• Yine bir Zweig'le geldim
    Okuduklarım içinde Amok Koşucusu'nun
    sahip olduğu birincilik tahtını sallayan
    ama hemen ardındaki ikinciliğe konan bir eser oldu.
    Şu şekilde hatırlayacağım
    .
    SATRANÇ - STEFAN ZWEIG >
    Yazarın ölümünden önce kaleme aldığı
    son eser olma özelliğini taşıyan kitapta konu;
    Bir yolcu gemisindeki 3 ayrı insan;
    -Sıradan bir satranç oyuncusu olan anlatıcı,
    -Yeni dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic,
    -Gestapo baskısı altında satrancı öğrenen ancak
    uzun yıllardır oynamamış olan usta oyuncu Dr.B.
    Ve satrancı bildikleri farklı seviyeler ile birleşen hayatları...
    .
    Benim ise birçoklarının aksine kitaptan anladığım en büyük öğreti;
    Dr.B.'nin Gestapo tarafından tutsak edilmesinde,
    faşizmin insan ruhu üzerindeki baskısının
    zamanla vereceği korkunç sonuçları ve
    böyle bir baskı altında bireyin ne denli parçalanabileceğini
    gözlemlemiş olmamdır.
    .
    Oyunu kimin kazanacağından çok
    kazanma yolundaki psikolojik bunalımları görmek çok etkileyici idi.
    .
    #051218
    #Satranç #StefanZweig
  • İNSAN RUHU NE ANLAŞILMAZ BİR MUAMMA!

    Bonjour, Reşat Nuri Güntekin beyciğim. Beni ''Acımak'' kitabından hatırlarsınız. Sizinle tanışma keyfine orada erişmiş idim. Şimdi ise Atatürk'ün okuduğu bilhassa en sevdiği kitap ile karşıma çıkıyorsunuz ve iddianızı daha ilk sayfalardan ileri sürüyorsunuz. Evet sayın Güntekin bu kitapla da beni müthiş surette dağıtmış bulunmaktasınız. Sizi çok seveceğim geldi. 10 bin sayfa yazsanız bu kitap yine kendini okuturdu emin olun.

    Bu roman, bir aşk hikayesinden çok fazlası demek. Bu roman hepsinden öte kadının ikinci plana atıldığı ve hırpalandığı bir ortamda minnacık güzeller güzeli bir çalıkuşunun ayakta kalışını, acımasız yaşama karşı sergilediği duruşu ifade eder.

    Reşat Nuri'yi az çok hepimiz tanırız, biliriz. Çalıkuşu'ndan, Yaprak Dökümü'nden. Ancak özyaşam öyküsü hakkında eminim ki pek çoğumuz bilgi sahibi değiliz. Harika bir yazar olmasının yanısıra Çanakkale milletvekili, Fransızca öğretmeni ve büyükelçilik yapmıştır. Anadolu'yu karış karış gezen ve vatanını çok seven biri olan Reşat Nuri’ye doğduğu topraklarda vefat etmek nasip olmamış. Karacaahmet mezarlığındadır naaşı. Reşat Nuri'yi 7'den 70'e her kesimin rahatça okuyabilmesinin en değerli sebebi eserlerinde kullandığı konuşma dili elbette. Bir kısmı ikinci kez dönüp okuduğunuz çok nadir oluyor. Romanları ile alakalı soruya şöyle cevap veriyor: ''konu, pek ilkel şekilde aklıma gelir. Hiçbir zaman, hemen derhal bu konunun planını yapıp da yazmaya başladığım vaki değildir. Bulduğum konuyu, zihnimde bir kenara atarım. Onu francala hamuru gibi kendi kendine kabarması için uzun müddet bırakırım. Çok defa aradan birçok senenin geçtiği de olur. Bu müddet zarfında konuda bazı ilaveler yaparım. Bazı kısımlarını atarım, çıkarırım.''

    Şimdi bunu okuyunca sormadan edemedim kendime acaba neleri çıkardı ya da ekledi de bu haliyle çıktı karşımıza Çalıkuşu. Okurken güldüğüm, iç geçirdiğim, tebessüm ettiğim, heyecanlandığım bir çok yer oldu. Aklıma hep Atatürk geldi. Ne hissetti, ne düşündü bunları okurken diye düşünmeden edemedim.

    Jane Eyre kitabı ile birçok benzerlik gösteriyor Çalıkuşu. Muhakkak bir benzerlik, aynı kader örgüsü. Kesin suretle ayrılan vakalar olduğu gibi kesinkes bağdaşan olgular da mevcut. Bir de ne dikkatimi çektimi biliyor musunuz? Sene olmuş 2019! Dünya dili İngilizce, şartlar o biçim. Yani isteyen her birey bir şekilde İngilizce'yi öğrenebilir. Zamanında Fransızca'nın cazibesi bir kısım Osmanlı ve Türkiye'nin ilk başlarında ülkemizde vakıf dilmiş. Yani düşünün Fransız okullarının yanı sıra hiç adını bilmediğimiz yerlerde bile Fransızca dersi verilirmiş. Şimdi 1900'lü yılların başlarında oluşan bilgi ortamına bakınız bir de şimdiki zamana. Bu şimdiki zamana ''ing'' takısı taksan kaçar uzaklaşır. Öyle bir fena.

    Evet Reşat Nuri Güntekin beyciğim, şimdi haddim olmadan size bir kaç eleştiri getireceğim müsaadenizle. Acaba konuları işlerken bir çok ilaveler yapıp kısımları çıkarırken bazı hatalar mı vuku buldu. Ah bu tesadüfler beni öyle bir yordu ki anlatamam. Yahu koskoca Türkiye, gezilen onca il, onca nahiyede karşılaşılan bunca tesadüfler teesüflere intikal ettiler. Böyle kaybolmuş gitmişken derinlere öyle bir açığa çıkmış bulundum ki. Neyse olur böyle şeyler, şartlar da diyemiyorum, diyemem. Beklenti arşa çıkmışken hele hiç olmaz. Bu da nazarı olsun eserinizin.

    Evet bir diğer konuya gelince sene 1100, 1200, 1300, 1900, 2000, 2018 hiç farketmiyor. Yav biz de gerçekten bir sıkıntı var çözemiyorum. Belli bir plan içinde ilerliyoruz gibi. Yani kötülükler babadan oğula geçmiş, miras kalmış bizlere. Atalarımız bize onca söz, onca güzellikler bırakmış eyvallah. Hatta edebiyatını da çok iyi yapıyoruz, en iyisi biziz, en güzeli, en hatasızı. Ancak konu çıkara gelince bir çok şeyi çıkarıyoruz içimizden: haya, edep, vefa, vicdan. Çalıkuşu, uğradığı ihanete istinaden sevdiğinden, sevdiklerinden, İstanbul'undan kaçıp gidiyor yaban ellere. Ancak sığmıyor, sığdıramıyorlar onu. Kötülük, öyle durduğu gibi durmuyor içte, dilde. Salıveriyor zehrini dışarlara. Ne kadar sinirleniyorum ben böyle şeylere! Dedikodunuz batsın, çekemezliğiniz batsın, çıkarınız batsın!

    Sonra söylemek isteyipte içimde kalan ne diye düşünüyorum, sanırım susacağım. Çünkü yazdıklarımın okunmadan beğenilmesini istemiyorsam susmalıyım. :) O kadar iç döktük, emek verdik değil mi?

    Buraya kadar geldiyseniz, okuduğunuz için teşekkür ederim. İyi okumalar diliyorum.
    https://www.youtube.com/watch?v=rASV7F-umxo

    Bu dizeler, yürekten akmış. Bunun yazarlıkla alakası yok. Bunları ancak hissederek yazarsın:

    ''Bu son ayrılık saatinde niçin hakikati saklamalı? Bu okumayacağın defteri ben senin için yazdım Kâmran. Evet, ne söyledim, ne yazdımsa hep senin içindi. Yanlış, çok yanlış bir iş tuttuğumu bugün artık itiraf edeceğim. Ben, her şeye rağmen seninle mesut olabilirdim. Evet, her şeye rağmen seviliyordum, sevildiğimi de bilmiyor değildim; fakat bu bana kâfi gelmedi, istedim ki çok, pek çok sevileyim, kendi sevdiğim kadar değilse bile -çünkü buna imkân yok- ona yakın sevileyim. Bu kadar sevilmeye benim hakkım var.mıydı? Zannetmem Kâmran. Ben, küçük, cahil bir kızdım. Sevmenin, kendini sevdirmenin de bir yolu var, değil mi Kâmran? Halbuki ben bunları hiç, hiç bilmiyordum.''

    ''Kâmran, ben, seni sevmesini, senden ayrıldıktan sonra öğrendim. Hatta yaptığım tecrübelerle, başkalarını sevmekle sanma sakın. Gönlümün içindeki derin, hazin, ümitsiz hayalini sevmekle.''

    ''Kâmran, biz asıl bugün birbirimizden ayrılıyoruz. Ben, asıl bugün dul kalıyorum... Bütün olan, geçen şeylere rağmen, sen yine bir parça benimdin; ben bütün ruhumla senin...''
  • “İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler. Unutma ki dünya sandığın kadar büyük değildir. Dünyayı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüzdür. Hırsımız, bencilliğimiz…”

    Dünya bir garip han, bir hoyrat mekan,
    İnsan bir garip varlık kabına sığmayan…
    Hayat bir yudum su, bir anlık rüya…
    Ömür bir kısa yol tekrarı olmayan…

    Bu yolda nazarımızı sonsuzluğa dikip; büyük yürümek ve büyük ölmek gerek. Bu yolda hırs, diken; benlik ve kibir, engeldir oğul. Sakın ha kendine takılmayasın ve kendinde boğulmayasın. Teklik sadece Allah’a mahsustur, tek başına karara durup hoyrat dünyanın dayanılmaz ağırlığını kaldırmayasın. İşlerini ehil kişilere danışarak tutasın, danışırsan yol alırsın, danışmasan yolda takılıp kalırsın oğul.

    “Güçlüsün, akıllısın, söz sahibisin; ama bunları nerede, nasıl kullanacağını bilemezsen, sabah rüzgarında savrulup gidersin.”

    Bir dem gelir bir tekmeyle dünyaları yıkacak olursun, bir dem gelir yerdeki karıncaya mağlup olursun. Güç hayvanda bile mevcut. Akıl sadece anahtar. Anahtara takılmasın. Aslolan anahtarın açacağı kapılardır. Kapıların ardında hazineler, kapıların ardında sırlar vardır. Sırlar ki, ebedi muştuları koynunda barındırır; sonsuza kavuşturur. Aklını kullanıp dünyadayken cennetin kapılarını aralayasın oğul.

    “Öfken ve benliğin bir olup aklını yener! Daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın, azminden dönmeyesin. Çıktığın yolu, taşıyacağın yükü iyi bil, her işin gereğini vaktinde yap!”

    Öfke ateş, öfke afet, öfke şeytandır oğul. İnsanoğlu dağları devirir; ama öfkesine mağlup olabilir. Öfkeyle savaşı daima taze tutmak gerektir.

    “Yolcu, buruk baş gerek

    Gözde daim yaş gerek
    Huy biraz yavaş gerek

    Yoksa yollar aşılmaz.”. diyen ne güzel söylemiştir. Öfke benliğin yemi, en lezzetli gıdasıdır. Benlik semirdi mi irade yok olur gider. İradesi zayıflayanın ruhu intihar eder. Posalaşmış bir beden taşımak ne ağır zillet, ötelere kapalı bir ruh taşımak ne büyük ihanet.

    Sabırsız olmaz oğul. Sabırsız menzile varılmaz. Kaf Dağı’na sabırsız ulaşılmaz. “Sabır kara bir dikeni yutmak, diken içini parçalayıp geçerken de hiç ses çıkarmamaktadır.” İnsan ocaklar gibi yanmalı, yanmalı da kimselere gamını ilan etmemelidir. Gözünü ötelere dikesin oğul, hesabını idealine göre yapasın. Şunu da asla unutmayasın: “Her şeyin vakti tayin edilmiştir. Vaktinden önce öten horozun başı kesilir.”

    Vazifen çetin, yükün ağırdır oğul. Hizmette önde ücrette geride olasın. Vazifenin en ağırına talip olmakta kaçınmayasın. Vazifenin ağırlığı Yaratan’ın kullarına ihsanıdır.

    “Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördüğünü söyleme, bildiğini bilme, sözünü unutma, sözü söz olsun diye söyleme.”

    Bizler nefreti eritmek için, muhabbetin asaletini dünyaya yeniden hakim kılmak için çıktık yola. Bu yolda utanacak bir şeyimiz yoktur. Muhabbet yolunun gizlisi saklısı yoktur oğul. Ama altının değerini de sarraf bilir, sözünü muhatabına göre ayarlayasın. Cahilin karşısında altınlarını çamura atmayasın. Yiğit olan kördür, kötülüğü görmez; sağırdır, kem sözü işitmez; dilsizdir, her ağzına geleni demez. Bildiğini de her yerde ayaklar altına sermez. Yunus gibidir o; yüreği muhabbete, gönül ibresi Hakikate ayarlıdır. O bir defa söz verdi mi, onu namusu bilir.

    “Ananı, atanı say; bereket büyüklerle beraberdir!”

    Anadolu; içinden kıvrım kıvrım ırmaklar akan, ağıtları alev alev ciğerler yakan… “Ana”larla dolu olan…

    Ana çile yumağıdır, oğul dua kaynağıdır. Ana yüreği narin bir ipek, ata bileği Hakk’ın diktiği en sağlam direktir. Ne ananın ince yüreğini yakasın, ne de babanın kapı gibi bileğini kırasın oğul. Yarın yuva kurduğunda ocağınla onlar arasında köprü olasın. Ana ve ata düşmemek için sırtımızı dayadığımız duvardır, yarın duvar yıkıldığında kıymetini anlarsın.

    “Sevildiğin yere sıkça gidip gelme, muhabbetin kalkar, itibarın kalmaz. Düşmanını çoğaltma, haklı olduğunda kavgadan korkma! Bilesin ki; atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler!”

    Her şeyin ortası makbuldür, sevginin de. Sevdiğini gereğinden fazla sevmeyesin. Sevgini de, sadece yüreğinin eline vermeyesin. En çetin imtihan “sevgi”yle olanıdır. “Kişi ne kadar bahadır olsa da, muhabbete tuş olur.” diyen atanın sözünü aklından çıkarmayasın. Böyle imtihan olmamak, istikbalde neslinden utanmamak için gecelerin bağrında, seherlerin aydınlığında duaya durasın. Senin ideallerin ve geleceğe dair hedeflerin var oğul.

    Gönül adamı ömrünü boşa harcamaz, yüreğini ucuza satmaz, edep tacını başından almaz. Gönül erinin her zaman yüzü yerde, gönlü göktedir. Haklı olduğunda kavga vermesini bilir. Kavgayı sadece bileğiyle değil, ilmiyle ve yüreğiyle yapmasını bilir.

    İyiliğe kötülük, şer kişinin kârı,

    İyiliğe iyilik her kişinin kârı

    Kötülüğe iyilik de, er kişinin kârıymış oğul.

    Sen bizim rüyamız, sen bizim devâmız, sen bizim duamızsın oğul. Daima başın dik, alnın ak, gönlün pak olsun.

    Zümrüt-ü Anka’nı iyi seç ki Kaf Dağı sana yakın olsun. Yolun ebediyete kadar açık olsun.


    Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye nasihati.
  • Eğer bugün, Dünya'da bir ruh kılavuzu, Hindlilerin dediği gibi bir «guru», Ayranoz papazlarının dediği gibi bir «yeronda» seçmem gerekseydi, kesinlikle
    Zorba'yı seçerdim.
    Çünkü, mürekkep yalayan bir insanın kendini kurtarması için neye gereksinmesi
    varsa, hepsi onda vardı; uzaktaki besinini ok gibi yakalayan o ilkel avcı görüşü;
    rüzgâr, deniz, ateş, kadın ve ekmek gibi, her günün yüzyıllık öğelerine bir
    bâkirlik vermek ve ölümsüzlüğe her zaman ilk kez bakmak konusunda
    gösterdiği o her sabah yenilenen yaratıcı yalınlığı, elinin sağlamlığı, yüreğinin
    tazeliği, içinde ruhtan daha kuvvetli bir güç varmış gibi, kendi ruhu ile alay
    etmek yolundaki babayiğitliği ve son olarak kritik anlarda,- Zorba'nın ihtiyar
    göğsünden kurtarıcı olarak fışkıran, insanın benliğinden daha derin bir
    kaynaktan çıkan, her zaman yeni, pürüzsüz gülüşü; zavallı ve korkak insanın
    kendi hayatçığını yarım yamalak güvenlik altına alma yolunda çevresine diktiği
    ahlâk, din ve vatan gibi çitleri yıkmak için o silkinir ve yıkardı da...
  • Spoiler İçerebilir !!!

    *Kısa Bilgi*

    Sefiller, Victor Hugo tarafından yazılan toplumsal romandır. İlk olarak 1862 yılında yayınlandı. 19. yüzyılın en büyük eserlerinden biri olarak kabul gördü. Hugo, bu destansı romanında, seçkin sınıftan olmayan halkın ve toplum dışında kalmış insanların da dünyalarına, duygu ve düşüncelerine yer vermiştir. Dünyada yazılmış ilk sosyal romandır.

    *Konu*

    Jan Valjean, ailesini doyurmak için ekmek çaldığı için kürek mahkumu edilir. Kaçmaya çalışmasına rağmen başarılı olamaz. Özgürlüğüne kavuştuğu zaman öfke ve ümitsizlik içindedir. Fransa'nın güneyinde bir kasabaya gider;iş arar ama kimse ona iş vermez. Kasabanın psikoposu ona yardım eder. Valjean ise bu iyiliğe onun değerli yemek takımını çalarak karşılık verir.Yakalanarak psikoposun yanına getirilir. Psikopos yemek takımlarını ona hediye ettiğini söyler iki de gümüş şamdan verir. Valjean bundan etkilenerek iyi insan olmaya karar verir. Valjean, Madlen takma adıyla mücevher imalatçılığı yapar. Kasaba halkının güvenini kazanarak belediye başkanı seçilir. Polis müfettişi Javer ondan şüphelenir. Onu yakalayacağı sırada başka bir yerde Valjean olduğu söylenen birinin yakalandığını öğrenir. Javer, Madlen'den özür diler. Madlen ise masum birinin acı çekmesini kabul edemez ve gidip teslim olur. Birkaç yıl sonra kaçar, kuzeye giderek yanında çalışan Fantin'in kızı olan Kozet'i evlat edinmeyi amaçlar. Manastırda bahçıvanlık yaparak Javer'den kurtulur. Kozet büyüyünce Marius'a aşık olur. Valjean'ın rızası olmadığı halde görüşmeye devam eder. Ülkede iç çatışma başlar. Valjean ve Marius sosyalistlerin yanında yer alırlar. Valjean, çatışmada sosyalistler tarafından öldürülmek üzere iken Javer'i kurtarır. Javer gururuna yediremez ve intihar eder. Marius, bir çatışmada yararlanır. Valjean ona yardım eder ve Kozet ile aralarına girmemeye karar verir. Valjean ölüm yatağında iken, psikoposun verdiği şamdanları kendisini ziyarete gelen Kozet ve Marius'a verir ve ölür.

    *Düşüncelerim*

    Sefiller, Victor Hugo ile tanıştığım eser oldu. Yazarın en büyük eseri olan bu romanı okumak gerçekten heyecan vericiydi. İçeriği o kadar harika ki okurken sürüklenip gidiyorsunuz. Dünya edebiyatının en büyük başyapıtlarından kabul edilen bu eser gerçekten anlatıldığı kadar varmış diye düşünüyorum. Kahramanımız basit bir suç işlemek zorunda kalıyor ve tüm hayatını işlediği bu suçun bedelini ödemekle geçiriyor. Kovalamaca ve iyi-kötü savaşı içinde geçen bu romanda haksız bir yargı ile toplumdan dışlanmış bir insanın neler yaşayıp, neler hissettiğini görüyoruz. Yazıldığı dönemin tüm özelliklerini ve insan tiplerini barındıran roman adeta 19. yüzyıl Fransa'sına ayna tutuyor. Ayrıca kitapta dini semboller kullanmış ve din kavramının en büyük özelliğinin ruhu aydınlatması olduğu anlatılmak istenmiştir. Kitapta aslında her insanın içinde iyilik olduğu ve bu iyiliği ancak kendisinin ortaya çıkarabileceği fikri de okuyuculara aşılanmak istenmiştir. İnsanda şefkat, merhamet ve sevgi duygularını uyandıran, insan olmanın gereklerini hatırlatan harika bir başyapıt...Sözün özü şu ki;herkesin kitaplık rafında bulunması gereken, herkesin okuması gereken güçlü, akıcı ve sürükleyici bir dille yazılmış muhteşem bir kitap olduğu kanısındayım.

    ⭐Devamının kitapla bir ilgisi yok. Victor Hugo'yu merak edenler için eklemek istedim.⭐

    *Yazar Hakkında Bilgi*

    Victor Hugo, 1802’de Fransa’nın doğusundaki ufak bir şehirde doğar. Babası Napolyon ordusunun önemli komutanlarından biri, annesi ise denizcilikle geçinen bir ailenin kızıdır.
    Victor, çocukluğu boyunca babası ve iki abisinden hiç sevgi göremez. Bunun üzerine annesi, diğer çocuklarına nazaran Küçük Victor’a daha fazla ilgi ve şevkat gösterir. Annesiyle aralarındaki bu güçlü bağ, hayatı boyunca sürecektir. Hugo büyüdükçe, annesi ondaki cevheri sezip yeteneklerini geliştirebilmesi için elinden geleni yapar.
    Hugo’nun yetiştiği yıllar, Napolyon’un savaştan savaşa koştuğu yıllardır. Babasının ordudaki görevi sebebiyle, çocukluğu boyunca ailesiyle oradan oraya göç etmek zorunda kalır. Sonunda Paris’e yerleşirler.
    Paris’te oturdukları evlerden biri onun çocukluk anılarında yer tutar: “Ne yazık ki pek kısa süren sarışın çocukluğumda üç hocam oldu benim: Bir bahçe, yaşlı bir rahip, bir de annem.” Sözünü ettiği yaşlı rahip ise karısı ile birlikte ev ev dolaşıp, işçi çocuklarına okuma yazma öğreten Mösyö La Rivière’dir. Hugo’lara da sık sık gelir ve üç kardeşe Latince dersi verir.
    Victor’a çocukluğunda yön veren kişilerden biri de vaftiz babası General Lahorie’dir. Küçük çocuğun okumaya pek meraklı olduğunu ve zekasının da büyük eserleri kavramaya elverişli olduğunu gören Lahorie, onu Latin tarihçilerle tanıştırır.
    Victor Hugo’nun çocukluğu sıkıntılarla geçer. Hafta sonlarında abisi Abel tarafından pek sert ve cimri bir kadın olan halasına bırakılan Victor, babasının kendisine verdiği harçlıkla kitap ve defter bile alamaz.Genç şair, 15 yaşına henüz bastığında, Fransız Akademisi’nin düzenlediği bir şiir yarışmasına girer. “Hayatın çeşitli durumlarında bilginin sağladığı mutluluk” konusu üzerine yazdığı 300 dizelik şiiri, yarışmada mansiyon ödülü alır. Akademi üyeleri çocuk denecek yaştaki şairin üstün yeteneği karşısında şaşkına döner. İçlerinden biri onunla şiirsel mektuplarla yazışmaya girişir. Şairlik hayatına resmen adım atan Hugo, 17 yaşına geldiğinde de Toulouse Akademisi’nin şiir yarışmasında en büyük ödülü Altın Zambak’ı kazanır.
    Kardeşiyle beraber, bir edebiyat dergisi yayınlamaya başlar. Burada bütün kalem denemelerine geniş bir alan bulan Victor Hugo’ya, Chateaubriand “Dahi, yüce çocuk” iltifatında bulunur.
    Kendisini tümüyle edebiyata veren Hugo’nun ilk büyük eserleri gelmekte gecikmez. “Övgüler, Çeşitli Şiirler” adlı ilk kitabı, o 20 yaşındayken yayınlanır. Gerek Paris edebiyat çevrelerinde, gerek yayın hayatında ünü gittikçe yayılan şairin şiir ve roman kitapları birbiri ardına yayınlanmaya başlar.
    Devrimler Fransası’nın çalkantılı atmosferinde Hugo’nun siyasi tavrı, uzun süre netleşemez. Önceleri annesinin etkisiyle Kralcı olarak yetişen Hugo, daha sonra Cumhuriyetçiliğe yönelir. “Sefiller” adlı ölümsüz eserini yazacağı olgunluk çağına doğru emin adımlarla ilerler.

    Okuduğunuz için teşekkür ederim
  • Kitap incelemesinden ziyade yazarın hayatına dair bilgi içeren bir yazı yazmak istedim.

    Fikirleriyle, hayatıyla beni etkilemiş bir insandır kendisi. İncelemede yazdığım bilgilerin kaynağı;
    Kızı Ümit Meriç’in yazdığı: Babam Cemil Meriç
    Dücane Cündioğlu’nun yazdığı: Bir Mabed Bekçisi

    TRT'de yayınlanan Türkiye’nin Ruhu Belgeseli ve İstanbul Valiliğinin Cemil Meriç’in hakkında yayınladığı yazılardan benim not ettiğim, altını çizdiğim yerlerin bir kısmı.
    Muhtemelen uzun bir inceleme olacak olsa da, konu Cemil Meriç olduğu için kısa bir özet olarak görülebilir.


    Fikir işçisi, Türkiye’nin ruhu, Aydın gibi sıfatları fazlasıyla hak eden Türkiye’nin yetiştirdiği ender insanlardandır kendisi.
    Çocukluğundan başlayacak olursak yakınlarının tasvirine göre;
    ‘’Kısa pantolonlu, gözlüklü, yalnız ve farklı.’’
    Çocukluğu boyunca hayatının diğer dönemlerinde de olacağı gibi yalnız.
    Yaşıtları oyunlar oynarken o sütten kesildiği yaşta, dört yaşında okumayı öğreniyor.
    Mehmet Emin Yurdakul’un Türk sazı dergisini o yıllarda elinden düşürmüyor. Dört yaşında, dört numara miyop.
    Ailesini ve kendisini şöyle anlatıyor;
    ‘’Babam çeşitli nikbetler yüzünden hayata küsmüş eski bir yargıç. Az konuşan, çatık kaşlı hareketlerine akıl erdiremediğim bir insan. Annem bu yabani dünyada aşinası olmayan, hasta bir kadıncağız. Silik, mızmız. 12 Aralıkta doğan ben, hep itilip kakılmışım, düşman bir dünyada dostsuz büyüdüm. Daima başka, daima yabancı. Düşman bir çevrede ister istemez kitaplara kaçtım.’’

    İlkokulu bitirip Antakya Sultaniyesine başlıyor, bu okul tam ona göre. Öğretmenlerinin bazıları iki doktora yapmış, mutasarrıflık, profesörlük ünvanı almış kişiler. Aynı zamanda farklı milliyetlerden öğretmenleri de var bu okulda. Fikir hayatına böyle bir ortamda atılıyor Cemil Meriç. Hatay’ın Fransız mandası olduğu bu yıllarda müfredatta buna uygun tabii. Birçok ders Fransızca okutuluyor. Bu sayede Fransız Edebiyatını çok daha yakından tanıma fırsatı bulmuş. Ama yalnızca Fransız Edebiyatı ile sınırlamamış kendisini, okuma yelpazesi çok daha geniş ve okuma sevgisi çok daha büyük.
    Yıllar sonra bu durumu şöyle anlatıyor;
    “Yaşamak için kendime bir dünya inşa etmek zorundayım. Bu dünya, kitaplara açılıyordu; bu, sonsuzluğun erken keşfiydi belki de.’’

    Çok okuyan, fikirlerini tartışmak isteyen bir insan kendisi fakat onunla tartışabilecek hiç kimse yok çevresinde. Her sene sınıf birincisi ama bu da yetmiyor ona ve yazmak istiyor.
    İlk yazısı ‘’Yerel gün’’ gazetesinde çıkmış. Ardından Hataylı Türklerin Fransız mandasına direnmesini destekleyen bir yazı yazıyor. Bu yazı Fransız İstihbaratının gözünden kaçmıyor, ‘’Fransız karşıtlığı’’ ile suçlanıyor ve okuldan artık hiçbir şekilde mezun edilmeyeceğini anladığından okulunu son senesinde bırakmak zorunda kalıyor.

    Bunun üzerine gözlerinin ışığı daha da sönmeye başlıyor bu yıllarda, altı numara miyop ve yine büyük bir arayışın içinde.
    Marksist bir anlayışa sahip, daha sonra ki durakları Ateizm ve Türkçülük olacaktır.
    Cemil Meriç’in arayışlarla geçen fikir hayatı kendi yaptığı bir tasnife göre şu dönemlere ayrılıyor:
    1917-1925: Koyu bir Müslümandır.
    1925-1936: Şoven milliyetçidir.
    1936-1938: Sosyalisttir.
    1938-1960: “Âraf” dediği kuluçka devrindedir.
    1960-1964: Hint devrindedir.
    1964’ten sonra ise sadece Osmanlıdır.

    1933’de İstanbul’a taşınıyor ve Nazım Hikmet ile tanışıyor. Geçim sıkıntısının kendini gösterdiği bu yılları şöyle anlatıyor;
    ‘’Yıllarca aç kaldım ve koca bir şehirde yapayalnız. Gurbet ve açlık, bu şehrin kaldırımlarında bir başka aç Cemil Meriç hiçbir zaman dolaşmamıştır. Temsil ettiği beşeri değerleri lekelememek için açlıktan kıvranmaya razı olan adam.’’

    Ekonomik nedenlerden dolayı İstanbul’da tutunamıyor ve mecburen memleketine geri dönüyor. Kazandığı sınav sonucunda İskenderun tercüme odasına giriyor. Bu iş ona yeniden umut veriyor fakat çok uzun sürmüyor bu durum.
    Bir telefon emriyle aniden görevine son veriliyor.
    Ardından Hatay Aktepe’ye, Nahiye Müdürü olarak atanıyor. 22 gün sonra tekrar görevden alınıyor, yine bir telefon emriyle.

    1939’da ise polis Cemil Meriç’in evini basıp tüm kitaplarına ve dergi koleksiyonlarına el koyuyor.
    Suçu ‘’Komünizm propagandası yapmak ve Bağımsız Hatay Hükümetini devirmeye teşebbüs.’’
    Savcının talebi, idam.
    Cemil Meriç mahkemede muhalifliğinden ödün vermiyor ve ‘’Ben bir marksistim’’ diyor.
    Böyle bir cümle Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinde ilk kez kullanılıyor.
    Bu dönemi ve gördüğü baskıyı şu satırlarla anlatmış;
    ‘’Herhangi bir Batı ülkesinde büyük bir fikir adamı olabilirdim. Ama ezdiler. Acaba daha ezilen kaç kişi var bu memlekette, her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye çalışan zavallı memleketim. Karanlığa o kadar alışmışsın ki, yıldızlar bile rahatsız ediyor seni. Memleketim… En seçkin evlatlarının beynini ve kalbini itlere peşkeş çeken memleketim.’’

    İki ay tutuklu kaldıktan sonra beraat ediyor fakat geri kalan hayatı boyunca polisin takibinden kurtulamıyor.
    1940 yılında yeniden İstanbul’a giderek yabancı diller yüksekokuluna kaydını yaptırıyor. Burada da hocalarının bilgi eksikliğini yüzlerine vurmaktan kaçınmıyor.
    Öyle ki Öğretmeni Sabri Esat Siyavuşgil, ‘’Evladım senin bu derslere hiç ihtiyacın yok ki, artık okula gelme’’ diyor.
    O da daha fazla kitapların dünyasına sığınıyor, Salâh Birsel tanıklık ettiği kitap tutkusunu şöyle anlatıyor;
    ‘’Gece gündüz okurdu. Bu yüzden gözlerinin gücünü her geçen gün biraz daha yitirirdi. Ne var ki o buna hiç aldırmazdı.Odasında masanın üstüne sandalyesini koyar, kendisi de sandalyeye çıkar ve kitabını ampule 30 cm uzaklıkta okurdu. Bunu, elektrik ampulünü aşağı kadar iletecek kordona verecek parası olmadığı için yapardı. Parasız oluşunun sebebi, eline geçen parayı kitaplara yatırmasıydı.’’

    En sevdiği yazar, düşünce dünyasına onunla girdim dediği Balzac. Çeviriler yapmaya bir yandan da dergilerde yazdığı yazılarla para kazanmaya çalışıyor. Yalnızlıktan yakındığı 1942 yıllarında, Kerim Sadi’nin ısrarıyla Öğretmen arkadaşı Fevziye Menteşoğlu ile tanışıyor. Birkaç ay sonra ona, “İçki içtim, fahişelerle düşüp kalktım, hapse girdim çıktım. Ne dersiniz? Benimle evlenir misiniz?” şeklinde bir evlenme teklifinde bulunuyor. Fevziye Hanım’ın cevabı kısa ve net: “Cesaretimi takdir edersiniz”
    Ve evleniyorlar.

    Bu yıllarda yabancı diller okulundan mezun oluyor ve mecburi hizmetini yapmak için Elazığ’a tayin ediliyor. Savaş yılları açlık, sefalet ve kıtlığı beraberinde getiriyor. Ve Fevziye Hanım, aşırı soğuk yüzünden peş peşe iki çocuğunu düşürüyor.Cemil Meriç ise buz gibi salonda öğrencilerine eğitim vererek acısını dindirmeye çalışıyor.
    Fevziye Hanım 3.kez hamile kalınca İstanbul’a gidiyor, Cemil Meriç de bu yıllarda görevinden istifa ederek onunla beraber gidiyor. Geçinmek için gece gündüz Balzac çevirileri yapmaya devam ediyor. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Fransız Okutmanlığı görevine atanıp bir yandan da Sosyoloji üzerine dersler veriyor.

    Gözlerinde ki bozukluk daha da ilerlemeye başlamış.
    Bir bahar akşamı. Cemil Meriç, eşi Fevziye Hanım'la birlikte, akrabası Ahmet Çipe'nin konuğu. Sohbetler yapılır, yemekler yenir, çaylar içilir. Cemil Meriç'in gözlerinde 12,5 miyop ve kuvvetli hipermetrop vardır. Merdivenlerden inerken son eşiği göremeyen Cemil Meriç düşer. Bir şeyi yoktur. Ev sahibiyle vedalaşıp sokağa çıkarlar.
    Yolda yürürken, eşinin kulağına yaklaşıp şöyle söyler: "Fevziye, elektrikler mi kesik, hiçbir şey göremiyorum."

    38 yaşında görme yetisini tamamen kaybetmiştir. Fakat bu durum bile onu hayattan koparmaz. En çok üzüldüğü şey, bir daha kitap okuyamayacak olmasıdır. Öğrencileri bu üzüntüsünü bildiği için her gün onun evine gelerek saatlerce kitap okur. Yine tüm eserlerini gözlerini kaybettikten sonra verir.
    Cemil Meriç, eserlerinde bilhassa Türkçe’nin hızla kan kaybetmesi ve mâzi ile aradaki çatlağın her geçen gün biraz daha büyümesi, bunun Türk toplumunun bugünü ve yarını üzerinde icra edeceği yıkıcı tesirler üzerinde durur. Bir düşünce geleneğinden mahrum olmaları yüzünden Eflâtun’un ünlü istiaresinde geçtiği gibi “mağara”ya kapatılmış olan Türk aydınlarının kısa zaman aralıklarında hızla burçtan burca savrulmalarına işaret eder. Gerçeğin kimsenin tekelinde bulunmadığını, dolayısıyla ona ancak ortak bir gayret ve açık bir zihinle ulaşılabileceğini, sağ-sol çatışması gibi Avrupa’dan ithal edilen suni kamplaşmaların Türk insanı ve aydınının zaten zayıf ve mecalsiz bırakılmış dinamiğini iyice körelteceğini, aydınların kendi kültür köklerini olduğu kadar dünya kültürünü, içine girmek için Tanzimat’tan beri çırpındığımız Avrupa’yı bile son derece yetersiz ve sığ bir şekilde tanıdığını belirtir. Öte yandan Jurnal Cilt 2’de Lamia Hanıma yazdığı mektuplar aşkın en saf ve en tutkulu halidir. Edebi değeri son derece yüksek bir eser.

    Gelelim 1980 yılında yayınlanan bu kitabına. Edebiyattan Felsefeye, Doğu Batı meselesinden, Oryantalizme kadar her konu ayrıntılı ve sade bir biçimde kendine yer bulmuş.
    Kendi söylemiyle kurmak istediği kütüphanenin bir kısmı ve yazdığı bir ansiklopedi.

    Anlaşılmasını temenni ettiğim bir insandır Cemil Meriç. Sıkıntıların, sorunların, baskıların yıldıramadığı kitap sevdası benzersiz, büyük bir ‘’Fikir Adamı.’’

    Kendisininde söylediği gibi;
    ‘’Bütün hayatı vermekle geçti. Bilgisini, zamanını, kalbini. Başkalarında yaşadı, başkaları için yaşadı. Kendisinin olmayan bir dava yüzünden damgalandı. Ve uğrunda çarmıha gerildikleri onu taşladılar. Hayatı bir delinin yazdığı hikâye.’’
  • ‘Can Yayınları etiketiyle çıkan ‘Manves City’ ve ‘Sürüklenme’ adlı iki romanıyla birden okurla hasret gideren Latife Tekin, eteğindeki tüm taşları döktü. Çevreden işçi haklarına, kadına şiddetten Gezi Direnişi’ne birçok konuda görüşlerini paylaşan ünlü yazar, ‘Bu bölünmüşlük uzun süremez’ diyor.
    Arnavutköy sırtlarında, üç katlı, yaklaşık 130 yıllık bir ev... Kapısında Gümüşlük Akademisi’nin levhası var. Yılın önemli bir kısmını Bodrum, Gümüşlük’te geçiren Latife Tekin’in İstanbul’da olduğu zamanlarda oturduğu bu tarihi bina mahallenin geleneksel havasını koruyan ama sayıları da gitgide azalan mekânlardan biri. Kapıyı açan Latife Hanım hemen terlik çıkarıyor bize, “Yukarı çıkalım, çayı koydum, hazır olur şimdi” diyor. Üst katta (ve merdiven duvarlarında) hep ‘Mehmet’ imzalı tablolar çarpıyor gözümüze. Kimdir acaba diye düşünüp tahminler yürütüyoruz ama hiç birimiz (fotoğrafçı arkadaşım Kaan ve Can Yayınları’ndan Fazilet hanım) bilemiyoruz, meğer Latife Hanım’ın oğluna aitmiş. Çaylarımızı da koyduktan sonra, kısa sürede koyulaşacak sohbetimize başlıyoruz. Latie Hanım’ın Can Yayınları etiketiyle çıkan iki yeni romanı elimde, sorularım önümdeki defterimde...
    9 yıl aradan sonra bir değil iki romanla birden geldiniz. Hep sorulur ya böylesi uzun aralarda, bir küskünlük mü vardı diye... Sahi neden bu uzun ara?

    Ben aslında ‘Sevgili Arsız Ölüm’den bu yana biraz yön değiştirerek, kendime yol açarak yazıyorum, bu da biraz zorluyor beni kimi zaman. Bir de yabanıl bir yolculuk yapmak istiyorum ben. Daha önce gitmediğim, yapmadığım bir yolculuk yaparak yazılmış bir kitapla o yoldan dönmek, okura onu ulaştırmak, böyle heveslerim var yani. O yüzden bazen o yolculuğa gitme hevesim olmayabiliyor, çok zorlu olabiliyor, kendimi hazır hissetmeyebiliyorum. Bir de her zaman yaşamak yazmaktan daha çok bana heyecan veriyor. Ben böyle kendinden memnun, yazmaktan memnun bir yazar olmadım hiç. Aslında hep söylerim keşke imkân olsaydı da hiç yazmayıp, hayata kapılarak yaşasaydım, çünkü, hep söylüyorum bunu, gençliğim arka odalarda roman yazarak geçti. O yüzden ben son ana kadar elimi uzatmamaya çalışıyorum, artık içimde yazma heyecanı, hevesi biriktiği zaman, yani içimden bir şey taştığı zaman yazıyorum.

    -Ama bir de iki roman meselesi var. Bunlar birbirinin devamı romanlar değil aslında, ya da birbirini bütünleyen... Daha çok birbirine dokunan, bazen kısa da olsa kesişen romanlar. Baştan beri bu düşünceyle mi yazdınız romanları, yoksa sonradan mı gelişti bu kesişme fikri?

    Çok yan yana yazdım aslında, aynı süre içinde. İlk başta ‘Sürüklenme’yi düşünüyordum daha çok ama bir süre sonra kendimi kaptıramamaya başladı, hep yoksullar zihnimde, kalbimde bir ağırlık olarak var ve onlar için de bir şey yapmak istiyorum. Bir de çok da uzaklaşmıştım onlardan, gündelik yaşamlarından... Bir yandan da zihnim ‘Sürüklenme’yi bırak yoksulların peşinden git diyordu bana, fakat onu da yapamıyordum... Benim aslında yazım epey önce çatallandı yani. Bir yandan ‘Sevgili Arsız Ölüm’den bu yana ‘Berci Kristin Çöp Masalları’, ‘Buzdan Kılıçlar’ yoksullarla ilgili yazarken bir yandan da o duyarlıkla yüzümü doğaya döndüm ‘Ormanda Ölüm Yokmuş’ ve ‘Aşk İşaretleri’nden başlayarak... Yani iki yazı damarı oluşmuştu bende. Ama artık o çatallana yol bir karşılık buldu nihayet. Bundan sonra böyle diyorum, bir yoksulların hikâyesi bir de öbür yazı damarımdan belki.

    -Hep ikili mi yazacaksınız artık?

    Belki de üçlü (gülüyor). Bilemiyorum, belki de... Ama yapabildiğimi görmek harika bir şey.

    Yoksulların dili

    -Fabrikaların çok olduğu, işçi mahallelerinin bulunduğu bir yerde geçen “Manves City”yi yazmadan önce işçi mahallelerini ziyaret ettiğinizi okumuştum bir söyleşinizde. Nasıl bir süreçti o?

    Eskiden işçilerle çok zaman geçiriyordum, fabrika bölgelerinde, hayatımız oralarda geçiyordu. Gümüşlük’e gittim sonra ve uzaklaştım. Yine tabii işçi arkadaşlarım var, onlarla haberleşiyorum hatta bazen söyleşilerime kalkıp gelirler, yani bağım kopmadı ama yeni yaşanan bu altüst olma sürecinde sanayi bölgelerinde yeni ne oluyor görmek istedim. Yine işçi arkadaşlarım aracılığıyla gittim elbette. Daha çok gündelik hayatı izlemekti amacım, kimi yerlerde bazen kimliğimi gizleyerek, görünmeden dolaştım. Bir de dil değişiyor. Dili de duymak ve dinlemek lazım. Ben ‘Berci Kristin’i yazdığım zaman insanlar o büyük göçün heyecanı içindeydi, daha ümitli bir göçtü ama o tabii. O zaman göç çok tazeydi ve köylerinden getirdikleri duru bir Türkçeyi kullanıyorlardı. Şimdi öyle değil. Yani sosyal medyadan, bambaşka dillerden, çok fazla uydurma, çalıntı sözcük var dilde. Dilden ayrı o insanları anlatmak çok mümkün değil.

    -Bugünün işçi sınıfına dair gözlemleriniz ne oldu?

    Geçmişte konuştuğumuz bir çok şeyi yine konuşabiliyoruz, mesela sendikalaşma konusunda, işçi hakları konusunda, ama o kadar zor ki artık. Uzun zamandır sendikalaşma mücadelesi çok zorlu. İşçi borçlandırılmış zaten, hemen hemen borçsuz hiçbir işçiye rastlamadım. Kadrolu işçi var, geçici kadrolu, farklı taşeronlarla yapılmış anlaşmalarla gelen işçiler… İşçiler farklı gruplara bölünmüş. Örgütlenmelerini engelleyecek her tür önlem alınmış durumda. İşçi hakları çok fazla budandığı için çalışma saatleri fazla, çalışma koşulları ağır… Organize sanayi bölgelerinde meslek liseleri var artık mesela ve o liseleri de fabrikalar açıyor. O da ilginç bir şey; kendine uygun, uysal, başı önünde, makbul işçi yetiştiriyorlar. Dışarıdan gelip işçi olmak da zor. İşin bir de başka boyutu var; bizim geleneklerimizle daha çok alakalı bir boyutu. Çalışmak ibadetin yarısıdır gibi telkinlerle işçiye empoze edilen bazı şeyler var. İşte patronun sana iş veriyor, ona minnet duymalısın, yani sana ekmek veriyor, aş veriyor… Daha çok böyle bir boyun eğdirme, sana ekmek veren insana senin kafa kaldırmaman gerekir adabı üstünden sürüp giden bir durum var. Pazarlık şansı tamamen elinden alınmış işçinin. Patron sever de döver de, işten atar da…

    -Maniveyatları çok güçlü değil mi bir yandan da?

    Tabii, bir çoğu namazında niyazında, dindar Müslüman, Soma’da gördük mesela. Bir yandan da çekingen, sedyeyi kirletirim diye ayağını uzatmaktan çekinen insanlar. Bu telkinler aslında işçiyi ehlileştirmek, işçinin örgütlenmesini, direnişe geçmemesini engellemek için. Kadın işçiler üstünde ayrıca başka baskılar var, kadınların kocalarından izinsiz direnişe çıkmaları bile dedikodu meselesi mesela. Geleneksel kültür oralarda çok fazla işleniyor zaten. Yani işte, patron niye zengin, Allahın sevgili kulu olduğu için… Çalış senin de olsun falan. Hep söylerim, bizim ülkemizde güç ve iktidar karşısında eğilmek çocukluktan itibaren hep telkin edilir. İşçilerin sendikalaşmaması için çok fazla sayıda şey var, sıralamışlar böyle, 180 tane mi, 190 tane mi, engelleme taktiği. Çıt çıkmıyor gördüğünüz gibi. Bir de çıksa da, diyelim Tariş’te 100 işçi çıkıyor, ama 100 işçi 100 gün dirense ne olacak? Zaten haklar yok, arkasında bir güç yok, orada çadırlarda, o çadırlar soluyor sararıyor… Tabii ki direniyor insanlar, çıkıyorlar sokağa, canları yanıyor, paralarını alamıyorlar ama direnişlerin bir sonuç getirebilmesi için gerçekten büyük iş kollarının, diyelim otomotiv sanayiindeyse Renault’daki büyük fabrika işçisinin çıkması lazım. O zaman sarsar, yoksa yedek parça sanayiindeki bir atölyeden 30 işçi çıksa 30’unu birden atıveriyor adam dışarı.

    - ‘Sürüklenme’yi okurken şunu da düşündüm. Sürüklenme çok önemli de bir kavram aslında. Çok fazla açılımları çağrışımları olan bir kavram. Hatta belki şunu da sormak lazım belki, Türkiye nereye sürükleniyor?

    Yaa, evet… Sürüklenme tabii çok çeşitli biçimlerde yazılabilir, ama ben romanda sürüklenme felsefesi yapmak istemedim. Daha çok imgeyle sürüklenmek üzerine birşey kurmak ve anlatmak istedim ve bunu da sürükleyici bir biçimde yazmak istedim. Bemce şunu da sormak lazım, dünya nereye sürükleniyor? Türkiye eskisi gibi değil, hani kapalı bir ülkeydi bir zamanlar, artık dünyadan ayrı düşünemiyoruz. Dünya da birbirine çok bağlı, sermaye tabii iç içe geçti. Fonlar yönetiyor artık bir sürü şeyi. Manves’in ilk dosya adı ‘Patronunu Arayan İşçi’ idi, yani patronlar yok artık ortada, arasan… Fonlar var, yabancı ortaklar var, bir çok işçinin belki de patronu yabancı bir fon, yabancı bir şirket. Şimdi böyle baktığımızda dünyanın nereye sürüklendiğini aslında sezerek hissederek söyleyebiliriz. Giderek sanki daha korkutucu senaryolar yazılıyor. Bugün bir arkadaşım yollamış mesela, İngiltere’de bir firma işçilere çip takmaya başlamış. Her şeyini kontrol edebiliyor yani… Bu çok ürkütücü bir şey, geleceğe dair. Ama en tuhaf olanı robotlar, artık haberleri robotlar sunabiliyor mesela. Üretimde de robotlar çok hakim olacak, büyük yığınlar işsiz kalacak, sonra devlet biçim değiştirecek ve büyük organizasyonlarla insanlara para verecek. Yani olan olmayana verecek. Ara çok açıldı çünkü, büyük kalabalıklar, açlık, sefalet, yoksulluk… Aslında bunun işaretleri de başladı, yoksul ülkelerden zengin ülkelere doğru gitmek istiyor insanlar. Biz de o geçiş ülkelerinden biriyiz. Bizden de şimdi insanlar gitmek istiyor. Bilemiyorum, insan belki de o çiplerle falan cyborglar gibi başka bir canlıya dönüşecek. İnanmıyorum buna ama…
    -“Sürüklenme”deki arabacı çok enteresan laflar ediyor. Şöyle demiş mesela: “Toprakla arayı soğutanların sonu hazin oluyor”. Bu tam da bizim yaşadığımız şey değil mi?

    Bu çok temel bir tartışma zaten biliyorsun. Yani biz aslında doğanın bir parçasıyız ama kendimizi doğadan o kadar ayrı düşünmemiz ve doğadan o kadar kopmuş olmamız bir mutsuzluk kaynağı. Ama bugün tabii olup biten şey yani toprakla arayı soğutmak değil artık, toprağın, yer kabuğunun canına okuyoruz. Eskiden bir dikkat vardı, bir ağacı incitmemek, bir hayvanı incitmemek... Ama şimdi o kadar vahşi ki gerçekten... O zeytinlikler, ırmaklar... Bütün sularımız kirlendi, denizler, denizlerdeki balıklarımız... Karşı da çıkamıyorsun... Bilmem kaç yıldır yaşadığı köyde insanlar huzursuz ediliyor. Yukarıdaki suyunu kesiyor mesela, köylü direnmek istese şirketler üstüne geliyor. Devletin de o köylüden yana tavır alması gerekiyor ama hayır, öyle olmuyor. Yani gerçekten bu talan ve bu altüst oluş çok acı verici hepimiz için.

    -Bir yerde de Christa diyor ki; "Çocukluk duygularınızın canlanmadığı yerlerde yaşama sevinciniz söner, bırakın gidin oraları". Hakikaten ne kadar azaldı değil mi o çocukluk duygularımızı canlandıran yerler.


    Ben 9 yaşımda İstanbul'a geldim, o zaman Beşiktaş'a getirdi babam bizi. O kadar rüya gibiydi ki. Bizim bütün çocukluğumuz sokakta oyanarak geçti. Benim oğlum Arnavutköy'de büyüdü, bir çıkmaz sokaktaydık daha önce. Orada çocuklar güven içinde oynayabilirlerdi ama kızım doğduğunda onun oynayabileceği bir yer yoktu artık. Bugün İstanbul, sen de biliyorsundur, senin çocukluğunun İstanbul'u değil. Hiçbirimizin değil yani, artık İstanbul gerçekten bir mega kent, bir metropol, ucu bucağı belirsiz bir ülke gibi.

    -Buradan çok uzakta bir Arnavutköy daha var mesela.

    Tabii, hatta bana gönderilen kargolar oraya gidiyor bazen. Oralardan tekrar konuşup buraya getirtiyorum. Şimdi havaalanına da yakın olduğu için orası daha çok biliniyor herhalde.
    ‘Sıla’yı takdir ettim’

    -Kadına şiddet gitgide artan bir ivmeyle gündemdeki yakıcı durumunu koruyor. En son Sıla’nın başına gelen şey çok yankı buldu mesela, ünlü olduğu için. Ne düşünüyorsunuz böyle haberler gördüğünüzde?


    Sıla’nın bunu dile getirebilmesini tabii ki çok takdir ettim. Bir dayanışma duygusuyla okudum bütün haberleri. Her kesimden kadına şiddet uygulanıyor, her yerde var şiddet. Evin içinde de kız çocuklarına şiddet uyguluyorlar, abileri dövüyor, babaları dövüyor.... Babaları annelerini dövüyor. Bir vakit okullarda da vardı, çok yaygındı dayak, hocalar çocukları dövüyordu, dövüyor hâlâ da. Yani gücü yeten herkes herkesi dövüyor aslında. Sokakta da şiddet var... Bir de genel olarak, yani hükümetin politkası olarak kadınların değerrsizleştirilmesi, kadınların hayatının erkeğe bağlanması, terbiyesinin, arının, namusunun erkeğe bağlanması... Bence bir politika olarak bunun iktidarda olması ve bunun söyleniyor olması çok tehlikeli diye düşünüyorum.

    -16 yıldır bir çeşit tek parti iktidarı yaşıyoruz ve aslında tek partiden tek adama dönüştü artık. Bugün geldiğimiz noktada toplumda ciddi bir kutuplaşmanın olduğunu görüyoruz. Ne hissediyorsunuz bu kutuplaşma haline dair? Hatta sanatçılar arasında da var bu kutuplaşma...

    Sabah gazetesinde söyleşiler yapıyorlar ya sanatçılar, aynı gemideyiz falan diye, bir ucundan başka bir duyarlık oluşturmaya çalışıyorlar herhalde, anlayamıyorum ben de. Ama tabii ki kimi bölüyorlar, bir, kadınların enerjisini bölüyorlar, zaten kadınların enerjisini bölmeselerdi iktidar olamazlardı. İki ayrı dil oluştu, birleşsin ama benim kalbimi sızlatan hiçbir konuda tepki vermeyen insanlarla biz nasıl bir araya geleceğiz? Burada karşılıklı düşmanlaştırma üzerinden bir şey yürüdü, ama niye o kadar düşmanlaştı peki insanlar? Diyelim ki Gezi Direnişi sırasında bir sürü çocuk ölüyor orada, hükümet, polis insanları gazlıyor, saldırıyor, öldürüyor, öbür tarafta insanlar hiçbir şey olmamış gibi hiç tepki vermiyor... Çünkü taraf olmuş, taraf turmak üstüne her şey... Cinayette ve tacizde bile taraf tutuyor. İşte görüyorsunuz Meclis’te bütün araştırma önergeleri reddediliyor. Gülerek reddediyorlar hatta. O insanlarla nasıl ortak bir duyarlığa geleceğiz de bir dil oluşturacağız.

    -Nasıl aynı gemiye bineceğiz, değil mi?

    Bence onlar bizim gemiye binecekler, ben öyle düşünüyorum. Çünkü kriz gittikçe açığa çıkacak, onları da vuracak, şimdiden isyan ediyor insanlar. Yani tabii ki devletin bütün aygıtları ve tüm güç ellerinde ve öyle kontrol ediyorlar her şeyi ama ben bunun çok uzun süre yapılabileceğine inanmıyorum. Gelecekten çok umutlu muyum bilemiyorum ama bunu çok uzun yıllar süremeyeceğini düşünüyorum.


    -Gümüşlük Akademisi için ‘hayalimi gerçekleştirdim’ diyebiliyor musunuz?
    Tabii çok daha verimli kullanılmasını, daha iyi olmasını isterim… Çok zorlu bir mücadeleydi, uzun süre varlık mücadelesi biz orada, çünkü o açık bahçelerin ilkiyiz. Çok eski bir vakıf bizimki. Tanıdığınız, bildiğinizi bir sürü kurum bizden sonra açıldı. Ne bileyim, Matematik Köyü’nden çok önceydi mesela. Bir de biz fonlardan falan destek almadan kendimiz bir şeyler üreterek var olmayı seçtik, bütçemizi çok küçük tutarak. Enerjimizin büyük bir bölümü tamiratlara, tadilatlara gitti, orayı temiz tutmak, orada doğru dürüst yemek çıkarabilmek… Her şey imece usulü oldu, orayı çok seven, orada yaşayan insanlar var… Orayı çok iyi koruduğumuzu düşünüyorum, kapısı bile yoktur mesela. Bütün Akdeniz bitkilerini taşıyarak orayı bir bahçe olarak koruduk. Bir sükunet alanı, ben Gümüşlük’e bile gitmiyorum, orası çok gürültülü. Biz bahçenin doğasına ilişmedik ve öyle kalmasını çok isterim tabii. İçerik olarak da çok daha iyi olabilir aslında. Biz sonradan İstanbul şubemizi de açtık. Ama çok şey yapmaktan ziyade gerçekten anlamlı olan, insanın kendini iyi hissedeceği bir ruhu olsun istedik bahçenin. Bunu yapmaya çalışıyoruz.

    -Yol ve yolculuk teması sizin romanlarınızda çok baskın. Bu romanlarda da, özellikle de ‘Sürüklenme’de. Neye bağlıyorsunuz bunu?

    Bütün dünya yolda diye düşünüyorum ben. ‘Sürüklenme’yi yazarken de, sürüklenen bir kitap yolda olmalı diye düşündüm. Tabii ki burada zihinsel bir sürüklenme de var, gidip gelen bir kahraman var, yerle gök arasında da hareket ediyor, zihni de tabii uçuyor… Artık dünya böyle diye düşünüyorum, hepimiz böyleyiz, yani çok hızlı hareket ediyoruz, bunun için çok fazla zorlayıcı şey var, her yerde ucuz uçak biletleri satılıyor, her köy, her kasaba, her ülke kendine çağırıyor… Göç olgusu bir yandan da, inan hareket eden bir canlı gerçekten de, insan yolda… Ömür de öyle bir şey, aslında biz de doğumla ölüm arasında bir çeşit yoldayız. Hareket ediyoruz, değişiyoruz, o da bir yolculuk gibi. Zihinsel göç de yaşıyoruz, bir fikirden bir fikire, bir düşünceden bir düşünceye, bir duygudan bir duyguya… Ama tabii gezi kitapları yazanlarla farklı bir şeyden söz ediyorum. Yani o yoldalık hali, bir ruh hali.

    -Bugün sosyal medyada sizinle ilgili şöyle yazmış biri: ‘’Manves City’’ vicdanımızın sesi gibi, ‘’Sürüklenme’’nin de acayip bir kafası var. Bence Latife Tekin kızılderili.

    (gülüyor) Evet öyle düşüneneler daha önce yazdıklarımda da olmuştu. Sonuçta kızılderililerle aşağı yukarı aynı duyguyu taşıyan bir damarı insanların, hepimizin var. Onlar hani ırmakları kardeşleri sayıyorlar, kendilerini doğanın bir parçası sayıyorlar. Biz de öyleyiz. Ben de bütün o duyarlıkların var olduğu bir dünyada doğup büyüdüm. Biz büyürken dünya aşağı yukarı böyledi, bizim ninelerimiz falan da kızılderililer gibiydi.

    - "Sürüklenme"nin bir yerinde ‘mutlu örgüt yoktur’ diye bir söz geçiyor. Bu tabii Aragon’un ‘mutlu aşk yoktur’una bir gönderme. İlk kez gördüm bu kullanımını ve çok hoşuma gitti. Bir hikayesi var mı?

    Yok, ben uydurdum. Aşkla bir ilgisi var örgütlülüğün çünkü. Aşk örgütlenmektir diyor ya Ece Ayhan, mutlu aşk yoktur, o zaman mutlu örgüt de yoktur. ‘Mutlu örgüt yoktur’ güzel bir başlık olabilir belki bak.

    Latife Tekin TÜYAP'ta

    Latife Tekin 17 Kasım Cumartesi günü 37. Uluslararası Kİtap Fuarı kapsamında TÜYAP'ta okurların karşısına çıkacak. Tekin'in "Talan Çağının Dili ve Edebiyatı" başlıklı konuşması saat 14.30'da Büyükada Salonu'nda başlayacak.

    Cumhuriyet