• 278 syf.
    ·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Ezidiler mi Yezidiler mi diye sorgulayıp durduğum, inanışlarını yaşam tarzlarını merak ettiğim bu halk hakkında ilk bilgiye Zülfü Livaneli'nin "Huzursuzluk" kitabında Müslüman bir adamla Yezidi diğer deyişle Ezidi kadının aşkın anlatan ve Mardin dolaylarında geçen bir hikayede tanık oluyorum ilk kez orada Ezidilerin mavi renge hayatlarında yer olmadığını ve marul görünce çıldırdıklarını şaşırarak okuyorum. Bu halk bana daha da ilginç gelmeye başlıyor ve araştırmalarımı sürdürerek Ezidiler hakkında detaylı bilgi sahibi olmaya karar veriyorum.Ve yine araştırmalarım sonucunda Diyarbakırlı gazeteci-yazar aktivist Nurcan Baysal'ın bu kitabıyla merakımı bir parça daha gidermeye çalışıyorum. İncelememe Yezidiler hakkında önemli bilgiler vererek başlamak istiyorum. Ezidilik Doğu'da Tanrı'ya verilen Yezd, Yezdan, Azda ve Ezda isimlerinden türemiştir. Tanrı'ya Yezdan Tanrı'ya inananlara da Yezdi denir. Hal böyleyken birçok araştırmacı maalesef ezidileri "şeytana tapanlar" olarak tarif etmiştir. Bu da Ezidilerin yüzyıllarca onların ferman dedikleri katliamlara, yıkımlara, sebebiyet vermiştir. Yani ezidilerin uğradıkları bu katliamlar dünkü bugünkü olaylar değil geçmişi çok çok eskilere dayanmaktadır. Onlar yüzlerce yıl boyunca çeşitli kavimler tarafından dinleri inanışları ve mezhepleri ve mensup oldukları ırk yüzünden ötekileştirilmiş, asimile olmaya zorlanmışlardır. Zira Osmanlı Devleti'nin ünlü şeyhülislâmı Ebussuud Efendi bir fetva ile Ezidilerin katlinin vacip olduğunu söyleyerek herkesi bu "zındıklar"a karşı görev bilincinde olmaya çağırmıştır. Oysa en büyük zındığın kendisi olduğunu unutarak! Ve maalesef ki o zamandan günümüze kadar Ezidi zulmü devam etmiştir. Onlar bilinenin aksine şeytana tapmayan güneşe dönerek ibadetlerini gerçekleştiren, dinlerine bağlı, gerek yaşam tarzlarını gerekse gelenek göreneklerini din bağlayıcılığı ile bütünleştiren bir inanışa sahiptirler. Melek Tausi'nin onları koruduğuna inanırlar. Başlarına gelen felaketin şiddeti ne olursa olsun Tanrı'dan ve onun merhametinden asla yüz çevirmemişler. Oldukça kapalı bir toplumdurlar hiç kimse sonradan Ezidi olamaz ve Ezidi toplumu dışında biri ile evlenilemez.Ezidi olmak için muhakkak Ezidi ana ve babadan doğmuş olmak gerekir. Ezidilerde de tıpkı Hindistan'da olduğu gibi kast sistemi vardır ve hiçbir kast mensubu başka bir kasta mensup bir bireyle evlilik münasebetinde bulunamaz. Kuralları katı ve din hayatlarının bağlayıcısıdır. Günün erken saatlerinde ibadetlerini güneşe dönük olarak yaptıklarından dolayı "güneşin çocukları" olarak anılırlar ve yine yazılı gelenekleri de az olduğu için "sözün çocukları" olarak anılırlar. Normal oruçlarının yanısıra "yaz kırkı" ve "kış kırkı" dedikleri yaz ve kış ortalarına denk gelen her biri 40 gün süren toplamda 80 günü bulan daha çok ruhban sınıf, tebaa ve adanmışların tuttuğu oruçları vardır ve bu oruçlarda bir kaşık su içip bir avuç üzüm yerler. Ezidi toplumunda hiyerarşinin en yüksek mertebesinde "Mir" bulunur ve bu rütbe Şeyh Hadi'nin ölümü üzerine tüm yetki onun ilk müritlerinden olan Şeyhan ailesine verilmiştir bunlar da yine diğer kast üyeleri ile evlenemezler. Ezidiler marul ve lahana gibi içe kıvrılan sebzeleri asla tüketmezler mavi renge hayatlarında asla yer yoktur.Ezidiler mavi rengin İslamiyeti temsil ettiği için yasaklandığına inanırlar bunu toplu vicdani ret sayarlar. Aynı zamanda Kürtçe'de "şin" sözcüğünün karşılığı mavi demektir kelime olarak ölümü ve yası hatırlattığı için uğursuz olarak sayılır.Bu yüzden de Ezidiler kesinlikle mavi renk giymezler ya da hayatlarında kullanmazlar. Günlük hayatta temizlik ve arınmayı sembolize ettiği için daha çok beyaz kıyafetler giyerler ve sadece beyaz iç çamaşırı giymeyi tercih ederler. Şehidi olan aileler kahverengi renk giyer. Erkekler daha çok beyaz uzun elbise giymeyi tercih ederler.Kollarına daha çok oruç ve bayram dönemlerinde kendilerini nazardan koruduklarına inandıkları iki renkli bileklik takarlar. Birçok toplumda olduğu gibi yine Ezidilerde de kadın geri plandadır.Bunu da daha sonra şöyle ifade edeceklerdir.
    "Söz konusu kadınsa, geriye kalan katmerli bir acıdır yalnızca." İnanışları ve yaşam tarzları nedeniyle defalarca kıyıma uğramış bu millet son zamanlarda yine ötekileştirmeye çalışılmış, zorla Müslüman olmaları istenmiş ve asimile olmaya terk edilmişlerdir. Son zamanlarda en büyük zulümleri Lalis, Laleş dediğimiz ezidilerin kalbinin attığı yerde Irak'ta devrik lider Saddam Hüseyin tarafından görmüşlerdir. Irak bölgesel yönetiminin politikalarıyla yerlerinden yurtlarından edilmiş göçe zorlanmış ve asimile edilmeye çalışılmışlardır.Zulümden kurtulmayı başaranlar bunu şu şekilde ifade edeceklerdir: "Yerde Saddam gökte Allah bize işkence ediyordu."kendi ülkelerine sığmayan Ezidiler doğdukları topraklar olan Şengal'den, Zaho'dan Duhok'tan Ezidiliğin kalbi Laleş'ten çıkarılmaya çalışılıyordu. Henüz Saddam'ın açtığı yaralar sarılmamışken 3 Ağustos 2014 tarihi ile başlayan Ezidilerin 73. Ferman olarak niteledikleri katliamı tüm dünyanın başına bela olan eli kanlı terör örgütü IŞİD(Irak İslam Şam Devleti) DAEŞ, DEAŞ( Devletül Irak ve Şam) anlamlarına gelen aslında hepsi aynı kapıya çıkan tabiri caizse hepsi aynı bokun laciverdi bir çoğumuzun yakından tanıdığı kendilerini Allah'ın askerleri olarak tanıtan ve Müslüman olmayanları tekbir getirerek gerek sevdiklerinin gözleri önünde gerekse tüm dünyaya canlı yayın yaparak boğazlayan sapık bir güruh üstlenmişti. Ve bunu da yine kurtulmayı başaran Ezidiler şu şekilde ifade edeceklerdi:
    "21. Yüzyılda insanlık boğazlarınıyordu ve bütün dünya bunu canlı izliyordu."onlar uğradıkları kıyımlara, katliamlara Ferman diyorlardı bugüne kadar en az 72 fermana uğramış Yezidiler
    "Asıl Büyük Şey"dedikleri ve son yaşadıkları insanlık dramını tüm dünyanın kör, sağır, dilsiz kaldığı katliamı 73.Ferman olarak ifade ediyorlardı. Ezidiler yine en çok zulmü Arap kirvelerimiz dedikleri komşuları Araplardan gördüklerini söylüyorlardı. Savaşın en çok kaybedenin yine kadınlar ve çocuklar olduğu gibi erkeklerde çok şey kaybediyorlardı. Daha çocukluğunu yaşamamış kız çocukları, genç kızlar, kadınlar tecavüz ve işkenceye maruz kalıp hamile bırakıyorlardı kimileri köle pazarlarında satılırken kimileri de seks köleliğine terk ediliyorlardı. Yaşlılar işe yaramayacaklarından dolayı öldürülüyor, erkeklerde kendilerine engel olmamaları adına sevdiklerinin gözü önünde boğazlanıyor kimi zaman da "beş defter" dedikleri ve 50 bin dolara denk gelen fidyeler karşılığında serbest bırakılıyordu. Şengal dağlarına sığınan insanlar kaçmaya çalışıyor dağda günlerce aç susuz yaşam mücadelesi veriyor kaçamayanlar da IŞİD'in eline düşmektense kendilerini çocuklar ile beraber şengal dağlarından atıp ölüme yürüyorlardı elbette bunların aralarında yaşlılar ve hamile kadınlarda vardı. 21. Yüzyılın ortasında insanlık katliamı yaşandı Bütün dünya buna sessiz kaldı. Kaçmayı başaran Ezidiler gerek kaçak yollarla gerekse sınırdan Türkiye'ye geçmeye çalıştılar birçoğu Mardin, Batman, Diyarbakır, Şırnak ve Siirt'te kurulan kamplara sığınan Ezidiler her fırsatta onlara Türkiye'nin sahip çıkmadığını sadece Kürt halkının sahip çıktığını dile getirdiler. Peşmergenin onları yalnız bıraktığını ve sadece Kürt halkının destek olduğunu PKK-YPG sayesinde hayatta kaldıklarını her fırsatta dile getiriyorlar. IŞİD tarafından tecavüze uğrayan kadınlar kirlendiklerini düşünerek aileleri kabul etse dahi bir çoğu intihar etmeyi seçerken kimisi de onlara karşı savaşmayı intikam almayı tercih ediyor. Çoğu Şengal'e tekrar dönmeyi aklının ucundan bile geçirmezken küçük bir kısmı tekrar dönmeyi istiyor birçoğu da ne yazık ki insan tacirlerinin eline düşerek Mersin'de Avrupa'ya mülteci olarak gitmeyi umut ediyor. Ve burada akıllara yıllar önce içimizi sızlatan yine insan tacirlerinin eline düşmüş Avrupa'ya göç etmeye çalışırken ceseti karaya vuran Aydan bebeği getiriyor. Onlar tıpkı diğer tüm mülteciler gibi Avrupa'ya götürülme vaadiyle kandırılarak amansız bir yaşam mücadelesi veriyor. Bu insanlık dramına okurken içinizden bir şeylerin kopmaması işten bile değil. Tüm dünyanın katliama sessiz kalmasını yine şu şekilde ifade ediyorlardı:
    "İnsan insanlıktan çıktı, biz bunu gördük."
    Sahi neden tüm dünya sessiz kaldı Birleşmiş Milletler neden hiçbir şekilde destek olmadı, yoksa tüm dünya onlara aynı gözle mi bakıyordu şeytana tapan bu zındıkların katli vacip miydi?
    Dili, dini, ırkı, ideolojisi ne olursa olsun zulme katliama sessiz kalanların ciddi bir vicdan muhasebesi yapması gerekiyor mesele din, dil, ırk ve cinsiyet meselesi değil, mesele insanlık meselesi ve biz 21. Yüzyıl'da insanlıktan çıktık. Türkiye'deki kamplarda kalan Ezidilerle yapılan tüm röportajlarda ses kayıtlarında onlar YPG ve PKK'nın açtığı koridorlar sayesinde hayatta kaldıklarını dile getiriyorlar. Kitaptaki vurgulamaların fazla olması sebebiyle PKK sempatizanlığı yapıldığını düşünsek de yapılan röportajların linkinin tek tek bırakılması da bu gerçeği kanıtlar nitelikte zira tepemizdeki nin ötekileştirdiği, ayrıştırdığı, kendi halkını nitelerken bunlar Yezit Yezid'in soyundan geliyor açıklamaları bizim Ezidilere destek olmadığımızın açık bir şekilde kanıtı aslında.Ya da Suriyeli mültecilere bukadar kucak açarken yanı başımızdaki vahşete, yine Çin'in Uygur Türklerine uyguladığı zulme neden sessiz kaldığımız soru işaretlerini getiriyor akla.Suriyeli İstanbul'un göbeğinde kendi bayrağını sallarken bir Uygur Türk' ünün Çin konsolosluğu önünde basın açıklaması dahi yapamaması hangi siyasi çıkarla açıklanıyor.Bir toplum düşünün inanışı yüzünden katliamlara sahne olmuş.Onlar gördükleri muamelenin aksine "bizim kapımız herkese açıktır, biz yemeğimizi herkes için yaparız." hoşgörüsüyle hareket etmişler ve yine diyorlar ki : "Tanrı'nın kitabı öldürmeyi emretmez" acımasızca öldürüldükleri halde.Son olarak sayıları gittikçe azalan bu toplumun son katliamda en az 5 bin kayıp verdikleri söyleniyor.Tüm dünya el ele vermiş adeta bir milleti yok etmeye çalışıyor.Sempatizanlik kısmı ve PKK güzellemeleri beni rahatsız etsede hem merakımı giderdim -ki araştırmalarım devam edecek- hem de içim parçalanarak okudum.Lutfen sizde ideolojilerinizi bir kenara bırakarak okuyun.Vicdani değerlerimizi yitirmeden bu dünyadan göçmek dileğiyle sevgili okur
    keyifli okumalar...
  • 56 syf.
    Can Yayınları - Lacivert Klasiklerden bir kitap daha okudum.

    Kitap, 3 kısa hikayeden oluşuyor. Hikayelerin ilki: Genç Kral. Taç giyme töreni yaklaşan ancak ülkesindeki halkın yoksulluğu karşısında bu gösterişli töreni yapmaktan imtina eden bir gencin hikayesi anlatılıyor. Fakirliğin kol gezdiği bir ülkedeki lüks ve gösteriş eleştiriliyor. Asıl gösterişin insanın içindeki iyi niyet olduğu vurgulanıyor.

    İkinci hikayenin adı: Infanta’nın Doğum Günü. Bu hikaye, bir prenses ve onu eğlendirmekle görevli bir cüce arasında geçiyor. İnsanların dış görünüşleriyle alay etmemenin gerekliliği, görünüşü ne şekilde olursa olsun herkesin bir kalbi olduğu ve bu kalbin de kırılmaya pek müsait olduğu konusu üzerinde duruluyor.

    Son hikayenin ismi de: Sırrı Olmayan Sfenks. Bu hikayenin konusunu ise, gizemli bir kadın ve o kadının gizemini çözmeye çalışan bir adam oluşturuyor. Bazen gerçekten doğru kabul ettiğimiz şeylerin aslında hiç de sandığımız gibi olmadıkları, olayların aslını öğrenmek için ön yargılarımızdan sıyrılarak onları anlamamız gerektiği mesajı veriliyor. Keyifli okumalar dilerim. :)

    Alıntı:

    “Kadınları yeterince anlamıyorum.” diye cevap verdi.
    “Azizim Gerald,” dedim, “kadınlar sevilmek için vardır, anlaşılmak için değil.”
    “Güvenemediğim insanı sevemem,” dedi...
  • Benim açımdan kadın haklarının göz ardı edildiği bu ülkede 8 Mart Dünya kadınlar gününü kutlamak ne kadar abes ise aynı şekilde hukukun her gün katledildiği 5 Nisan avukatlar gününü kutlamak da aynı derecede abestir. Her ne kadar şu anda hukuk can çekişiyor olsa da umarım ileride daha güzel ve hukuk dolu günlere ulaşırız. Her şeye rağmen ümitvar olup çalışmaya devam etmek lazım. Gerçekten hakkı,hukuku gözeten; adil bi gelecek için emek harcayan, adaletin dengesini yerle yeksan etmeyen, cesur avukatlarımızin günü kutlu olsun, hep var olun!
  • Kadın Üzerine Sabahattin Ali’nin Konuşması
    Bu yazı Sabahattin Ali’nin 1932 yılın’da Konya Halkevi’nde verdiği, kadın üzerine konferansı Çakıcı’nın ilk Kurşunu adlı kitabından alarak olduğu gibi aktarmaktadır.
    Kadınlar Üzerine Bir Konferans 17.1.32 Perşembe günü akşamı Konya Halkevi’nde verilen konferanstır.

    Sabahattin Ali

    Hanımlar, Beyler:
     Memleketimizin üzerinde pek az durulmuş, pek az düşünülmüş meselelerinden birine temasa fırsat bulduğum için bahtiyarım. Bu mesele, genç kızlarımızın ve kadınlarımızın bugünkü dimağî vaziyeti meselesidir. Nedense şimdiye kadar lâyık olduğu ehemmiyetle uğraşılmamış olan bu mesele, en esaslı ve derin yaralarımızdan biridir; bunu sözüme mevzu yaparken ne ağır bir vazifeyi üstüme aldığımın farkındayım. Fakat üç seneden beri kız mekteplerinde olan hocalığımın bana yaptırdığı müşahadeler, bu müşahadeler üzerindeki birtakım hükümler verdirdi, beni birtakım neticeleri daha fazla kendimde saklamaktansa açıkça herkesin gözü önüne koymayı münasip buldum. Sözlerim. Birtakım hakikatlerden bahsettiği için biraz dokunaklı olacaktır, bunun böyle olması da pek tabiidir, çünkü dediğim gibi memleketimizin en az dokunulmuş bir yarasından bahsedeceğim.

    Kızlarımız ve kadınlarımızın bugünkü fikri vaziyeti bizi korkutacak bir şekildedir; biraz dikkatli ve düşünceli bir gözle bakıldığı zaman manzaranın dehşeti karşısında ürküntü geçirmemek kabil değildir fakat beni asıl müteessir eden şey bu hal değildir; çünkü madem ki içtimaî bir değişiklik içinde, bir istihale üzerinde bulunuyoruz, bu vaziyetlerin tahaddüsü tabiî idi, asıl müteessir olunacak taraf vaziyete karşı gösterilen derin lakayıtlık ve aldırış etmezliktir. Sanki her şey yolundaymış gibi hiçbir çare aramadan duruyoruz; halbuki çare aramak yalnız bu işle alakadar olanların değil, hepimizin vazifesidir.

    Zaten bu işle alakadar olmayan da yok gibidir. Madem ki herkesin bir anası var!… Evvela genç kızlarımızın memleketimizdeki umumî vaziyetini hulasa edelim: Bunu büyük şehirlerimizde ve küçük şehirlerimizde ayrı ayrı mütalaa etmek icap eder. Büyük şehirlerimizde hayat, küçük şehirlerimizle kıyas kabul etmeyecek kadar ayrı olduğundan buralarda kızlarımızın geçirdiği safhalar da ayrıdır. Bunları teker teker gözden geçirelim, evvela mektebe giden kızlarımız: Büyük şehirlerimizde bile yüzde itibarıyla pek fazla olmayan bu kızlar, mekteplerde hususi bir usule ve terbiye sistemine tâbi tutulmamaktadırlar. Kızların gördüğü derslerle erkeklerin gördüğü dersler arasındaki fark askerlik dersi yerine nakış-dikişten ibaret olduğu için onlar kendilerine yaşlarının iktiza ettirdiği hususi bir ihtimamın gösterilmediğine şahit olmaktadırlar.

    Bilhassa orta tedrisat mektepleri, kızlarımızın en buhranlı yaşlarına tesadüf ettiği halde, onların ruhî vaziyetleriyle mekteplerin olsun, ailelerin olsun alakaları hiç denecek kadar azdır. Kızlarımız, içlerindeki buhranlarla yalnız bırakılır ve ancak bu yalnız bırakmanın çok tabiî neticesi olan birtakım uygunsuzluklar yapıldığı zaman cezrî müdahalelerde bulunulur. Biraz daha açık söyleyeyim: Orta tahsil seneleri, kızlarımızın yetişme çağıdır. Bu zamanlarda onlar şimdiye kadar bilmedikleri bazı şeyleri öğrenirler ve cinsî ihtiyaçları duymaya başlarlar. Bu ihtiyaç gayet tabiî olduğu için o nispette de kuvvetlidir. Eğer münasip tarzlarda bu hissiyat tehlikesiz yollara sevk edilmezse işin sakat olacağı tabiîdir.

    Kızlarımıza bu hususta yapılan müdahaleler şimdiye kadar gayet zararlı ve kurûn-ı vustâîidir. Kızlarımıza: Bir erkeğe karşı duyulan hissiyat ahlaksızcadır, erkeklere kardeş gibi bakacaksınız, demek manasızdır, çünkü onlar evvela bu sözlere inanmazlar, inansalar bile erkeklere hiç alâkasız ve kardeşçe bakamayacakları, buna tabiaten de imkân olmadığı için, içlerindeki bu en tabii arzuları örtmek, daha en masum yaşlarında riyakâr olmak mecburiyetinde kalırlar.Onlara söylenecek şey daha açık ve samimi olmalıdır.

    Onlara anlatmalıdır ki, iki cins birbiri içindir ve bunların birbirlerine incizap duymaları tabiidir, fakat insan bir hayvan olmadığı ve daima hissiyatının esiri bulunmadığı için, insanın ayrıca bir iradesi de mevcut olduğu için bazı harekâtını tanzim etmesi icap eder. Onlara anlatılmalıdır ki her şeyin bir zamanı vardır ve duydukları cinsi heyecanları izharın mevsimi bu çağlar değildir. Bir şeyin cürüm olup olmaması yerine göre değişir ve muayyen bir çağda izharı gayet tabii olan bu ihtiyaçlar, tahsil çağlarında lüzumsuz, zararlı ve binnetice cürümdür. Fakat bunu söylemek kâfi gelmeyeceği için aynı zamanda onları başka şeylerle meşgul etmeye, düşüncelerini ve hislerini başka taraflara çekmeye çalışmalıdır.

    Faydalı kitaplar mütalaası, spor, terbiyevî temsiller ve daha birçok bizde ihmal edilen vasıtalar genç kızları cinsiyet düşünce ve buhranlarından uzaklaştıracak vasıtalardır. Yoksa onlara cinsi hissiyatın cürüm olduğu söylenir ve onlar buna rağmen cinsi hissiyatı duymakta devam ederlerse netice iki türlü olur ki iki türlüsü de birbirinden feci, fakat maalesef bugün vâkidir. Genç kızlarımızın bir kısmı ya bu menfi telakkilere rağmen cinsi heyecan duymakta devam ediyor; buna mukavemet edemiyor ve başka türlü mümkün olmadığı için kendisini bir flörtle, bazen hatta da ha ileri giderek tatmin ediyor ki yaptığı işin cürüm olduğunu bilerek yaptığından bu cürüm şuuru onu manen alçaltıyor ve kadın fahişeleştiriyor. Veyahut azami bir irade sırf ederek kendisine hâkim oluyor, fakat başka türlü kendisini oyalamak mümkün olmadığı için marazî düşüncelere, hülyalara dalıyor ve en sonunda bu tabii ihtiyaçların gayri tabii bir intibası neticesinde nevrastenik oluyor.

    Birçok kadın mekteplerinde görülen çalışkan, ciddi, fakat tenhalığı ve sükûneti seven, ziyadesiyle alıngan, hayatın dalgalarına karşı, hayret verecek derecede mukavemetsiz ve acemi, asabi buhranlarla malûl tipler bu zavallı kızlardır. Bunların cinsi ihtiyaçları hapsedilecek yerde başka yollara sevk edilse, başka ve daha temiz vasıtalarla, demin söylediğimiz gibi mesela sporun yüzücülük veya tenis ve voleybol gibi kısımlarıyla, zararsız filmler, eğlencelerle teskin edilse bu kızlar ziyan olmamış olurdu. Çünkü ileride aile hayatı teşkil edildiği zaman ne birinci sınıfın, yani fena olduğu kendisine söylenen bir şeyi buna rağmen yaparak ahlaksızlaşan kızların, ne de ihtibaslarla kendilerini gayri tabii yaparak nevrastenik olan kızların mesut bir aile yuvası kurmalarına imkân vardır.
    Orta tahsil çağındaki kızlara çevrilen lakaytlığın ne feci neticeler verdiği düşünülse dehşete düşülür, darülfünuna devam eden bir kız arkadaşım lisede iken maalesef okumaya mecbur kaldığı, okumaktan kendisini men edemediği bazı kitap isimlerini bana söylediği zaman hayretle irkilmiştim. Bu kitaplar bizim bile okumaktan hicap edeceğimiz şeyler, Bin Bir Buseler ve hatta daha feci kitaplardı. Bu kız arkadaşım bu kitapların kendisinde yaptığı ruhî tesirlerden yana yakıla şikâyet etmişti. Bu yaşlardaki kızlara karşı takip edilen yanlış prensiplerden biri de onları erkeklerden şiddetle ayırarak, hırslarını tahrik etmek prensibidir.

    Bir müddet sonra hayatta karşı karşıya gelecekleri ve hayatı müştereken devam ettirecekleri birisinden onları ayrı bulundurmak bir tek kelime ile manasızdır. Bilâkis onlar çok kere beraber bulundurulmalı, fakat başta da söylediğim gibi kendilerine zaman ve mekân mefhumları, irade kuvveti verilerek daha ileri gitmek isteyen zararlı bir münasebetten onlar bu şekilde ve daha tabii bir tarzda men edilmelidir. Bu tarz, aynı zamanda nefse itimadı ve zorsuz bir ahlaklılığı doğuracağı için en faydalısıdır. Bunun aksi niçin zararlıdır ve ne neticeler verir, izah etmiştik. Bugün bunlardan mâada memleketin kafa hayatı itibariyle de büyük ve harap edici bir rolü vardır ki onu da söyleyelim: Cinsî hayatın, dimağ hayatıyla ne kadar yakından münasebettar olduğu malûmdur.
    En körpe ve ateşli çağları, muzır, iyi idare edilememiş, oluruna bırakılmış buhranlarla geçen kızlarımızın bu zaman esnasında ciddi ve fikri meselelerle meşgul olmalarına imkân yoktur. Kafaları bir türlü halledemedikleri tezatlar -yani cemiyetin hükümleriyle tabii ihtiyaçları arasındaki tezatlarla- o kadar dolu, o kadar karmakarışıktır ki âşıkarane ne romanlardan başka bir şey okumak ve romantik hülyalardan başka bir şey düşünmek, ekseriya ellerinden gelmez. Bu devirlerin, sükûnetsizliğin verdiği ve tashihi çok güç olan bir sebatsızlık, bir hercailik itiyadı onları hayatlarının sonuna kadar takip eder. Mütemadiyen ve lüzumsuz yere tecrübeye koşmuş olan iradeleri onları terk eder ve hayatta ekseriya denizde dolaşan serseri bir tahta parçası gibi gayesiz ve cereyanlara tâbi olarak yaşarlar. Darülfünuna devam eden kızlarımız arasında bile ayda bir cilt ciddi, hatta edebi bir kitap okuyanına çok nadir tesadüf ettim. Bu kızlarımızın şimdiki düşünceleri orta tahsil çağındaki intibasların acısını çıkarmak, gezmek, eğlenmek, biraz da flört yapmaktır. Tabiî burada ekseriyetten bahsediyorum. Aile vaziyetleri veya kendilerinde bulunan fevkalade kudretin sayesinde muhitin bu tesirlerinden kısmen azade kalarak oldukça ciddi bir tahsil yapan hanımlarımız da vardır. Fakat alelumum genç kızlarımızda darülfünun da dahil tesadüf edilen bu ciddi şeylere karşı lakaytlık bu feci okumaktan korkma hastalığı, bu adam sendecilik, bu memleket, dünya, muhit vukuatiyle asgari alaka ve ancak kendi bir avuç muhitinde kör, lakayt ve güya eğlenceli bir hayat yaşama iptilası derhal tedbirler aldırmayı icap ettirecek kadar yayılmaktadır.

    Gelelim tahsile devam etmeyen veya tahsili ilk devrelerinde terk eden kızlara: Ekseriya mali ve ailevi sebeplerle veya içtimai telakki farkları yüzünden tahsillerine devama müsaade edilmeyerek evde alıkonulan ve bir aile (ev) kızı olmaları istenilen bu kızların vaziyeti büsbütün fecidir. Muhit-i mektep haricinde fertlerin fikri tenevvürleri için hiç, kelimenin bütün manâsıyla hiçbir imkân göstermediği böyle kızların kendi kendilerine yetişebilmeleri için ne bu gaye ile yapılan neşriyat, ne içtimai teşekküller, nede herhangi bir şey mevcut olmadığı için bu kızlar huda-yı nâbit bir ot gibi büyürler, ihtiyar olurlar, dünyaya niçin geldiklerinin, dünyanın ne demek olduğunun farkına bile varmadan tekrar çekilip giderler. Anaları, babalan, kızlarının ev kızı olmasını istemekle onu ev kadınlığına hazırlamış falan da değildirler; ortalık süpürmeyi, yemek pişirmeyi, vaziyeti iyice ailelerde birazcık ud, keman çakmayı veya iki kelime Fransızca konuşmayı kadın için kâfi görürler.

    Yaşları biraz büyüyünce kızların üstlerine başlarına dikkat ederler, tuvalet yaptırırlar, fakat fikrî seviyesini yükseltmek hatta alelumum bir fikrî seviye tesis ettirmek için en ufak bir teşebbüste bulunulmaz. Kızların bütün malumatı kendi seviyesinde ki arkadaşlarından öğrendiği bozuk, manasız ve sakat şeylerdir, mesela bir yün kazağın örgüsü, bir mantonun dikişi saatlerce süren mükâlemelerin mevzuunu teşkil edebilir.
    Asıl zihinlerini işgal eden meseleler müphem, bazen de vazıh arzular şeklinde tebarüz eden cinsî temayüllerdir ki büyükleri tarafından herhangi bir kontrole tâbi olmadığı için şiddetle gayri ahlaki şekiller alır ve bazen erkeklerin kendi aralarında bahsetmekten çekinecekleri şeyler bile onlar arasında mevzu bahis edilir. Aynı zamanda dimağlarının da kontrolünden âzade olan bu temayüller tamamen hayvani bir şekil almıştır, onlar için erkek, muayyen bir hayvani vazifeyi îfâ edecek cazip bir mahlûktan başka bir şey değildir. Onlar için evlenmek hülyalarında rol oynayan erkeğin fikrî kabiliyetleri ve ahlakı pek mevzu bahis değildir. Asıl düşündükleri, müstakbel kocalarının fizikî, bedeni güzelliği ve bir de içtimaî mevkiidir, bunu da sırf çocukça ve basit arzularının tatmini için isterler.

    Bu zavallı kızlar, ebeveynlerinin ve muhitlerinin telkini ile kendilerini satılan bir mal telakki etmeye alışmışlardır ve bunun neticesidir ki evlenecekleri şahısta fikrî ve hissî bir anlaşma, iyi bir yuva kurma kabiliyetleri, yani bir arkadaş, hayatta müsavi haklar ve müsavi kuvvetlerle beraber gidecekleri bir arkadaş değil, yağlı ve parlak bir müşteri ararlar. Bunun, bu iptidai telakkinin asıl sebebi ebeveynin telakkileridir.
    Bir aile, kızını satılık bir mal vitrinde teşhir edilen bir eşya gibi hazırlarsa, onun kafasının içini tamamen boş bırakarak onun fikri ve hissî hayatı ile zerre kadar alakadar olmayarak kızlarının yalnız güzelliğine, alımlılığına ehemmiyet verirlerse, hatta onun fikrî seviyesinin yükselmesini bile sırf bir koca bulabilmesi için yaparlarsa, kızlarının kendilerini satılık bir meta olarak görmekten başka yapacakları şey yoktur. Birçok aileler bilirim ki kızlarını okutmaktan, hatta onlara yüksek tahsil yaptırmaktan maksatları, kızlarının hayatta kuvvetli, müstakil, hayatını tanzime ve icap ettiği zaman bir hayat arkadaşını selametle intihaba muktedir bir fert olmasını temin etmek değil, ona parlak bir izdivaç yaptırabilmek düşünceleridir.

    Arkadaşlar! İnsanların hayvanlardan en farklı olan uzuvları, dimağlarıdır. Eğer yaptığımız işlerle hayvanların efali arasında bariz bir fark aramak istersek bunu, ancak dimağımızın yaptığı işlerde bulabiliriz. Yoksa yemek, uyumak, tenasül etmek diğer mahlukatta da vardır. Onların dimağları da karın doyurmak meselesinde, yatacak yer bulmak, bir şeyi tedarik etmek meselesinde kâfi derecede kudret göstermektedir.  Ve biz, bu gayeyi daha hasis arzulara vasıta olarak kullanırsak, dimağî tekâmülü iyi izdivaçlar yapmak, kendimize mevki temin etmek için istersek, en asil bir uzvumuzu hayvani arzularımıza uşak olarak kullanmış, beşerliğimizden kaybetmiş oluruz…

    Gelelim mevzumuza: Büyük şehirlerimizdeki kızların bu zikrettiklerimizden manada, gayet az yekûn tutan bir sınıfı daha vardır ki bunlar da kozmopolit ailelerin kızlarıdır. Memleketi ve milleti istihfaf eden, kafalarının boşluğuna budalaca gururları, manasız küstahlıkla inzimam eden, memleketle bütün bağları koptuğu için ne oldukları, pek belli olmayan bu sınıfı Türk camiası ile beraber mütalaa etmeye lüzum görmüyorum. Tamamen tereddî etmiş olan bu zümreye Türk demek bence hiç doğru değildir. Milletin vücudunda bir ur gibi yaşayan bu tufeyli zümrenin bize vereceği yegâne his, bir hicap ve nefret hissidir. Memleketin küçük şehirlerindeki kadın ise fikri hayat ve tahsil hayatı itibariyle şehirlerdekilerden farksız, aynı zamanda onların muhitten aldıkları bazı dünyevî malumattan da mahrumdurlar. Dünya hakkında hemen hemen hiçbir muayyen fikirleri, hayat hakkında hiçbir telakkileri yoktur. Fakat en fazla ümidimiz olan sınıf da bu sınıftır, çünkü: Kontrolsüz bir medeniyetin bütün kötülükleri daha tamamen girmeye vakit bulamadığı için kızlarda ahlaki safiyet daha tamamen kaybolmamıştır.

    Cinsî meselelerdeki gayri tabiilikleri de böyle şehirlerde alelekser âdet olan erken evlenme ananesi bir dereceye kadar izale etmektedir. Fakat bu şekil izdivaçlar tarafeynin birbirlerini tanımalarına imkân vermeden vukua geldiği için ıslaha muhtaçtır ve bu şekle de tabiî bir şekil denilemez. Küçük şehirlerimizdeki okumuş yazmış sınıfın, yani münevver kadın sınıfının vaziyeti ise büyük şehirlerimi/dekinin aynı, hatta daha müfritidir. Çünkü buralarda oyalanma vasıtaları, mesela sinemalar, gezintiler, eğlenceler daha az olduğu için kızlarımız büyük bir can sıkıntısına ve binnetice cinsi ihtibaslarının tevlid ettiği birtakım gayri tabiiliklere düşerler. Sonra bir müddet tahsilin verdiği birtakım malumat, içinde bulundukları köşeden başka ve daha cazip bir harici dünya bulunduğunu onlara öğrettiği için derin bir ademi memnuniyet hissi, bulundukları veri beğenmemek illeti bunları pençelerine alır; böylece bulundukları yerle alakalarını, bulunduktan yere muhabbetlerim kaybeden bu (küçük şehir münevver kadınları) da köksüz, yarı kozmopolit bir sınıf teşkil ederler.

    Memleketin kadın nüfusunun ekseriyetini teşkil eden köylü kadınlarına gelince: Birbirimizi aldatmaya, gözümüzü bağlamaya lüzum yoktur. Köylü kadınlarımız hemen hemen en iptidai bir hayat sürmekte, dimağlarını kullanacak en ufak bir vesile bile bulamamaktadır. Sorarım size, bir köylü kadınının dünya vaziyeti hakkında en ufak bir malumatı var mıdır? Memleket, vatan mefhumlarına vâkıf mıdır? Tarladan, kara öküzden, kızı Fadime’den ve kocası Mahmut’tan başka bir şey düşünür mü? Tabii hayır. Halbuki birçok vesilelerle memleketin en ümit veren, en çok enerji sak kadınlarının bu köylü kadınlar olduğunu gördük. İstiklâl Harbinde köylü kadınlarının fedakârlıkları nihayetsizdir, fakat bunlar şuurî değil, insiyaki hareketlerdir; bunların yuvası ve yavruları taarruza uğrayan bir dişi arslanın savletinden farkı yoktur; biz Anadolu’daki kadınlarımızın içinde saklı olan bu müthiş enerji kümesini şuura çıkarmak, memlekette kuvvetli, çok kuvvetli ve kafası işleyen bir kadın nesli yetiştirmek mecburiyetindeyiz.

    Arkadaşlar, sizi daha fazla bekletmek ve sabrınızı tüketmek niyetinde değilim, sözlerimi hulasa edeyim: Büyük şehirlerimizde olsun, küçük şehirlerimizde olsun, münevver kadınlarımız olsun, okuması yazması olmayan kadınlarımız olsun, çok, insanı yeise düşürecek kadar çok ihmal edilmiştir. Bunda kadınlarımızın hiçbir kabahati yoktur, hatta bu umumî tasnifler haricinde kalan ve çok müteşekkir olunur ki miktarı pek de az olmayan bir hakiki münevver kadın sınıfımız vardır ki bu sınıf, teşekkülünü yalnız kendisine borçludur. Bu sınıf memleketteki bütün manialara, bütün alakasızlığa rağmen kendisini erkeklerden daha aşağı olmayan bir dereceye yükseltmiştir, fakat bu kâfi değildir. Bu hiçtir, memleketin bütün kadınlarına medenî hayatta lâyık olduğu rolün verilmesi zamanı gelmiştir. Artık okuyan kızlarımızın boş fakat bilgiç ve manasız bozuk bir kukla olmaktan, alelumum kızlarımızın satılık bir mal, bir vitrin eşyası haline gelmekten kurtulması lazımdır.

    Artık köylü kadınlarımızı kara öküzün bir yardımcısı, bir yarım hayvan olmaktan kurtarmalıyız, bunun için de harici tedbirlerden ziyade içten gelen arzular lazımdır. Kadınlarımız bunu bütün kuvvetleriyle istemeli, bunun için bütün kuvvetleriyle uğraşmalıdırlar. Hiç kimse hiç kimseyi yükseltemez, herkes kendi kendisini yükseltmek mecburiyetindendir. Mademki erkeğin kadından fazla bir şeysi yoktur, mademki kadının zaaflarını erkek, erkeğin zaaflarını kadın ikmal etmekte ve bu iki cins hayat yolunu yürütebilmek için birbirine muhtaç bulunmaktadır, şu halde birinin diğerini yoldan alıkoymaması için aynı kuvvetlere malik bulunmaları icap eder ve hor şeyden evvel izalesi icap eden zihniyet şudur:

    Kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve bi erkek bir kızı almaz, (almak,vermek) bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona ahkâr (en hakir) mahiyeti veren şeylerdir ve hor şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkarmalıdır; bilmelidirler ki iki cins birbiriyle hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, ortak, hayat ortacı demektir. Bu hukuk müsavatı kadınlarımızın şuurunda yer ettikten sonra onların kuvvetli ve hakiki bir insan olmak için dimağî ve fikrî sahada da yükselmek isteyecekleri tabiidir.

    Memleketimizin kadın ve erkeklerini, biri diğerini sürükleyen ve taşıyan değil, el ele ve aynı tempoda yürüyen iki mahluk olarak göreceğimiz günün uzak olmamasını dilerim. Bu kadar efendim.
    17.10.1932, Konya.
  • Kim demiş kadın erkek eşittir diye?
    Hiçbir babanın anne kadar sevildiği bir ülke gördünüz mü? Görmediniz…
    8 Mart dünya kadınlar günü diye bir şey var. Erkekler günü diye bir şey var mı? Yok…
    Ananas diye bir meyve var.
    Babanas diye var mı? Yok…
    Anayasa diye kurallar var. Babayasa diye var mı? Yok…
    Anafikir diye bir şey var. Babafikir diye var mı? Yok…
    Anahtar diye bir şey var. Babahtar diye var mı? Yok…
    Analiz diye bir şey var. Babaliz diye var mı? Yok…
    Ana yemek diye bir şey var. Baba yemek
    diye. var mı? Yok…
    Anasayfa diye bir şey var. Babasayfa diye
    var mı? Yok…
    Anayol diye bir şey var. Babayol diye var mı? O
    da yok…
    “Anlayacağın sadece cennet değil
    Her şey Anaların ayakları altındayken
    Erkek - kadın nasıl eşit olsun…”
    Cuma Bozkurt
    Sayfa 75 - MOLA KİTAP