• Wired Dergisi, Dünyanın en güzel 10 kütüphanesini şöyle sıraladı:

    1 - Danimarka, Dokk1
    İlk sırada Danimarka'nın Dokk1 kütüphanesi bulunuyor. 2016 yılında dünyanın en iyi halk kütüphanesi ödülünü alan Dokk1, 30 bin metrekarelik alanı ile tüm İskandinav ülkelerindeki en büyük kütüphane. Kütüphanenin en ilginç özelliği ise binanın ortasında yer alan bir çan. Şehirdeki hastaneye bağlı olan bu çan her doğum olduğunda bir defa çalıyor. Aarhus nehri kenarında kurulan binanın dış mimarisi poligonal şekillerden oluşuyor. İçerisi ise son derece aydınlık ve ferah. Şehrin limanına bakan manzarası ile ziyaretçilerin beğenisini topluyor.

    2 - ABD, Lawrence Halk Kütüphanesi
    ABD'nin Vermont eyaletinde bulunan Lawrence Halk Kütüphanesi son derece modern bir dizayna sahip. Orijinal olarak 1972'de inşa edilen binanın iskeleti üzerine kurulan bu yeni bina mimar Gould Evans tarafından tasarlandı ve restore edildi. Muhteşem bir doğal aydınlatmaya sahip olan bu kütüphanenin pek çok noktasında yerden tavana camlar kullanıldı.

    3 - Çin, Yangzhou Zhongshuge Kütüphanesi
    Zhen Yuan şehrinde yer alan bu kütüphanenin içerisinde yürümek kitaplardan oluşan bir nehirde ilerlemeye benziyor. Kıvrımlı şekilde oluşturulan raflarda kitaplar tavana doğru bükülerek koyu renkte aynalardan oluşan yer döşemesi üzerinde yansıma yapıyor. Aynı zamanda bir nehir kenarında kurulu olan kütüphane iç mimarisi ile de su ve sudaki yansımalar hissini veriyor.

    4 - Türkiye, Beyazıt Kütüphanesi
    Restorasyonu ve iç tasarımı Tabanlıoğlu Mimarlık tarafından üstlenilen Beyazıt Devlet Kütüphanesi, dünyanın en güzel 10 kütüphanesi arasına seçildi. ABD’de yayımlanan aylık popüler kültür ve teknoloji dergisi Wired’ın, dünya üzerindeki en güzel 10 kütüphaneyi derlediği çalışmasında, Beyazıt Kütüphanesi dördüncü sırayı aldı.
    Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nin bulunduğu yapı aslında, mekânsal olarak Beyazıt Meydanı'nı çevreleyen ve tanımlayan, mutfak, ilkokul, hastane, medrese ve hamam gibi birimlerden müteşekkil 1506 yılında inşa edilen bir kompleksin, II. Beyazıt Külliyesi’nin, imarethane, çorba mutfağı ve han binaları - Kervansaray – bölümüydü. 1884’te “Kütüphane-i Umum-i Osmani” adıyla kurulan Beyazıt Devlet Kütüphanesi, Türkiye’nin Devlet tarafından kurulan ilk kütüphanesi unvanına sahip. Bir ‘derleme kütüphanesi’ olan kütüphane, yaklaşık yarısı kitap olmak üzere toplam bir milyona yakın dokümanı barındırıyor. Kütüphanede yer alan kitapların 11.120 adedini ise aralarında çok önemli eserlerin de bulunduğu ‘el yazması eserler’ oluşturuyor.

    https://i.hizliresim.com/AONlWL.jpg

    5 - Norveç, Vennesla Kütüphanesi
    Norveç'in Vennesla şehrinde bulunan bu kütüphane adeta bir uzay gemisini andırıyor. Gövdesini oluşturan 27 taşıyıcı kemer kütüphanenin orijinal iskeletini oluşturuyor ve her bir kemerde aydınlatmalar bulunuyor.

    6 - Norveç, Bodo Kütüphanesi
    Pek çok modern kütüphaneye ev sahipliği yapan Norveç'in bir başka görkemli yapısı da aynı zamanda bir kültür merkezi olan Bodø Halk Kütüphanesi. Üç oditoryum ve konser salonu barındıran komplekste, 6 bin 317 metrekarelik kapalı alanı bulunuyor. Yerden tavana camlarla kaplı olan kütüphane şehrin limanlarına bakıyor.

    7 - ABD, Chicago Halk Kütüphanesi
    ABD'nin Chicago şehrinde yeni inşa edilen bu kütüphanede hiçbir sivri köşe bulunmuyor. Çakıl taşı şeklinde tasarlanan bina her birinde güneşlikler olan camla kaplı. Bu şekilde serin ve aydınlık tutulan kütüphane sivri uçlu veya köşeli herhangi bir aksam bulundurmadığı için çocuklar için de son derece elverişli. İki katlı Chicago kütüphanesi feng-shui prensipleri ile tasarlanmış.

    8 - İngiltere, Birmingham Kütüphanesi
    Dışarıdan bakıldığında metal örgülerle sarılmış fütüristtik bir alışveriş mağazasını andıran yapı iç mimarisi ile ziyaretçileri büyülüyor. 30 bin metrekarelik kapalı alana sahip olan kütüphane içeride son derece modern ve temiz hatlara sahip. 400 binin üzerinde eser barındıran üç katlı Birmingham Kütüphanesi İngiltere'nin yeni inşa edilen en gözde kütüphanelerinin başında geliyor.

    9 - Kanada, Halifax Merkez Kütüphanesi
    Ülke çapında 13 kütüphane zincirinin ilki ve en büyüğü olan Halifax Merkez Kütüphanesi 14 in 500 metrekarelik kapalı alana sahip. Neredeyse tamamen camla kaplı olan bina Halifax şehir merkezinde yer alıyor ve mimarisi ile adeta üst üste konmuş dev cam tuğlalar görüntüsü veriyor. Binanın tepesinde açık havada kitap okumak isteyenler için de bir kat bulunuyor ve kütüphanenin içi zaman zaman konserlerin izlendiği bir alana dönüşüyor.

    10 - Meksika, Conarte Kütüphanesi
    Meksikalı Anagrama mimarlık atölyesi tarafından dizayn edilen bu kütüphane en ilginç konseptlerden birine sahip. Baş aşağı hissi uyandıran kitap rafları ve oturma tasarımları ziyaretçilerin zaman kavramını unutup rahatlayarak okumaya teşvik ediyor. Denizköpüğü mavisi rengindeki duvarlardan yansıtılan ışıklandırma ile okuma alanları sıcak ve konforlu bir alan hissi yaratıyor. Conarte Kütüphanesi'nde de çocuklar özel olarak düşünülmüş ve onlar için oyun alanlarını andıran ayrı bir alan tasarlanmış. Çarpıcı sarı ve kırmızı renklerle çocukların ilgisi kitaplara yönlendirilirken sanki bir kütüphane değil de oyun oynamaya devam edilen bir yer hissi verilmiş.

    (http://www.hurriyet.com.tr/...si-arasinda-41153459)
  • 319 syf.
    ·3 günde·8/10
    Yiyecek müzeleri, sokak lezzetleri, yemek okulları, özel günlere dair yemekler, festival yemekleri, içkiler, tatlılar vs vs. gibi pek çok içeriği var kitabın. Geleneksel yöntemlerin yemek kültüründe ne kadar önemli olduğunu da görüyorsunuz bu konuda. Örneğin bir ekmeğin yapım teknikleri, malzemesi yüz yıllarca aynı şekilde devam ediyor. (Biz bunu başaramadık işte bir türlü)
    Yemek ve içki tek başına değil bununla birlikte mimari ve bir yaşam kültürü de var tamamlayıcısı olarak.
    Kitap bol bol fotoğraflarla donatılmış. Fotoğraflar o kadar güzel ki tam sayfa olanları çerçeveletip duvarınıza assanız olur. Renkli baskı ve sayfalar oldukça kaliteli. Kitap ansiklopedi boyutunda.
    Hem dünya mutfağı hakkında genel olarak bilgi edineyim hem de biraz yavru Vedat Milör gibi olayım diyorsanız bunun için okunulası güzel bir yemek kültür kitabı.
  • 109 syf.
    ·1 günde·8/10
    Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda en sevdiğim 5 adet Franz Kafka alıntısını yorumladım :
    https://youtu.be/QpqhrbK3lc8

    Dava, Dönüşüm ve Şato kitaplarından sonra okuduğum 4. Kafka eseri oldu.

    Aslında Kafka bu elyazmalarına ad vermemiş, kitaplarının yayınlanmasını istememiş vs... Yahu bu Kafka da ne pimpirikli adammış diyenleri duyar gibiyim. O zaman biraz Kafka'dan bahsetmek gerek bu aşamada.

    Kafka'nın insanları mekanlarla insansılaşır, mekanları da insanlarla mekanlaşır diyebiliriz. Bu yüzden kafesin biri, bir kuş aramaya çıkar. Elbette bunlar bir metafordur fakat metafor olmayadabilir. Kafes insana baskı kuran bir devlet, kadına baskı kuran bir ataerkillik, kendi özgürlüğünü bulmaya çalışan bireylerin başına inen bir totaliter devlet olabilir!

    Bir ortamda Kafka ile ilgili konuşuyorsak kesin yargılardan bahsedemeyiz. Çünkü kendisinin de dediği gibi : "Hedef var, ama yol yok; yol dediğimiz şey tereddütten ibaret." Evet, tam olarak bir tereddüt, şüphe, bürokratik kaos ve hedefe ne kadar yakınlaşırsan o kadar uzaklaşma atomlarının Kafka tepkimesiyle ortaya bulanık bir umut denklemi çıkarmasından bahsedebiliriz.

    Ne olursa olsun, Kafka gerek Aforizmalar'da gerekse de diğer kitaplarında 1. Dünya Savaşı'ndan yorgun çıkmış bir Avrupa'nın kendi oturduğu tahtında okuyabileceği ve sorgulaması gerektiği karanlık bir tabloyu yansıtmak istedi. Bu savaşın yarattığı ortamdaki yalnızlığı, bireysizleşmeyi olabildiğince süssüz, yalın bir şekilde anlatmak istedi. Çünkü savaş da bir bakıma süssüzdür, makineli tüfekler sadece öldürmeye odaklanmıştır.

    Aforizmalar'da bahsedilen temalar çoğunlukla kayıtsızlık, kısıtlanma, özgürlük sorgulamasıyla birlikte pozitif ve negatif özgürlük kavramları, bireysizleşme, soyutlanma, olay örgüsü bulanıklığı, Kafka'nın hedef ve süreç konusundaki düşünceleri, Tanrı inancı konusundaki cereyanlarından oluşur.

    Kafka bir ruh mutfağıdır, baba figürü bu mutfağa yiyecek ihtiyacını sağlar. Kafka'nın ruhu, babasından beslenir. Çünkü Kafka'nın satırları babasıyla arasındaki soyutlanmadan kendisine doygunluk bulur.

    Milena'ya Mektuplar bu mutfağın annesidir, ruhlarda sevgi eksikliği vardır, sevgi dağınıktır ve amaçtan sürekli sapar. Şato'daki sevgi buna en büyük örnektir, Şato'ya ulaşmak yerine kendisini amaçtan saptıran bir aşk vardır.

    Dava bu mutfağın zeminidir, Aforizmalar'da da bu zeminin kayganlığından bahseder, adımlar geriye doğru kayma eğilimi içerir. Dava, Kafka'nın kileri gibidir, yiyeceklerini oradan alır, bütün kitaplarına bu ruh mutfağında hazırladığı cümle yemeklerinden dağıtır.

    Şato bu mutfağın dış görünümüdür. Her zaman Kafka'nın ulaşma istenci içerisinde sunduğu bir hologramdan ibarettir, asıl olay içeride saklıdır, o ruh mutfağındadır fakat hiçbir zaman anlayamayız. Aynı annemizin yaptığı yemeklerin biz yaptığımızda nasıl o kadar güzel olmadıklarını anlayamamamız gibi, Kafka'nın yazdıklarını anlaşılmaz bulmamızın sebebi de Kafka'nın kendi düşünsel mekanizmaları içerisindeki dişlileri hareket ettirenin baba, bürokrasi, birey ilişkileri gibi birbirleriyle anlam bulmasıdır.

    Kafkacım, The Doors'u dinlemeden öldüğün için üzülüyorum! https://youtu.be/2W7TfJRj7fI
  • 2604 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Osmanlı-Türk tarihi üzerinde burada yayınlanan bu anıtsal kitabın yazarı Nicolae Iorga (Jorga), aynı zamanda 1910-1940 yıllarında Romanya’nın akademi ve siyaset hayatında, üniversite rektörü, Akademi başkanı, Millet Meclisi Başkanı ve Başbakan olarak en önde rol oynamış sıradışı bir şahsiyettir. Iorga (Jorga) Romanya’nın gelmiş geçmiş en büyük tarihçisi sayıldığı gibi, eserleri çeşitli dillerde, Almanya, Fransa, İtalya ve ABD’de defalarca basılmış, dünyaca tanınmış bir tarihçidir. 1908’de Almanya’da ünlü bir dünya tarihi (Geschichte der Europaischen Staten) serisinde Osmanlı Tarihi’nin yazılması düşünüldüğünde, bu iş Iorga’dan istenmiş, burada Türkçe çevirisi yayınlanan beş ciltlik Geschichte des Osmanischen Reiches, (Gotha, 1908-1913), onun kaleminden çıkmıştır.
    Osmanlı-Türk tarihi üzerinde burada yayınlanan bu anıtsal kitabın yazarı Nicolae Iorga (Jorga), aynı zamanda 1910-1940 yıllarında Romanya’nın akademi ve siyaset hayatında, üniversite rektörü, Akademi başkanı, Millet Meclisi Başkanı ve Başbakan olarak en önde rol oynamış sıradışı bir şahsiyettir. Iorga (Jorga) Romanya’nın gelmiş geçmiş en büyük tarihçisi sayıldığı gibi, eserleri çeşitli dillerde, Almanya, Fransa, İtalya ve ABD’de defalarca basılmış, dünyaca tanınmış bir tarihçidir. 1908’de Almanya’da ünlü bir dünya tarihi (Geschichte der Europaischen Staten) serisinde Osmanlı Tarihi’nin yazılması düşünüldüğünde, bu iş Iorga’dan istenmiş, burada Türkçe çevirisi yayınlanan beş ciltlik Geschichte des Osmanischen Reiches, (Gotha, 1908-1913), onun kaleminden çıkmıştır. İnanılmaz bir enerji ve üretkenliğe sahip bu seçkin yazar, 1300 (evet bin üçyüz) kitap ve on binin üstünde makale yayınlamış, birçok bilimsel ve siyasi dergi çıkarmıştır.
    OSMANLI TARIHI
    Iorga (Jorga)’nın Almanca beş ciltlik Osmanlı İmparatorluğu Tarihi (1300-1912), daha önce yazılmış belli başlı genel Osmanlı tarihleri (J. von Hammer ve J.W. Zinkeisen) yanında yeni ve kapsamlı bir yaklaşımı temsil eder. Değerli tarihçilerimiz İ. H. Uzunçarşılı ve E.Z. Karal tarafından yazılıp Türk Tarih Kurumu tarafından çıkarılan 8 ciltlik Osmanlı Tarihi (Ankara: 1954-1973). Batı kaynakları, bu arada Iorga’nın eseri hakkıyla kullanılmadan yazılmıştır. Herşeyden önce Iorga’nın Osmanlı tarihi, ön-yargılardan oldukça kurtulmuş, belgelerin tanıklığına öncelik veren ciddi bir tarihçinin eseridir. Iorga’ya göre Osmanlı tarihi, “dünya tarihinin parlak bir bölümü”nü temsil eder. Iorga’nın şimdiye dek kullanılmamış kaynaklara dayanan Osmanlı tarihinin orijinalliği, Türkiye’de erkenden takdir edilmiş, belki Almanca yazılmış olması dolayısıyla Türkçe’ye çevrilmesi gecikmiştir. İlk deney, Ankara Üniversitesi DTC Fakültesinde hocam ve meslektaşım Bekir Sıtkı Baykal tarafından yapılmıştır. Prof. Baykal 1948’de eserin V. cildini Türkçe’ye kazandırmıştır (N. Jorga, Osmanlı Tarihi, 1774-1912, Ankara 1948).
    Iorga, Güney-Doğu Avrupa’nın 1500 yıl birbiri ardından iki imparatorluk, Bizans ve Osmanlı imparatorlukları idaresinde yaşamış ve böylece bölgeye has sui-generis bir kültür sentezi yaratmış olduğu görüşünü yazılarında belirtmiş, Balkan tarihi araştırmalarına kapsamlı doğru bir yön vermek istemiştir (Iorga bir The Byzantine Empire, Londra 1907 yazmış, Bizans tarihi üzerinde çeşitli kitap ve makale yayınlamıştır). Bizans ve Osmanlı tarihlerini derinliğine inceleyen Iorga “Osmanlı Sentezini” ilk kez ifade etmiş bir tarihçidir. Iorga, Osmanlı Tarihini konu almakla beraber aslında bir Balkan tarihçisi sayılabilir. Osmanlı tarihinde Balkanlara ait belgelere dayanan ayrıntılar, esere orijinal niteliğini kazandıran özelliklerin başında gelir. Biz, Osmanlı vilâyet tahrirleri ve kanunnamelerden çift-hane sistemi’ni formüle etmekle, bu temel fikrin ne kadar haklı olduğunu göstermeye çalıştık. Bizans ve Osmanlı dönemlerinde çift-hane sistemi, tüm bölgede köylü sınıfının sosyal-ekonomik ortak yapısını ve kırsal sektörde devlet maliyesinin temelini oluşturmakta idi. Osmanlının mîrî toprak rejimi ve çift resmine bağlı kapsamlı kırsal vergi sistemi aslında Bizans imparatorluk sisteminin bir devamıdır3. Iorga, geniş görüşlü tarihçi yaklaşımı sayesinde bu temel devamlılığı fark etmiştir.
    Öte yandan Iorga’ya göre bölge, Avrupa’nın bir parçası olmakla beraber, Avrupa’nın öbür bölgeleri gibi kendi karakterlerini daima korumuştur. Güney-Doğu Avrupa’nın yerli halkı ve temel kültürü ile günümüze kadar gelmesinde önemli olan Osmanlı dönemini, bağnaz milli saptırmalara kapılmadan yorumlamakla, Iorga kuşkusuz derin tarihçi vizyonunu ispat etmiştir4. 1930’larda Balkan Antantı ve Balkan Konfederasyonu girişimleriyle bu yayınlar arasındaki ilişki, Iorga’da tarihle halihazırın, bilimle siyasetin nasıl bağdaştığını gösteren iyi bir örnektir. Balkanlarda bağnaz millî devlet ve onun hizmetindeki romantik tarihçi, beşyüz yıl boyunca oluşmuş bir tarihi realiteyi, Osmanlı’yı yok sayıyor; onu temelinden tahrib etmeyi bir hak biliyor; tahrip elini yalnız masum kitlelere değil (sadece 1912-1913’te Balkan savaşlarında Müslümanların kayıpları 1.450.000 ölüdür, 410.000 kişi Türkiye’ye göçmek zorunda kalmıştır.), Osmanlı medeniyetini temsil eden tüm eserlere kadar uzatıyor; camilerini, türbelerini, güzelim köprülerini acımasızca yıkıyor. Balkanları adım adım gezen bir Hollandalı, Dr. Michael Kiel Osmanlı eserlerinin tamamına yakınının ya harap bırakıldığını veya kasıtla tahrip edildiğini tespit etmiştir5. Michael Kiel aynen şöyle yazar: “Osmanlı İmparatorluğu’ndan sonra ortaya çıkan devletler halkı, Güney-Doğu Avrupa’da Osmanlıların inşa ettikleri mimari eserlerin belki %98’inin ortadan kalkmasına sebep olmuşlardır”6. 1990’da Dobruca’yı gezdiğimde, Babadağ’da Sarı Saltuk türbesinin yıkık duvarları, Filibe’de Fatih’in veziri Şihabeddin Paşa’nın perişan mezarı, bana herşeyden önce Balkan milliyetçisinin bağnazlığını hatırlattı. Herşeye rağmen bağnaz millî devletin tahrip edemediği bir tarih yaşamaktadır: Bugün Balkan dillerinin herbirinde yaşayan Türkçe kültür kelimeleri, 2000 ile 6000 arasında değişir. Balkanlının mutfağı, halk ezgileri, giyinişi ve davranışlarında, ister istemez, tarih yaşar.
    Kitabın sayfa sayısından korkmayın %23 Dipnotlar v.s
  • 476 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Kara Kitap'ı önerdim: https://youtu.be/dXzhmc2yGYw

    "Uykulardasın şimdi bensiz uykularda
    Hala İstanbul’dasın ama deniz yok dalgalarda" YYK

    Sayısızca kültür, padişah, caz festivali, mimari ve sanat akımı, beyaz yaka, Suriyeli, Suriyesiz, kitap teması, şarkı ilhamı, cami, kilise, Rönesans'a yakışır insani proporsiyon, sonradan yine kendisine tepki olarak getirdiği barok bir öfke, askeri darbe, manevi arbede, mahalle kavgası, kavgalardan çok daha ateşli çiftleşme, dert, mutluluk, işkence, orgazm, kasvet, ütopya görmüş ve hala içinde barındırdığı çoğu canlısına göre kendisinden başka şehirlerin tebdil-i kıyafetine bürünmeye çabalayan kolektif bir varoluş salatasından -yani Proust'un kayıp zamanın izinde kaybedip aradıklarını, Paulo Coelho'nun Simyacı'yı yazarken arakladığı Takkeci İbrahim Efendi'nin hikayesi gibi bir arayıştaki esrarın sonucunu insanın yine kendisinde bulacağını bize pitoresk bir imgeyle alıcıyı harekete geçirme işlevinde buldurmaya çalışan- bir hafıza bahçesinden bahsetmeye çalışıyorum size : İSTANBUL.

    Hayatımın büyük bir kısmında İstanbul'un manevi basınç aurası altında gerek fiziksel gerekse de spiritüel mesafesinin çemberinde yaşadım. Türkiye'nin magması olan bu sıcaklığın verdiği, kendi merkezine çektiği bir İstanbulçekime, aynı Dünya'nın, çevresindeki Güneş, gezegen ve uydularının çekimine kayıtsız kalamadığı bir şekilde maruz kaldım. "O"ydu bizim hafıza bahçemizdeki en renkli ağacımız, "o"ydu Pessoa'nın dediği, düşünmenin yıkmak anlamına gelip de insanın düşünmeden önce parçaları -yani semtleri- algılayıp sonradan metropolitan bir tümevarımla şehrin bütününü düşünebileceğimiz bir bellek. Çünkü Pessoa'ya göre de, düşünce süreci, düşünülen şeyi parçalara bölmekle olurdu.

    Yüzyüzeyken Konuşuruz, Sandal şarkısında, bu kitaptaki Galip'in tükenmek bilmeyen bir kısır döngüdeki zamanın süregelen kaybının izinde, İstanbul'daki dalgalara denizi yakıştırmanın telaşı içerisinde, uykularını, gerçeklik ile düş arasındaki Musil'in ruhun bulanık sendeleme denklemi gibi yalpalayarak renkli "Rüya"lar oteliyle taçlandırdığı bir İstanbul hayal etmişti. Aynı Orhan Pamuk'un gayesi gibi.

    Şu anda bedenimin bulunduğu Batman, aklımın çarpık sokaklarının gezmeye çalıştığı, idam mahkumlarının son saniyelerinde çaresizce ve büyük bir arzuyla düşünmeye çabaladığı şehir algısını daha geniş bir algıyla beynimin önüne soyut çözünürlüklü bir görüntü olarak getirmeyi kendime askerlik idi edindiğim bir İstanbul ve çift haneli sayıyla sayabileceğim yıllardır ait olduğum ama bir türlü Maslow'un piramidinin en tepesindeki onu gerçekleştirme seviyesine erişemediğim bir İzmit düşüncesi ile Orhan Pamuk'un Galip, Celal ve Rüya üçgeni arasında spiritügeometrik bir bağıntı kurmak istedim.

    Baş karakter Galip, doppelgänger etkisiyle bir Tourette sendromlusunun aniden çıldırmaya başlayıp, bağırıp çağırması gibi bir merakla keşfetmeye çalıştığı İstanbul'u, sevgilisini, amcasının kızını, kendisini -artık her ne derseniz- yine kendisinden fiziksel olarak çok uzakta bir Stockholm vatandaşının sendromu gibi kendisini rehine olarak aldığı İstanbul'da aşkı ve yine kendisini bulmak isteyen, Raskolnikov'un Napolyon, Hint Devrimi zamanında insanların Mao, Küba Devrimi zamanında insanların Castro olma idinde yanıp tutuşan gençlerinin akson ve dendrit uzaklıkları arasında mekik dokuttuğu esrarlı bir gerçeklik arayışında, imgelerini, Boğaz'ın sularının Anadolu ve Avrupa yakasındaki en güzel yalılara, en uç insan yapımı anılara, köprülerin eteklerinin altından geçen hidrojen ve oksijenlerin sadece hamdığı, piştiği, yandığı değil de, kelimelerin sevgi, nefret, hüzün, aşk, şaşkınlık, şehvet, öfke gibi duyguların sinestezik lunaparklarında İstanbul'un en esrarlı köşelerinde Kara Kitap'ın beklenen konserinde yerini alabilmek için bilet sırası kovaladığı, kimilerine göre bir Dünya klasiği niteliği taşıyan kimilerine göreyse Alaaddin'in Dükkanı'na gelip de Alaaddin'in elinde olmayan salt nesnel gerçekleri değiştirmesini bekleyen bir kalabalık ordusu önderliğinde kurgulamıştı. İşte böyle bir cümle gibiydi İstanbul.

    Mimar Sinan, Yavuz Çetin, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Gaye Su Akyol, Münir Özkul, Vedat Türkali, Fatih Sultan Mehmet, Ete Kurttekin, Flört, Atatürk, YYK, Vedat Milör, Nusret, Peyk, Ara Güler, Sabahattin Ali, Birsen Tezer, Orhan Veli Kanık, Sezen Aksu gibi sanatkarlarımız bu şehirdeki yürüyüşlerini aynı Galip'in İstanbul sokaklarında yüzlerin, tarihin, kitapların, semtlerin esrarını çözmek ister gibi gerçekleştirmişlerdi.

    Kadıköy Yeldeğirmeni mahallesinin her sokağından uzakta denizin göründüğünü bilmek, Kuledibi'nde dolaşırken dümdüz bir sokakla karşılaşamayacağını tahmin edip de pitoresk ve bir o kadar da grotesk fotoğraflar yakalamayı şehvet edinen bir turistin varlığını Galip'e yakıştırmak, Kartal'dan Silivri'ye metrobüsle gidilemeyeceğinin bilincinde 500T hayalleri kuran bir İstanbulluyla, ecnebilerin Old Town diyerek turistik rant edindiği bir evrensel gezgin terminolojisiyle tefsirini 400 küsür sayfaya sığdırmak Orhan Pamuk'un harcı olmuş ise, sirkülasyon koridorları Boğaz'ın suları, giriş kapıları stratejik ve jeopolitik önemin diktatörlüğünde sabitleştirilmiş coğrafya dersi kitaplarındaki hudut bakımından komşuları, oturma odası, salonu Beşiktaş, Kuzguncuk, Sarıyer, Üsküdar, Eminönü, Kadıköy, mutfağı Karaköy, Beyoğlu, bir türlü sevilemeyen ev sahipleri Bağcılar, Esenler, Başakşehir, figürü Ruslara sıcak denizlere inme mastürbasyonunu mumyalatan, temeli eşsiz bir tarih, duvarları Darwin'in hiç de kıskanmayacağı bir şekilde, zamanla tarih kavramından Medusa'nın gözlerinin içinde kendilerine sorulduğunda büyüyünce taş olmak isteyen bakışların kıskanacağı bir brütlükte rant betonuna evrilen, milyarlarca yıl geçtikten sonra belki de en şanssız ev sahiplerini üzerinde ağırlamak zorunda bırakılan bir edebi-tarihi-mimari hafriyat kamyonunu, beynimizin nizamiye kapılarından dışarıda bir yerde düşünmemiz pek tabii ki de olanaksız olurdu sayın Pamuk, sen de haklısın.

    Neyse ki, Galip gibi Hey Douglas da doğmuştu. El mi yaman, Beyoğlu mu yaman demişti. Boşuna değildi Light in Babylon'un çığırmaları, camilerden gelen dinsel sesle, evlerden yükselen -insel kelimesinin önüne c ya da t harfi koymamın kararsızlığında insanın ağzından çıkan titreşimlerin karşılaştırılması. Boşuna değildi "Mimaride hiçbir detay boşuna değildir, çocuklar." diyen hocamı hatırladığım bir yaz gününde İstanbul'un sosyolojik mimari altyapısını bu tarihi zaman denen kavramı ezel mertebesine ulaşabilme isteğinde elinde oynatabilen bir detayla anlatma becerisine sahip olan ve İTÜ mimarlığı 3. sınıfta yarım bırakan Orhan Pamuk'un bunca çabası.
  • 443 syf.
    ·7 günde·Beğendi·9/10
    Mea culpa - Suç benim...

    Tanrılar okulu!Cidden deli bir kitap,bir kez değil,bir kaç kez okunması gerekenlerden.Kişisel gelişim kitaplarından biri daha diyerek burun kıvırarak almıştım elime önce,ancak okumaya başladığımda...
    Varoluşçuluk konusunda açılan yeni bir delik,yeni bir mağara,okudukça daha da derinlere gidiyorsunuz ve çok daha derinleri merak ediyorsunuz.

    Binlerce yıl öncesinden gelen Tasavvuf mu yoksa Düalizm mi diyeyim inanın karar veremedim ancak binlerce yılın birikmiş deneyim ve öğretileri aha anca bu kadar ustaca bir kitaba dönüşebilirdi.Türünün en iyi örneği diyebilirim.BAŞUCU KİTABI!Yaşadığınız an,zaman,hayatınızın değeri ve anlamı.

    İnceleme biraz karışık olacak sanırım,umarım anlaşılır.Bu kitap hakkında yazılacak inceleme emin olun bir kitap daha yapar,sadece kısaca şunu söyleyeyim "Bu kitabı okuyun"

    Dünya'da en kötüden en iyiye her şey biziz ve her şeye biz sebebiz...
    Düşünüyorum o halde varım - Descartes,
    Düşünüyorum o halde yapıyorum-işte bu kitap.
    Felsefeden falan bahsetmeyeceğim çünkü sadece felsefi değil aynı zamanda varoluşçuluk,tasavvuf,antropoloji,biyoloji,düşünce bilim.

    İşte hayatınızın mutfağı bu kitapta.Her okurun düşünce yapısına,hayata bakış açısına ve felsefesine göre değerlendireceği satırlar,sayfalar ama kim olursanız olun,sizden ve size gereken bir şeyleri mutlaka bulacaksınız bu kitapta.Tabiiki size ters veya mantıksız gelecek kısımlarda olabilir,örneğin işi gücü bırakıp bir şeylerin peşine düşmek gibi :) ama kitabı bitirdiğinizde bütünlüğü görebiliyorsunuz.

    Hayatınızı sorgulamanın zamanının geldiğini ama bunu nasıl yapacağınızı düşünüyorsanız biran önce bu kitaba başlayın.Ben okumakta geç kalmışım.Karlı bir okuma oldu.

    Yaşantınızı olumsuz duyguların yönettiğini,aslında geleceği bilmediğinizi değil,sadece unuttuğunuzu öğreneceksiniz ve vereceğiniz tepki...

    Fikrimi şu şekilde belirteyim;piyasadaki bütün kişisel gelişim kitaplarını,ticari kazanç adına karalanmış bütün o safsataları (aşağılamak,karalamak değil amacım ama piyasada kişisel gelişim kitabı olarak raflarda yer bulan kitapların %90'ı çöp bence,tabi buda kişiden kişiye değişir) geri dönüşüme gönderelim ve onların yerine raflara sadece bu kitabı koyalım,inanıyorum ki çok daha kazançlı çıkarız.

    Stefano D'Anna bu sayfaları yazarken nasıl bir ruh halindeydi bilemem ama kötüden iyiye,karanlıktan ışığa,siyahtan beyaza doğru zorlu bir yolculuk yaptığını görebiliyorum.Hayatınızın bir çok zorlu yerinde size rehberlik edecek,tabi onu kabul ederseniz.İncelemesi de bu kadar şişirilmiş bir kitaba sizin yerinizde olsam bende mesafeli yaklaşırdım ancak okuyacağınız cümleler sizi mutlaka olumlu veya olumsuz düşünmeye itecektir.Bu tür kitapları okumayı pek sevmem ama bunu sevdim,değişik geldi,verdiklerinin hepsini de alabilmek pek mümkün olmasa da kırıntı dahi alabilmenin yararlı olduğunu düşünüyorum.

    Her şeyi bir kenara bırakarak,tertemiz bir zihinle kitabın sonunu görmenizi ümit ediyorum.Tekrarlayayım;mutlaka okunması gereken başucu kitaplardan biri bu kitap.(tabi her bireyin düşünce ve bakış açısı farklı ama yinede okunmalı derim)

    Bu kitapla o uçsuz bucaksız bilgelik mağarasına dalın,korkmayın haritanız bu kitap işte,hem o mağaranın kapısında ayrıca Dreamer sizi bekliyor.Bundan sonra düştüm,zordayım,çıkmazdayım,karamsarım,ümidim yok v.b. kelimeleri kullanmadan önce Dreamer'ı ve Tanrılar Okulu'nu hatırlayacaksınız.Bu kitap size diğerleri gibi varolmanızın anlamını anlatmayacak,onu zaten bildiğinizi gösterecek.Ferrarisini Satan Denyo'yu birakın ve Dreamer'la mutlaka tanışın.

    Aha!Bir şey daha Montaigne-Denemeler ;) (bu ne iş demeyin Tanrılar Okulu'nu okuyunca anlarsınız)

    Belli mi olur,sizin yakıtınız da belki bu kitaptır,bir deneyin derim,okumakla bir şey kaybedilmez,anca zaman ;)

    Bu kitap özel tavsiye.