• Güzel görünüm, kahkahalar, oyunlar, ıvır zıvır ve sevimlilikler ; derin denizin köpüğü ve köpüğün altında artık kendimize değil, türe ait olduğumuz SİYAH BİR DÜNYA......
  • Günümüzde, geleneksel toplumlar bunalım içindedir. Bu toplumlarda zihni yapı, maddi ve manevi görünüm, akla göre değil, dogmalarla oluşturulmuştur. Zihin yapısı, özgür değildir. Bu toplumlarda insanın ana düşüncesi, öbür dünya, ahiret düşüncesidir. Felaketleri tevekkülle karşılar. güçlüklerin baskısını alın yazısı sayar, kabullenir. Güçlü idarecilerin sömürüsüne boyun eğer. -Suat Sinanoğlu
    Sanırım eğitim ve öğretimde hümanistçi bir devrim gerekiyor!
  • "Yazara (Bertolt Brecht) göre, inancı bir dünya iktidarının odak noktası kılmak, bu iktidarın yasal dayanağı diye Tanrı'yı göstermek, böylece de Tanrı'ya kutsal kitapların hiçbirinde öngörülmemiş bir korkutucu görünüm, bir cezalandırıcı kimliği vermek, belki de en katıksız inançsızlık ve tanrıtanımazlıktır."
    Ahmet Cemal
    Sayfa 95 - Can Yayınları
  • Doğan Göçmen:

    HEGELCİ DİYALEKTİĞİN TEMEL YASALARI VE KAYNAKLARI (BİR): HERAKLEITOS

    I. GİRİŞ
    Hegel’in modern felsefe tarihine en büyük katkısı, ansiklopedik yaklaşımıyla ve bilgisiyle neredeyse tüm modern felsefeyi, Antikçağda Aristoteles’in kendi döneminin felsefesini sentezlediği gibi modern felsefeyi sentezlemenin yanında diyalektiği bir felsefe kuramı olarak yeniden temellendirmiş olmasında yatar. Onun bir bütün olarak felsefeye bu büyük katkısı felsefeyi kendi çağında bilimsel olarak temellendirme çabasına denk gelmektedir. Bunu yaparken genel olarak klasik Avrupa felsefesinin ve özel olarak da klasik Alman Felsefesinin ortaya attığı sorulara yanıt bulmaya çalışmaktadır. Kant Saf Aklın Eleştirisi’nde diyalektiği görünüşte olanın mantığı, yani aslında görünümü kavramaya çalışırken yanılsamaya götüren mantık olarak tanımlar. Buna karşı Hegel diyalektiğin bilimsel bir mantık olabileceğini ve hakikati tüm çelişkileriyle kavrayabileceğini, hatta hakikati tüm çelişkileriyle kavrayabilecek tek mantık kuramı olduğunu göstermek istemektedir. Bunu yaparken başvurduğu en önemli kaynaklardan birisi antik Yunan düşüncesidir.

    II. HEGEL'İN KAYANAĞI OLARAK HERAKLEITOS
    Mitolojik düşünme de dâhil olmak üzere tüm Antik Yunan düşünce tarihi diyalektik düşünme üzerine kurulmuştur. Fakat diyalektiği bilinçli evrensel bir yöntem olarak doğaya, topluma ve düşünceye (logosa) aynı zamanda uygulayan Herakleitos’tur. Hegel, Herakleitos’tan bize ne kaldıysa, hepsini Mantık Bilimi’ne yedirdim, der. Böylece Herakleitos’tan kalan her şey Mantık Bilimi’ne şekil ve içerik kazandırmıştır. Herakleitos’tan bize kalan yalnızca birkaç on (130’a yakın) fragmandan daha fazla değildir. Dolayısıyla Herakleitos’un Hegel’in mantık kuramına çok fazla etki etmiş olamayacağı kanısına kapılmak çok yanlış olacaktır. Herakleitos diyalektiğin neredeyse tüm yasalarını en azından bir düşünce olarak formüle etmiş ve kavramlaştırmaya çalışmıştır. Nedir öyleyse Herakleitos’a göre diyalektiğin temel yasaları?

    III. ÖN BELİRLEME: DÜNYANIN BİLİNEBİLİRLİLİĞİ, GÜNLÜK BİLİNÇ VE BİLİMSEL BİLİNÇ
    Herakleitos’a göre dünyanın açıklanması ve buna uygun olarak da bir dünya tasarımı ortaya koyabilmek için kendimizi her şeyden günlük anlayıştan kurtarmamız gerekmektedir ve dünyaya günlük bilinç ile değil, diyalektik bilinç ile bakmamız gerekmektedir. Çelişkilerle dolu dünyanın bir tasarımının ortaya konması ancak diyalektik bakış ile mümkündür. Antik Yunan felsefesinin klasik döneminde, yani Atina’da ve daha sonra Helenist dönemde, özellikle Stoacılar tarafından açıkça her şeye evrensel temel olarak alınan bu diyalektik kuramdır. Herakleitos diyalektiği nasıl temellendirmiştir?
    Herakleitos’a göre bilimsel yaklaşım, tikelliği mutlaklaştıran (bugün “metafiziksel” dediğimiz) yaklaşımdan farklı olarak (ki bu yaklaşım günlük bilince ve günlük bakışa denk gelmektedir) “geneli”, yani özsel olanı gören ve kavrayandır. Bilimsel yaklaşım, yani diyalektik yaklaşıma göre “her bir tekil olanı kendi doğasına/özüne ilişkin çözümlemek” gerektirmektedir. Zira logos “evreni yönetmektedir”. Günlük bilinç ve anlayışla hareket edenler “tam olarak uykuda unuttukları gibi uyanıkken yaptıklarını kavrayamazlar”. Zira günlük bilinç ve anlayışla yaşayanlar evrene hükmede logostan ayrılırlar. Böylece onlara gözlerinin önünde olanlar “yabancıymış” gibi gelir. Bu insanlar “varken” sanki “yokturdurlar”. Günlük bilinç ve anlayışla yaşayanlar ve bakanlar “karşılaştıkları şeyleri ( kendilerine açıklansa bile –DG) anlamıyorlar”, çünkü onlar anlamayı ve anlamanın zorunlu olarak içerdiği kavramayı “özel kavrayış” olarak alırlar. Oysa herhangi bir şeyi kavramak, onu özüyle kavramaya denk gelmektedir. Öz ve yüzeye hep olduğundan farklı yansıyan özsel hareket ve değişim kendisini kendiliğinden göstermez. Özü ve özel hareketi ve değişimi görmek, akıl emeği gerektirir. Bir şeyi özüyle kavramak ise kendi “özel kavrayışını” aşıp, kendi durduğun yerden sanki bütün bir insanlığı temsil ediyormuş gibi bütün bir insanlığın gözüyle bakabilmeyi şart koşmaktadır.

    IV. DÜNYANIN BİLİNEBİLİRLİLİĞİ VE FİLOZOFUN AHLAKİ TUTUMU
    Filozof, bilgiçlik taslayarak, sayısız bilgi parçalarını zihnine yığarak, çokbilmişlik yaparak, kitle kuyrukçuluğu yaparak bilge olamaz. Nasıl ki empirik bilgi yığılması insana şeylerin ve meselelerin özünün bilgisini getirmeyeceği gibi, duyusallık da insanı, gerçeği kavramak anlamına gelen meselenin özüne götürmez. Zira gerçek anlamda “kavrayışa sahip olmak, genel olan bir şeydir”. Bu kavrayışa sahip olmak için “gözler ve kulaklar” yetmemektedir. Gerçeğin bilgisi diye kendilerini basit bir şekilde gözlerinin gördüğüne ve kulaklarının duyduğuna dayandıranların gözlerinin önündekini göremez, kulağının dibindekini duyamaz. Gözün filozofça görmesi ve filozofça duyabilmesi için zihnin filozofça düzenlenmiş olması gerekir: “İnsanlar için gözler ve kulaklar kötü tanıklardır, eğer onlar anlama yetisinden yoksun ruhlara sahiplerse”. Öyleyse duyuların filozofça algılayabilmesi için, filozofça kavrayan eğitilmiş bir zihne ihtiyaç vardır. Filozofça gören göz neyi nasıl görmeli? Bilgece duyan kulak neyi nasıl duymalı? Bir filozofun burnu koku alırken kokuları neye göre ayrıştırmalı? Dokumuzun bizi yanıltmaması için dış dünyamızdan algıladığı şeyleri filozofça sınıflandırabilmesi için ne yapmalı? İşte Herakleitos’un bu sorulara yanıtı onun doğanın, toplumun, duygu ve düşüncenin işleyiş tarzı olan diyalektiği aynı zamanda bütün hakikatin kavranış dizgesi olarak kurmasında yatmaktadır.
    Herakleitos’a göre epistemolojik öznenin her şeyden dünyayı bilebileceği gibi kendi kendisini de bilebileceğinden hareket etmesi gerekmektedir. Zira kendini bilme kapasitesi her insana verilmiştir ve insanın kendisini veya dünyayı bilmesi, insanın kendi kendisine danışmasıyla olmaktadır. Bu epistemolojik ilkeyi temel edinmeden herhangi bir biçimde felsefe yapmaya kalkmak, yani dünyayı kavramaya çalışmak anlamsız bir uğraş olacaktır(33, 40, 97).

    V. DÜNYA EZELDEN BERİ VARDIR, VAR OLMAKTADIR VE VAR OLACAKTIR
    Dünyayı, yani doğayı, evreni, toplumu ve düşünceyi bilimsel olarak kurgulayabilmek için dünyanın ezelden beri var olduğundan ve olduğundan ve olacağından hareket etmek gerekmektedir. Bu, dünyanın ontolojik olarak kurgulanabilmesi ve epistemolojik olarak kavranabilmesi için olmazsa olmaz bir koşuldur. Herakleitos burada tüm Antikçağ Yunan düşüncesinin hemen herkes için bağlayıcı bir ilkesini dile getirmektedir. Dünya “ne insanlardan biri tarafından ne de tanrıların biri tarafından yaratılmıştır”. Tersine “o her daim vardı, var ve var olacaktır”. Bu tabi aynı zamanda “tüm şeylerin verili düzeni (kosmos -DG)” için de geçerlidir. Tanrıyı (veya Tanrıları) idareci olarak değil de yaratıcı olarak kavrarsak, verili düzenin başka türlü de yaratılmış olabileceğinden ve tabi sürekli değiştirilebileceğinden de hareket etmemiz gerekir ki, bu, ontolojik bir kurgunun olanaklılığını yadsıyacağı gibi epistemolojik bir kuramın mümkünlüğüne de ters düşecektir(62).

    VI. ÇOKLUKTA BİRLİK
    Yukarıda diyalektiği felsefi bir kuram olarak kurabilmenin bazı önkoşullarına dikkat çektikten sonra şimdi Herakleitos’un diyalektiğin temel yasalarını nasıl tanımladığına yakından bakabiliriz. Herakleitos’a göre, yani evrenin mantığının nesnel olarak kavranışına göre “her şey birdir”. Herakleitos bununla diyalektiğin temel yasası olan “çoklukta birlik” ilkesine işaret eder ki, bu, modern felsefenin de, Descartes’ta olduğu gibi Hobbes’ta da temel ve çıkış noktasıdır. Diyalektiğin bu yasasına göre evrende verili olan çoğunluğun birliğinden hareket etmeden herhangi kalıcı bir düzenden hareket etmek de mümkün olmayacaktır. Bu durumda herhangi bir ontolojik ve epistemolojik çaba içine girmenin bir anlamı olmayacaktır. Bunu en iyi bilenlerden birisi Kant’tır. Zira bütün sistemini üzerine kurduğu ve çokluğun birliğini sağlayan “aslında-şey” bilinemese bile orada olması gerekmektedir. Zira çokluğun birliği ilkesinden hareket etmeden görünüm dünyasına, yani fenomenolojik dünyaya ilişkin herhangi basit bir bilgi iddiasında bulunmak bile mümkün olmayacaktır. Yirminci yüzyıl fenomenolojik hareketinin bugün bile nüfuz etmekte zorlandığı çoklukta birlik ilkesinin geriplanında yatan temel düşünce budur(41).

    VII. ZITLARIN BİRLİĞİ
    Herakleitos’un temellendirmeye çalıştığı diyalektiğin diğer temel yasası zıtların birliği ilkesidir. Her şey ancak kendi zıddıyla beraber düşünüldüğü zaman kavranabilir. Örneğin Hesiodos’u, herkes tarafından en çok bilen olarak kabul edilse de, gündüzü ve geceyi bilmediği için eleştirmektedir. Zira gündüz ve gece birbirinin zıddı olsalar da bir birlik ve bütünlük oluşturmaktadırlar (17). Herakleitos’un burada vurgulamaya çalıştığı neredeyse kendiliğinden anlaşılır, çünkü “gündüz” ve “gece” kavramlarını günlük dilde bile “gün” kavramı altında düşünülmektedir. Herakleitos’tan kalan fragmanlarından birisi daha uzun ve açıklayıcıdır. Söz konusu fragmanda Herakleitos “Tanrı” (θεòς), yani genel yasa ve düzen, “gündüz-gece, kış-yaz, savaş-barış, doyma-açlık – hepsi karşıtlıklardır, anlam budur”(45). Herakleitos burada elbette dünyanın, yani doğanın ve toplumun ontolojik şekillenimine ilişkin bir iddiada bulunuyor. Bunu daha soyut kavramlarla şöyle de ifade ediyor Herakleitos: “Bağıntılar, bütünlükler ve bütünlük olmayanlar, biraraya gelenler-birbirinden ayrılanlar, ortak ses çıkaranlar-ayrı ses çıkaranlar; böylelikle birden hepsi olduğu gibi tümünden birlik”(46). Bir sonraki fragmanda Herakleitos evrensel bir ilke olarak şöyle formüle ediyor: “Biraraya gelen ve birbirinden ayrılan karşıt olan en güzel armoni”(47) İşte, Herakleitos insanların burada söz konusu olan zıtların birliği ilkesini günlük bilinç ile kavramakta zorlandıklarını belirtiyor. Oysa, “ayrışan” aynı zamanda “uyuşan”dır: “Kendisini sürekli yenileyen armoni”(49).

    VIII. HAREKETİN, DÖNÜŞÜMÜN VE DEĞİŞİMİN DİYALEKTİĞİ
    Varlığın kendisini zıtların birliği, eş deyişle özdeş olan ile özdeş olmayanın birliği olarak sürekli yenileyen bir armoni olduğuna dair ontolojik kurguyu benzer fakat aynı zamanda farklı kavramlarla betimlediği başka bir fragmanda Herakleitos bir şeyin kendi zıddına geçişini ve dönüşümünü imleyen kavramla (metapesonta) çalışıyor. Buna göre “canlı ve ölü”, “uyanık ve uyuyor olma”, “genç ve yaşlı” olma aynı şeydir, yani özdeş olmayanların özdeşliğidir. Zira “bu diğerine dönüşüyor ve diğeri buna dönüşüyor”(67). Burada Herakleitos Hegel’de en gelişmiş bir şekilde ifadesini bulan süreç, nicel-nitel, yadsımanın yadsıması ve tabi dolayım diyalektiğini aynı zamanda formüle ediyor. Belki daha da önemlisi, Herakleitos bu fragmanda diyalektik hareket yasasını içkin çelişki olarak belirliyor. Birşeyin kendi zıddına dönüşümü ve kendi zıddı oluşu onun kendi kendisini kendi içinden hareket ettirmesi sonucu olmaktadır.
    Görüldüğü gibi Herakleitos Hegelci diyalektik kuramın ihmal edilen en önemli ve en verimli antik Yunan kaynaklarından birisidir.Doğan GÖÇMEN
  • Cioran, “Hiçliğin görünüm mertebesine bile layık olmayan şeyler olduğunu anladığınızda, artık kurtarılmaya ihtiyacınız olmuyor, kurtuluyorsunuz ve ebediyen keyifsiz oluyorsunuz.” Yine ülkesini terk edip Paris’te yaşamayı tercih edenlerden Samuel Beckett de varoluşun boşluğundan aynı şekilde etkilenmişti. Becket kozmosun bize karşı neden kayıtsız olduğunu öğrenmek istiyordu. Neden onun bu kadar önemsiz bir parçasıydık? Neden bir dünya vardı ki?