• Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir müdebbiri var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır. Hem madem ‎لاَ يُكَلِّفُ اللهُ نَفْسًا اِلاَّ وُسْعَهَا 1 sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır.

    Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin
    RNK-Şuâlar/589
  • Sicilya’nın bir kasabasında kadınlar hiç rahat durmaz, ikide bir kocalarını aldatırlarmış.
    Kasabanın yaşlı papazı, kocasını aldattıktan sonra kendisine gelen ve günah çıkartan kadınlardan bıkmış.
    Günlerden bir gün, yine bir kadın gelmiş, “Papaz efendi! Şeytana uyup yine kocamı aldattım” demiş.
    Papaz öfkelenmiş: “Ayıptır günahtır, sürekli kocamı aldattım diye geliyorsunuz. Bundan sonra en azından ‘ayağım taşa takıldı’ deyin, ben anlarım.”
    Bu durum, kadınlar arasında anında yayılmış.
    Kilisedeki yoğunluk hiç azalmamış, artık kadınlar “Ayağım taşa takıldı” diyor; papaz günah çıkartıyormuş.
    Gün gelmiş, ihtiyar papaz ölmüş.
    Yerine gelen yeni papazın da ‘taşa takılma’ seansları sürüyormuş. Durumdan bihaber olduğu için, “Ne kadar namuslu bir kasaba. Hanımların ayağı taşa takılsa, günah çıkartmaya geliyorlar” yorumunu yapıyormuş.
    Bir gün, papaz ile Belediye Başkanı buluşmuş, sohbete koyulmuşlar.
    Papaz, Belediye Başkanı’na bir ricada bulunmuş:
    “Başkanım, derhal kaldırımları onarın. Kasabanın hanımları, hemen her gün taşa takılıp düşüyorlar...”
    Bir önceki papazın durumu anlattığı Başkan kahkahalarla gülmeye başlamış.
    Bu tavırdan çok rahatsız olan papaz, Başkan’a yüksek bir ses tonuyla cevabı yapıştırmış:
    - “Başkan, Gülüyorsunuz ama, en çok da sizin eşiniz taşa takılıyor...”.
    ALINTI

    "Zaten dünya büyük bir şey değildir Hasanım Ali, kimi zaman sevdiğimiz insanın yüzü, kimi zaman hayal edilen bir dokunuşun büyüsü, kimi zaman da kapıldığımız bir hevesin genişliği kadardır."

    -- Hasan Ali Toptaş
  • “Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm

    Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm.”

    O halde “Dünya mâdem fânîdir!

    Hem mâdem ömür kısadır!

    Hem mâdem gayet lüzumlu vazîfeler çoktur!

    Hem mâdem hayât-ı ebediye burada kazanılacaktır!

    Hem mâdem dünya sâhibsiz değil!

    Hem mâdem şu misâfirhâne-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir Müdebbiri (idârecisi) var!

    Hem mâdem ne iyilik ne fenâlık, cezâsız (karşılıksız) kalmayacaktır!

    Hem mâdem [Allah, kimseyi gücünün yetmeyeceği bir şeyle mükellef tutmaz] sırrınca teklîf-i mâlâyutâk (gücün yetmediği teklif) yoktur!

    Hem mâdem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır (tercîh edilir)!

    Hem mâdem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır!

    Elbette en bahtiyâr odur ki; dünya için âhiretini unutmasın, âhiretini dünyaya fedâ etmesin, hayât-ı ebediyesini hayât-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni (faydasız) şeylerle ömrünü telef etmesin; kendini misâfir telakki edip(kabûl edip) misâfirhâne sâhibinin emirlerine göre hareket etsin; selâmetle kabir kapısını açsın saâdet-i ebediyeye (Cennete) girsin!”

    (Mektûbât, 16. Mektûb)
  • Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

    Kur’an-ı kerimi tasdik etmek, bundan önceki bütün kitapları tasdik etmek demektir. Peygamber efendimizi tasdik etmek, Onun Peygamber olduğuna iman etmek, Ondan önce gelen 124.000’e yakın peygamberin hepsine inanmak demektir. İşte böyle bir yüce dinin mensubu olmak, büyük saadettir. Onun için, bu iman bir cevherdir. Allahü teâlâ bunu çöplüğe koymaz. Dolayısıyla, kimde iman varsa, o kıymetli bir insandır ve Allahü teâlâ onun kalbine, bu imanı nasip etmiştir. Eğer, Cenâb-ı Hak bize iki nimet vermişse, her şeyi vermiş demektir. Hiçbir şey noksan kalmamıştır. İki nimet şudur:
    1- Bu yüce dinin Peygamberine inanmak, tâbi olmak, Onun yolunda olmaktır. Ona tâbi olmak, Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadında olmak demektir; çünkü Peygamber efendimiz bir gün toprağa kalın bir çizgi çizdi. Yan tarafına kollar ayırıp buyurdu ki:
    (Bu kalın kısım, Cennete giden yoldur. Yan yollar, dalalet ve bid’at yollarıdır. Ortada olmak lazımdır.)

    Eshab-ı kiram, (Ortada olmak, orta yerde bulunmak nasıl olur?) diye sorduklarında, buyurdu ki:
    (Sünnetime ve cemaatime uymakla olur.)

    Sünnetime, yani dinime uymakla olur buyuruyor. Buradaki cemaat ise Eshab-ı kiramdır. O halde, Ehl-i sünnet vel cemaat oradan geliyor. Yani Eshab-ı Kiramın tamamına inanmak! Bir kısmını sevmek, bir kısmını sevmemek, birini diğerine tercih etmek olamaz; çünkü bir insan hocasına güveniyorsa, talebesine elbette güvenmesi lazım, talebesine güvenmeyen hocasına nasıl güvenmiş olabilir ki? Eshab-ı kiramın hepsi Resulullahın arkadaşları ve talebeleridir. Onlar için, Peygamber efendimiz, (Eshabım, gökteki yıldızlar gibidir, hangi birine tâbi olursanız kurtulursunuz) buyuruyor. Tercihi bize bırakmamış. İşte Ehl-i sünnet vel cemaat itikadında olmak birinci nimettir.

    2- Dinimizi öğrendiğimiz zatın, Allah adamı yani Allah’ın sevgili kulu olduğuna inanmaktır.

    Sabahleyin kalkarken vücudun bütün azaları insanın diline yalvarırlar, (Allah rızası için hem kendini hem bizi yakma) derler. Bir insan, bir müminin arkasından doğru bir şey söylese, o müminin de kalbi kırılsa, söyledikleri doğru olsa bile, işitince üzülürse buna gıybet denir. Gıybet o kadar büyük bir günahtır ki, kul hakkına girer, zinadan büyük günahtır. Büyükler, yanlış bir kelam etmemek için ağzına taş koymuşlar. Hele hele, Allah muhafaza etsin, birkaç kelime de ilave olursa, buna iftira ve yalan denir ki, daha büyük günah olur. Gıybet, Âdem aleyhisselamdan beri haramdır.


    Nimetin kıymetini bilmeli

    Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

    Ehl-i sünnet itikadı ve dinimizi öğrendiğimiz zatın Allah adamı olduğuna inanmak nimeti, çok büyük bir nimettir. Bu çok kıymetli cevher, ancak kıymetli insanlara nasip olur. Herhangi bir hırsıza, uğursuza nasip olmaz; fakat bu iman nimetinin kıymeti bilinmezse çok tehlikelidir. Allahü teâlâ, mealen (Kıymetini bilmezseniz elinizden alırım. Ondan sonra size çok acı azap ederim) buyuruyor. Bu nimetin kıymetini bilmenin yolu, birbirimizi sevmektir. Allahü teâlâ, İsa aleyhisselama, (Eğer yerdeki ve gökteki bütün mahlûklarımın ibadetlerini yapsan, dostlarımı sevmedikçe ve düşmanlarıma düşmanlık etmedikçe, hiçbir ibadetin makbul değildir) buyurdu. Yani, Allah için sevmek, Allah için buğzetmek, dinimizin temelidir. Bu iki nimete sahip olana ne mutlu!

    Dünyayı ahirete tercih edenler, Allahü teâlânın nasip ettiği bu cevheri çöplüğe atmışlardır. Cenâb-ı Hak, seçiyor, seviyor, bir cevher veriyor, yani bu iki nimeti veriyor, hem Ehl-i sünnet itikadını veriyor, hem büyükleri tanıtıyor; fakat kul, bu cevherin kıymetini bilmeyerek, din kardeşinin kalbini kırarak veya dünyayı ahirete tercih ederek bu cevheri çöplüğe atıyor. Suç kimin? Onun; çünkü Allahü teâlâ, ahirette kimse bir bahane bulmasın diye, her kulunu serbest iradeyle, serbest yarattı. Yine, (Kulum neyi talep ederse, ben ona kavuşturacak yolları açarım) diye ezelde takdir etti. Vezir olmak isteyene vezirlik yolunu açar, zengin olmak isteyene zenginlik yolunu açar, ibadet yapmak isteyene ibadet yolunu açar. Böylece yarın ahirette hiç kimse, ya Rabbi, ben şöyle yapmak istedim de olmadı diyemez. İşte bu serbestlik içerisinde, nefs serbest kalırsa, ipinden kopmuş boğa gibi olur, perişan eder. Sakın, onu serbest bırakmayalım; çünkü Allah korusun, o azdı mı duracağı yer belli olmaz. Onun için, salihlerle, büyüklerin kitaplarıyla, kıymetlilerle ve din kardeşlerimizle beraber olmaya çalışmalıdır.

    Doğmak, ölmenin alametidir. (Ya Resulallah, dünya ve ahiretin arası ne kadar uzundur?) diye sorulduğunda, Peygamber efendimiz cevaben, (Göz açıp kapayıncaya kadar) buyurdu. Yani ahiret bize çok yakın. (Ya Resulallah, peki insanın ömrü ne kadardır?) diye sordu. Resulullah, (Rüya kadar) buyurdu. İnsan rüyada çok şeyler görür, anlatmakla bitiremez. Hâlbuki bilmez ki, o rüya birkaç dakika veya saniyedir. İşte hadis-i şerifte bildirildiği gibi, (İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.) Yani bilelim ki, uykudayız. Rüyada insan istediği kadar zengin olsun, istediği kadar fakir olsun, hiçbir kıymeti yoktur!
  • KİTLESELLEŞİRKEN…

    Sanayi toplumunun vaadi özgürlüktür. Özgürlük, sahip olabildiklerin kadardır yeni kitle toplumunda. Sahip olabilmek ise açıkça sisteme sıkı bağlı olmayı gerektirir. Dolayısıyla çalışmış, biriktirmiş ve tüketmiş olmayı… Özgür seçim dediğimiz şey yanlış gereksinimler ve yaşama korkusu üzerinde temelleniyor. Yabancılaşma artık sadece ürettiğinden uzaklaşma değil, tükettiğinden de uzaklaşma haline dönüşüyor.

    Sanayi toplumunun vaadi eşitlik yerine özgürlüktür.
    Bu vaadi tüketim seçenekleri ve istisnai durumlar üzerinden gerçekleştirir. İstisnalar, umut yüklü araçlardır. Köyde doğmuş olabilirsin ama çoban olmak zorunda değilsindir ya da daha basit düzeyde işçi olabilirsin ama iki aylık maaşınla son model bir telefon alabilirsin. Ama bu özgürlük, iki ay boyunca neyle geçineceğini düşünmez. Borçlanma yoldan çıkmamak için uygun pratiktir ve aptallaştırıcı çalışmayı kolaylaştırır. Sonra üretkenliğe düşman çalışmanın süresini uzatan, özgürlük yanılgısına neden olan tatil seçenekleri vardır. Yakın zamanda bir tatil acentesinin reklamıydı. Tatil için yaşıyorduk! Gerçek şu; daha çok çalışabilmek için tatil yapıyorduk. . Özgürlük sahip olabildiklerin kadardır yeni kitle toplumunda. Sahip olabilmek ise açıkça sisteme sıkı bağlı olmayı gerektirir. Dolayısıyla çalışmış, biriktirmiş ve tüketmiş olmayı… Özgürlük, güçlü bir egemenlik aracına dönüşmüş durumdadır. Özgür seçim dediğimiz şey yanlış gereksinimlerle ve yaşama korkusu üzerinde temelleniyor. Bunca çok ürün bize gerçek anlamda hiçbir şey katmıyor. Yabancılaşma artık sadece ürettiğinden uzaklaşma değil tükettiğinden de uzaklaşma halidir.

    Dış dünya dediğimiz alan modern insan için gittikçe daralmış ve kendini tanımlayabildiği bir iç alan yok olmuştur. Modern insan için dış dünya denilen alanın başladığı ve bittiği bir alan yoktur. Dizideki bir karaktere bir aile dostu kadar yakın, dünyanın öbür ucundaki bir mekânla iç içe olabilir. Simgesel olarak kurulan bu dünyadaki anlam yaratabilme kapasitesini belirleyen bu iç içe oluş durumudur. Modern dünyada insanlar birbirine öyle yakındırlar ki simgeler kadar anlamlar da ortaktır. İnsanlar verili simgelere tutunarak, modern toplumun karmaşasından kendilerini korurlar. Etiketlerle giderek birbirine benzeyen insanlar, teslimiyet geliştirerek aklın eleştirel gücünü kaybederler. Kitleye dönüşen toplum kendisine zarar veren ideolojinin farkında olmaz ve bu ideolojiye tabi olarak egemen sınıfa ait doğruları, kendi doğruları olarak görür. Sistem içinde bireyselliğini yitiren toplum, Marcuse’un deyimiyle tek boyutlu topluma dönüşür. Tek boyutlu toplum farklılığa izin vermeyen, sorgulamayan ve bireyselliğini yitirmiş toplumdur. Yaşayabilecek kadar verilen her şey gibi kültür de yeterlidir.

    (Yeni tür yabancılaşmanın temelinde dayatılan tüketme baskısı ve bir denetim aracına dönüştürülen tüketim alışkanlıkları var. Bizleri tek tipleştiren doyumun farkında olmak ve gerçekten ihtiyacımız olanların ne olduğunu ayırt edebilmek ilk önemli refleks olmalı. Aklı arındırıp temel düşünme, sorgulama ve çözüm üretme süreçlerine yeniden yükseltmek gerekir. Evrensellik dokusu içeren her şey geri çağrılmalı.)

    Hediye Çınar EKİNCİ

    Dünyalılar
  • 104 syf.
    ·1 günde·Beğendi·7/10
    Turgut Uyar'ın Bir Şiir'den kitabını Türkçe Şairler Atlası olarak da görülebilir.
    Elbette bütün şairler tek tek incelenmiyor, bütün şiirler anatomi masasına yatırılıp diseksiyonu yapılmıyor.
    Daha ziyade şiirdeki dönüm noktaların ve tarzı olan şairleri konuşuyor. Şiir okumak yazın sanatının belki de eğitime en çok muhtaç olan kısmı. Zira şiir sadece kulağa hoş gelen kafiyelerden ibaret değildir ve şiir tadı başka şairleri tanıdıyıp araştırdıkça gelişen bir şeydir.
    Dünya mutfağından habersiz birisinin en güzel yemeğin kurufasulye olduğunu iddia etmesi ne kadar tutarlı ise okuyup tanıdığı iki üç şairden ibaret olan kişinin şiir bilgisi de o kadardır.
    Eğer şiirsever bir okuyucu iseniz okuma listenizde bulunması gereken bir kitap olduğunu belirtmeliyim.