• Yaşadığımız Yüzyılın, geçmiş Yüzyılların “GERÇEK ve YÜZE SERTÇE” vuran bir eleştirisidir Erich Scheurmann’ın Göğü Delen Adam’ı…

    Papalagi, yani biz beyaz adamlar. Dünya’ya ne yaptık böyle? Ne verdik Dünya’ya, ne aldık Dünya’dan. Bizim olmayan evrene BİZİM damgası vurup, yağmaladık değil mi? Her bir köşesine, her bir sınırına, balta girmemiş ormanına girdik, yerli halkı ise kendimize benzetmeye çalıştık. Bunu yaparken de TANRI’nın ışığını kullandık. Samoa Kabilelerinden birinin reisi olan Tiavea’lı Tuiavii’nin, biz beyazlara nasıl baktığını, Avrupa’yı nasıl gözlemlediğini ve beyaz İnsanın gerçek Tanrı’sının kim olduğunu nasıl anlattığına hep birlikte bir göz atalım.

    Toplum Eleştirisidir, Hepimiz Aynı Gemi’nin Güvertesinde ki, aynı “ŞEY”in Lacivertiyiz….

    İncelemeyi birkaç başlık altında toplamak istiyorum.
    1- Daha Fazla İstemek,
    2- Para, Para, Para,
    3- Daha Fazla Zaman,
    4- Gerçek Tanrı, Beyaz Adamın Tanrısı,
    5- BİZ.

    “Daha Fazla İstemek”

    Yaşadığımız yüzyılı göz önüne alalım. Hayatımıza bir bakalım ve çok değil, biraz düşünelim. Yazdıklarımı kendi kendinize lütfen cevaplayın. Kaç tane ayakkabımız var? Gece için ayrı, Gündüz için ayrı, İş için ayrı, Ev için ayrı, Keyfi olarak ayrı Kaç tane kıyafetimiz var? İhtiyacımız olmayan ne kadar eşyamız var? Bilinçsizce çok para verdiğimiz ne kadar elektronik eşyamız var? Hayatımızda hiçbir yeri olmamasına rağmen ne kadar çok şeye sahibiz değil mi? Seçenek yerine bolca seçenekler yaratıyoruz kendimize. İşte bu beyaz adamın bizi düşürdüğü tuzaktır. Yani kendimizin. Sürekli alıyoruz, sürekli, sürekli,. Tüketiyoruz, yetinmiyoruz, daha çok istiyoruz, o kadar çok istiyoruz ki, hiç keşfedilmeyen yerler keşfedilip, ormanlar katlediliyor, oralara fabrikalar kuruluyor, ucuz işçilik ile bu talepler karşılanıyor. O kadar çok ihtiyacımız olmayan şeyleri tüketiyoruz ki, kendi Zengin ve Fakir insanlarımızı kendimiz yaratıyoruz.

    Daha fazla istemekle gerçekten iyi yapıyor muyuz? Tüketim çılgını bizler, Samoa adasında ki bir yerli bize baktığında ne düşünüyordur sizce, işte tam olarak Tuiavii’nin düşündüğünü düşünüyor.

    "Eğer insan çok fazla "şey"e gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir." Sy.46

    “Para, Para, Para”

    Dünya da örnek olarak verebileceğimiz en büyük sömürge devletlerinin başında İngiltere vardır sanırım. Keşif niyetine sömürmediği ada, adacık, yerli yaşam alanı kalmamıştır. Her yere girmişlerdir. Girdiklerinde ise ellerinde tabi ki bolca silah ve İNCİL bulunmaktadır. Yerliler her zaman evcilleştirilmeli ve taptığı PUT veya ateş veya herhangi bir şey acilen yasaklanmalı, yerini BEYAZ ADAMIN TANRISI almalıdır. İşte bu Tanrı, sadece dillerinde olan tanrıdır. Beyaz Adamın asıl Tanrısı PARA’dır. Sömürdükleri her yerde, yerli halkı bu uğurda kullanmışlardır. Adaların bütün kaynaklarını sömürmüş ve para uğruna almadıkları can, kesmedikleri ağaç, katletmedikleri doğa alanı kalmamıştır. Kendi ülkelerinde ise örnek teşkil eden yaşam alanları kurmuşlardır.

    Para uğruna yapılamayacak şey yoktur. Para adına, Tanrının buyruklarını kutlanmak sevap niteliğindedir. Fakir olan tarla da çalışır, kentlerde yaşayanları eleştirme haklarına bile sahip olmamalıdır. Zengin zaten bunun için yaratılmış, fakir ise günde saatlerce çalışarak zenginin ekmeğine yağ sürmüştür. Günümüzde de değişen bir şey yoktur. Para her şeyin anahtarıdır. Para uğruna yapılamayacak şey yoktur.

    En ilkel kabilenin, en gelişmiş Avrupa toplumundan daha medeni olduğunu söylemek yanlış mı olur? Kitapta da bu konu üzerinde duruyor zaten. Avrupa’nın medeniyeti sömürü üzerine kurulu değil midir? En yakın örneklerden, İngiltere Hindistan’ı nasıl bir sömürge ile yönetmiştir. Mahatma Gandi sözleri paylaşan insanlar muhtemelen bilmiyordur ama öğrenmeliler. Ve kimden nasıl etkilenerek bir şeylerin değişmesine yürümüştür bilmek lazım. Bu yapılan çoğu şey TANRI ve para adına yapılmıştır. Beyaz Adamın Tanrısı….

    Para uğruna çalışıyoruz, çünkü; Iphone almamız lazım. Para uğruna sömürülüyoruz, çünkü; Nike almamız lazım. Para uğruna bedenimizi takas ediyoruz, çünkü; Mercedes almamız lazım.

    "Avrupa'da, para vermeden herkesin yararlanabileceği tek bir şey buldum: Hava." Sy.37

    “Daha Fazla Zaman”

    İnsanoğlu en çok neyden şikayet eder? ZAMAN! Günümüz dünyası ve ZAMAN meselesini ele alalım. O kadar hızlı yaşıyoruz ki, kendimiz kendimize yetişemiyoruz. Her şeyimiz hızlı, telefonlarımız, bilgisayarlarımız, trenlerimiz, uçaklarımız, arabalarımız... Her şeyimiz… Acelemiz nedir, nereye yetişiyoruz… Durun, bir sorgulayalım...!

    Daha hızlı üretim, çalışana daha fazla para kazandırıyor mu? HAYIR! Tam tersi, eğer bir makine bir günde 1000 Araba yapacak hıza kavuşmasaydı, bu insan daha az yorulup, yine aynı parayı kazanacaktı. Ama şimdi, daha çok çalışıp, daha fazla üretip, daha az kazanıyor. Kazanan tek kişi işin başındaki Para Babası oluyor.

    İnternet… O kadar hızlandı ki, yetişmek imkânsız. Her gün daha fazla hızlanıyor. Eğer internet daha yavaş olsaydı ve cep telefonlarımıza gelmeseydi kötü mü olurdu? Yanılmıyor musun biraz? Gün içinde o kadar şey sömürüyoruz ki, farkında değiliz. Akıyor, her şey akıyor. İnternet sayfaları, sosyal medya uygulamaları, e-mailler… akıyor, akıyor ve akıyor. 56K Modem ile girilen internetten, Gigabit hızında girilen internete. Hayat aynı kalıyor, insanlar kendi yarattıkları hıza dahi yetişemiyor. Evinde bile iş ile ilgili e-mailleri yanıtlıyor, WhatsAPP gruplarından kafasını kaldıramıyor.

    Peki gün sonunda ne oluyor? TANRIMMMM diyor, daha fazla zaman.. Yetmiyor zaman…! Daha fazla e-mail, daha fazla yazışma, daha fazla paylaşım, daha fazla iş, çok daha fazla.. Tanrım biraz daha ZAMAN….!! Yahu zaman orada, sen zamanın ne kadarını ne için kullanıyorsun, bir dönüp bakar mısın lütfen?

    İnsanlar, para ve çalışmaktan kafayı yemiş durumdalar. Hayatı bundan ibaret sananlar, küçüklükten beri, bunun için yetiştiriliyor, okutuluyor ve sınav kazanıp üniversiteye gitmesi bekleniyor. Çünkü PARA kazanması lazım, niye? Çünkü, büyüyecek ve Tanrım ZAMANNN diyecek. Al işte zaman orada bir yere gitmiyor, sen hayatını çalışmaya adadığın için dışarıda yaşayacağın güzellikleri görmüyorsun, tercihlerini zamanı adil kullanmaya değil, kendi önemli diye adlandırdığın seçeneklere göre seçiyorsun.

    Bir gün 24 değil de 48 saat olsaydı, sanıyor musun ki daha az çalışıp daha çok zaman sana kalacaktı. Yaşadığımız kapitalist düzel seni 24 Saat çalıştırırdı, geri kalan zamanda da bir şey yapmanı sağlar, yine sömürmeyi bilirdi. Önemli olan bir günün kaç saat olduğu değil, o dilime senin ne sıkıştırdığın. Hayat akıyor gidiyor, zamanı tutamaz, satın alamaz ve geri getiremezsin, peki bu yapamayacağın şeye karşılık sen ne yapıyorsun? Önemli olan bu!

    "Molalarla birlikte günümün 9 saati iş yerinde geçiyor. Günde 5-6 Saat uyuyorum. Bana ortalama 8-9 saat kalıyor. Bunun içerisine kitap okumayı, kendime zaman ayırmayı, dizi-film izlemeyi, arkadaşlarımla görüşmeyi ve diğer şeyleri sığdırıyorum. Buna rağmen zaman isyanı yapabiliyorum. Çünkü yetmiyor. Bize zaman hiçbir zaman yetmeyecek bunu söylemek istiyorum... Yetinmiyoruz ki. 24 Saatimiz boş olsa yine yetmeyecek."

    "Zaman hiç yetmiyor!" (...) "Biraz daha zamanım olsa!" Böyle sızlanır durur beyaz adam. Sy.53

    “Gerçek Tanrı, Beyaz Adamın Tanrısı”

    Gerçek Tanrı derken neyden bahsediyorum? Her insanın inandığı kendi tanrısından bahsediyorum. Kendi isteği ile, kendi düşüncesi ile kabul edip inandığı Tanrı… Bir de Beyaz Adamın dayattığı Tanrı var! Ellerinde İNCİLler, dillerinde KİLİSE, İçlerinde ise paradan başka bir şey olmayan Beyaz İnsanlar… Kim bu beyaz insanlar, bizim topluluğumuz işte.

    Milyarlarca insanın inandığı bir şeyler var, bunların yanında inanmayanlarda var. Konumuz bir inanca karşılık hayır o yanlış, asıl Tanrın bak burada denmesi. İşte Samoa adasına giren beyaz adamlar tam olarak bunu yapıyor. Kendi gönül bağı kuramadıkları Tanrılarını, yerli halkın bağ kurduğu gerçek tanrıları ile yer değiştiriyorlar. Ve verdikleri vaazlar da dillerinden düşmeyen Tanrı, insan öldürmeye gelince, sömürmeye gelince, para işin içine girdiğinde bir anda puff oluyor ve uçuyor. Tanrı yok ki, çünkü Tanrı sana var, çünkü seni onunla korkutup kendisine köle yapıyor, çünkü onun üzerinden para kazanıyor, çünkü onun üzerinden seni hem maddi hem de manevi olarak sömürüyor.

    "...Ağzından Tanrı'nın adını düşürmemesine rağmen yüreği Tanrı'nın uzağında." Sy.98

    “Biz”

    Yaşadığımız çağ itibari ile daha fazla tüketiyoruz. Tüketimimizin sınırı yok. Her şeyin daha fazlasını istiyoruz. Çünkü yetinmeyi bilmiyoruz. Zamanı etkin kullanamıyoruz, para hiçbir zaman yetmiyor, manevi bir şeyler hissetmek yerine maddi yaklaşıyoruz her şeye, hayatımız markalar üzerinden kurulmaya başlıyor.

    İnsani yaklaşımlarımız azaldı. İnsanlar birbirine inanmıyor ve güvenmiyor. Herkes her şeyi yapabilecek kapasitede. Kimin ne yapacağını kestiremiyoruz. Bilmeden konuşuyor, fikir edinmeden yorumlar yapıyoruz. Bilmediğimiz her şeye yorum getirmeye çalışıyoruz. Geçmişe bakıp neler yaşanmış bakmıyor, geçmişin hatalarını tekrarlamamak bir kenara dursun, daha beterlerini yapıyoruz. Doğaya saygı duymuyoruz, her şeyi paradan ibaret sanıyoruz, birbirimizi aldatıyor, günlük hayatlarımıza devam ediyoruz.

    Avrupa, Amerika, Uzak Doğu … nereye giderseniz gidin, hangi tarih kitabını açarsanız açın, ballandıra ballandıra anlatılan keşif tarihleri ve ele geçiriş hikayeleri vardır. İşte o hikâyenin ve Beyaz Adam’ın nasıl gözüktüğünü, çağımızın hastalıklı düşüncesinin eleştirisinin nasıl yapıldığını anlamak ve bilmek istiyorsanız bu kitabı okumanız gerekmektedir.

    Tiavea’lı Tuiavii’ye ve Erich Scheurmann’a teşekkürlerimle.

    Kitabı okumanızı “önemle” öneriyorum…

    Keyifli ve bilinçli okumalar…
  • "- Evet, nereye gidiyoruz?
    Dünya nereye gidiyor böyle?
    Insanlar nereye gidiyor?"
  • Bir gürültülü yaşama gidiyor dünya boşalan 
    bir deniz gibi.
    Bu sesler ormanında kaybolan bir çağ bu. 
    Nereye gitsem hep apartmanlar çıkıyor önüme 
    Alıp başımı duvarlara çarpıyor bu yollar 
    Gidip gelmelerim bu dar sokaklarda 
    İnsanların koşup dolduğu bu dar yapılarda 
    Bir kısır döngüye girmek için bütün çabalar 
    Biz bunun için mi geldik.

    -Erdem Bayazıt
  • Düşünebiliyor musunuz nereye gidiyor dünya? Önce kendi memleketinde, sonra dünyada veya elinin altında olan ülkelerde her ferdin kalıtım şifresi adamın bilgisayarında, istediği an, şu evsafta 100 tane adam bulayım; tık, oldu bitti. Düşünün, ne muazzam, ama ne korkunç bir hâdise. Bilimkurgu dergilerinde okusa insanın uykusu kaçar. Bunlar nerelere varır? İnsanın özgürlüğü neolacak? Hepsi bilgisayarda, hattâ insanın kendisinin bilmediği özellikleri bile onun bilgisayarında. Kalıtımında ne olduğunu sen bilemezsin ki, yaşadıkça anlıyorsun, bende şu varmış falan diye, ama o bilgisayar biliyor.
  • Yazar: özlem
    Hikaye Adı : Gelincik
    Link: #31082183
    Müzik Parçası : Beirut

    " https://www.youtube.com/watch?v=wpg8jBFaj3c "

    ... Yeni temizlediğim mutfak tezgahının fayans uçlarını parmaklarım belki kopana dek sıkıyorum. Gözlerimde bir o kadar sıkı sıkıya kapalı. Kilitlenmiş gibiyim ve beni çözecek, anlayacak hiç kimse yok.. İnsan, sevdiğinden, güvenden ayrı düşünce yabancı gelirmiş nefes aldığı toprak.. bir parça güçle pencerenin ardına baktığımda, alabildiğine açık ve aydınlık olmasına rağmen hava, soluduğum bir nefes yok.

    Yavaşça gevşetiyorum parmaklarımı, önce sağ.. Ve tuhaf.. bir nefes, rüzgar gibi olan bir anı hatırlıyorum. Nasılda güneşliydi o günler..
    Yeniden gözlerimi kapatıyorum.
    Önce sağ, çünkü onun o çok sevdiğim kır çiçeklerinin arasına bıraktığı ve bulmam için yalvaran gözlerle, kalbinin sesini tüm gümbürtüsüyle duyduğum alyans oradaydı. Saf bir yanım vardı elbet ve beklemezdim çiçeklerin, kelebeklerin yıllar sonra böylesine farklı, eşsiz, biricik bir çiçek bahşedeceğini.
    Sevdiğim adamın ellerinde…

    O varolduğu için belkide güneş böylesine sıcacıktı..
    Güneş birazda sevgiydi ve sevginin yeryüzündeki karşılığı sevdiğim adamdı.

    Önce anlamadım ne olduğunu. Hatta haaaaaayır!! deyişini duymasaydım yabani birkaç otla birlikte bu eşsiz alyans çiçeği toprağa kısa bir yolculuk edebilirdi. Ama o pırıltısı, ışığı.. ve kalbimde bir alarm duygusu veren heyecanı beni duraklattı. Şimdi tezgahı sıktığım o eller, otları hafifçe kavradı, en sevdiğim çiçeklerle.. gelincik dahil.. ve bir şey gördü. Alyansı…

    Küçücük bir madde bir insanı böylesine mutlu edebilir miydi? Hani yüzüklerin efendisinde olduğu gibi tüm gücü barındıran bir yüzük gibi.. hayır, ondan çok daha fazlası.
    Nefesini tutmuş, beni izleyen gözleriyle alyansı çiçeklerin arasından aldım ve parmağıma taktım ve zaman o andan itibaren seyrine devam etti.
    Zira durmuştu…

    Ellerini tuttum sıkıca, gözlerimdeki ışığı paylaştım ve yağmur düştü hafif gül rengi yanaklarıma. Konuşamadım.. Konuşamadı…
    Sarıldım.. Sımsıkı. Bir bütün olur gibi.
    Ve biliyorum.. tamamlanandım.

    Her şey herşey nasılda güzel ve farklı…

    Sonra ise nikah hazırlıkları.
    Ne zaman başladı, ne zaman buraya geldik...
    Her şey nasıl hızlı…

    Kalbimi hissetmiyorum.. Sanki mutluluktan tatlı bir uyuşukluk halinde gibi.
    Ve biliyorum bu mutlu ve özel an'a yardım eden, sevgi gibi derin görünmeyen şeyler vardı…

    ... Nikah masasında sırf ayağına basmamam için masa altındaki o telaşı.. sözde ayakkabısını çıkarmış :) ama görmez miyim bunu? Buldum ve tamamdır. Ve İyi ki belirsizdi o tiz çığlığı yoksa hayırr!!! yerine geçebilirdi memurun sorusuna verdiği yanıt. Ben gülüşlerle ve epey eğlenerek gözlerine baktığımda...

    - Hayatım, seni dinliyoruz, derken..
    Evet!!!! çığlığı… bu da duran zamandandı.


    Bir korku.. gitmiyor..
    Onu kaybetmekten ölesiye korkuyorum.


    Korkuyorum….

    ... Mutfak tezgahının fayans uçlarından ellerimi çekerken sol elimdeki pırıltıya gidiyor aklım.. Nikah yüzüğüm. Nişan yüzüğünün sonsuz cennet hali. Parmağımı sıkıyor..
    Normal mi?
    Tezgaha yaslanıyorum.. Pencereden dışarıyı seyrediyorum..
    Zamanın içinde..
    Tuhaf, hala nefes alamıyorum….


    Bu sabah sevdiğim adam işe gitmeden önce ki benden çok daha önce gider.. etrafı şöyle bir toplarken oldu herşey. En sevdiği mavi gömleği sevgiyle katlarken, itinayla katlanmış bir kağıt düştü sol cebinden... ve düşen kağıdı gözlerimle izlerken, zaman bir kez daha durdu. Oysa zaman bizden yana değil miydi? Hayır.. söz konusu sevdiğim adam ve mutlaka bir haber, bir güzellik olmalı.
    Kağıdı halıdan alıp, bir köşeye çekilip, önümde de gömleğiyle.. okudum.

    Şöyle yazıyordu:
    “ Seni hiç unutmadım..
    İyi ki yeniden biraradayız.
    O eşsiz gecemiz son olmasın..
    Seni şimdiden özledim
    Sevgilim. “

    Mektubu büyük bir inkarla ve paramparça bir gülüşle katladım.. Gayet açık, ona değil.
    Gayet açık…


    … Üstümü giyiniyorum, işten izin alıp onun yanına gidiyorum habersiz.
    Tatlı bir sürpriz merakımı örtbas edebilir.
    İşyerindekiler tanıyor beni ve girişteki sekreter hanım eşimin bugün hiç işe gelmediğini bilgim varmış gibi söylüyor.
    Ben ise bilmediğim durumu hatırladığımı, konuşmamızın aramızda kalması gerektiğini ve bıraktığı bir notu olup olmadığını söylüyorum..
    Bir şey vardı diyor..
    Bir paket.
    Pencereye bakar gibi aynı nefessizlikle büyük bir itinayla paketlenmiş parlak pakete bakıyorum. Hiçbir şey yazmıyor, üstündeki adres hariç.

    Oradan geçiyorum ve ben bırakırım paketi diyorum..
    Zaten eşime gönderilmiş bir paket..
    Hiç haberim olmayan.
    Güzel, gül kokuları içinde…


    Taksiyi çeviriyorum, paket kucağımda adrese doğru gidiyoruz.
    Taksici adrese yönelik konu açıyor..

    - Çok lüks bir oteldir abla orası. Ne açılış yapmışlardı ama.. Bizim bir aylık nafakamız onların bir sofradaki çerez parası etmez.

    Bu kadar lüksle yaşamımızı kıyaslıyorum. Bir de paketi, bir ayna gibi yaşamımıza yansıtıyorum.. Hiçbir şekilde uymuyor.

    Adresin yazılı olduğu yere geliyoruz. Taksicinin ücretini ödeyip otele giriş yapıyorum. Paketteki adresi, oda numarasıyla gösteriyorum resepsiyondaki memura. Güleryüzle karşılıyor ve paketi bırakmak için ellerimden almak istiyor. Israr ediyorum.. Güzel bir sürpriz olabilir, lütfen, deyip asansöre biniyorum.

    11 kat.. dile kolay..
    Ve asansör korkusu olan ben, bu kapalı alanda tuhaf ki nefes alıyorum. Sanki yaşayabilirmişim gibi burada.. yeter ki o 11. kat gelmesin…

    Kapılar açılıyor...

    Oda numarasının yazılı olduğu odaları, küçük yaldızlı tabelaları tek tek geçiyorum.. ta ki kağıtta yazılı olan numaraya gelene kadar. Kapısı aralı, rüzgarlı, ferah bir oda ve biraz başımı uzatsam tüm oda dahil balkonu dahi görebilirim.
    Bir hareketlenme var odada. Korku eşliğinde öylece kalıp dinliyorum... Kendimi, saygımı aşıp..
    Birini görüyorum.. birini daha ama birini tanıyorum.

    Tanıyor muyum?
    Duyduğum şey ise tanıdığım insanın dudaklarından dökülen; " Sevgilim... "
    O dudaklar bana ait olmamalı ve karşısındaki.. ben değilim..
    Düş mü bu.
    Kıpırdayamıyorum..


    Onları kahkahalarıyla bırakıp, kapıyı çekip, kapıyı çekerken adresi düşürüp, gidiyorum.. Sanki yollar kapanmış.
    Yürüdükçe dahi açılmıyor.
    Nereye gidiyorum?
    Evime mi?



    Bilmediğim bir evin kapısını elimdeki anahtarla açıyorum. Eşyalar bana ait, zevkime ait ama değil. Sanki dokunsam hepsi kül olacak..
    Yeni temizlediğim mutfak tezgahının fayans ucunu parmaklarım koparcasına kavrıyorum.
    Dünya sarsılıyor...
    Kalbimi hissetmiyorum.


    Alyans... varlığımı yok ediyor.

    Çalan ve hiç susmayan telefon sesleri eşliğinde yemek yapıyorum.
    Ve hazır….


    Etraf da derli toplu. Tep bir kırıklık, hata yok..
    Kırıklık ve hata mı? Dağınıklık, kir ve toz olmalı...

    Evet tek bir dağınıklık, kir ve toz yok…
    Odama geçiyorum..
    Dolabımı açıp en sevdiğim elbisemi giyiyorum.
    Gelincik rengi..
    Bu elbise, şu dolapta kendime ait olan tek şey.
    Onunla, aldıklarıyla bütün kılmıştım yaşamımı ve bu elbise kendime ait olan tek şey...

    Tüm takılarımı çıkarıyorum..
    Sadece bu elbiseyle.


    ... Tek bir şey dahi almadan yanıma, odayı, havasını, evimi ruhumla okşayıp yeniden bakıyorum...
    Sanki buradaki tek yabancı benmişim gibi..

    Hiçbir şey benim değil ve dokununca kül dahi değil artık.
    Kanatıyor….


    Bir şeyler yazmalı diyorum..
    Her şey böylesine mükemmelken..
    Yemek hazır,
    ev harikulade .
    Her şey...
    Bir şey eksik.
    Çantamdan kalem ve kağıt çıkarıp duvara yaslayıp, uzun bir süre yazamayıp.. Şunu söyleyebiliyorum…

    " Sevgilim…
    Hoşçakal. "

    - " https://soundcloud.com/.../avk-beni-yakt-ge-ti " -



    Not: Hikayedeki kahraman her ne kadar ben olsam da ağırlıklı olarak kurgu.. Alyans dahil. Bir kadın olarak kadının dik duruşunu, asaletini, kıymetini belki çiçekler, en çok da gelincik çiçeği eşliğinde anlatmak istedim. Herşeye rağmen...
  • " https://www.youtube.com/watch?v=wpg8jBFaj3c "

    ... Yeni temizlediğim mutfak tezgahının fayans uçlarını parmaklarım belki kopana dek sıkıyorum. Gözlerimde bir o kadar sıkı sıkıya kapalı. Kilitlenmiş gibiyim ve beni çözecek, anlayacak hiç kimse yok.. İnsan, sevdiğinden, güvenden ayrı düşünce yabancı gelirmiş nefes aldığı toprak.. bir parça güçle pencerenin ardına baktığımda, alabildiğine açık ve aydınlık olmasına rağmen hava, soluduğum bir nefes yok.

    Yavaşça gevşetiyorum parmaklarımı, önce sağ.. Ve tuhaf.. bir nefes, rüzgar gibi olan bir anı hatırlıyorum. Nasılda güneşliydi o günler..
    Yeniden gözlerimi kapatıyorum.
    Önce sağ, çünkü onun o çok sevdiğim kır çiçeklerinin arasına bıraktığı ve bulmam için yalvaran gözlerle, kalbinin sesini tüm gümbürtüsüyle duyduğum alyans oradaydı. Saf bir yanım vardı elbet ve beklemezdim çiçeklerin, kelebeklerin yıllar sonra böylesine farklı, eşsiz, biricik bir çiçek bahşedeceğini.
    Sevdiğim adamın ellerinde…

    O varolduğu için belkide güneş böylesine sıcacıktı..
    Güneş birazda sevgiydi ve sevginin yeryüzündeki karşılığı sevdiğim adamdı.

    Önce anlamadım ne olduğunu. Hatta haaaaaayır!! deyişini duymasaydım yabani birkaç otla birlikte bu eşsiz alyans çiçeği, toprağa kısa bir yolculuk edebilirdi. Ama o pırıltısı, ışığı.. ve kalbimde bir alarm duygusu veren heyecanı beni duraklattı. Şimdi tezgahı sıktığım o eller, otları hafifçe kavradı, en sevdiğim çiçeklerle.. gelincik dahil.. ve bir şey gördü. Alyansı…

    Küçücük bir madde bir insanı böylesine mutlu edebilir miydi? Hani yüzüklerin efendisinde olduğu gibi tüm gücü barındıran bir yüzük gibi.. hayır, ondan çok daha fazlası.
    Nefesini tutmuş, beni izleyen gözleriyle alyansı çiçeklerin arasından aldım ve parmağıma taktım ve zaman o andan itibaren seyrine devam etti.
    Zira durmuştu…

    Ellerini tuttum sıkıca, gözlerimdeki ışığı paylaştım ve yağmur düştü hafif gül rengi yanaklarıma. Konuşamadım.. Konuşamadı…
    Sarıldım.. Sımsıkı. Bir bütün olur gibi.
    Ve biliyorum.. tamamlanandım.

    Her şey herşey nasılda güzel ve farklı…

    Sonra ise nikah hazırlıkları.
    Ne zaman başladı, ne zaman buraya geldik...
    Her şey nasıl hızlı…

    Kalbimi hissetmiyorum.. Sanki mutluluktan tatlı bir uyuşukluk halinde gibi.
    Ve biliyorum bu mutlu ve özel an'a yardım eden, sevgi gibi derin görünmeyen şeyler vardı…

    ... Nikah masasında sırf ayağına basmamam için masa altındaki o telaşı.. sözde ayakkabısını çıkarmış :) ama görmez miyim bunu? Buldum ve tamamdır. Ve İyi ki belirsizdi o tiz çığlığı yoksa hayırr!!! yerine geçebilirdi memurun sorusuna verdiği yanıt. Ben gülüşlerle ve epey eğlenerek gözlerine baktığımda...

    - Hayatım, seni dinliyoruz, derken..
    Evet!!!! çığlığı… bu da duran zamandandı.


    Bir korku.. gitmiyor..
    Onu kaybetmekten ölesiye korkuyorum.


    Korkuyorum….

    ... Mutfak tezgahının fayans uçlarından ellerimi çekerken sol elimdeki pırıltıya gidiyor aklım.. Nikah yüzüğüm. Nişan yüzüğünün sonsuz cennet hali. Parmağımı sıkıyor..
    Normal mi?
    Tezgaha yaslanıyorum.. Pencereden dışarıyı seyrediyorum..
    Zamanın içinde..
    Tuhaf, hala nefes alamıyorum….


    Bu sabah sevdiğim adam işe gitmeden önce ki benden çok daha önce gider.. etrafı şöyle bir toplarken oldu her şey. En sevdiği mavi gömleği sevgiyle katlarken, itinayla katlanmış bir kağıt düştü sol cebinden... ve düşen kağıdı gözlerimle izlerken, zaman bir kez daha durdu. Oysa zaman bizden yana değil miydi? Hayır.. söz konusu sevdiğim adam ve mutlaka bir haber, bir güzellik olmalı.
    Kağıdı halıdan alıp, bir köşeye çekilip, önümde de gömleğiyle.. okudum.

    Şöyle yazıyordu:
    “ Seni hiç unutmadım..
    İyi ki yeniden biraradayız.
    O eşsiz gecemiz son olmasın..
    Seni şimdiden özledim
    Sevgilim. “

    Mektubu büyük bir inkarla ve paramparça bir gülüşle katladım.. Gayet açık, ona değil.
    Gayet açık…


    … Üstümü giyiniyorum, işten izin alıp onun yanına gidiyorum habersiz.
    Tatlı bir sürpriz merakımı örtbas edebilir.
    İşyerindekiler tanıyor beni ve girişteki sekreter hanım eşimin bugün hiç işe gelmediğini bilgim varmış gibi söylüyor.
    Ben ise bilmediğim durumu hatırladığımı, konuşmamızın aramızda kalması gerektiğini ve bıraktığı bir notu olup olmadığını söylüyorum..
    Bir şey vardı diyor..
    Bir paket.
    Pencereye bakar gibi aynı nefessizlikle büyük bir itinayla paketlenmiş parlak pakete bakıyorum. Hiçbir şey yazmıyor, üstündeki adres hariç.

    Oradan geçiyorum ve ben bırakırım paketi diyorum..
    Zaten eşime gönderilmiş bir paket..
    Hiç haberim olmayan.
    Güzel, gül kokuları içinde…


    Taksiyi çeviriyorum, paket kucağımda adrese doğru gidiyoruz.
    Taksici adrese yönelik konu açıyor..

    - Çok lüks bir oteldir abla orası. Ne açılış yapmışlardı ama.. Bizim bir aylık nafakamız onların bir sofradaki çerez parası etmez.

    Bu kadar lüksle yaşamımızı kıyaslıyorum. Bir de paketi, bir ayna gibi yaşamımıza yansıtıyorum.. Hiçbir şekilde uymuyor.

    Adresin yazılı olduğu yere geliyoruz. Taksicinin ücretini ödeyip otele giriş yapıyorum. Paketteki adresi, oda numarasıyla gösteriyorum resepsiyondaki memura. Güleryüzle karşılıyor ve paketi bırakmak için ellerimden almak istiyor. Israr ediyorum.. Güzel bir sürpriz olabilir, lütfen, deyip asansöre biniyorum.

    11 kat.. dile kolay..
    Ve asansör korkusu olan ben, bu kapalı alanda tuhaf ki nefes alıyorum. Sanki yaşayabilirmişim gibi burada.. yeter ki o 11. kat gelmesin…

    Kapılar açılıyor...

    Oda numarasının yazılı olduğu odaları, küçük yaldızlı tabelaları tek tek geçiyorum.. ta ki kağıtta yazılı olan numaraya gelene kadar. Kapısı aralı, rüzgarlı, ferah bir oda ve biraz başımı uzatsam tüm oda dahil balkonu dahi görebilirim.
    Bir hareketlenme var odada. Korku eşliğinde öylece kalıp dinliyorum... Kendimi, saygımı aşıp..
    Birini görüyorum.. birini daha ama birini tanıyorum.

    Tanıyor muyum?
    Duyduğum şey ise tanıdığım insanın dudaklarından dökülen; " Sevgilim... "
    O dudaklar bana ait olmamalı ve karşısındaki.. ben değilim..
    Düş mü bu.
    Kıpırdayamıyorum..


    Onları kahkahalarıyla bırakıp, kapıyı çekip, kapıyı çekerken adresi düşürüp, gidiyorum.. Sanki yollar kapanmış.
    Yürüdükçe dahi açılmıyor.
    Nereye gidiyorum?
    Evime mi?



    Bilmediğim bir evin kapısını elimdeki anahtarla açıyorum. Eşyalar bana ait, zevkime ait ama değil. Sanki dokunsam hepsi kül olacak..
    Yeni temizlediğim mutfak tezgahının fayans ucunu parmaklarım koparcasına kavrıyorum.
    Dünya sarsılıyor...
    Kalbimi hissetmiyorum.


    Alyans... varlığımı yok ediyor.

    Çalan ve hiç susmayan telefon sesleri eşliğinde yemek yapıyorum.
    Ve hazır….


    Etraf da derli toplu. Tep bir kırıklık, hata yok..
    Kırıklık ve hata mı? Dağınıklık, kir ve toz olmalı...

    Evet tek bir dağınıklık, kir ve toz yok…
    Odama geçiyorum..
    Dolabımı açıp en sevdiğim elbisemi giyiyorum.
    Gelincik rengi..
    Bu elbise, şu dolapta kendime ait olan tek şey.
    Onunla, aldıklarıyla bütün kılmıştım yaşamımı ve bu elbise kendime ait olan tek şey...

    Tüm takılarımı çıkarıyorum..
    Sadece bu elbiseyle.


    ... Tek bir şey dahi almadan yanıma, odayı, havasını, evimi ruhumla okşayıp yeniden bakıyorum...
    Sanki buradaki tek yabancı benmişim gibi..

    Hiçbir şey benim değil ve dokununca kül dahi değil artık.
    Kanatıyor….


    Bir şeyler yazmalı diyorum..
    Her şey böylesine mükemmelken..
    Yemek hazır,
    ev harikulade .
    Her şey...
    Bir şey eksik.
    Çantamdan kalem ve kağıt çıkarıp duvara yaslayıp, uzun bir süre yazamayıp.. Şunu söyleyebiliyorum…

    " Sevgilim…
    Hoşçakal. "

    - " https://soundcloud.com/.../avk-beni-yakt-ge-ti " -



    Not: Hikayedeki kahramanlar ve olay, ağırlıklı olarak bir kurgudan ibarettir. Ve yaşam o kurgudan uzak olmayan bir film... Bir kadın olarak istedim ki, biz kadınların duruşu, asaleti ve kıymeti çiçekler gibi ve belki en çok gelincik çiçeği gibi anlatabilsin. Ki çabam muhakkak ki bundan ayrı değildir...

    Okuyan her Yüreğe şifa olsun dilerim...
    Vaktiniz, Varlığınız için teşekkür ederim. :)
  • "Biz kadınları hiç sevmedik!
    Saçlarını sevdik, hele bir de sarışınsa daha çok sevdik
    Ağızlarını sevdik, hele bir de şehvetli ve dolgun ise daha çok sevdik.
    Göğüslerini sevdik…
    Bacaklarını sevdik, hele bir de sütun gibiyse bayıldık.
    Kalçalarını sevdik…
    Gerçekten güzel vücutlu ve “çıtırsa” daha çok sevdik…

    Yolda, arabada, televizyonda, internette onlara hep “baktık”
    Her yerlerine iyice ve dikkatle baktık.
    Pek iyi görememiş olacağız ki bir daha baktık.
    Bir daha ve bir daha…
    Kadınların her yerlerine baktık ama gözlerine ya hiç bakmadık ya da baktığımızda çok geç olmuştu…

    Biz kadınlara çok dokunduk! Onlar istese de istemese de dokunduk.
    Son yıllarda dini motiflerden güç bulanlarımız oldu.
    Eh! Yozlaşan toplum ve geç gelen hatta hiç gelmeyen adalet olunca da 13-14 yaşındaki çocuklara bile dokunmaya başladık! Sapık damgası yemeyi göze alanlar bile şaşırdı çünkü sapık diye haykıran ne kadar azdı!

    Kadınlara dokunmada dünya sıralamasında üst yerlere geldik… 2009 itibariyle rakamlar oldukça “umut verici!!! “

    % 40 ını sürekli dövdük
    %45 ine duygusal şiddet uyguladık (küfür, hakaret, küçük düşürme)
    %16 sına zorla sahip olduk (ve olmaya devam ediyoruz)

    Tüm bunlara maruz kalan her 3 kadından biri intihara kalkıştı ama biz hiç oralı olmadık (hem bize ne değil mi? Fener ya da Cimbom maç kaybedince çok üzüldük ama kadınlar söz konusu olunca pek oralı olmadık)

    % 9 una daha masum birer çocukken bile dokunduk.

    Ama onlar hep sustular. Çünkü konuşsalar kimse inanmazdı. “kim bilir neler yaptın ki sana tacizde ya da tecavüzde bulundu amcan ya da komşun” bu da sana ders olsun, türünden tepkiler görecekti.

    Ama bu ders o kadar acıdır ki biz erkekler bilemeyiz. Bizlere sorduklarında %25 imiz “bazı durumlarda kadın dövülür” demeyi doğal bir şey gibi dile getirdik.

    % 51’i erkekler ile tartışmayı bile “saygısızlık” sanıyor artık. %36’sı kendisi para kazansa bile parasını nasıl harcayacağına karar veremeyeceğine inanmış ya da inanmak zorunda kalmış. % 52’si “erkek kadından sorumludur” diyecek kadar kadınlığını unutmuş ya da unutturulmuş. % 49’u “erkek ne zaman isterse bana sahip olabilir benim itiraz hakkım olamaz” diyecek konuma gelmiş ya da getirilmiş!

    Hal böyleyken kabul edelim biz kadınları kullanmayı çok sevdik. Evde, işte, siyasette, okulda kısacası her yerde…

    Parti kongrelerinde sözde liderler konuşurken arka fonda 3-4 kadın vardı hep. Onlardan vitrin yaptık, imaj yaptık. Başörtülü, normal türbanlı, modern türbanlı ve türbansız…

    "Cennet anaların ayakları altında" diye diye büyütüldük ama anaları hep ayaklarımız altında çiğnedik, ezdik, tepikledik…

    14 şubat sevgililer günü ya da anneler gününde bir kaç saat ara verdik ama sonra yine ezmeye devam ettik.

    İş verirken bile onları hep düşündük! İş yerinde gözümüz gönlümüz açılsın ya da malum niyetler ile bayan eleman aranıyor ilanı vermeyi çok sevdik.

    Bu ülkede kadın olmanın ne kadar zor olduğunu biz erkekler bilemeyiz. Çünkü artık konuşmuyorlar, konuşamıyorlar, konuşturulmuyorlar.

    Türkiye nereye gidiyor? Diye soruyor herkes birbirine.

    Oysa cevap ne kadar da açık değil mi? Türkiye hızla ve şevkle karanlığa gidiyor. Hatta koşuyor…

    Çünkü kadın yok oluyor, yok ediliyor…
    Benim annem, kız kardeşim, sevgili kızım yok oluyor…
    Kadını yok olan ülkenin gideceği yol bellidir. Karanlık ve onursuz bir gelecek…"