önemlisi, bu çatışmalar şiddeti sahte düşmanlara yöneltmekten başka bir işe yaramaz. Bu çatışmalar devam ederse –Kongo’da olduğu gibi- bunun tek nedeni sömürgeciliğin ajanlarının körüklemesidir. Ulus ileriye atılır: kardeşi nerede dövüşüyorsa ulusun da orda olduğunu hisseder kardeşler. Onların kardeşçe sevgileri size karşı hissettikleri nefretin öteki yüzüdür: onlar, her biri öldürmüş olduğu ve her an yeniden öldürebileceği için kardeştirler. Fanon okurlarına “kendiliğindenlik”in sınırlarını, “örgütlenme”nin zorunluluk ve tehlikelerini gösterir. Ama görev ne kadar muazzam olursa olsun, her yeni aşamada devrim bilinci derinleşir. Son kompleksler de uçup gider: Bakalım bir ALN* askerindeki “bağımlılık kompleksi”nden söz etmeyi başarabilecekler mi? Gözündeki perdeden kurtulan köylü ihtiyaçlarının farkına varır: bu ihtiyaçlar onu öldürmekteydi, ama onları görmezden gelmeye çalışmıştı; artık onları sınırsız talepler olarak keşfediyor. Bu kitlesel şiddet atmosferinde –Cezayirlilerin yaptığı gibi beş yıl, sekiz yıl sürdüğünde- askeri, toplumsal ve siyasal talepler birbirinden ayrılamaz.  Savaş –keşke yalnızca komuta ve sorumluluklar sorunu olsaydı- barışın ilk kurumları olacak yeni yapılar kurar. Artık insan, dehşet verici şimdiki zamanın müstakbel evlatları olan yeni gelenekleri yaratmıştır; artık savaşın sıcaklığında her gün doğan, her gün doğacak bir hakla meşrulaşmıştır: Son sömürgecilerin öldürülmesi, topraklardan sürülmesi ya da asimile edilmesiyle birlikte, azınlık tür yok olarak yerini sosyalist kardeşliğe bırakır. Ama bu da yeterli değildir: Savaşçı kestirme yollara sapar; kendisini eski “metropol insanı” düzeyinde bulmak için bunca riske atıldığını sanmayın. Bakın ne kadar sabırlı: Belki de zaman zaman bir başka Dien Bien Phu* hayal eder; ama buna bel bağladığını da sanmayın: o, gayet iyi silahlanmış zenginlere karşı savaşan sefil bir baldırı çıplaktır. Kesin zaferler beklerken ve çoğu zaman hiçbir şey beklemezken düşmanlarında tiksinti yaratır. Korkunç kayıplar vermeden olmaz bu iş; sömürge ordusu barbarlaşır: güvenlik kuvvetlerinin bölgeleri kuşatması, arama tarama, adam toplama, cezalandırma seferleri; kadınları ve çocukları katlederler. Bu yeni insan, bir insan olarak hayatının ölümle başladığını bilir; kendisini potansiyel ölü olarak görür. Öldürülecektir; sadece öldürülme riskini kabul ediyor değildir, öleceğinden emindir. Bu potansiyel ölü karısını ve oğullarını kaybetmiştir: o kadar çok can çekişen görmüştür ki hayatta kalmaya zaferi tercih eder; zaferden kendisi değil başkaları yararlanacaktır; kendisi çok yorulmuştur. Ama bu yürek yorgunluğu, inanılmaz cesaretinin kaynağıdır. Biz kendi insanlığımızı ölümün ve umarsızlığın berisinde buluyoruz; o ise işkence ve ölümün ötesinde buluyor. Rüzgârı eken biz olduk; kasırga da o. Şiddetin çocuğu kendi insanlığını her an bu şiddetten çekip çıkartır: Biz onun sırtından insan olduk; o bizim sırtımızdan insan olur. Başka bir insan: daha kaliteli.

*

Burada Fanon durur. O, yolu gösterdi: Savaşçıların sözcüsü olarak, her türlü anlaşmazlık ve bölgecilik karşısında birliğe, Afrika kıtasının birliğine çağrı yaptı. Amacına ulaşmıştır. Sömürgesizleştirme tarihsel olgusunu bütünüyle anlatmak isteseydi, bizim hakkımızda da konuşması gerekecekti –niyeti kesinlikle bu değildi. Ama kitabı kapattığımızda, kitabın etkisi, yazara rağmen sürüyor: Çünkü devrim halindeki halkların gücünü seziyor ve buna güçle karşılık veriyoruz. Dolayısıyla yeni bir şiddet ânı ortaya çıkıyor ve bu kez bizi de içine alıyor, çünkü sahte yerli bu şiddetle değiştiği ölçüde bizi de değiştiriyor. Herkes istediği gibi düşünebilir; yeter ki düşünsün: Bugünlerde aldığı darbelerden serseme dönmüş bir Avrupa’da, Fransa, Belçika ve İngiltere’de düşüncenin en ufak oyalanması sömürgecilikle işbirliği anlamına gelir ve cezayı gerektirir. Bu kitabın kesinlikle bir önsöze ihtiyacı yok. Özellikle de bize hitap eden bir önsöze. Gene de, diyalektiği sonuna kadar götürmek için bir önsöz yazdım: Biz Avrupalılar da, biz de sömürgesizleştiriliyoruz: Yani her birimizin içinde var olan sömürgeci kanlı bir operasyonla çıkartılıyor. Cesaretimiz varsa kendimize iyice bir bakalım ve ne hale geldiğimizi görelim.

Öncelikle şu beklenmedik manzarayla bir yüzleşelim: Hümanizmamızın striptizi. İşte çırılçıplak, güzel değil: yalancı bir ideolojiden başka bir şey değil, yağmanın incelikli aklanması; yapmacık tavırları ve sevgisi, saldırgan eylemlerimize kefil oluyor. Şiddet karşıtlarının görüntüsü hoştur: ne kurban ne işkenceci! Gelin bakalım şimdi! Oy verdiğiniz hükümet ve kardeşlerinizin hizmet ettiği ordu hiç duraksamadan ve vicdan azabı duymadan “soykırım” işlerken siz kurban değilseniz, o zaman kesinlikle işkencecisiniz. Kurban olmayı seçerseniz, bir iki günü cezaevinde geçirmeyi göze alırsanız, o zaman da kolay yolu seçmeye çalışıyorsunuz demektir. Ama sıyıramazsınız; çıkış yok. Şunu kafanıza sokun: Şiddet daha dün başlamış bir şey olsaydı, baskı ve sömürü yeryüzünde hiç var olmamış olsaydı, belki de sergilediğiniz şiddetsizlik çatışmayı yatıştırabilirdi. Ama tüm rejim, hatta sizin şiddet karşıtı görüşleriniz bile bin yıllık bir ezme ilişkisiyle yönetiliyorsa, pasifliğiniz sizi ezenlerin safına koymaktan başka bir amaca hizmet etmez.

Bizlerin sömürücü olduğumuzu çok iyi biliyorsunuz. “Yeni kıtalar”dan altını, madenleri, sonra da petrolü alıp eski metropollere getirdiğimizi çok iyi biliyorsunuz. Saraylar, katedraller ve sanayi merkezleri gibi kusursuz sonuçları eksik değil tabii; ama sonra ufukta kriz göründüğünde, darbeyi yumuşatmak ya da başka yere saptırmak için sömürge pazarları hazırda bekliyordu. Tıka basa zenginlik dolu Avrupa, tüm sakinlerine insanlığı de jure [yasal olarak] bahşetti: bizde insan suç ortağı demektir, çünkü sömürge talanından biz hepimiz yararlandık. Bu pek soluk, semirmiş kıta sonunda Fanon’un haklı olarak “narsisizm” dediği şeye gömüldü. Cocteau Paris’ten, “kendisinden söz etmekten asla vazgeçmeyen bu şehir”den rahatsızdı. Peki Avrupa, başka ne yapıyor? Ya şu Avrupa-üstü canavar, Kuzey Amerika? Lâf-ı güzaf: özgürlük, eşitlik, kardeşlik, sevgi, onur, ülke, falan, filan. Bunlar bizi aynı zamanda ırkçı yorumlar yapmaktan alıkoymadı: pis Zenci, pis Yahudi, pis Arap. Liberal ve yumuşak, soylu zihinler –kısacası, yeni-sömürgeciler- bu tutarsızlıktan şok olduklarını ileri sürdüler; ama bu ya hatadır ya da kötü niyet: bizde ırkçı bir hümanizmadan daha tutarlı bir şey olamaz, çünkü Avrupalının kendisini insan yapmasının için tek yolu köleler ve ucubeler yaratmaktı. Yerli statüsü var olduğu sürece bu sahtekârlığın maskesi düşmedi. İnsan türü, daha somut uygulamaları örtmek için, sanki soyut bir evrensellik ilkesi varmış gibi gösterir: Denizaşırı topraklarda, sayemizde bizim konumumuza ulaşabilmeleri için belki bin yıl gerekecek alt-insanlar ırkı vardı. Kısacası, insan ırkını seçkinlerle karıştırıyorduk. Bugün yerli kendi hakikatini ortaya koyuyor; aynı zamanda, sıkı sıkıya kapalı kulübümüz de zayıflığını ortaya koyuyor: Bir azınlık kulübüdür bu; ne fazla ne eksik. Daha beteri de var: Ötekiler bizim karşımızda insana dönüştüğünden, bizim de insan soyunun düşmanı olduğumuz ortaya çıkıyor; seçkinler gerçek doğalarını ortaya koyuyorlar: bir çete. Sevgili değerlerimiz kanatsız kalıyor; yakından bakarsanız kanla lekelenmemiş tek bir değer bile göremezsiniz. Kanıt mı istiyorsunuz, şu soylu sözleri hatırlayın: Fransa ne kadar da cömerttir. Biz cömertiz, öyle mi? Ya Setif’e ne demeli? Bir milyondan fazla Cezayirlinin yaşamına mal olan sekiz yıllık o korkunç savaş peki? Elektrikle işkence? Ama bilmem hangi misyona ihanet etmiş olmakla suçlanamayız elbette; çünkü böyle bir misyonumuz yoktur. Sorgulanan şey tam da cömertliğimiz; böyle güzel, melodik bir kelime yalnızca tek bir anlama gelir: bahşedilmiş statü. Karşıdaki insanlar için, yeni ve serbest bu insanlar için, kimsenin kimseye bir şey verme gücü ya da ayrıcalığı yoktur. Herkes bütün haklara sahiptir. Her konuda. İnsan soyumuz, günün birinde iyice olgunlaştığında, kendisini yerküre sakinlerinin toplamı olarak değil, onların karşılıklı ilişkilerinin sonsuz birliği olarak tanımlayacaktır. Ben bırakıyorum; siz işi kolayca bitirirsiniz; karşıya, aristokratik erdemlerimize ilk ve son kez olarak bakmanız yeter: Bu erdemler yok olmaya mahkûm; kendilerini yaratmış olan alt-insanlar aristokrasisi yok olurken onlar nasıl yaşayabilir? Birkaç yıl önce, burjuva -ve sömürgeci- bir yorumcu Batı’yı savunma adına bula bula şunu bulmuştu: “Bizler melek değiliz. Ama hiç değilse vicdan azabı duyuyoruz.” Ne büyük bir itiraf! Geçmişte kıtamızın başka cankurtaranları vardı: Parthenon, Sözleşmeler, İnsan Hakları ve gamalı haç. Şimdi bunların değerinin ne olduğunu biliyoruz: Artık bizi batan gemiden kurtarabileceğini iddia ettikleri tek şey, şu gayet Hıristiyan suçluluk duygumuz. Sonumuz yaklaştı; gördüğünüz gibi Avrupa elek gibi su sızdırıyor. Peki ne oldu? Çok basit: Biz tarihin özneleriydik şimdi ise nesneleriyiz. İktidar savaşı tersine döndü, sömürgesizleştirme iş başında; paralı askerlerimizin ellerinden gelen tek şey, bu sürecin tamamlanmasını geciktirmek.

Dahası eski “metropol”lerin kelleyi koltuğa alıp, baştan kaybedilmiş bir savaşa tüm güçleriyle girişmleri gerekir. Bugeaud’ların*kuşkulu zaferini yaratmış olan bu eski sömürge vahşetinin, maceranın sonunda, on kat artmış olsa da yetersiz kaldığını görüyoruz. Birlikler Cezayir’e gönderildi ve yedi yıl boyunca hiçbir sonuç alamadan orada kaldılar. Şiddet yön değiştirdi; muzaffer olduğumuz için, bu şiddeti uygulayışımız görünürde bizi etkilemedi; şiddet ötekilerin kişiliğini bozarken insan olan bizlerin hümanizmamız hiç etkilenmedi. Kârın birbirine bağladığı metropol sakinleri suç topluluklarını Kardeşlik ve Sevgi adlarıyla vaftiz ettiler. Bugün, her yerde engellenen aynı şiddet askerlerimiz aracılığıyla bize geri dönüyor, içselleşiyor ve bizi etkisi altına alıyor. İçe dönme başlıyor: Sömürge insanları yeniden bütünleşirken, bizler, gericiler ve liberaller, sömürgeciler ve “metropol sakinleri”, çözülüyoruz. Öfke ve korku çoktan çırılçıplak kaldı: Başkent Cezayir’deki “zulüm” sırasında çırılçıplak ortaya çıktı. Peki ya vahşiler nerede? Barbarlık nerede? Hiç eksik yok, tamtamlar bile var: Otomobil kornaları “Cezayir Fransızdır!” diye ritim tutarken, Avrupalılar Müslümanları diri diri yakıyor. Fanon’un hatırlattığına göre, kısa süre önce bir psikiyatristler kongresi yerlilerin suç işlemesinden dert yanıyorlardı: Bu insanlar birbirlerini öldürüyorlar, diyorlar, bu da normal değil; Cezayirlilerin korteksi gelişmemiş olmalı. Orta Afrika’daki başka psikiyatristler de “Afrikalılar ön loblarını çok az kullanıyor,” saptamasını yaptılar. Bu bilginler araştırmalarını Avrupa’da, özellikle de Fransızlar arasında yapsalar daha iyi olacak. Çünkü biz de bir süredir ön lob tembelliğinden muzdarip olmalıyız: Yurtseverlerimiz kendi yurttaşlarına suikast düzenliyor, kimseyi evde bulamazlarsa evi de kapıcıyı da havaya uçuruyorlar. Üstelik bu yalnızca başlangıç: iç savaşın sonbaharda ya da önümüzdeki ilkbahar başlayacağı tahmin ediliyor. Ne var ki loblarımız kusursuz görünüyor: Yerliyi ezmeye gücü yetmeyen şiddetin içe dönmesi, içimizde birikmesi ve bir çıkış yolu araması bunun nedeni olamaz mı? Cezayir halkının birliği Fransızların dağılmasına yol açıyor: eski metropol topraklarında kabileler dans ediyor ve savaşmaya hazırlanıyor. Terör Afrika’dan ayrılıp buraya yerleşti; çünkü yerliye yenilme utancını bizim kanımızla ödetmek isteyen kudurmuşlar var; başkaları da var, herkes, aynı derecede suçlu (Bizerta’dan sonra, eylül ayındaki linçlerden sonra sokaklara çıkıp “Yeter artık!” diye bağırdılar) ama daha oturaklı olanlar: liberaller, omurgasız solun en sertleri. Onların da içlerindeki ateş artmakta. Kudurganlıkları da. Ama korkudan da ölüyorlar! Öfkelerini mitlerin ve karmaşık ritüellerin ardına saklıyorlar. Nihai hesap verme gününü ve hakikat vaktini geciktirebilmek için başımıza bir Büyük Büyücü verdiler; tek görevi ne pahasına olursa olsun bizi bilgisiz bırakmak. Ama ne çare; bazılarının açıkça duyurduğu, bazılarının bastırdığı şiddet daireler çizerek dolaşıyor: Bir gün Metz’de patlıyor, ertesi gün Bordeaux’da; şimdi burada, sonra orada, mendil saklama oyunu gibi. Adım adım sıra bize geliyor, yerli konumuna götüren yola biz de giriyoruz. Ama hakiki yerli olabilmek için topraklarımızın eski sömürge insanları tarafından işgal edilmesi ve bizim de açlıktan gebermemiz gerekir. Böyle bir şey olmayacak; hayır, bizi pençesine alan düşkün bir sömürgecilik; çok geçmeden bütün küstahlığı ve bunaklığıyla üzerimize abanacak; bu bizim zar’ımız, bu bizim loa’mız. Emin olun, Fanon’un son bölümünü okurken sefaletin dibinde yaşayan bir yerli olmanın sömürgeci olmaktan daha iyi olduğuna ikna olacaksınız. Bir polis memurunun günde on saat işkence yapmak zorunda olması doğru bir şey değil: İşkencecilerin fazla mesai yapması, kendi menfaatlerini düşünerek men edilene kadar bu gidişle sinir minir kalmayacak onlarda. Ulusun ve ordunun moralini hukuk düzeni içinde yüksek tutmak istiyorsanız, ordunun ulusu sistematik bir şekilde demoralize etmesi doğru değil. Cumhuriyetçi geleneklere sahip bir ülkenin yüz binlerce gencini cuntacı subaylara emanet etmesi de doğru değil. Sevgili yurttaşlarım, bizim adımıza işlenen bütün suçları bilen sizler, kimseye, kendimize bile bu suçlar hakkında tek laf etmemek gerçekten doğru değil; kendimizi yargılamaktan korkarak susmak doğru değil. Başta hiçbir şey bilmiyordunuz, buna inanmaya hazırım, sonra şüphe duymaya başladınız ve artık biliyorsunuz, ama gene de suskun kalıyorsunuz. Sekiz yıllık bir suskunluk artık zarar verir. Hem de boş yere: işkencenin kör edici parlaklığı gökyüzünün en yüksek noktasında, tüm ülkeyi aydınlatıyor; bu parlak ışık altında tek bir kahkaha bile artık samimi çıkmıyor, öfke ve korkuyu maskelemek için boyanmamış tek bir yüz, tiksintimizi ve suç ortaklığımızı ele vermeyen tek bir hareket yok artık. Bugün nerede iki Fransız buluşsa aralarında ölü bir beden var. Bir mi dedim? Fransa vaktiyle bir ülkenin adıydı; dikkat edelim ki 1961’de bir nevroz adı olmasın.

İyileşecek miyiz? Evet. Şiddet, Aşil’in mızrağı gibi, açtığı yaraları iyileştirilebilir. Bugün zincire vurulmuş, aşağılanmış, korkudan hasta haldeyiz: en aşağıdayız. Şükür ki bu, sömürgeci aristokrasi için yeterli değil: Cezayir’deki geciktirici misyonunu gerçekleştirebilmesi için önce Fransızları sömürgeleştirmesi gerek. Her gün savaştan ürkerek kaçıyoruz, ama emin olun kaçamayacağız. Katillerin savaşa ihtiyacı var; Üstümüze çullanıp gelişigüzel vuracaklar. Büyücülerin ve fetişlerin çağı böyle sona erecek: Ya savaşacaksınız ya da kamplarda çürüyeceksiniz. Diyalektiğin son aşaması bu: Bu savaşı kınıyorsunuz, ama henüz Cezayir savaşçılarına desteğinizi açıklamaya cesaret edemiyorsunuz; korkmayın, kararınızı verme konusunda sömürgecilere ve paralı askerlere güvenebilirsiniz. Belki o zaman, sırtınız duvara yaslanmışken, yeniden ısıtılmış eski suçların içinizde uyandırdığı bu yeni şiddeti nihayet serbest bırakacaksınız. Ama, böyle denir ya, başka bir tarih bu. İnsanın tarihi. Vakit yaklaşıyor, eminim; bu tarihi yapanların saflarına katılacağız.

Jean-Paul Sartre

Eylül 1961

* Latince’de “sınırlı sayıda” manasına gelen bu tamlama, hukuki anlamında, dilsel manasından da pek sapmayarak, sayılan biçim ya da durumlar dışında başka biçim ya da durumların yaratılamayacağını belirtir. Kanunsuz suç olmaz kuralının dayandığı prensiptir. Suç teşkil eden fiil kanunda belirtildiği kadardır, sınırlı sayı ilkesi gereğince kanunda belirtilmeyen bir suçun isnadı mümkün değildir. Aynı sınırlı sayı prensibi ceza hukuku dışında da uygulama alanı bulur. (ç.n.)

* Sömürgesizleştirme sözcüğü “décolonisation”un karşılığı olarak kullanılmıştır. Sömürgeci ülkenin sömürgesini kendi iradesiyle bağımsızlaştırdığı ender durumlar dışında, bağımsızlık genellikle halk ayaklanmalarıyla kazanıldığından sömürgesizleşme yerine sömürgesizleştirme sözcüğü tercih edilmiştir. (ç.n.)

* “Ulusal Kurtuluş Ordusu”, 1950’li yıllarda Cezayir’deki Fransız varlığına karşı mücadele veren askeri örgüt (ç.n.).

* Dien Bien Phu Savaşı, Fransız güçleriyle Viet Minh komünist devrimci güçler arasındaki Birinci Çin Hindi Savaşı’nın doruk noktası olan çarpışmadır. (ç.n.)

* Thomas Rubert Bugeaud (1784-1849): Fransız mareşal ve Cezayir genel valisi. (ç.n.)

Ahmet Erhan
ı
her şey bir acının bilincine varmakla başladı.
bir taşı kaldırıp atmakla, bir kapıyı açmakla...
bir el, hep bir şeyler yazdı, biz doğduktan bu yana kağıtlara
şimdi bütün yaşadıklarım karalama kağıtlarında kaldı.

bir kalem kendi kendine yazar bu şiiri.
insanlar işlerine gider, ben acıya giderim.
bir günde bütün isalarımı çarmıha gerer
ve her günümü milât bilip, yekinirim.
güzelliğim, ağlayan bir çocuğun güzelliğidir.
mutluluğum, örneğin hapisteki bir adamın
eline bir gül geçtiğindeki mutluluğuna benzer.

ıı
herşey beni saran bu dünyada bir yangının çıkmasıyla başladı.
kaçıracak bir şeylerim olup olmadığını düşündüm.
kitapların çoğunu okumuştum. ve ellerim
bütün şiirleri bir çırpıda yakmaya hazırdı.
yaktım mı onları bilmem, yoksa yakmış gibi mi oldum?
oldu ne olduysa.

her şey üstüme örtündüğüm gökyüzünden oluk oluk bir yağmurun boşanmasıyla başladı.
yağdı ayak izlerimin üstüne. yağdı naftalinleyip
yüreğime sokuşturduğum anıların üstüne
unuttum mu onları bilmem, yoksa unutmuş gibi mi oldum?
oldu ne olduysa.

ııı
acı, ağır bir katran gibi yayılınca bedenime
yüreğime binlerce uçurum eklenir artık
geriye dönüp de bakmak gelir içimden
yumruklarımın gökyüzünü dövdüğü, o milâttan önceki devirlere
bana yarınlardan, bana doğacak güneşlerden sözederler
ben bugünleri yakıştıramazken kendime.

ıv
yüreğimdeki o yolunmuş gül dağınıklığını
aklıma vurmaya çalışalı çok günler geçti
anladım ki hayatım artık yeni güller doğuramamakta.
son sözümü söylemek ister gibi insanlara
intihara uyanıyorum her uyanışımda.
yüreğimde hiç bir şey yapamamanın boşluğu ve çok şey yapmanın yorgunluğu var
günlerce hiç kımıldamadan oturmuş ya da kendimi duvarlara vurmuş gibiyim.
hayat karşısında yorgunum artık
ve zindeyim ölümün karşısında.

çiçek, sadece bir çiçek olarak duruyor önümde
(doğanın bir kanıtı olarak değil.)
yağmur, insanı ıslatır anca.
çocukların da her hareketleri ölüme koşuttu ha bir yıl önce, ha bin yıl sonra
(kaç yıl var ki kendimi çiçeklerle, yağmurlarla, çocuklarla avuttum.)
hayat deyince, yeni doğmuş bir bebeğin o ilk çığlığı geliyor aklıma.
onun yaşayacağı acılar sonra.

aklım bir çağlayanın en devingen yerine benziyor.
hiçbir düşünceyi yakalayamıyorum, köpürüp taşan sözcüklerimle.
beynimi o çağlayanın en dik yerinden fırlatıp atmak mı düşüyor şimdi bana?
ne aradığımı bilmeden birşeyler arıyorum şurda burda.
yok artık ne bir duygu, ne de bir istek
bedenimin her hücresi sağırlıklarla dolu
hoşçakal diyorum şimdi, gördüğüm her varlığa.

v
bütün uykularından uyanan benim bu dünyanın
bütün ölümlerini ölen, bütün doğumlarını doğan.
sorularını birer muska gibi takıp da boynuna yollara düşen benim
benim için bayramlar koydular takvimlere
benim için sokağa çıkma yasakları, gecelere.
bir uçurumun önündeyim diyeceğim ama bir dağın doruğunda da olabilirim;
sonunda ikisi de aynı kapıya çıkıyor bence.
bir nesneye hep yangın öncesinde dokundum.
ve bir insanı ölümünden az önce tanıdığım çok olmuştur.

şimdi karalıyorum takvimdeki bütün rakamların üstünü artık.
sıfırdan ötesini aklım almıyor.
milât buysa eğer, kendime bir çarmıh bulmam gerek
ki her insan bir milâtı yaşar, bir yerinde hayatının
benim hayatımsa bütün milâtların toplamı oldu
bütün çarmıhları tüketti benim acılarım
bütün isalarımı gözyaşlarım boğdu.


gözlerim kuruyuncaya dek ağlamak istiyorum,
ve sesim kısılıncaya dek bağırmak.
bana düşen bir yağmur damlası
ırmağa dönüşüyor damarlarımda
yüzümü yalayan yel, fırtınaya, boraya.
ve artık sırtıma ağır geliyor yaşamak,
yüzüm gözlerden, sesim kulaklardan
şiirlerim basılı kağıtlardan silininceye dek kaçıp saklanmak istiyorum.

ve sonra bir gün çıkmak dünyaya
elimde bir ekmekle yollarda yürümek,
çiçekleri sulamak, çocukları sevmek.

vıı
bağdaş kurup oturuyorum bir uçurumun derinliklerine.
elime kalem almadan şiirler yazıyorum.
ey sokaklarında nöbet tuttuğum kentler
ey yüreğimde gitgide yaklaşan doğum
ad veriyorum artık her nesneye kendimce
bayraksız ülkeler arıyorum artık atlaslarda
mayınsız, telörgüsüz sınırlarda at koşturuyorum
dünyalar getiriyorlar bana, birini seç diyorlar
pazardan üç beş kavun alıp getirircesine
herkesin dünyasından silah sesleri geliyor
bütün dünyaları dolaşsam, mezarlıktan başka bir şey göremeyeceğimi biliyorum
yazıtlarındaki sözler değişikse de ne çıkar
ölüm her yerde aynı ölüm ve her yerde benim sırtım yanıyor tabutları omuzlamaktan
oturup ağıtlar yazmak da bir işe yaramıyor.

bağdaş kurup oturuyorum bir gülün derinliklerine
kendimi yeniden doğmalara alıştırıyorum.

vııı
artık iyice belirginleşen yüz çizgilerimin
izini sürüyorum, geceyarısı baktığım aynalarda
bir çocuk, boyuna hayata ilişkin sorular soruyor
durarak karanlığın doldurduğu uçurumlara bir adım kala.
geceyi sokağa çıkma yasaklarıyla tanıdın, diyor.
her akşam kent kararırken yüreğin de karardı
kimseler bilmedi acını, herkes kendi surlarının ardına
daha ilk karanlık çökerken sığınıp, saklandı.
ve ekliyor, yanıtı olmayan sorularda kaldın
uzun, upuzun bir yolda yürüyen birinin
dönüp de ardına baktığı o yerdesin şimdi
diyor ki, geri dön ve ara o yollarda ayak izlerini.
çünkü bir ağaç köklerinin dolandığınca ağaçtır.
kıyısız bir deniz görmedim, düşüncelerin dışında
bir anıdan yola çık istersen, bir sözden, bir gülüşten
çünkü insan sorularıyla insandır ve onlara bulduğu yanıtlarıyla

ıx
bu kez biraz uzun sürdü bu keder
içime ağır bir taş gibi takılıp kaldı
acı, takunyalar giyerek yürürdü yüreğimde
sevincinse tüyden ayakları vardı

ve sorularım ne çoktu benim
ellerim her taşın altını kuşkuyla aralardı
inanmaz olurdum kimi, göğün mavi, yaprağın yeşil olduğuna
gözlerim her renkte saklı bir karayı arardı.

bu kez biraz uzun sürdü bu keder
kollarımı iki yana açıp dansetmek istiyorum
mutlu olmak istiyorum ey kuşlar, ey çiçekler

x
ve her şey akdeniz'in bilincine varmakla başladı. atlasları açıp bakmadım. turistik rehberlerden de sözetmeyeceğim size. bu eğer bir yitik cennetin özlemiyse, akdeniz'in genel görünümüyle bugün artık bir cenneti çağrıştıramayacağı bilinir. her şeyin anamalcı bir düzenin çarkına koşulduğu bir dünyada gözlerimi ellerimle kapatıp bir akdeniz görüntüsü çizmiyorum duvarlara. bugün insan akdeniz'e gidince ırzına geçilmiş bir kadının karşısında duyduğu o kederi duyabiliyor ancak.
yine de her şey akdeniz'in bilincine varmakla başladı. akdeniz'de ben kendi geçmişim ve geleceğimle birlikte tüm insanlığın geçmişini ve geleceğini buldum. dokunduğum bu taş, üzerinde bir takım anlamadığım dillerden sözleri barındıran bu yazıt benden önce vardı, benden sonra da varolacak. doğayı yitirdik belki, ama bir akdeniz çocuğu 'her şey akar' diye sesleniyor bize hâlâ. insanlığın bütün değerleri kendini koruyor; onca olumsuzluğa, zorbalıklara karşın. dünyanın bir çekirdeği varsa, bu çekirdek akdeniz olmalı. çünkü bu dünyadaki bütün 'ilk'lerin serpilip geliştiği yerdir akdeniz. insanın kendi kendini ve tüm evreni sorguladığı bir bilinçlenmedir. 'soru soruyorum, öyleyse varım' der akdeniz insanı.
herkesin bir akdeniz'i vardır. giderek, bütün dünya milyonlarca küçük küçük akdeniz'in bir araya gelip toplaştığı yerdir. insanın kendi varlığının bilincine varması böyle başlar. yalnızlığımın bilincine varıyorum; ama bu yalnızlık duygusu beni insanlardan ayırmıyor, tam tersine insanlara açılabilmemin tek koşulu yalnızlığımdır benim. uyumu akdeniz'de buldum. tüm insanlığın kendi köklerine kavuştuğu bu yerde. ve 'milât' diye bir şey varsa bu dünyada, bu sözlerin dudaklarımdan kaydığı an milât olmalı. benim 'milât'ım akdeniz'e dönmektir. bu dönüşün ötesine uzanan bütün yaşayacaklarım artık milâttan sonraki tarihlerle anılacak.


akdeniz'e dönüyorum, güz kuşlarının
kanat vuruşlarına adımlarımı ayarlayarak
akdeniz'e dönüyorum, dumanlı bir kentin
irin püskürten bacalarını yüreğimden kazıyarak.

yıllar yılı karanlık, nemli odalarda yaşadım
her sabah yüreğime yeni bir uçurum eklemenin kederiyle
bir göçmen kuştum ki ben, güneyi hiç bulamadım
uçmak istesem yasakların surları dururdu önümde.

sokaklar bir yara gibi, yüründükçe kanardı
donup kalırdı sesim, o buzdan yüreklere vurdukça
her ana ağıt yakmak için dudaklarını aralık tutardı
aklım, en güzel duyguların kıyılarında durdukça.

ve işte kendi içimde yürümeyi öğrendim şimdi
bitmek bilmeyen sokağa çıkma yasaklarında
anladım ki artık herkes bayraksız bir ülkeydi
beyinler telörgülerle çevriliydi, yürekler mayınlarla.

yakılan kitapların dumanları tüterdi bacalardan
ben yanan her sözcüğe tek tek gözyaşı döktüm
yeni dünyalar aradım hayatıma, çıkarak atlaslardan
böyle başladı kendi içimdeki o uzun yürüyüşüm.

denizsiz bir gemiydim sanki, topraksız bir çiçek
köklerinden kopmuş bir ağaç dinelirdi önümde
şiirler yazdım, yazan elim, söyleyen dilim titrek
her şiir yadsıdı kendini, yaslanarak bir başka şiire

turuncu bir sokağın aklımı tozutup atması böyle başladı
sıçrayıp gitti bir çocuk, yalınayak, dikenlerin arasında
bahçesi günebakanlı bir ev, taşlık, incir ağacı
el çırpıştırıp, titreyerek akan sular vardı arklarda

baba, bir dilim portakalla köpük köpük şaraplar içer
ana, tulumbanın önündeki yalakta çamaşırlar yıkardı
çocuk, yüzünü bir kitabın sıcacık koynuna gömer
uzak bir deniz ve kızlar üzerine düşler kurardı.

her sokağın bittiği yerde bir limonluk başlar
her limonluğun ardında bir dilim deniz görünürdü
şafakta rıhtımda bir sürü ceviz kabuğu sandal
denizin enginlerine yaşlı balıkçıları götürürdü

geceleri ay bir ekmek gibi büyürdü gökyüzünde
kavrulmuş susam ve yeni biçilmiş buğday kokardı
yıldızlar gümüş sürerlerdi denizin tenine
her yakamozun parladığı yerde bir deniz kızı oynardı.

böyle bir dünyaydı işte, anlatılır mı bilmem?
insan her dönüşünde bulur mu eski ayak izlerini?
yağan yağmurlar mı, yoksa kendi midir onları silen?
dönmek istiyorum ben, dupduru bir su, el değmemiş bir toprağım şimdi.

akdeniz'e dönüyorum! akdeniz'e dönüyorum!
anamın rahmine yeniden, yeniden döner gibi.

FİLM TAVSİYESİ: OTOBÜS ( KÜLTÜR ŞOKU )
Künye:[1]

Senaryo,Yapımcı,Kurgu: Tunç Okan  
 Görüntü Yönetmeni: Güneş Karabuda

 Yapım Yılı: 1974    Tür: Dram, Komedi, Polisiye, GerilimOyuncular: Tunç Okan, Tuncel Kurtiz, Björn Gedda, Oğuz Arlas, Aras Ören, Hasan Gül Müzik: Zülfü Livaneli  Yapım: Türk/İsveç Ortak Yapımı


Yıl: 1974

Film Süresi: 91 dk.

Filmin Konusu:

Jilet bile yapılamayacak kadar eskimiş, hüzünlü bir otobüs… Otobüs içinde; daha refah bir hayata başlayacak olmanın umudunu ve karşılaşılacak olan yabancı coğrafyanın bilinmezliğinin verdiği çocuksu çekingenliği aynı anda taşıyan 9 tane erkek yüzü… Belki hayatlarında bir kez dahi şehri görmemiş, tüm ömürlerini köylerinde geçiren ve bin bir hayalle ve iş bulup refah içinde yaşama, belki de ailelerini de yanlarına alma umudu ile köylerinden kopup kaçak işçi olarak Stockholm’e giden 9 yüz… İşte ülkemizde gösterimi uzun süre yasaklı olan fakat hem daha sonra ülkemizde hem de yurtdışında büyük yankı uyandırıp pek çok uluslararası ödülü evine götüren Tunç Okan’ın ilk yönetmenlik denemesi olan ‘‘Otobüs’’ ün kısaca öyküsüdür bu anlatılanlar.

Sonradan sahtekâr olduğu anlaşılacak şoföre tüm umutlarını bağlayarak köylerini bırakıp umudu ve refahı aramak için İsveç’e kaçak işçi olarak giden dokuz kişinin Stockholm’deki işlek bir meydanda durumun kendi gibi hazin ve hüzünlü olan eski bir otobüs içinde yaşadıkları dramı anlatmaktadır filmimiz. Polislere kayıtlarını yaptıracağını ve bu kayıt sonrasında ertesi gün yeni işlerine başlayabileceklerini söyleyen ve bu vaatle talihsiz grubun tüm parasını ve pasaportlarını alan şoförün bir saat içinde geleceğini söyleyip hiç gelmemesi üzerine, yabancıları oldukları vahşi medeniyet dünyasının kucağında yapayalnız kalmıştır artık kahramanlarımız. Açtırlar, parasızdırlar, pasaportsuz, yersiz ve yurtsuzdurlar… Sürekli yeniyi öven ve eskimiş olan hiçbir şeyin kabul edilmediği bir medeniyet ortasında boyaları dökülen, metali çürümüş eski mi eski bir otobüs içinde tutsaktırlar… Gıcır gıcır giysileri, ellerinde iş çantaları ya da alışveriş torbaları ile meydandan geçen insanların garip bakışlarına maruz kalan külüstür aracın içinde polis tarafından enselenip sınır dışı edilme korkusu içinde kalakalmıştırlar. Yakalanma korkusu ve belki de biraz da yabancı oldukları toplumun korkunçluğundan kaçma arzusuyla sıkı sıkıya örtmüşlerdir otobüsün turuncu renkli, arabesk görünümlü perdelerini. Fakat gece olmuştur… Açtırlar, saatlerce otobüs içinde kaldıkları için tuvalete gitme ve nefes alma ihtiyacı içindedirler. Sonunda, gün boyunca etrafında dönüp durulan, şaşkınlıkla ve tiksintiyle süzülen ve hor görülen eski otobüsten birer ikişer çıkmaya, açlıktan çöp kutularındaki artıkları didiklemeye başlarlar.  Halka açık alanda sevişen çiftleri, hayatlarında hiç karşılaşmadıkları büyük mağazaları, cafcaflı ve albenili kıyafetleri sergileyen bir o kadar gösterişli vitrinleri, sex shopların cüretkâr ve fütursuz vitrinlerini, yürüyen merdiven denen ve üstünde nasıl durmaları ya da ne yapmaları gerektiğini kestiremedikleri ‘medeniyet’ icadı hareketli merdivenleri göreceklerdir bu bir gecelik kâbus kıvamındaki süreçte.


Bu dokuz kişiden medeniyete ve refah umutlarına ilk kurbanımızı veririz ardından. Polisten kaçarken arkadaşını kaybeden ve dil bilmez, yol ve iz bilmez, pasaportsuz, beş parasız halde sokaklarda kaybettiği arkadaşının adını geceye ‘‘Mehmettt Mehmettt’’ diye son derece yürek dağlayan bir şekilde haykıran bu karakterimizin sabah soğuktan donmuş bir şekilde bir köprüde durduğuna ve ardından kaskatı kesilmiş vücudunun köprüden aşağıdaki nehre düştüğünü görürüz. İkinci kurbanımız ise Tunç Okan’ın bizzat kendisinin canlandırdığı kara yiğit delikanlı Mehmet’tir.  Aç bir halde tuvalete gidip suyla karnını doyurmaya çalışırken yanına sırnaşan bir İsveçlinin peşine takılır kahramanımız. Peşine takıldığı adam eşcinseldir ve aslında Mehmet’i yanında götürmesinin sebebi akşamlık eğlencesini son derece dejenere bir ortamda bu kara yiğit, yakışıklı, kelli felli genç adamla geçirmektir. Kahramanımız olaylardan ve yaşanacaklardan habersiz bir şekilde adamı takip edecektir. Çünkü açtır, kimseyi tanımadığı bu korkunç yerde onun yanına yaklaşan herkes çekingen bir umudun yeşerticisidir. Sonunda kahramanımızı elinde açlıktan saldırdığı butuyla koltuğuna korkuyla büzüşmüş bir şekilde seks partisi yapılan bir yerde görürüz. Yılın playboyu seçimlerinin yapıldığına, seçen bayan ve seçilen sözde playboy şahsın resmen kulüpte herkesin gözünün önünde seviştiğine, kahramanımızı bu dejenere mekana sürükleyen adamın eşcinselliğin belki de ‘e’ sinden haberi olmayan Mehmet’e sarkıntılık yaptığına ve tüm bunların sonunda da Mehmet’in adeta tüm yaşananların bir toplamı ve hissedilenlerin özeti olan bir haykırış kopardığına ve adeta bir hayvanın vahşiliğinde masadaki yemeklere ve butlara saldırdığını görürüz. ‘Vahşi’,  ‘barbar’ gibi sözlerle bu hareketinden dolayı kulüpteki insanlar tarafından adeta  hor görülür, kınanır kahramanımız. İnsanlar… Yaptıkları iğrenç şeyler, dejenerelikleri ile asıl vahşi ve hayvani olan insanlar tarafından… Ardından da kapana kısılmış bir hayvanmışçasına dövülerek tenha bir bahçede öldürüldüğüne şahit oluruz Mehmet’in. Ayrıca diğer yedi kişinin de gece boyunca şehrin insanları tarafından korkutulduğuna ve alay konusu olduğuna şahit oluruz.

Ve yine sabah olmuştur… Dokuz kişiden bedenen yedi kişi kalmıştır… Aynı külüstür, hüzünlü otobüsün içinde ve arabanın ilk park edildiği yerdedirler. Perdeler yine sımsıkı kapanmıştır dış dünyanın ürküntüsüne set çekme arzusu ve sınır dışı edilmeme umuduyla… Ve sonra yasak yerde iki gündür park edilmiş vaziyette duran hüzünlü otobüsümüz polisin emriyle çekilir. Sonunda kitli olan kapı da açılır ve yedi ürkek surat çıkar polislerin karşısına. Ve son sahnede de kaçak işçi adaylarının bir bir, adeta sürüklenerek sınır dışı edilmek üzere karakola götürüldüğüne ve külüstür arabanın da üstüne arabayı tuzla buz edercesine balyozların indiğine şahit oluruz. O; külüstür, medeniyetin yeniliğe düşkün yapısının ortasında tüm eskiliğiyle ve hüznüyle duran otobüse inen her darbe, dokuz kahramanımızın hayalleri ve umutlarına inmiştir adeta ve Türk Sineması’nın en etkileyici ve yürek delici filmlerinden biri de bu üzücü ve son derece vurucu finalle sona ermiştir..



Film Hakkında Bilgiler ve İnceleme:

Tunç Okan’ın oyunculuğu 1966’da bıraktığını söylemesinden 8 sene çektiği, sinema dünyasına son derece dikkat çekici bir dönüş gerçekleştirdiği ve  yönetmen koltuğunda ilk defa görev aldığı filmidir ‘‘Otobüs’’.  Okan’ın senaryosunu son derece etkilendiği bir gazete haberinden esinlenerek oluşturduğu film, ülkemizde yıllarca yasaklı kalmış fakat daha sonra Danıştay kararıyla gösterime girebilmiştir.[2]

‘‘Gösterime girdiği yıllarda yurt içinde ve yurt dışında oldukça sözü edilen Otobüs, içeriğiyle ilgili olarak olumlu ve olumsuz birçok eleştiri almıştır. Türkleri küçümsediğini savunanlar, filmin gerçekçi olmadığını söyleyenler, basit ve şematik bulanlar ya da olay ve kişilerin abartıldığını öne sürenler olduğu gibi; gelişmiş ve az gelmiş ülkeler arasındaki çelişkiyi çok başarılı verdiği, Doğu-Batı toplumları arasındaki uçurumu vurguladığı, gerçekçilik anlayışının farklı verilebileceği ve bu filmin de gerçekçi olduğu, yurtdışına giden işçi Türklerin durumlarını bira abartarak da olsa doğru bir biçimde sergilediği görüşlerini paylaşanlar da olmuştur filmle ilgili olarak.’’[3]

Tunç Okan, Zeynep Oral’ın kendisiyle yaptığı söyleşide bu eleştirilere ve filme yönelik suçlamalara sinema endüstrisinin çarkının dışında, acemi ve amatör bir ruhla çalışmanın filme kattığı farkı da vurgulayarak şu şekilde yanıt vermiştir:

‘‘Bütün bu bilgisizliğin, acemiliklerin, daha doğrusu sinema piyasasının, sinema sisteminin dışında, film yapmanın benim için çok yararı oldu. Çok şey öğrenmenin yanı sıra, düşünce özgürlüğüme sonuna dek sahip çıkabildim. Yine bu filme amatör bir tavırla yaklaşmam, sonuç üzerinde de olumlu noktalar yarattı. Başlangıçtan beri yapmak istediğim bir çatışmayı, bir büyük uyumsuzluğu, aykırılığı ortaya koymaktı. Tekniğiyle, aşırı gelişmiş tüketim toplumuyla az gelişmiş toplumun insanlarını karşı karşıya getirmekti. Bunların birbirleriyle olan kendi içlerindeki çelişkiyi, aralarındaki korkunç çatışmayı vurgulamak istedim. Yoksa amacım sansürün ve bazı  aydınlarımızın iddia ettiği gibi, ne Türk işçisini, ne Türk insanını küçük düşürmek değildi. Filmdeki işçiler Türk değil, herhangi bir azgelişmiş toplumun insanları olabilirdi. Türk olmaları bir rastlantıdır. İtalyan ya da İspanyol olsalardı, film bildirisinden bir şey kaybetmeyecekti…’’[4]

Tüm söylenenleri bir yana bırakırsak, ‘‘Otobüs’’ filmini eleştirenlere en güzel cevabı yurt dışındaki festivallerin verdiğini söylemek mümkündür. Çünkü Tunç Okan’ın yönetmen koltuğuna ilk kez oturduğu bu filmi sayesinde Türk Sineması pek çok uluslararası  festivalde taçlandırılmıştır. Sicilya’da düzenlenen Taormina Film Festivali’nde büyük ödülü (altın charybe), Çekoslavakya’da düzenlenen Karlovy Vary Film Şenliği’nde Uluslararası Sanat ve Deneme Sinemaları ödülü, Dünya Sinema Kulüpleri Federasyonu’nun Donkişot ödülünü evine götüren film aynı zamanda da Strasbourg (Fransa) İnsan Hakları Film Festivali ödülü, Portekiz’de Santarem Festivali büyük ödülü ile birlikte Sinema Eleştirmenleri özel ödülünü kazanarak hak ettiği değeri uluslar arası platformda elde etmiştir.[5]

Okan, Zeynep Oral’la gerçekleştirdiği aynı söyleşisinde şunları da ifade etmiştir:

‘‘Ben her şeyden çok insana inanıyorum. Bir milliyetin ya da milliyetçiliğin sınırlarıyla, kalıplarıyla belirlenmiş değil; özünde içerdiği evrensel değerlerle insana inanıyorum. Bu nedenle ilk filmimde olduğu gibi, bundan sonraki çalışmalarımda da konu insan olacak. … Ne yazık, ne acı, Türk aydınının bir bölümünün, çağdışı bir sansürle aynı yerde birleşmesi, aynı bağnazlığa düşmesi…Azgelişmiş toplumların bazen aydını da belli koşulları yırtıp atamadığından azgelişmiş oluyor ve bir sanat eserine ancak çok dar çerçevelerden bakıyor …’’[6]

Otobüs filmini incelemeden, önemli noktalarını ve sahnelerini irdelemeden ve popüler sinemayla kıyaslamasını gerçekleştirmeden önce kendisi de gurbetçi bir yönetmen olan Tunç Okan’ın bu filminde ve yönetmenlik koltuğunda bulunduğu diğer filmlerinde işlediği ‘‘dış göç’’ kavramını açıklamamız ve Otobüs’ün dış göç konusunu işlemede izlediği yolu aktarmamız gerekmektedir.

Dış göç;  2. Dünya Savaşı sonrasında hız kazanan bir olgudur. Savaşın bitimiyle hızla sanayileşme sürecine giren fakat bunun getirdiği iş gücü ihtiyacını karşılayamayan Batı Avrupa Ülkeleri, bu ihtiyaçlarını karşılamak için yabancı iş gücü talebinde bulunmuşlardır ve bu da pek çok ülkede iş gücü göçüne neden olmuştur.  Günümüzde ise milyonlarca insan kendi ülkelerini şiddetten ya da baskıcı rejimden kurtulmak için terk etmektedir. Üçüncü dünya ülkelerinde çoğulcu ve katılımcı yapı eksikliği olduğu ve buralarda ekonomik, siyasi ve askeri güç belirli toplumsal grupların tekelinde olduğu için; toplumun bir kısmı ihmal edilmekte ya da baskıya maruz kalmaktadır. Bu durum da insanların son çare olarak göç etmelerine neden olmaktadır.[7]

Türkiye dış göçüne bakacak olursak…1961 yılında Türkiye ve Almanya arasında imzalanan Türk Alman İşçi Mübadelesi Antlaşması ile Batı Avrupa’ya dış göç başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa ülkelerinde oluşan ekonomik gelişmelerin doğurduğu işgücü açığı ve imzalanan bu antlaşma sonrasında pek çok vatandaş iş bulup para kazanmak umuduyla Batı Almanya, Fransa, İsveç, Avusturya, Belçika gibi ülkelere dış göç gerçekleştirmiştir.[8]

Çoğunluğu hiç şehri bile görmemiş insanlardan oluşan bu gurbetçiler; yabancı ülkelere ayak bastıklarında doğal olarak son derece bocalamış, adeta sudan çıkmış balık durumuna gelmişlerdir. Vatan özlemi, yabancı bir yerin kültürüne adapte olmada yaşanan güçlük ve iki kültür arasında sıkışıp kalmak, istense de yurda dönememe durumu, büyük ümitlerle gelinen el diyarlarında çekilen zorluklar gibi durumlar ileride dış göçün sonuçlarını yansıtacak pek çok filmin çekilmesine de sebep olmuştur.

İşte bu filmlerden biri olan ve 1974 tarihinde çekilen Otobüs, Ortak Pazar ülkeleri dışından yabancı iş gücü alan Batı Avrupa ülkelerinin, içlerine girdikleri ekonomik durgunluk sebebiyle işçi alımını durdurmalarından bir sene sonra çekilmiştir. Filmdeki dokuz talihsiz karakteri dış göçe zorlayan ya da yönlendiren gerekçe bellidir;  iş bulmak, daha iyi bir yaşam ve yoksulluktan kaçmak… Filmde dış göç yasadışı yollardan yapılmak istenir.  Kazanç uğruna her şeyi yapabilecek yasadışı kurumların, daha iyi bir yaşamı umut ettikleri için köylerinden kopup gelen karakterleri yabancı iş gücü alan ülkelerden İsveç’e kaçak yollarla ve karaborsa fiyatlar karşılığında götürmelerinin altı çizilmektedir. Otobüs’ün aynı zamanda şoförü olan ve sürekli olarak medeniyete geldiklerini ve artık çok para kazanacaklarını işçi adaylarına yenileyerek onlara boş umut vermeyi sürdüren karakter aracılığıyla; sahte evraklar, belge ve vizeler temin ederek gurbetçi işçi adaylarını sömüren aracı kurumlara dikkat çekilmiş ve yapılan para alışverişlerine ve sahtekârlıklara vurgu yapılmıştır. Böylelikle dış göç uğruna insanların çektiği çileler ve maruz kaldıkları sahtekârlıklar da son derece gerçekçi bir şekilde sunulmuştur.[9]

Otobüs filmindeki göçmen adayları yoksulluktan kaçmaktadır. Onların yoksulluğu endüstrileşme ve teknolojik gelişmelerle zenginliğin uç boyutlara geldiği bir çağda aynı zamanda da son derece ironik bir şekilde yoksulluğunda bir o kadar uç boyutlara gelmesinin getirdiği sefalettir. Dokuz karakterimiz bu durumu değiştirmek için, yoksulluğu yenmek için, daha iyi yaşam umudu ile göç etmeye yönelirler. Filmimizde göç edenlerin hepsi erkektir. Türk dış göçünün önce erkeklerin dış ülkelere gitmesi ve ardından aileleri yanlarına almaları ya da almamaları şeklinde cereyan ettiğini anlatır bu durum. Zaten Türk dış göçünde kadınlar genelde görünmez aktörlerdir. Filmimizde kadın figürüne, yönetmen Tunç Okan’ın kendi canlandırdığı karakterin kurduğu düşte ekranlara yansıyan pamuk tarlasında çalışan iki kadının görüntülerinde rastlamaktayız. Kadın özlemin ve ana, eş olarak memleketin, anayurdun simgesidir. Filmdeki karakterler çekingen umutlarını da yanlarına alarak gittikleri İsveç’te yaşama ve oraya yerleşme imkânı bulamamalarından ötürü mevcut sosyal statülerinde de bir değişme gözlenememiştir. Hayatlarında iyi yönde değişen hiçbir şey olmamış; aksine bazıları hayatını, bazıları ise tüm umutlarını kaybetmiştir. Yönetmenin kendisi de zaten filmindeki amacın göçmenlerin sorunları olmadığını, asıl amacının endüstrileşmiş toplumlardaki bireyin başka ülkenin kırsal kesimlerinden gelmiş, azgelişmiş bir yerde hayatını idame ettirmiş insana yönelttiği acımasızlığı ve gidenlerin medeniyet diyarı diye nitelendirilen ülkelerdeki yabancılaşmalarını aktarmak olduğunu ifade etmiştir. Filmde yabancılaşma diğerlerinden ayrışma, ayrılma anlamında verilmiş ve bu yabancılaşma da filmde endüstrileşmiş, son derece gelişmiş bir sanayi toplumunun işlek bir meydanında hüzünlü ve eski mi eski bir otobüs görüntüsü ile başlamış ve giysileri, bıyıkları, tavırları, çekingen halleri ile bulundukları yere ait olmadıkları son derece belli olan dokuz kahramanımızın ülkenin insanlarının alay eden, küçümseyen ve ‘‘Pis yabancılar’’ söylemlerine kadar uzanan tavırları ile iyice belirgin kılınmıştır. Filmin sonunda hayatta kalmayı başaran karakterlerin kendilerini buldukları yer karakol olacaktır ki buradan hüzünlü ve dökülen bir otobüs içinde başlayan yolculuğun onlar için artık bittiğini anlamamız sağlanmıştır. Hayatta kalanların sınır dışı edilecekleri ve tuzla buz olan umutları ile birlikte ülkelerine gönderilecekleri açıktır.[10]

Ve filmimizi incelemeye başlarsak… Filmimiz külüstür bir otobüsün(sonrasında sürekli teknolojik yönden yenilenmeyi şart koşan medeniyetin beşiğinde eskimenin, yalnızlığın, yabancılığın hüznünün simgesi olacaktır bu otobüs) boyaları dökülen kapısı üzerine yansıyan  ‘‘Bir Tunç Okan Filmi’’ yazısı ve ardından cast ve ekibin isimlerinin yine bu hurda otobüsün üstüne yansıması ile başlar. Arka fonda ise Zülfü Livaneli’nin en formda olduğu dönemin yansıması olan muhteşem film müziği… Bağlamanın otantik kültürümüzü belli eden ve insanın içini sızlatan o tiz ve efkârlı sesi… Karlar arasında ilerleyen otobüsümüz ekranın uzak noktasından yakınına doğru ilerlerken bu müzik gitgide daha da güçlenir. Sadece buradan bile, yönetmenimizin müzik öğesine ne kadar önem verdiğini ve müziğin, filmin hüznünü ve atmosferini yaratmada ve yabancı bir kültürde köylerinde bağlama ezgileri ile büyümüş insanların son derece uyumsuz bir görüntü sergileyeceklerinin ipuçlarını almamızda ne denli önemli bir ayrıntı olacağını algılarız.

Ardından otobüsün içindeki dokuz hüzünlü erkek yüzü gelir ekrana… Umudun çekingenlik ardında gizlenen ufak pırıltılarını yansıtan yüz ifadelerini son derece etkileyici bir şekilde yansıtmayı başarır bize yönetmen Tunç Okan. Hem de bunu dokuz karakterimizin ağzından toplamda iki cümle, iki kelime ve bir de haykırışı andıran gür bir çığlık sesi dışında hiçbir diyalog vermeden başarır.

Filmin sahnelerini tek tek inceleme yoluna girmek yerine filmin genel anlamıyla güçlü ve farklı yönlerini inceleyecek olursak… Öncelikle film; toplumsal bir sorunu hatta sadece toplumsal bir sorun değil, endüstrileşmenin ardından pek çok ülkenin insanını etkileyen dış göç olgusunu ele alması ile evrensel bir sorunu ele almış; gelişmiş ülkelere az gelişmiş ülkelerden gelen insanın yaşadığı hor görülme, aşağılanma, yabancılaşma noktalarını vermeyi asıl amacı edinen film aslında bu yönüyle büyük bir insanlık sorununa da işaret etmeyi başarmıştır.  Büyük ve albenili mağazaların, yeni arabaların ve eşyaların, ellerinde Bond çantaları ile iş saatlerine tutsak insanların ya da ellerinde alışveriş torbalarıyla tüketime mahkum insanların kol gezdiği, sahip olunan bolluk sebebiyle insanların doyumsuzluktan ötürü son derece dejenere eğilimlere girdiği bir medeniyet şehrinde -ki Medeniyet’in tek dişi kalmış canavar olduğu son derece başarılı bir şekilde vurgulanmıştır bu filmde- farklı giysileri, bıyıkları, çekinden bakışları ile son derece dikkat çeken bu dokuz hazin karakterimizin, sürekli yenilenmeyi ve eski, yavaş olan her şeyin çöpe gitmesini öngören endüstrileşmiş şehrin meydanında jilet yapılamayacak kadar eskimiş bir hurda otobüs içindeki hazin görüntüleri ile; az gelişmiş toplumlar ve gelişip endüstrileşmiş toplumlar arasında sıkışıp kalan insanın bocalamasını, yalnızlığını ve yabancılaşmasını son derece etkili ve vurucu bir şekilde vermeyi başarmıştır Tunç Okan.

Öncelikle filmin görüntülerinin başarısına değinirsek… İlk yönetmenlik denemesinde, türlü bilgi eksikliği ve acemiliğin içinde Tunç Okan’ın böylesine başarılı, çok az diyalogla milyonlarca söz söylemeyi başaran bir yapım ortaya koyması son derece büyük bir başarıdır. Filmin anlatmak istediği her şeyi Tunç Okan’ın muhteşem yönetmenliği ve Güneş Karabuda’nın harika görüntü yönetmenliği ile filmin sesini sonuna kadar kapatsak dahi görüntüler ile kavramamız mümkündür. Sembolik sahneler, müziğin muhteşem kullanımı, atmosferin yaratılmasındaki başarı… Kısacası dört dörtlük ve alışılmadık derecede orijinal, popüler sinema kalıplarından uzak derinlikte bir çalışma ortaya koyar Okan.



Filmin aynı zamanda senaryo yazarlığını da üstlenen Okan’ın burada da döktürdüğünü söylememiz mümkündür. Çok az sözle çok şey söylemeyi başaran bir senaryoya sahiptir Otobüs. Dokuz göçmen adayı film boyunca hep susmuşlardır. Onlar sustukça başkaları konuşmuştur. Dokuz kişiden sadece ikisi herhangi bir ses ya da cümle çıkarmıştır ağzından. Dolandırıcı otobüs şoförü, kaçak işçi servisçisi film boyunca en çok konuşan karakterdir zaten. Sadece otobüsle Stockholm’e gitmeden önce verdikleri molada ve Stockholm caddesinde bir başına kaldığında Tuncel Kurtiz’in oynadığı karakterin söylediği iki cümle dışında hiçbir cümle etmezler. Sesin çıktığı diğer iki yer; çığlık ve haykırıştır. Tuncel Kurtiz’in oynadığı karakterin, polisten kaçarlarken kaybettiği arkadaşının yani Tunç Okan’ın oynadığı karakterin ismini hiç bilmediği bir şehirde, iz bilmez dil bilmez halde, gecenin ürküntüsü üstüne çökmüş vaziyette çaresizlikle ‘‘Mehmetttt Mehmetttt’’ diye haykırması son derece etkileyici ve hazin bir sahnedir. Karakter burada; bulmak ve bulunmak ister. Köydeyken belki de tarlada birlikte çalıştığı, aynı türküleri çığırdığı memleketlisini bulmak ister Stockholm’un gecesine ve boş sokaklarına ismini haykırarak. Yabancı ve vahşi bir kentte arkadaşını ve aynı zamanda da en az kendi kadar buraya ait olmayan sığınağını yani külüstür otobüsü bulmak ister. Son bir umut olarak köpeğini gezdiren bir İsveçliye şiveli bir Türkçe ve tüm saflığıyla ‘‘Otobüsü gördün mü gardaş’’ diye sorduğu ve adamın köpeğini eline alıp korkuyla bu farklı görünümlü, yabancı adamın yanından adeta kaçtığı sahne binlerce cümleye eş değerde bir sahnedir. Ve diğer haykırış; filmin sonlarına doğru sırf karnını doyurmak için peşine takıldığı bir İsveçlinin peşinde ne olduğunu bilmediği bir seks partisinde büzüşmüş halde olanları izleyen ve Tunç Okan tarafından canlandırılan karakterin sonunda bu vahşiliğe, bu vurdumduymaz dejenereliğe, çevresindeki korkunç ‘‘medeniyet’’ isimli canavarın haline dayanamayarak kopardığı o gür haykırış gelir… Bu haykırış bence filmin anlatmak istediklerinin bir özetidir. Vahşi medeniyet içinde, endüstrileşmiş toplumun yarattığı doyumsuzluğun getirdiği daha fazla isteme güdüsüyle son derece fütursuz yollara sapan, yabancıyı ve farklı olanı aşağılayan ve hor gören, metaya tapan, pornografiye batan insanların içinden kurtulma arzusunun, yabancılaşmış yahut da yabancılaşma korkusu içine girmiş insanın o lisansız, lügatsız çığlığıdır bu haykırış… Zaten film boyunca dokuz karakterine toplamda iki cümleden başka bir şey söyletmemiş olan yönetmen ve senarist  Okan’ın amacı da tüm bu susuşların aynı anda konuştuğu bu haykırışın gerilimini ve yoğunluğunu arttırtmak, o haykırışı tüm hücrelerimizde hissetmemizi sağlamaktır. Suskunluğun konuşmasıdır o haykırış…

Burada haykırış ve karakterin haykırarak açlıkla yemeklere saldırması çok güçlü bir metafor olarak karşımıza çıkmaktadır. Öncelikle haykırışın ve çığlığın bir lisanı yoktur hele ki bazı çığlıkların… Ana çığlığı mesela… Atilla Atalay’ın çok sevdiğim romanı Sıdıka’nın bir bölümünde bununla ilgili son derece güzel bir örnek vardır. Sıdıka günlerce Birleşmiş Milletler Sekreterliğini telefonla düşürmeye ve dünyayla ilgili şikayetlerini aktarmak için BM’nin sekreterliğine ulaşmaya çalışır. Saatlerce, hatta günlerce BM’yi aradıktan sonra sonunda telefon düşer fakat annesi daha hiçbir şey söylemesine fırsat vermeden telefonu elinden alıp avizesine doğru çığlık atıp telefonu kapatır. Sıdıka şaşkın ve kızgındır. Annesine bunu neden yaptığını sorduğunda kadından şu trajikomik(trajik kısmı çok daha ağır basmaktadır bana sorarsanız) cevabı alır: ‘‘ Ööle bööle bağırmadım ama… Sen anlamazsın ‘‘ana gibi’’ bağırdım… Dünyanın her tarafındaki kasaplar bilir bu çığlığı… Dili filan yoktur bunun… Kulağımızı tıkarsak duymayız sanırlar… Ama ana çığlığı adamın kâbuslarına girer, bin yıl yankılanır, lanetleri alınlarına yapışır…’’[11] Görüldüğü gibi bazı çığlıkların ne anlatılmaya ne de lisana ihtiyacı vardır. Nasıl ki ana çığlığı insanın yakasına yapışır ve lisan, lügat gerektirmeden söylemek istediklerini feryadıyla açıklarsa, işte bu filmdeki karakterimizin haykırışı da aynı ana çığlığı gibi hiçbir söz söylemeden binlerce cümle kurmaktadır. Medeniyet denen canavarın vahşi çarkında sıkışmış insanın, kendisine yabancılaşmaya yüz sürmüş bireyin, farklı bir kültürde asimile olma ya da kaybolma tehlikesi içinde kalmış kişinin çığlığı; medeniyet ve endüstrileşmenin yarattığı ürkünç sisteme karşı atılan bir haykırıştır bu haykırış… Ayrıca haykırış sonrası karakterimizin butlara çıplak eliyle adeta saldırdığı, yemekleri ağzına tıkıştırdığı ve bu hareketinin sonucu aşağılanıp öldürüldüğü bölümde bir metaforun parçasıdır. Zira burada hayvani açlık gösteren aslında karakterimiz değil; fazla doyumsuzluktan ötürü çarpık yönlere yönelmiş endüstrileşmiş toplum insanıdır. Karakterimiz sefaletten, yoksulluktan ötürü geldiği bu şehirde tüm yolluk parasını kaybetmesinden ötürü açtır. Yani onunki açlığın somut ve gerçek anlamıdır, metaboliktir. Oysaki onun butlara ve yemeklere saldırmasını kınayan insanlar karakterimizden çok daha vahim bir açlığın içindedir. Yani fazla doyumun getirdiği doyumsuzluğun içinde açtırlar ve açlıkları metaforiktir.

Filmimizde kullanılan sembolizm öğelerine gelirsek… Mozaik taşlarla süslü ve çevresinden yüzlerce insanın akıp gittiği koskocaman bir meydanda yapayalnız kalmış hüzünlü ve eski otobüs görüntüsü; az gelişmiş bir toplumdan gelip gelişmiş bir toplumun içinde sıkışmış ve yabancılaşmış bireyin yalnızlığını son derece başarılı ve etkileyici bir şekilde sunmayı başarır. Zaten filmde kullanılan ana sembolik unsurdur.   Bunun dışında, Tuncel Kurtiz’in canlandırdığı karakterin donduktan sonra köprüden buz gibi nehre düşmesi üzerine, işe gitmekte olan bir İsveçlinin gayet insaniyetten uzak bir şekilde ‘‘Pis yabancılar’’ demesi de sembolik bir yaklaşımdır. Zira, ‘‘pis’’ olan yabancı suya düşünce ölmüş olsa da  temizlenmiş midir; yoksa asıl temizlenmesi gereken, insaniyetten uzaklaşıp metalaşan gelişmiş ülke insanının kirlenmiş vicdanı mıdır? İşte bu sembolik ayrıntıyla Tunç Okan, bahsedilen ironiyi en çarpıcı şekilde vermeyi başarmıştır. Bunlar dışında dokuz yolcunun hiç konuşmamasının yanında onları dolandıran ve iyice medeniyet havalarına girmiş olan ve kendisi de bir Türk olan şoförün sürekli konuşması da sembolik bir noktadır. Şoför daimi olarak medeniyeti öven, endüstrileşmiş toplumun refahından bahseden ‘‘Makineye bak son Amerikan icadı. Bas düğmeye al resmi. Hey gözünü sevdiğim medeniyeti.’’, ‘ Kurtuldunuz len. Medeniyet len burası. Para len para…’’ gibi cümleler kurmakta ve dokuz yolcunun suskunluğunun karşısında boş gürültü yapmaktadır. Kapitalizme burada çok ciddi bir eleştiri vardır; az gelişmiş ülkenin insanının suskunluğu ve medeniyetin tadını almış insanın fazla konuşması ekseni etrafında dönen ciddi bir eleştiridir bu. Aslında kendi de sistemin efendilerine ezilen kapitalist toplum insanının, kendinden daha acemi ve kötü durumda olana efelik taslaması ve hava atması söz konusudur burada. Çok konuşan medeniyet insanının boş lafları ve hiç konuşmayan az gelişmiş toplum insanının çok söz söyleyen suskunluğu…  Bu ironiyi, paradoksal yapıyı çok iyi vermeyi başarmıştır Tunç Okan. Ayrıca filmimizde çok önemli olan iki sembolik kullanım daha vardır. Birincisi; filmin iki sahnesinde, Tunç Okan’ın oynadığı karakterin hayali eşliğinde yansıyan tarlada çalışan siyah beyaz iki kadın görüntüsüdür. Bu iki kadın; memleketi, özlem duyulan kökeni, anayı ve eşi simgeler. İki kadın görüntüsü siyah beyazdır çünkü artık memleket de, ana da eş de geride, memlekette yani mazide kalmış, yalnızca özlem duyulan bir görüntü olarak karakterimizin ruhuna çakılmıştır. Ve gelelim filmin sonunda kullanılan, belki de filmin en etkileyici öğelerinin başında gelen sembolik kullanıma; yani hayatta kalan yedi işçinin polisler tarafından adeta sürüklenircesine karakola doğru sürüklendiği sahneyi takip eden otobüse inen balyoz görüntülerine… Her göçmen adayının otobüsten çekilip alınması ve karakola sürüklenmesiyle bir balyoz darbesi yer; hüzünlü, yalnız, eski otobüsümüz. Metalleri parçalanır, camları tuzla buz olur; aynı kahramanlarımızın parçalanıp tuzla buz olan hayalleri gibi… Otobüse inen her darbe, hayale ve umuda inen bir darbe olarak sembolize edilmiştir bu sahnede ve diğer bütün sembolik kullanımlarda olduğu gibi yine Tunç Okan sahneyi adeta konuşturmuş, sembolizmle filmi son derece etkili bir şekilde bitirmeyi başarmıştır.



Filmin Popüler Sinemayla Karşılaştırılması:

Filmimiz anlattıklarımızdan da anlaşılabileceği üzere, popüler sinema değildir; aksine son derece cesur söylemi, amatör ruhla oluşturulmuş yapısı, sinema çarkının dışında oluşturulmuş bünyesi ile son derece özgün bir filmdir.  Otobüsün neden popüler sinema örneği olmadığını maddelerle açıklamak gerekirse:

1)       Filmin sonu popüler sinemada olduğu gibi mutlu sonla bitmemiş, izleyene katharsis duygusunu tatma imkânı verilmemiştir. Hayatta her hikâyenin sonunun iyi bitemeyeceğini son derece iyi bir şekilde vurgulamış ve filmi seyredenlere, rahatlama hissi verecek gerçekten uzak bir mutlu son yerine; gerçekçi bir mutsuz son armağan etmiştir.

2)       Filmde başrol yoktur. Herkes başroldür ya da herkes yan roldür. Her ne kadar Tunç Okan’ın ve Tuncel Kurtiz’in canlandırdığı karakterler biraz daha baskın da olsa bir başrolden bahsetmemin olanağı da yoktur.

3)       Filmde popüler sinemada olduğu gibi ‘‘iyiler’’ ve ‘‘kötüler’’ çok keskin ve çok boyutlu bir yaklaşımdan uzak bir şekilde verilmek yerine; ikilemler ve çelişkilerin sistemden kaynaklandığı mesajı verilmekte ve kötü ya da gaddar hareketlerde bulunan karakterlerin yaşadıkları toplumun şartlarından ötürü bu vaziyete geldiğinin ipuçları verilmektedir. Örneğin; ülkeye önceden gelmiş olan ve şimdi Türk göçmen adaylarını dolandıran karakterimiz bile insancıl bir şekilde verilmiştir. Dolandırıcıdır dolandırıcı olmasına ama, onu buna iten sebepler nelerdir? İşte bu noktada dolandırıcı olan bu karakterimizin Stockholm sokaklarında yürürken yanından geçtiği sokak şarkıcısının seslendirdiği şarkının sözleri her şeyi açıklamaktadır: ‘‘ O bir yudum alır ama daha ileri gidemez. Polis düdüklerini işitmiştir. Elinden şişeyi alırlar. Onu arabanın içine alırlar. Oto hızla uzaklaşır. Ertesi gün serbest bırakılmıştır. Gazetelerde onun dolandırıcı olduğu yazılır. Topluma yarattığı problemler tartışılır içine uyamadığı bizim güzel ve zengin toplumumuza. O ise anlayış görmek ister. Ama küfer ve dayaktır hakkı. ‘‘Defol’’ derler. Vururlar. Eski hayatına döner. Hiç şans tanınmamıştır ona. Ondan beri sarhoş yaşar. Üçkağıtçı derler onun için. Doğru sayılmaz. Korkusunu bastırmak için alkolle yaşar.’’ Zaten bu karakterimizin havaalanındaki polisler tarafından sırf İsveçli olmadığı belli olan tipinden dolayı çırılçıplak soyulması ve sırf yabancı olduğu için  uyuşturucu satıcısı ya da taşıyıcısı olabilme ihtimalinden ötürü insan dışı muameleye uğraması da bu şarkıyı kanıtlar niteliktedir.

4)       Sözden ziyade görüntülere sahip olan filmde; görüntüler adeta binlerce cümle söylemektedir. Popüler sinemada hayal gücüne çok az yer bırakacak ya da irdeleme ve sembol çözmeye yer vermeyecek bir yol izlendiği ve en ufacık bir görüntünün dahi diyaloglarla anlatılma çabasına girildiği düşünülecek olursa bu bile filmimizin popüler sinema örneği olmadığını kanıtlamaktadır.

5)       Filmin yönetmeni Tunç Okan’ın hiçbir şey bilmeden ve sinema sistem çarkının dışında bu filmi gerçekleştirdiğini söylemesi, sırtını güçlü yapım şirketlerine dayamadan diş hekimliğinden kazandığı paralarla Otobüs’ün çekimlerini ve yapımını gerçekleştirmesi ve filmin, bahsettiği konudan ve konuyu aktarmadaki vuruculuk ve endüstriyel toplumun sistemini eleştirmedeki cesurluğu sebebiyle ülkemizde yıllarca yasaklı olması da Otobüs’ün popüler sinema ürünü olmadığının  diğer göstergeleridir.

Erge Özcan

[1] http://www.imdb.com/title/tt0212408/

[2] Meral Serarslan ve Özlem Özgür, ‘‘Sinema ve Göç: Yeni Hayat Arayışlarının Sinematografik Sunumu’’,http://idc.sdu.edu.tr/tammetinler/goc/goc10.pdf (4 Ocak 2010)s.8.

[3] Şükran Esen, 80’ler Türkiyesi’nde Sinema, 2. Bası, İstanbul: Beta Basım Yayım,  2000, s.129.

[4] Milliyet Sanat Dergisi, 19 Aralık 1977, Sayı:256.

[5]http://www.turksinemasi.com/...kce.asp?tarihid=5000

[6] Milliyet Sanat Dergisi, 19 Aralık 1977, Sayı:256.

[7] Serarslan ve Özgür, s.5.

[8] Esen, ss. 123-124.

[9] Serarslan ve Özgür, ss.5-16.

[10] Serarslan ve Özgür, ss.5-16.

[11] Atilla Atalay, Sıdıka, 8. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları, 1998,s.95.

Dünyâ döner bir gün daha
Yeryüzünde aşk durdukça
Gece erken inse bile, korkma
O hep seninle kaldıkça...

Biliyorsun, gitmem gerek
Yollar bitmez düşünerek
İster sonuç de, istersen sebep
Bu düğümü çözmem gerek...

Belki sana yazarım
Uğradığım bir şehirden
Renkli bir kart atarım
Mekke ya da Kudüs'ten.
Sonra bir gün çıkarım
Sen artık dönmez derken
Bir şarkı fısıldarım
Kulağına gün batarken...

Dünya döner tek bir yana... Aşk durdukça...
Doğsun diye gün bir daha
Ben de döndüm tekrar sana... Aşk durdukça
Sönmek için yana yana.

https://www.youtube.com/watch?v=5VtFRkSAcCo

Hızlı Okuma
HIZLI OKUMA
BELLEME ÇERÇEVESİ
Tanımı: Belleme okuma esnasında edinilen bilginin istenildiğinde çağrılabilecek şekilde
hafızaya yerleştirilmesi sürecidir. Genel Hafıza konusu son bölümde daha ayrıntılı olarak
ele alınacaktır.
Bu güne kadar yüzlerce kitap okuduğumuzu biliyoruz. Eğer bu kitapların içeriklerini
hafızamızda tutabilseydik şimdi profesyonel bilgi uzmanları olurduk. Oysa belki de
yüzlerce kitap okuduk ve metinleri okurken kavramıştık, öğrendiğimizi sanmıştık. Hala
kitap okumaya devam ediyoruz. Ama kitap okuduktan 48 saat sonra hafızamızı
yokladığımızda kitaptan aldığımız bilginin en az % 80’inin kaybolduğunu görüyoruz.
Neden?
Nedeni: Bu sorunun temel nedeni belleme yeteneğimizi, bellemenin çalışma kurallarına
uygun olarak kullanmıyor olmamızdır. Zihnimizde herhangi bir hastalığın tedavisine
uğraşmayacağız. Veya zihnimizi değiştirmeyeceğiz. Sadece temel bir kısım hafıza
kurallarını kullanacağız. Hafıza sisteminin geliştirilmesi ayrı bir sorundur. Her insan sahip
olduğundan çok daha güçlü bir hafıza geliştirebilir. Biz burada bellemeden bahsederken
mevcut hafıza yeteneğimizi etkin kullanmaktan söz etmiş oluyoruz.
Yapılan araştırmalar bazı şartlar altında bilginin hafızaya daha kolay ve daha doğru olarak
yerleşebildiğini göstermektedir. Unutmayalım. Her bilgi hafızamızda kaydedilmektedir.
Sorun bu bilgileri çağırabilecek şekilde kaydetmemektir. Belleme genel hayat akışımızı çok
fazla etkiler. Kavrama tekniklerini uyguladığımızda belleyebilme düzeyimiz artacaktır.
Ancak kavra aşamasında yapılmayan bazı çalışmalar vardır ki bunların belleme
aşamasında yapılmaları sürencin tamamlanmasını sağlar. Aşağıda gelecek olan
alıştırmalar bu konuda bize yardımcı olacaktır.
Çözümü:
1. Hatırlama Çalışması Yapın
Etkin okumanın 5 aşamasını daha önce belirttik: İnceleme, sorgulama, okuma, hatırlama,
tekrarlama. Son iki çalışma belleme aşamasında yapılacaktır. Önce hatırlamayı ele alalım:
Eğer bilgiyi edindikten sonra kendi ifadelerimizle zihnimizden canlandırmazsak o bilgiyi
hiçbir zaman kullanmamız mümkün olmaz. Kullandığımız tüm bilgiler edindikten sonra
mutlaka en az bir defa hatırladığımız ve içimizden ifade ettiğimiz bilgilerdir. Bunlar
arasında en çok hatırladıklarımız en çok kullanabileceğimiz bilgilerdir. Bir diğer deyişle
hatırladığımız her bilgi dokunduğumuz, gördüğümüz, konuştuğumuz bilgidir. Bilgiyi bir defa
sahiplendik mi tüm hayat boyunca bizim olması için kapı açılmış olur.
Hatırlama çalışması okuma esnasında her sayfanın veya her bölümün sonunda yapılabilir;
okuma devam ederken yapılabilir. Hatırlamanın nerede yapılması gerektiği okunan metnin
içerik ağırlığına göre değişebilir. Çok ağır metinlerde her paragrafın sonunda biraz
duraklayıp hatırlama yapılmalıdır. Profesyonel okuyucular, duraklama sayısını azaltarak
bu işi okuma esnasında da yapabilme yeteneğini geliştirebilir. Hatırlamada iki önemli
kavram: İşaret taşları ve hatırlama duraklarıdır. Okuma esnasında önemli fikir taşıyan
cümlenin en önemli kelimesine bir işaret koymalısınız. Bu tür kelimeler işaret taşlarıdır.
Ardından çok ağır metinlerde paragraf sonlarında, hafif metinlerde sayfa veya küçük
bölüm sonlarında duraklama yapılacaktır. Tam bu esnada tüm fikirler arasındaki ilişki
kurulacaktır. Aşağıda size bazı alıştırmalar verilmiştir:
a) Aşağıda size cümleler verilmiştir. Bir sonraki cümleyi okuyun ve geri dönmeden bir
önceki cümlede aklınızda kalan “lüzumlu” bilgiyi hatırlayın. Çalışmayı baştan alın: Bu defa
iki öncki cümleyi, üç önceki cümleyi, önceki bütün cümleleri hatırlayın. En sonunda
bitirdiğinizde tüm önceki cümlelerde yer alan bilgileri hatırlayın. Hatırlama yaparken
bilgileri kendi sözlerinizle aklınızdan ifade edeceksiniz:
1. İnsanların harika bir soluma sistemi vardır.
2. Burundaki tüycükler nefes alırken dışarıdaki kirli havadan gelen kaba tozları tutarlar.
3. Burun delikleri önce soğuk havayı ısıtıp akciğerlere gönderirler.
4. Akciğerlerde yüz binlerce bronş vardır. Bu bronşlar arta kalan tozları tutarlar.
5. Akciğerde milyonlarca alveol kesecikleri vardır ve hava bu keseciklere dolar.
6. Bu keseciklerde makrofaj hücreleri vardır. Bu hücreler oraya girebilen tozları veya
mikropları yutarlar ve bu suretle onları yok ederler.
7. Makrofaj hücrelerinin ömürleri bittiğinde oradan alınırlar, yerlerine yeni makrofajlar
görevlendirilir, temizleme görevini bu yeni hücreler üstlenirler.
8. Ciğerlerde tozlar, mikroplar, atılması gereken maddeler birikebilmektedir.
9. Bronşlar yapışkan bir müküs maddesi salgılarlar. Atılacak olan maddeler bu müküse
yapışırlar. Böylece temiz müküs kirlenir.
10. Keseciklerin altında milyonlarca kirpikçikler, tüycükler vardır.
11. Bu kirpikçikler hep birlikte ritimli hareket ederek atılacak olan kirli müküs maddesini
bronşlardan yukarı doğru iterler.
12. Biz bu müküsü ya tükürürüz ya da yutarız. Böylece ciğerlerimiz temizlenmiş olur.
13. Eğer bu sistem çalışmasaydı ciğerlerimiz bir günde tıkanırdı ve bir günde ölebilirdik.
14. Bizi Yaratan gücün neleri düşündüğünü görmek size de heyecan veriyor değil mi?
b) Aynı çalışmayı elinizdeki kitabın “İçindekiler” bölümü üzerinde yapın.
2. Bilgiyi Sistemli Tekrar Edin
Bilgiyi ilk hatırlamakla ona sahip olmanın kapısını açmış oluruz ama onu tekrarlamazsak
hayatımızın sonuna dek bizim olmasını sağlayamayız. Bir saat boyunca kitap okudunuz
veya ders çalıştınız. Bu sürenin son 5-10 dakikasını ilk tekrarlama çalışmasına
ayırmalısınız. O ana kadar ne okudunuz? Okuduklarınız arasında nasıl bir bağ
kurabilirsiniz? Simdi hafızanızda hangi bilgiler kaldı? Bu ilk tekrarlama çalışması son
derece önemlidir. Okuma bittikten ve çalışma ortamından ayrıldıktan sonra, bilgiyi ömür
boyu korumak için gerekli olan sistemli tekrar biçimi üzerinde durulmalıdır.
Tekrarlama olmadan bilgi uzun süreli hafızaya kaydedilmeyecektir. Yapılan araştırmalar
bu tekrarın sistemli yapılması halinde daha az emekle ve daha hızlı şekilde uzun süreli
hafızaya kaydolabildiğini göstermektedir. Amerika’da bir kolejin internet sayfaları arasında
dolaşırken okuduğum, tekrar konusundaki şu sözü çok doğru buldum: “Öğrendikten 24
saat geçtikten sonra tekrar ettiğiniz bilgi tekrar ettiğiniz değil yeniden çalıştığınız bilgidir. ”
Çünkü 24 saat içinde bilginin en az %80’i kaybolmakta ve o süre sonunda ancak yeniden
okuma veya yeniden öğrenme amacıyla çalışmak gerekmektedir.
Kalıcı belleme şu süreci takip eder:
Bilgi önce duyular yoluyla elektriksel olarak alınır, çok kısa süreli hafızaya taşınır; burada
20-40 saniye kadar kalabilir; buradan ayrılan bilgi ya yok olur ya da kısa süreli hafızaya
taşınır. Elektro kimyasal yapıda bulunan bilgi burada, alınma gücüne göre 20 dakika ile bir
gün arasında bekler. Buradan ayrılan bilgi ya yok olur ya da uzun süreli hafızaya taşınır.
İşte bilginin ikinci aşamadan üçüncü aşamaya taşınması, henüz tam haliyle orada iken
elektrikle uyarılması ve böylece kalıcı hafızaya taşınması için yeterli enerjiye sahip
olmasıyla mümkündür. Bu işi yapan çözüm yolu tekrarlama yapmaktır. En az maliyetli
tekrarlama ise şu şekilde yapılmalıdır : Bir saat içinde alınan bilgi tekrar sistemi ;
1. tekrar: 10 dakika geçtikten sonra 10 dakika süreyle
2. tekrar: 24 saat geçtikten sonra 5 dakika süreyle
3. tekrar: 1 hafta geçtikten sonra 3 dakika süreyle
4. tekrar. 1 ay geçtikten sonra 3 dakika
5. tekrar: 6 ay geçtikten sonra 3 dakika
6. tekrar 1 yıl geçtikten sonra 3 dakika
şeklinde olmalıdır. Böyle bir tekrar sistemi sayesinde bilgi ömür boyunca bizim malımız
olacaktır.
3. Beyninizin Sağ ve Sol Lobunu Birlikte Devreye Sokun
Amerika Birleşik Devletleri California üniversitesinden Prof. Robert Ornstein’in
araştırmaları insan beyninin sağ ve sol loblarının farklı çalıştıklarını ortaya koymaktadır.
Sol lob ayrıntı, matematik, soyut gibi alanların merkezi iken sağ lob şekil boyut, renk,
müzik gibi alanların merkezi olarak çalışmaktadır. Bu bulgudan hareketle İngiliz beyin
uzmanı Tony Buzan “Mind Mapping” olarak bilinen beyin haritalaması tekniğini geliştirmiş
ve eğitimin hizmetine sunmuştur. Bu tekniğin temel mantığı, soyut bilgilerle görüntünün bir
araya getirilmesi ve böylece sağ ve sol beyin loblarının aynı bilgi üzerinde birlikte
çalışmalarının sağlanmasıdır. Zira Ornstein’in araştırmaları her iki beyin loblarını birlikte
kullanan kişilerin beyin etkinliklerinin 10-15 kat artabildiğini göstermektedir.
Oluşturacağınız haritalarda dikkat edeceğiniz kurallar şunlar olacaktır: Çizimin orta
noktasında temel konuyu oluşturan anahtar kelime yer alacaktır. Her ana bölüm tam
olarak ilgili bölüme bağlanacaktır. Çizilen her çizginin tam üzerine o alanın taşıdığı bilgi bir
kelime halinde yazılacaktır. Çizimlerin gözle rahatlıkla görülebilen bir yapıda ve estetik
olması şarttır. Birinci örnekte bilgiyi sadece sol beyin lobunuzu kullanarak yerleştirmeye
çalışıyorsunuz. Ama ikinci örnekle bilgiyi aynı zamanda resme de dönüştürdüğünüz için iki
lobunuz da birlikte kullanılmaktadır. Böylece etkinliğiniz artacaktır.
a) Önce her iki lobu aynı anda devreye sokacak çalışmalar yapalım. Beyin soyutlukları ne
kadar somutlukla birlikte düşünebilirse o oranda etkili belleyecektir. Aşağıda verilen
rakamları görüntü değerleriyle ilişkilendirin.
Örnek: 11 adet (yan yana iki direk gibi, iki parmak gibi)
15 kilo, 25 adet, %50, 100 kişi, bir milyon lira, 18 derece, 2 kilometre, 0. 0001 santim
2 kilo patates, 15 kilo elma, 5 metre kumaş, dört adet tokat, 2 adet çiçek
b) Aşağıda beyin haritalaması tekniği kullanılarak bir çizim yapılmıştır. Bu çizimi inceleyin.
Benzer bir çizimi elinizdeki kitabın üç temel bölümünde ayrı ayrı yapın.
Alınan bilgi: İnsanın ruhsal ve cisimsel olmak üzere iki bedeni vardır. Ruhsal beden kalp,
nefs, vicdan ve latifelerin birbirine bağlı olduğu bir sistem bütünüdür. Cisimsel beden ise
temelde baş, gövde ve bacaklar olmak üzere üçe ayrılabilir. Baş kısmında kulaklar, burun,
gözler ve dudaklar yer alır. Gövde kısmı kalp, ciğerler, mide ve bağırsaklardan oluşur.
Bacaklar bölgesinde ise diz kapağı, kaval kemiği ve ayak bileği yer alır.
Örnek 1: klasik sistemle yazının iskeleti: Örnek 2: Beyin haritalaması sistemiyle yazının
iskeleti:
İnsanın Bedeni
a) Ruhsal beden
aa) nefs ab) vicdan ac) latifeler
b) cisimsel beden
ba) baş
baa) kulaklar bab) burun bac) gözler bad) dudaklar
bb) gövde
bba) kalp bbb) ciğerler bbc) mide bbd) bağırsaklar
bc) bacaklar
bca) diz kapağı bcb) kaval kemiği bcc) ayak bileği
4. Anahtar Kelimeler veya Kavramlar Oluşturun
Ayrıca her iki lobu birlikte kullanabilmemiz için anahtar kelime çalışmalarıyla yeteneğimizi
geliştireceğiz. Bizde sülfirik asitin formülünü hafızamızda tutmayı sağlayan bir teknik
kullanılmıştır. H2 SO4 =Hasan iki Sevimli Osman dört) Buna benzer şekilde beyin
haritalaması anahtar kelime oluşturabilme yeteneği gerektirir. Anahtar kelime bir gurup
anlam kendisine bağlanan kelimedir. Herhangi bir bilgi kümesini anahtar kelimeye
bağlayabilirseniz bu anahtar kelimelerle düşünmeyi çok kolay hale getirirsiniz. Örneğin
size çevre kirliliğinin nedenleri anlatılıyor. Tüm konuları “kirlilik” kelimesiyle ifade
edebilirsiniz. Ardından kirliliğin nedenleri ikiye ayrılıyor. Fabrikaların yol açtığı kirlilik,
insanların yol açtığı kirlilik olarak konu açılıyor ve tanımlanıyor. Burada ikinci kelime fabrika
ve üçüncü kelime de insanlar olarak tespit edilebilir. Önemli olan hangi kelimenin tespit
edildiği değil, kelimeler tespit edilirken bunlara bağlanan anlamların tam olarak farkında
olunmasıdır. Buna göre aşağıdaki anahtar kelime ve beyin haritası oluşturma
alıştırmalarını çözümleyiniz:
a) Aşağıdaki kelimeler için bir anahtar kelime seçiniz:
-saat 6. 00’da kalk/kahvaltı yap/işe git/kitabını oku/toplantını yap
-peynir/zeytin/bal/reçel/çay/tereyağı/ekmek
-kale/savunma/forvet/savunma/top/takım/orta saha/faul/taç
b) Aşağıdaki olgu guruplarını birer uygun anahtar kelimeye bağlayınız:
-İstanbul’a 1994 yılında gittim. Otomobilimi kullandım. Yolda bir kaza oldu. Otobüsle
traktör çarpıştı. 4 kişi öldü 5 kişi yaralandı. Ölenlerden ikisi çocuktu.
-Mısırın başkenti Kahire mezarlıklar şehridir. Burada 2 milyon insan evsizdir. Mezarlar eski
inanışlara göre yer altında ev gibi düzenlenmiştir. Dolaysıyla günümüzde evsiz insanlar bu
mezarları ev edinmiştir. Mezarlarda kurutulmak üzere asılmış bir çok çamaşır görürsünüz.
-Washington D. C. ’de sokakta yaşayan insanlar vardır. Bunlar Homeless people-evsiz
insanlar olarak anılırlar. Amerika’da 2 milyon evsiz insan vardır. Bunların hepsi fakir
değildir. Bu insanlar geceleri sokağa yataklarını serer ve uyurlar. Bazıları ailelerini terk
etmişlerdir. Evsizlik orada bir kültür. Birilerine kızan evsiz olmaya karar verebiliyor. Kışın
belediye onlara yardım yapıyor. Soğukta donmamak için kanalizasyon havalandırmalarının
üzerinde yatıyorlar. Şehrin en modern sokaklarında kimse bu durumdan rahatsız olmuyor.
5. Bilgiyi Yerleşik Bilgilere Bağlayın:
Bilgiyi bellemenin en kolay yolu onu hafızada yerleşik bir başka bilgi ile ilişkilendirmektir.
Bu yapılırken aradaki bağlantının mantıklı olması şart değildir. Eğer bağlantıyı mantıklı
kurmuşsanız sol lobunuzu, mantıksız kurmuşsanız sağ lobunuzu kullanmış olursunuz. Bol
bol bağlama çalışmaları yaparak bu yeteneğinizi geliştirebilirsiniz.
a) Aşağıdaki kelime guruplarını her satırdaki ilk kelimeye mantıksız bağlayınız
-kirpi/diken/inek
-çiçek/yağmur/toprak/karınca
-kuş/daktilo/kalem/karpuz/kedi/elma/televizyon/bomba
-cam/çam/mikrofon/radyo/tren/uçak/dağ/göl/bulut
b) Aşağıdaki kelime guruplarını uygun bulduğunuz kelimeye mantıklı bağlayınız
-baş/göz/kirpik/burun/dudak/kulak/çene
-kedi/canlı/varlık/hayvan/van kedisi/tırnak
-çiçek/hasta/doktor/ilaç/hastahane/kanser/ışın tedavisi/ziyaret
-padişah/fatih Mehmet/1453/İstanbul/fetih/Bizans/ortodoks/hıristiyan/müslüman
c) Aşağıdaki bilgileri bildiğiniz bilgilere bağlayınız.
Örnek: Arkadaşınızın adı Fatih Şenel, İstanbul’u fetheden Fatih ile adaş. Soyadı sinemacı
Aydan Şenel’in soyadına benziyor. Trabzonspor’un eski kaptanı Şenol’un adı Fatih’in
soyadına benziyor.
-Beyinde 1 milyar sinir hücresi var.
-Dünyada 7 milyar insan yaşıyor.
-Dünyada saniyede 17 milyon ton su buharlaşır ve bir o kadar her saniye yağmur yağar.
-Türkiye’de 80 adet il var.
-Amerikanın 40 adet eyaleti var.
6. Diğer Belleme Tekniklerini Kullanın
a) Bilgiyi Abartın
Abartılan ve normalin dışında bir yapı kazanan bilginin hafızada kalma şansı daha
yüksektir.
b) Önemli bilgiyi çalışma başında ve sonunda alın
Okuma veya çalışma sürecinin hemen başında ve sonunda alınan bilgi orta sıralarda
alınan bilgiye göre daha kolay ve etkili yerleşir ve hatırlanır.
c) Bilgiyi farklılaştırın
Diğer bilgi türlerinden farklı bir yapı taşıyan bilginin hafızaya hatırlanabilecek şekilde
kaydolma şansı daha yüksektir.
d) Bilgiye duyularınızı katın
Bilgiyi görebilir, ona dokunabilir, onu seslendirebilirsiniz. Unutmayın: sese, dokunsallığa,
kokuya, görüntüye, tada çevrilebilen bilginin hatırlanma ihtimali çok daha yüksektir.
e) Bilgiye Duygularınızı Katın
Bilginin oluşturduğu duygusal çağrışım önemlidir. Öğrendiğiniz bilgi sizde ne tür duygular
oluşturabilir. bu duyguları araştırın ve abartın.
f) Duyuları filme çevirin.
Bilgiye duyularınızı kattıktan sonra oluşan görüntüyü filme çevirebilirsiniz. Bir hareketlilik
oluşturabilirsiniz. hareketli bilgi tak bilginin yüzlerce kopyası demektir. Kopyalar çoğaldıkça
hatırlanma hızı artar.
TANIMA ÇERÇEVESİ
Tanıma çerçevesi okuma sürecinin ikinci aşamasını oluşturmaktadır. Bu aşamada “gözler”
görevlerini bitirmişler ve bütün iş beynimize kalmıştır.
Gözlerimizle çeşitli sembollerin, karakterlerin resimlerini çekeriz. Bu resimler elektriğe
kodlanmış olarak beynimize ulaşır. Beynimiz önce bu sembolleri hafızasından tarar.
Hafızada var olan sembollerle benzerliğin yakalandığı an tanıma gerçekleşmiş olur.
Örneğin sembolünün ne anlama geldiğini düşünürken beynimiz =, ¹ , Y, F, E gibi
sembollere işaret koyacak; ama bunların hiç birinde karar veremeyecektir. Okumanın tam
bu aşaması tanıma aşamasıdır. Bundan sonra gelen kavrama aşaması ise bulunan
sembole bağlanan anlamın veya anlamların hafızadan çağrıldığı aşamadır. Yukarıdaki
karaktere bir anlam bağlamamışsanız onu tanıyabilirsiniz, yani tam olarak ne olduğunu
bilirsiniz ama onu kavrayamazsınız. Oysa bir Japon bu karakterden hareketle -watashiben-
imajını kavrayacaktır. Tanıma bölümünde iki temel amacımız vardır. Bir yandan daha
doğru tanıma diğer yandan da daha hızı tanıma yeteneğimizi arttırmamız gerekiyor.
1. Daha Doğru Tanıma
Tanımı:
Tanıma kusuru veya hatalı tanıma zihin tembelliğinin veya tam yoğunlaşamamanın bir
sonucudur. Yavaş okumalarda tanıma kusuru tam olarak belirgin değildir. Ama okuma
hızlandıkça hatalı tanıma kendini belli edecek ve okuma-kavrama süreci bundan olumsuz
etkilenecektir. Eğer çabucak gördüğünüz bir metni hatalı tanımışsanız beyniniz hatalı
tanığınız sembollere bağlı anlamları arayacak ve dolaysıyla kavrama da hatalı olacaktır.
Örneğin “çabucak camları kesti” cümlesinde geçen “cam” ile “çabucak çamları kesti”
cümlesinde geçen “çam” birbirinden çok farklıdır. “c” ile “ç” doğru ayrımlaştırılmazsa
tanıma kusuru ve dolaysıyla kavrama kusuru oluşacaktır.
Nedeni:
1. Doğru tanıma düzeyinin düşüklüğünün temel nedeni zihin tembelliğidir. Dikkat
keskinliği, değerlendirmelerde ayrıntıları hesaba katmamızı sağlar. Dikkatsiz bir zihin;
Yabacı adam geldi-----------yerine----------- yabancı adam geldi.
Kirpiklerini acımadan yaktı----------- yerine-------- kirpitlerini acımadan yaktı.
şeklinde okuyabilir. İki kelime arasındaki küçük farkı ayrımlaştıramayabilir.
2. Doğru tanımayı güçleştiren bir diğer neden de kelimelerin resimleri yoluyla çok sağlıklı
şekilde zihinde yerleşmemiş olmasıdır. Kelimelerin yazıldıkları fontlara göre oluşturdukları
belli resimler vardır. Fontlar değiştikçe kelimelerin resimlerinin yapıları değişir ve her fonta
göre yeniden okunmaları gerekir. Örneğin: istihbarat, istihbarat, istihbarat, istihbarat,
istihbarat, istihbarat
Şu halde, kelimelerin resimleri yoluyla zihinlerde iyi yerleşmesi de doğru tanımaya katkıda
bulunacak olan bir diğer faktördür.
Çözümü:
1. Eksiklikleri Ayrımlaştırın
Aşağıdaki metinde bazı kelimeler eksik yazılmıştır. Aşağıdaki metni okurken eksik
yazıldığını fark ettiğiniz kelimelerin üzerine Ö işareti koyacaksınız. Okuma bittikten sonra
çalışmanızı kontrol ederek hatalı kelimelerin ne kadarını bulabildiğinizi tespit edin.
“Yasama süeci, yasama mecliserinin kendilerine sunulan işlevin gerçekeşmesi yolunda
işlerin meclislere girişiden başlayarak komisyonardan ve genel kurulardan geçişlerini ve
nihayet süreçen çıkışlarını içeren bütün aşamarı ve bu aşamalarda işleyşe dahil olan
bütün birmleri ve işleyiş biçimlerni içerir. Yasma meclislerinin teml görevi kanun yapmak,
temsilisi oldukarı toplum adına toplumsal mekanizaları toplumun ihtiycı ve talebi
paraleinde oluşturmak olarak tanımlanablir. Bu çerçevde meclisler bir taraftan dış
faktölerle diğer taraftan da iç faktörlele iletişim içeriside olacaktır. Dış fakörler kapsamında
hükümet, devletn diğer kurumlrı, diğer devletler, devlet içindeki sivil toplum örgüleri, basın
ve bireysel olarak vatandaş düşünüleblir. İletişimin ve demokratik katılım anlayışın gelişimi
paralelde yasama meclislerile iletişim halinde olan dış birimler hem saysal olarak hem de
etkilik düzeyi bakımdan gittikçe büyümektdir. ”
2. Hataları Ayrımlaştırın
Yukarıdaki çalışmaya paralel olarak aşağıda bu defa bazı kelimeler yanlış yazılmıştır.
Yanlış yazılmış kelimeleri bulmaya çalışırken süratle okuyun veya seminer sunucunuzun
verdiği sürede metni bitirmeye çalışın. Ardından tanıma düzeyinizi kontrol edin.
“Yasama meclesleri islevlerini yerine getirirkan temelde iki tip faktor gurupunun etkişi
altınta kalırlar. Bunlardan birini yasama usüluyle ilgilidir. Meclis üyelesinin binbirlerine göne
konunlarının ne olacağı, nasıl bir iliskilenme bicimlerine sahip olacakları, görev bolümü ve
dagılımını hangi kurullara bağlı olarak gercekleştirecekleri, işleri hanği işlem akışından
hangi yollarla gecirecekleri, hangi işleri gerçekleştirmekte yükümlü oldukları gibi hususlar
yasama usulü kavramı çerrevesindedir. Prosedür veya usul hem meclis tarafından hem de
meclısle ilişkili dış guruplar tarafından kabul görmüş meşruluk aracidırlar. Yazılı veya sözlü
hükümlenden oluşan usul, çatışma ve karmaşanın engelnenmesini sağlamanın ötesinde
yasama meclislerinin çıktılarını üretebılmeleri bakınından oluşturulmak zorundıdır. ”
3. Benzerlikleri Ayrımlaştırın
Aşağıdaki metinde yan yana yazılmış iki aynı kelime gördüğünüz yere Ö işareti koyunuz.
Amacımız benzerlikler arasından aynılıkları tanıyabilmek ve böylece doğru tanıma
keskinliğimizi arttırabilmektir. Çalışma bittikten sonra özellikle aslında aynı olmayıp aynı
olduklarını zannettiğiniz kelimelere ilişkin tespitlerinizi gözden geçirin.
“Yasama meclislerinin etkileşimde etkıleşimde bulundukları diğer değir iç faktör gurubu
gunubu yasama meclislerinin idari örgütüyle ilgilidir ilgilidir. İdari örgüt ilk meclis
örneklerinde neredeyse tamamen tamamen önemsizken, bir bin başka başka tabirle ilk ikl
meclis örneklerinde araştırmaların araştırmaların yapılması, yazışmaların takibi takibi gibi
bigi hemen hemen bütün işler üyelerin üyelerin kendileri tarafından tanafından yapılırken,
meclislerin gündemlerinin günümüzün modern modern devlet sistemlerinde son zon
derece derce karmaşık hale hele gelmesi nedeniyle işlerin islerin bir bir çoğu coğu destek
personeli tarafından tanafından yapılmaya yapılmaya başlanmıştır. ”
4. Yoğunlaşma Yeteneğinizi arttırın
Doğru tanıma için yoğunlaşma yeteneğimizi geliştireceğiz. Aşağıda rakam veya harf
guruplarıyla karşılaşacaksınız. Sizden istenen belirtilen rakam veya harfleri alttaki
satırlarda doğru olarak görmeniz ve süratle işaretlemenizdir. Hiç bir taramada süreniz 15
saniyenin üzerine çıkmamalıdır. Sınıfta çalışırken, seminer yönetmeniniz bu süreyi 5
saniyeye kadar indirebilir.
a) Sırasıyla 222, 8, 4, 6 rakamlarını tarayın.
35622215421278220122202205487522203112054822209852 01120425622101120222
12089703210326022105620222241031202212456222031622 289722298751012521521
222165497
b) Sırasıyla 568, 12, 48 rakamlarını tarayın.
58897568521556852103216585125687985125681452789326
5858625685856842487987
54568485612356841231757213156841231297511256823123
4975865681023156812312568442
c) Sırasıyla 9760, 138, 97 rakamlarını tarayın.
97614519760069759760560978997609875976970697096797
60542690797609803215609760
12397609760586459760521389760521397605213813129760
532181097606512379760851
d) Sırasıyla kara, kira, uy seslerini tarayın.
kakakarakuruykarakanakatakarakerakerigeiakirauruda
rakankarakaratadararamekiramakara
mekkamerakarakuyuyaraarasarakarakkerekerakkirakara
kurunadarenenemanakarakedekarahgkarasna
e) Sırasıyla fgph, ş, ö, p seslerini tarayın.
fghpmhneafghpfgphphfgfghpkargerinfgphnehfgpheilyşa
mbcsçzfgphmakğgkufgğphlkafgphsbfgph
zssczvçöjifgtaelfgpzsezfghsatfgphzse. fghpsakfgphsv afghpzfgnpsefghrfghpgfhpgfphfghph
f) Sırasıyla iv17, 7m, iv ses veya rakamlarını tarayın.
iev13987ievadrın1iv17myv178ıv17k7491iv71tkevi17iv1
7kelmyleivon7iv17mil12iv71sbcnhatek1fiiv
217ieiv1231iv178ıgğü1iv18ivziv18iv1717ivıv17evcaii v17igezlii17vv71vi7m11iv17giv71
2. Daha Çabuk Tanıma
Tanımı:
Tanıma çabukluğu beynimizin hızıyla ilgilidir. Beynimizin aradığı kelimeyi, sembolü
bulabilme hızı çabukluğu oluşturur. Beyin, sembolleri sinirler yoluyla gözlerden aldıktan
sonra hafızada mevcut sembolleri taramaya başlar ve bulduğu her sembolle aldığı
sembolu karşılaştırır. Tam olarak aradığı sembolü bulduğunda tanıma gerçekleşir. İşte
çabukluğu bu arada geçen süre etkiler. Bazı beyinlerde bu süre daha uzun, bazılarında
daha kısadır. Bu farklılaşmanın çeşitli nedenleri vardır.
Nedenleri: Tanıma hızını etkileyen bir dizi neden arasında en yaygın olanları sıralayalım:
1. Yerleşik Görüntü Zayıflığı: Kelimeleri resim formatında doğru algılamamız ve
hafızamıza doğru yerleştirmemiz çok önemlidir. “gökdelen” kelimesini hiç zihninizde
canlandırdınız mı? Şimdi bu kelimenin yukarıdaki formatına tekrar bakın; kelimenin
uzunluğunu, ilk ve son harfini, “g” harfinin aşağıya, “k, d, l” harflerinin yukarıya uzantısını
görün. Şimdi gözlerinizi kapatıp bu kelimenin resmini tüm özellikleriyle canlandırın.
Resmini çok iyi çektiğiniz her kelime sonraki okumalarınızda çok hızlı -neredeyse ışık
hızında- tanıyabileceğiniz kelimedir. Görüntüsü zayıf yerleşmişse tanınması için beyin
daha uzun süre tarama yapmak zorunda kalacaktır.
2. Beyni Hıza Alıştırmama: Beyin hızlı kullanılabilecek halde iken onu hızlı kullanmazsak
yavaş çalışma alışkanlığını korur. Gevşek yaşayanların beyinleri de gevşek çalışacaktır.
Dolaysıyla hızlı düşünme, hızlı sonuçlara ulaşma yeteneklerinin ardında, bu tür çalışmaları
çok yapmak yatar.
3. Beyin Hızını Kösteklemek: Bir kısım çok kötü davranışlar ve yaşayış biçimleri vardır ki
ne yaparsak yapalım bunlar beynimizin çalışma hızını ciddi şekilde yavaşlatırlar. Örneğin
eğer hafif de olsa sürekli stresiniz varsa bu, düşünce akışınızı bloke eder. Bu blokajın
etkisiyle tüm çabalarınıza rağmen beyniniz yavaş çalışır. Bu bağlamda uykusuzluk, fazla
yemek(dolu mide) , oksijeni eksik ortamda yaşamak veya diyaframatik soluma
yapamamak, çok durgun ve hareketsiz yaşamak gibi tutumlar kesin olarak beynimizin
çalışma hızını köstekler. Bu tür yaşantıları olanların tek çözümü yaşantılarını
değiştirmektir.
Çözümü:
1. Eksik Harfleri Tamamlayarak Okuyun
a) Aşağıdaki kelimelerin bir kısmının yarısı alttan, bir kısmının yarısı üstten silinmiştir. Bu
kelimeleri zihninizde yerleşik resimleriyle tamamlayarak okuyacaksınız. Böylece beyniniz
eksik görüntüleri eksik halleriyle daha çabuk tanımayı öğrenecektir:
“UYKU: Uyku hayatımızda her şeyin düzene konulduğu, tamir ve tedavi edildiği son
derece önemli bir süreç olarak yaratılmıştır. Bir kaç hafta uykusuz kalmanın ölüme neden
olduğu hayvanlar üzerinde yapılan deneylerle ispat edilmiştir. Daha da ötesi insanın
yetersiz uykusu ile zihinsel güç kaybı arasında yakın bir ilişki olduğu, uykusuz kalan
insanların zihinsel çalışmalarının tamamen durduğu ve düşüncelerini hiçbir şeyin üzerinde
yoğunlaştıramadıkları ispat edilmiştir. 48 saat uykusuz bırakılan yüksek öğrenimli kişiler
ilkokul çocuklarına öğretilen matematik işlemleri yapamadıkları görülmüştür. (Hürriyet 26.
5. 1193) A. B. D. ’de 1993 yılında yapılan bir araştırma sadece düzensiz uykunun A. B. D.
ekonomisine 1993 yılı kurlarıyla verdiği zarar 360 trilyon liradır. (Bozdağ,1996,Yasama
Sürecinde. . . s. 40)
Lütfen bu bölümü önemsiz bularak geçmeyiniz. Günde 8 veya 10 saat uyuyor olabilirsiniz.
Ancak yine de bu uykunuz hiçbir işe yaramıyor olabilir. Çoğumuzun sandığının aksine
uykusuzluğun hayatımızdaki engelleyiciliği tahmin ettiğimizden de büyüktür. Oysa çoğu
zaman rahatsızlıklarımızın uykusuzluktan kaynaklandığını bilemeyiz bile.
b) Size verilen okuma penceresinin kenarını veya herhangi bir düz kenarı kullanarak
aşağıdaki satırları önce alttan sonra da üstten yarım kapatarak okuyun.
Uyku beynin dinlenme vakti sanılmamalıdır. Tersine uyku beynin vücudun dinlenme ve
tamir işiyle meşgul olduğu vakittir. Uykuda beyin değil vücut dinlenmektedir. Beynin
elektriksel yapısı üzerinde yapılan araştırmalar zihnimizin uyku esnasında en az uyanık
dönemde olduğu kadar yoğun çalıştığını göstermiştir. Aradaki tek fark gece ve gündüz
yapılan işlerin farklı olmasıdır.
İnsanoğlu üzerinde yapılmış bilimsel araştırmalar uyku üzerinde şu tespitlere ulaşmıştır:
1. İnsan her uyku seansında iki ayrı uyku türünü paylaşımlı olarak ve ihtiyaca göre uyur.
Uykumuz ya derindir ya da hafif olarak yüzeyde seyreder. Derin uyku NREM olarak
adlandırılmıştır. Bu dönemde cisimsel beden üzerindeki hücre tamirlerinin
düzenlenmesiyle ilgilenir. Gün boyunca alkol, sigara, kirli hava gibi etkiler; aşırı yorulma,
yaralanma, enfeksiyon gibi nedenler hücre ölümlerini arttırır. Ayrıca bedende her gün
normal olarak 10 milyar hücre ölümü gerçekleşir. Bedeni bir milyon katlı bir gökdelen
olarak düşünelim. Her an binlerce tuğlası birlikte çürüyüp düşmekte, gökdelenin
çökmemesi için yerlerine yenilerinin yerleştirilmesi gerekmektedir. Ancak böyle bir
çalışmanın sağlıklı gerçekleşmesi sıfır hatalı bir haberleşme ve analiz sistemini gerektirir.
İşte beynimiz NREM adı verilen derin uyku esnasında vücudun maddi tamirinin
gerçekleşmesi görevini yüklenir. ”
c) Yukarıdakine benzer çalışmaları gazete veya kitap metinlerinde sık sık tekrar edin.
Unutmayın: Eksik konumda okuyabilen, tam konumda daha hızlı okuyabilecektir.
Beyninize eksik konumla yetinmesini öğretiyorsunuz.
2. Metinleri Ters Çevirerek Okuyun
Aşağıdaki metni ters çevirin ve satırların normal akış yönünde (bu defa sağdan sola, ok ile
gösterilen yönde) okuyun. Ardından metninizi 90 derece çevirin. Satırları bu defa aşağıdan
yukarıya okuyorsunuz. Unutmayın: Farklı açılardan okuyabilen, kelimeleri farklı
konumlarda tanıyabilen, sık sık gördüğü konumlarda bir çırpıda tanıyabilir hale
gelmektedir.
“ŞEFKAT NEDİR?
Sevmek bazen uhuvvet(kardeşlik) , bazen aşk, bazen da şefkat kimliğine girer. Sevgi
çeşitleri arasında en ulvisi şüphesiz şefkattir. Şefkati tanımı itibariyle diğer Sevgi
çeşitlerinden ayıran temel özellik karşılıksız oluşu ve merhamet boyutunu kuşanmış
olmasıdır. Şefkat çok yüksek bir duygusal karakter gerektirir. Şefkat hissedişinin zirvesinde
olan insan da bu hissedişi yüzünden ya dünyanın en mesut insanı olur ya da hayati ve
yaşamayı kendisine zehir eder. Sevgi merkezli hislerin vücudun bio-kimyasal yapısında
yaptığı değişiklikleri ortaya çıkarmaya dönük bir yığın araştırma yapılmış; dar anlamda
beşeri sevginin, güven duygusunu artıran endorfin hormonu salgısını çoğalttığı, yüksek
heyecan ve sevince yol açan emphetamin salgısını körüklediği gözlenmiştir. Los Angeles
Psikiyatri Enstitüsünden Mark Gaulstan’a göre, gerçek sevgi endorfin hormonuyla teessüs
etmekte, hakiki şefkat belirmekte, bu işte özellikle örnek olarak anne-çocuk ilişkilerinin
şefkat merkezli şekillenmesinde Oxytocin maddesinin geliştirdiği “bağlılık ve sokulma”
duygusunun büyük rol oynadığı anlaşılmaktadır. (Hürriyet, 9. 2. 1993)
Mutluluk hissedişlerinin cismani bedende endorfin, emhetamin, Oxytocin gibi maddelerin
salgılanmasıyla temsil edildikleri gerçek olmakla birlikte bu tür hissedişlerin temelde ruhi
yönelimlerle yönetildiklerine ancak dışarıdan oluşturulan harici etki(hormon enjeksiyonu
gibi) yoluyla da gerçekleşebileceği söylenebilir.
Sevgi temel başlığı altında uhuvvet, aşk, şefkat gibi sevginin farklı boyutlarda
şekillenmelerinden söz ettik. Boyutu ne olursa olsun, Bediuzzaman’ın da ifade ettiği gibi,
sevgi kaynağını “kemal, lezzet ve menfaat” unsurlarından birlikte ya da tek tek alır.
Bu realiteden hareketle örneğin aşk ve şefkati karşılaştırdığımızda aşkın birçok
sınırlandırıcıyla karşılaştığını görürüz. Karşılık isteyen aşkta “lezzet ve menfaat” unsurları
devamlılık ve şiddetlenme açısından ön plana çıkarlar. Bu iki unsurun yokluğu ya da
eksikliği aşkın ölüm fermanını hazırlar. Bu yüzden uzun sürebilen özel sevgilerin temel
kaynağı aşk değil şefkattir. Çünkü aşık ya muhatabından beklediği “lezzet ve menfaat”
boyutlu karşılığı görememekte ya da bu karşılık kendi hissedişine en azından denk
gelememektedir. Oysa şefkat hissedişinde karşılık beklenmemesi bu iki sınırlandırıcıdan
gelebilecek her türlü engeli aşar. Öte landan şefkatte “merhamet” unsurunun da mevcut
olması onun sahibini başka hiçbir hissedişin yükseltemeyeceği mutluluk zirvelerine
tırmandırır. Acaba kendilerini çocuklarına duydukları şefaatte kaybeden annelerin tattıkları
mutluluk hissedişinden daha yükseklere tırmanabilenler var mıdır? Beşeri ilişkiler
çerçevesinde yoktur şüphesiz. Ancak insan şefkati sadece anne-çocuk ilişkisiyle
sınırlayarak hayatı boyunca muhtaç olduğu yüksek huzurdan mahrum olmamalıdır. Çünkü
80 yaşında ihtiyarlardan 8 günlük bebeklere kadar bütün insanlar şefkat edilmeye
muhtaçtırlar ve Rablerinin engin şefkati altında karşılıksız korunurlar. . . . . . . ” Alıntı:
Muhammed Bozdağ
3. Bilgisayar Programlarını Kullanın
a) Size verilen bilgisayar programlarından cho1. exe (hızlı görsel gösterim) programını
çalıştırın ve oku1. txt, oku2. txt, oku3. txt, okueng1. txt, okueng2. txt gibi isimler verilen
dosyaları, sabit ekrana bakarak sırasıyla 2(00) , 4(00) , 6(00) 8(00) kelime/dakika hızlarda
okuyun. Yakın benzerlik taşıyan kelimelerin farkını tanımanız bilhassa önemlidir.
Odaklanın, dikkatle okuyun.
b) cho2. exe isimli programı çalıştırın. Programda karşınıza çıkan menüden “ibareleri
tanıma” bölümünü çalıştırın. 1-2-3-4-5 kelimeden oluşan ibareler üzerinde sırasıyla
çalışmalarınızı sürdürün.
4. Plaka Okuması Yapın
Bir süre plaka okuması yapacaksınız. Dolmuş veya otobüste yolcu iken geçmekte olan
veya duran araçlara bakarak plakalarını süratle okuyabilirsiniz. Önemli nokta şudur:
Plakaları görür görmez gözlerinizi çevirmeli ve görüntüyü zihninizde canlandırmalısınız. Ne
okuduğunuzu plakalara bakarak değil, zihninizde kalan görüntüye bakarak bulmalısınız.
5. Metinlerde Kelime Arayın
a) Aşağıdaki paragrafta “eşya” kelimesini arayın:
“ÇATIRDAYAN NEDENSELLİK: Eşyanın hakikatini inceleyen en temel bilim fizik eşya
olmuştur. Fizik biliminin bulgularındaki değişim eşyanın açıklanmasına dönük felsefeleri de
otomatik olarak değiştireşşaymiştir. Newton’un 1600 lerde ortaya koyduğu nedensellik
anlayışının en önemli destekçisi olan “tabiat-atom modeli” eşya genel kabul görmüş ve üç
asır boyeşşayunca tabiatın katı, kütlesel, kesif, yer değiştirebilireşya karakterde temel
inşaat bloklarının varlığına inanılmıştıeşşay. Ancakeşya kuantum fiziğinin derinliklerdeki
incelemelerinde atom altı parçacıkların gözden kayboluşu belgelendi. eşya Bu yolda ilk
adım Werner Heisenberg tarafından atıldı. “Kesinsizlik-uncertainity” prensibiyle tanımladığı
teorisinde bir parçacık yakalanmaya çalışıldığında pozisyonu belirleniyor sonra
kaybediliyor, bir an momentumu ölçülebiliyor sonra belirsizleşiyordu. Kuaneşşaytum
mekaniği seşyaonunda bu partiküllerin gerçek fizik vücutlarının olmadığını gördü.
Newton’un bulgularının eşya tam aksine eşyanın boş eşya uzayda hareket eden katıeşya
parçacıklardan oluşeşyamadığı anlaşıldı. Tespitler araştıreşyamacıları sonunda uzayın
tamamen nabız gibi atan eşya alanlardan oluştuğu fikrine eşya götürdü. Şimdi kuantum
mekaniği parçacıklarıeşşay dalgalar veya ihtizazeşşay paketleri şeklinde alt
alanlardaneşşay yukarıya sıçramalar eşya olarak tanımlamaktadır eşya ki bu durum
Neweşşayton’un “katı madde” tanımeşşaylamasını yok etmiştireşşay.
b) Aşağıdaki paragrafta “fizik” kelimesini arayın:
Elimizfizikdeki kitabınfisik yüzey seviyesinde katı madfisikdenin gerçekfizik bir fizikeşya
vücudufizik vardır; katı ve kesin olarak maddi varlığı sürer. Ancak fizikmaddenin iç-alt
seviyesinde fizikçiler maddi gerçekliği bulamamakta, bunun yerine içerde sadece alanlar
ve dalgalar tespit edilmekte, yani “fizikhiçbir şey” bulunmaktaydı. Madde, özünde hiçbir
şey ise maddefizik yok muydufisik, biz hayal mi görüyorduk? Gerçekte “yokluk” yoktu yani
fizik dışı da olsa vücut vardı; sadece görmekfisik için hangifisik seviyede baktığımız, tabiatı
hangi seviyede ve fisikboyutta incelediğimizfizik önemliydi. Çünküfisik bir boyuttafizik
varlığı olmayanfizik bir vücutfisik diğer bir boyutta beliriyordu.
c) Aşağıdaki paragrafta “ve” kelimesini arayın:
Heisenveberg’in keşifveleriyle birlikte madevde içine doğru seyahatevler devam etti.
İçerevde değişikve alavenlar keşfedilip tanımlanıncave alanların kendileverinin bir tabanı,
en vetemel yönü, en az hareketlilikev (excitation) seviyesi, ihtizaz alanı veya boşluk
durumuve ortaya çıkıyordu. Buveradan alanların ana özünün görülmez, geçişken
(transitional) temeli, esası anlaşılmaevya başlanvemıştı. ve Bu elektromanveyetik “en az
hareketlilik durumlu alan”, atoevm altı parçacıkların yani maddi vücudun bittiği yerde
başlıyordu. Bir başka tabirle varlığın vücudu hareketlilik-tahrik(excitation) ile
açıkvelanıyordu. Bir elektron titreşimler, dalgalanmalar veya alttaki alanevların
harekveetliliği şeklinde var olabiliyordu. Araştırevmalar gösterdi ki elektronun varlığı
değişik hareket seviye ve(ya) durumunda bulunabiliyorev; veçok aktif veya sakin
olabiveliyordu. Elektronun yaşayabileceği- vücut alemde bulunabileceği değişik hareketlilik
durumlarına kesin bir vealt limit-sınır yoktu. veElektron belli bir noktanın altında iyice
sakinleşevvetiğinde vveücudunu tamaevmen kayvebediveriyor, yani
elektrovemanyetik/enerji alandan da sveıyrılıp yok oluyordu. Hareketin sıfır olduğu
noktaveda vveücut sıfır oluyordu. En az hareveketlilik durumu, elektveronun bir parçacıkve
etkisi oluşturabilmesiev için yetersiz bir dalgalanevmadan ibaretti. Temel Metin, Alıntı:
Mutelak Gerçeklik Yolunda Bilim ve Din, Köprü Dergisi, Bahar 1996, Yazan Muhammed
Bozdağ
8. Tanıma hızını arttırmaya destek olan bir diğer çalışma kelimelerin resimlerinin zihne
yerleştirilmesi için yapılacak genel sözlük okumalarıdır. Türkçe kelimelerin toplu olarak yer
aldığı bir sözlükteki kelimelere tek tek bakarak kelimeleri resimleri yoluyla zihninize
yerleştirme çalışması yapınız. Kelimelere bakarken nasıl bir şekil taşıdıklarına özellikle
dikkat edeceksiniz. Bu çalışmayı, sizi duraklattığını düşündüğünüz kelimeler üzerinde de
yapabilirsiniz. Okuduğunuz metinde bu tür kelimelerle karşılaştığınızda onları çabucak
işaretleyin. Daha sonra boş zamanlarınızda bu kelimelerin resimlerine 10 saniyelik zaman
ayırarak onları gözlemleyebilirsiniz. Bu çalışmayı sürdürürseniz resimleri hafızanıza
yerleştirmek için gerekli süreniz bir süre sonra 1-2 saniyeye kadar inecektir.
KAVRAMA ÇERCEVESİ
Okuma sürecinin tanıma aşamasını kavrama takip eder. Kavrama aşamasında beyin
sembollere bağlanan anlamları, imajları tarar ve bulur. Aşağıda bu süreç gösterilmiştir:
görülen kelime
Görülen=hafızadaki, kelime
hafızadaki, kelime=imaj
Ayı
Ayı
Resim
Görme Çerçevesi
Tanıma Çerçevesi
Kavrama Çerçevesi
Görüldüğü gibi sembollere bağladığımız anlamı veya anlamları taşıyan imajları
yakaladığımız anda kavrıyoruz. Eğer sembollerin taşıdığı görüntüleri çağıramazsak
kavrama gerçekleşemez. Kavrama en basit düzeyde bir resim, ileri düzeyde ise filmdir.
Resimleri filme dönüştüremediğimizde tam kavrama gerçekleşemez. Örneğin “Ben+
okula+ gidiyorum. ” cümlesinde “okul”, “ben” ve “gitmek eylemi” ayrı birer resimdirler.
Bunları filme dönüştürebildiğimiz an, “okula gitmekte olan ben’in” yaptığı işin film halinde
zihnimizde canlandığı andır. Kavrama yeteneğinin gelişiminde iki boyutu dikkate alacağız:
Daha doğru kavrama, daha hızlı kavrama. Bu bölümde yapacağımız çalışmaları aşağıda
özetleyelim:
Daha Doğru Kavrayabilmek İçin:
Okumadan önce inceleme yapacağız
Okumadan önce sorgulama yapacağız
Karışık kelimelerden anlam çıkartacağız
İsim-tarih-rakam-yer bilgilerine özel dikkat göstereceğiz
Farklı yazı formatlarına özel dikkat göstereceğiz
Eleştirerek, mantık bozukluklarını arayarak okuyacağız
Yakalayamadığımız anlamları tahmin edeceğiz
Metinde yer alan yön kelimelerine özel dikkat göstereceğiz
Okumadan önce okuma amacımızı belirleyeceğiz
Zihnimizi yazıların fikir planları- yazı iskeleti konusunda eğiteceğiz
Grafiklere-tablolara özel dikkat göstereceğiz
Daha Hızlı Kavrayabilmek İçin:
Kelime dağarcığımızı geliştireceğiz
İmaj çağırabilme yeteneğimizi geliştireceğiz
Çok okuyacağız
Beynimizi hızlandıran süper sağlık kurallarına uyacağız
A. Daha Doğru Kavrama
Tanımı: Daha doğru kavrama verilen mesajda geçen doğru resmin veya filmin aslına daha
yakın olarak zihinde canlandırılmasıdır. Aldığımız tüm mesajları her zaman yüzde yüz
doğru kavramamız yani verilen mesajı aynen algılamamız kesinlikle mümkün değildir. Her
zaman verilen mesajla bizim algılamalarımız arasında bazı farklılıklar oluşmaktadır. Bizim
yapmamız gereken bu farklılaşmaları, sapmaları asgariye indirmektir. Kavrama yanılgısı
özellikle mecazların kullanıldığı anlatımlarda oluşur. Olayı tam ve somut ifadelerle anlatan
metinlerde kavrama hatası asgariye iner. Aşağıdaki örneklerde verilen mesajlarla,
gerçekleşen kavramaları karşılaştıralım. Bu örnekler doğru kavramanın anlamını daha iyi
açacaktır:
Söz: “Şimdi o tilkiyi hatırlıyorum. ”
Kavranan: O hayvanat bahçesindeki tilkiyi hatırlıyor. Ormanda giderken bir tilki görmüştü;
o tilkiyi hatırlıyor. Ben kitap okurken bir tilki resmi görmüştüm, tıpkı onun gibi bir hayvanı
hatırlıyor. Tilki gibi kurnaz bir adam vardı; galiba öyle bir adamı kast ediyor.
Söz: “Uçarak buraya gelin” dedi.
Kavranan: Bizim kuş gibi uçmamızı istedi. Bizim uçağa binip uçakla gitmemizi istedi.
Bizim koşa koşa gitmemizi istedi. Galiba orada acil bir durum var hemen oraya gitmemiz
gerekiyor.
Hatalı Kavramanın Nedeni: Yukarıda görüldüğü gibi kavrama biçimleri kişilerin zihinlerinde
oluşan çağrışımlara göre çok fazla farklılaşabiliyor. Önemli olan, kişilerin kullandıkları
kelimelerin anlam çerçevelerinin doğru bilinmesi ve bu çerçevelerin kaçırılmadan sağlıklı
şekilde birleştirilmesidir. Kavrama bu yönüyle bir resim bulmacanın parçalarını
birleştirmeye benzemektedir. Kavrama doğruluğunun bozulmasının nedeni bazı mesajların
kaçırılması veya alınan mesajların zihin tarafından doğru yerlerine yerleştirilememesidir.
Bu yönüyle hatalı kavramanın bir çok nedeni vardır. Dikkat kopması, çağrışımın getirdiği
bazı kelimelerin kattığı renkler, bakış açısı, neyin arandığı, neyin kişinin değer yargıları
arasında önemli veya önemsiz olduğu gibi bir çok faktör vardır. Bunlar devreye girerler ve
orijinal mesajın kimliğini değişik renklere boyarlar. Okuma sırasında pek çok bilgi
gözümüzden kaçar. Bir ayrıntıyı kaçırdığımızda o ayrıntıyla ilişkili bir başka bilgiyi eksik
kavramış oluruz. dolaysıyla aldığımız bilgi düzeyini en yüksek düzeye çıkarmak
zorundayız. Dikkat: Ne kadar yavaş ve ayrıntılı okursanız okuyun dikkatinizi aralıksız
olarak koruyamadığınızdan bilginin önemli bir kısmını kaçırmaya mahkumsunuz. Okuma
hızının artması kavrama doğruluğunu olumlu etkiler. Bununla birlikte okuma sırasında
daha fazla ayrıntıyı yakalayabilmek için bazı egzersizleri yapmak zorundayız. Ayrıca
okuma esnasında bazı tutum ve düşünme biçimlerini alışkanlık haline getirmemiz gerekir.
Aşağıda verilen bir dizi çalışma kavrama doğruluğunu azami düzeye çıkartmakta bize
yardımcı olmayı amaçlamıştır. Yapacağımız çalışmalar şunlardır:
Çözümü:
1. Okumadan Önce İnceleme Çalışması Yapın
Etkili okuma 5 aşamadan oluşur. Bunların ikisi etkin kavrama için okuma öncesi ve ikisi de
etkin belleme için okuma sonrasıdır. Bu kural bir bütün olarak söyle ifade edilir: İngilizce
kelimeleriyle; Survey, Question, Read, Remember, Repeat; Türkçe kelimeleriyle; İncele,
Sorgula, Oku, Hatırla, Tekrarla. . .
İnceleme aşaması soru sorabilmeye temel olabilecek tespitlere ulaşmamızı sağlar. Kitap
okuyacaksınız: yazarını, kitabın adını, yayınevini, yayın yılını inceliyorsunuz. Ardından
içindekiler, önsöz, son söz bölümlerini okuyorsunuz. Bu arada varsa kitabın her
bölümünün sonundaki özetleri okuyorsunuz; tüm sayfaları çevirerek her bölümde
yazılanların genel görünümünü inceliyorsunuz. 300 sayfalık normal ebatlarda bir kitap için
gerekli asgari inceleme süresi 30 dakika olabilmelidir. Hatta İngiliz yazar Rowntree bu
konuda daha da ileri giderek bir saatte okunacak kitabın 30 dakika incelenmesi gerektiğini
ileri sürmektedir. Aşağıdaki çalışmaları yapalım:
a) Şu anda elinizde olan kitabı inceleyin: Kitabın adını, yayıncısını, konusunu, bölümlerini,
bölüm alt başlıklarını, bölüm özetlerini, sayfalarda koyu yazılıp dikkatinizi çekmeye çalışan
cümleleri okuyun. Kitabın her bölümünü ayrı ayrı zihninizde canlandırın. Hangi bölüm kaç
sayfa? Kitap bir bütün olarak içindekiler bölümü açısından zihninizde nasıl görünüyor?
Kitabı bir bütün olarak zihninizde görünceye kadar bu çalışmayı yapın.
b) İnceleme çalışmasını seminerde size verilen test metinlerini okumadan önce bu
metinler üzerinde uygulayın. Metnin başlığını okuyun. Varsa alt başlıklarını, koyu yazılmış
kelime veya cümleleri okuyun. Yazı kaç sahife, paragraflar nasıl ayrılmış? Yazının
içindekileri henüz tam olarak anlamasanız da yazının genel bir görünümü zihninizde oluştu
mu?
c) Benzer çalışmaları kendi kitaplarınızda, gazete okumalarınızda okuyun. Unutmayın, her
zaman önce başlıklar, vurgulanan cümleler, varsa özetler okunmalı ve yazının tamamı
görülmelidir. Seminer sunucunuz getireceğiniz kitaplarda bu çalışmayı yaparken size
yardımcı olacaktır.
2. Okumadan Önce Sorgulama Çalışması Yapın
İncelerken edineceğiniz bilgilere dayalı olarak devamlı sorular soracaksınız. Şurası
kesindir; cevap bulmamızı garanti eden sır soru sormuş olmamızdır. Okumadan önce ne
kadar çok soru sorabilirseniz, okuduktan sonra o kadar çok cevap alırsınız. Sorularınız ne
kadar anlamlı, önemli ve derinse, cevaplar da o kadar anlamlı, önemli ve derin olacaktır.
Sürekli sormak suretiyle sorabilme yeteneğimizi geliştirebiliriz.
Herhangi bir kitap okuyacaksınız: Yazarını tanıyor musunuz? Yazar, konusu hakkında ne
kadar güvenilir olabilir? Yayınevi ne tür eserler yayınlıyor, ciddiyet derecesi nedir? Yayın
tarihine göre bilgiler ne derece taze olabilir?
Kitabın konusu nedir? Olay hangi açıdan sınırlandırılmaktadır ve anlatılmaktadır? Anlatılan
konuda neler biliyorsunuz? Bildiklerinizi ne zaman nasıl öğrendiniz? Bildiklerinizle kitabın
konusu arasında nasıl ilişki kurabilirsiniz? Kitabın bölümleri arasındaki bağ ne derece
mantıklı ve bu bağlar ne derece kitabın adına bağlanabiliyor? Kitabın hangi bölümü ne
işinize yarayacak? Hangi bölümde muhtemelen ne anlatılmaktadır?
Bunlara benzer yüzlerce soru sorabilmelisiniz. Bu aşamanın en önemli yanı sistemli
çalışmanın kapısını açmasıdır. Unutmayalım: Dimmet, “Sistemli düşünmeyi alışanlık
haline getirmedikçe tahsilin hiç bir kıymeti yoktur” der. Sistemli düşünmek sistemli
çalışmakla mümkündür. Bu çerçevede birinci bölümde vurgulanan çalışmaları yeniden
yapın.
Bu defa incelerken öğrendiklerinizi soruya dönüştürün. Örneğin kitabın adı: Hızlı ve Etkin
Okuma. İncelerken bunu gördünüz. Şimdi soruyorsunuz: “Hızlı okuma nedir? Nasıl hızlı
okunur? Ne kadar hızlı okuyabiliriz? Hepimiz hızlı okuyabilir miyiz? Hızlı okursak bu,
derslerimizi nasıl etkiler? Hızlı okumanın zekaya etkisi var mıdır? Zeka düzeyi okuma
hızını etkiler mi? Hızlı okuma gözlerle mi yapılır? Hızlı okuyabilmek için beynimizi
eğitmemiz gerekecek mi? Bu nasıl olacak? Etkin okuma nedir? Hızlı okumadan farkı
nedir? Etkin okursak daha iyi kavrayabilir miyiz? Bu kitapta anlatılanlara güvenebilir miyiz?
Hızlı okuma ve etkin okuma bir arada olabilir mi? Kitabın hangi bölümleri hızlı okumayı,
hangi bölümleri etkin okumayı anlatıyor? Bu iki bölüm ayrı ayrı mı, yoksa bir bütün
içerisinde mi anlatılıyor?” Gördüğünüz gibi “hızlı, etkin” kelimelerinden yola çıkarak bir çok
soru sorduk. Bu soruları katlayabilirsiniz. Eğer bu soruları sorarak okuyorsanız kavrama
düzeyiniz inanılmaz şekilde artar. Çünkü tam okurken beyniniz bu sorulara otomatik olarak
cevap aramaktadır. Cevabı bulduğunda ise hemen beyninizde bir ışık çakmaktadır.
Okuyarak daha çok öğrenebilmenin en kestirme yolu, diğer tüm teknikler bir yana burada
verdiğimiz incemele sorgulama çalışmalarının okumadan önce mutlaka yapılmasıdır.
3. Karışık Kelimelerden Anlam Çıkarın
Beynimiz anlamlara ulaşmak için kelimeleri belli bir sıraya koymak zorundadır. Bu
sıralama işleminde tecrübesiz olan bir beyin kavramak için daha fazla süreye ihtiyaç
duyacak ve muhtemelen sıralamayı eksik yapacaktır. Karışık sırada aldığımız kelimeleri
kullanarak beynimizi bu konuda eğitebiliriz. Karışık sırada alınan kelimelere anlam
verebilen ve doğruya yakın anlam çıkarabilen bir beyin, kelimeleri düzgün sırada aldığında
anlamı çok daha doğru çıkaracak ve kavrama hızlanmış olacaktır. Bu çerçevede aşağıdaki
alıştırmaları yapalım. Her bir örneği çabucak tamamlamaya çalışın.
a) Dörtten az kelime kullanalım:
a) işledi, kızartıcı, yüz, suç
b) odur, ne, insan, düşünüyorsa
c) arttırır, durmak, hikmeti, aç
d) kalkanların, dünya, erken, malıdır
e) kalbi, güler, neşelendirir, yüz
f) kalbi, güler, neşelendirir, yüz
g) sahibini, öfke, çökertir, önce
h) biz de, döner, döneriz, dünya
ı) ilim, biriktirmektir, öğrenmek, ışık
i) kalbe,kalpten, konuşur, sevgi
b) Dörtten fazla kelime kullanalım:
a) insanı, değil, yokluğudur, çokluğu, yılların, ihtiyarlatan, ideal
b) öldürür, yıllar, buruşturur, ruhu, fakat, cildi, idealsizlik
c) çalışırlar, ve, başarılı, içinde, insanlar, bulundukları, o, yaşar, zamanı, zamanda
d) olamaz, insan, bir, önceden, hiç, planlamasını, bir, zaman, yapmayan, önde
e) inanmışlardır, tüm, tarihteki, yaptıklarına, adamlar, büyük
f) için, demektir, varsa, besleniyor, gelecek, hedefimiz, planlarımız
g) kendi, durduğu, insanın, düşünceleridir, üreten, davranışlarını, zihninde, taşıyıp
h) durur, stres, akışımızı, bloke,düşünce, eder, zihnimiz
ı) çekinir,ve, aşırı, başından, insan, olan, aklı, yemek, uyumaktan
i) her, yardımcı, hastalıklar, gelişimine, zaman, olurlar, ruhumuzun
c) Kelime alternatifleri arasından seçim yapalım:
a) Okuma. . . . . . . . . . . bir göz. . . . . . . . . . . beyin . . . . . . . .
1. hem de 2. etkinliği 3. etkinliğidir 4. aşinalığı 5. hem
b) . . . . . . . . . . insan . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . insandır.
1. küçük 2. hedefsiz 3. başarılı 4. hedefi 5. belirli
c) . . . . . . . . . . bir dahi . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . çalışın.
1. biz de 2. siz de 3. ne var ki 4. yeter ki 5. olabilirsiniz
d) İnsanlar . . . . . . . . . . şeyde çok . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . sıhhat
ve . . . . . . . . . . . . . . . .
1. bir 2. aldanıyorlar 3. iki 4. bu 5. bunlar 6. boş vakittir 7. yararlı vakittir
e) Nereye . . . . . . . . . bilen . . . . . . . . . yol vermek . . . . . . dünya . . . . . . . . çekilir.
1. bir yana 2. önüne 3. için 4. yoluyla 5. kişiye 6. kişiliği 7. gideceğini 8. geleceğini
f) Allah’ın . . . . eserlerine . . . . . . . . . , yeryüzünü . . . . . . . . . . , . . . . . . . . . . . . . sonra
diriltiyor.
1. gazap 2. şaşınız ki 3. bakınız ki 4. nasıl 5. rahmet 6. yeşerdikten 7. öldükten
g) İnsan . . . . . . . . . . kalacaktır. Sermayesi çok . . . . . Öyleyse onu . . . . . kullanmalıdır.
Yoksa . . . . heba . . . . . . .
1. ahırette 2. bu dünyada 3. çok uzun 4. çok az 5. boldur 6. sınırlıdır 7. rasgele 8. dikkatli
9. malları 10. ömrü 11. olur 12. çürür
h) . . . . . . . . . . insanlar . . . . . . büyük görürler. Burunları bir karış . . . . . yaşarlar. . .
onları . . . .
1. bütün 2. bazı 3. diğerlerini 4. kendilerini 5. yerde 6. havada 7. bu durum 8. küçültür
ı) Hızlı . . . . . yeteneğine . . . . insan, hayatını . . . . yaşar, . . . . meşguliyetlerle
zamanını . . . . etmez.
1. karamsar 2. heba 3. önemli 4. gereksiz 5. bomboş 6. dolu7. okuma 8. yürüme9. sahip
olan
i) Çalışmayı . . haline . . insanlar ne . . insanlardır. Oysa . . . insanlar kendilerine . . .
ediyorlar.
1. alışkanlık 2. disiplin 3. oluşturan 4. getiren 5. gülünç 6. çalışkan 7. tembel 8. büyük 9.
yazık
d) Aşağıdaki metinde kelimelerin yerleri karıştırılmıştır. Normal hızınızda okuyun ve
normal hızınızda kavramaya çalışın:
“çoğu Erdoğan Özdemir aştı sonunda sıkıntıları dünyevi. çocuğu Güzel bir, hayatı tertemiz
aile ve mutlu bir vardı. önüne Dünyevi açılmıştı refah. olarak öğretim başlamak Bir
üniversitede görevlisi çalışmaya üzereydi. iki aylık gittiği üzere Askerliğini yapmak Burdur’a
beri alamamıştım süreden kendisinden bir haber. askerliğini tezkere Sonunda kısa dönem
bitirerek aldı. Ailesine sevincini dünya kavuşmanın tattığı o tezkeresinin günde hayatının
bilemezdi kendisine verileceğini. Hangimiz günümüzde en sevinçli ebedi saadet
mekanlarına başlayacağını yolculuğumuzun bilebiliriz?” M. Bozdağ
Okuma bitti,şimdi geriye dönmeden şu sorulara cevap verin: Yazıda adı geçen kimdi?
Dünyevi sıkıntıları devam ediyor mu? Üniversitede çalışmaya başladı mı? Bu üniversitenin
adı belli mi? Burdur’a niye gitti? Askerliğini uzun dönem mi yaptı? Ailesine kavuştu mu?
Yaşıyor mu?
e) Aşağıdaki metinde kelimelerin yerleri tersine çevrilmiştir. Zihninizden onları
normal konumlarına taşıyın ve anlayın:
“yolcudur bir İnsan. sefer-i imtihandır uzun bir geçer sırattan haşirden berzahtan kabirden,
dünyadan, rahm-ı maderden, alem-i ervahtan, Yolculuk ise. ” etmelidir telakki asker
muvazzaf gidecek bir çabuk dünyadan kendisini İnsan. götürebildi bir şey dünyaya ait kim
insanlardan veren dünyaya kalbini bütün uğrunda etmek. Elde
kuranlardanım hayalini refahın dünyevi ve ailenin bir mutlu zenginliğin Ben de,. gelmez acı
ona ayrılması bizden Onun. doluyuz hüznüyle ayrılığın bir boğulduğumuz hasretiyle biz
Ama. çırpınıyordu altında ayaklarımın hayallerim fani bütün çırpındığım uğrunda bendim
ve ölen duyduğumda Haberini.
dostları en candan Onun. müydünüz düşünmüş hiç bir sonu için böyle Siz onun?
düşündünüz mü için Kendiniz? düşünmemiştim Ben. ahiret değeriyle ve bütün dünya
değersizliğiyle bütün İşte yüzünde bakmayan aleme ebedi.
Okuma bitti. Şimdi şu sorulara cevap verelim: Yolcu olan kimdir? Yolculuk nerelerden
geçer? Dünyadan bir şey götüren kimdi? yazar sevinçli mi? Yazar böyle ölmeyi dünündü
mü? Dünya değerli mi? İmtihan yeri neresi?
4. İsim-Tarih-Yer-Rakam Odaklı Okuyun
Tüm metinlerin en önemli noktaları “kim, nerede, ne zaman, ne kadar” sorularının
cevaplarıdır. Bu soruların cevaplarını vermeyen bilginin neredeyse hiç bir değeri yoktur,
eksik ve dolaysıyla yanlış bilgidir. En etkin kavrama bu soruları maksimum düzeyde
cevaplandıran kavramadır. Esasen metindeki diğer ayrıntıların çoğu ve zaman harcayarak
okuduğunuz pek çok cümle derhal unutulup gidecektir. Şu iki cümleye bakın: “Maliye
Bakanı vergilerin artacağını söyledi” “Maliye Bakanı Abdüllatif Şener 1. 1. 1996 tarihinden
itibaren Tekel ürünlerinden alınan bütün vergilerin %1 artacağını söyledi”. Yukarıdaki
metinde kavrama yoğunluğu açısından odaklandığınız kelimeler, hafızanızda kalacak olan
bilginin yapısını da belirleyecektir. Eğer ikinci cümlede, olayın 1996 yılbaşından itibaren
gerçekleşeceği kavranmamışsa, sözün bir asır önce gerçekleşebilmesi muhtemel hale
gelir. Eğer %1 rakamı kavranmamışsa, birileri veya siz bu rakamın % 50 olabileceğini
düşünebilirsiniz. Vergi artışının Tekel ürünlerine mahsus olduğu kavranmamışsa, tüm
ürünler bu kapsama dahil edilebilir. Görüldüğü üzere boş bırakılan kısımların
tamamlanması için binlerce anlam alternatifleri oluşturulabilmektedir ki bu durumda
aslında kavranan bilginin hiç bir kıymeti kalmamaktadır. Bu nedenle metinlerde bilhassa
isim, tarih, rakam ve olay yeri bilgilerine özellikle dikkat etmeli ve bu yolla kavrama
doğruluğu düzeyimizi arttırmalıyız.
a) Aşağıdaki metinde dikkat edilecek bilgiler gösterilmiştir. Bu çerçevede okuyunuz:
Yıl 1986, bir kış mevsiminde arkadaşım Yaşar Okuyan ve İbrahim Avşar ile birlikte
Kastamonu’ya doğru yola çıktık. Ilgaz dağlarına doğru yaklaştığımızda kışın şiddetli
soğuğunda bembeyaz kesilmiş tepelerde beyaz çarşaflara bürünmüş dev çam ağaçlarıyla
karşılaştık. Söğütlü Köyü yakınlarından geçerken bir trafik kazasına rast geldik. Saat
yanılmıyorsam 22. 00 civarıydı. Akşamın karanlığında olanlar yeterince net olarak
seçilemiyordu. Görebildiğim kadarıyla bir taksi yokuş aşağı giderken kamyonun arkasına
çarpmış ve altına girmişti. Taksiden feryatlar yükseliyordu. İki kişinin taksinin arka
kapılarını açıp çıkmaya çalıştığını gördüm. Taksinin ön tarafı kamyonun altında iyice
ezilmişti. Bu olay bana bizdeki trafik kazalarının yoğunluğunu hatırlattı. Her gün Türkiye’nin
yollarında ortalama 15 kişi ölüyor. Bir bu kadar da yaralanıyor. Bu dehşetli bir vahşet.
Uzatmayalım elimizden gelen yardımı yaptık. Şükür ki bu sefer ölen yoktu. Sadece
yaralananlar vardı. Taksideki adı Salih gedik olan şoför ile yanında oturan eşi Nermin
Gedik kırılan camların yüzlerini parçalaması nedeniyle yaralanmışlardı.
Sorular: Olayın konusu nedir? Olay hangi yıl gerçekleşti? Nerede gerçekleşti? Hangi
mevsimdi? Ölen var mıydı? Hangi köyün yakınlarında? Ölümler nerede oluyor? Kaç kişi
hangi zaman periyodunda ölüyor? Kaç kişi yaralandı? Adları nedir? Kaç kişi yolculuğa
çıkmıştı? Adları belli mi? Hangi araçlar çarpıştı?
b) Normal okumalarınızda isim, tarih, olay yeri ve rakam bilgilerinin altını çiziniz. Bir süre
devam edeceğiniz bu çalışma bu tür bilgilere özel önem vermenizi alt şuurunuza
öğretecektir. Aşağıdaki metinde isim, tarih, rakam, olay yeri bilgilerinin altını çiziniz:
“HAKKI DEDE
ANKARA (Zaman) - Milli Eğitim Bakanlığı, 'Bilgisayar Deneme Okullarının
Yaygınlaştırılması Projesi' ile 'Uzaktan ve Bilgisayar Ortamlı Eğitim Projesi 'adı altında 2
ayrı proje başlattı. 2 milyar 475 milyon 688 bin dolara mal olacak birinci projenin 240
milyon 128 bin dolarını Türk Hükümeti karşılarken 2 milyar 235 milyon 560 bin doları dış
kaynaklı kredi olarak temin edilecek.
Bilgisayar Ortamlı Eğitim Projesi ise 4 milyar 247 milyon 687 bin doları Türk Hükümeti
katkısı, 2 milyar 738 milyon 680 bin doları dış kaynaklı kredi olmak üzere 6 milyar 986
milyon 376 bin dolara mal olacak. İki proje toplam 8 milyar 681 milyon 936 bin dolara mal
olacak. Projelerle yakından ilgilenen yerli ve yabancı şirketler hazırladıkları teklif paketlerini
hükümet ve Milli Eğitim Bakanlığı'nın ilgili birimlerine sunmaya başladılar. Kullanılacak dış
kaynaklı krediler dolayısıyla uluslararası ihalelere açık olacak projelerle Microsoft, Apple,
Intel gibi dünya çapındaki bilgisayar devlerinin de ilgilendiği ileri sürülüyor. Söz konusu
projeler ile okul öncesi, ilköğretim ve ortaöğretim kurumlarında bilgisayarlı eğitime
geçilmesi ve her öğrenciye bir bilgisayar kazandırılması planlanıyor. Ancak bilgisayar
teknolojisinin hızla değiştiğini dile getiren uzmanlar, devlet eliyle gerçekleştirilerek toplu
bilgisayar alımlarının ülkeyi bilgisayar çöplüğü haline getireceğine dikkat çekiyorlar.
NOT: aynı çalışmayı gazete veya kitap okumalarınızda kendinizi tatmin edici düzeye
gelinceye kadar yapın.
5. Farklı Yazı Formatlarına Dikkat Edin
Benzer olanlar arasında farklı olan fark edilebildiğinden daha etkin kavranmakta ve
bellenmektedir. Bu durum da kavrama doğruluğu düzeyini etkilemektedir. Yazarlar çoğu
zaman okuyucularına yardımcı olmak için metinlerinde özel ve farklı formatlar kullanırlar.
Eğer normal bir metinde koyu, italik, altı çizili veya “tırnak içinde” yazılmış kelimeler
görülüyorsa bunların özellikle hazırlanmış olduğunun bilincinde olunmalıdır. Okuma
esnasında tam o kelimelere özel bir ilgi gösterilmeli, en önemli anlam vurguları o
kelimelerde aranmalıdır. Aşağıdaki metinde böyle bir çalışma yapılmıştır.
a) Dikkat etmemiz beklenen kelime veya ibarelere özel ilgi göstererek okuyalım:
Bu insanları anlamak çok güç. “Amerika’da” yapılan bir araştırmayla insanların dikkatini
çeken konuların tespiti amaçlandı. Araştırma sonucunda insanların kesin dikkatini çeken
hususlar şöyle tespit edildi: Şiddet, zenginlik, sağlık, şöhret ve cinsellik. Bu beş unsurun
her birinin yer aldığı bir “film” ürettiğinizde gişe rekorları kırabilirsiniz. Bu yüzden filmlerde
cinsellik, cinayet, sağlık sorunları, zenginlik hep bir arada işlenmektedir.
“1994” yılında bir “film” seyretmiştim. Adı Holywood Kaplanları idi. Filmi seyrettirmek için
bütün cezbedici unsurlar kullanılmıştı. Acaba bu cazibenin insanlara bir faydası var mı?
Hayır. İngiliz Arnold Beneth’in “Günün 24 Saatini Yaşamak” adlı kitabı okuyunca bunu
daha iyi anladım. Hayal ülkesine dalıp kendimizi aldatmaktan başka bir işe yaramıyor
yaptığımız. Tembel insanları hayat tatmin etmiyor ve sinema ekranlarına yansıtılan hayalle
kendilerini tatmin etmeye çalışıyorlar. Sonuçta tatminsizlik artıyor. Sonuçta kaçınılmaz
olarak bir bunalım kuşağı doğuyor. Emin olun televizyon olmasa bir çok insan günlük
bunalımları arasında boğulacaktır. 100 yıl önce televizyon mu vardı? Televizyon bütün
hayatı kuşatıyor ama suç ve intihar da her geçen gün katlanarak artıyor.
b) Kitap veya gazete okumalarınızda zihninizin özellikle dikkat etmesini istediğiniz bu tür
metinleri tarayınız. Özel ve farklı formatlı kelimelerin altlarını çiziniz.
4. Eleştirin, Mantık Bozukluklarını Bulun
Aktif zihin metin içeriğini daha yoğun ve doğru kavramaktadır. Zihin aktivitesini arttıran en
önemli faktörlerden biri eleştirebilme ve mantıksal ilişkileri yakalayabilme yeteneğidir.
Okuma bir imajinasyon sürecidir. Okuyucunun zihninde bir dizi film oluşur. Eğer kişi roman
okur gibi kendini kaybed

Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
01 Kas 2017

Galileo
ROMA’DAKİ FLORANSA BÜYÜKELÇİLİĞİ SARAYI

(Galileo’nun öğrencileri haber beklemekte, bir köşede Virginia diz çökmüş dua etmektedir.)

K.KEŞİŞ :
Papa görüşme isteğini kabul etmemiş.
Artık bilimsel tartışmalar bitti demek.

FEDERZONİ :
Son umudu Papa’daydı.
Yıllar önce Roma’da kardinalken,
“Bize gereklisin sen” demişti Barberini.
Doğru çıktı. Ellerinde şimdi.

ANDREA :
Öldürecekler onu. Kitabı yarım kalacak. Discorsi hiç bitmeyecek.

FEDERZONİ :
(Kaçamak bir bakışla) Öyle mi diyorsun?

ANDREA :
Dediğinden dönmeyeceğine göre. (sessizlik)

K.KEŞİŞ :
Uykusu kaçınca insanın, önemsiz ayrıntılara takılıyor kafası. Dün gece hep düşündüm: sürekli cebinde taşıdığı o ufak kanıtlama
taşı şimdi yanında mıdır acaba?

FEDERZONİ :
Götürüleceği yerde, insanın üstünde
cebi olmaz.

ANDREA :
(Bağırarak) Yapamazlar, göze almazlar bunu. Yapsalar bile, ölür de dönmez sözünden, “Gerçeği bilmeyen sadece aptaldır, ama bilip de yalandır diyen düpedüz alçaktır.”
demişti bir gün.

FEDERZONİ :
Bende inanmıyorum sözünden döneceğine; zaten dönerse hiç görmeyeyim, öleyim”
daha iyi. Ne var ki güçlü olan onlar.

ANDREA :
Zorbalıkla elde edilmeyecek şeyler de vardır.

FEDERZONİ :
Kimbilir, vardır belki.

K.KEŞİŞ :
(Yumuşak)
Tam yirmi üç gün oldu bugün, içeri gireli. Görebilmek için gözlerini verdi bu adam. (Sessizlik)

ANDREA :
(Virginia’yı göstererek)
Sözünden dönsün diye dua ediyor.

FEDERZONİ :
Bırak kızı. Onunla konuştuklarından bu
yana aklı başında değil.
Floransa’dan, günah çıkardığı papazı getirmişler. (Floransa Dukası’nın sarayında Galileo’yu izlerken gördüğümüz adam gelir.)

ADAM :
Bay Galileo biraz sonra burada olacak.
Bir yatak gerekebilir.

FEDERZONİ :
Bıraktılar mı?

ADAM :
Biraz sonra Engizisyon Mahkemesi önünde sözünden dönmesi bekleniyor.
Saat tam beşte San Marko kilisesinin
büyük çanı çalacak ve Bay Galilei’nin açıklaması kamuya duyurulacak.

ANDREA :
İnanmıyorum.

ADAM :
Yollar kalabalık. Onun için arka taraftan, bahçe kapısından getirecekler buraya. (Gider.)

ANDREA :
(Birden bağırarak)
Ay da dünya gibidir, kendi ışığı yoktur. Venüs’ün de kendi ışığı yoktur.
Dünya gibi, o da, güneşin çevresinde döner. Jüpiter’in dört uydusu vardır.
Çevresinde dönerler.
Yıldızlar kristal bir kubbeye çakılı değildir. Güneş evrenin merkezidir, olduğu yerde durur. Dünya merkez değildir, kımıldamadan
durmaz yerinde.
Bütün bunları o gösterdi bize.

K.KEŞİŞ :
Gözle görülen gerçek de zorbalıkla
yok edilemez. (Sessizlik)

FEDERZONİ :
(Bahçedeki güneş saatini bakar.)
Saat beş
(Virginia daha yüksek sesle dua eder.)

ANDREA :
Bekleyemeyeceğim artık.
Gerçeği boğazlayıp öldürüyorlar!
(Elleriyle kulaklarını tıkar.
Küçük Keşiş de tıkar.
Ama çan sesi duyulmaz.
Virginia’nın dua mırıltısıyla dolu bir
aradan sonra Federzoni başını “Hayır” anlamına sallar. Ötekiler ellerini indirirler.

FEDERZONİ :
(Boğuk bir sesle)
Çan çalmıyor. Beşi üç geçti.

ANDREA :
Direniyor.

K.KEŞİŞ :
Dönmüyor sözünden.

FEDERZONİ :
Dönmüyor. Ne mutlu bize, ne mutlu! (Birbirlerine sarılırlar. Çok sevinçlidirler.)

ANDREA :
Demek zorbalıkla olmuyormuş.
Bazı şeylere güç yetmiyormuş.
Demek aptallık alt edilebilirmiş, dokunulmazlığı yokmuş.
İnsanoğlu ölümden korkmuyormuş demek.

FEDERZONİ :
İşte şimdi gerçekten başladı bilim çağı. Doğum saatini yaşıyoruz.
Düşünün, ya dönseydi sözünden.

K.KEŞİŞ :
Bir şey söylemedim, ama çok korkuyordum. İnançsızın biriymişim.

ANDREA :
Ben biliyordum.

FEDERZONİ :
Gün doğarken gece karanlığı çökmüş
gibi olacaktı.

ANDREA :
Sanki dağ kalkmış da:
Ben denizim, demiş gibi.

K.KEŞİŞ :
(Diz çöker, ağlayarak)
Tanrı’m, şükürler olsun.

ANDREA :
Ama her şey değişti bugün.
Ezilen insanoğlu başını kaldırıp
“Yaşaya bilirim artık” diyecek.
Ne çok şey kazanılıyor bir tek insanın
dikilip “Hayır” demesiyle.
(Tam bu sırada San Marko kilisesinin çanı çalmaya başlar. Hepsi donmuş gibi kalırlar.)

VİRGİNİA :
(Ayağa kalkar)
San Marko’nun çanı! Kurtuldu!
(Sokaktan Galileo’nun demecini
okuyan tellalın sesi duyulur. )

SES :
Ben, Galileo Galilei, Floransa’da matematik
ve fizik öğretmeni, bugüne kadar söylediklerimin doğru olmadığını açıklarım. Güneşin evrenin merkezi olup yerinden kımıldamadığı, dünyanın merkez olmayıp güneşin çevresinde döndüğü düşüncesi bütünüyle yanlış ve dine aykırıdır.
Bu ve bunun gibi yanlış ve Kutsal Kilisenin öğretisine karşı olan her düşünceyi tüm yüreğimle, inançla ve içtenlikle lanetliyorum. (Sahne kararır)
(Aydınlandığında çan çalmaktadır daha, sonra kesilir. Virginia gitmiştir.
Galileo’nun öğrencileri oradadır.)

ANDREA :
(Kahramanları olmayan ülkeye yazıklar olsun! (Galileo girer. duruşma onu bütünüyle değiştirmiş, tanınmaz hale gelmiştir. Andrea’nın sözünü duymuştur.
Birkaç saniye eşikte durur,
ona selam vermelerini bekler.
İçeridekiler yüz çevirir ondan.
Galileo iyi görmediği için ağır aksak yürür,
öne gelir, bir iskemle bulur, oturur.)

ANDREA :
Görmek istemiyorum yüzünü.
Söyleyin gitsin buradan.

FEDERZONİ :
Toparla kendini.

ANDREA :
(Galileo’ya bağırarak)
Şarap fıçısı! Obur herif!
Kurtardın mı tatlı canını?
Yazıklar olsun!
(Oturur) Ben iyi değilim.

GALİLEO :
(Soğukkanlı) Bir bardak su verin şuna.
(Keşiş koşar, dışardan bir bardak su getirir. Ötekiler Galileo’yla ilgilenmezler.
Galileo uzaktan gelen tellalın sesini dinler.)

ANDREA :
Yardım ederseniz yürüyebilirim.
(Yardım ederek kapıya götürürler.
Kapıdan çıkarken Galileo konuşur.)

GALİLEO :
Hayır. Kahramanlara gerek duyan
ülkeye yazıklar olsun.

Galilei'nin Yaşamı, Bertolt BrechtGalilei'nin Yaşamı, Bertolt Brecht