• SUNU
    1920 sonlarından başlayarak, TÜRK SOLU Faşizmin dünya için ne menem bir musibet olduğunu dilinde tüy bitmemecesine anlatmağa çalışmıştır, olanakların kısıtlığına karşın. Nazım başta olmak üzre Türk sosyalistleri irili, ufaklı dergilerde, yaprakçalarda, ve en kahramancası Tan gazetesinde Faşizm denen mereti kalemleriyle neşterlemişlerdir. Ama bunların içinde bir tanesi 1943 gençliğini temelden sarsmıştır. O da: Sabahattin Ali çevirisiyle Akba Kitapevinden çıkan Fontamara romanı. Bizim de o zaman yoksul bir köylü ülkesi olduğumuz için midir nedir, Faşizmi Apeninlerin yoksulun yoksulu köylüleri gözüyle görmek gözlerimizi büsbütün açmıştı ...
    Kitap 1966'da Toplum yayınları arasında dost Remzi İnanç yönetiminde yeniden bastırılmışsa da hak ettiği ilgiyi
    görmemişti. Varan üçe başarılar.. lgnazio Silone Sabahattin Bey'in de belirttiği gibi içinden yetiştiği yöre halkının çilesini baştacı etmiş, o uğurda sürgünlere katlanmış bir yazardır. Bundan sonraki işleri nedense sulanmaya başlamış ve sonunda Andre Gide, Spender, Koestler gibi yazarlarla Komünist aleyhtarları kafilesine katılmıştır.
    Faşizmi bizlere sergilemek için Sabahattin Bey'in cıvıl cıvıl gözleriyle, sekmez sezgisiyle seçtiği bu kitap, zaten mütegallibe sultası altında inleyen bir köylülüğün Faşizmden de nasibini alınca nasıl direnç bilincini devşirdiğini anlatır. Bu süreç, bizdeki köy romanlarından farklı olarak, adeta bir sinematografik bir hızla denkleştirmiştir, ama köylü davranışlarını saf dışı kılmadan, köylülüğün kendine özgü anlatım biçimlerini ve tepkilerini gelberi ederek. Bu başarı dilde yöresel ağza kaçmadan düz ağızla elde edilmiştir. Adeta bambaşka bir yaşam biçimi, Faşizmin dağdağası içine mancınıkla fırlatılmış gibidir. İlk şaşkınlıkların sonunda hayretten bilince ve güzelim bir gazeteye dönüşüşü onun için o kadar anlamlı gözükmektedir.
    Sabahattin Bey örnek bir çeviri çıkarmıştır ortaya. Beş on eskimiş sözcüğü saymazsak araya giren onca yıla karşın yepyeni bir dil vardır karşımızda. Her yapıtında olduğu gibi Fontamara'da da tam bir usta vardır önümüzde.
    Ey sevgili usta, toprağın memleket topraklarınca bol olsun ...
    Can Yücel


    ESERİN MÜELLİFİ HAKKINDA
    lgnazio Silone, bugünkü hür İtalyan edebiyatının en kuvvetli simalarından biridir. Millletinin mukadderatına
    karşı gösterdiği candan alaka yüzünden, İtalya'dan çıkmaya mecbur edilmiş, İsviçre'de yerleşmiştir. Gençliği Cenup İtalya'daki köylüler arasında geçmiş, kısır topraktan ekmeklerini tırnaklarıyla söküp alan bu insanların kahramanca mücadelesi onun kafasında silinmez izler bırakmıştır. İlk yazılarıyla birlikte yurdunun çalışan insanları için mücadeleye başlamış, fakat faşist rejimin takibatına uğramıştır.
    İsviçre' de, yurdundan uzakta olduğu halde, savaşmaktan vazgeçmemiş, yeni eserler vererek, İtalyan milletinin ıstıraplarını dünyaya duyurmaya çalışmıştır. Eserleri Fransızca'ya, İngilizce'ye, daha birçok dillere hemen çevrilmiş ve muharririne, büyük bir şöhret temin etmiştir. İtalya'nın dışında ilk neşrettiği edebi eser, Türk okuyucularına
    sunduğumuz Fontamara romanıdır. 1933 senesinde İsviçre'de ve Almanca olarak neşredilen bu eser, Orta Apeninlerdeki Abruz dağları mıntıkasındaki fakir köylülerin, soyguncu memurlar ve halkçılığı hedef tutmayan bir rejimle mücadelesini, tüyleri ürperten bir realizmle tasvir etmektedir. Bundan sonra Ekmek ve Şarap, Kar Altındaki Tohum, adlı romanları çıkmış, fakat ne yazık ki bilhassa bu son romanıyla, muharrir daha ziyade mistik bir dünya görüşüne sapmaya başlamıştır.
    Muharririn başkaca, Paris'e Yolculuk diye bir hikaye kitabı, Faşizm adlı bir etüdü Diktatörler Mektebi adlı, yarı
    roman; yarı hiciv bir eseri vardır.
    Sabahattin Ali




    ÖNSÖZ
    Burada anlatmak istediğim şeyler, bir sene evvel, Fontamara'da geçmişti. Fontamara, Cenup İtalya'daki Marsika havalisinin en fakir, en geri köyüdür. Suyu boşaltılmış Fucino gölünün şimal tarafında, taşlı bir tepenin üzerinde, köhne bir kilisenin etrafında yüz kadar zavallı kulübe ... Hepsi birer katlı, hepsi biçimsiz, havanın tesiriyle kararmış, yağmur ve rüzgardan hırpalanmış, damları kiremit ve türlü türlü kırık dökük şeylerle
    üstünkörü örtülü. Bu evlerin çoğunda bir tek delik var: Hem pencere, hem baca işini gören kapı. İçeride doğru dürüst bir döşeme yok, duvarları ise rutubet içinde; burada insanlar oturur, uyur, yemek yerler; erkekler nesil üretir, kadınlar çocuk doğururlar; burada domuzlar, eşekler, keçiler ve tavuklar hep birlikte yaşarlar.
    Eğer bir takım acayip şeyler geçmeseydi, Fontamara hakkında, sahiden, söylenecek fazla bir söz yoktu. Ömrümün ilk yirmi senesini Fontamara'da geçirdim. Bunun hakkında da söylenecek fazla bir söz yok. Yirmi sene aynı gök, aynı toprak, aynı yağmur, aynı ,kar, aynı evler, aynı kilise, aynı bayramlar, aynı yemek, aynı sefalet... Atalardan
    dedelere, dedelerden babalara, babalardan çocuklara geçip gelen bir sefalet... Dünyanın ebedi dönüşü, zamanın yürüyüşü ve tabiatın değişimi içinde, insan, hayvan ve toprağın hayatı... Önce ekim gelir, sonra ayrık köklemek, sonra bağ budamak, sonra kükürt saçmak, sonra mahsul kaldırmak, nihayet bağ bozumu, daha sonra? Yeni baştan: Ekim, ayrık, köklemek, bağ budamak, kükürt saçmak, mahsul kaldırmak, nihayet bağ bozumu ...
    Hep aynı şey, aynı değişmesi imkansız şey, her zaman...
    Seneler geçer, seneler birbiri üstüne yığılır, gençler ihtiyar olur, ihtiyarlar ölür, ve insanlar eker, ayrık kökler, bağ budar, kükürt saçar, mahsul kaldırır ve bağ bozar. Peki sonra?
    Başka ne var?
    Yine aynı şey. Daha sonra? Daima aynı şey! Her sene bir evvelki gibi, her mevsim bir evvelki gibi, her nesil bir evvelki gibidir.
    Yağmur zamanlarında aile işlerine bakılır. Yani herkes birbiriyle uğraşır. Fontamara'da birbiriyle hısım olmayan iki
    aile yoktur. Zaten küçük yerlerde çok kere herkes birbiriyle hısımdır. Herkesin menfaati birbirine bağlıdır. Bunun için de herkes birbirine girer. Bunlar hep aynı nizalardır, nesilden nesile kalan, bitip tükenmez davalar, bitip tükenmez masraflarla, herhangi bir çitin kime ait olduğunu ortaya çıkarmağa çalışan bir tip tükenmez nizalar. Çit yanıp kül olur, ama kavganın ateşi sürer gider. Burada her şey zaruretlere bağlıdır. İnsan bir ayda 20
    soldi biriktirir, ertesi ay 30, yaz sonunda hatta 100 soldi biriktirebilir; bu da on iki ayda 30 liret kadar tutar. Fakat bu sırada bir hastalığı, yahut buna benzer başka bir felaket çıkagelir ve insan on senede biriktirdiğini harcayıverir. Haydi yeni baştan: Ayda 20 soldi, 30 soldi, 100 soldi. Bunun arkasından tekrar aynı şey. Ova yerlerde birçok şeyler değişir, Fontamara'da hiçbir şey değişmez. Toprak fakir, verimsiz ve taşlıdır. Bu birazcık arazi de parçalara bölünmüş, ipoteklere boğulmuştur. Hiçbir köylünün birkaç hektardan fazla tarlası yoktur.
    Fucino gölünün kurutulması son seksen senede öyle bir hararet yükselmesi doğurmuştur ki, bu yüzden etraftaki tepelerin bütün ziraati bozulmuş, zeytin ağaçları tamamen mahvolmuştur, üzümler hastalanmış, tam olgun hale gelmeleri pek seyrekleşmiştir. Bağları Aralık sonunda, ilk kardan evvel bozmak gerekmekte ve bu üzümlerden buruk, limon gibi ekşi bir şarap çıkmaktadır. Bu şarabı yapan fakir köylüler, eninde sonunda onu kendileri içmeye mecbur olurlar. Bugün İtalya'nın en mümbit mıntıkaları arasında sayılan Fucino gölünün kurutulmuş toprağı, bu kadar büyük bir fukaralığı gideremiyor, çünkü buradan çikan bitip tükenmez zenginlikler oldukları yerde kalmayıp şehre akıyor. Roma civarında ve Toscana'daki muazzam arazisi ile birlikte, Fucino gölünün 14.000 hektarı da, Prens Torlonia adında birinin malıdır. Bu adam, geçen asır başlarında bir Fransız alayı ile birlikte Roma'ya gelip yerleşen, Torlogne adında Aveniyalı birinin soyundandı. Bu adam Roma'da önce harp ve sulh, sonra tuz, sonra 1848 harb'ı sonra bunun peşinden gelen sulh, sonra 1859 harb'ı, sonra Bourbon'lar ve bunların yıkılışı üzerine işler çevirmişti. 1860'dan sonra, bir Napoli-Fransız-İspanyol şirketinin düşük hisse senetlerini ele geçirmeğe muvaffak olmuştu. Napoli kralının bu şirkete verdiği bir hakka göre, Torlonia, kurutulan topraklardan 90
    sene müddetle faydalanabilecekti. Fakat Piemonte sülalesine yaptığı siyasi hizmetlere karşılık, bu verimli topraklar kendisine ebedi mülk olarak bırakıldı; önce dük, sonra da prens rütbeleriyle taltif edildi.
    Bahsettiğimiz "Prens Torlonia"nın, emlakini muhafaza için hususi bir muhafız teşkilatı vardır. 60 kilometre uzunluğunda bir hendek, muazzam çiftliğinin etrafını çevrelemektedir. Buraya girmek için, geceleri yukarı çekilen, asma köprülerden geçmek lazımdır. Hiç kimsenin, bu geniş ovada kulübe yahut ev yapmağa hakkı yoktur.
    Burada 10.000 kadar "Cafone" çalışır. Bunlar köylünün en fakir kısmıdır.<*> "Prens Torlonia" dedikleri adam arazisirıi o civardaki avukatlara, doktorlara, noterlere, muallimlere ve zengin köylülere kiralamıştır. Bunlar da toprakları ya ortakçıya verirler, yahut da daha fakir köylüleri gündelikçi olarak tutup kendileri işletirler. Bunun için ovanın kenarlarındaki büyücek kasabalarda her sabah bir ırgat pazarı kurulur, Torlonia'nın ortakçıları burada her gün yeni işçiler tutarlar. Irgatlar, iş yerlerine gitmek için 5 kilometreden 12 kilometreye kadar yol yürümeye mecbur olurlar.

    Torlonia'nın her sene Fucino'dan elde ettiği muazzam servet, köylülerin sefaleti ile apaçık bir tezat halindedir:
    15.000 ton şeker pancarı, 15.000 ton hububat, her çeşitten 500 ton sebze... Fucino'nun pancarları Avrupa'nın en mühim şeker fabrikalarından biri tarafından işlenir. Fakat şeker, onu yetiştiren köylüler için, ancak paskalya çöreğinde tadılan nadir bir nimet olmakta devam eder: Fucino'nun hemen bütün ekini şehre gider, orada bundan francala, çörek ve küçük pastalar yapılır, ve şehirlilerin köpekleri ile kedileri bile bunlardan yer. Fakat bunu yetiştiren köylüler, senenin büyük bir kısmında mısırla yaşarlar. Çünkü aldıkları, ancak açlıktan ölmeyecek
    kadar bir paradır. Öyle bir para ki, onları yaşatmaz, süründürür. Evvelce birçokları Amerika'ya hicret ederlerdi. Harpten evvel Fontamaralılar Arjantin'e, Brezilya'ya bile gidip bahtlarını deniyorlardı. Muvaffak olanlar dönerler, fakat artık Fontamara'da değil, biriktirdikleri paralarla daha fazla kazanmak ihtimali olan, o civardaki köylerden birinde yerleşirlerdi. Muvaffak olamayanlar ise köylerine dönüp tekrar eski, hayvanlar gibi vurdumduymaz hayatlarına başlarlardı. Fakat, denizlerin ötesinde bıraktıkları hayat, kaybolmuş bir cennetin rüyası gibi, içlerinde yerleşir kalırdı. Geçen senenin birkaç haftası içinde Fontamara'da olup biten şeyler, birçok senelerden beri donup kalmış olan hayatı tekrar harekete getirdi.
    Gazeteler önce bundan hiç bahsetmediler. Ta birçok aylar geçtikten sonra İtalya'da ve İtalya'nın dışında rivayetler dolaşmağa başladı. Fontamara, hiçbir coğrafya haritasında bulunmayan bir köy, birdenbire birçok münakaşaların mevzuu, İtalya'nın büyük bir kısmının, bilhassa Cenup İtalya'nın bir sembolü oluverdi.
    Burası hakkındaki rivayetler başlangıçta bana hayal mahsulü, imkansız, uydurulmuş, ve bilinmez sebeplerle bu ücra, gözden ırak köye yakıştırılmış şeyler gibi geldi. Doğrudan doğruya bir haber almak için yaptığım bütün teşebbüsler neticesiz kaldı. Fakat günün birinde, gece geç vakit evime dönerken, kapının önünde üç uyku sersemi köylünün uzanıp yattığını gördüm. İkisi erkek, biri kadındı. Paltolarından ve keten heybelerinden, bunların Fontamaralı olduklarını derhal fark ettim. Ben geldiğim zaman doğruldular ve havagazı lambasının ışığı altında yüzlerini de seçtim. Hakikaten Fontamaralı idiler. Uzun boylu, zayıf, iri bir ihtiyar ... Hareketleri ağır ve
    geniş... Kırışık içindeki yüzü yer yer sakallı... Arkasında, gölgede, karısı ile oğlu... İçeri girdiler, oturdular, anlatmağa başladılar. Önce ihtiyar konuştu. Sonra karısı; sonra yine ihtiyar, sonra yeni baştan karısı, sonra ihtiyar, sonra oğlu; en son yine ihtiyar konuştu. İhtiyarın sözleri bittiği zaman sabah olmağa başlamıştı.
    Onların söyledikleri bu kitapta yazılıdır. Burada iki noktayı aydınlatmak lazım. Birincisi: Anlattıklarım,
    okuyucunun Cenup İtalya hakkında şimdiye kadar hayalinde yaşattığı hoş manzaralı levha ile apaçık bir tezat teşkil edecektir. Kitaplarda burası mes'ut, bahtiyar bir ülke olarak gösterilir: Köylü neşeli şarkılar mırıldanarak işine gider, genç kızlar güzel elbiselerini giyip koro halinde türküler söylerler, yakındaki ormanda da bülbüller şakır. Ama Fontamara'da hayat hiç de böyle değildir. Bu hikayede halk bilgisi arayanlar, boşuna ararlar. Fontamaralıların giyinişinden bir kelimeyle bile bahsedilmez. İçinde halk tabiri olarak bir tek kelime bile yoktur.
    Fontamara'da orman yoktur: Dağlar, Apeninlerin büyük bir kısmı gibi, çirkin ve keldir. Pek az kuş bulunur. Bülbül
    olmadığı gibi, halk dilinde bu kuş için bir ad da mevcut değildir. Köylüler şarkı söylemezler ne koro ile, ne yalnız,
    hatta ne de sarhoş oldukları zaman; hele işe giderken şarkı söylemek akıllarına bile gelmez. O zaman sadece söverler; onları, sevinç veya kızgınlık gibi büyük bir duygu sardı mı, hemen sövmeye başlarlar. Ama bunu yaparken bile muhayyileleri pek işlemez. Bildikleri evliyalardan bir ikisini ele alıp, hep aynı kelimelerle onlara lanetler savururlar. Benim çocukluğumda Fontamara'da şarkı söyleyen bir tek kişi vardı, o da bir ayakkabıcı idi. Bir tek şarkı söylerdi, ilk Habeş harbinin başlangıcına dair şöyle başlayan bir şarkı:
    "Ey Baldissera, sakın
    Kara derililere güvenme!"

    Her Allahın günü, sabah akşam, yıldan yıla garipleşen ve incelen bir sesten bu şarkıyı dinleye dinleye, Fontamara çocukları, bu "Generale Baldissera"nın, kabadayılığı, dalgınlığı ve havailiği yüzünden, kara derililerle başına bir iş açmasından sahiden korkar olmuşlardı. Bu kara derili tehlikesinin çoktan geçmiş olduğunu pek geç öğrendik.
    İkinci nokta da dile ait: Kimse Fontamaralıların İtalyanca konuştuğunu sanmamalı. İtalyanca bizim için mekteplerde öğrenilen Latince, Fransızca, yahut Esperanto gibi bir şeydir. Bu dil bizim için yabancı, ölü bir dildir; kelimeleri ve bünyesi, 'bizimle, bizim hayatımız, hareketlerimiz, düşüncelerimiz ve varlığımızla hiçbir münasebeti olmadan teşekkül etmiştir. Pek tabii olarak, benden evvel başka Cenuplu köylüler de İtalyanca konuşup yazmışlardır. Tıpkı bazılarının şehire inerken boyalı çizme giyip, yakalık, boyunbağı takmaları gibi. Fakat, bizim, köylü hödükler olduğumuzu anlamak için şöyle bir dikkatli bakmak yeter. İtalyanca bizim düşüncelerimizi daraltmaktan, bozmaktan, onlara çarpık ve kaba bir ifade vermekten başka bir şey yapmaz. İnsanın bir dilde iyice meramını anlatabilmesi için o dilde düşünmeyi öğrenmesi gerektiği doğru ise, Fontamaralıların İtalyanca konuşmakta çektikleri güçlük, onların bir türlü bu dilde düşünemediklerini ispat eder. (Bunun için de, bugünkü İtalyan kültürü bizim için yabancı bir kültürdür.) Biz bu dili iğreti olarak almış olsak bile, anlatma sanatı bizim kendi malımızdır. Bunu daha çocukluğumuzda öğrendik. Bunu dokuma tezgahının yanında, tezgahın tıkırtıları
    arasında öğrendik. Hikaye anlatmakla, bizim eski sanatımız olan dokumacılık arasında fark yoktur. Bunlardan birincisi, kelimeleri, cümleleri, satırları, çehreleri birbirine bağlamak sanatı ise, öteki de iplikleri ve renkleri, temiz, tertipli, devamlı ve manalı şekilde yan yana getirmek sanatıdır. Önce gülleri yalnız sapı belli olur; sonra yaprakları, sonra çanağı, sonra da tacı meydana çıkar. Bunun için şehirliler bizim işlerimizi ustalıklı ve bir başka türlü bulurlar. Biz bunları hiçbir zaman şehirde satmaya kalkışmadık. Kimselere göstermedik bile ... Hiçbir şehirliden, kendi işlerini bizim yolumuzda anlatmasını diledik mi? Onlardan hiçbir zaman böyle bir şey dilemedik.
    Bunun için, herkesin kendi işini kendi yolunda anlatması doğru olur.
    Zürih, 1930 yazı
    lgnazio Silone



    IŞIK
    İhtiyar, "1929 yılının 1 Haziranı'nda," diye anlatmağa başladı: "Fontamara ilk defa olarak elektriksiz kaldı. 2 Haziran' da, 3 Haziran'da, 4 Haziran'da, Fontamara hep ışıksız kaldı. Bundan sonraki günlerde, bundan sonraki aylarda bu hep böyle sürüp gitti, nihayet Fontamara ay ışığına alıştı. Bu ay ışığından elektrik ışığına gelinceye kadar köye şöyle bir yüz sene gerekmişti. Bu, yağ kandili ve gaz lambasından geçen uzun bir yoldu. Ama elektrik ışığından ay ışığına dönmek için bir gece yetti. Gençler bu işin tarihini bilmezler, ama biz ihtiyarlar, biz biliriz. Biz Cenuplu köylülerin, son yetmiş sene içinde, Piyemontelilere yenilik namına sadece iki şey: Elektrik ve cigara borçlu olduğumuzu biliriz. Elektriği geri aldılar. Cigaralan da onların olsun. Bizim tütünümüz bize yeter. Işık ilk defa kesildiği zaman şaşmamamız lazımdı. Böyle olduğu halde biz şaştık... Çünkü elektrik Fontamara için tabiat kuvvetlerinden biri haline gelmişti. Hiç kimse buna para vermiyordu, aylardan beri vermiyordu. Üzeri "ödenmemiştir" diye damgalı aylık hesabı muntazaman getiren maliye tahsildarı nihayet görünmez
    oldu. Halbuki bu kağıt, çubuklarımızı temizlediğimiz bir tek kağıttı. Fakat tahsildar son defa geldiği zaman az daha canından olacaktı. Köye girerken nerdeyse bir tüfek kurşununa kurban gidiyordu. Hem de bu kadar ihtiyatlı davrandığı halde: Fontamara'ya, erkeklerin işte olduğunu ve evlerde yalnız kadınlarla çocukların bulunduğunu bildiği zamanlar gelirdi. Çok kibar davranır, kağıtları, aptalca ve merhamet dolu bir sırıtış ile dağıtırdı: "Kusura bakmayın! Rica ederim, alın! Bir kağıt parçası evde ne zaman olsa lazım olur!" Ama bu kadar kibarlık bile fayda etmiyordu. Sonradan bir arabacı ona anlatmış, ama Fontamara'da değil, çünkü bir daha oraya ayağını bile atmamıştı, aşağıda kaza merkezinde anlatmış ki, kurşun ona, onun şahsına, İnnocenzo La Legge'nin kendisine değil, elektrik vergisine atılmıştır. Fakat rast gelse elektrik vergisi değil, kendisi ölecekti...
    Bunun için bir daha gelmedi, o gelmedi diye kimse de yas tutmadı. Buna rağmen, Fontamaralıları dava etmeği de asla düşünmedi. İnnocenzo'nun bir gün şöyle dediği duyuldu: "Eğer bitleri haczedip satmak mümkün olsaydı, eh, o zaman icraya vermenin herhalde büyük faydası olurdu. Ama kanun buna müsade etmediği için, elden gelen sadece ışığı kesmektir." Işık, 1 Kasım'da kesilecekti; sonra 1 Mart'a, sonra 1 Mayıs'a kaldı, nihayet 1 Haziran'da kesildi. Evlerdeki kadınlarla çocuklar bunu en sonra fark ettiler. Fakat işten dönen bizler, değirmene gidip şose yolundan geri gelen, mezarlığa gidip bayır aşağı _inen, kum çukurlarında çalışıp dere boyundan köye dönen, ırgatlık edip, yavaşça
    çöken akşamla birlikte dört yandan evin yolunu tutan bizler,
    komşu köylerdeki ışıkların yandığını, fakat Fontamara'nın
    karanlıkta kalıp gözden kaybolduğunu, örtünüp sislere gömüldüğünü,
    ağaçlara, çitlere gübre yığınlarına karışıp bir
    bütün olduğunu gördük. Bunun ne demek olduğunu da
    hemen anladık. (Bu bizi hem şaşırttı, hem de şaşırtmadı.)
    Bu iş çocuklar için bir eğlence oldu. Bizim köyde gülecek
    şey o kadar az ki ... Bunun için fırsat düştü mü, adamakıllı
    tadı çıkarılır. Ama ne olursa olsun ... İster bir motosiklet
    geçsin, ister iki eşek çiftleşsin, ister bir baca tutuşsun ...
    Köye varır varmaz, karşımıza Generale Baldissera çıktı.
    Yazın evinin önüne oturup sokak lambasının ışığı altında
    gece yarılarına kadar pabuç tamir ederdi. Çocuklar, tezgahının
    etrafında toplanmışlar, törpülerini, iğnelerini, bıçaklarını,
    mumlarını, iplerini ve köselelerini birbirine karıştırınışlar, içi
    pis bir su ile dolu olan çanağı ayaklarının dibine devirmişlerdi.
    Bangır bangır bağırıyor, o civarın bütün evliyalarına
    küfür ediyordu. Bizi görür görmez, bu yaşta bu zayıf gözlerle
    kendisini elektrik ışığından mahrum ettirecek ne kusur işlediğini,
    böyle bir alçaklığa Kral Umberto'nun ne diyeceğini
    sordu.
    Kral Umberto'nun ne diyeceğini kestirmek pek o kadar
    kolay değildi. Tabii, ağlayıp sızlayan kadınlar da vardı. Bunların adlarını
    saymağa lüzum yok ... Kapılarının eşiğinde oturan, çocuklarına
    meme veren, bu sırada boyuna yanıp yakılan kadınlar.
    Sanki karanlıkta sefaletleri daha kara bir hal alıyormuş gibi,
    ışığın kesilmesihden şikayet ediyorlardı. Biz, Michele Zompa
    ile ben, Marietta Sorcahera'nın meyhanesinin önündeki
    masanın başında durduk. Biraz sonra, gebe eşeği ile Jacobo
    Losurdo, onun arkasından, sırtında kükürt sandığı ile Pontius
    Pilatus geldi. Daha şonra Antonio Ranocchia ile Boldovino
    Sciarappa bağ budamaktan ve Giacinto Barletta, Yenerdi
    Santo, Ciro Zironda, Papasisto ile daha başka birçokları kum
    çukurundan geldiler. Herkes elektrik meselesinden ve vergilerden
    bahsediyordu. Yeni vergilerden, eski vergilerden, belediye
    resimlerinden, devlet vergilerinden bahsediyorlar, hep
    aynı şeyi tekrarlıyorlardı çünkü her şey aynen eskisi gibi idi.

    Fakat bu sırada, kimsenin gözüne çarpmadan, aramıza bir
    yabancı karışmıştı.
    Bisikletli bir yabancı. Bu saatte kim olabilirdi? Keşfetmesi
    güç ...
    Elektrikçilerden değildi. Belediyecilerden de değildi.
    Hele mahkemeden hiç değildi... Şık, traşlı yüzlü, akide şekeri
    gibi küçük ağızlı bir delikanlı. Bir eliyle bisikletini tutuyordu,
    bu el, bir kertenkelenin kamı gibi küçük ve düzgündü.
    Kunduralarının üzerine beyaz tozluklar giymişti.
    Hepimiz hemen sustuk. Bu delikanlının yeni bir vergi getirdiğini
    hemen anlamıştık. Hiç şüpheye mahal yoktu. Fakat
    onun bu yolculuğu boşuna yaptığına, getirdiği kağıtların, İnnocenzo
    la Legge'nin getirdiği kağıtlarla aynı akibete uğrayacağına
    da şüphe yoktu. Biz yalnız bir noktayı merak ediyorduk:
    Acaba bu yeni vergi neyin nesiydi? Herkes kendi
    kendine bunu düşünüyordu. Ama faydasız ...
    Bu sırada yabancı gevrek bir sesle iki yahut üç defa, kahraman
    Sorcanera'nın dul karısının evini sordu.
    Marietta Sorcanera'nın kendisi de oradaydı. Koskocaman
    gebe karnı ile meyhanenin kapısını kapatıyordu. Kocası
    harpte öleli beri bu üçüncü yahut dördüncü gebeliği idi.
    Adam karısına bir gümüş madalya ile bir maaş bırakmış,
    fakat herhalde bu üç veya dört gebeliği bırakmamıştı. Bununla
    beraber Sorcanera'nın harpten sonra, merhum kocasının
    şanına dayanarak, mevki sahibi adamlarla bir hayli
    düşüp kalktığı söyleniyordu. Hatta bir kere, bir milli bayramda,
    kaza merkezinde, piskoposun yanında yer aldı. O sırada
    ikincisini doğurmak üzereydi. Bu vaziyette pek münasebetsiz
    ve göze batar bir hal alıyordu. Gözleri keskin olan piskopos
    sordu: "Herhalde tekrar evlendiniz, iki gözüm!" Kadın
    hayır deyince piskopos onun karnına hayretle bir göz attı ve
    bunu beklemeyen Marietta ancak şu cevabı bulabildi:
    "Kahraman kocamın bir yadigarı!"
    Hülasa, meyhaneci kadın mevki sahibi kimselere muamele
    etmesini bilirdi. Bunun için yabancıyı hemen masaya oturmaya
    davet etti. Öteki, cebinden kocaman kağıtlar çıkarıp
    önüne serdi.
    Kağıtları görür görmez, son şüphemiz de ortadan kalktı.
    İşte kağıtlar meydanda idi, yeni vergi kağıtları. Artık bir
    mesele kalıyordu: Hangi vergi?
    Bu sırada yabancı da konuşmağa başladı. Şehirli olduğunu
    hemen fark ettik. Söylediği bir sürü lafın pek azını anlıyorduk.
    Hangi vergiden bahsettiğini bir türlü bulup çıkaramadık.
    Elimizde kazma, yaba, kürek, kükürt fışkırtmacı gibi aletler,
    yanımızda Jakobo Losurdo'nun eşeği ile orada dikilip
    duruyorduk. Vakit epey geç olmuştu. Birkaç kişi çekilip
    gitti. Venerdi Santo, Giacindo, Papasisto, gittiler. Baldovino
    Sciarappa ile Antonio Ranocchia şehirlinin lakırdılarinı biraz
    daha dinlediler, sonra onlar da gittiler. Jakobo Losurdo daha
    kalmak istiyordu, fakat eşeği onu da kalkıp yollanmağa zorladı.
    Böylece şehirlinin yanında yalnız dört kişi kaldık.
    O konuşuyor, fakat kimse bir şey anlamıyordu. Yeni verginin
    ne-üzerine konduğuna, daha doğrusu artık neyin üzerine
    yeni vergi konabileceğine hiç kimsenin aklı ermiyordu.
    Nihayet şehirli sözünü bitirdi. Yanında durduğum için
    bana döndü, önüme beyaz bir kağıt uzattı, elime bir kurşun
    kalem verdi:
    "İmzala!" dedi.
    Neden imzalayayım? Ne diye imzalayayım? Bütün o lakırdı
    kalabalığından on kelime bile anlamamıştım. Ama hepsini
    anlamış olsam bile, ne diye imzalayacaktım?
    Şehirli benim yanımdaki köylüye döndü, kağıdı önüne
    sürdü, kalemi uzattı:
    "İmzala!" dedi.
    O da yerinden kımıldamadı. Şehirli üçüncü bir köylüye
    döndü, kağıdı önüne sürdü, kalemi uzattı:
    "İmzala!.. Sen başla ... Senden sonra ötekiler de imzalarlar!"
    dedi. Sanki bu lafları bir duvara söylemişti. Hiç kimse
    kımıldamıyordu. İşin ne olduğunu bilmedikten sonra, ne
    diye imzalayalım?
    Şehirli, adamakıllı içerledi. Sesinde, bize hakaret eden bir
    hal var gibiydi. Ama vergilerden hiç bahsetmedi. Heyecanla
    beklediğimiz halde, hep başka şeylerden konuştu. Birdenbire,
    bisikletinde el demirinde asılı duran kamçısını yakaladı,
    etrafına bir savurdu. Az daha yüzüme çarpacaktı.
    "Konuş, konuş!" diye bağırıyordu. "Köpekoğlu köpek!
    Ne diye konuşmuyorsun? .. Ne diye imzalamak istemiyorsun?"
    Bizim de enayi olmadığımızı kendisine anlattım. Bütün
    gevezeliklerinin, bu işin yeni bir vergi işi olmadığını bize
    yutturarnayacağını kendisine anlattım.
    "Biz anladık!" dedim. "Hem de pek güzel anladık. Ama
    para vermeğe gelince, para vermeyeceğiz! Zaten ev için bir
    vergi;· bağ için bir vergi, eşek için bir vergi, köpek için bir
    vergi, çayır için bir vergi, domuz için bir vergi, araba için
    bir vergi, şarap için bir vergi veriyoruz. Bu kadarı yeter.
    Daha başka neye vergi koyacaksınız ki? .. "
    Sanki Çince söylemişim gibi yüzüme bir baktı, cesareti
    kırılmış bir halde:
    "Biz konuşuyoruz ama, birbirimizi anlamıyoruz!" dedi,
    "aynı dili konuşuyoruz, ama gene de dilimiz aynı" Dediği
    doğruydu. Bir şehirli ile bir köylü birbirini anlayamazlar. O
    da, konuştuğu zaman bir şehirli gibi konuşuyor, şehirli olmaktan
    kurtulamıyor, yalnız efendi gibi konuşmasını biliyordu.
    Ama biz köylü idik. Her şeyi köylüler gibi, yani kendimize göre anlıyorduk. Ömrümde belki bin defa görüp anladım
    ki, şehirli ile köylü büsbütün ayrı iki şeydir. Gençliğimde Aıjantin'de, Pampalarda bulundum. Orada, İspanyol'undan kırmızı derilisine kadar her milletten köylüyle konuştum;
    birbirimizi, sanki Fontamaralıymışız gibi, anlardık.
    Ama her pazar İtalyan konsolosluğundan gelen bir şehirli ile konuşurdum, birbirimizin sözlerinden hiçbir şey anlamazdık
    ... Hatta çok kere tam tersini anlardık. Bunun için, şehirli yeniden söze başlayıp, vergi lafını ağzına
    bile almadığını, vergilerle bir alakası bulunmadığını, Fontamara'ya başka bir iş için geldiğini, hele ortada para verilecek bir şey olmadığını söyleyince hiç şaşırmadım. Bu sırada vakit epeyce geçip ortalık adamakıllı karardığı
    için, bir kibrit yaktı. Sonra önündeki kağıtları hepimize birer birer gösterdi. Sahiden bunlar bembeyazdı. Vergi kağıdı değillerdi. Yalnız üst başta bir şeyler yazıyordu. Şehirli şimdi iki kibrit birden yaktı ve orada ne yazdığım bize gösterdi, "İmza sahipleri, yukarıda ne yazıldığını öğrendikten sonra, serbest olarak ve büyük bir şevk ile Milis yüzbaşısı Cavaliere Pelino'nun kağıdını imzalamışlardır." Bize dediğine göre, Cavaliere Pelino kendisi imiş.
    İmzalanan kağıtlar hükümete gönderilecekmiş! Bu kağıtları amirinden almış. Başka arkadaşları da aynı
    kağıtları öteki köylere götürmüşler. Bunun için bu iş sadece Fontamara'nın lehine veya aleyhine bir şey olmayıp, bütün köylere aitmiş. Bunun, hükümete verilecek bir mazbata meselesi olduğunu söylüyordu. Bir mazbatada da birçok imzalar bulunması lazımmış. Mazbatanın kendisi ortada yoktu. Cavaliere Pelino onun neye ait olduğunu bilmiyordu. Sahiden bilmediğine dair bize namusu üzerine yemin etti. Mazbatayı amirleri yazmışlar. Onun vazifesi sadece imza toplamakmış; köylülerin vazifesi de: İmzalamak!
    İzah eder gibi bir tavırla:
    "Anladınız mı?" dedi, "köylünün hiçe sayıldığı, adam yerine konmadığı devirler geçti! Şimdi bizim başımızda bulunanlar köylüye karşı büyük bir hürmet besliyor ve onun ne dediğini duymak istiyorlar!" "Bunun için imzalayın] Fikrinizi sormak için ayağınıza kadar memur göndermekle devletin size verdiği şerefe layık
    olduğunuzu gösterin!" Biz hala daha içkili idik. Fakat o sırada yanımıza yaklaşıp son izahları dinleyen Generale Baldissera, bütün pabuççular gibi, birdenbire lafa karıştı: "Efendi bu işin parayla bir ilişiği olmadığına söz verirse,
    ilk imzayı ben atarım!'; İlk imzayı da attı. Soiıra ben imzaladım. Sonra yanımda duran Pontius Pilatus, sonra Michele Zompa, sonra Marietta imzaladılar.
    Peki ama, ötekiler? Onlara nasıl sormalıydı? Bu saatte evden eve dolaşmak imkansızdı. Çareyi Cavaliere Pelino buldu. Biz ona Fontamara'daki bütün köylülerin adını söyleyecektik, o da yazacaktı. Dediği gibi yaptık. Yalnız bir kere bir' münakaşa oldu, o da Berardo Viola'nın ismi geçtiği zaman. Berardo kendisi burada olsaydı
    bu kağıdı asla imzalamazdı diye Cavaliere Pelino 'ya anlatmağa uğraştık ama, onun ismi de kağıda yazıldı.
    İkinci kağıt da isimlerle dolmuş, ve şehirli otuz, kırk kadar kibrit yakmıştı ki, gözüne bir şey çarptı. Masanın üstündeki bir şey onu sinirlendirmiş, tiksindirmişti. Halbuki masanın üzerinde bir şey yoktu. Yeniden bir kibrit çaktı ve dikkatle araştırdı. Başını o kadar eğiyordu ki, nerdeyse burnu dokunacaktı. Nihayet parmağıyla bir noktayı göstererek, keçi gibi sesiyle: "Bu da ne?" dedi, "bu pislik kimden geldi? Kim getirdi onu?" Kavga çıkarmak mı istiyordu ne? Hiç kimse cevap vermedi. Generale Baldissera, ihtiyata riayet olsun diye uzaklaştı. Yabancı, sualini dört beş defa tekrarladı. Masanın üstünü iyice aydınlatmak için, üç kibriti birden yaktı. O zaman
    bir şeyin kımıldadığını gördük. Öyle korkulacak bir şey değildi ama, orada kımıldayıp duruyordu. Önce Pontius Pilatus kalktı, masanın üzerine eğildi, dikkatle baktı, sonra:
    "Benden değil!" dedi.
    Ben de aynı şeyi yaptım. Böceği gözden geçirdim, elledim,
    çevirdim, çubuğumun sapıyla bir daha çevirdim:
    İnan olsun ki benden de değil!" dedim.
    Michele Zompa hiçbir şey duymamış gibi yapıyor, tütün
    içip havaya bakıyordu. Marietta da masaya eğildi, şimdi
    isimlerin yazılı olduğu kağıdın ortasına kadar geliniş olan
    böceğe uzun uzun baktı, sonra eline alıp sokağın ortasına
    atarak:
    "Acayip ... Pek acayip!" dedi, "yepyeni bir cins ... Esmer, uzun, sırtında da bir istavroz var!"
    Michele Zompa bağırarak yerinden fırladı: "Nasıl? Nasıl? .. Sahiden sırtında bir istavroz mu vardı?
    Sen de onu kaldırıp attın ha? .. Papanın bitini kaldırıp attın
    ha? .. Anlaşma bitini kaldırıp attın ha? .. Mel'un, cehennemlik,
    imansız!" Hiç kimse bir şey anlamamıştı. O zaman Michele anlatmağa
    başladı:
    "Geçen kış gördüğüm bir rüya meselesi bu!.. Rüyamı baş
    papaz Don Abbacclıio 'ya anlatmıştım. O da bana kimseye
    bir şey söylemememi tavsiye etmişti. Ama şimdi ... Eğer Marietta
    yalan söylemiyorsa .. . O göründü ... O göründü, ben de
    konuşabilirim."

    Kilise İle devlet arasında anlaşma yapıldıktan sonra, herhalde hatırlarsınız, Don Abbacchio bize demişti ki: Artık köylüler için bir saadet devri başlıyor, çünkü Papa İsa'dan sizin için birçok kolaylıklar elde etti ... işte o zamanlar ben rüyamda Papa ile çarmıhtaki İsa'yı konuşurlarken gördüm.
    Çarmıhtaki dedi ki: "Bu anlaşmayı kutlamak için, Fucino gölünden kazanılan toprağı, onu işleyen köylülere vermek iyi olur!" Papa cevap verdi: "Ya Rab! Prens Torlonia buna razı olmayacaktır! Prens Torlonia'mn papalık kasasına bir hayli yardımda bulunduğunu unutma!" "Bu anlaşmayı kutlamak için, köylüleri vergilerden kurtarmak iyi olurdu!" Papa cevap verdi:
    "Ya Rab! Hükumet buna razı olmayacaktır! Hükumetin köylülerden aldığı vergilerden iki milyon lirtti papalık kasasına verdiğini unutma!"
    Çarmıhtaki dedi ki:
    "Bu anlaşmayı kutlamak için, her şeyden evvel, fakir köylülerle ırgatlara iyi bir mahsul hazırlayacağım!"
    Papa cevap verdi:
    "Yarab, fakir köyülerle ırgatların mahsulü iyi olursa ekin
    fiyatları düşecektir. Bizim bütün piskoposlarımızla kardinallarımızın büyük arazi sahibi olduklarını unutma!"
    O zaman çarmıhtaki; başkalarına zarar vermeden köylüler için bir şey yapamayacağına pek üzüldü.
    Bunun üzerine, köylüleri çok seven Papa dedi ki: "Yarab, aldırma! Belki de, Prens Torlonia'nın hükumetinin ve piskoposlarla kardinalların canını sıkmadan köylülere bir iyilik etmek mümkündür!"



    Sonra bu büyük barış gecesinde Mesih ile Papa Fucino gölünün etrafında, bütün Marsika köylerinin üzerinde uçmağa başladılar. İsa önde uçuyordu. Sırtında büyük bir çuval vardı. Arkasından para uçuyordu. Köylülerin işine yarayacak şeyleri bu çuvaldan almasına müsaade edilmişti. Bu gökyüzü yolcuları bütün köylerde aynı manzarayı
    gördüler: Ağlayıp sızlaya, küfür eden, kavga eden, birbirini korkutan, ne yiyip ne giyeceğini bilmeyen köylüler ... O zaman Papanın ta ruhunun içi üzüldü. Çuvaldan bir yığın bit alarak Marsika havalisine saçtı, sonra şöyle dedi:
    "Alın, sevgili evlatlarım alın da kaşının ki, boş saatlerinizde günahtan uzak kalasınız!" Michele Zompa'nın rüyası buydu. Öyle bir rüya ki, herkes kendine göre yorabilir. Rüyaları alaya alanlar çoktur. Birçokları da bunlarda istikbali görürler. Bence rüyalar uyumak içindir. Fakat Marietta Sorcanera, bu çok alçakgönüllü kadın, bu rüyayı başka manaya aldı, birdenbire boşandı, şiddetli hıçkırıklar arasında kesik kesik: "Demek böyleydi... Demek böyleydi... dedi, "Papa bizim için dua etmese bizi günaha girmekten kim korurdu?
    Bizi cehennemden kim kurtarırdı?" Fakat Cavaliere Pelino bunu başka türlü anladı; o keçi sesiyle:
    "Benimle alay ediyorsunuz ha?" dedi ve kamçısını Michele Zompa ile meyhaneci kadına doğru savurdu, "Benimle
    alay ediyorsunuz ... Hem benimle, hem de hükumetle alay ediyorsunuz ... Kiliseyle ve devletle alay ediyorsunuz!"
    Aynı sesle, aynı tavırla birçok şeyler daha haykırdı, ama, kimse bir şey anlamadı. "Hükumet size gösterecek ... Sizi cezalandıracak!" diyordu, "Hükumet sizin hakkınızdan gelecek!"
    Biz içimizden: "Konuş bakalım, konuş, sonunda nasıl olsa susacaksın!"
    diyorduk "Herhalde susacaksın!" Fakat o konuşuyor, konuşuyor, bir türlü bitiremiyordu.
    Michele'ye: "Bilmiyor musun be?" diyordu, "Eğer seni ihbar edersem en aşağı on sene hapis cezası yersin! Senden çok daha az haince, çok daha masum şeyler söyleyenlerin on sene kürek cezası
    yediklerini bilmiyor musun? Siz hangi dünyada yaşıyorsunuz
    yahu? Son senelerde neler olup bittiğini biliyor
    musunuz, yoksa bilmiyor musunuz? Bugün hükumeti kim
    idare ediyor biliyor musunuz? Bugün kimin başta olduğunu
    biliyor musunuz?"
    Zompa onu yatıştırmak için, pek sabırlı bir halle cevap
    verdi:
    "Ah, şehirlerde çok şeyler olup bitiyor. Şehirlerde her Allahın
    günü bir şeyler oluyor. Her gün hiç olmazsa bir gazete
    çıkıyor, hiç olmazsa bir havadis veriyor. Senenin sonunda ne
    kadar eder? Binlerce ... Düşünün bir kere ... Bir köylü ... Garip
    bir köylü bunları nasıl bilsin? İmkanı yok! Ama işler başka,
    emirleri veren başka ... İşler her gün değişiyor, emirleri veren
    hep aynı kalıyor. Hukumet hep aynı kalıyor. Bazan ismini
    değiştiriyor ama, yine de aynı kalıyor."
    "Peki, insanların mertebeleri ne oluyor?" dedi. Galiba
    kendisi de mertebeli biriydi. Ama biz bunun ne demek olduğunu
    bilmiyorduk. Şehirli birkaç kere başka kelimelerle anlatmağa
    çalıştı. Nihayet Michele kendisine cevap verdi:
    "Mertebesi herkesten büyük, ahiretin sahibi Allah 'tır.
    Sonra, dünyanın sahibi Prens Torlonfa gelir.
    Sonra, Prens Torlonia'nın muhafızları gelir.
    Sonra, Prens Torlonia'nın muhafızlarının köpekleri gelir.
  • 539 syf.
    ·8 günde
    Mübarek, bilge, bayan, Üm el Müminin; ki bu lakabı taşıyan son kişi Muhammet Peygamber'in karısı Ayşe'ymiş... Sitte, Arapça'da "hanım"... Hepsi de Gertrude L. Bell...

    Arkeolog, yazar, gezgin, dağcı, coğrafyacı, ajan ve Çöl Kraliçesi. O bir İngiliz ama "Iraklıyım" da diyor. En son, Mezopotamya'da "El Hatun" dendiğinde ilk ve/veya sadece o akla geliyordu...

    Onun için "Erkek beyni taşıyan son derece zeki bir kadın" diyorlar. Belki de, kendi sözleri "Bir cins için fazla kadınsıyım, öteki cins için fazla erkeksi," de erkek dünyanın tespitini tamamlıyor.

    Amerikalı yazar Janet Wallach 1996'da "Desert Quinn" adıyla yayımlanan, Türkçe'si de 2004 yılında Can Yayınları'ndan çıkan Çöl Kraliçesi adlı çalışmasında Bell'in Red Cars'da başlayan Bağdat'ta sona eren 57 yıllık yaşamının izini sürüyor.

    Wallach, çölde bedevilerle buluşuyor, İngiltere, Kahire, Şam, Kudüs, Amman ve Bağdat'ta arkeologlar, diplomatlar, yazar ve tarihçilerle görüşüyor; onu ailesinden, dostlarından dinlemiş düzinelerce kişiyle konuşuyor. Elimize ulaşan hayatı çok yönlü okumalarla yorumlamanın yollarını okura açıyor.

    "Biri" olmak!

    Mesela, Bell Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında çöllerde deve sırtında dolaşan, Ortadoğu'nun kaderini çizenlerden "biri", Irak'ı, Irak'ın ilk kralı Faysal'ı yaratan kişi mi?

    Burada, "biri" sözcüğü önemli, çünkü o hep, "biri" olmaya çalıştı ve önce Ortadoğu'da, sonra doğduğu ülkede "biri" oldu.

    Yoksa, erkek dünyada sürekli onlardan "biri" olduğunu kanıtlamaya çalışan yalnız bir kadın mı?

    Bir not bile bırakamadan

    Yalnızdı; 11 Temmuz 1926'da, 58. doğum gününden üç gün önce, anne babasına yazdığı mektubu bitiremeyecek, hatta bir not bile bırakamayacak kadar yorgundu.

    Yardımcısına sabah altıda uyandırılmak istediğini bildirdi. Elini uyku haplarına uzattı, bolca aldı, lambayı söndürdü ve bir daha uyanmadığı derin bir uykuya daldı.

    Entelektüel ve zengin bir ailenin içine doğmuştu. Kraliçe Viktorya döneminin İngiltere'sinde 1868'de tarih okumak üzereOxford'a girdiğinde yüzlerce erkeğin arasındaki birkaç genç kadından biriydi ve bu durumdan çok hoşnuttu.

    Kendi sınıfından genç kızlar gibi en az iki yabancı dil - Fransızca, Almanca- öğrenecek, piyano çalacak, edebiyattan anlayacak, zarif elleriyle resim yapacak, bir müzik aleti çalacaktı; ki iyi bir eş ve anne böyle olunurdu..

    Babası izin vermeyince

    O bu hedefleri aştı, çok iyi Arapça öğrendi, Hayyam'ın Rubailerini Farsça'dan çevirdi. Hedefler tamamdı; iyi bir eş ve anne olmak dışında. Çünkü o hiç evlenmedi, evlenemedi, yani "eş" olamadığı için, "iyi bir eş" de olamadı...

    Bir keresinde, kadın olarak bir yere giremeyeceği söylendiğinde, "Ben resmi bir görevliyim dolayısıyla cinsiyetsizim," diyecekti.

    Tahran onun için Bay Cadogan anlamına geldi; aşık oldu. Babası izin vermeyince evlenmedi. 31 yaşında, Alplere tırmandı, 2 bin 800 metrelikEngelhorn'u bir uçtan bir uca kat etti, geride "Gertrude Zirvesi"ni bıraktı.

    New York Times'da yazılan, "İngiltere'nin kadınları gerçekten şaşırtıcı. Belki de dünyanın geleneklere en bağlı köleleri, ama zinciri bir kez kırdılar mı, bunu öyle bir şiddetle yapıyorlar ki, onları tutabilene aşk olsun!" değerlendirmesi çarpıcıydı.

    Kadınlar yönetemez!

    "Bu zinciri kırmak", Ortadoğu'nun, daha doğrusu Nawal El Saadawi'nin "neye göre Ortadoğu" sorusunu takiben dediği gibi Batı Asya'nın sınırlarını birlikte cetvelle çizdikleri söylenen bir başka İngiliz Arabistanlı Lawrence'in (Thomas Edward Lawrence) Gerty dediği kadın için kadın hakları, "delice, iblisçe çılgınlık... Kraliçeyi kendinden geçirecek kadar sinirlendiren bir konu..." idi.

    Bell, o kadar kadın haklarına karşıydı ki; kadınların seçme ve seçilme hakları için mücadele eden Sufrajet hareketine katılmadığı gibi Sufrajet Karşıtı Kadınlar Birliği'nin onursal genel sekreteri de olmuştu.

    Çünkü; ona göre kadınlar yerel yönetimlerde görev alabilirlerdi ama ülkeyi yönetecek donanımdan yoksunlardı. Kadınlar çocuk doğurmak, erkeklerse ülkeyi yönetmek için yaratılmışlardı.

    Öyle çok mektup yazdı ki

    İkinci aşkı İngiltere'nin Konya maslahatgüzarıRichard Dought-Wylie oldu; yine evlenemedi, çünkü erkek evliydi. Böylece Türkiye ile ilgili haberler alıyor, "Türklerin Adana'daki Ermeni kıyımını" önlemek için Richard'ın gösterdiği "kahramanca çabayı" kutluyordu.

    Birbirlerine sürekli yazıyorlardı; zaten Bell'in bugün hayatının bunca yakından bilinmesinin başlıca kaynağı babasına, babasının eşine, ailesine yazdığı mektuplardı. O mektup yazmayı seviyordu.

    Richard Dought-Wylie de yazdığı mektupları Dick diye imzalıyordu. Wallach, kitapta, bu ilişkiyi; "Kırk beş yaşındaydı; bir kocanın, çocukların özlemini çeken bir kız kurusuydu. Dick ise varlıklı, toplumda yeri olan bir kadınla evliydi. Durum olanaksız görünüyordu; hayaletlerle ve suçluluk duygusuyla kuşatılmıştı. Öte yandan, durumun umutsuzluğu erkeğin cinsel arzusunu daha da kamçılar gibiydi," sözleriyle anlatıyor.

    Savaşta Kızılhaç görevlisi

    Birinci dünya savaşında savaşa katkıda bulunmak için Fransa'ya giderek gönüllü Kızılhaç görevlisi oldu... Aynı savaşta, sevgilisi 1915 Martında Çanakkale'de öldü.

    Hindistan'a gitti; Singapur, Şanghay, Tokyoderken, Pasifik'i geçti; Vancouver'e geçti, ve aşağıya, Amerika Birleşik Devletleri'ne indi,Chicago'da bunaldı.

    Bu arada Çöl ve Tohum kitabı yayınlandı; Arkeoloji dergilerine yazdığı yazılarla da gezginliği meşruluk kazanmıştı.

    The Times edebiyat eki, onu "büyüleyici"buluyor ekliyordu: "Belki de en iyi gezginler kadınlar... kadınların ayrıntıları gözlemleme yeteneği, izlenimleri algılama hızı tartışılmaz...."

    Arap ayaklanmasında

    1916 yazında Arap ayaklanması başladı. David Hogarth daha sonra, Arap ayaklanmasının başarısını büyük oranda Gertrude Bell'e bağlayacaktı: "Lawrance 1917 ve 1918'deki Arap seferberliklerini, Bayan Bell'in raporlarına dayanarak örgütledi."

    Kerbela, Necef, Babil derken Bağdat'taki Dicle kıyısındaki çalışma odasına döndü.

    Ellisine yaklaşıyordu. "Bu yaştaki kadınların çoğuna musallat olan sıkıntıları yaşamaktaydı. Akıl danışacağı tek bir kadın arkadaşı olmadığı için, ona neler olduğunu anlayamıyordu."

    Yani, Gertrude Bell menopozu da bilemeden taşıyordu ve babasına "asıl gereksindiğim şey bir eş" diye yazdı.

    Ve hudutları çizdi

    "Savaş Bakanlığı sınırların açık seçik belirlenmesini isteyince, Gertrude 1918 baharında Mezopotamya ve İran haritalarını önüne çekti, haftalarca durup dinlenmeden çalıştı, yaşamsal önemi olana hudut çizgilerini oluşturdu."

    Bell, "Doğu sekreteriydi. Sir Percy Cox sivil komiserlik görevini A.T Wilson'a bıraktığında "beyninden vurulmuşa döndü".

    Kadınların eğitimi onun için önemliydi. Yeni devlet kurulurken, Bell'in derdi "Müslüman kızlardı".

    Kızlar okusun!

    "Gayri Müslimlere tanınan haklardan yararlanan, İngilizce, Arapça, İbranice ve Fransızca öğrenen Yahudi kızlara karşın Müslümanlar eğitim göremiyorlardı."

    "Gertrude'un yorumları göz ardı edilmedi; Bowman tarafından Irak'ta oluşturulan ve Arap dünyasında hala en iyisi olan eğitim sistemi, topluma kadınların eğitilme kavramını dayatan, radikal, birleştirici güç oldu. "

    Kahire Konferansı'nın kadını

    El Ezher Üniversitesi'ndeki din öğrencilerinin İngiliz karşıtı sloganları arasında Mart 1921'de Churchill'in başkanlığında toplanan Kahire Konferansı'nda yine tek kadındı.

    Churchill Kuzey Irak'ta Kürtler için özerklik önerdiğinde karşı çıktı; kuzey sadece petrol kaynağı değil, tahıl ambarı olarak Irak'ın bütünü için "ekmek sepeti"ydi de.

    "Hiçbir halk sürekli bir başka halk tarafından yönetilmekten hoşlanmaz" derken de uyarıyordu.

    Kralın sırdaşı

    Faysal sonunda Irak kralı oldu; Bell de onun en yakın dostu; sırdaşı... Birlikte piknik yapıyor, tenis oynuyor, yarışları izliyor, yüzüyor, çay içiyorlardı. 

    Son işi "Arkeoloji Dairesi onursal başkanı"olarak Bağdat müzesi oldu; hazırladığıArkeolojik Kazı Yasası, Irak'ın eski eserlerinin soyulmasını önleyecekti....

    Ve son aşkı Kinahan Cornwallis, Kahire İrtibat Bürosu şefi... Aralarında hayli yaş farkı vardı, olmadı.

    Ölünce, "Kemikleri arzu ettiği yerde, Irak topraklarında dinlenmeye bırakıldı.

    Bell kadın haklarına karşı çıktı, kadınların ancak yerel yönetimlerde olabileceğini savundu. O kendine göre farklıydı ama ona da onun başka kadınlara baktığı gibi baktılar. Kurulması için hayatını verdiği Irak'ta ona bir iş yoktu; babasına "elde var sıfır" diye yazmak zorunda kaldı.

    Sadece yok sayılmakla kalmadı; meslektaşları, hepsi erkektiler elbette, onu mesela duvarlarla çevrili evine "bekaret kemeri" adını takmakta bile beis görmediler.

    İngiltere, ona bir nişan bile vermedi... Çöl Kraliçesi, ve tabii ki Bell'in hayatı, yine Saadawi gibi söyleyelim Batı Asya'nın tarihi, hele de Irak açısından bugünü çok daha iyi anlamayı sağlıyor; hatta yer yer de sanki bugün gibi...

    Püren Özgören'in çevirisi ise sahiden çok başarılı, okura orijinalinden okuyor duygusu veriyor.

    Bir notla; Can yayınları, acaba kitabin orijinalindeki dipnotları, kaynakçayı neden çıkarmış; Türkçe okuyanların böyle ciddi şeylerle ilgilenmediği tespitinin kaynağı ne ola ki! Baskısı çok özensiz de olsa fotoğrafların da aynı akıbete uğramamış olması insanı sevindiriyor doğrusu. ( Sevgili Nadire Mater'in kaleminden)
  • Nikola Tesla, 10 Temmuz 1856’da Hırvatistan’ın bir köyünde yaşayan Sırp-Ortodoks bir ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya geldi, daha sonra bir kardeşi daha oldu. Nikola’nın annesi ev işlerini kolaylaştırmak için küçük icatlar yapan bir kadındı, bir keresinde mekanik yumurta çırpıcısı tasarlamıştı. Aynı zamanda okumayı çok sever ve okudukları hafızasından çıkmazdı; Nikola’nın mucit dehasının annesinden miras kaldığı söylenir. Nikola zor bir çocukluk geçirmişti; ailesi onu hep ağabeyi ile karşılaştırıyordu. Ağabeyi 12 yaşındayken attan düşüp öldü. Ailesi atı korkuttuğu için Nikola’yı sorumlu tutmuşlardı. Ailesinin Nikola’ya davranışlarının onun psikolojisini etkilediği ve içine kapanık bir insan olmasının önünü açtığı düşünülür.

    Nikola çocukken şiir yazmayı ve okumayı severdi. Müthiş bir hatırlama kabiliyetine sahipti; gördüğü, duyduğu ve okuduğu hiçbir şeyi unutmuyordu, özellikle görsel hafızası müthişti. Buluşlarına çok erken yaşta başlamıştı, daha 6 yaşındayken kendi su çarkını yapmıştı. Fakat gariplikleri olan bir çocuktu. Örneğin, kimsenin saçına dokunamıyordu ve yürürken adımlarını sayıyordu. Parlak cisimlere karşı çok büyük zaafı vardı. Ayrıca, her zaman yemeğinin kübik içeriğini hesaplıyor, bunu başaramazsa yemek yemeyi reddediyordu.

    Üniversite Yılları ve Sonrasındaki Çalışma Deneyimleri
    Tesla ilk olarak 1873’te Graz’daki Politeknik Enstitüsünde daha sonra 1880’de Prag Üniversitesinde okudu. İlk zamanlarda amacı fizik ve matematik alanlarında uzmanlaşmaktı ama elektrik alanına girince büyülendi. Kariyerine 1881 yılında Budapeşte'deki bir telefon şirketinde elektrik mühendisi olarak başladı. Amerika'ya gitmeden önce Paris'teki Continental Edison Companyde çalışarak burada dinamolar tasarladı. 1883'te Strazburg'da endüksiyon motorunun bir prototipini inşa etti yalnız bu cihazı destekleyecek kimseyi bulamaması nedeniyle New York'tan gelen iş teklifi kabul etti. Thomas Edison’un kurduğu Edison Machine Works şirketi için çalışacaktı.



    Tesla 1884'te New York'a geldi. Edison'u çalışkanlığı ve ustalığından etkilemişti. Edison, Tesla'ya DC dinamolarını geliştireceği tasarım için 50.000 dolar ödeyeceğini söylemişti. Aylarca süren deneylerden sonra, Tesla bir çözüm sundu ve vaat edilen parayı istedi ama parayı alamadı. Tesla 6 ay süren bu çalışma macerasından ayrılmaya karar verdi. Daha sonra Edison’un şu sözleri sarf ettiği söylenir: “Tesla... Sen Amerikan mizahından anlamıyorsun”. Öte yandan Edison'ın biyografları, Tesla'nın AC patentlerini Edison'a 50.000 dolara satmaya çalıştığını, bunun üzerine Edison'un gülerek bu teklifi reddettiğini yazmaktadır.

    Tesla’nın İlk Şirket Kurma Deneyimleri
    Tesla, Edison Machine Works şirketinden ayrıldıktan sonra orada geliştirdiği ark aydınlatma sistemlerinin patentini almaya çalıştı. Bu çalışmaları sırasında, kuracağı şirketi finanse edecek iş adamları Robert Lane ve Benjamin Vail ile tanıştı. Mart 1885’de Tesla Electric Light and Manufacturing Company adlı şirketi Rahway, New Jersey'de kurdular. Tesla, o yıl geliştirdiği jeneratörün patentlerini almak için uğraştı. Fakat, yatırımcıları Tesla'nın yeni alternatif akım motorları ve elektrik iletimi donanımları hakkındaki fikirlerine pek ilgi göstermediler. Yatırımlarını başka bir şirket için yaparak Tesla’yı yarı yolda ve beş parasız bıraktılar. Tesla, şirketin kontrolüne verdiği patentleri de kaybetmişti. Bu hayal kırıklığından sonra çeşitli elektik işleri yaparak hayatını kazanmaya çalışan Tesla, o dönemi ‘’korkunç baş ağrıları ve acı dolu göz yaşları’’ diye tanımlar.

    Tesla, 1886’nın sonlarında müfettiş Alfred S. Brown ve avukat Charles F. Peck ile tanıştı, üçü birlikte 1887'de Tesla Electric Company adlı şirketi kurdular. Patentlerden elde edilen kârları paylaşacaklardı. Böylece Tesla, tekrardan yeni projeler gerçekleştirebilmek ve yeni cihazlar geliştirebilmek için Manhattan’da kurdukları laboratuvarda çalışmaya koyuldu.



    Tesla, East Houston St. laboratuvarında kablosuz güç deneylerinde kullanılan bir spiral bobinin önünde otururken.
    Tesla, East Houston St. laboratuvarında kablosuz güç deneylerinde kullanılan bir spiral bobinin önünde otururken.
    Wikipedia
    Tesla’nın Hayatımızı Değiştiren Buluşları ve Katkıları
    1. Alternatif Akım
    Şüphesiz ki alternatif akım, Nikola Tesla’nın hayatımıza en fazla katkısı olan buluşlarından biri olmuştur. Evlerimizde kullandığımız elektrik alternatif akımla gelmektedir. Buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi gibi birçok alet alternatif akımla çalışırlar. Televizyon gibi aletler ise alternatif akımı doğru akıma çevirerek çalışırlar. Alternatif akım sayesinde uzun mesafelere daha az kayıpla ve güvenli bir şekilde enerji sağlanabilir. Doğru akımla bunu yapmak mümkün değildir.

    19. yüzyılın sonlarında Nikola Tesla ve Thomas Edison kendilerini, doğru akım mı (DC: Direct current) yoksa alternatif akım mı (AC: Alternating current) daha iyi tartışmalarının içinde buldular. Bu duruma Akım Savaşları dendi. Edison, elektrik akımının bir yönde sabit bir şekilde aktığını söylerken, Tesla ve Westinghouse akımın sürekli olarak değiştiğini söylüyordu. Tesla, Edison’un şirketinde çalışırken DC jeneratörlerinin geliştirilmesinde yardımcı olmuştu. Daha sonra AC teknolojisini kullanarak geliştirdiği birkaç patenti oldu ama bu patentleri Westinghouse’a sattı.

    AC teknolojisinin DC’den daha ucuz olması Edison’u korkutmuştu. Edison, bunun üzerine karşı kampanyalar düzenledi. Edison ayrıca, alternatif akımın doğru akımdan daha tehlikeli olduğu yalanını yaymak için birkaç teknisyenini kullanarak bazı hayvanların ölmesine sebep olmuştu. Fakat Edison’un yaptığı alternatif akımı itibarsızlaştırma çalışmalarının hiçbiri işe yaramadı. Westinghouse, 1893’de Şikago’da düzenlenen Dünya Fuarı’nın elektrik sağlayıcısı oldu. Ayrıca Niagara Şelalesi'ndeki bir hidroelektrik santrali için alternatif akım jeneratörleri inşa etmek için önemli bir sözleşme imzaladı. Bu savaşın galibi alternatif akım, yani Tesla olmuştu.

    Günümüzde elektrik üretim tesislerinden evlerimize kadar olan elektrik alternatif akımla taşınmaktadır ancak bu elektrik evimize ulaştıktan sonra, evin içindeki cihazların neredeyse hepsi doğru akım ile çalışmaktadır. Dolayısıyla akım savaşlarının nihai kazananı insanlık oldu diyebiliriz: Her iki akım türü de, vazgeçilmez derecede öneme sahiptir.

    Tesla ve Edison arasındaki ''Akımların Savaşı'' nı görselleyen bir çalışma.
    Tesla ve Edison arasındaki ''Akımların Savaşı'' nı görselleyen bir çalışma.
    Gizmodo
    2. Tesla Bobini (Tesla Coil)
    Nikola Tesla denince çoğu zaman aklımıza en önemli buluşlarından biri olan Tesla bobini gelir. 1891’de tasarlamıştır ve patentini aynı yıl içinde almıştır. Tesla bobininin çalışma prensibi; elektrik geriliminin yükseltilmesi ile yüksek frekanslı düşük akıma sahip bir çıkış elde etmek ve elektriği kablosuz olarak aktarmaktır. Bu her ne kadar kulağa çok tehlikeli gelse de Tesla bu buluşunu denemekten kendini alamamıştır. Sonuç olarak, Tesla bobini yüksek miktarda enerji üreterek lambaların kablosuz olarak aydınlatmasını sağlamıştır.



    Tesla, bu devreleri daha sonra farklı deneylerde kullanacaktı: elektriksel aydınlatma, fosforesans, X-ışını oluşumu, elektroterapi ve elektrik enerjisinin kablolar olmadan iletimi gibi. Tesla bobini devreleri, 1920’lere kadar kablosuz telgraf için ve elektroterapi ve mor ışın cihazları gibi tıbbi cihazlarda kullanıldı. Bugün de eğlence ve eğitim amaçlı gösteriler için kullanılmaktadır.

    Tesla Bobini
    Tesla Bobini
    Wikipedia
    3. Radyo
    Tesla, keşfettiği bobinlerle güçlü radyo sinyalleri alabildiğini de keşfetti. 1895'lerin başında, 80 km uzaklıktaki New York'taki West Point'e sinyal göndermeye hazırdı ama aynı yıl laboratuvarında çıkan yangınla bütün çalışmaları harap olmuştu. Bu arada İngiltere'de, Guglielmo Marconi kablosuz telgraf için bir cihaz yapmaya çalışıyordu. Daha sonra Marconi, sinyalleri İngiliz Kanalından iletmek için bir Tesla osilatörü kullanarak gösteriler düzenledi. Tesla, 1897'de radyo patenti başvurusunu yaptı ve 1900'de patentini almıştı. Marconi'nin Amerika'daki ilk patent başvurusu ise 10 Kasım 1900 tarihinde reddedilmişti. Ancak 1904'te, ABD Patent Ofisi kararını değiştirdi ve Marconi'ye radyo icadı için bir patent verdi. Bunun nedenini hiçbir zaman tam olarak açıklanmadı. Tesla Marconi için şöyle der:

    Marconi iyi bir adam. Devam etmesine izin verin. Patentlerimin 17'sini kullanıyor.
    Ancak Marconi 1911'de Nobel Ödülü'nü kazandığında, Tesla buna dayanamayarak Marconi Şirketi'ni 1915'te dava etti ancak büyük bir şirket aleyhindeki bir davayı kazanacak mali durumu yoktu.

    Bu konuyla ilgili detaylı bilgiyi buradaki yazımızdan alabilirsiniz.



    4. Flüoresan
    Nikola Tesla'nın buluşlarından biri de özel olarak tasarlanmış yüksek frekanslı güç kaynağı üniteleri ile çalışmak üzere tasarlanmış elektrik lambalarıdır. Bu lambalardan bazıları günümüzde kullanılan flüoresan lambalarının öncüleridir. Neon tüplü lambaların üretiminde de Tesla’nın tasarladığı lambalar esas alınmıştır. Akkor lamba ampulü olarak bilinen Tesla'nın tasarladığı üçüncü tip lamba, yüksek verimlilikte ışık üretme yeteneğine sahipti. Bu lambanın tasarımında değişiklik yapılarak üretilmeye başlanmıştır. Tesla, 1891 yılında Elektrikli Akkor Lamba adı altında patentini aldı.

    5. X-Işını
    Tesla'nın yüksek voltajlı, yüksek frekanslı alternatif akımları araştırması, tıbbi uygulamaları olan çok çeşitli vakum tüplerinin gelişmesine yol açmıştır. X ışınlarının üretilmesi ve canlı dokuların fotografik olarak görüntülenmesinde kullanılması için teknikler geliştirilmiştir. Tüplerinden biri günümüz elektron mikroskobunun bir öncüsü olarak kabul edilir. Tesla'nın keşifleri ayrıca Nükleer Manyetik Rezonans Görüntüleme’nin temellerini de oluşturmuştur.

    6. Uzaktan Kumanda
    Tesla, 1898’de ilk uzaktan kumandalı model botunu yapmayı başarmıştı ve bu buluşu bütün radyo prensiplerine sahipti. Dolayısıyla elinize aldığınız her kumandada Tesla’nın da emeğinin bulunduğunu düşünebilirsiniz ve ayırca bu buluş radyo patentinin aslında Nikola Tesla’nın hakkı olduğunu bir kez daha kanıtlar.

    Nikola Tesla’nın buluşları ve katkıları bu kadarla kalmaz tabii ki. Radarın, elektron mikroskobunun ve mikro dalga fırının çalışma sistemlerinin ve otomobillerdeki ateşleme sisteminin temelleri de Tesla’nın katkı sağladığı buluşlar arasındadır.

    Tesla’nın hayata geçiremediği birçok projesi de olmuştur. Bunlardan biri ise askeri amaçlar için kullanılması amaçlanan güçlü ve uzun mesafeli bir silahtır. Nikola Tesla, elektrik silahı olarak tasarlamayı amaçladığı silahını 1934’te kamuoyuna açıkladı fakat yeterli destek bulamadığından bu proje hayata geçemedi.



    Tesla’nın Bazı Sözleri
    Nikola Tesla’nın Şubat 1892’de Elektrik Mühendisleri Enstitüsü’nde yapacağı konuşmanın bir bölümünde alternatif akım ve Tesla bobini ile ilgili çalışmaları hakkında şunları söyler:

    Bütün bu gözlemler bizi büyüledi ve bizi bu fenomenlerin doğası hakkında daha fazla bilgi edinmek için yoğun bir istekle doldurdu. Kim olursak olalım, her gün işimize keşfetmek umuduyla ve bizi bekleyen büyük sorunlardan birinin çözümünü bulabilmek için gidiyoruz, her geçen gün, her başarımızda yenilenen heyecanla görevimize geri dönüyoruz ve başarısız olsak bile çalışmalarımız boşuna gitmiyor çünkü bu çabalarımızda saatlerce süren keyifli çalışmalarımız var ve enerjimizi insanlığın yararına yönlendirdik.
    5 Mart 1904’de Electrical World and Engineer için yazdığı The Transmission of Electric Energy Without Wires’dan bir bölüm:

    Doğa aynı sonuca birçok yönden ulaşabilir. Fiziksel dünyadaki bir dalga, sınırsız okyanusta herşeyi saran madde gibi; yani organizmaların dünyasında, yaşamda bir itki oldu, bazen ışık hızıyla, bazen o kadar yavaş ki yıllarca kalacakmış gibi görünüyor, insanın aklına gelemeyecek bir karmaşıklık sürecinden geçiyor ama enerjisi her biçimde, her aşamada, her zaman ve tamamıyla doğada mevcut. Geçmiş zamanlarda bir tiranın gözüne düşen uzak bir yıldızdan gelen tek bir ışın, yaşamın akışını değiştirmiş olabilir, ulusların kaderini değiştirmiş olabilir, dünyanın yüzeyini değiştirmiş olabilir, çok dallı budaklı, bu yüzden doğadaki süreçler düşünülemeyecek şekilde karmaşıktır. Hiçbir zaman doğanın ihtişamı hakkında düşündüğümüzden daha fazla bir fikre sahip olamayız; enerjinin korunumu yasasına göre, sonsuzluk boyunca kuvvetler mükemmel bir dengededir ve dolayısıyla tek bir düşüncenin enerjisi, evrenin hareketini belirleyebilir.
    Tesla Hakkında Bazı İlginç Bilgiler
    Yazının başında Nikola Tesla’nın çocukluğundan bahsederken garip davranışlarından da bahsetmiştik. Bu davranışları Nikola Tesla’yı ilerleyen yaşlarında da bırakmadı ve hatta yenileri eklendi. Temizlik ve hijyen konusunda titizliği aşırı seviyede idi. Bu titizliğine rağmen hayvanları ve özellikle güvercinleri çok seviyordu. Onları otel odasına götürüyor ve besliyordu. Tesla güvercinlerinden biri hakkında şu sözleri söylemiştir:

    O güvercin hayatımın neşesiydi, bir erkeğin kadını sevdiği gibi sevdim onu. Bana ihtiyaç duyduğunda, başka hiçbir şeyin önemi olamazdı. Ona sahip olduğum sürece yaşamımda bir hedefim de oldu. Onu düşünmek yeterliydi benim için, onu çağırdığımda uçup gelirdi. Ben onu anladım ve o da beni.
    Tesla hiç evlenmemiş biri olarak kadınlarla ilişkileri konusunda çok başarılı bir insan değildi. Kadınlarla tek başına yemek yemekten hoşlanmaz, onların taktığı küpelerden, özellikle inci küpelerden nefret ederdi.

    Tesla, Amerika'ya geldikten sonra 1889'da, bir New York kulübünde yazar Mark Twain ile tanışmıştı. Tesla, Twain'e çocukluk hastalığından ve okuduğu Twain kitaplarından bahsetmişti. Mark Twain bundan çok etkilenmişti ve sonra çok iyi arkadaş oldular. Tesla, Twain'i Amerika'ya vardığında kendisine ilham veren ilk kişi olarak tanımlar ve Twain sıklıkla Nikola Tesla'nın laboratuvarını ziyaret ederdi.

    Gazeteci Frank G. Carpenter, Boston Sunday Globe için 18 Aralık 1904’de gerçekleştirdiği söyleşiden bir bölümde Tesla hakkında şu sözleri söylüyor:

    Waldorf'ta onu gördüğümde çalışkan bir mucitten çok İtalyan bir savcıya benziyordu. Takım elbisesi içinde ve diğer erkeklerin arasında lobide duran en çarpıcı figürdü. Bay Tesla şu anda 47 yaşında ve fiziksel ve entelektüel olarak en üstün halinde. Uzun ve ince bir insan, başı uzun, ince ve entelektüel, alnı yüksek ve dolu. Macaristan'da doğmuş ve orada eğitim görmüş fakat mükemmel derecede İngilizce konuşuyor ve şimdiye kadar tanıştığım en etkileyici konuşmacılardan biri.
    Bu fotoğrafta Nikola Tesla 40 yaşındadır. Her zaman şık giyimiyle ve duruşuyla dikkat çekmiştir.
    Bu fotoğrafta Nikola Tesla 40 yaşındadır. Her zaman şık giyimiyle ve duruşuyla dikkat çekmiştir.
    Wikipedia
    Tesla, 1931'de 75. doğum gününde Time Magazine'in kapağında yer almıştır. Bu vesileyle, Albert Einstein da dahil olmak üzere bilim ve mühendislik alanındaki bir çok isimden tebrik mektubu almıştır. Ne var ki Tesla, 11 Temmuz 1935'te The New York Times gazetesine verdiği bir demeçte şöyle söylemektedir:

    Einstein’ın görelilik çalışmaları göz alıcı bir matematiksel kılıftan ibarettir. Bu kılıf, insanları büyüler, etkiler ve bir yandan da altında yatan hataları gizler. Einstein’ın Teorisi, cahil insanların onu bir kral gibi görmesi için mor renkte giysiler giyen bir dilenci gibidir. Teorinin yandaşları, bilim insanı olmaktan ziyade metafizikçilerden ibarettir.
    O "mor renk" ile ilgili söyledikleri, gerçekten son derece acımasızdır. Batılı kültürde mor renk, İncil'de de geçtiği gibi eski zamanlarda zor elde edildiği için "saltanat"a işaret etmektedir. Bizim kültürümüzde bu, "kadife kumaş" demek gibi... Tesla, Einstein'ı ve teorisini "cehalet" ile suçlamakla kalmıyor, bu teorinin amacının insanların kafasını karıştırarak hatalarını gizlemek olduğunu da açıkça iddia ediyor.



    Tesla, 1934 yılında yazdığı "Tanrısal Dedikodunun Parçaları" başlıklı şiirinde şunları söylemektedir:

    Çok üzgünüm, Sir Isaac, sizin ününüzü kıstılar,

    Sizin büyük biliminizi alt üst ettiler,

    Şimdi uzun saçlı bir deli, Einstein isimli,

    Sizin tüm öğretilerinizi bozuyor.

    Diyor ki: madde ve kuvvet dönüştürülebilirdir,



    Sizin değişmez yasalarınızı yalanlıyor.

    Aynı Tesla, 75. doğum günü şerefine verilen galada, Einstein'ın E=mc2E=mc^2E=mc
    2
    formülüyle ilgili şunları söylüyordu:

    Ben bugüne kadar sayısız atomu birbiriyle çarpıştırdım, hiç de dikkate değer bir enerji açığa çıkmadı.
    Halbuki ilk parçacık hızlandırıcısı, Tesla'nın bu iddiasından 50 yıl sonra icat edilecekti.

    Sonuç
    Nikola Tesla, insanlık tarihinin şahit olduğu en iyi mucitlerden biridir ve bir bilim insanıdır. Buluşlarının çoğu yaşamımızı etkileyen ve kolaylaştıran aletlerin temelini oluşturmaktadır. Tesla birçok buluşunun patentini alabilse de bazı buluşlarının patentlerini ya satmak zorunda kalmış ya da haksızlığa uğrayarak Tesla'nın olması gereken patentler başka mucitlere verilmiştir. Yine de bütün bu haksızlıklara rağmen en çok buluşa ve patente sahip mucitlerden biridir. Nikola Tesla, gördüğü bu haksızlıklar ve patent hırsızlıkları yüzünden çok kötü zamanlar yaşamıştır ama yine de çok çalışmaya ve üretmeye devam etmiştir. Hiçbir zaman bir tüccar gibi düşünmeyen ve davranmayan Tesla, ürettiği her şeyi insanlığa adamıştır. 8 Ocak 1943’te, 86 yaşındayken yalnız kaldığı otel odasında hayata gözlerini yummuştur.
  • ".... Moğolların aksine siz Türkler hiçbir zaman yerinizden edilmediniz, Türkiye'ye hükmettiniz ve diliniz Rusça veya İngilizce gibi Hint-Avrupa diline dönüşmeyip muhteşem bir dil olan Türkçe olarak kaldı.."
  • Ölüler Konuşuyor! EVP Kayıtları

    Ölümden sonra yaşam var mı? insan oğlu asırlardır bu sorunun cevabını arıyor, deniyor ki bu gerçeği insan ancak kendi ölümünden sonra anlayabilecek, ama belki de bu kadar beklenmeyecek, çünkü modern bilim 20. Yy. başlarından beri bu konuyu ele almış durumda.

    Scientific American’ın 30 Ekim 1920 sayısında, Amerikan’ın en ünlü mucidi Thomas Edison’un şöyle söylediğini yazar: Eğer benliğimiz yaşasaydı, o zaman tam olarak mantıksal ve bilimsel bir varsayımda bulunabilirdik: anıları kaybetmemek, zihin gücü ve diğer yetilerimiz ve bilgilerimiz bu dünyada elde ettiğimiz. Bu nedenle, benlik, ölüm diye adlandırdığımız şeyden sonrada kalıcıysa, mantıklı bir sonuca varabiliriz. Bu dünyayı terk eden herkesin arkada bıraktıkları ile iletişim kurmak isteyeceklerini inanmaya meyilliyim ki. Öbür dünyadaki benliğimiz bunu arzulaması mümkündür. Eğer bu mantık doğru ise; o zaman, bir sonraki hayatta yasam sürerken benliğimizin yanında etkilenebilen veya hareket ettirilebilen veya ustalıkla idare edilebilecek kadar hassas bir cihaz geliştirebilirsek, böylesi bir cihaz yapılabildiğinde, bazı şeyleri kaydetmesi gerekir. İnsan Edison’un bazı emsalleri bu konuda ne yaptılar diye merak etmekten kendini alamıyor ve Edison’un kendisinin böyle bir cihazın yapımı için deneyler yaptığı spekülasyonlarına karşın, böyle bir tasarımı doğrulayan hiç bir kanıt günümüze ulaşmamıştır. Edison’un ruhlar dünyasını yaratılan yeni teknolojilerle birleştiren düşünceleri belki de bir dereceye kadar zamanın ilerisinde idi. Keza Edison’dan oldukça bağımsız olarak, Markoni ve Tesla’nın ruhlar dünyası ile bağlantı kurmak için teknoloji kullanma ile ciddi olarak ilgilendiklerini gösteren kanıt olmasına karşın EVP olarak bilinenin tamamiyle ortaya çıkışından önce onlarca sene geçecekti.

    Bununla beraber, dünyalı dinleyicilere ulasan, görünüşe göre katliamda oluşan seslerin ilginç örnekleri sonraki yıllarda da kaydedildi. 1930’larda Avrupa, II. dünya savaşının koşullarının yavaş yavaş oluşumuna tanık olurken, İsveç ve Norveç’li pilotlar radyo frekanslarında ilginç ve tanımlanamayan seslere tanık oldular. önce bunların parazitli Nazi telsiz konuşmaları olduğuna inanıldı, ama hiç bir şekilde bir kanıt bulunamadı, ve nereden geldiği bilinmeyen bu sesler 1934’de başladığı gibi birdenbire durdu, o tarihten sonra bunlar ekseriyetle unutuldu. John Butler, 1947’deki “Ruhlar Dünyasının Keşfi” kitabında ki bu 1930’larda da meydana gelmişti, bu kez 600 kişinin önünde gerçeklesen Londra’daki Wigmore Hall’daki ilginç olayı anlatır. Bir medyum sahnededir ve biraz uzağında salonun her yanındaki hoparlörlere bağlı bir mikrofon konulmuştur. Aniden, 40 veya 50 kadar olduğu tespit edilen sesler mikrofondan konuşmaya baslar. Mikrofonun yanında hiç kimse yoktu ve sistemi kuran, uzmanlıkları bu tur ses sistemleri olan iyi tanınmış bir firmanın elektrik mühendisleri olan iki teknik yetkili, sesleri duyunca bunların herhangi bir şekilde insan kaynaklı olamayacağını ve orjinalde bedenden ayrılmış olarak göründüğünü herkesin önünde açıkladı. Her ikisi de daha sonra, bu olaydaki deneyimlerinin bir sonucu olarak ruhbilimci olduklarını açıklayan Psychic News’te yayınlanan- bir bildiri imzaladılar. 1949’da, Manchester, İngiltere’de “Ruhlarla Elektronik İletişim Derneği” adı ile ve broşürlerinde belirttikleri “İnsanların Ruhsal Özgürleşmesi için Elektronik İletişim” amacı ile küçük bir grup oluşturuldu.Derneğin oluşumu Uluslararası Spritizma Federasyonunun 1948’deki Kongresinde ruhsal hisleri harekete geçirme gücüne sahip bir enerji alanı üreten elektrikli bir cihazı gösterime sunan Hollanda’lı Mr. N Zwaan’ın çalışmasından esinlenmiştir. Cihaz ‘Teledyne’ye geliştirilmesinden önce, başlangıçta ‘Süper ışın’, daha sonra ‘Zwaan ışını'(Binnington modeli) ve son olarak ‘Teledalga’ olarak adlandırıldı. Bu bilim kurgusal ses cihazları için, ölülerle doğrudan ses iletişimi formu da dahil olmak üzere olağanüstü sonuçlar alındığı iddia edildi. Fakat 1952 itibari ile, bu heyecan ve aktivite patlaması yavaş yavaş basit bir şekilde sona erdi.

    Bununla beraber, ayni yıl içinde, iki seçkin Romalı Katolik, biri Benedictine papazi Peder Pellegrino Maria Ernetti, diğeri saygın hekim Peder Agostina Gemelli, ses laboratuarında telli kayıt cihazı ile Gregorian ayin müziği kaydı üzerinde çalışırlarken aradıkları o olmadığı halde açıklanamayan sesler yakaladılar. Çalışma iyi gitmiyordu, ve hayal kırıklığı yasayan Gemelli ölmüş babasından yardım diledi. İlkel kayıt cihazındaki kaydedilen şeyi dinlediklerinde, rahibin ölmüş babasının onları son derece hayrete düşüren “Ben, her an seninleyim ve sana yardım ediyorum.” sözlerini duydular. Bu olayın haberi Papa Pius XII’a ulaştı ve o pederlerin endişe duymamalarına çünkü kaydettikleri sesin bilimsel bir gerçek olduğuna ve spritizmada hiç bir temeli olmadığına karar verdi. Yedi yıl sonra 1959’da, gerçek buluş gelir. Friedrich Jurgenson (Letonya’da doğan sanatçı ve belgesel film yapımcısı), gece İsveç, Mölnbo’daki evinin yakınındaki bir ağaçlıktan kuş sesi kaydeder. Bu kaydı tekrar çalarken, Norveççe konuşan ve kuşların gece alışkanlıklarını tartışan bir adam sesinin farkına varır. Konunun göz alıcı tesadüfüne rağmen, Jurgenson nasıl kayıt cihazının normal bir radyo kaydettiğini düşünür. Fakat birkaç hafta sonra, başka bir kadın sesi yakaladığında sarsılır. Ses Sorar: ‘Friedel, benim küçük Friedel’im, beni duyabiliyor musun ?’ Friedel, Jurgenson’un hayvanının ismidir ve annesinin sesini hemen fark eder. Annesi 4 sene önce ölmüştür. Şimdi öteki tarafla iletişim sağladığına ikna olmuştu, Jurgenson kaydetmeye devam ettiğinde, farklı dillerde konuşan, yüzlerce bedenden ayrılmış ruhların seslerini yakalar ki bunların içinde vefat eden bazı aile üyeleri ve arkadaşları da dahil olmak üzere ona cevaplarını göstermek için benlikleri ile Jurgenson’a gözükürler.

    Jurgenson 1964’de, bulgularını, Frieburg Üniversitesi, Parapsikolojik Araştırmalar Ünitesinin kurucularından Dr. Hans Bender olmak üzere, bir çok araştırmacının dikkatini çeken Kainattan sesler kitabını yayınladı. Dr. Bender ses fenomeni üzerinde çalışmasını sessiz bir ortamda boş kasetler ve normal kayıt cihazları kullanarak, fark edilebilir kelimeler konuşan seslerin kaydı alarak yapmaktaydı. Bu seslere ise hiçbir yerden gelen sesler adı verildi. Jurgenson’un deneylerinin gerçekliği onun haklı olduğunu ortaya çıkardı. Kimi bilim adamlarına göre bu olay insanlık için nükleer fizikten bile önemlidir denirken bazıları bunun açıklanamayan doğa üstü bir olay olabileceğini öne sürüyordu. 1965’de bir başka Letonyalı, tanınan psikolog ve Carl Jung bir zamanlar öğrencisi olan Dr Konstantin Raudi ve Jurgenson’un yaptıklarını duydu. Raudi ve uzun zamandır direk ses medyumluğuna ilgi duyuyordu ve, Jurgenson’la tanışıp ve onun EVP deneylerinin doğruluna ikna olduktan sonra, Almanya’da kendi araştırma projesini hazırladı. Başlangıçta, Raudi olağan bir kristal set kullandı, ama neticede Ganiometer isimli aracın tasarımında ona yardımcı olan fizikçilere ve elektronik mühendislerinin yardımını almaya gönüllü oldu. Bu aletin yardımıyla Raudi ve binlerce bedenden ayrılanların seslerini kayıt etti ve 1968’de araştırmalarını Almanca bir kitapta (Unhörbares wird hörbar) yayınladı, birkaç yıl sonra ise Breakthrough olarak çevirisi yapıldı. Breakthrough, Raudive’nin metodunu büyük bir başarıyla takip eden daha sonraki bir çok araştırmacı için teşvik unsuru oldu. 1974 denesinde ölen Raudive diğer EVP araştırmacıları ile öte dünyadan iletişim kurmaya çalışmaktaydı, Onun mesajları sadece kayıt cihazlarında değil aynı zaman video ve hatta bilgisayarlarda bile gözüküyordu. Birazdan Dr. Raudive’nin ruhsal seslerin kayıdı ile ilgili yaptığı deneyleri dinleyeceksiniz. Konuşulan metin ve ses yüksekliği orijinal metnin aynısıdır. Kolay anlaşılması için her ses birkaç defa tekrarlanmıştır. Verilen örnekler hitap edilen seslere ve alınan cevaplara göre gruplandırıldı. Arkasından da çeviri ve açıklanmalar yapıldı. ( Sesleri alttaki videomuzda dinleyebilirsiniz.)


    İlk ses deneyciye Dünya’da ki yaşamında ölümden sonra yaşama inanmadığını söyleyen Margerita Petrovski ye ait. Deneyci bayan Petrovski ye öldükten sonra öteki Dünya’da nasıl duygular taşıdığını soruyor. Petrovski den geldiği belirlenen ruhsal ses şöyle cevap veriyor. Bedenke İch Bean – Almanca Anlamı tasavvur et o benim. Tekrar bayan Petrovski nin sesi duyuluyor bu sefer eski patronu Dr. Zenta Marina’a sesleniyor. Zenta Deneyci Petrovski ye patronunun sesini duyup duymadığını soruyor. Ses cevap veriyor , Kostya ya Almanca Kostya evet Deneyleri yapan Dr. Konstantin Raudi ye çocukluğunda arkadaşları Kostya derlerdi. Ses bunu vurguladıktan sonra bu defa deneyciye soy adı ile hitap ediyor. Raudive Daha sonra litvanyaca ve Almanca karışık olarak şu sözler duyuluyor. Kostya tutik ma anlamı: kostya o kadar yakınsın ki Şimdi deneyci ünlü Rus şairi Vilademir Mayakovski’ye sesleniyor. Ses şöyle cevap veriyor. Mayakovski Deneyci şaire ruhsal ses olayının gerçekliliğini insanlara anlatmanın ne kadar zor olduğunu söylüyor. Alınan cevap şairin kişiliği ile uygun bir cevap, Konstantin Prüul Rusça anlamı: Konstantin onların suratına tükür. Deneyci eski hocası olan İspanyol düşünür Ortega İgaset ile konuşuyor ve ses şöyle diyor. Ortega Deneyci Ortega ya ruhsal ses olaylarını araştırmanın bir faydası olup olmadığını soruyor. Ses şu cevabı veriyor . Emprohas Muhas Kuastiones İspanyolca, anlamı: çok meseleyi çözeceksiniz. O sırada Litfanya ca konuşan bir ses çeşitli şekillerde yorumlanabilecek şu sesleri söylüyor. Örneğin ruhsal ses olaylarının araştırılması insanlığa yararlı olabilir. Bu araştırma süreci acı verici olsa bile. Tu laudes zadet zina Litvanyaca anlamı: siz insanları yakıyorsunuz.

    Sonra deneyci daha önce birlikte çalıştığı İsviçreli parapsikolog Göbartg Fray a hitap ediyor. Deneyci kuşkuları gidermesi için profesöre adını söylemesini istiyor. Ses cevap veriyor Fray Sonra ses İsveççe ve Almanca karışık olarak şöyle devam ediyor. Du so was, vis nih gloaben Anlamı: inanmak istemiyorsun. Bir başka kayıtta, deneyci insanların öldükten sonraki yaşama inanmadıklarından bahsediyor. Ses şu cevabı veriyor. Zo Zintzi Almanca anlamı: onlar böyledir. Deneyci Vita Simane’yi çağırıyor. Simane bu ses kayıtlarından kısa bir süre önce ölen deneycinin bir dostuydu. Şu cevabı alıyor Danke guttonmorning Almanca ve İngilizce anlamı: teşekkür ederim günaydın. Daha sonra bu dost adını söylüyor. Vita Simane Bundan sonra bir ricada bulunuyor. Frazi Zenta Lai Tala Litvanyaca anlamı: bırakın Zenta konuşsun. Daha sonra Mussut Zenta Reti Sos Litvanyaca Anlamı: işi yapan bizim Zenta Son olarak aynı ses şöyle söylüyor. Zi Glab Nih almanca: o kadın inanmıyor.


    Gonyometre Sesleri
    Bu kayıt yöntemi yüksek frekans uzmanı ve elektrik mühendisi Prof. Teodor Rudolf tarafından geliştirildi. Dinleyeceğiniz sesleri Rudolf bizzat kaydetti. Bu sesler Rudolf tarafından kayıt edilen 19 ayrı sesin içinden seçildi. Sesler başka yöntem ve tekniklerle kayıt edilse de ana özelliklerini koruyorlar. Burda ilginç olan nokta seslerin çoğunlukla Rusça ve Litvanyaca olmasıdır ki, prof bu iki dili de bilmemektedir. Metinler deneycinin adını ve bazı almanca sözcükleri doğruladıktan sonra deneyci tarafından çözülmüştür. 1980 yılında, William O’Neil “Spiricom” adı verilen elektronik bir ses cihazı üretti. O’Neil, cihazın psişik olarak aldığı teknik özelliklere altı yıl önce ölen bir bilim adamı olan George Mueller’den yapıldığını iddia etti. Basın toplantısında O’Neil, Spiricom cihazıyla iki yönlü konuşmalar yapabileceğini ve tasarım şartnamelerini sağladığını belirtti EVP’yi yakalamak için özel olarak yapılmış bir başka elektronik cihaz, 2002’de EVP meraklısı Frank Sumption tarafından ölülerle gerçek zamanlı iletişim kurmak için yaratılan “Frank Box” veya “Ghost Box” dır. Varsayım, tasarım talimatlarını ruh dünyasından aldığını iddia ediyor. Cihaz, bir ikinci beyaz ses snippet’i seçerek AM bandında ileri geri tarama yapmak üzere modifiye edilmiş bir beyaz gürültü jeneratörü ve AM radyo alıcısı olarak tanımlanmaktadır.


    Modern İlgi
    1982 yılında, Sarah Estep, EVP bilincini arttırmak ve onu yakalamak için standart yöntemler öğretmek amacıyla , Maryland , Severna Park’taki Amerikan Sesli Ses Olayları Birliği’ni (AA-EVP) kurdu. Estep, 1976’da EVP’yi keşfetmeye başladı ve ölen arkadaşlarından, akrabalarından ve diğer gezegenlerden geldiğini düşündüğü dünya dışı insanlardan yüzlerce mesaj kaydı yaptığını söylüyor. 1997 yılında, Batı Ontario Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Imants Barus , EVP araştırmacısı Konstantin Raudive ve “araçsal iletişim araştırmacısı” Mark Macy’nin çalışmalarını bir rehber olarak kullanarak bir dizi deney yaptı. Bir radyo boş bir frekansa ayarlanmış ve 81 seansın üzerinde toplam 60 saat ve 11 dakikalık kayıt toplanmıştır. Kayıtlar sırasında, bir kişi ya sessizliğe oturdu ya da potansiyel EVP kaynaklarıyla sözlü iletişim kurmaya çalıştı. Barušs, seslere benzeyen birçok olayı kaydettiğini, ancak uygulanabilir verileri temsil etmek için çok az ve rastgele olduklarını ve kesin olarak EVP olarak tanımlanamayacak kadar açık olduklarını belirtti. Taşınabilir dijital ses kayıt cihazları şu anda bazı EVP araştırmacıları için tercih edilen teknolojidir. Bu cihazların bazıları Radyo Frekansı (RF) kontaminasyonuna karşı çok duyarlı olduklarından, EVP meraklıları bazen EVP’yi RF ve ses ekranlı odalarda kaydetmeye çalışırlar. Bazı EVP meraklıları, EVP’deki kelimeleri duymayı tıpkı yeni bir dil öğrenmek gibi bir yetenek olarak tanımlamaktadır. Kuşkucular, iddia edilen vakaların doğal olayların yanlış yorumlanması, elektronik ekipmanın araştırmacılar tarafından yanlışlıkla etkilenmesi veya araştırmacıların ve ekipmanın üçüncü taraflarca kasıtlı olarak etkilenmesi olduğunu ileri sürmektedir.

    İnsan sesleri 20 desibelin altındaki sesleri algılıyamaz, oysa EVP denilen ruhani sesler genelde 10-15 desibel frekansındadır. Birazdan sizlere Büyük Ada Vampirleri – Paranormal Saatler Özel isimli videomuzdan evp örnekleri dinleteceğim, dinleyeceğiz sesler gece alan araştırması sırasında, büyük mezarlıkta, ve yetimhane çevresi ile vampir manolisin evinden alınmıştır. ( Sesleri alttaki videomuzda dinleyebilirsiniz.)

    İlk ses – anabis peris suare

    İkinci ses – anne

    Son- eleni ohilos ten anavelli ( Eleni güneş doğmuyor) -rumca

    Açıklamalar ve Kökenleri

    EVP’nin kökenine ilişkin paranormal iddialar, psikotezi yoluyla doğrudan elektronik bir ortama düşünceleri basan canlı insanları ve ruhlar, doğa enerjileri, diğer boyutlardan varlıklar veya dünya dışı dünyalar gibi uzaktaki kişilerle iletişim kurmayı yaşayan insanları içerir. EVP için paranormal açıklamalar genellikle iletişim teknolojilerinin tipik işleyişinin dışında bir yoldan iletişim zekasıyla EVP üretimini üstlenir. Bildirilen EVP örnekleri için doğal açıklamalar, bu varsayımı tartışmakta ve tanınmış bilimsel olaylara dayanmayan yeni mekanizmalar gerektirmeyen açıklamalar sağlamaktadır.

    Doğal Açıklamalar
    Ses aygıtlarındaki statik dinleyicilerin, radyo paraziti ve insan beyninin rastgele uyaranlardaki kalıpları tanıma eğilimi de dahil olmak üzere, sesleri duyduğuna inandıklarını açıklayabilecek birkaç basit bilimsel açıklama vardır. Bazı kayıtlar dolandırıcılık veya sahtekarlar tarafından yaratılan aldatmacalar olabilir.


    Psikoloji Ve Algı
    İşitsel pareidolia , beynin rastgele kalıpları bilinen kalıplar olarak yanlış yorumladığı durumlarda ortaya çıkan bir durumdur. EVP durumunda, bir gözlemcinin bir ses kaydındaki rastgele gürültüyü bir insan sesinin tanıdık sesi olarak yorumlamasıyla sonuçlanabilir. Beyaz gürültü kayıtlarında duyulan bir sesin yabancı bir dilde olup, onu araştıranların iyi anladığı bir dilde olmadığı eğilimi bunun kanıtı olarak gösterilir. David Federlein , Chris French , Terence Hines ve Michael Shermer gibi şüpheciler, EVP’nin beyaz gürültü oluşturmak için tüm elektrikli cihazların yarattığı elektriksel gürültü olan ” gürültü tabanının ” yükseltilerek kaydedildiğini söylüyor. Bu ses filtrelendiğinde , konuşma gibi çıkan sesler oluşabilirdi. Bu, radyo istasyonlarının çapraz modülasyonu veya hatalı toprak halkaları gibi şeylerle birlikte kullanılması paranormal seslerin izlenmesine neden olabilirdi. İnsan beyni, kalıpları tanımak için gelişti ve eğer bir insan yeterli gürültüyü dinlerse, beyin onlar için akıllı bir kaynak olmasa bile kelimeleri algılamalarını sağlamaktaydı.

    Fizik
    Örneğin, bazı EVP kayıtlarında, özellikle RLC devresi içeren cihazlarda kaydedilmiş olanlarda parazit görülür. Bu durumlar ses kaynaklarının radyo sinyallerini veya yayın kaynaklarından gelen diğer sesleri temsil eder. Mevcut bir kaydın netliğini artırma girişimleri sırasında yaratılan sesler bazı EVP’leri açıklayabilir. Yöntemler, yeniden örnekleme, frekans yalıtımı ve kayıtların orijinalinde bulunanlardan önemli ölçüde farklı nitelikler elde etmelerine neden olabilecek gürültü azaltma veya iyileştirmeyi içerir. İlk EVP kayıtları, zayıf hizalanmış silme ve kayıt kafalarına sahip teyp kayıt ekipmanı kullanımından kaynaklanmış olabilir, bu da teypteki önceki ses kayıtlarının tamamen silinmemesine neden olur. Bu, önceki içeriğin küçük bir yüzdesinin üst üste konmasına veya yeni bir ‘sessiz’ kayda karıştırılmasına olanak verebilir. Bana göre EVP olayı Hayaletler olarak gördüğümüz enerji türevinin bir şekilde çevreye kaydedilen geçmiş olayların kalıntısıdır. Bu da EVP olaylarının hayalet gözlemleri gibi aslında geçmişte yaşanmış olayların kendisini tarafından çevreye kaydettiğini ve bunun bazı zamanlarda ortaya çıkıp kendini tekrarladığını açıklıyor. Tıpkı bir dvd den film seyreder gibi. Yani bizim hayalet olarak gördüğümüz şey aslında tarihin oynadığı tarihtir. Bu teoriye ilaveten kendi yaptığım bazı araştırmaları da eklemek isterim Paranormal araştırmalarda çoğu eski kale, ev , büyük tarihsel ve dini mekanlarda, şatolarda zemin ,tavanlarda ve duvarlarda yapılan araştırmalarda özellikle taş mekanlarda yüksek oranda silika tozu ile karşılaşılır. Silika ise kum ve kayanın temel bileşenidir. En iyi bilenen ve bol bulunan silika çeşidi kuvarsdır. Ve silika eskiden kullanılan teyp bantları , film ve video filmlerinin yüzeyindeki parlak kısmında kullanılmaktadır. Yani bir sesi ve görüntüyü kaydetmek için kullanılan materyalin ana malzemesi ,bu da bazı durumlarda bu bileşiklerin bir araya gelip o anın görüntüsünü ve sesini kaydetmesinin imkanlı olduğunu düşünebiliriz. Ve yine bazı durumlarda bu görüntünün bir film gibi tekrar ve tekrar oynadığını. Ses bir enerji türüdür. Jetlerin geçişi sırasında pencere camlarının titreşmesi, şiddetli bir patlama esnasında çevredeki camların kırılması, bazı opera sanatçılarının sesleri ile bardak kırabilmeleri sesin bir enerji türü olduğunu gösteren örneklerdir. Ve her enerji türevi gibi bir şekilde kayıt altına alınabilir. Bu büyüleyici fikir hayaletlerden korkan insanları biraz rahatlatsa da, bu teorinin içinde açıklanamayan bir kısımda vardır, oda ruhlar konuşmaya başladığı ve yaşayanlarla etkileşim halinde olduğu andır. Burada konuşmadan kasıt basit ve sıradan tekrarlar değil, o anda sorulan soruya cevap vermesidir, buda bu varlığın kolektif ve evrensel bir düşünce yapısının ve mantığının olduğunu gösterir, buda sinemada film izlerken sizin sorduğunuz soruya beyaz ekrandan cevap gelmesi gibi imkansızdır. EVP yani hayalet sesler kuramı bu konuda yapılan en detaylı çalışma tekniğidir. Belki de bu sadece doğal bir olay, belki açıklanamayan bir gizem, yada en basit anlamda gerçeğin kendisidir.
  • Hasan gibi sevmek

    Burada yazdığım hadise gerçek bir olaydır ethem cebecioğlu hocanın bir konuşmasından alıntıdır ses kaydı mevcuttur. İnanıp yada saçma bulmak tamamen size bağlı beni son zamanlarda en etkileyen hadiselerden biri olduğu için sizlerle de paylaşmak istedim uzun ama okumanızı tavsiye ederim;

    ''bizim ankara'da hasan diye delikanlı çocuk ya 25 sene oldu yada 30 seneye yakın ama 30 sene falan oldu öyle hatırlıyorum. Yaşadığımız hatıramız. Hasan güzel bir çocuktu. yaşı 11-12 o civarda daha buluğa ermemiş. O sıralarda çağrı filmi vardı ve yaygındı. ilk ingilizce sonra arapça sonra türkçe 
    versiyonlarını izledik insan etkileniyor Kaddafi tarafından çektirilmiş Antony quin başrol de oynadığı kaliteli bir yapım. Hz hamzayı anlatıyor Hz. Hamza'nın merkezinden yola çıkarak peygamber efendimizin hayatını kesit olarak sunmaya çalışıyor. İşte bu film çıktığında, Hasan'ın babası bana demişti ki; tabi hasan o zaman vefat etmiş babası bir hatıra olarak bana anlatıyor. Ailecek oturup çağrı filmini dvd koyduk ve izledik 3 saat falan sürdü hepimiz hüzünlendik, duygulandık bi heyecanlandık peygamberimizin hayatı mücadelesi, hz. Hamzan'ın vahşi tarafından şehit edilmesi  uhud , peygamberimizin çektiği çileler vs.
    ondan sonra oğlum Hasan okuldan gelince her gün o videoyu koyuyor her gün izliyor cumartesi pazar günleri de sabah izliyor , akşam izliyor. ''Oğlum usanmıyor musun?'' diyoruz ''baba, peygamberimizi ben sevdim'' diyor. ''oğlum nasıl oldu?'' peygamber sevgisi o babacığım diyor anlatılmaz yaşanır'' izliyor ama her gün izliyor bıkmadan usanmadan.
    ve sonrasında namaza başladı diyor babası izledi ve namaza başladı.. namaz kılarken annesine ''annecim başörtünü tak sende namaz kıl'' annesine de sürekli böyle söylüyor. ''anne namaz kıl, anne namaz kıl..'' Hasan'ın halleri değişti namazı öğreniyor, süreleri ezberliyor, bize anlatmaya çalışıyor ve her gün peygamberimizin hayatını bıkmadan izliyor.
    bir gün baktık üstü başı toz içinde elbisesi yırtılmış efendime söyleyeyim halinden belli ki kavga etmiş birisiyle. sordum ''oğlum Hasan ne oldu sana'' baba dedi ''sınıfımızda bir arkadaşımızın vardı peygamberimize küfretti küfredince dayanamadım onu dövdüm o bana vurdu ben ona vurdum.'' ''oğlum sana ne dedim'' Hasan ''ben peygamberimize küfredilmesine tahammül edemem baba'' dedi.
    ondan sonra ertesi gün hademe geldi '' Hasanın öğretmeni sizi istiyor ''dedi. okula gittik hanımla beraber ''Hasan arkadaşlarıyla kavga ediyor çocuğunuza sahip çıkın deyince üzülerek eve geldik Hasanın kulağını tuttum çektim. ''Hasan bir daha kavga etme oğlum öğretmenin bizi azarladı mahçup olduk.'' ama baba dedi '' peygamberimize küfrediliyor küfredilirse ben dayanamam ki ne yapayım'' diye ağlamaya başladı.
    yine bu arada Hasan sürekli namaz kılıyor anneye babaya namazı teşvik ediyor. filmi de kesintisiz izlemeye devam ediyor. bir ara baktık, burnundan kan akıyor kafası yarılmış üstü başı toz içinde yine dayak yemiş halde eve geldi ''oğlum bu ne hal dedik'' bu sefer '' baba arkadaşlarımızdan bir tanesi Allah'a küfür etti dayanamadım onu dövdüm'' diyor. o da beni dövdü diyor bunun üzerine çok kızdım kalkıp vuracaktım kaçtı bunun üzerine 2 gece halasında kaldı sinirlerim geçince de halası getirdi anlaşma yaptık bundan sonra bir şey duymayacağım dedim ''baba ama daha öncekinde peygamberimize küfür etti dövdüm ayrı bir şey ama şimdi Allah'a küfür etti ben dayanamadım baba olursa bir daha döverim ben'' bunu bir çocuk diyor.

    aradan 15 gün geçti Hasan grip gibi  bir rahatsızlığa yakalandı. Doktora götürdük ilaç verdi kullandık ama Hasan günden güne zayıfladı hastalığı arttı ve güçten  kuvvetten düştü. Tekrar doktora götürdük birde kan tahlili alalım dedi kan tahlillerinden sonra doktor dedi ki; şüphelendiğimiz bazı konular var daha ince bir tahlil yapacağız. daha sonra kan ölçümleri geldi. doktor; oğlunuz ileri düzeyde kan kanseri maalesef tedavisi mümkün değil. dedi
    üzüldük yine de çare aramaya koyulduk kemoterapi oluyor ilaç kullanıyor vs o şu bu.. derken Hasan artık yatağa düştü. Arkadaşları, öğretmenleri ziyaret ediyor. Gözümüzün önünde oğlumuz eriyor yemek yemiyor, zayıflıyor, saçları dökülüyor. Kanser ilerliyor. O süreçte kitaplar okuyor annesine sürekli ''anne çorap giy bacağını açıkta bırakma, bileklerin açıkta gezme, başını ört, anne namazını kıl, baba sende kıl'' çocuk hasta, bizde hanımla beraber namaz kılmaya başladık ki gönlü olsun.
    sürekli o süreçte peygamberimize salavat getiriyor bize de sürekli sizde salavat getirin onu sevin, Allah'ı sevin, Kuranı sevin diyor.

    geceleri sabah namazına kalkıyor ışık uzun bir süre açık aklıyor  yatak odasından da anahtarın deliğinden ne yapıyor çocuk diye bakıyoruz hanımla. Sabah namazını kılıyor, kıldıktan sonra pencereyi açıyor elini  karanlığa doğru bir süre sallıyor bir şeyler söylüyor birisiyle konuşuyor gibi sanki ama biz duymuyoruz ne olduğunu ne yaptığını bilmiyoruz.
    biz takip ediyoruz. bir gün iki gün üç gün böyle. Acaba çocuk ölecek, ölümü kaldıramaz aklını mı yitiriyor diye düşünmeye başladık. Yine o gece pencereden elini sallayıp bir şeyler söylerken içeri girdik '' Hasan ne yapıyorsun oğlum'' Hasan ''hiç baba '' diye inkar etti tekrar tekrar sorunca ''baba dedi sabahleyin sabah rüzgarı esiyor ya o esen sabah rüzgarına diyorum ki; ey sabah rüzgarı lütfen benim selamımı medine'ye yolun düşerse peygamberimize iletir misin? diyerek peygamberimize selam yolluyorum'' (Ethem hoca; hasanın babası nadir bey bana bunu anlattığında bende bir nokta olarak bu kaldı bende şimdi 30 seneden bu yana teheccüd namazında  penceremi açıp rüzgarla efendimize selam yolluyorum. kimi gülebilir, kimi tuhaf karşılayabilir benim hoşuma giden bu kıssadan bu oldu ben tasavvuf pr. ama öğretmenim 11 yaşında ki Hasan oldu benim)

    ve Gasan artık ne yiyor ne içiyor içtiğini yediğini kusuyor kalkamıyor.
    Bir gün sabahleyin Hasan yanımıza gelip dedi ki; babacım bu gece  çok ilginç bir olay yaşadım ama rüya değil çünkü rüya başımı yastığa koyarım uykum gelir uyurum gözümü de yumarım dalar giderim ve  rüyada bir şeyler görürüm. Ama bu öyle değil gözüm var ya bu iki gözümle gördüm bu olayı, belki inanmayacaksın ama babacım şu evimizin çatısı çatır çatır dökülüp ikiye ayrıldı gümbür gümbür sesler geldi ben deprem oluyor zannettim zar zor oturdum baktım yukarıdan iki kişi iniyor bembeyaz giyinmiş, başlarında sarık var ve sakalları da simsiyah gülerek yanıma geldiler. dediler ki; Hasan, biz melekleriz beni kucakladılar öptüler biri saçımı okşuyor biri sırtımı okşuyor çok mutlu oluyorum bana dediler ki; çok yoruldun Hasan seni bir gezmeye çıkaralım 3-4 aydır hep evdesin kendini iyi hissedersin. olur dedim biri bir elimden diğeri bir elimden tuttu göğe yükseldik.
    sonra yukarı çıktık güzel yeşillik bir yere geldik burası neresi dedim burası cennet Hasan dediler hadi gezelim. Gezerken çok büyük  bir köşk gördüm önünde durduk bu ne dedim Hasan bu köşk, senin dediler. Hadi gel beraber gezelim. baba köşke girdim benimmiş o kadar büyük ki ucu bucağı yok orada oyuncaklar,arkadaşlar, hizmetkarlar, yiyecekler, içecekler her şey var çok mutlu oldum bana dediler ki; Hasan aşağıya inme burada kal bak şu inek senin (sembolik dilde deve nefs-i Merziye, inek nefs-i raziye, nefs-i mutmainne ise koyun olarak gözükür tabi çocuk o manaya geldiğini bilmiyor sığır görmüş demek raziye makamında) izin ver de ineğini keselim sen de ebedi olarak burada kal.
    ben dedim ki olmaz ben annemi babamı özlerim onları isterim olmaz. Ama Hasan biz seni seviyoruz aşağıda hastalıktan acı çekiyorsun sana yazık oluyor burada kal diye ısrar ettiler. inek kesilecekmiş orada kalacakmışım anlayamadım baba ( nefsin ölümüne işaret ediyor)
    ben istemedim o yüzden ineğimi kesmeyin dedim onlar da beni aşağı indirdiler. alnımdan öptüler ve gittiler çatı yine aynı gürültüyle kapandı.( ethem hoca; yakaza halinde görülen bir olay diye düşünüyorum ama anlatırken anne babasına canlı canlı her detaydan bahsediyor ve rüya olmadığı konusunda diretiyor). anne baba olarak anlamlandıramadık tamam oğlum dedik..

    hasan yine yorgun ama sürekli efendimize salavat getiriyor misafirler geldiği zaman sürekli '' aman bakın namaz mühim namaz kılın ibadetlere önem verin, kavga etmeyin, dedikodu yapmayın bol bol sadaka ,zekat vermeyi Allah'ı peygamberi sevmeyi öğütlüyor.
    sadece çorba mama türü besinlerle beslenecek hale düştü namazlarını yattığı yerden kılıyor durmadan dua ediyor. hep böyle uzun uzun aklımıza gelmeyecek güzel güzel dualar yapıyor.

    derken bir sabah mamasını yedireceğiz baba anne dedi; bu gece de aynı o geçen sefer ki yaşadığım olayın aynısı yaşadım. Yine evimizin çatısı ayrıldı o iki melek aynı şekilde geldi beni sevip okşadılar epeyi sıkıntı çekiyorsun seni cennete götürelim mi dediler. onlara ama orada kalmak yok tamam mı dedim. onlar da seni zorla orada tutmayız dediler. Yine göğe yükseldik bu sefer daha yukarı çıktık o alan da ziyaret ettiğim köşk var bide baktım bu sefer onun yanında daha güzel daha büyük bir köşk daha var öbür ucunu göremedim süslü, parlak bambaşka bir şey hayret ettim bu kimin dedim? Hasan buda sana verildi dediler. Yine içini gezmek için girdik ama burada kalmam anneme babama gideceğim tamam mı dedim tamam dediler. içeride havuzlar, sular , şerbetler, benim gibi çocuklar var. Onlarla oynadım dünya da görmediğim yemekler vardı hepsinden yedim bisiklete bindim dolaştım, gezdim her taraf altın, gümüş, yakut ışıl ışıl epey bir gezdikten sonra melekler bana ; Hasan rahatladın mı dediler evet dedim yine ineğimi gösterdiler keselim mi dediler bende hayır annemden babamdan ayrılmak istemiyorum dedim tamam dediler yürümeye başladık köşkün dışına çıkmadan önce köşkün içinde kocaman bir kapı gördüm o kadar süslü ki merak ettim ; bu kapı kapalı nereye açılıyor diye sordum. bana dediler ki bu kapının arkasında çok büyük bir zat var ziyaret etmemizi ister misin evet dedim kapının üzerinde kulp yok, anahtar yok nasıl açılacak diye sordum onlar; bismillahirrahmanirrahim lailaheilallah  muhammedun rasulullah diyeceksin kapı açılacak dediler söyledim gerçekten de kapı açıldı. kapı açılırken içeriden bir ışık geliyor ama o kadar kuvvetli ki gözümü tuttum gözüm ağrımaya başladı bide mis gibi kokular geliyor her tarafım nur ışık içinde kaldı. Bir iki adım attım ışık biraz azaldı baktım büyük bir taht kralların oturduğuna benziyordu  biri oturuyor orada eli yüzü düzgün, tatlı, güzel, siyah sakallı muhterem bir zat. Bana tebessüm ediyor Hasan gel dedi o kadar güzel ki baba hayran kaldım içim ısındı hemen gidip yanına oturdum çenemi dizine dayadım sürekli yüzüne baktım gözümü ondan alamıyordum pırıl pırıl parlıyor hayran kaldım o ne güzellik.. o ne güzellik.. o bana bakıyor saçımı okşuyor bana Hasanım Hasanım diye sesleniyor. yüzüne bakmaya doyamadım bir süre o bana ben ona uzun uzun baktım ellerini tuttum pamuk gibi mis gibi kokuyor o kadar güzel bir insan ki hayatımda hiç öyle bir insan görmedim. En sonunda aklım başıma geldi efendim siz kimsiniz diye sordum; saçımı okşadı ah Hasanım dedi ben seni çok seviyorum her sabah namazını kıldıktan sonra pencereyi açıyorsun elini sallayıp sabah rüzgarıyla selam gönderdiğin biri var ya o selam gönderdiğin kişi benim.. sav..
    aaa ya Rasulullah  sen misin deyip atladım boynuna sıkı sıkı kucakladım o da beni kucakladı sarmaş dolmaş olduk ah evladım Hasanım diye beni sevmeye başladı. bende ona sıkı sıkı sarıldım mis gibi kokuyordu kokusunu içime çektim anne kucağı gibi merhametli dönüp bana dedi ki; Hasan beni seviyor musun? dedim ki canım sana feda olsun ya Rasulallah seni seviyorum. o dedi ki; Hasan beni annenden babandan çok seviyor musun bende dedim ki; annem babam sana feda olsun seni annemden de babamdan da çok seviyorum. peygamberimiz; peki Hasan aşağıya annenin babanın yanına inmesen de benim yanımda kalsan hoşuna gider mi? gider ya Rasulallah kalırım. sav; ama anneni babanı özlüyorsun emin misin ? dedim ki; senin yanındayken annemi babamı kimseyi özlemem. bunun üzerine efendimizin bak ineğin burada duruyor izin ver onu keselim hep benim yanımda kal. olur dedim o iki melek ineğimi kestiler. Sonra peygamberimiz şimdi aşağıya in bugün öğlen ezanı okununca seni almaya geleceğiz dediler ve beni yanından ayırmayacağını söylediler. sonra aşağı indirdiler. Böyle bir olay yaşadım babacım ben bundan sonra peygamberimizin yanında yaşayacağım.

    O gün anladım çocuk öğlen namazında vefat edecek rüya mı görüyor vaka mı yaşıyor bilmiyoruz ama yaşamış kendisine sorarsan rüya değil. Üzüldük ağladık... öğle ezanı okundu o sırada işte olmam gerekiyordu hanım telefon etti; Hasan ağırlaştı vaktim geldi diye sayıklıyor bize yatağımı kıble istikametine çevirin sırtıma yastık koyup beni biraz dikleştirin ayağı kalkamıyorum ama hiç olmazsa yatar vaziyette olmayayım diyor ve seni çağırıyor. koşarak gittim kucakladım ağladım baba dedi niye üzülüyorsun ben peygamberimizin yanına gideceğim. Bütün akrabalar toplandılar 40-50 kişi sürekli peygamberimiz gelecek beni alacak götürecek diyor. etrafındakilere sürekli birbirinizi kırmayın, gönül kırmayın,  peygamberi sevin namaza dikkat edin Müslüman gibi yaşayın,dine hizmet edin, evinizde yemek yedirin diye yaşından büyük biri gibi nasihat ediyor. birden baba diye bağırdı baba peygamberimizi gördüm bak geliyor beyaz bir ata binmiş görüyorum yanında 20 kişilik bir grup var geliyorlar görüyorum Elhamdulillah ben Rasulullaha kavuşacağım biz baktık kıble tarafına bir şey göremiyoruz Hasan birden hareketlendi yüzüne can geldi halbuki elini kolunu zor kaldırıyor bi dirilik geldi elini kaldırdı heyecanla elini uzattı geldi diyor yaklaştı.. şimdi  peygamberimiz ve arkadaşları eve girdi anne baba evimize geldiler dediği an ev zangır zangır sallandı biz deprem oldu zannettik bide baktık evin içerisi mis gibi bir kokuyla doldu o koku dünya kokusu değildi.. orada peygamberimize salavat getirdi hoş geldin ya rasulullah elini açtı ne olduğunu bilmiyoruz ama birden bire başı yavaşça arkaya gitti ve ruhunu teslim etti. vefatından sonra o koku 7 gün evden çıkmadı elbisemize dahi sindi taziyeye gelenler kokuyu sorup durdu.

    işte rasulullah sevgisi.. bu olay beni çok etkiledi umarım size de dokunmuştur rabbim hasanın sevgisinden zerreler almayı ve bir an olsun oturup düşünmeyi nasip etsin... onu hakkıyla sevenlerden olmayı cümlemize bahşetsin ramazan-ı şerifiniz şimdiden mübarek olsun...
  • 528 syf.
    ·12 günde·7/10
    Öncelikle bu kitabı okumayanlar için bu kısa yazıyı okumamalarını rica ediyorum.
    Bu kitap benim Şah ve Sultan romanından sonra okuduğum ikinci İskender Pala kitabı oldu. İlk kitaptaki tadı aldığımı maalesef söyleyemeyeceğim bu yüzden de bir an önce bitmesini istedim, yarım bırakmayı sevmediğim için. Nedenlerine geçmeden önce olumlu taraflarını da söylemek gerekiyor, çünkü ben beğenmedim diye bu kitap kötü anlamını taşımıyor, bilakis bir çok seveni de olacaktır. Öncelikle bu kitabın yazımı için büyük bir araştırma gerektirdiği ortada. Ve Türk Edebiyatı için Sümerlere,Babillere, Asurlara ulaşan büyük bir araştırmayı romana çevirmek ise önemli bir iş. Bu yüzden takdir edilmesi lazım. Dünya edebiyatında Da Vinci şifresiyle popüler olup aynı tarz aksiyon-tarih romanlarını birbiri ardına ekleyen Dan Brown örneği dururken Türk Edebiyatı'nda da böyle bir örneğin çıkması sevindirici. Kitap zaten yerli Dan Brown kitabı olmuş demek İskender Pala'ya haksızlık olabilir. O yüzden bu kitap, içerisinde bol aksiyon bulunduran bir tarih-macera romanıdır. Böyle kitapları yazmak Dan Brown'un üstüne zimmetlenmediğine göre, yerli bir örneği için eleştir yapmak haksızlık olur. O yüzden kendisini tebrik ediyor ve bol satışlar diliyorum. Beğenmediğim kısım ise bir romanda benim için çok ama çok önemli olan inandırıcılık kısmıdır. İskender Pala bir divan edebiyatı üstadı olduğu için yabancı aktörlerin diyaloglarında fazla yerli unsurlara dikkat etmemiş veya bilerek böyle yazmış. (Tabii bu yorum sadece bana göre) Yani iki İsrailli'nin veya iki Amerikalı'nın veya bir Japon'un konuşmalarında çok fazla yerli unsurlar var. Diyalogları takip ederken, kötü bir altyazılı filmi izler gibi bu şahısları kim seslendiriyor diye düşündüm. Bu da sık sık kitaptan kopmama neden oldu. Yabancı grupların kendi aralarında veya karşılıklı diyaloglarında ortak dil sürekli İngilizce ama herhangi bir yabancılama durumu yok, sanki hepsi Türk gibi konuşuyor. Bunu yazar, okumayı kolaylaştırsın diye yapmış olabilir ama hikayenin ve karakterlerin içine giremediğimi söylemeliyim. Diğer bir nokta ise Mossad'ın, CIA'in, MİT'in ve diğer aşırı grupların hatta polis memuru Japon'un bir anda Sümerolog kesilmesiydi. Yani karakterlerin ağzından ansiklopedik bilgiler alıyor olmak gene bu inandırıcılık mevzusunu kaybettirdi benim gözümde. Herkesin şifreyi çözmeye çalışırken internete baktım şunu gördüm vs diyerek yarım paragraf Sümeroloji anlatması mantık dışı. Bakan adamlar farklı millet ve kendi dilinde baktıysa bile sürekli İngilizceye çevirip anlatma durumu olması lazım ama bunlar çok kısa zamanda oluveriyor. Yani imkansız. Karakter açıklamaları veya analizler romanın içerisine hiç yedirilmemiş o yüzden en önemli karakterlerden biri olan Selim hakkında bile sadece, Marmara Üni.'de hoca olduğu, sümerolojiyle ve Hz.İbrahim'le, eski medeniyetlerle ilgilendiği ve hafız olduğu dışında bir bilgiye sahip değiliz. 520 sayfalık kitap sadece aksiyon sahneleriyle döşenmemeliydi. Bazı olaylarda da akıl mantık sınırlarını zorlayan işler vardı. Mesela: Metrelerce kayarak düştükleri ve binlerce yıl girilmemiş tapınaktan nasıl çıktılar? Japon Polis Memuru 2 günde hangi bilgiyle Havalimanı-Altunizade-Paşalimanı hattında mekik dokuyacak duruma geldi ve İETT'nin sitesini nasıl çözdü? Ayrıca Cristopher'ı öldürme sahnesi çok saçmaydı ki onun içinde bu kadar sıkışık bir zamanda internetten silah satan adamı nasıl bulup silah edindi? Zara kızımızın o morgdan çıkması inandırıcı mı? Öldürmeyen Allah öldürmez mantığıyla mı çıkıyor yoksa bu kitabın ortasında ölmemeli şeklinde bir U dönüşüyle mİ? Yani bütün bunları toplayınca ben istediğimi alamadım. Herkese iyi okumalar.