• 1. Dünya Savaşı’nın kısa da olsa bir değerlendirmeye ihtiyacı vardır. Bu savaşa girerken Avrupa devletleri ve Rusya Şark meselesini kesin olarak bitirmek yani Türkleri Anadolu’dan çıkarmasalar bile içerde dar bir bölgede tutmak kararında idiler. Osmanlı savaşa girdiği için bunu başaramadılar. İki sene içinde biteceğini umdukları savaş dört yıl sürdü ve Çarlık Rusyası çöktü. Savaşın dört yıl sürmesi, Almanya da dahil Avrupalı devletleri alt üst etti; sosyalist akımlar büyük bir güç kazanarak bu devletlerin toplumsal yapılarını tahrip ettiler. Öyle ki, Prof. Zeki Velidi Togan’ın, bu savaşın kazananı yoktur sözü salt gerçeği yansıtır. Çünkü savaş sonunda galip devletlerin de kollarını kıpırdatacak hali kalmamıştır. Savaş bir süre daha devam etseydi İtalya, Fransa ve Almanya’da Rusya benzeri ihtilaller olabileceği görülüyordu. İngiltere de bu ihtimalden fazla uzak değildi. Bütün bu sebeplerle Almanları ezmek, Şark meselesini bitirmek yerine Wilson’un ilan ettiği ilkeler ışığında barışa kavuşmak istemişlerdir.
    Amerika geleneksel emperyalist tutumlara karşı çıkıyordu,. Londra’da her gün düzenlenen mitinglerde halk, çocuklarının ülkelerine dönmelerini istiyordu. Esasen itilaf devletleri de birbirinden kopmuş ve birlikte hareket gücünü kaybetmişlerdi.
    Büyük Savaşın sonuç alınacak noktasının batı cephesi olduğu biliniyordu. Ancak Almanlar bu cephedeki düşman baskılarını azaltmak için Osmanlının çeşitli cephelerde savaşa girmesini istiyordu. 7. Ordu komutanı olduğu sırada Mustafa Kemal Paşa’nın gönderdiği bir rapor, Osmanlı ordusunun bu işlevi fazlasıyla yerine getirdiğini göstermektedir. 1917’tarihli rapora göre, Osmanlı ordularının savaşa girmesiyle, Ruslar Kafkasya’da savaş ve hastalıktan ölen askerlerinin yerini doldurmak için 1.500.000 asker kullandılar. Ayni şekilde İngilizler Suriye’de 1.500.000, Irak ve İran’da, 1.000.000, Çanakkale’de, 1.000.000, Böylece Türk kuvvetleri karşısında üçlü itilafın toplam 6.000.000 askeri bağlanmış oldu.
    Türkiye açısından bakıldığında, ilk günlerde Kapütülasyonların kaldırılması İmparatorluğun her yanında fener alayları yapılarak kutlanmıştı. Ruslarla yapılan ve Anadolu’nun yarısını (vilayet-i sitte) onların istediği yönetime bırakan anlaşma, savaşın ilk gününde iptal edilmişti. Kars, Ardahan, Artvin Türkiye topraklarına katılmıştı; yani savaştan, sınırlarımızı genişleterek çıkmıştık. Çekilen bütün sıkıntılara rağmen, Çanakkale, Kut-ül Ammara gibi savaşlar halkın kendine güvenini artırmıştı.
  • Edebiyatımızda Dergiler
    “Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana ülkemizde çıkmış sanat edebiyat dergilerinin sayısı 300'ü bulmakta. Ancak bunların arasında gerçek anlamda dergi niteliğini taşıyanların, küçük bir çevre için de olsa, belli bir etkinlik düzeyi tutturmuş olanların sayısının 100-150 dolaylarında olduğu söylenebilir. Kimisi Varlık gibi yarım yüzyıla yaklaşan bir yayın serüveni içinde, kimisi Sokak, Meydan, Açık Oturum gibi tek sayı yayımlanmış. Yedi yıldır eski dergi dermelerini inceliyor, incelediğim her dergi için tanıtıcı bir yazı yazıyorum. Bugüne dek 100 kadar dermeyi incelemişim. Bunları, çalışma bittiğinde, sistematik bir değerlendirme yazısıyla birlikte kitap halinde bir araya getireceğim. Kimi dermeleri edinmek oldukça güç bir iş. Çünkü kitaplıklarda çoğunun fişleri çıkarılmış. Kitaplık ilgilileri araştırıcıya bunları vermiyorlar. Yine de özel kitaplıklardan yararlanarak bu çalışmayıiki yıl içinde tamamlayabileceğimi sanıyorum. Edebiyat
    sanat dergilerinin incelenmesi, bütünüyle bir arada görülmesi, Türk aydınının, Türk yazarının zaman içindeki tavırlarının, Türkiye'nin Cumhuriyet dönemindeki düşünsel iskeletinin ortaya çıkması bakımından çok önemli.


    Son elli yılın dergilerine çok tepeden bakıldığında edebiyat sorunlarının altında bir Türk düşüncesinin ne olması gerektiğinin yoklandığı, uygarlık sorununun ele alınmak istendiği görülür. Edebiyat kavramlarının yanı sıra 1930'lara kadar tarih terimleriyle, 1940'lara kadar felsefe terimleriyle konuşulmaktadır; 1950'den sonra toplumbilim terimleri, 1960'tan sonra da ekonomi terimleri öne gelecektir. Nazım Hikmet'in çıkışından sonra edebiyat dergilerinde toplumun maddi değerleri önem kazanmış, özdekçi, toplumcu bir akım Resimli Ay' dan günümüze dek sürmüştür. Genel bir düşünce akımı niteliğindedir bu. Köktenci, Marksist yayın organlarının dışındaki edebiyat dergilerini de az ya da çok, gizli ya da açık, bilinçli ya da bilinçsiz, kavramaktadır. Son kırk yılda edebiyatımızı götürmüş olan hemen bütün edebiyat dergileri, kimi zaman silik, kimi zaman belirsizmiş gibi de olsa, genellikle, toplum değerlerini savunmuşlar, eşitlikten, özgürlükten yana olmuşlardır. Elli yıllık evre içinde çıkmış 300 dergiden 270 kadarının ilerici planda yer alması da bu gerçeğin en önemli kanıtıdır.


    Edebiyat dergilerinin hemen hepsinde hayatın değiştirilmesi isteği görülüyor. Özellikle Cumhuriyet'in Onuncu Yılı'ndan sonra çıkan yayın organları böyle. İnsan dergisinin ilk sayısında, 1938'de, şu cümleyi okuyoruz: "Bugün hakiki manada rönesans yapıyoruz. " Onuncu Yıl her türlü atılımın bir bilanço yılı olarak görülür. Bu dönemde bir güven ve büyük bir iyimserlik var dergilerde. 1940'tan sonra ise kötümser bir havaya girildiği, İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminde bu kötümserliğin büyüdüğü, 1950' den sonra bir inançsızlığa, bir nihilizme bitiştiği gözlemleniyor. Yine de dergilerin büyük çoğunluğu hümanisttirler; bir yerde hemen hepsinin toplumcu özlemler içinde oldukları söylenebilir. Köktenciler gibi doğrudan doğruya siyasaya, ideolojiye bağlı olmasalar bile, kurulu düzenin değişmesinden yanadırlar. İlginç bir gözlem de, 1960'tan sonra sağda beliren bazı genç yayın organlarının da böyle bir duygu içinde bulunmalarıdır. ilericilik ve sanatta yenilik bütün dergilerde yan yana, iç içe yürümektedir: Yücel, Varlık, Yaratış, Oluş, İnsan, Yeditepe, Yeni Ufuklar, Yaprak, Seçilmiş Hikaye/er, Dost, Yaprak, Yeni Dergi, Papirüs, Soyut, Yapraklar, Şiir Sanatı, Ataç, Mavi, Doğu ve Batı, Kaynak.


    1930'lara kadar süren bir Ergenekon duyarlığı içindeki ulusallık duygusu o günlerin dergilerinde henüz taptaze olan devrimierin savunusuyla iç içedir; bu konuda Derglih'ta başlayan Türkçülük akımı Anayurt gibi dergilerde sürüp gider; 1930' dan sonra Atsız Mecmua' da, Orhun' da ırkçı bir nitelik kazanarak tıkanır. Sağ edebiyat dergilerinin bu dönernde ırkçı ve rnukaddesatçı olmak üzere ikiye ayrıldığı görülüyor: Ağaç bir mistisizme, Kültür Haftası laik diyebileceğimiz bir spiritüalizme, Çınaraltı yeni edebiyatı yadsımaktan doğan şoven bir gelenekçiliğe kayar. 1950'nin hemen öncesinde ise gelenekçiler Şadırvan'da bir Halk edebiyatı sevgisiyle toplanmak isterler. 1950'den sonra yayın hayatına girmiş gelenekçi dergilerin, ideolojiden kaçan bir yanları vardır: Hisar, Çağrı gibi. Bunlar, sanatta geleneksel
    biçimlerin savunusuyla yetinirler daha çok. Bir süre sonra onu da bırakırlar.


    Edebiyat kavgasını yenilikçiler, yayın hayatındaki entelektüel kavgayı ilericiler kazanmışlardır. Dergilerde sağ ideolojik yönsemelerin yeniden başlaması için 1960'ları beklemek gerekecektir.Ancak bu dönemde, Hisar gibi, Çağrı gibi salt edebiyat dergilerini saymazsak, sağ kanat dergilerinin sanattan çok ideolojiyle, siyasayla uğraştıklarını söyleyeceğiz. Edebiyat ve ideolojiyi birleştirenler, daha çok her şeyi bir İslamiyet duygusunda ya da bilincinde kaynaştırmak isteyen Diriliş gibi bir iki dergi olacaktır. Hisar'ı Çınaraltı'nın, Diriliş'i Büyük Doğu'nun,Çağrı'yı Şadırvan'ın çocukları olarak nitelemek mümkün. Edebiyat adlı dergiyi de Diriliş'in küçük kardeşi olarak görüyorum. Kubbealtı ise yalnız tepkileriyle varoluşu ve gençlere dayanmayışı ile günümüzde ilginç bir biçimde beliriyor: Yirminci yüzyılda Napolyoncu bir klüp havası var onda.


    Soldaki köktenci kanat ise Resimli Ay'dan sonra Yürüyüş, Adımlar, Yurt ve Dünya, Ant, Yeryüzü, Beraber, Yaprak, Eylem gibi dergilerle gelişmiştir. Özellikle İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna doğru çıkmış dergilerde Türkiye' deki ağır siyasal haskılara karşın, bir bölük genç aydının düşünce atılımını, özgürlük isteğini, eksik de olsa, gözü pek bir tavırla bu düşünceyi bir sanat ağıntısına dönüştürme çabasını görüyoruz. Sanatçı gerçekçi olacaktır, ancak yapıtında onunla yetinmeyecektir; toplum planında
    düzeltici çalışmalar yapacaktır. Yürüyüş dergisi bu tavır içinde, sanatçıyı bir "ruh mühendisi" olarak görmektedir. Adımlar' da da hümanizmin toplumsal koşulları ele alınır; kültür ve sanat ağıntılarının toplumbilimsel, ekonomik koşullar içinde toplanmasına çalışılır; hümanizmin maddi ve tarihsel bir tabana dayanması gerektiği belirtilir. 1 960'tan sonra yayımlanan genç toplumcu dergiler bu konuyu sınıf sorununa daha çok bağlıyorlar; sadece gerçekçi değil, devrimci bir sanatın çevresinde dolanıyorlar. 1960'a kadar gizlice, geride kalan ideoloji yeniden ön plana geliyor: Yeni Gerçek, Halkın Dostları, Yeni Adımlar, Militan, Yarına Doğru.


    Dünyanın değiştirilmesi özlemi yanında kuşak kavgası, dil devrimi, halka yöneliş, batılılaşma ve uygarlık sorunları elli yılın dergilerinde ortak konular olarak görülüyor. 1940-1955 arasında birçok dergide 40 kuşağının kendine yer açmaya çalıştığına tanık oluyoruz: Yenilikler, Yazı, Kervan, Beş Sanat, Nokta, Yeni. 50 kuşağı ise kendi dergilerini yaratıyor: Şimdilik, Açık Oturum, Dönem, Değişim, A, Şairler Yaprağı, Pazar Postası, Varan, Çağıltı, Onüç, Evrim vb. 1960 kuşağının dergileri: Devinim, Alan, Yordam, Militan, Yarına Doğru vb. Anadolu' da yayımlanan dergiler de (Kıyı, Güney, Salkım, Özgürü, Su, Çıra vb.) aynı paraleldedirler.
  • "Neden Sağ kesim iktidar ve kazanıyor fazla söze gerek yok!
    Adnan Menderes'in İcraatları

    -Dönemin cumhurbaşkanının resimlerinin paraya basılması maddesi değiştirildi ve bütün paralara Atatürk’ün resimleri basılmaya başlandı.

    -Okullarda din dersi zorunlu hale getirildi (21 Ekim 1950)

    -Türkçe okunmaya başlanmış ezan, yeniden Arapça okunmaya başlandı.

    - 31 Ağustos 1951 yılında Atatürk'ü Koruma Kanunu çıkarıldı.

    -Menderes hükümeti, 1951 yılında Türkiye’nin Kore Savaşı’nda NATO kuvvetlerine Türk tugayı ile katılmasına karar verdi. Bu, aslında Türkiye’nin Soğuk Savaş’ta Batı Bloğu tarafında yer aldığını göstermek için yaptığı bir siyasi manevraydı. Bunun neticesinde, Türkiye 1952’de NATO’ya tam üye olarak kabul edildi.

    -Halkevleri kapatıldı ve köy enstitüleri öğretmen okullarına dönüştürüldü.

    -1950-1954 yıllarında Türkiye ekonomide kalkınma dönemine girdi. Bu dönemde serbest piyasa ekonomisine geçişe hız verildi.

    -Petrol Kanunu çıkarılarak yabancıların petrol aramasına ve çıkarmasına izin verildi. Yabancı sermayeyi teşvik yasası çıkarıldı.

    -Karayolu yapımına önem verildi. 1950'deki 1600 km'lik sert yol 10 yıl sonra 5400 km'ye çıkarıldı.

    -Tarımda makineleşme çalışmaları yoğunlaştırıldı. Marshall Planı’nın da katkısıyla ülkede yeni sanayi tesisleri kuruldu. 1954 yılında Türkiye Vakıflar Bankası kuruldu. Bu dönemde Türkiye’nin gayri safi milli hasılası, yılda ortalama %9 oranında büyüdü.

    -İsmet İnönü tarafından devletleştirme kapsamına alınan uçak ve uçak motoru fabrikaları, Eskişehir tank fabrikası ve Kırıkkale silah fabrikası Menderes döneminde NATO standartlarına uymadıkları gerekçesiyle kapatıldı.

    -Kırşehir, 1954 seçimlerinde CMP'ye oy verdiği için ilçe yapıldı. (Adnan Menderes, konuyla ilgili Mecliste ‘'Türkiye’nin hiçbir vilayetinde yüzde 3’ten fazla oy almayan bir partiye mensup milletvekilini iki seçimde de seçen Kırşehir’in, bir içtimai ve siyasi bünye itibariyle anormallik göstermekte olduğunu inkâr etmek mümkün değildir. Evet, biz açık konuşuruz’' şeklinde konuşmuş ve Osman Bölükbaşı da cevaben; “Vilayeti kaldırdınız, bizi de kaldırın da zulmünüz tam olsun.” demiştir.)

    -Yine 1954 seçimlerinde CHP'nin kazandığı Malatya ili 2'ye bölünmüş ve Adıyaman oluşturulmuştur.

    -Devlet radyosu özellikle 1955'ten itibaren hükümet lehine tekelleşmeye başladı.

    -Seçim yasası'nı değiştirerek seçimlerde partilerin ittifak yapmasını önleyecek maddeler eklendi. Böylece CHP ile öteki partilerin ittifak yapması engellendi.

    -Menderes 1957 seçimlerinden sonra İstanbul'da imar çalışmalarına ağırlık verdi. (Vatan Caddesi, Millet Caddesi vb.) Bu arada, en ileri teknolojilerin Türkiye'ye getirilmesi ve yeni nesillere öğretilmesi için Amerikan Ford vakfı'nın yardımıyla Ankara'da Orta Doğu Teknik Üniversitesi'ni, Trabzon'da da Karadeniz Teknik Üniversitesini kurdu.

    -1954-1958 yılları arasında 238 gazeteci iktidara karşı yazılar yazmak suçundan mahkûm edildi.

    -İsmet İnönü'ye 12 oturum meclisten men cezası verildi.

    -1960'da hem suçlama hem yargılama hakkında sahip Tahkikat Komisyonu kurularak meclis içinde ve dışında muhalefet faaliyetleri üzerinde çok sıkı bir denetim mekanizması oluşturuldu.

    Türkiye’de 1930’larda başlayıp 1945’te doruk noktasına ulaşan toprak reformu atılımıyla ilgili ilk ve en önemli saptama, konunun iktisadî değil, daha çok siyasî, sosyal ve ideolojik saiklerle ilgili olduğudur.37 Aslına bakılırsa sadece Türkiye’de değil, reformun gündeme geldiği birçok yerde de durum aşağı yukarı aynıdır.38 Bir de unutmamak gerekir ki, siyasal ve ideolojik düzeylerin iktisadî düzeyin önünde tutulması iki savaş arası dönemde birçok siyasal rejimin karakteristiğiydi. Yine de Türkiye’de iktisadi boyuta öncelik veren açıklamalar yapılagelmiştir. Toprak reformu tartışmaları bağlamında köylülerin toprak sahibi yapılmasının onların daha şevkle çalışacakları, dolayısıyla üretkenliğin artacağı, bunun da sanayi mallarına olan talebi arttırarak genel olarak ekonominin büyümesine yol açacağı gibi düşünceler ileri sürmek mümkündür ve öyle de olmuştur. Gerçi bu beklentilere karşın toprak reformuna sahne olmuş birçok ülkede emek hareketlerinin kısıtlanması ve köylülerin ilk elde kendi geçimlik ihtiyaçlarını pazarlara mal göndermenin önüne koyduğu da görülmüştür.39 Bütün bunlara benzer açıklamalara rağmen, dikkatle bakıldığında, bu tür argümanların Türkiye’de de konunun özüne ikincil kaldıkları görülür. Bunun bir nedeni bizzat dönemin elitlerinin bu konuda iktisadî hedeflerin daha az önemli olduğunu düşünmeleridir. Bir diğer neden ise bu elitlerin toprak reformunun büyük bir iktisadî gelişme getireceğine olan kuşkulu yaklaşımlarıdır.40 Dolayısıyla hem niyet hem de getirisi açısından iktisadî saikler toprak reformu düşüncesinde merkezî ve kritik bir önemi haiz değildir.

    Toprak reformu düşüncesinin altında yatan en önemli nedenlerin başında 1930’lardan itibaren Türkiye’de topraksız ve az topraklı köylü sayısının artması ve bu gelişmenin getireceği düşünülen siyasî ve toplumsal sorunlar gelir. Peki gerçekten o dönemde Türkiye’de bu kadar kaygıya yol açacak bir toprak meselesi var mıydı? Belki daha uygun ve bizim için burada daha anlamlı bir soru şudur: Türkiye tarımının nesnel koşulları bir yana, ülkeyi yönetenler böyle bir sorun olduğunu düşünüyorlar mıydı?

    Ülkemizde uzunca bir süredir topraksız ya da az topraklı büyük bir köylü kitlesi olmadığı iddia edilegelmiştir.41 Örneğin ÇTK’ya Adnan Menderes’in muhalefetinin gerekçelerinden birisi bu yöndedir.42 Benzer bir iddiaya örnek olması açısından tarihçi Haim Gerber’in ileri sürdükleri ilginçtir. Ona göre Türkiye’de 20. yüzyılda bile toprak düzeni hiç değişmeden 16. yüzyılın “eşitlikçi” yapısını korumuş, bu yüzden ülkede topraksız köylü sorunu olmamıştır.43 Ayrıca Gerber Türkiye’de toprak ağalığının ve yarı-feodal kurumların da etkili olmadığını, ortakçılık, yarıcılık gibi emek biçimlerinin de önemsenmeyecek düzeyde bulunduğunu iddia etmiştir.44 Türkiye’de köylü başkası için çalışacağına ekime açılmamış topraklar bulup bunları işletmeyi tercih etmektedir.45 Gerber kırsal Türkiye’nin bu özelliklerinin “kapitalist bir sistemde küçük üretimin ve geleneksel köy cemaatının kapitalist şehirlere karşı yok olmasını zorunlu gören iddiayla açıkça çelişmesine” güzel bir örnek olarak düşünür.46

    Maalesef dönemin tarımsal yapısını net olarak ortaya koyabilmek veri kıtlığı nedeniyle bir hayli güçtür. Veri kıtlığı sadece bu konuda değil, genel olarak ülkemizde iktisat tarihçilerinin elini kolunu bağlayan bir faktör. Toprak reformunun olası nedenlerini ve ulaşmak istediği hedefler açısından potansiyel etkilerini anlayabilmek için, örneğin, Türkiye’de o dönemdeki toprak dağılımının biçimini, bir başka deyişle, kırsal nüfusun ne kadarının topraksız olduğunu tespit edebilmek gerekir. Ayrıca çekim hayvanlarının ne şekilde dağıldığını bilmek de en az toprak dağılımı kadar önemlidir. Maalesef elimizde bu konularda somut veriler yoktur. Dönemin iktisat tarihçilerinden Barkan olsun, günümüz tarihçileri olsun, bu konularda güvenilir veri olmadığından şikayet etmişlerdir.47

    Güvenilir istatistiki bilgilerin yokluğunda dönemin yönetici sınıfının Türkiye tarımı ve köylülüğü hakkında ne düşündüğü son derece önem kazanmaktadır. Çünkü muhtemelen onların elinde de konuya ilişkin gerçek veriler yoktu, ancak yine de belirli öngörüler, gözlemler ve sayılar mevcuttu, ki bunlar üzerinden projeler geliştirdiklerini biliyoruz. Dolayısıyla onların tahayyül ettikleri somut durumu bilmemiz, bu durum üzerinden geliştirdiklerini iddia ettikleri projelerini de anlamamızı sağlayacaktır. Hattâ, daha da ileri giderek belki şu da söylenebilir: Onların ne tür veri ve saiklerle ilerledikleri, toprak reformunu ve ÇTK’yı anlamamız için gerçek somut verilerden bizim için bu noktada daha önemlidir. O nedenle bu konunun üzerinde tartıştığımız dönemde nasıl algılandığını bilmemiz son derece önemlidir.

    Yönetici sınıfın büyük bir bölümü için Türkiye’de büyük bir topraksız ve az topraklı köylü kitlesi mevcuttu ve onlara göre bu gerçek önemli bir sorun teşkil etmekteydi. Çarpıcı bir örnek olması açısından İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın 1934 Haziran’ında söyledikleri ilginçtir:

    “Bugün memleketin beş milyon nüfusu başkalarının toprağında çalışmaktadır. Bu suretle toprakla uğraşanlar ancak kara ekmek yiyebilecek haldedirler. Türk köylüsü Türk’ün efendisidir demek âdeta süsten ibaret kalıyor. Bazı vilayetlerin yarısından fazlasında köylü başkalarının elinde olan topraklarda çalışmaktadır... Memleketin içinde başkalarının toprağında çalışan binlerce halk vardır. Bunları topraklandırmak Türk’ün ve toprağın efendisi yapmak bizim en birinci borcumuzdur.”48

    Benzer bir yaklaşım 1937 ilkbaharında Anayasa değişiklikleri bağlamında da vurgulanır:

    “On sekiz milyon Türkün on beş milyonu çiftçidir. Bu on beş milyonun birçoğu kendi toprağında çalışmaz. Çiftçiyi, Türk çiftçisini, toprak sahibi yapmak demek, Türk çiftçisini yani Türkün ekseriyeti aimesini kendi ekonomik mukadderatına sahib kılarak bu memleket için hayırlı ve aktif bir eleman yapmak demektir.”49

    Bu ve buna benzer sayısız beyanatlardan anlaşılıyor ki Türkiye yönetici sınıfı bir toprak sorunu olduğunu düşünmekteydi. 1920’-30’lardaki çeşitli yayınlarda da benzer yönde bulgular mevcuttu. 1933’te Türkiye tarımı hakkında bir kitap yazan Sovyet araştırmacı P.M. Zhukovsky 1920’ler sonunda ailelerin yüzde 5’inin toprakların yüzde 65’ine sahip olduğunu yazıyordu.50 İsmail Hüsrev Tökin 1934’te “yakın bir atide büyük toprak mülkiyetinin fevkalâde ittisa ve geniş bir mülkiyetsizler kitlesinin eskilere inzımam edeceğini” belirtiyordu.51 Barkan 1946’da ülkede bir toprak meselesinin olmadığı düşüncesinin büyük bir yanılsama olduğunu söylüyordu.52 1950 başlarında, yani bir miktar toprağın dağıtılmasının ardından bile, köylü ailelerin yüzde 37.9’u toplam işlenen toprakların yüzde 81.4’ünü elinde tutuyordu. Toplam çiftçi ailelerin binde 8’ini oluşturan 700 dekardan büyük arazi mülkü olanlar işlenebilir toprakların yüzde 19.6’sına sahip idiler.53 Yakın dönemde yapılan çalışmalar da bu gerçeğe parmak basmaktadırlar. Örneğin Yahya Tezel’in hesabına göre, 1950 başlarında Türkiye’de köylülerin en az yüzde 20’si topraksızdı.54 Batı Anadolu’da yüzde 21, Akdeniz bölgesinde ise yüzde 33 civarında topraksız köylü mevcuttu. Akdeniz bölgesindeki ortakçıların yüzde 20 olduğu düşünüldüğünde bu önemli tarım bölgesinde köylü nüfusun yaklaşık yüzde 55’i topraksız ya da az topraklı kategorisine giriyordu.55 Bütün bu bilgiler Türkiye’de ciddi bir topraksız ve az topraklı köylü olduğunu telkin etmesine rağmen, biz burada nesnel koşulların bu yönde olduğunda ısrarlı olmayacağız. Çünkü bizim için burada önemli olan, bütün bu bulgular yanlış ya da abartılı dahi olsa, ki mümkündür, en azından yönetici sınıfın kafasında memlekette önemli bir topraksızlık meselesi olduğudur.

    Peki, topraksızlık neden büyük bir sorun olarak algılanıyordu? Yukarıda da belirtildiği üzere topraksızlık ekonomik rasyonellerden çok siyasî ve içtimaî bir sorun olarak görülüyordu. Öncelikle, Türk siyasal eliti için topraksız köylü demek potansiyel bir huzursuzluk kaynağı demekti. Bunda da oldukça haklı olduklarını düşünmek gerekir. Özellikle Birinci Dünya Savaşından sonra birçok yerde, örneğin Doğu Avrupa’da, topraksız köylüler büyük toprakları fiilen işgal etmişler; bu ülkeler, biraz da mecburiyetten, toprak reformları yapmak zorunda kalmışlardı.56 Aslına bakılırsa, Barkan’ın da işaret ettiği gibi, 20. yüzyılda ciddi ihtilâlci başkaldırılar sanayi toplumlarından çok, büyük toprak huzursuzlukları yaşayan memleketlerde tezahür et(miş)ti.57 Rusya’da 1917 Bolşevik Devrimi’nde toprağa susamış köylülerin rolü hâlâ taze bir anı olarak herkesin zihinlerindeydi.58 Dolayısıyla topraksız köylüler sosyal devrimlerin itici gücü olabiliyorlardı. Bu düşünce ve korku hiç kuşkusuz Türk yönetici elitinin de hafızasında önemli bir yer işgal ediyordu. “Yurtta içtimaî sulh ve sukûn” için topraksız ve az topraklı köylülere toprak dağıtmanın ne denli önemli olduğunun sürekli altı çiziliyordu.59

    II. İdeolojik Formasyonun Etkisi
    Topraksız köylülerin neden büyük bir sorun olarak algılandığı ve bir toprak reformunun bu bağlamda ne anlama geldiğini tam olarak yerli yerine oturtabilmemiz için Türkiye’de yönetici sınıfın 1930’lu yıllardaki ideolojik formasyonunu, ve bunun biçimlendirdiği düşünsel dünyayı anlayabilmemiz son derece önemli. Türkiye’de incelediğimiz dönemde aşağıdan bir köylü hareketi olmadığı için böyle bir gereksinim çok daha hayatî oluyor. Bunu yapabilmek için de köycülük ideolojisini bilmekte büyük fayda var.60 Cumhuriyet dönemi tarihçilerimiz, çok azı dışında, bu önemli ideolojiye eğilmemişlerdir.61 Genellikle Tek Parti dönemi söz konusu olduğu zaman sanayileşme herkesin tereddütsüz kabul ettiği bir olgu olarak algılanır.62 Tek Parti dönemi ideolojisi olan Kemalizm bir “modernleşme” hareketidir ve böyle olunca da sanayileşmenin bu genel hedefin en önemli bileşeni olduğu düşünülür. Oysa 1930’lu yıllarda yaşanılanlar ve döneminin elitlerinin düşünsel dünyası bu yaklaşıma da kuşkuyla bakmamızı gerektiriyor. İktisat Vekili Celal Bayar 1936 Mart’ında “Türkiye bir tarım ülkesi mi yoksa bir sanayi ülkesi mi olsun” gibi bir konuda birçok kişinin, ve bu arada devlet ileri gelenlerinin, tereddütleri olduğunu vurguluyordu.63 Bir yanda köycü ideolojinin savunucularından Nusret Kemal Köymen gibi devletin köycü politikalara daha fazla önem vermesi gerektiğini, öte yanda kontrollü bir devletçiliği savunanlar hükümetin devletçiliğe ve sanayileşmeye yeterli ilgi ve önemi göstermediğini yazıyorlardı.64 Yani ortada ne oturmuş, istikrârlı devlet politikaları mevcuttu ne de aydınlar arasında ülkenin bu çok önemli konusu etrafında bir uzlaşma vardı. Ortalığa bir belirsizlik ve eklektisizmin hakim olduğu söylenebilir daha çok.

    Bu belirsiz ve eklektik tutumu daha 1920’li yıllardan itibaren gözlemleyebilmemiz mümkündür. İlginç bir şekilde Cumhuriyet hükümetlerinin ilk on dördünün programında sanayileşme üzerine kayda değer bir şeyler bulmak mümkün değildir.65 Sanayileşme karşıtı tutum açısından CHP genel sekreteri olan Esendal’ın 1946 yılı gibi geç bir dönemde bile “sanayiin ve sanayi medeniyetinin düşmanı” biri olarak tanınması anlamlıdır.66 Benzer şekilde Reşit Galip gibi 1920-30’larda CHP içinde ve hükümette çok önemli görevlerde bulunmuş bir kişi “köycülüğü” ile meşhurdu.67 Hal böyle iken Tek Parti döneminde sanayileşmeci bir perspektifin başatlığını sorgusuz sualsiz kabul etmek biraz zor görünüyor.68

    Aslında belki de başat olan köycülük ideolojisinin beslediği bir muhafazakârlıktı Türkiye’de. Özellikle 1932 sonrasında birçok kitap ve dergide köycü perspektifler görmek mümkündür.69 Elbette herkes kendisini köycü diye nitelendirmiyordu, ama nitelemeyenlerin önemli bir bölümünün birçok konuda köycülere yakın düşündüğünü biliyoruz. CHP önde gelenlerinin hepsi kelimenin tam anlamıyla köycü olmasalar da onların muhafazakâr dünya tahayyülleri köycü ideolojiyle büyük ölçüde beslenmiş ve iç içe geçmişti. Bu gerçeği dönemin ileri gelenlerinin yazılarında, örneğin, CHP elitlerinin çıkardıkları Ülkü dergisinde gözlemlemek mümkündür.70

    Köycü ideolojinin en karakteristik ögesi şehirlere, şehirleşmeye karşı oluşuydu. Şehirler ve şehir medeniyeti her türlü sorunun ana nedeniydi.71 Örneğin 1930’ların Büyük Buhran’ı şehirlerde başgöstermiş, ama faturasını köylülere kesmişti.72 Şehirler kozmopolitizmi, işçi isyanlarını, işsizliği, grevleri, köksüzlüğü ve buna benzer olumsuz nitelikleri simgelemekteydi köycüler için.73 Üstüne üstlük şehir medeniyeti köylerin sömürüsü üzerine yükseliyordu. Bir başka deyişle köylerin bugünkü geri kalmışlığının altında yatan neden şehirlerin ve şehirlilerin, özellikle de şehirli aydınların, eseriydi.74

    Köycüler sanayileşmeye de kuşkuyla bakıyorlardı. Sanayileşmenin getirdiği toplumsal sorunlardan ve sınıflardan korkmuş, özellikle ülkede işçi sınıfının gelişiminin önlenmesini vurgulamışlardı. İşçi sınıfı, köylülerin tersine, dinamik ve enternasyonalist olması75 nedeniyle toplumsal isyanlara ve devrimlere daha meyyal bir sınıftı ve bu nitelikleriyle dönemin milliyetçi düşüncesinin de en az alıcısı gibi gözükmekteydi.76 Köylüler ise küçük mülkiyet demekti. Amerikan ve Sovyet tipi büyük üretim ise işçi sınıfı ve her türlü toplumsal sorunla eşanlamlıydı. Gerçi birçokları sanayi olmasın demiyordu ama sanayileşme yaşanmadan sanayi kurulmalıydı.77 Böyle bir sanayi “köycü” bir sanayi olmalı, devlet tarafından ve şehirlerin dışında kurulmalıydı. Bütün bunlardan çıkardıkları en önemli pratik sonuç ise köylülerin şehirlere göçmesinin önünün alınması, onların köylerine bağlanmasının gerekliliğiydi.78

    Toprak reformu düşüncesinin arkasında köycü ideolojinin bu aslî iki ögesini, yani sehirleşme ve proleterleşmeye şüpheyle bakmayı, açık seçik görmek mümkündür. Köylüye toprak dağıtma düşüncesinin arkasında yatan topraksızlaşan köylülerin şehirlere göçmesinden ve proleterleşmesinden korkulmasıydı.79 Şehirleri Avrupa ve Amerika’daki gibi devasa siyasî ve toplumsal sorunların merkezî haline gelmemiş, sınıfsal farklılaşmaların olabildiğince artmamış olduğu bir Türkiye özleniyordu. Köylülere toprak dağıtılması şehirleşmeye ve proleterleşmeye, yani Batılı tipte bir sanayileşmeye karşı bir sigorta işlevi görebilecekti.

    Proleterleşme korkusuyla bağlantılı bir diğer amaç da ortakçılık, yarıcılık gibi emek formlarının ortadan kaldırılmasıydı. Bu amaç çiftçilere toprak dağıtılmasının da en önde gelen gerekçelerinden birisi olarak gösterilmiştir. İsmail Hüsrev Tökin gibi bu konuya oldukça kafa yormuş, ancak köycülüğe ilgisi olmayan birisi için ortakçılık gerici bir üretim ilişkisiydi çünkü ortakçılık ucuz emek demekti, ucuz emek ise teknolojik gerilik. Çiftçiler tarımda makineleşmeye yatırım yapacaklarına bol ve ucuz olan ortakçılık müessesini kullanmayı tercih ediyorlardı.80 İkincisi ortakçılık üreticilerin haketmedikleri düzeyde sömürülmesini beraberinde getiriyordu.81 CHP önde gelenleri de bunlara benzer şeyler söylüyorlardı ortakçılık konusunda.82 Ama onlar için konunun can alıcı noktası ortakçılığın proleterliğe benzemesiydi. Ortakçılığın evrileceği biçim giderek kırlarda işçi sınıfı benzeri topraksız ve salt emeğiyle geçinen insanların oluşmasını gündeme getirebilecekti ki bu gelişim sakınılması gereken bir gerçeklikti. Köycülüğün genel özelliklerinden birisi olan proleterleşmeye karşı önlem almak ile ilgiliydi daha çok, onların ortakçılık konusundaki kaygıları.

    Proleterleşme korkusuyla doğrudan bağlantılı bir diğer korku da komünizmdi elbette. Toprak reformu proleterleşmenin altyapısını önleyeceği oranda komünist düşüncenin de gelişiminin önünü alacaktı. Bir toprak reformuyla küçük ve orta büyüklükte mülk sahibi bir köylü sınıfı yaratmak muhafazakâr bir mülkiyet tutkunluğuyla hem proleterleşmeye hem de komünizme karşı bir panzehir olarak düşünülüyordu.83 Bu noktada toprak reformu düşüncesiyle köycü ideolojinin bir diğer ögesinin örtüştüğünü görürüz. Köycülere göre köylülerin en önemli meziyetlerinden birisi muhafazakâr olmalarıydı. “Köylerin muhafazakârlığı içtimaî salgınlara, yanlış yapılan büyük ölçüde işlerin felaketli neticelere varmasına karşı en büyük sigortayı teşkil etmektedir.”84 Bir yazarımızın “‘Türk inkılâbı’na içsel olan muhafazakâr damardır” tespiti doğruysa, köycülere göre bu damarın kanı köylülerden geliyordu.85

    Proleterleşme ve komünizme karşı köycülükten esinlenen bu tür bir yaklaşımı CHP önde gelenlerinin çeşitli konuşma ve yazılarında, örneğin Genel Sekreter Recep Peker’de görmek mümkündür.86 Eski araştırmacı ve siyasetçi M. Goloğlu’nun Mecliste Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu tartışmalarında “konuyu gerçek yörüngesine oturtan” kişi olarak nitelediği Peker bu konuda şöyle diyordu:87

    “Çiftçi yeter toprağa sahip edilmezse ... savaş sonunda azgın seller gibi her yana akacak olan ideolojilerin nereden geldiği belli olmayan zehirli etkileri, toplumu, ulusal yapıyı içinden kaynatır ve toplum hayatını kökünden rahatsız eder. Eğer.. Çiftçi ve Toprak işi.. düzenlenirse toplumu hiç bir rüzgâr sarsamaz.”88

    Bu yaklaşımın toprak reformu bağlamında müspet bir nitelik olarak algılanması konunun yakın zamana kadar savunulagelmesinden bellidir. 1960’lar ve sonrasında yoğun olarak toprak reformu üzerine çalışmış Reşat Aktan “İktisadî hürriyetine sahip çiftçilerden müteşekkil topluluklar zararlı ve tehlikeli ideolojilere mukavim, köklü ve istikrârlı bir toplum yaratacaktır. Bu bakımdan toprak reformu komünizm tehlikesine karşı en müessir bir önleyici tedbir mahiyetine haizdir” demektedir.89 Benzer şekilde 1980 askerî darbesi sonrası bu konuda bir kitap hazırlayan dönemin Danışma Meclisi üyelerinden M. Pamak toprak dağılımındaki adaletsizliklerin “Kötü niyetli, yabancı ideoloji uşağı Marxist Komünistlerin istismar edeceği bol miktarda malzeme” sağlayacağını; böyle bir toplumun “her türlü sosyal ve siyasî patlamalara hazır” olacağını vurgulamaktadır.90 Toprak reformunun proleterleşmeye ve komünizme karşı bir panzehir olarak görülmesi bu konunun genel olarak sol ya da radikal politikalarla ilişkilendirilmesinin geçersizliğini de göstermektedir. Bu konuda Tek Parti elitlerinin kaygılarına paralellik arzetmesi açısından 1945 sonrası Amerikan hükümet politikaları ilginç bir örnektir. Amerikalı uzmanlarca Soğuk Savaş yıllarında “Üçüncü Dünya” daki gerilla hareketlerine ve sosyalist cereyanlara karşı toprak reformu en etkili önlem olarak önerilmiştir.91 Ancak hal ve niyet böyle olmasına rağmen, Amerika’da da, Türkiye’de de, toprak reformu savunanlar sık sık komünistlikle suçlanabilmişlerdir.92

    III. Toprak Reformu ve Kitlelerin Kazanılması Sorunu
    Toprak reformuyla hedeflenen bir diğer önemli amaç ise kitlelerin daha fazla rejime kazanılmasıydı. Hiçbir inkılâp kitleleri kendisine kazanmadan ayakta kalamazdı ve Türkiye’de kitleler demek köylüler demekti. Bu noktada da köycü ideolojinin etkisi hissediliyordu. Köycüler Türk milletinin en güzel karakterlerinin özünün köylerde olduğunu düşünüyorlardı.93 Ancak zaman içinde köylerin geri kalması ve diğer etkenler nedeniyle köylüler bugün yeterli ilgiyi göstermiyorlardı milliyetçi ideolojiye. Hattâ Türkiye’de öyle köyler vardı ki aslen Türk olmalarına rağmen Türkçe’yi bile zaman içinde unutmuşlardı.94 Bu yüzden köycülere düşen en önemli görevlerden birisi de köylüleri aslına döndürmek, yani köylüyü milliyetçi ideolojiye, bir başka deyişle dönemin siyasal rejimine kazandırmaktı. Gerçi bunun kolay bir iş olmadığı da biliniyordu çünkü Şevket Süreyya’nın deyimiyle “bütün inkılaplarda, yeni rejimin değişiklik emirlerine en geç ve en güç boyun eğen köydü.”95 Bir toprak reformuyla köylülere toprak vermek yoksul ve orta köylülüğün kaderini Kemalist rejimin kaderine bağlayabilecekti.96 Üstelik 1930 Serbest Fırka deneyinin de gösterdiği gibi Kemalist rejimin kitle desteğine ihtiyacı vardı. Köycülük ideolojisinin 1930’lar ortalarından itibaren gelişmesiyle toprak reformu düşüncesinin yaygınlaşması kuşkusuz kitleleri rejime kazanma atılımlarının çeşitli yönlerinden birisiydi.

    Kitlelerin rejime kazanılması 1930’lar ve sonrasında hiçbir yerde ülkenin Doğu ve Güneydoğu’sunda olduğu kadar hayatî bir önem arzetmiyordu. Rejimin önde gelenlerinin kafasında toprak reformunun en büyük getirilerinden birisi kendilerini Kürt olarak gören önemlice bir nüfusun rejime kazanılmasıydı. Aslına bakılırsa toprak reformu düşüncesi 1930’lar başlarında büyük bir ihtimalle bu meselenin çözümü bağlamında gündeme geldi.97 Genel kanı bir toprak reformuyla Kürt meselesine kalıcı bir çözüm sağlamaktı. Toprak refomuyla Kürt meselesi arasındaki ilişkiyi en esaslı ve yetkin bir şekilde dönemin özgün dergisi Kadro’da bulmak mümkündür.98 Kadro’nun genel ideolojisi değilse bile bu konuda dile getirdiği görüşler rejimin önde gelenleri tarafından da paylaşılıyordu.99

    Tek Parti dönemi hükümetlerinin “en çetin, fakat hiç de verimli bir sonuç alınamayan davası” kabul edilen “Doğu illeri” sorunu100 millî/etnik değil, sınıfsal bir sorun olarak algılanıyordu. Kaynağı da feodal ilişkilerdeydi.101 Toprak reformu ile Kürt derebeylerinden toprağın alınıp köylülere verilmesi o bölgedeki feodal ilişkileri çözecek; “Kürtçülük” gibi akımların böylece iktisadî ve sosyal altyapısı kurutulmuş olacaktı.

    Bu beklenti toprak reformunun altında yatan en kritik meselelerden birisi olmasına rağmen ülkemizde maalesef hak ettiği bir şekilde tartışılmamıştır. Bunun nedenlerinden birisi Kürtlerle ilgili konuların en azından yakın zamana kadar bir tabu haline getirilmiş olması, bir diğeri ise toprak reformuna yönelik çalışmaların çoğunun konunun bu tür veçhelerinden çok iktisadî boyutuna gereğinden fazla ağırlık atfetmeleridir.

    Oysa toprak reformu projesinde bu konu önemli bir yer tutar. Türkiye’de ne zaman “Doğu ve Güneydoğu” için bir şeyler yapılmak istense toprak reformu konusu gündeme gelmiştir. Bu durum ilginç bir şekilde 1937’de de, 1997’de de geçerli bir yaklaşım olabilmiştir.102 Toprak reformu meselesi 1997 Ağustos’unda dahi Türkiye’de tartışma gündemine gelmiş, Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit gibi önde gelen siyasetçi ve devlet adamları “olağanüstü bölgenin” sorunlarının toprak reformuyla çözülebileceğini iddia etmişlerdir.103

    Gerek Kadro gerekse de CHP önde gelenlerinin konuyu ortaya koyuşları Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerdeki sorunların temelinde oradaki feodal ilişkilerin yattığı yönündeydi. Kadro’nun toprak meseleleriyle ilgili yazılarını yazan İsmail H. Tökin konuyu 1933 yılında net bir şekilde şöyle koymaktaydı:

    “Şark vilayetlerinde derebeyliğin kül halinde tasfiyesi ve toprağın bilâ bedel köylüye tevzii, milli bütünlüğün temini bakımından bilhassa zaruridir. Orada bilhassa kürtçe konuşan sahalarda için için kaynayan gayri milli hareketlerin, irticaî cereyanların gıda aldığı içtimaî zümreler, köylüsü ile beraber geniş topraklara tesahüp etmiş beylerdir. Toprağın köylüye doğrudan doğruya tevzii demek, Bey ismini taşıyan irtica kaynağı bir sınıfın ve bu sınıfla beraber kürt meselesinin kökünden tasfiyesi demektir.”104

    Benzer bir şekilde Şevket Süreyya toprak meselesiyle Kürt meselesi arasında doğrudan bir ilişki görüyordu:

    “Şarkın diğer bir temel davası olan Kürtleşmek, Türkleşmek mücadeleleri de gene öylece sürdü, gitti. Nerede küçük toprak mülkiyeti beliriyorsa, orada halk sırtını hükümete dayamak istiyor ve orada, idare mektep ve dolayısıyle Türkçe yerleşiyordu. Nerede Ağa ve Şeyh galip gelirse, orada köy ve toprak Ağanın kontrolüne geçiyor, oradan mektep ve idare çıkarılarak, beyin hükmü geçiyor ve Kürtçe, halkın dili oluyordu.”105

    Toprak reformunun gerçekten bu meseleyi çözüp çözemeyeceği, ya da eğer başlı başına bir reform yapılabilseydi bölgedeki sorunların ne kadarının çözülebileceği oldukça tartışmalı bir konudur. Bizi burada ilgilendiren hem devlet politikalarının hem de Kadrocuların toprak reformu ile bu sorunu birbiriyle çok âlâkalı görmeleridir. Toprak reformunun bu boyutu, ne yazık ki şimdiye kadar, üzerinde yeterince durulmamış bir konudur.

    GENEL BİR DEĞERLENDİRME DENEMESİ
    Bu yazıda Tek Parti döneminin toprak reformu atılımlarının hangi siyasî ve ideolojik saiklerle gündeme geldiği ve yürütüldüğüne, bir başka deyişle, konunun düşünsel arka planına, merkezî bir yer verildi. Çünkü Türkiye’de toprak reformu söz konusu olduğunda dikkatler böylesi bir arka plandan çok ÇTK ve kanunun önerildiği 1945 yılındaki siyasal gelişmelere odaklanmıştır. Biz ise, öncelikle dönemin düşünsel dünyasını, yani köycülükten büyük ölçüde esinlenmiş bir muhafazakârlığı, anlamak gerektiğini vurguladık. Çünkü Türkiye’de toprak reformu düşüncesi 1930’lar ortalarından itibaren gündeme geldi, İkinci Dünya Savaşı sırasında sadece rafa kaldırıldi106 ve savaş bittiğinde yeniden ortaya atılıp, Meclis’in önüne kanunlaşması için getirildi. Dolayısıyla 1945 yılındaki politik manevralardan bir ölçüde yalıtarak konuya bakabilmek gerekiyor.

    Ülkemizde toprak reformunun amaçları radikal değil, muhafazakârdı. Köylülerin köylerinde tutulması, mülkiyet duyguları beslenmiş bir kitlenin rejime kazandırılması, toprak dağıtılarak her türlü potansiyel sol ve radikal hareketin önünün alınması, devlet erkânının kentleşmemiş ve farklılaşmamış bir toplumsal doku içinde ayrıcalıklarının kolayca sürdürülmesi gibi kaygılar Türkiye’de hep ön planda tutuldu.

    Türkiye yönetici elitinin bu konumlanışına en güzel örneği “Çiftçi Ocakları”yla ilgili maddede görmek mümkündü. Ocakların ayrıntıları yukarıda verildiğinden burada sadece şunu not etmek gerekir ki, bu kurumsallaşmayla hedeflenen toplumsal mobiliteyi dondurma ya da sınırlama, gelecekteki olası bir kentlere göç dalgasının önünün alınması gibi gayelerdi. Nitekim Adnan Menderes’in o günlerde yaptığı eleştiriler bu nokta üzerinde haklı olarak durur. Ona göre “köylüyü belli arazi birimlerine tesbit etmek, toplumsal hareketini sınırlamak, gerici bir istekti.”107 Ocaklar Türkiye tarımında muhafazakâr, durgun ve köycü bir toplumsal doku yaratmanın manivelaları olacaklardı. Bütün bu amaçlar göz önüne alındığında “Çiftçi Ocaklarının” yukarıda tartıştığımız köycü ideolojinin en temel özelliklerini yansıttığı aşikârdır. “Çiftçi Ocakları” son anda tasarıdan çıkarılmış bile olsa, Tek Parti rejiminin önde gelenlerinin zihniyet dünyasını ve toprak reformu bağlamındaki niyetlerini anlamak için hiç kuşkusuz önemlidir.

    Toprak reformu düşüncesinin radikal değil, muhafazakâr nitelikli bir altyapısı olması bağlamında iki Dünya Savaşı arası dönemdeki diğer muhafazakâr köycü hareketlerle benzeşmesine de bu nedenle şaşmamak gerekir. Bu açıdan Nazi Almanya’sının muhafazakâr içerikli tarım politikası iyi bir örnektir. Nitekim Türkiye’de geçmişte ve bugün Nazilerin köylülüğe yönelik söylemleri ve pratikleriyle ülkemizdekiler arasında ciddi paralellikler olduğu vurgulanmıştır.108 1933 Eylül’ünde Nazi Almanya’sında gündeme gelen Erbhof adlı kanunla “Çiftçi Ocakları” arasında son derece büyük benzerlikler bulmak mümkündür. Bu kanuna göre çiftliklerin belirli büyükler içinde olması ve toprağın bölünememesi esas alınıyordu. Erbhof olacak topraklar alınıp, satılamayacak, ipotek edilemeyecekti. Amaç toprağın bölünememesiydi ve bu niyetle miras konularında ailedeki en büyük erkek çocuğa imtiyaz tanıyan hukuki bir düzenleme de yapıldı.109 Böylelikle en azından köylülüğün bir bölümüne sürekli ve yeterli bir zenginlik sağlamak amaçlanıyordu.110 Görüldüğü gibi “Çiftçi Ocakları” ile Erbhof topraklar arasında Menderes ve Berkes’in “Çiftçi Ocaklarının” Nazi Almanya’sından kopya edildiği şeklindeki eleştirilerini haklı çıkaracak ölçüde benzerlikler vardı.111 Kopya edilip edilmemesinden daha da ilginci, bizce iki ülke arasında köycü ideolojilerin çeşitli benzer noktalarının bulunmasıydı.112 Bunu söylemek arada önemli farklar olduğunu göz ardı etmek değildir. Örneğin, Almanya’da köycülük temel olarak Blut und Boden denilen ırkçı bir ideolojiyle ilişkilendirilmişti ki, bazı örnekler bulunmakla beraber,113 Türkiye örneğinde ırkçılık, köycülük düşüncesinde temel bir önemi haiz değildi. Ancak benzerlikler de oldukça fazlaydı. Naziler de, en azından söylemsel düzeyde, köylülüğe son derece önemli bir yer verdiler.114 Köylülük, örneğin Hitler’in tabiriyle, “başımızı ağrıtan toplumsal hastalıklara karşı en iyi sigortayı” sağlıyordu.115 Benzer şekilde, Nazi resmî belgelerinde köylüler “Alman devletinin köşetaşları,” ve Alman halkının en sağlıklı fiziksel ve ruhanî özelliklerinin en kuvvetli taşıyıcıları olarak karakterize ediliyordu.116 Köycülükleri anti-şehir ve anti-sanayi bir söylem ihtiva ediyordu. Nazilere göre çiftçilerin en büyük iki düşmanı Amerikan tarzı büyük işletmeleri gözeten liberal kapitalizm ile Rusya’nın köylünün geçimlik ekonomisini yıkan Marksist Bolşevizmiydi.117

    Bugünden bakıldığında başka amaçlar için savunulabilecek Tek Parti dönemi toprak dağıtma atılımlarının solculuk, ilericilik ya da radikallik adına sahiplenilmesi biraz ironiktir. ÇTK’nın radikalliği son anda eklenen ve ortakçı ve tarım işçilerine dağıtılmak üzere büyük toprak sahiplerinin topraklarına el konulabilmesinin önünü açan 17. maddeye dayanır. Oysa biliyoruz ki yukarıda da alıntılandığı üzere rejimin önde gelenleri ne zaman toprak dağıtacaklarını söyleseler, bunu yaparken özel kişilerin mağdur olmayacaklarını eklemeyi unutmazlardı.118 Amaçları muhtemelen devlet toprakları gibi “kamusal” arazilerin dağıtımıyla sınırlıydı. Son anda 17. maddenin ilave edilmesi aslında o günün politik manevralarıyla ilgiliydi, yoksa reformun 1930’lar ortasından itibaren geliştirilen özgün düşüncesinde radikalizm yoktu. Nitekim bunun içindir ki kanun tasarısı ilk sunulduğunda “Çiftçiye Toprak Dağıtılması ve Çiftçi Ocakları Kurulması” adını taşıyordu. Yinelemek gerekirse, orijinal tasarı “Çiftçi Ocaklı” tasarıydı. Yani bu noktada ilk vurgulanması gereken aslında “Çiftçi Ocakları”nda somutlanan muhafazakâr kaygıların 1930’lardan 1945’e toprak reformu düşüncesinin özünü belirlediği, 1945 meydana gelen konjonktürel gelişmelerin konuyu gerçek yörüngesinden biraz saptırdığıdır. Örneğin Barkan gibi toprak dağıtımını hararetle savunan bir iktisatçı “Ocakların” tasarıdan çıkmasının ardından konunun bütün önemini ve özgünlüğünü yitirdiğini, ÇTK’nın “hakiki ve tam bir toprak kanunu olmak vasıflarını büsbütün kaybettiğini” düşünüyordu.119 Barkan gibiler için toprak reformunun öncelikli hedefleri devletin güçlendirilmesiydi. Barkan “Çiftçi Ocakları” sisteminin kendisinin hep idealize ettiği Osmanlı mirî toprak düzeninde bulunduğunu, bu sistem içinde “kendi vasıtalarıyla kendi tarlası üzerinde çalışan müstakil köylü işletmesi(nin) imparatorluk için çok verimli bir vergi mevzuu” olduğunu ileri sürüyordu.120 “Her tarafta hazır ve nazır ve her şeye kadir bir devlet”121 hem toprak reformunu ve onun gereksineceği her türlü hukuki ve iktisadî mevzuatı gerçekleştirecek, hem de bu toprak reformunundan içtimaî ve siyasî yarar sağlayacaktı.

    1945 sonrası Türkiye’deki ve dünyadaki gelişmeler Tek Parti önde gelenlerinin tahayyül ettikleri dünyadan farklılaşınca ÇTK’nın gelişimi de değişik bir biçim aldı. Bunun nedeni en azından 1940’lar ortalarına kadar Türk yönetici elitinin statik bir Türkiye beklentisi içinde olmasıydı. Şehirleşmenin Batı’daki gibi bir biçim almadığı, toplumsal sınıfların farklılaşmadığı, sanayinin devlet kontrollü geliştiği, ama sanayileşmenin getirdiği tarihî farklılaşma ve sorunlarından uzak, tarımda Amerikan tarzı kapitalist işletmelerden çok, küçük ve orta mülklerin yaygın olduğu, ve nihayet elitist devlet yönetimi geleneğinin böyle bir ortamda sürdürülebildiği bir Türkiye düşleniyordu. Oysa hem Türkiye hem de dünya farklı gelişmerin gündeme girdiği bir hal almıştı. Artık Türkiye’yi Tek Parti rejimiyle yönetmek hem içsel hem dışsal nedenlerle giderek zorlaşıyordu. Hükümetin bu statik dünya perspektifini somutlayan “Çiftçi Ocaklı” tasarısı değiştirilince İnönü ve çevresi gelecekteki muhalefetin yumuşak karnı olacağı düşüncesiyle 17. maddeyi eklediler. Amaç köylülere muhtemelen bu maddenin getireceği yarardan çok, Berkes’in de vurguladığı gibi, “mevcut toprak mülkiyetinin bu kanun vesilesi ile gözlem altına getirilmesi” idi.122 Bir başka deyişle, amaç yavaş yavaş doğmakta olan muhalefetin önde gelenlerinin büyük toprak ağaları olduğunu topluma gösterebilmekti. Son derece konjonktürel ve günün praktik siyasî çekişmelerinin belirlediği bir gündem. Öyle görünüyor ki, İnönü bu noktada bir taşla birkaç kuş vurmak istiyordu: Bir yandan yoksul ve orta köylülüğün biraz gönlünü almak hedefleniyordu. Şevket Pamuk’un çok açık bir şekilde gösterdiği gibi özellikle İkinci Dünya Savaşında orta ve yoksul köylülüğün iktisadî durumu uygulanan devlet politikalarından dolayı feci şekilde bozulmuştu;123 bir toprak dağıtma projesiyle onlarla barışmak mümkün olabilirdi. Diğer yandan, 17. madde ile orta ve yoksul köylülüğün kötüleşen sosyo-ekonomik durumunun sorumlusunun sadece büyük arazi sahipleri olduğu yanılsaması yayılmak isteniyordu.124 Bir başka deyişle, küçük ve orta köylüyü ezen devlet politikaları yerine büyük arazi sahipleri yegâne günah keçisi yapılmak isteniyordu. Bütün bunlara ilaveten, İnönü ve çevresi muhtemelen yeni yeşermekte olan muhalefetin gücünü de test etmek istemişti. Nitekim, bu test sonucu kendi beklentilerinden güçlü ve kararlı bir muhalefetle karşılaştılar. Bu noktadan sonra da İnönü’nün kendi silahı kendi elinde patladı: CHP’nin de içinde epeyce güçleri olan toprak ağaları sert muhalefet gösterdiler. Sıkışan onlar değil, İnönü’nün kendisi oldu. Bu yüzdendir ki inanılmaz bir hızla ÇTK’yı toprak ağalarının pek de itiraz etmeyecekleri bir çerçeveye çekti.

    Türkiye’de toprak reformu düşünce ve pratiği tepeden ve devlet eliyle gündeme geldiği için kanunun köylülere sağlayabileceği küçük olanaklardan bile yeterince faydalanılamadı. Çünkü ülkemizde köylülerin aktif olarak katıldığı, örgütlü, aşağıdan bir kitle hareketi olmadı. Oysa, örneğin, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Doğu Avrupa’nın çeşitli yerlerinde, özellikle Bulgaristan, Romanya, Polonya gibi ülkelerde toprak reformu örgütlü köylü partileri, daha da önemlisi, köylü kitlelerinin siyasal hareketlilikleri sayesinde gündeme geldi. Hal böyle olunca buralarda reform hareketleri kitleleri daha çok siyasal ve toplumsal yaşamın içine çekmesi, zorunlu olarak toprak ağalarıyla mücadeleye girişilmesi bağlamında bu ülkelerin tarihinde radikal ve demokratik dönüm noktaları teşkil ettiler. Ülkemizde ise sadece siyasî kaygılarla önemlice bir miktarda devlet toprağının dağıtılmasına rağmen, Türkiye tarımındaki gerici üretim ilişkilerinin özüne dokunabilen, gelir dağılımını düzelterek toplumsal barışı geliştirebilecek bir etki sağlanamadı.


    Demokrat Parti hükümeti döneminin icraatları genel kapsamda bu şekildedir. Gerek siyasi, gerek ekonomik, gerek toplumsal icraat ve uygulamaları nesnel bir şekilde özetlemeye çalıştık. 📚📚☕👍
  • 470 syf.
    ·Beğendi·10/10
    GİRİŞ


    İnternet devletlerin ve şirketlerin hayatından daha öteye giderek bireylerin dünyasını şekillendirme etkisini sürdürmektedir. Toplumsal hayatın bütün kurumları da pozitif ve negatif bir değerlendirme ile bu etkinin altında hızlı değişim yaşadığı ve Friedman’ın “Küreselleşme 3.0” (2010:20) olarak adlandırdığı bu sürecin hangi boyutlarda gelişeceği ve gelecekte başka hangi düzleştiricilerin ortaya çıkacağı şimdiden kestirebilir bir durum olmaktan uzak görünüyor.
    Kristof Kolomb’un yola koyuluşunun altında sadece sermaye aramak olmadığını da anladığımız kitabın girişinde yer alan ifadelerinde (Friedman 2010: 13), yazarın kendi girişinin ilk ifadeleri olarak atıfta bulunması bir tesadüf olmasa gerek.
    Kitabın her bölümünde, dünün emek yoğun sermayesinin bugünün bilgi yoğun sermayesine dönüşmesinin ötesinde, bu bilginin kullanımı ve paylaşımında kullanılan teknolojinin inanılmaz ölçüde cyber etkisini 1 ve 0’ın dijital kodlarından sıyrılıp toplumsal hayatı nasıl etkilediğine şahit oluyoruz.
    Bir telefon şirketinin “Aslolan teknoloji değil, onunla ne yaptığın” (Nokia, Reklamları) sloganı gerçekten kitabı özetleyen efradını cami ağyarını mani bir ifade. Bilişim teknolojilerinin etkin bir şekilde kullanılmasının bir farklılık olarak algılanmaya başlandığı günümüz dünyasında, internet her saniye değişen ve yirmi dört saatte eskiyen bilgiye ulaşmanın bir aracı olarak, bilginin paylaşılmasının ve kullanılmasının bir yolu olarak görülmektedir.
    Bize göre adının “Friedman’ın seyir defteri” olması gereken Thomas L. Friedman’ın “Dünya Düzdür -21. Yüzyılın Kısa Tarihi” isimli eserinin, ödev sınırlılıkları çerçevesinde bir eleştirisidir.
    KAPSAM

    Çalışma, Dünya Düzdür -21. Yüzyılın Kısa Tarihi- isimli kitabın eleştirisini içermektedir. Adı geçen eser eleştirel bir yaklaşımla ödev sınırlıkları kapsamında ele alınacaktır.
    YÖNTEM

    Kitap, ödev görevinin alınmasından sonra temin edilerek okunması, okuma sırasında notlar alınması ve notlara kişisel görüşlerin de eklenmesiyle okuma işi gerçekleştirilmiştir. Kitabın yazarı hakkında http://www.thomaslfriedman.com sayfasından yazar hakkında bilgi edinilmeye çalışılmış, farklı web sayfalarından kitap hakkında başkalarının düşünceleri de taranarak bilgi edinilmeye çalışılmıştır.
    Kitap planlı sorularla[1] incelenmiş ve sorulara cevap bulunmaya çalışılarak değerlendirilmiştir. Her bölümün sonunda ilgili bölüme ilişkin değerlendirme ve görüşlerin yer aldığı Değerlendirme ve Görüşler bölümü oluşturularak bölüm hakkında düşüncelerimiz eleştirel bir yaklaşımla yansıtılmaya gayret edilmiştir. Kitabın amacı, yazar bu kitabı niçin yazdığı, hedef okuyucu kitlesinin kimler olduğu ve yazarın amacına ne ölçüde ulaşıp ulaşmadığı belirlenerek, kitabın hangi amacı belirlenmeye çalışılmıştır.
    Kitap hangi alana ait olduğu ve bu alan içindeki yerinin tespiti, yazarın etkilendiği sosyal, politik, ekonomik vb. değişkenlerin neler olduğu, içeriğin, olgusal veya teorik olup olmadığı, yazarın konuya yaklaşımı açıklanmış ve kitabın bölümleri hakkında bilgi verilmiştir.
    Yazarın savunduğu temel fikir ya da fikirlerin neler olduğu tartışılarak, yazarın görüşlerini ne ölçüde birbiriyle uyumlu olarak ortaya koyduğu incelenmiştir. Ayrıca, kitabın güçlü ve zayıf yanları ve sınırlılıklarının tespiti yapılarak, yazarın yaklaşımı, hedef kitlenin akademik ve uygulamacılar açısından hangi beklentilere cevap verebildiği ortaya konularak içerik bilgisi sunulmak istenmiştir.
    Kitabın, akademik ya da popüler olarak hangi üslupla yazıldığı, anahtar sözcükler, temel kavramlar ve terimleri, yazarın ne ölçüde kullandığını belirlemeye çalışırken, bu üslubun hedef kitleye uygun olup olmadığına da dikkat edilmiştir.
    Kitapta yazarın fikirlerini destekleyici, metin içinde, tablo, çizelge, grafik vb. kullanıp kullanmadığının yanı sıra savunmalarını dil açısından ne ölçüde doğru yapıp yapmadığı da tartışılmıştır. Kitabın Türkçeye tercümesi dil açısından, ne ölçüde anlaşılır ve etkili kullanıldığı da göz önüne alınmıştır.
    Kitabın kendi alanına yaptığı en önemli katkının yanı sıra, gelecekte buna benzer hangi çalışmaların yapılabileceği gibi değerlendirmeler ve eleştirilerle çalışma tamamlanmıştır.

    BİRİNCİ BÖLÜM


    Kitabın Kimlik Bilgileri
    KİTABIN ADI
    Dünya Düzdür- 21. Yüzyılın Kısa Tarihi
    ORJİNAL ADI
    The World is Flat
    YAZAR
    Thomas L. Friedman
    EDİTÖR
    Gülşen HEPER
    ÇEVİREN
    Levent CİNEMRE
    YAYIM YERİ
    İstanbul
    YAYIMCI
    Boyner Yayınları
    YAYIM TARİHİ
    2010
    BASKI
    6. Baskı
    SAYFA SAYISI
    ANAMETİN: 13-455 DİZİN: 461-477
    FİYATI
    35 TL.
    ISBN
    978-975-7004-50-9
    1. Yazar Hakkında


    Thomas L. Friedman New York Times dış haberler köşe yazarı. Thomas L. Friedman 2002 Pulitzer Ödülüyle[2] birlikte üç Pulitzer ödülü almıştır. Friedman 1995 yılında, New York Times’da dış haberler köşe yazarı olarak yazmaya başladı. Beyaz Saray Ekonomik muhabirleri şefliği de yapan Friedman daha sonra Washington bürosunda ekonomi haberleri muhabir şefi olarak çalıştı.
    Friedman 1981’de The Times’a 1982’de Beyrut’a Büro şefi olarak atandı. 1984’de Beyrut’tan 1988’e kadar görev yapacağı İsrail’e 1984 yılında atandı. Friedman 1983’te Lübnan tarafından, 1988’de de İsrail tarafından Pulitzer Ödülünü kazandı.
    Düz yazılarıyla 1989’da kitabıyla Ulusal Kitap Ödülünü Beyrut’tan İsrail’e kitabıyla ve 1989’da 27 dilde yayınlanan Lexus ve Zeytin Ağacı kitabıyla 2000 yılında dış politika üzerine yazılmış En İyi Kurgusal Olmayan Kitap Yazarı olarak 2000 Denizaşırı Yayıncılar Kulübü Ödülünü kazandı. Onun son kitabı, Doğu ve Batı Davranışları, 11 Eylülden Sonra Dünyayı Keşfetmek (2002), Friedman’ın köşe yazıları 11 Eylül hakkında yazılmış konuları içerdiği kadar onun tecrübelerini ve görüşlerini yansıtan günlük Eylül sonrası durumu yansıtan röportajları da içermektedir.
    Minneapolis’te doğan Friedman, Brandeis Üniversitesinde 1975 yılında aldığı diplomasıyla, 1978’de Felsefe Yüksek Lisans derecesini Modern Ortadoğu teziyle Oxford üniversitesinde yaptı. http://mitworld.mit.edu/video/266, (18/12/2010)
    2. Ne Dediler:

    Kitap hakkında ileri sürülen görüşlerin tamamının bu çalışmanın sınırlılıklarını aşacağından aşağıya bu konuda söylenen birkaç alıntı ile yetinmek durumundayız. Diğer görüş ve düşünceler, tartışmalara kaynaklar kısmında verdiğimiz linklerden ulaşılması mümkündür.
    "Küreselleşmenin heyecan verici ve okunabilir bir açıklaması… Friedman büyük bir gidişatın durumunu ilgi uyandıracak bir tarzda sunuyor... Bu harika kitabın yaptığı şey size yeni bir yol göstermek. Friedman gerçekten bu amacına başarılı bir şekilde ulaşmış... Kışkırtıcı ifadelerle Friedman, gelişmiş ve gelişmekte olan dünyaları hepimiz için anlamlı hale getiren önerile sunuyor..."–Joseph E. Stiglitz, The New York Times.
    "Dünya Düzdür Friedman’ın 1999 yılında oluşturduğu Lexsus ve Zeytin Ağacı binasında küreselleşmenin amigosu, harika ve imtiyazlı açıklayıcısı olarak görür. Küreselleşmenin süreçleri, Friedman’ın bu kitapta hediye ettiği ve gösterdiği onun başöğretmenliğinde, duygusal söylemleriyle, ticari öngörüsüyle derin ekonomik olayların açık ve duru bir şekilde açıklanmasıdır." Warren Bass, The Washington Post.
    “Son 15 yıl boyunca dijital teknolojinin macerasını, onun küresel kontekste aldığı yeri hoş bir tarzda özetlemektedir.. Friedman asla büyük problemler ve zor ve hırsla tartışmalara girmez..."–Paul Mangnusson, BusinessWeek
    http://www.thomaslfriedman.com/.../the-world-is-flat-3 (18/12/2010)
    “Friedman’a göre dünyanın düzleşmesi insanları birbirlerine yaklaştırıyor. Bu doğru olsa da benzer süreçlerin insanları birbirinden uzaklaştırabileceğini de unutmamak lazım. Şöyle bir etrafınıza bakınca hemen göreceğiniz gibi, artık insanlar evlerinden çıkmadan âşık olup, Internet üzerinden evleniyor, çocuklarıyla ‘chatleşip, arkadaşlarıyla sanal gezintiye çıkıyor. Haklısınız, mucizevî bir şekilde karşılaştığınız birine âşık olmak, büyük bir orduevi salonunda cümbür cemaat evlenmek, çocuklarla maç seyretmek ve sandal gezintisine çıkmak bu türün üyelerine çok daha uygunmuş gibi görünüyor. Ama artık yapacak bir şey yok. Ok yaydan çıkmış, sosyal evrimin kuvvetleri seçimini yapmış ve en önemlisi de dünyayı dümdüz eden idealizm ‘yıka ve çık’ amaçlı hepsi bir arada sanat eserlerini çoktan keşfetmiş durumda… Dünya düzleşirken, insanları da düzleştiriyor. Friedman’ın atladığı noktalardan biri bu. N. Emrah Aydınonat,
    http://www.neaydinonat.com/gunluk/?p=816
    3. Amaç:

    Yazarın kitabı, gelişen teknolojinin bir aracı olarak internetle birlikte dünyanın her geçen gün sanal olarak bir birine yakınlaşan, uzaklıkların kaybolduğu, mesafelerin kısaldığı, diğer dünya toplumları ile batı dünyasının girdiği etkileşimi özetlemek ve geleceğin ekonomik kalkınmasının başarılı olması için yapılması gerekenlere ilişkin farkında olunması gereken yeni gelişmeler hakkında kendi ülkesinin yönetici, iş adamları ve gençlerine, diğer toplumlara ise batının ekonomik ve teknolojik gücü karşısında, kaçınılmaz bir bütünleşme süreci içerisinde olmalar gerektiğini anlatmak ve yaşadığımız dünyanın hangi yöne gittiğini göstermek amacıyla yazılmıştır. Yazarın bu çalışmasının oldukça başarılı olduğu, ektili bir üslupla, politika üreticilere, uygulayıcılara ulaşmasını istediği mesajı ulaştırdığı görülmektedir.
    4. İçerik:


    İş dünyasının yönetimine ilişkin olarak yazılan kitabın, dünyamızın sanayi devrimi sonrasında yaşadığı ve bugün geldiğimiz noktada bilişim teknolojileri ile hızlanan gelişmeler ve değişimlerin ektisiyle kaleme alındığı anlaşılmaktadır. Özellikle kitabın bütün bölümlerinde batı ile doğu arasında kurulan cyber köprüde, devletlerin, şirketlerin ve bireylerin ayak seslerini duyarsınız.
    Yazar kitabını, küreselleşmenin örneklerini batı ve doğudaki şirketlerden, bireyler üzerindeki etkilerini örnek olaylarla hikâyemsi bir ifadeyle aktarır. Elinizde tuttuğunuz teknolojinin, üzerinde gezindiğiniz araçların, çalıştığınız bilgisayarın bir anda dünyanın her yerinde, Çin’de, Hindistan’da, Kore’de, Rusya’da, ABD’de yaşayan insanların dokunduğunu biraz da ürpererek hayretle dünyanın gerçekten düzleştiğini hissedersiniz.
    Kitap altı ana bölüm ve bu bölümler altına serpiştirilmiş on üç alt başlıktan oluşur. Biz hem bu bölümlerin neler olduğunu hem de bölümlerle ilgili düşüncelerimizi bölümü ve alt başlıklarını anlatırken birlikte vermenin bütünsellik açısından uygun olacağını düşünüyoruz. Bölüm Ana Başlıkları ve Alt Başlıklarının içerik dizilişi aşağıdaki gibidir:
    5. Dünya Nasıl Düz Oldu?

    5.1.1. Ben Uyurken

    Dört alt başlıkta incelenen bu bölümde yazar (Bkz. Friedman, 2010: 11-220), “Ben Uyurken” başlığı altında Küreselleşmeyi, Kristof Kolomb’un, 1492 tarihli keşif yolcuğunun seyir defterinden, Avrupa devletlerinin, Müslüman devletlerince, Avrupa’ya ticaret yollarını kapatmasıyla birlikte kendisine yeni ticaret yolu bulmaya çalışmasının gerekçesi ile başlayan yolculuğu ile başlatır (Friedman, 2010:13).
    Her ne kadar yazar burada üzerinde durmasa da, Kolomb’un yolculuğunun başlama nedenini açıkladığı seyir defterindeki alıntısında da anlaşılacağı üzere, sadece ticari kaygılar taşımadığı, bu yolculukla misyonerlik faaliyetlerinin de başladığına şahit olmaktayız.
    Dünyanın düzleşmesi sürecinin hangi noktaya geldiğini Hindistan’a düzenlediği yolculuklar sırasında fark eden yazar, Kolomb’un denizden ulaştığı ülkede, kendi zamanında servetin kaynağını oluşturan nesneleri – değerli madenler, ipek, baharat aradığını bugün kendisinin karadan ulaştığı ülkelerde, nesneler, donanım değil; beyin gücü, karmaşık algoritmalar, bilişim işçileri, çağrı merkezleri, iletim protokolleri, optik mühendislikte yapılan atılımları yani çağımızın servetinin kaynağını oluşturan şeyleri aradığını ifade eder (Friedman, 2010:14).
    Amerika’daki şirketlerin taşeronlarının Hindistan’da varlığının, Amerika’daki şirketlerin işlerinin Hintlilerde nasıl yapıldığını gören yazar, bize dünyanın gelişen teknolojisinin nasıl hızlı ve sınır tanımayan etkisiyle her bir ülkeyi dünyanın bir mahallesi yaptığının farkına varır (Friedman, 2010:311).
    Yazarın uyanışı onun küreselleşmeyi tarihsel olarak üç bölümde incelemesinin de nedeni gibi görünüyor:
    Küreselleşme 1.0; Küreselleşme 2.0 ve Küreselleşme 3.0.
    Yazar, Kolomb’un Eski Dünya ile Yeni Dünya arasında ticareti başlatan sefere çıktığı tarih olan 1492 yi küreselleşmenin miladı olarak kabul eder. 1492-1800 yıllarının arasında yani “Küreselleşme 1.0’”da, cevaplanması gereken önemli soru “Küresel fırsat ve rekabette ülkemin yeri neresi?” “Ülkem aracılığıyla küreselleşip diğerleriyle işbirliğine nasıl gidebilirim?”dir (Friedman, 2010:19). Bu soruya verdiğiniz cevaptaki isabetlilik sizin küreselleşme 1.0’ın neresinde olduğunuzu da belirleyecektir.
    Küreselleşme 2.0’ın miladı sanayi devrimidir. 1800’lü yıllardan 2000’li yıllara kadar süren Küreselleşme 2.0, dünyayı orta boydan küçük boya indirerek, buhar makinesinden fiber optik kablolara, kişisel bilgisayarların evlere kadar girmesiyle olgunlaşır. Sizin küreselleşme 2.0’ın neresinde olduğunuzuz görebileceğiniz, cevaplanması gereken kritik soru; Küresel ekonomide şirketimin yeri neresidir? Nasıl küreselleşebilirim ve şirketim aracılığıyla diğerleriyle nasıl işbirliğine girebilirim?” dir (Friedman, 2010: 19-20).
    Küreselleşme 3.0’ın miladı bilişim teknolojisindeki yaygınlaşmayı hızlandırsan internetle birlikte başlar. E-ticaretin dünyanın her yerinde yaygınlaşmasıyla birlikte sınırların kâğıt üzerindeki haritada birer resim olarak kaldığı dönemdir. Bu çağın kritik sorusuna vereceğiniz cevap bugün sizin küreselleşen dünyanın neresinde olduğunuzu da ortaya koyacaktır. “Birey olarak, diğer insanlarla küresel işbirliğine nasıl gidebilirim? (Friedman, 2010: 20-21)
    Her dönenim itici gücünden bahseden yazara göre, Küreselleşme 1.0’ın itici gücü ülkenizin ne kadar kas gücünün olduğu ve bu gücün ne ölçüde yaratıcı olduğudur. Küreselleşme 2.0’ın itici gücü; çok uluslu şirketlerdir. Küreselleşme 3.0’ın itici gücü ise bireylerin rekabet ve işbirliği gücüdür (Friedman, 2010: 19-21)., Bunun çarpıcı bir örneğini yazarın şu cümlesinde bulmak mümkün; “ Kolomb, tesadüfen Amerika’ya gitmiş, ama Hindistan’ın bir parçasını keşfettiğini sanmıştı. Bense gerçek Hindistan’a gittim, ama orada tanıştığım birçok insanın Amerikalı olduğunu düşündüm.” (Friedman, 2010:15).
    Bu ifadelerle birlikte, yazar bu alt bölümde ABD şirketlerinin ülkelerinde yapabilecekleri bir çok işi ülkelerindeki yasaların da zorlamasıyla vergi, işçi ücretleri, maliyet gibi zorluklardan kaçınmak için; muhasebe beyannameleri, yaratıcı olmayan sıkıcı muhasebe işlerini yaptırılmasından tutun ABD’deki hastanelerin radyologların CAT (bilgisayarlı tomografi ) görüntülerinin rapor edilmesine, borsa maliyet analizlerinin yapılmasına, merkezi ABD’de olan bir çok şirketin çağrı merkezi olarak Amerikan aksanı ile İngilizce konuşma eğitimi alan Hintli kadınları kullanmasına varıncaya kadar bir çok işi Hindistan topraklarındaki taşeron firmalar aracılığıyla yapıyor olmalarından başlayan, Japon firmalarının Çin’deki taşeron firmalar aracılığıyla benzer işleri yaptırıyor olmalarına kadar “en zengin insan kaynakları ve en ucuz işgücünün olduğu yere doğal olarak ve ekonominin bir kuralı olarak şirketlerin kaydığını anlatmaktadır. Burada yazarın önemle üzerinde durduğu ve kitabının hemen her yerinde bahsettiği bu ve benzeri ilişkilerle, gelişen teknoloji arasında bir ilişki kurar. Bu ilişkilerden hareketle kaygısını bir görüşmeden naklen, “önce gençlerimiz yabancıların yanında çalışacak, sonra da kendi şirketlerimizi kuracağız. Tıpkı, bina yapmak gibi. Bugün Amerikalılar olarak binanın tasarımını, mimarlığını siz yapıyorsunuz. Gelişmekte olan ülkeler de binanın duvarlarını örüyor. Umudum o ki günün birinde mimar biz olacağız.” (Friedman, 2010: 25-45).
    Yazar, dünyanın düzleştiği sırada ABD halkının, bireylerin, şirketlerin, uyanarak hâkimiyetin gün gelip ellerinden çıkıp gideceğini dünyanın her yerinde bekleyen insanların dünyanın yönetimini ele geçirecekleri uyarısını yaptığını düşünebiliriz
    Friedman Dünyanın düzleşmesinin ve bu kitabı yazmasının temel nedeni olarak açıklamasını şu cümle ile özetler; Hemen her şeyin dijitalleştiği, sanallaştığı ve otomasyona geçtiği bir aşamaya giriyoruz. Yeni teknolojik araçları kullanabilen, ülkelerin şirketlerin ve bireylerin verimlilik artışı şaşırtıcı düzeylere yükselecek. Girmekte olduğumuz bu aşama, dünyada şimdiye kadar görülmedik sayıda insanın, yenilikçiler, işbirliği yapanlar ve ne yazık ki teröristler olarak, bu araçlara ulaşabileceği bir aşama. Devrim mi istiyorsunuz? İşte gerçek bilgi devrimi başlamak üzere (Friedman, 2010:51-52). Kitabını yazış amacını da, “düzleşen dünyadaki değişimi lehimize (ABD lehine) olacak şekilde nasıl planlayabileceğimize ve nasıl yönetebileceğimize dair bir nasıl dönüştüreceğimize dair bir çerçeve ortaya koymak” olarak ifade eder (Friedman,2010: 54).
    5.1.2. Dünyayı Düzleştiren On Güç

    Yazar bu bölümde düzleştiriciler olarak tanımladığı dünyayı düzleştiren on ana siyasi olay, yenilik ve şirketin birleşik gücün etkisinden bahseder (Friedman, 2010: 55-160).
    Ancak şunu vurgulamak gerekir ki, bu olaylar zinciri bir süreç olarak ele alındığında ve bir bütün olarak ele alındığında anlamlı olmaktadır. Neden Sonuç ilişkisi içerisinde bir birini izleyen ve bir olay ya da olgunun neden olduğu sonuç bir başka nedenin de başlangıcını oluşturmaktadır. Başka bir ifadeyle yazarın tarihi kronolojik olarak açıkladığı bu siyasi olaylar ve diğer etkenler aslında düz bir çizgide gerçekleşen olaylar zincirinden çok helezonik olarak birbiri içine girerek yayılan dalgalar şeklinde gerçekleşmiş ve gerçekleşmektedir.
    Dünyayı düzleştiren ilk düzleştirici (Düzleştirici 1), 9.11.1989’da Berlin duvarının yıkılışı ve bu yıkılışın ardından Bunlardan ilki Berlin Duvarının yıkılışıyla başlayan, dünyanın sosyal ve siyasi bağlamda özgürlük ve demokrasi mücadelesinin önünde duran duvarın da yıkılarak, dünyayı sınırsız bir şekilde algılanmasına neden olan sonuçlarıdır.
    Yazar Nobel ödüllü Hintli ekonomist Amartya Sen’den aktardığı şu ifade bu düzleştiricinin etkisini özetlemektedir. “Berlin duvarı sadece insanların Doğu Almanya’da tutmanın simgesi değil, aynı zamanda geleceğimize ilişkin küresel bir görüş geliştirmeyi engellemenin de bir yoluydu. Duvar oradayken dünyayı küresel olarak düşünemezdik. Dünyayı bir bütün olarak düşünemezdik.” (Friedman, 2010: 58)
    Yazarın bölüm başında dikkati çeken “Duvarlar Aşağı, Pencereler Yukarı” ifadesinde yer vermek istediği Windows İşletim Sistemindeki gelişmelerdir. Bilgisayarlar komünizmin dayandığı yukarıdan aşağı iletişim sisteminin aleyhine, yatay iletişim sistemini büyük oranda geliştirdi. Bu komünizmin tabutuna çivi çakan gelişme, iletişim teknolojiyle birlikte dünyanın düzleşmesine neden olan 2.0’ın da tohumlarının atıldığı olaylar zincirinin de başlangıcı olarak kabul edilebilir (Fridaman,2010: 56-60).
    Dünyayı düzleştiren ikinci (Düzleştirici 2) 9.8.1995’li yıllarda teknolojik bir gelişme olarak, 1990’ların başından itibaren gelişen “www”nin icadıdır. World Wide WWW, FTP, HTTP, SSL, SMTP, POP, TCP/IP, e-posta, fiber kablolu ağlar gibi evinizden dünyanın herhangi bir yerindeki her tür bilgiye ulaşabilme teknolojisinin, iletişim yolunun açılması, paylaşımın dijital ortamda şirketler arasında kullandığı sektöründeki gelişmelerdir. (Friedman, 2010: 69-77).
    Dünyayı düzleştiren üçüncü etki (Düzleştirici 3) bilgisayar ve iletişimin kutsal ruhu olarak tanımlanan internetle birlikte kâğıt kalemle yürütülen işleri artık bu işler için geliştirilen yazılımlar yapmaya başladığı dönemdir. İşinizi artık sizden daha hızlı ve hafızası daha güçlü, dünyanın her yerindeki işlerinizi de takip edebilen yazılımların geliştirilmesi dünyayı düzleştiren bir diğer etken. Hem de bunu artık sadece iş yerinizdeki işlerinizi yürütmek için değil dünyanın herhangi bir yerindeki işletmenizi de bulunduğunuz yerden yönetmek için kullanabilir bir güce sahipsiniz. Ülkenizde şirketinizin tüm muhasebe işlerini rahatlıkla bir diğer ülkedeki sizin adınıza çalışan on binlerce insana yaptırabilirsiniz (Friedman, 2010: 77-86).
    Türk Hava Yollarının alanlarda gördüğümüz “Hiçbir yer uzak değil” reklam sloganı sadece bir insanın bir yerden diğer bir yere nakledilmesi değil, dünyanın düzleştiğini ve orta boydan küçük boya doğru hızla yol aldığının da bir ifadesidir.
    Yazar buraya kadar olan üç düzleştiricinin bir platform oluşturduğunu ve diğer yedi düzleştiricinin işbirlikleri ve yöntem geliştirmeye dayalı olduğunu ifade eder (Friedman, 2010: 86).
    Geriye kalan on düzleştiriciden dördüncüsü: Kendiliğinden Örgütlenen İşbirlikleri ve topluluklardır. Bu düzleştirici (Düzleştirici 4 ) Açık Kaynak’tır.
    Açık Kaynak; dünyanın dört bir yanındaki bilgisayarla ilgili onu geliştirmeye hevesli bireylerin yenilikleri paylaşmasına ve işinizi yöneten yazılımları geliştirmenize katkı sağlayan formülleri eklemelerine izin veren bir sistem. Çığ gibi dünyanın her yerinden gelen geliştirmeler ve iyileştirmelerle, bu yazılımlar hızla yaygınlaşarak daha işlevsel hale geldi (Friedman, 2010: 86-97).
    Entelektüel ortaklıklardan doğan sinerjinin başka bir ifadesi olan açık kaynak, çözümü halka arz edilmiş sorunlar yumağının ya da bilgi alışverişinin, bizdeki karşılığı istişarenin, beyin fırtınasıyla dünya çapında o işin gönüllü iyileştirme ekiplerince çözüme kavuşturulması yoludur.
    Yazar bu düzleştiriciyi mülakatlarında bir aktarımlar özetlemektedir. Sanayi devrimi sırasında buluşları ve yenilikleri niteleyen şey nasıl ki bireysel dehalarsa, bu çağda yenilikleri ve buluşları niteleyen şey, yetenekli topluluklar biçiminde çalışan insanların ortak ve katılımcı yenilikçiliğidir (Friedman,2010: 97).
    On düzleştiriciden beşincisi: Dijitalleşen herhangi bir hizmet, çağrı merkezi, destek merkezi veya bilişim işi, küresel ölçekte en ucuz, en zeki ve en verimli tedarikçiye yaptırılması işi olarak dünyayı düzleştiren etkendir. Bu düzleştirici (Düzleştirici 5 ) Taşeronluk’ tur. (Friedman,2010:106-111)
    Yazar bunun Hindistan’daki örneklerini vererek ABD ve diğer ülkelerdeki firmaların işlerinin bir kısmını özellikle de çok zaman alan ve maliyeti yüksek beşeri sermaye adına gerekli işlerini Hintli firmalara yaptırmalarını gösteren onlarca örnekle dünyayı düzleştiren taşeronluğun etkisini anlatır. Çalışmamızın başında da ifade ettiğimiz gibi Batılılar artık doğuda sadece değerli maden aramıyorlar, kendilerine daha az maliyetli etkili beyinleri de kullanmanın yolunu bulmuş görünüyorlar.
    On düzleştiriciden altıncısı: Taşeronluk, şirketinizin kendi evinde yaptığı (araştırma-geliştirme, çağrı merkezi, borçlular hesabı gibi) belirli ve sınırlı bir işin başka bir firma tarafından yapıldıktan sonra operasyonunuza entegre edilmesidir. Bunun tersine, bir şirketin bir ülkedeki, şehirdeki fabrikasını alıp tümüyle başka bir ülkeye, şehre taşıması eylemi, dünyayı düzleştiren bir etkendir. Bu düzleştirici (Düzleştirici 6 ) Offshore’dur (Friedman,2010:116-117).
    Bir şirketin aynı ürünü tamamen aynı şekilde, dama daha ucuz işçilik, daha düşük vergiler, sübvanse edilmiş enerji maliyetleri ve daha az sağlı sigortası giderleriyle üretmek için taşınması olan bu düzleştiriciyi yazar, Çin ve Tokyo’dan örnekler vererek açıklar.
    Ancak yazarın bu bölümdeki kaygılarını dile getirdiği bazı düzleştirici sonuçları da vardır ki buna en güzel örneğini görüşmelerinden birindeki ifadeyi aktararak ABD şirket ve politikacılarını da uyarmadan geçemez. Bu bölüm daha çok ABD’li şirketlerin ve politikacıların offshore karşısında uyarılması ve tedbirler alınmasına yöneliktir.
    “Çin bir tehdittir, Çin, bir müşteridir. Ve Çin, bir fırsattır” (Friedman, 2010: 119). Yazara göre batılı meslektaşlarından farklı olarak istediği Çinli liderlerin istediği tek şey bir sonraki kuşakta, bir ürünün Çin’de tasarlanması. Önümüzdeki on yıllardaki gidişat bu yönde. Yani önümüzdeki otuz yıl içinde, “Çin’de satılmıştır” dan, “Çin’de yapılmıştır” a, oradan “Çin’de tasarlanmıştır” a, oradan da “Çin’de hayal edilmiştir” e geçeceğiz demektir. Bu anlamda en güçlü uyarıyı da yazar Çin’in vizyon ifadesi olarak ele alabileceğimiz cümleyi 5 Kasım 2001 tarihli bir gazetenin sayfasından nakleder “Çin Her şeyin Merkezi Olacak” (Friedman, 2010;121).
    On düzleştiriciden yedincisi (Düzleştirici 7 ) Tedarik Zinciri (Friedman, 2010; 129-142) ve sekizincisi (Düzleştirici 8) Insourcing’tir (Friedman,2010:142-151).
    Yazar bu bölüme, ABD’li bir nakliye şirketinin, dünyanın dört bir yanından gelen ve diğer dört bir yanına dağıtımı yapılan ürünlerin dağıtımını gerçekleştirdiği sistemi anlatarak başlar. Büyüklü küçüklü kutular, her indirme peronundan geçen taşıma bantlarına konuyor. Bu küçük taşıma bantları küçük derelerle birleşip büyük ve güçlü bir nehir haline gelmesi gibi büyük bantları besliyor. Haftada yedi gün, günde 24 saat, tedarikçilerden gelen kamyonlar on beş kilometrelik bu küçük taşıma bandı derelerine kutu akıtıyor. Taşıma bandı dereleri de kutulardan oluşan nehirlere dönüşüyor. Bir yandan büyük nehirlere dönüşen bantlar, oluşturulan dijital kodların da yardımıyla dünyanın diğer dört bir yanına akan nehirlere oradan da tekrar küçük derelere dönüşüyor (Friedman, 2010; 129-130).
    Yazar buradaki anlatımla zihinlerimizde gittikçe küçük boya doğru giden ve düzleşen dünyanın sadece dijital ağlarla bağlı olmadıklarını, bu ve benzeri nakliye ve kargo işletmelerinin bilişim teknolojisini de kullanarak, ürünlerin dünyanın her tarafına nakledilebilir ağlarla da bağlanarak, hızlı, güvenli, maliyeti düşük taşımacılık yaparak dünyayı düzleştiren önemli bir etkeni tasvir eder. Bu olguyu özetleyen en önemli cümle ise “Arkansas’ta Suşi Yemek”’ tir. Bugün firmaların ürünlerini yukarıda sıraladığımız düzleştiricilerde açıklanan yer ve zamanda üretip dünyanın diğer bir yanında çok kısa bir zamanda ulaştırmaları bu tedarik zinciri ile gerçekleşirken, tedarikçilerin barkotlayıp fabrikalarından gönderdikleri her kutu dünyanın biraz daha düzleşmesini sağlayan küreselleşmenin nüfuz ajanları gibi işlev görmektedir. Maraş’taki bir dondurmayı Kanada’da yemek istiyorsanız bilgisayarınızı açıp, http://www.nokta.com adresine tıklayarak, bankanız aracılılığıyla size verilen küresel kartları kullanıp, birkaç saat içinde size ulaşmasını sağlayabiliyorsanız, ya da bu ürünü Kanada’daki müşterinize ulaştırabiliyorsanız siz de dünyanı düzleşen sürecinde yerinizi bulmuşsunuz demektir.
    On düzleştiriciden dokuzuncusu (Düzleştirici 9 ) In-Forming’tir (Friedman,2010:151-160). Google, Yahoo! Ve MSN ve diğer arama motorları aracılığıyla bilginin her dilde aradığınız anda karşınıza gelebileceğini görmek gerçekten de herhangi bir yerdeki bireyin herhangi bir yerdeki bilgiye rahatlıkla ulaşabilmesi dünyanın elinizin altındaki birkaç tuştan oluşan ve araçlarla ulaşıyor olmanız dünyayı düzleştirici bir etkendir.
    Herkesin her yerde, her yerin herkeste olduğu bu ağ sayesinde şimdiye kadar hiç kimsenin sahip olmadığı bilgiye ulaşma kolaylığı da informing in ne kadar etkili bir düzleştirici olduğunu gösterir. Her geçen gün bilgilerinizi rahatlıkla depolayıp paylaşabildiğiniz özellikleri ile karşımıza çıkan düzleştiricilere halk bir isim dahi takarak bir soruyu bilmiyorsanız, “Google babaya soralım” diyerek bilgiye ulaşmanın ne kadar kolaylaştığını gösterir. Yazar bunu bir akarımla, “Google kullanabiliyorsam her şeyi kullanabilirim. Google, Tanrı gibi bir şey Tanrıya kablosuz ulaşılabilir. O, her yerdedir ve herkesi görür. Dünyada herhangi bir sorununuz varsa, Google’a sorun” (Friedman, 2010: 159).
    On düzleştiriciden sonuncusu (Düzleştirici 10) Steroidler’dir. (Friedman,2010:160-172). Yazar, vücudun çalışmasında güçlendirici etkisi olan, çeşitli hormonlar içeren kimyasal bir bileşiğe benzeterek küreselleşme 3.0 ‘ı daha güçlü ve etkin hale getiren ve güçlü kılan araçlardan bahseder. Başka bir ifadeyle yukarıda sıralanan tüm düzleştiricilerin etkililiğini sağlayan hormonal bir etki gösteren steroidler, dijital, mobil, kişisel ve sanal, her gün bir yenisini gördüğümüz farklı özellikleriyle bizi 3.0 a daha da yakınlaştıran araçları kasteder.
    “Dijital” demekle, kişisel bilgisayar-Windows-Netscape iş akışı devrimi sayesinde fotoğrafçılıktan eğlenceye, iletişime, mimari tasarıma, bahçe sulama tesisatına kadar tüm analog içerik ve süreçlerin dijitalleştiğini ve böylece şekillendirilebildiğini, yönlendirilebildiğini, bilgisayarlar üzerinden internet, uydu veya fiber optik hatlarla iletilebildiği söylüyor.
    Sanal derken, bu sistemin temelinde bulunan tüm o dijital boru hatları, protokol ve standartlar sayesinde, bu dijital içeriğin ok yüksek hızlarda ve çok kolay biçimde ve üzerinde hiç düşünmemize gerek kalmadan şekillendirilip yönlendirildiğini ve iletildiğini dile getiriyor.
    “Mobil” derken, kablosuz bağlantı sayesinde iletimin her yerden, herkes tarafından be herhangi bir aygıtla yapılabildiğini ve her yerden herkes tarafından ve herhangi bir aygıtla yapılabildiğini ve her yerden alınabildiğini ifade ediyor.
    “Kişisel” derken de bu iletimi sizin kendiniz için ve kendi aygıtınızla yapabileceğinizi anlatıyor (Friedman,2010:162). Son yıllarda ortaya çıkan 3G mobil cihazları bu harca güç katan farklı bir gelişme olarak gösterilebilir.
    Steroidleri oldukça anlamlı özetleyen bir aktarım da “Artık nereye giderseniz, çalışma masanız da beraberinizde geliyor.” (Friedman,2010: 168).
    5.1.3. Üçlü Yakınlaşma

    Yazar bu bölümü Yakınlaşma I-II ve III olarak ele alıp daha önce dile getirdiği düzleştiricilerin yakınlaşmasından ve ortaya çıkan yeni oluşumlardan bahseder (bkz. Friedman, 2010: 161–173).
    Yakınlaşma I, On düzleştiricinin yakınlaşmaya başlamasına yol açan gelişmelerdir.
    1990’lardan beri var olduğu bilinen on düzleştiricinin bir araya gelerek daha birlikte çalışmasını kronolojik olarak tanımlar. 2000’li yıllara doğru gelindiğinde bu yakınlaşmanın (Berlin Duvarının Yıkılışı, Netscape, İş Akışı, Taşeronlama, offshore, açık kaynak, insourcing, tedarik zinciri, informing ve steroidler) oluşmaya başladığı görülür. Bu tamamlayıcı malların eş zamanlı gelişmesini de ifade eder ki, on düzleştiricinin tamamlayıcı bir şekilde birbirine yakınlaşarak çok sayıda işbirliği sağlamak üzere yeni bir küresel oyun sahası oluşturmasıdır (Friedman, 2010: 176).
    Yakınlaşma II, Yeni iş uygulamalarının bir araya gelmesiyle gerçekleşir.
    Yan teknolojilerin tümü ile bu teknolojilerden en fazla yararı sağlamak gereken iş süreçleri ve iş alışkanlıklarının oluşması, birbirine yakınlaşması ve bir sonraki verimlilik atılımını sağlaması, biraz zaman gerektirir. Yeni bir teknoloji hiçbir zaman yalnız başına gelmez. Verimlilik sıçraması, ancak yeni teknoloji ile yeni iş biçimleri birleştiğinde olur (Friedman, 2010: 177).
    Yazar bu yakınlaşmanın geçirdiği evrenin temelini açıklarken, küreselleşme 2.0 gerçekten de ana bilgisayarlar çağı olduğunu hareketle şöyle devam eder: bu çağ dikey bir çağdı. Komuta kontrol odaklı bir yapısı vardı. Şirketler ve şirketlerin departmanları, dikey silolar şeklinde örgütlenmişti. On düzleştiricinin, özellikle de kişisel bilgisayarlar, mikro işlemci, internet ve fiber optik hatlarla ilgili düzleştiricilerin birbirine yakınlaşması etrafında şekillenen Küreselleşme 3.0 ise oyun sahasını dikeyden yataya çevirdi. Komuta kontrolden ziyade yatay bağlantı ve işbirliğiyle harekete geçen bu yeni iş uygulamaları, kendiliğinden gelişti.
    Yakınlaşma III, Küresel ofislerin oluşması ve aynı anda milyonlarla ifade edilebilecek sayıda insanın kendisini, fişi takıp diğer herkesle çalışma konusunda serbest durumda bulmasıdır (Friedman, 2010: 180-181). 1960’lardaki Hippilerden 1980’lere Yuppilere sonrasında Zippilere doğru akan bir gençliğin varlığından bahseden yazar, bunların “liberasyon çağının çocukları olarak adlandırır. Bu III. Yakınlaşma bireylerin özgür kaldığı, onları sistem dışında tutabilecek hiçbir vize görevlisinin olmadığı bir dünya.. Fişi takıp oyuna giriyorsun... (Friedman, 2010: 183-185).
    Bu yakınlaşmanın ortaya çıkardığı sonucu yazar şu ifadesiyle aktarır. Dünya düzleşmiş. Üçlü yakınlaşmanın sonucundaki küresel işbirliği ve rekabet (bireyler arasındaki, şirketler ile bireyler arasındaki, şirketler arasındaki ve şirketler ile müşteriler arasındaki) sayesinde dünya tarihinde görülmedik ölçüde çok farklı köşelerde yaşayan daha çok sayıda insan için daha verimli, daha kolay ve daha sürtünmesiz bir yer haline gelmiş olmasıdır. Bu yakınlaşma sonucunda doğan olgu teknolojinin, kelimenin tam anlamıyla işin tüm boyutlarını, hayatın tüm boyutlarını ve toplumun tüm boyutlarını dönüştüreceği bir çağa girmedir. (Friedman, 2010: 197-198)
    5.1.4. Büyük Saflaşma

    Yazar, üçlü yakınlaşma sonucunda sadece bireylerin kendilerini iş dünyasına hazırlama, şirketlerin birbiriyle rekabet etme ve ülkelerin ekonomileri ile jeopolitiklerini teşkilatlandırma biçimlerini etkilemekle kalmayacağını ileri sürer. Zamanla siyasi kimlikleri yeniden şekillendirecek, siyasi partileri yeni bir biçime sokacak ve kimlerin siyasi aktör olduğunu yeniden tanımlayacaktır.(Friedman, 2010: 199)
    Yazara göre üçlü yakınlaşma ardından büyük saflaşmayı da beraberinde getirecektir. Bu yakınlaşma sonucu, toplulukların ve şirketlerin kendilerini nasıl tanımladıklarını; bireylerin toplulukların ve şirketlerin nerede başlayıp nerede duracaklarını, bireylerin müşteri, çalışan hissedar ve vatandaş olarak kendi farklı bir şekilde saflaşmak zorunda. Düz dünyanın en çok rastlanan hastalığı, çoklu kimlikler olacak. Siyaset bilimi, bu çağın en hızlı büyüyen sektörü olabilir (Friedman, 2010:199-219).
    Bu saflaşmada ya küreselleşmenin bu yeni yolunda siz de oyun sahasında oynarsınız ya da direnç gösterip, gücünüz yetiyorsa, kapıları kapatır, kendinizi küreselleşme 3.0’ın dışında tutarsınız. Bu hem ülke olarak hem şirket hem de birey olarak geçerlidir.
    6. Amerika ve Düz Dünya


    Bu bölümü dört alt başlıkta inceleyen yazar (bkz. Friedman, 2010: 221-273) Amerika ve Serbest Ticaret başlığında yine ülkesinin iş adamlarını ve politikacılarına ekonomi stratejilerini belirleyici öneriler getiren veriler sunar. Kritik gördüğü şu sorunun cevabını tartışan yazar, büyüyen ekonomisiyle ABD şirketlerinin offshore ve taşeronluklarını yapan Hindistan ve Çine karşı geliştirilmesi gereken ekonomik stratejinin hangi yönleriyle ülkesine katkı sağlayacağını anlatırken diğer yandan da bu katkının ülkesinin lehine dönüştürülmesi gerektiği uyarısını yapar. Soru şudur: Dünya, çok daha fazla insanın benim çocuklarımla işbirliği ve rekabet halinde olacağı şekilde düzleştiğinde de serbest ticaret bütünsel olarak Amerika’nın yararına mı olacak? Bir sürü iş başkaları tarafından kapılacak gibi gözüküyor. Hükümetimizin taşeronluğa ve offshor’a karşı duvarları yükseltmesi, tek tek Amerikalılar için daha iyi olmaz mı? (Friedman, 2010: 223).
    Yazar bu sorulara İngiliz İktisatçı David Ricardo’nun (1772–1823)[3] karşılaştırmalı üstünlüklerin serbest ticareti teorisiyle cevaplandırmaya çalışır.
    Bu teoriye göre; her ülke karşılaştırmalı olarak maliyet üstünlüğüne sahip olduğu malların üretiminde uzmanlaşır ve bu malları diğer ülkelerin uzmanlaştığı mallarla değiş tokuş ederse, bu ticaretin tüm taraflarının he toplam gelir düzeyi yükselir hem de toplam kazanç artar. (Friedman, 2010: 224-225)
    Kazan-Kazan prensibinin hala geçerli olduğu sonucuna ulaşan yazar, zippi gençliğin gelecekte Amerikalı gençlerin ulaşamayacağı niteliklere sahip olduğuna ilişkin kaygısını şu ifadelerle dile getirir. “Asla unutmayın: Hintliler ve Çinliler bizimle dibe vurmak konusunda yarışmıyorlar. Tepeye varmak için yarışıyorlar (Friedman, 2010: 231). Yazar bu kaygısının ardından ülkesine şu mesajı ulaştırır. Başarıya giden yol, sizi bir yerlere bağlayan demiryolunu engellemekten geçmez. Daha büyük ve daha gelişkin pastadan size ve toplumunuza düşen payı talep etmenizi sağlayacak alanlara yatırım yapmaktan ve vasıflarınızı artırmaktan geçer. (Friedman, 2010: 234)
    Dokunulmazlar[4] Hindistan’da kast dışı sayılan ve kast sistemine göre en aşağı tabakada, kirli sayılan insanlardır. Hindistan’daki sosyal tabakaların en aşağısında bulunan bu sınıfın dünya düzleştikçe tersine döneceğini anlatırken yazar, dokunulmazlığa yüklediği anlam açısından bakıldığında, işleri taşeronlara verilemeyen insanlar olarak anlatılmaktadır.
    Herkes dokunulmaz olmak istemeli diyerek devam eder yazar ve şu dikkati çeken hatırasını aktarır. Çocuklarına hitaben, “Kızlar, ben çocukken ailem bana hep, Tom, yemeğini bitir. Çin’deki, Hindistan’daki insanlar açlıktan kırılıyor” derdi. Ben size şunu tavsiye ediyorum: Kızlar, ödevinizi bitirin. Çin’deki, Hindistan’daki insanlar işsizlikten kırılıyor.” (Friedman, 2010: 235)
    Bu bölümde dikkati çeken bir diğer konu yazarın düz dünyada geleceğin insanlarına verdiği çarpıcı bir mesaj olan dokunulmazlık kavramına yüklediği anlamla sınıflandırmasıdır. Dokunulmazlar dört ana kategoriye ayrılır: “Özel” işçiler, “Uzman” işçiler, “demirbaş” işçiler ve “koşullara uyan” işçiler (Friedman, 2010: 236).
    Özel işçiler; Sundukları mal ve hizmetler için küresel bir Pazar bulur ve dünya büyüklüğünde para kazanırlar. Onların işleri asla taşerona yaptırılamaz.
    Uzman İşçiler; Bütün bilgi işleri için geçerli işlerdir. Bunlar çok talep edilen ve yeri doldurulamayan niteliktedir.
    Demirbaş İşçiler; hizmet sektöründeki işçilerin yaptığı işlerle ilgilidir. Müşteri ile yüz yüze teması gerektiren işlerdir.
    Koşullara Uyan İşçiler; Sürekli değer yaratabilen, sürekli yeni nitelikler, yeni bilgiler ve ilgi alanını yenilik ekleyen, öğrenmeyi öğrenen işçilerdir. (Friedman, 2010: 236-237).
    Bu işler, yeri doldurulamayan işlerdir bilgi ve teknolojinin sınırlarını ne kadar zorlarsak, makinelerin yapabildikleri ne kadar karmaşıklaşırsa, uzmanlık eğitimi almış olanlar ya da öğrenmeyi öğrenme yetisine sahip olanlar daha çok talep edilecek ve daha iyi ücret kazanacak. Bu beceriye sahip olmayan ve koşullara uyum sağlamayan daha çok insansa daha az kazanacak. İstenilmeyen şey, yeri doldurulabilecek bir işte çalışmaktır. (Friedman: 2010: 237)
    Bölümün diğer başlığı Sessiz Krizde (Bkz. Friedaman,2010: 247-272) yazar, Amerikalıların bir spor müsabakasındaki karşılaştığı mücadeleden çıkarımla, diğer dünya ülkelerinin artık ABD ile başa baş rekabet edebilecek düzeye geldiklerini gösteren bir örnek verir (Friedman, 2010: 247). Amerikalı gençlerin bir eleştirisini yapan yazar, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika’da, üçüncü kuşağa gelince tüm mal varlığını tüketmeye başlayan klasik zengin aileleri hatırlatan bir şeylerin olduğunu ifade ederek üç nesil ayrımı yaparak bugün ABD’nin geldiği noktayı açıklar: Bu ailelerde birinci kuşak, toprağı tırnaklarıyla kazıyan yenilikçilerdir. İkinci kuşak, öncekilerin yaptıklarını ayakta tutar. Sonra bunların çocukları gelir. Bu üçüncü kuşak ise şişmanlar, aptallaşır, tembelleşir ve her şeyi yavaş yavaş tüketir. (Friedman, 2010: 258-249). Diğer taraftan da ülkesinin büyüklüğü ve güçlü olduğu, yeter ki Amerikaların gerektiği kadar Amerika kültürünü sağlamlaştırıcı ve yaşatıcı çalışmalara devam etsin.
    Amerika’nın içten içe ve hissedilmeyen bir kriz yaşadığını gerekli tedbirler alınmazsa dünyanın düzleşmesinin gittikçe ülkeyi tehdit eden bir hal alacağı düşüncesini paylaşır. Burada çarpıcı olan bilgilere baktığımızda Amerika’nın fen ve mühendislik alanlarındaki nitelikli elaman yetiştirmede eskisi kadar yüksek performans sağlayamadığı öz eleştirisidir. Bir asırdan fazla zamandır ABD kendini ilk kez bilimsel keşifler, yenilik ve ekonomik gelişme alanında diğer ülkelerin gerisinde kalmış bulabilir. Bu “Mükemmel Fırtına” öncesindeki sessizliktir. Sükûnet sizi yanıltmasın. Yol değiştirmek için doğru zaman, fırtınanın kopmak üzere olduğu an değil, ası böyle zamanlardır. Eğitim sistemimizin “küçük karanlık sırlarını” ele almak konusunda kaybedecek zamanımız yok (Friedman, 2010: 250-252).
    Friedman bu küçük karanlık sırlarını bu bölümden aldığımız ve konuyu özetleyen satırları aktarmakla yetineceğiz:
    Sayısal Fark, eğitimli ve kalifiye insan, aktif iş ve bilim dünyasındaki insan sayısıdır, başka bir ifade ile beşeri sermaye ve entelektüel sermayenin sayısal olarak diğer ülkelerle kıyaslanarak ortaya çıkan azlık ya da çokluktur. Yazar, bu konuyu açıklamak için diğer ülkelerle ilgili bir takım istatistiksel verileri sunar. Örneğin, tüm dünyada 2.8 milyon lisans diploması verildiğini bunun 1.2 milyonunun Asyalı öğrencilerden oluştuğunu, Asya ülkelerindeki üniversitelerin ABD’ye oranla sekiz kat daha fazla lisans diploması verdiğini belirtir (Friedman, 2010: 253-257).
    Hırs Farkı; 2004 yılının kışında Tokyo’da Nomura Araştırma Enstitüsü baş ekonomisti Richard C. Koo ile çay içtim. “Düzlük Katsayısı” tezimi Richard üzerinde denedim. Buna göre bir ülke ne kadar düzse, yani doğal kaynakları ne kadar azsa, o ülke düz dünyada o kadar iyi konumda olur. Düz bir dünyada ideal ülke, hiç doğal kaynağı olmayandır, çünkü doğal kaynağı olmayan ülkeler kendilerini keşfetmeye çalışır. Bu ülkeler petrol kuyusu kazmak yerine, insanlarının enerjisini, girişimciliğini, yaratıcılığını ve zekâsını harekete geçirmeye çalışır. Genç Çinliler, Hintliler ya da Polonyalılar bizimle dip için yarışmıyorlar. Zirve için yarışıyorlar. Değil bizim için çalışmak, biz bile olmak istemiyorlar. Bizden üstün olmak istiyorlar. Tüm dünyada insanların hayranlık duyacağı ve çalışmak isteyeceği geleceğin şirketlerini yaratman istiyorlar. Şu ana kadar geldikleri yerden kesinlikle memnun değiller (Friedman, 2010: 257-262).
    Eğitim Farkı; İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş bir iş gücü olmaksızın uluslararası rekabette kaybedilen işler için savaş umamayız. Artık ülkeler, paranın izini sürmüyorlar, beyinlerin izini sürüyorlar. İntel kurumsal ilişkiler direktörü ve şirketin fen eğitimini geliştirme girişimlerinin sorumlusu Tracy Koon, “Fen ve matematik, teknolojinin evrensel dilidir”. Teknolojimizi ve yaşam standardımızı yönlendirir. Çocuklarımız bu evrensel dili bilerek büyümezlerse, rekabet edemezler. Biz başka bir yerde üretim yapmıyoruz. Benim şirketim burada kuruldu. Bizim iki hammaddemiz var: kum ve yetenek (Friedman, 2010: 262-269).
    7. Bu Bir Tatbikat Değil (s: 273-302)

    Yazar bu bölümde, düzleşen dünyanın getirdikleri ve getireceklerini düşünerek yine ülkesinin politika yapanlarını ve şirketlerini uyarmaya devam etmektedir.
    Dünyanın düzleşmesi, ABD’nin önünde uzun vadede derin ve kapsamlı etkileri olan fırsatlar ve tehditler getiriyor. Bu yüzden de işleri eskiden olduğu gibi yapma becerimiz, yeterli olmayacak. Düz dünya şu an odanın içindeki fil gibi. Mesele, onun bize ne yapacağı ve bizim ona ne yapacağımız. Bizim bir şeyleri daha farklı yapmamız lazım. Neleri korumalıyız, neleri atlamalıyız, neleri benimsemeliyiz, neleri bünyemize almalıyız, nerelerde çalışmamızı ikiye katlamalıyız ve nerelere yoğunlaşmalıyız; karar vermemiz gerekiyor (Friedman,2010: 273-277).
    Yazar, düzleşen dünyada herhalde ülkesinin son zamanlarda diğer ülkelere karşı uyguladığı (Irak, Afganistan, İran örneğinde olduğu gibi) uygulamaları üstü kapalı eleştirerek “Merhametli düzleşme” olarak adlandırdığı yaklaşımı önerir. Politikalarını şu beş bileşen etrafında toplamaları gerektiğinin altını çizer. Bunlar: Liderlik, Kas Geliştirme, Koruma, Sosyal Eylemcilik ve Ana Babalık’tır.
    İnsanlar, bir eğitim farkının ortaya çıktığını, hırs farkının olduğunu ve bizim sessiz bir kriz yaşadığımızı fark etmezse, düzleşmeye karşı ulusal bir strateji geliştirmemiz mümkün değildir. Bizim hem açıklama yapmaya hem de ilham vermeye yetkin ve istekli politikacılara (Liderlere) ihtiyacımız var. Hiç biri kurum, ciddi bir sorun yaşadığına ve ayakta kalabilmek için farklı bir şeyler yapması gerektiğine inanmadıkça köklü değişiklikler yapmaz (Friedman, 2010: 277-279).
    Yazar, düz dünyanın yeni işçi ve işveren anlayışındaki değişikliği de kastederek beşeri sermayenin ve entelektüel sermayenin önemini vurgular. Buna göre, düz dünyanın düşünme şeklinde göre bireysel olarak işçi kendi kariyerini, risklerini ve ekonomik güvenliğini yönetme sorumluluğunu giderek daha fazla üstlenir. Hükûmetin ve şirketlerin göreviyse işçilerin bunu yapabilmek için gerekli kasları geliştirmelerine yardım etmektir. İşçilerin en çok ihtiyaç duyacakları “kaslar”, ömür boyu öğrenme sürecine uygun taşınabilir ve ek menfaatler (sigorta, emeklilik, ücret dışı kazanç vb.) dir. Eğer tüm dünyanın entelektüellerinin kaymak tabakasını alabilirsek, bu Amerika için daime net bir getiri olacaktır. Eğer düz dünya tüm bilgi havuzlarının birbirine bağlanması ise, biz kendi bilgi havuzumuzun en büyük havuz olmasını isteriz. Biz küresel yetenek avındayız. O halde en iyileri elimizde tutmak için ne yapabilirsek yapmalıyız… (Friedman, 2010: 289).
    Yazar koruma ile ilgili olarak insanları çalışmaya teşvik edecek, sigorta kurumlarının yapılanmasından bahseder ve sosyal eylemcilikle ilgili olarak da; şirketlerin, düz dünyada sadece güçlerinin değil, aynı zamanda sorumluluklarının da farkına vardıkları büyük bir geçiş dönemi yaşıyoruz. Merhametli düzleşme yanlıları öylece oturup durmanın ve geleneksel sağ-sol ayrımları ile tüketiciye karşı şirket bakış açısıyla düşünmenin zamanının artık geçtiğine inanıyor. Bunun yerine klasik korumacılığa yönelmeden, düz dünyanın en kötü özelliklerine karşı tüketici-şirket işbirliğinin nasıl iyi bir koruma sağlayabileceği üzerinde kafa yormalıyız (Friedman, 2010: 293-298).
    Ana-Babalı yapmak, yazarın merhametli düzleşmeyle ilgili tartışmasının ailelere yönelik olarak geliştirdiği düz dünyada ki görev tanımıdır.
    Bireyleri düz dünyaya uyum sağlamasına yardımcı olmak, sadece hükûmetleri ve şirketlerin değildir. Aynı zamanda ana babaların da görevidir. Onların da çocuklarının nasıl bir dünyada yaşadığını ve ayakta kalabilmek için neler yapmaları gerektiğini bilmeleri gerekir. Zor bir aşkı idare etmeye hazır yeni nesil ana babalara ihtiyacımız var. Gençlerimizi, kendilerini rahat hissettikleri alanın ötesine geçmeye ve doğru hareket etmeye zorlamamız, uzun vadede başarı elde etmek için kısa vadede biraz sıkıntı çekmeye razı olacak şekilde yetiştirmemiz gerekmektedir. (Friedman, 2010: 298-301).
    8. Gelişmekte Olan Ülkeler ve Düz Dünya

    Yazarın bu bölümünü (bkz. Friedman, 2010: 305-330), bölümü ve belki de kitabı boyunca ülkesini uyarmaya çalıştığı ifade, özellikle gelişmekte olanların durumunu anlatan manidar cümlesi şudur; Bir zamanlar kurtlardan korkardık. Sonra kurtlarla dans etmek istedik. Şimdi kurt, biz olmak istiyoruz (Friedman, 2010: 306). Dünyanın her yerine düz dünyayı okuyan ülkelerden onların geleneklerini de taklit eden şirketlerin varlığını haberdar eden yazar bunun için, Çin tarafından Mısır’a ithal edilen, geleneksel fenerlerin, pille çalışanlarını satmaya çalışmasını da örnek verir.
    İçe bakışını ve kendi gerçeğini itiraf ederek acımasızca düz dünyanın neresinde olmaları gerektiğini açıklayan yazar, ülkelerin, insanlarıyla, liderleriyle kendine karşı dürüst olmalı ve diğer ülkelere ve on düzleştiriciye göre tam olarak hangi konumda bulunduğuna bakmalıdır. Hiçbir ülke bulunduğu yerin ve yapabileceklerinin röntgenini çekmeden gelişemeyeceği için, her ülkenin içe bakış yeteneğine sahip olması gerekir (Friedman, 2010: 308–309).
    Artık ülkeler toptan reform anlayışından uzaklaşmalı, düz dünyada, perakendeci olmak ve kalkınmayı bireylere kadar indirerek onların da düz dünya ile rekabet edebilecekleri yenilikleri reformları gerçekleştirmeleri gerekmektedir. Şirketlerini, vatandaşlarını düz dünyanın imkânlarından yararlanacak yasal düzenlemeleri gerçekleştiremeyen ülkeler bu gelişmelerin ardında kalacakladır. Gelişmekte olan her ülke şu sorulara doğru yanıt vermek ve çözüm bulmak zorundadırlar. 1) Yerel kurallar, yasalar ve ruhsat ücretleri çerçevesinde yeni bir iş kurmak, 2) işçileri işe almak ve çıkarmak,3) bir sözleşmenin yerine getirilmesini sağlamak, 4) kredi bulmak, 5) başarısız veya iflas eden bir şirketi kapatmak. Bunları gerçekleştiren, kolaylaştıran her ülke perakende reform yapmaya çalışan ve düz dünyada yerlerini bulacak ülkelerdir. Diğerleri ise düz bir dünyada işleri yolunda gitmeyecek ülkelerdir (Friedman, 2010; 311-313).
    Bazı ülkelerin düz dünyayı iyi okuyup anlarken bazılarının neden bunu gerçekleştiremediklerini sorgulayan yazar Kültür kavramını ve kültürselleşmeyi tartışarak şu sonuca ulaşmaktadır. Toplumların kültürel yapılarının düz dünyayı anlama ve orada yer almayı olumlu ya da olumsu etkilediğini düşünür. Kültürün içe ve dışa dönüklüğünün bu ülkelerin gelişmişliklerini dolayısıyla düzleşen dünyada rol alan diğer ülkelere nazaran daha çabuk zenginleştiğini açıklamaya çalışır. Yazara göre, şu soruların cevabı ülkelerin kültürleri aracılığıyla ya düz dünyaya kapalı hale geldiklerini ve fakirleştiklerini ve fakirleşeceklerini, ya da düz dünyada yerlerini alarak gelişeceklerini ileri sürer. Kültürünüz içe mi dışa mı dönük? Yani; yabancı fikirlere, yabancı etkisine ne ölçüde açık? İyi kültürselleşebiliyor mu?, İçe dönüklüğü ise şu sorularla açıklar, ulusal birlik duygusu, kalkınmaya yoğunlaşma duygusu ne ölçüde? Yabancılarla işbirliği yapma konusunda toplumun kendine güveni var mı? Toplumun elitleri ne ölçüde geniş kitlelerin hayatına ilgi gösteriyorlar. Memleketlerine yatırım yapmaya ne kadar hazırlar? Yoksa fakir vatandaşlarına kayıtsızlıkla yaklaşıp başka ülkelerde yatırım yapmakla daha mı çok ilgileniyorlar?
    Kültürünüz ne kadar doğal olarak kültürselleşiyor, yani yabancı fikirleri ve en iyi uygulamaları alıp kendi gelenekleriyle birleştiriyorsa, düz dünyada o kadar büyük avantaj yakalarsınız (Friedman, 2010; 319-320).
    Friedman bu bölümde biraz da yanlı olarak Müslüman ülkeleri eleştirme yolunu tercih etmektedir. Hemen şunu ifade etmek gerekir ki, ülkelerini diğer ülkelerin kültürlerine karşı kapalı tutmaya çalışan, milli duyguları yüksek, yabancılara temkinli yaklaşan, kültürel değerlerine sadık olan, milliyetçi düşünceleri eleştirerek üstü kapalı bir şekilde, ABD’li şirketlere ekonomik kazanç yolunu açma isteğini de dile getirdiğini düşünüyoruz. Başka bir ifadeyle, Batı kültürünü üstün görerek bu kültürü kabule hazır hale gelinmesi yolunda telkinler hissedilmektedir.
    Elle tutulamaz şeyler, ülkelerin gelişmelerini konumuz itibarıyla düz dünyada yer almalarını ya da almamalarını sağlayan şeydir. Ekonomik başarı için toptan reform, ardından perakende reform, iyi yönetişim, eğitim, altyapı ve kültürselleşme becerisi ile gerçekleştiğini ancak bunu gerçekleştirme becerisini gösteremeyen ülkelerin bu potansiyelleri olmasına rağmen ülkelerindeki devlet yapısından, politikacıların, yöneticilerin ve halkın genel olarak ahlaki tutum ve değerlerinden kaynaklanan elle tutulamayan nedenler olduğu sonucuna ulaşan yazar, ekonomik gelişme için bir toplumun bir arada durma ve fedakârlık yapma yeteneği ve isteği ile cebini doldurmaya ya da statükoyu korumak yerine elindeki gücü değişim için kullanan vizyon sahibi, ekonomik gelişme için ne yapılması gerektiğini bilen liderlerin varlığını gösterir. Bazı ülkeler görevde bulundukları süreyi, ceplerini doldurmak yerine ülkesini modernleştirmeye çalışarak geçiren liderlere sahip. Bazı ülkeler ise cebini doldurarak bu zenginlikleri İsviçre’de emlak yatırımı yapan rüşvetçi elitlere sahip. Elle tutulamaz olanlardan bir başkası da, kültürünüzün eğitime ne kadar değer verdiğidir. Diğer elle tutulamaz olarak tanımladığı unsurları yazar özlü sözlerle özetler, Rubio’dan naklen Özgüven eksikliği, bir ülkenin geçmişini ağzında sakız etmesine neden olur, Will Rogers’ten naklen ise, Doğru yolda olsanız bile orada oturup kalırsanız sizi geçerler (Friedman, 2010: 324-330).
    9. Şirketler ve Düz Dünya

    9.1. Şirketler Ne Yapıyor?

    Ülkelerin yapmaları gereken genel yaklaşımları önceki bölümlerde tartışan yazar burada şirketlerin düzleşen dünyada ne yapıyor olduklarını da ele alır. Değişen ve kendini geliştiren şirketlerin büyümek ve gelişmek için, nasıl değişmeleri gerektiğini ve yapılarını da buna uyarlamaları gerektiğini ifade eder. Bu gelişmeyi ve değişmeyi anlatırken üçlü yakınlaşmaya atıfta bulunarak yedi temel kuralı gerçekleştiren şirketlerin gelişim ve değişim göstererek büyüyebileceklerini anlatır (Friedman, 2010, 333). Bu kurallar ana başlıklarıyla şunlardır:
    1. Dünya düzleştiğinde, siz de düzleştiğinizi hissedince bir kazma alıp kendi içinizi kazın. Duvarlar örmeye çalışmayın
    2. Küçük, büyük oynayacak… Düz dünyada küçük şirketlerin gelişmesinin bir yolu, büyük oynamayı öğrenmektir. Küçüklerin büyük oynamasının anahtarıysa daha ileriye ve daha derine, daha süratli ve daha kapsamlı gidebilmek için yeni işbirliği araçlarından daha hızlı faydalanmaktır.
    3. Büyük, küçük oynayacak… Büyük şirketlerin düz bir dünyada gelişmeyi öğrenmek için izlemesi gereken yol, müşterilerinin büyük düşünmesini sağlarken, küçük şirketler gibi davranmayı öğrenmektir.
    4. En iyi şirketler, en iyi işbirlikçilerdir. Düz dünyada giderek çok daha fazla iş, şirketler arasındaki işbirliğiyle gerçekleşecek. Bunun çok basit bir nedeni var: İster teknolojide olsun, ister pazarlamada, biyo ilaçta, üretimde, değer yaratımının bir sonraki katmanı o kadar kompleks olacak ki hiçbir şirket veya departman tek başına bu sürece hâkim olamayacak.
    5. Düz bir dünyanın en iyi şirketleri, düzenli röntgen çektirip sonuçları müşterilerine satarak sağlıklı kalmaya devam edenlerdir.
    6. En iyi şirketler küçülmek için değil, kazanmak için taşerona iş veriyor. Çalışanlarını işten çıkararak tasarrufta bulunmak için değil, daha hızlı ve daha ucuza buluşlar yaparak büyümek, Pazar paylarını artırmak, farklı alanlardaki uzmanlardan daha çok yararlanmak için taşerona başvuruyorlar.
    7. Taşeronluğu (vergi kaçırmak ya da ülkesine ihanet için değil) idealistler de yapabilirler. (Friedman, 2010: 333-358)
    10. Jeopolitik ve Düz Dünya

    10.1. Düz Olmayan Dünya

    Yazar bu bölümde düzleşen dünyanın düzleşmesinden yararlanacak olumsuzluklardan, bu düzleşmeyi engelleyecek olaylardan ve düzleşen dünyadaki sorunları aşabilmenin yollarını tartışmaktadır (Friedman, 2010: 359-428).
    Düzleşen dünyanın ihtiyacı olan en önemli olgunun düz dünyada olanlarla olmayanlar arasındaki çizginin, umut çizgisi olduğunu, umudun dünyadaki jeopolitik istikrar için hayati önem taşıdığını açıklar. Bunun için dünyanın işbirliğine giderek, düzleşen dünyadaki dengenin ve paylaşımın sağlanması gerektiğini savunur. Nitekim umudu olanlarla umudu olmayanların varlığı ve bunlar arasındaki fark ne kadar fazla ise düzleşmenin önündeki engelde o kadar çok olduğunu vurgulayan yazar, Afrika’da, Hindistan’da, Çin’de yaşayan ve dünyada bir şeyleri başarmanın ötesinde bunun umudunu dahi taşımayan inşaların varlığından örnekler vererek düzleşen dünyanın önündeki büyük sorunlardan bahseder ve işbirliklerini bu sorunları çözmek için kullanılması gerektiğini salık verir (Friedman, 2010: 361–371).
    Elbette yazarında ifade ettiği şekliyle, siyah ve beyaz ayrımı gibi düz dünya ya da düz olmayan kesin hatlarıyla birbirinden ayrı iki dünya söz konusu değil. Bu ikisi arasında oraya ya da buraya yakınlıklar arasında kalanlar da bulunmaktadır. Düzleşen dünyaya yakın ancak bunun nimetlerinden yararlanamayan insanların başkaldırılarını da düzleşen dünya treninde yer alamamaları olduğunu söyleyen yazar, bu insanları küreselleşme trenini durdurmak niyetinde olmadıklarını aksine kendilerinin de binmek istediklerinde kaynaklandığını belirtir (Friedman, 2010: 371–381).
    Düz dünyanın hedeflenmeyen bir diğer sonucu olarak birbirine daha çok yakınlaşan, diğerlerinin kültürünü tanıyan diğerlerini bazen yakınlaştırsa da hayal kırıklığına uğratan sonuçlarının olduğunu da ifade eden yazar, insanların kendisini diğer insanlarla kıyaslama imkânı bulduğunu bunun da kimi zaman hayal kırıklığına neden olduğundan bahsetmektedir. Bu hayal kırıklığının terörizmi besleyen damarlar olduğunu ima eder (Friedman, 2010: 381–395).
    10.2. Dell Çatışma Önleme Teorisi

    Yazar bu bölümde özellikle düzleşen dünyanın gidişatını durduracak savaş ve diğer ülkeler arasındaki çatışmaların birbirleriyle ticaret yapmanın ötesinde birbirlerine düzleştiricilerden herhangi biri ile birbirine bağlı olan ülkelerin asla savaşamayacağını iddia eden dell teorisini açıklar. (Bzk. Friedman, 2010 402-425) Büyük küresel tedarik zincirlerinin içinde yer alan insanlar, artık eski zaman savaşlarını istemiyorlar. Anında mal ve hizmet dağıtımı yapmak ve bununla birlikte gelen hayat standardındaki yükselişin keyfini çıkarmak istiyorlar. İşçileri ve sanayileri büyük bir küresel tedarik zincirine dâhil olan ülkeler, o tedarik zincirindeki yerini uzun bir süre için kaybetme riskini almadan, sanayilerini ve ekonomilerini aksatıp bir saat, bir hafta ya da bir ay savaş molası veremez. Bütün doğal kaynaklardan yoksun bir ülke için küresel tedarik zincirinin bir parçası olmak, hiç tükenmeyen petrol bulmak gibidir. Savaş için böylesi bir zincirden ayrılmak, petrol kuyularınızın kurumasına ya da birinin onların içine çimento boşaltmasına benzer (Friedman, 2010: 408-409).
    Ancak yazarın küresel tedarik zincirindeki her geçen gün gerçekleşen büyük saflaşmanın getirebileceği düz olmayan dünyaya hâkim olmak ve onların dünyalarını da kendi çıkarları doğrultusunda düzleştirmeye yeltenecek süper güçlerin olabileceğini ihmal etmiş olduğunu görülmektedir. Nitekim ABD’nin diğer ülkeler üzerinde kurmaya çalıştığı hâkimiyetin görünen masum yüzü her ne kadar bu ülkelerin de düzleşmesine katkı olsa da arka planda küresel tedarik zincirindeki yerini güçlendirmek isteyen, şirketlerin devletler üzerindeki lobi faaliyetlerini de gözden kaçırılmaması gerektiğini söyleyebiliriz.
    Savaşı engelleyen güçlerinde devletlerin değil de şirketlerin olması ki örneğin 2002’de Hindistan Pakistan nükleer krizi örneğinde olduğu gibi General Electric tarafından engellenmiş olması eğer bu ülkeden sağladığı gelirlerin azalması halinde bunun aksine bir yol takip etmeyeceğini kim garanti edebilir?
    Yazarın kitabında yanlı bir tutumla Hindistan’ın dokunulmazlarına kendi ürünlerinin ticari kullanım alışkanlıkları kazandırmanın bir meziyet olduğunu, bu insanların küreselleşme trenini durdurmak için değil inmek için seslerini yükselttiklerini anlatırken, Afganistan, Pakistan, İran, Filistin, Irak gibi ülkelerdeki hiçbir şekilde ne o insanları bulundukları yönetim ne halk tarafından tasvip edilemeyen tarzdaki eylemlerini küreselleşmenin baş düşmanı ilan etmesi ve küresel treni durdurma yönelik hareket olarak algılaması da dikkat çekicidir. Terörü İslam dünyasından bir yandan geldiğinde lanetleyen ve savaşlar açan küresel süper aktörlerin, kendi zincirlerini güçlendirecek PKK gibi terör örgütlerini sözde kınamaları, İsrail’in Filistin halkına yaptığı terör hareketlerini görmezlikten gelen tutumundan hiç bahsetmemektedir. Düzleştiricilerin kontrol edilemeyen biçimde bu gruplarca internetin kullanılması bir silahın hem avcı hem katil tarafından kullanılmasına benzer. Ancak sorgulanması gereken bazen küreselleşmenin nimetlerini beklenenin dışında kullanan gruplar tarafında bazen de karşısında olmak ne kadar etik ve ahlakidir? Zenginliğin ve refahın sadece küresel aktörlerin onayladıkları kabullenmeyi gösterenlere sunulacak gerektiğinde Arkansas’a kadar ulaştırılan Suşi ikramı, düzleştiricilerin süper aktörlerince onaylanmadığın da ise yıllarca süren abluka haline gelmesi ne kadar kabul edilebilir?
    11. Sonu: Hayal Gücü

    11.1. 9/11’e Karşı 11/9

    Kitabın çevirmenince aktarıldığı şekliyle yazar, 11 Eylül’le olan tarih simetrisini kullanıyor. Amerikalıların tarihleme sistemine göre, 11 Eylül, 9/11; Kasım, 11/9 Şeklinde yazılıyor. Kabala ise, kutsal metinlerin özel bir şifreyle yazıldığına ve bu şifrelerin çözülerek geleceğin öngörülebileceğini inanılan Yahudi mistizmini. (Friedman, 2010: 55).
    Berlin duvarı 9/11’de 1989 da yıkıldı. Kuleler 11/9’da 1999’da yıkıldı. Berlin duvarının yıkılışını
  • 912 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Ahmet Cevdet Paşa'nın yazdığı kitabı yayınlarken Ahmet Cevdet Paşa'nın kim olduğu bilgisini de -derin bir şekilde- veren bu kaynak kitabının başlangıcıyda oldukça güzeldi.
    Ahmet Cevdet kendi deyimiyle 27 Mart 1823'te dünyaya gelmiş, ismi Ahmet olup Cevdet mahlasını İstanbul'da eğitim görürken Şair Süleyman Fehim Efendi'den almıştır. Devrin en önemli ilim adamlarından eğitim almıştır. Ekim 1853'te Osmanlı Tarihi'ni (1774-1826) yazması için görevlendirildi. Kendisine bunları yaparken "mûsıle-i Süleymâniyye" derecesi verildi. Aynı dönemde bir de zamanının siyasi olaylarını anlatan 'Tezâkir-i Cevdet' adlı eserini kaleme aldı. İlmiye sınıfından kimseye verilmeyen 'Nişân-ı Osmânî' ünvanı verildi. Eğitim alanında da geri durmamış her anı dolu dolu geçen ömründe yeni eğitim kuralları, öğrenciler ve okulların da açılmasına katkıda bulunmuş, okullar için kitaplar yazmış ve Kısas-ı Enbiya eserini de gene bu dönemde yazmıştır. Eğitim konusuyla beraber en sevdiğim yönlerinden birisi de "Dil e" verdiği önemdir. Kendisi bu konuda çok sade ve anlaşılır bir dil kullanmakla beraber Türkçemizin iyi bir dil olmadığını söyleyenlerede cevap niteliğinde "Takvîmu'l-edvar" risalesini yazmıştır. Devlet adamlığı, tarihçilik, hukuk ve eğitimcilik gibi alanlarda oldukça uzmanlaşarak hepsinde de en iyilerin arasında olan Cevdet Paşa, kısa bir hastalık dönemi sonrası 26 Mayıs 1895'te vefat etmiştir. Mekanı cennet olsun.

    ---Birinci Kısım---
    Kitap daha başlangıcından itibaren az önce de bahsettiğimiz üzere sade dil üzerinden devam ediyor. Üstelik başlangıç olarak da 'Padişah bana görevi verdi, hemen ordan yazayım, hah tamam' anlayışı yerine öncelikle başlayacağı konu üzerine bir yazı, Tarih ve önemi gibi meseleler sonrasında Osmanlı'ya kadar gelmiş devletlerin genel itibariyle şekil yapılarından bahsedilerek, kendisine verilen göreve başlaması da onun ne kadar değerli ve isabet bir yönetici olduğunun kanıtıdır.
    Dönemin biraz daha gerisinden başlayan kitapta Peygamber dönemi sonrası ilk halifeden itibaren kısa kısa oluşumlar anlatılmış, ardından Fazıl Ahmet Paşa'nın ölümüne kadar olan dönem (3 Kasım 1676) anlatılarak kitabın giriş kısmı başladı diyebilirim. Burada Kanuni'den kendisine (Fazıl Ahmet'e) kadar olan dönemle birlikte, III. Mehmed, I. Ahmed, Genç Osman Vakası, IV. Murad, IV. Mehmed ve Köprülü Paşalardan bahsederek bu dönemi noktalar.
    Ardından Damat İbrahim Paşa ( 9 Nisan 1718 - 1 Ekim 1730 Sadrazamlık yapmıştır) devrine kadar olan olaylar sıralanır. Burada Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ile başlanan bir yapı vardır. Kendisi Köprülülerin elinde yetiştiğinden çok bilgilidir ve 7 senelik döneminde ülkeyi çok iyi idare etmiş ve kalan dönemlerde de diğer vezirler onun boşluğunu değil doldurmak,eline leke sürememiştir. Üstelik şahsi kin ve çıkarlarını devlet menfaati üstünde tutup Paşa'yı idam ettirenler, alınan başarısızlıkların neticesinde kendilerini kurtaramadıkları gibi, dönemin padişahı 4. Mehmet de tahttan indirilmiştir. Bu Paşa neden bu kadar önemli kardeşim, padişahlara bile bu kadar değinmedin gibi şeyler de eğer düşünürseniz sizlere açıkça belirtmem gerekir ki eğer bu paşa olmasaydı Osmanlı ekonomisi daha o devirden iflas edecekti. Önceki Osmanlı Tarihi kitabında da bahsettiğim üzere kendisi halk üzerindeki vergileri hafifletmiş, ağır vergileri kaldırmış ve o meşhur "Devletlerin gerçek gelirleri halkın servetine dayanır. Onun için devlet gelirini arttırmak, halk servetini çoğaltmakla olur" mantığından hareketle o dönemin hazinesini tam tamına 5 kat arttırmayı başarmıştır. Böyle önemli bir zat (Ruhu şad olsun) sadece çekememezlik ve kişisel nefret yüzünden idam ettirilmiş ve herkes cezasını fazlasıyla almıştır. (Şükürler Olsun) Paşa harici burada II. Süleyman, II. Ahmed, II. Mustafa, III. Ahmet'e değinilmiş ancak daha çok Paşalar üzerinde durulmuştur. Baltacı Mehmet Paşa'da bu paşalardandır. Kendisinden sonra Damat Ali Paşa dönemine kadar sık sık Sadrazam'lar başarısız olduklarından değiştirilmiştir. Öyle ki Bazı tarihçiler "Böyle kısa zaman içinde bu kadar fütuhat padişahlar içinde Yavuz'a, vezirler içinde Damat Ali Paşa'ya nasip olmuştur" derken ; 'halkın can dostu biricik ve asla ihanet etmez kimseler (!!!)' ise "Vezir öldü, ordu bozuldu ama bize de emniyet geldi" diyerek hiç utanmadan alçakça ve haince konuşmuşlardır.
    Ardından da Ragıp Paşa devrine kadar olan bir bölüm daha eklenmiştir. Bu kitapta padişahlardan çok paşalar söz konusu olsa da önceki incelemem de gerektiği kadar hatta çoğu yerde gereğinden de fazla olarak Padişahlar ile ilgili bahis vermiştik diye düşünüyorum. Damat İbrahim Paşa başa getirilmiş, savaşlar son bulmuş, Meşhur Lale Devri başlamış, Paşa (!) müsveddesi Ruslara, kan dökülerek alınan yerleri keyiflerine göre fazla fazla vermiş, ordugahlar yerine eğlence yerlerinin açıldığı, en çok eğlenilen ama yıkılışa kadar zararın çekileceği bir döneme girilmiştir. Halk'ın bile bu durumda meşhur bir sözü vardır bu paşacık hakkında. "Vezirlik rütbeleri eskiden layık olanlara verilirken, şimdi helva sohbeti yapanlara tevcih edilir oldu. Bunca ehli İslam düşman elinde kaldı" sözleriyle de İbrahim'e gönderme yapmışlardır. Sonunda beklenen isyan çıkmış, Sultan Ahmet, İbo ve saz arkadaşlarını öldürtüp asilere teslim etmiş (devlete baş kaldırmayıp, İbrahim'in gitmesini istemişlerdir ancak isyan ettikleri için konu ne olursa olsun asi olarak anılmışlardır) gene de tahttan olmuş ve yerine de 25 yıl hükümdarlık yapacak ve devleti biraz olsun feraha kavuşturacak Sultan Mahmut gelmiştir.
    Ardından Hicri 1188 yılına kadar olaylar verilmiştir. Bu tarih aynı zamanda padişahın, Ahmet Cevdet Paşa'dan yazmasını istediği asıl tarih yani Miladi olarak 1774 yılına tekabül eder. Bu devirde Ruslarla olan mücadele ve Rus çarının devrilip yerine Katerina, imparatoriçe olmuş ve kocasını öldürtmüştü. Bu dönemde Ruslar bize ağır zayiatlar verdirmiş ve önlem alınamamıştır. Ardından Ahmet Cevdet Paşa, birinci bölümü Kırım ile mücadeleler ve Küçük Kaynarca Anlaşmasının tam metniyle bitirmiştir. Bu bölüm sonrası da zaten 1774 yılı ile asıl istenen yer olduğundan, ilk önce Küçük Kaynarca (1774) Antlaşmasından başlamak, kanımca oldukça doğru bir karardır.
    1. Kısmın 2. Bölümünde ise 1188 Senesi olayları üzerinde durulmuştur. Bu yıla Miladi olarak 1774 ve 1775 yılları dahildir. Burada I. Sultan Abdülhamid'in tahta çıkışı, ardından imzalanan Küçük Kaynarca ve gereksiz vezirlerin fazlalığı gibi işlere öncelik verilmiş, Ardından Kırım Hanlığı ile uğraşılara karşı Ruslara, Takrir verilerek birtakım istekler dile getirilmiştir. Bunun yanında bu bölümde bir de önceki kitapta da bahsettiğim üzere uzun zamandır sarayda şehzade doğmama sorunu vardı ve Recebin 7. günü Sultan Mehmet dünyaya geldiğinde 7 gün 7 gece kutlama yapılmıştır.
    1. Kısmın 3. Bölümü ise 1193 senesine kadar yani 1779-1780 arası dönemi kapsar. Burada yapılan bazı düzenlemelerden söz edilir. Levent Askerlerinin kaldırılması gibi(Kuyucu Murat Paşa bunların kökünü kazımıştı), Harameyn Rütbesi Değişiklikleri, Askeri alanda yapılan düzenlemeler söz konusudur. Tımar ve Zeamet Nizamnamesi yayınlanmıştır. Birçok tayin ve sürgün bu dönemde gerçekleşmiş, İran'a sefer düzenlenmiş, Hindistan yardım istemiş ama yardım gönderilememiştir. Keza Hindistan gibi bir bölge şimdilerde küçümseniyor olsa bile o dönemde yeni keşif yerlerinden olduğundan ve birçok müslüman barındırdığından başta İngilizler olmak üzere diğer Batı devletlerin aksine oralara minimum da olsa Osmanlı Tuğrası bile göndermemek böyle bir bölgede nüfuz sahibi olamamak Osmanlı'nın başını ağrıtacak ve ileride de kendisine sorun oluşturacaktı. Sorunlar sadece bununla mı sınırlıydı, hayır. Osmanlı idarecileri tabiri caizse herşeyi 'sallamaya' başlamıştı. Vehhabilik denilen bir sapkınlık ortaya çıkmış, önemsenmemiş, arap halkı tarafından da desteklenmiş ve ta II. Mahmut döneminde onun kahramanlığı ile yenildiler. Ermeni meselesi sorun olmuştur. Asıl Ermeniler bizim devletimizin yanında olurken, Katolik olanlar Osmanlı aleyhine çalışarak devleti arkadan vurmaktan -o kadar da affedilmelerine rağmen- vazgeçmemişler ve kardeşin kardeşe düşmanlığının en beter örneklerini vermişler, tarihin can kardeşleri, can düşmanları olmuşlardır. Bu sorun ise günümüzde devam etmektedir. 1193'e kadar olayların arasında yine bir Kırım sorunu ve Rusya ilişkileri sorun olmuş, Donanma Karadeniz'e çıkarılmış ancak Katerina'nın İran Şahı ile anlaşmasıyla 2 cepheden saldırıya uğrayınca pek etkisi olmamıştı.
    1. Kısımın 4. Bölümünde ise 1193 senesi olayları ele alınmıştır. Miladi olarak 1779-1780'e tekabül eder. Bu dönemde Rusya ile Aynalıkavak Senedi imzalanmıştır. Küçük Kaynarca Antlaşmasına göre daha hafif olan bu metinde Katerina istediğini fazlasıyla elde etmiş ve Kırım'ı da savaşmaya gerek duymadan almıştır.Bu dönemde Şehzade Süleyman'ın doğumunu da ayrıca eklemek gerekir. Herkesin malumu olan paşa değişikliklerinin de sıklıkla yaşandığı bir dönem olmuş ve bu dönemde 'Kara Vezir' diye anılan Seyyit Mehmet Efendi sadarete yükseltilmiştir. Sadrazam askerlik işlerinde de o kadar gayretlidir ki padişah kendisine 'Çırağı hasım, nizam-ı devletim ve eşsiz vezirim' diye hitap etmiştir.
    1. Kısımın 5. Bölümünde ise 1194 senesi olayları ele alınmıştır. Miladi olarak 1780 yılına tekabül eder. Bu devirde bir İngiltere-Fransa savaşı olmuştur. İngilizler, Amerika ile uğraşıyor, Fransızlar Amerikalılara destek veriyor ve Amerika bağımsızlığını ilan ediyordu. Bunun ardından Amerikan Cumhuriyetini Fransa tanımış ve gerilimin ardından İngiltere ile Fransa savaşa girmiş, Avrupa'nın kendi aralarındaki en büyük savaşlardan birisi yaşanmıştı. Bundan gayrı bu sene içinde devletin kendisinde de bir takım olaylar olmuştu. Enveri Tarihinin (Enveri Efendi) padişaha sunulması, Emirgan Camisinin yapılması gibi.
    1. Kısımın 6. Bölümünde ise 1195 senesi olayları ele alınmıştır. Miladi olarak 1780/1781 yıllarını içine alır. Bu dönem Şehzade Sultan Mehmet ve Sadrazam Seyyit Mehmet Paşa'nın vefatı ile başlar. Garip olan şudur ki bu iki kişi de aynı gece ölmüşler. Burada bazı olaylar çok dikkatimi çekti. Örneğin 'Tütün İçme' meselesi çok tartışılır olmuş, helal ve haram olduğu konusunda çok tartışmalar yaşanmış ancak bir fetva verilememiştir çünkü toplanan meclislerde artık tütün kullanmayan kişi sayısı 2-3 kişiyi geçememiştir. Ahmet Cevdet Paşa 2. kısıma geçmeden evvel son olarak İspanya ile Antlaşma imzalandığı bilgisini de ekleyerek birinci kısmı noktalamıştır. Aslında bu kitap birinci cilt olarak geçer ama mesela bu kitapta aslında 3 ayrı cilt olan yazılar tek cilt olarak verilmiş olup, 3 bölüme ayrılmıştır. Her ne kadar bu Antlaşmanın adını araştırsam da bulup da yazamadığım gibi Ahmet Cevdet Paşa'da antlaşmanın adını yazmadığı gibi, araştırmalarımda da genel olarak eğer doğruysa bu antlaşmanın çok gizli yapıldığını öğrenmiş bulunmaktayım ama adının bile bulunamaması çok garip doğrusu.

    ---İkinci Kısım---
    1. Bölümde 1196 (1781-1782) senesinin olayları ele alınmıştır. Bu senede de devam etmekte olan bir Kırım meselesi vardır. En sonunda burayı Rusya işgal etmiş, aslında objektif bakarsak hem Osmanlıyı, hem Avrupayı hem de kendini kurtarmıştır ancak olan gene masum ve savunmasız halka olmuştur ki beni tek üzen de bu dur. Çünkü Osmanlı, kendi saray etrafı hariç Anadolu insanını bile yeterli ilgi ve alakayla besleyememiştir. Bunda suç aslında hiçbir dönemde padişahta olmamış, saray annelerinden başlayan fitne ve fesat tohumları zamanla vezirler ve hatta Şeyhülislam denilen islamın en büyük (!) insanları arasında dahi Allah gazası yerine Dünya işlerine bırakmaya sebebiyet vermiştir. Rusya-Kırım-Osmanlı dönencesi uzun zaman olduğu gibi bu dönemi de oldukça meşgul etmiştir.
    2. Bölüm de 1197 (1782-1783) senesinin olayları ele alınmıştır. Tahmin edeceğiniz üzere gene Rusya-Kırım-Osmanlı sorunuyla başlayan bir dönem. Rusların Kırımı işgal etmeleri ile başlıyor. Bu bölümde ayrıca Devlete olan borçların ödenmesi için yayınlanan ferman, Fas elçisinin sorgulanması ve Rusya ile yapılan Ticaret Antlaşması eklenmiştir. Bunun yanında İngiltere, Kırım meselesi için aracılık teklifi yapmış, Amerika'nın Kuruluş ve Bağımsızlığı işlenmiş son olarak da İrandaki gelişmeler ile Rus-İran ilişkilerine değinilmiştir. İran'da Nadir Şah'ın ölümü sonrası başa gelen Ağa Muhammed Han, Rusya'yı yok etmek ya da en azından belayı defetmek için Osmanlı ile anlaşmaya çalışmış ancak dönemin oldukça zeki (!) ve akıl deposu (!) Osmanlı idarecileri bu yakınlaşmaya Tenezzül (!) bile etmeyerek ne kadar cahil ve bilgisiz ayrıca yönetme ve yönetimden de ne kadar uzak olduklarını bir kere daha kanıtlamışlardır.
    3. Bölüm ise 1798-1799-1200 yıllarını kapsayan döneme ayrılmıştır. Bu dönemi miladi takvime göre ; 1783-1784, 1784-1785, 1785-1786 dönemi olarak da sınıflandırabiliriz. Harp dönemine doğru eski gücünden uzak ve neredeyse savaşmayı unutmuş ordusuyla Osmanlı'ya karşı diğer devletler -en küçükleri bile- hareketlerinde değişikler gösteriyor. Sanki yıllardır huzur içinde yaşadıkları devlet Osmanlı değil de diğerleri gibi hareket ediyordu. Bu sapkın düşünce çok çabuk yayılıyordu. Nitekim bunların yanında Rusya'dan kendine örnek alan Nemçe ve Prusya (Almanya) birbiri ardına saçma isteklerle Osmanlıya geliyor, Osmanlıyı oyuncak olarak görüyorlardı. Osmanlı'nın bu zorlu durumunu mecliste Şeyhülislam ve Müftüzade'nin aralarındaki konuşmalarda Müftüzade'nin oturumu kapatan son konuşmasından aktarıyorum. Bu mesele Kırım'ın elden çıkmasıyla alakalı olup, gayet de yerinde bir örnektir ama o çok kafalı (!) devlet adamları bunu anlamakta gecikmişlerdir. "Şeriat'ın gereği budur ki, bir meselede şerler bir araya gelir de hayra yer kalmazsa şerlerin en ehvenini kabullenmekten başka çare yoktur, vacip olan da budur. Mesela bir mümin namaz kılmak isterken elbisesi pislenmiş olsa, başka giyeceği de yoksa namazını çıplak mı kılacak yoksa kirlenmiş elbiseyi giymiş olarak mı? Eh, çaresiz çıplak değil, kirli elbise ile namaz kılacaktır" sözü ile mesajını çok net vermiştir.

    ---Üçüncü Kısım---
    Bu cilte de ayrı parantez açmak gerekiyor. 3. kısım da tarihler verilmemekle birlikte 1201 ve 1202 yıllarına yani 1786-1787 ve 1787-1788 yıllarına değinilmiştir. Bu cilt de kendi içerisinde 6 bölüme ayrılmıştır. Bu bölümlerde nelerden bahsedileceğinden kısaca bahsedersek ; 1. Bölüm de Arabistan dolaylarının eski ve yeni olaylarını, 2. Bölüm de Hindistan Haberlerini, 3. Bölüm de Kafkasyanın durumu ile Dağıstan, Gürcistan ve Çerkezlerin Hali, 4. Bölüm de Rumeli'ye ait bazı önemli olayları, 5. Bölüm de İslam milletlerinin durumları ve Rusların saldırılarını son olarak 6. Bölümde de 1201-1202 yıllarının hadiseleri, Rus ve Avusturya seferlerinin sebepleri anlatılacaktır.
    1. Bölüm Mısır Tarihi ve Mısır'da gelişen olaylar anlatılarak başlanmıştır.Burada Fikariye ve Kasımiye adlı 2 gruptan bahsedilir. Bunlar arasında çok şiddetli savaşlar olmuş ve Osmanlı tutucusu Fikariye, Mısır tutucusu Kasımiyeleri yenmiştir. Mısır emirlerinin ileri gelenlerinden birisi olarak hemen akabinde Cezzar Ahmet Paşa işlenmiştir. Kendisi hünadi araplarını yakalayıp öldürmesiyle nam saldığından kendisine cellat anlamına gelen 'Cellat' lakabı verilmiş ve Mısır'a çağırılıp zaptiyenin başına geçirilmiştir. Burada Ali Bey ve Salih Beylerle iyi geçinmiş herkesi dize getirmişler ancak bu 2 Bey'den Ali Bey Salih Beyi öldürmek isteyince Cezzar, ben ekmek yediğim kapıya ihanet etmem diyerek bunu Salih Beye haber vermiş, pek akıllı (!) Salih Bey de bunun olacağına ihtimal vermediğinden, Cezzar'a inanmamış, Cezzar o gece Osmanlı topraklarına (İstanbul) kaçarak hayatını kurtarmış, Ali Bey de can dostu Salih Bey'i öldürerek tek kalmıştır. Ancak Ebuzzeheb Mehmet Bey sayesinde Rus İmparatoriçesine uyan Ali Bey birlikleri yenilmiş ve kendisi de zehirlenip öldürülerek hak ettiğini bulmuştur. Bunun harici olarak ilk bölümde Lübnan ahalisine değinilmiş, Dürziler ve Nusayrilerden ve onların sapkın inançlarından bahsedilmiştir.
    2. Bölüm ise Hindistan ve Osmanlı ilişkileri ele alınarak yazılmıştır. Burada Hintlilerin karşılaştıkları İngilizler ve Fransızlardan şikayetleri üzerinde durulmuş ve Hint elçisinin Osmanlıyı ziyarete gelmesi konuşulmuştur. Burada ilgimi çeken hadise, Hintlilerin gönderdiği elçilerin hediyesidir. Çünkü hediye olarak 'Şehir' göndermişlerdir. Evet yanlış okumadınız, Hint şehirini hediye olarak göndermişlerdir.
    3. Bölüm ise Kafkasya, Dağıstan ve Çerkez kavimleri üzerinden bir anlatıma tabidir. Burada en çok Çerkezler ve adetlerinden bahsedilmiş - bu biraz da onların Osmanlıya bağlılığından olsa gerek- benim de aklımda onlarla alakalı şu Hırsızlık ve Sadakat konuları kalmıştı. Adetleri çok değişik olsa da insanlıkları ve özellikle sadık olmaları çok hoşuma gittiği için bir de haklarında bir alıntı paylaşmıştım kitabı okurken. Zina ve Livata, İslam öncesi ve sonrasında da yapılması kesin olarak yasaktır. Aslında birçok adet benzediği için İslam'ı kabullenmeleri de onlar için zor olmamıştır.
    4. Bölüm de ise kısaca (birkaç sayfa) Rumeli üzerinde durulmuştur. İşkodra olayları anlatılmış, Arnavut sorunları üzerinde durulmuş, uzak yer olduğundan bahsedilerek bunlara yumuşak davranıldığı ve sorunların çoğaldığından bahdilmiştir.
    5. Bölüm de İslam Dünyası ve Rus polisikası üzerinde durulmuş, tam metin olarak Rus Çarı Petro'nun vasiyeti eklenmiştir. İslam Dünyası döneminden giriş yapılmış ve bu dönemde Batı medeniyetine (!) gönderilen bir saatin bile büyü eseri olarak bakıldığı gözlemlenmiş, bu büyük Batı Medeniyeti (!) gelen hediyeler karşısında -hiç görmediklerinden- büyük şaşkınlık duymuşlardır. Gelin görün ki bir sonraki çağda yıkanmasını bilmeyen Batı, medeniyetin beşiği Doğu'ya nasıl yaşanılacağını öğretecekti. Ardından İslam devletleri bahsiyle konu Osmanlı'dan açılmış ama Osman Gazinin, Orhan Gaziye üç maddelik vasiyeti yazılmıştır. Ardından da son bölüm olayları yani 1201-1202 (Hicri) ele alınarak bu cilt de tamamlanmıştı.
    6. Bölüm Fransa İhtilali ile açılmış, Osmanlı Devleti ile Avrupa devletleri arasındaki durumlardan bahsedilerek Rusya'ya harp ilanıyla son bulmuştur. İngiltere ve Rusya arası gerginlik sonrası Rusya'ya bizim de harp zamanımız başka Kırım meselesi sebebiyle artık gelmiş, askerden daha çok halk bunu dile getirmiştir. 4 Rebiulahir 1201'de yani günümüz takvimine göre 24 Ocak 1787'de mecliste bir toplantı olmuş ve harp fikri görüşülmüştür. Ardından Rusya'ya harp ilan edilmiş ve Rusya'ya açılan savaş hakkında Osmanlı bir Bayenname yayınlamıştır. Burada bir de padişah yazısı vardır ki o yazıdan bir kısım gönlümü aldığından aynen aktarıyorum. "İğreti bir emanet olan dünya hayatı için ehli İslam'ın hakarete tahammülü olmaz" şeklinde. Çok net dille yazılmış Padişah'ın sefer yazısından alıntıdır. Bir de bu dönemde Vasıf Efendi Sefretrnamesi vardır ki açıkça internetten bulabilirseniz okumanızı tavsiye edeceğim bir eserdir ve kendi tahminlerime göre İstanbul Üniversitesi nadir eserler bölümünde olması muhtemel, yoksa da tedarik edilmesi lazımdır. Burada İspanya ve oradaki olaylar anlatılmıştır.Bununla birlikte de 3. cilt sona ermiştir.

    ---Dördüncü Kısım---
    1203 (1788-1789) senesi olaylarıyla başlar. Rusya seferi için padişah Yusuf Paşayı başkomutan seçmiş, ona Sancak-ı Şerif'i vermiş ve kendi oğlunu bile şikayet edebileceği özgürlüğü tanımıştır. Ordu, karadan Edirne'ye gelmiş, denizden de donanmamız Karadeniz'e çıkıyordu. Burada Kaptanı Derya Hasan Paşa adında gerçek bir paşa ve büyük bir zat vardı ki, Osmanlı dara düştüğünde 12000 akçe altın vermiş, geri istememiş ve günümüz diliyle söyleyecek olursak bazı uzuvları havalara kalkmamıştı. Böyle bir Paşa, savaş emri ve kumandanlığı kendisine verilince tüm kölelerini azad etmiş, eşiyle bile bir daha görüşemeyeceğiz diyerek vedalaşmış herkesten helallik alarak ordudan kaçan askerlere örnek olmuştur. Ancak savaş zamanı gelip çattığında tek kalmış, korkak kumandanlar askerinde moralini bozmuş, hatta kaçan bir kumandan daha boğazda gemisinden inmeden boğdurularak ibret olsun diye başı kesilip sergilenmiştir. Özi kuşatılmış, donanmamız 2 ateş arasında kalmış ve ya karaya oturmak ya da yanmak suretiyle ağır hasar almıştı. Kayıplar arttıkça üzüntüden Abdülhamid'in sağlığı da oldukça bozulmaya başlamış nitekim daha fazla vücudu dayanamayarak vefat ediyor ve yerine de III. Selim geçiyordu. İlk iş olarak orduya el atan Selim, gereksiz yere orduya kaydolup haksız kazanç elde edenleri kesmiş ardından birtakım mali düzenlemelerle halkı sıkmadan düzgün vergi almaya çalışmış ve haksız vergiyi ortadan kaldırmıştır. Maddi ve manavi rüşveti ortadan kaldırmayı amaçlamış. Maddi rüşveti zaten biliyoruz, manevi rüşvette yüksek ve önemli kademelere gelenlerin hatıra üsulü olarak getirilmeleri idi. Yeniden savaşa dönecek olursak, savaş gittikçe uzuyor ve devletler zora düşüyordu. Rusya bile buna dahil. En sonunda Yaş Antlaşması imzalanmış ve barış yapılmıştı. Bu savaş sonunda ordu ve Yeniçeriler iyice ne olduklarını belli etmişler ve yeni ordu düşüncesi de akıllara yerleşmeye başlamıştır.

    ---Beşinci Kısım---
    1204 (1789-1790), 1205 (1790-1791) ve 1206 (1791-1792) dönemleri kapsayarak 3 bölüm halinde verilmiştir.
    1. Bölüm de 1204 senesi olayları anlatılmıştır. Burada Gazi Hasan Paşa'ya değinilir, Selim'in onu 3 gece rüyasında görüp sadarete getirdiği konuşulur. Ölümü sonrası Selim çok üzüntülü ve hiddetli olduğundan kelle korkusundan bir süre yanına kimse yaklaşamamış ve Selim de bu paşa sonrası kimi tayin edeceğini bilememiştir. Bazı çok akıllı İslam Bilgini (!) sıfatlılar da aman onlar Hristiyan, onlarla ittifak olmaz diye fetvalar veriyor, devlet adamlarının çok afedersiniz ama bu "Eşekliği", cânım Osmanlı'ya pahalıya patlıyor, devlet güç kaybediyordu. Gene de böyle bir zamanda şükürler olsun 1790 yılı Ocak ayında Prusya ile 5 maddelik ittifak imzalanmış da devlet biraz nefes almıştı. Ancak o vezirzadeler biraz olsun akıl alamıyor, önünü göremiyor, diploması bilmediklerinden anlamadıkları herşeye haramdır diyerek devlete zarar veriyordu ve üstünde yaşadıkları devlete ihanet etmenin de değil İslamiyet, hiçbir dinde yeri olmadığını düşünüyorum.
    2. Bölüm de 1205 senesi olaylarını konu edinmiştir. Burada artık vezirler yermek kendi haline bırakılıyor çünkü ordu bile -sürekli değiştikleri için- vezirlere itimat etmiyordu. Hem Osmanlı hem de Rus durumları kötüleşmiş 2 tarafta barış istiyor ama bunu açığa vuramıyordu. Nitekim İsmail kalesinde şehit olan 30000 askerimizden sonra Rusların da 15000 kayıpları göz önüne alındığında durumumuz oldukça açıktır.
    3. Bölüm de ise 1206 senesi konu edinmiş ve burada mühim hadise artık saray sınıfı ya da oradaki rütbeliler veya da halk değil bizzat ordunun verilen kararlara isyan etmesidir. Burada aslında bilinmelidir ki isyanlar gerçekte padişaha değildir ve kolay kolay da yapılmaya cesaret edilemez. Genellikle yöneticilere fazla vergiden veya komutanlara yanlış yönetim ve askeri haksızlıklar yaptıkları gerekçesiyle çıkar ve büyür. Bu dönemde yine Viyana'ya elçi gönderilse de dönem adına bana göre en önemli olay gene bir Sefaretname'dir. Buna göre Azmi Efendi'nin Prusya yani Almanya Sefaretnamesi kitapta paylaşılmış oldukça akıcı ve güzel bir eserdir ki mutlaka tarih severler o dönemin şartlarını göz önüne alarak bunu okumalı, bu dönemden itibaren Dünya Savaşına kadar neden Alman ekolü benimsenmiş, bunun hakkında fikir edinmelidir.

    ---Altıncı Kısım---
    1792 (1207) senesi olayları anlatılarak başlanmıştır. Burada bahis askeri düzen üzerinden açılmıştı. Buna bağlı olarak birtakım yeniliklerle birlikte ıslahat raporları hazırlanmıştı. Bunların özeti kitapta verilse de bir de 'Layiha' hazırlanmış, Nizam-ı Cedid çalışmaları yapılmıştır. Bu konuda Levent Çiftliği Kanunu çıkmıştır. Bu kanunun özeti de kitapta verilmiştir. Ticarette denizciliğimizin sorunları ve gerilememiz ile Lehistan'ın paylaşımı ve Lehistan elçisinin hareketleri konuşularak bölüm kapanıyor.
    1793 senesi olaylarıyla devam edilmiştir. Burada Elçilikten bahdilmiş geçen konunun devamı olarak bir başlangıç yapılmış. Bir 'Zahire' meselesi ortaya çıkmış, III. Selim bu konuda ticaret serbestliği getirmeye çalışmıştır. Vehhabilik meselesine değinilmiş, bunun yazarlarından bahsedilmiştir.
    3. Bölüm 1794 senesi ele alınarak yazılmıştır. III. Selim, bahriye alanında da Fransız ekolü kullanmış ancak gene pek akıllı (!) vezir müsveddeleri bunun yanlış olduğunda fetva verdirmişlerdir. Bu dönemde en önemli olaylardan birisi Yusuf Agah Efendi benim için çok önemlidir. Bu elçi, Avrupa'ya gönderilen ilk elçidir. Ayrıca bir de Sefaretnamesi vardır ki kitapta bunun da verilmesi isabet olmuştu. Tabi bir de dönemin en önemli olayı Fransız İhtilali de bu dönem de gerçekleşmiş ve kitapta da kendisine yer bulmuştur.
    4. Bölümde de devam olarak 1795 senesi olayları ele alınır. Avrupa'nın durumuyla başlanmış, Paris'te patlak veren ihtilali bastıran Napolyon'un Fransız Başkumandanı olması işlenmiştir. Bu dönemler oldukça kısaltıldığından fazla bilgi de ekleme şansımız olmuyor.
    5. Bölüm 1796 senesini anlatır. Bu dönemde bazı olaylara ve elçi tayinlerine yer verilmiştir. Agah Efendi'nin İngiltere gönderildiği ve ilk elçi olduğundan bahsetmiştik. Burada bunlara ek olarak İmrahim Afif Efendi'nin Nemçe'ye ve Ali Efendi'nin Prusya'ya gönderildiği yazılmıştır. Bunun harici bazı düzenlemeler olmuştur. Burada da ilgimi çeken 'Kahve' konusudur. Önceleri kahve ve çubuk içenlerin idam edilmişliği bile vardır ancak aşırı yaygınlaşması sonrası devlet bunlardan vergi alma dönemine girmiştir.
    6. Bölüm ise 1797 senesi olaylarını ele alır. Burada elçilik hukukundan bahis açılmış ayrıca Paris elçisi Seyit Ali Efendi'nin Sefaretnamesi vardır. Bu Sefaretname'de değerli bilgiler taşır. Bununla birlikte bazı vefatlara değinilmiş, burada benim ilgimi çeken şiirleri olmuştu. Örnek verecek olursak ;
    "Bu nevbaharda ancak açıldı lâle ve dağ
    Kürşad-ı gonca-i dil kaldı bir bahara daha"
    şiirini örnek verebiliriz. Ardından İç ve Dış olaylara değinilmiştir ki burada Napolyon devrededir. Bize zarar vermek şöyle dursun, iyilik yapmıştır. Yani en azından kısmen. Malta'ya ordusuyla girmiş, Müslüman esirleri serbest bırakmış ve Malta Korsanlarından kurtulduklarını, sevinmelerini bu haberi de OSmanlı topraklarına gidip yaymalarını söylemiştir.
    7. Bölüm de 1798 olaylarını anlatılarak toplamda basımı 2 Ciltten oluşan bu kitabın ilk cilti burada tamamlanmıştır. Burada Rumeli olaylarından ve Fransa'nın Mısırı işgalinden söz edilmiştir. Napolyon aslında halka iyi davranmış ve Osmanlı yanlısı gözükmüştür. Hatta askerleri de kimseye haksızlık etmemiş, aldıkları malın karşılığını da vermişlerdir. Ancak gene de kendine güven oluşturamayan Napolyon'un donanmasını bir de İngilizler yakınca olanlar olmuş, Napolyon geri çekilmek zorunda kalmış, Cezzar Ahmet Paşa burada öne çıkmıştır. Osmanlı ve İngiliz ittifakı ile Napolyon geri çekilmek durumunda kalmıştır. Kitabın ilk cildi de burada tamamlanıyor.

    ---Yedinci Kısım---
    1. Bölüm 1798 senesi olaylarını ele alıyor. Burada dikkatimi çeken Fransız işgali sonrası Mısır'ı kurtarmak için İngiltere ve yıllardır savaş verip kan döktüğümüz Rusya'ya güvenerek ittifak yapmak ve Mısır'a girdiğinde hem Osmanlı hem Fransa bayrağını aynı yere birlikte koyan Napolyon'a savaş açmak oldu. Açıkçası sizi bilmem ama bana saçma geldi. Zaten toprak kaybediyorsunuz, diploması bilen 2 adamınız olsa da Fransa ve İngiltere'yi geçmiş sorunlarından birbirine düşürseniz, Alman ve Rus tarafı da zaten bu gruplaşmaya katılacak, siz de Mısır'ı rahatça alacaktınız. He gene almadınız mı, aldınız ama kolayı varken, diploması varken, boş yere askerimizin şehit olması içimi acıtıyor. Çünkü o dönemde askerimizin savaşacak eğitimi, giyecek kıyafeti, kullanacak silahı hatta yiyecek ekmeği bile olmadığını ve hazinenin durumunu her yerde okuyoruz.
    2. Bölüm 1799 senesiyle devam etmiştir. Burada Napolyon hakkında kısa bir değerlendirme yapılıp Fransızların yeniden Mısır hakimiyetine değinilmiştir.
    3. Bölüm de 1800 senesi olaylarını kapsar. Bu dönemin ilgi çekici olayları olarak Napolyon sonrası Mısır işgalcilerinin başına geçen General Kleber'in, Mısır'da Ezher öğrencisi Süleyman tarafından hançerlenerek öldürülmesi vardır. Nizam-ı Cedid askerleri çoğaltılmaya çalışmış bunun yanında ok ve yay gibi dönemin geri kalmış ilkel sayılacak silahları yasaklanmış, yerine "Kurşun" kullanmaya başlanılmıştır.
    4. Bölüm 1801 senesi olaylarını kapsar. Bu dönemde sadece ülkenin içinde bulunduğu durumdan bahsedilmiştir. Fransızlar sonunda kendileri de isteyek anlaşılmış olduklarından Mısır'ı terketmişlerdir. Bunun ardından kutsal topraklarda devlete bela olan Vehhabiler'e yönelinmiştir. Rumeli olayları konu edinilmiştir ve en önemlisi yılların Yeniçeri birliğinin ne hallere düştüğü üzerinde durulmuş, donanma gücümüzden bahsedilmiştir.
    5. Bölüm 1802 olaylarıyla geçer. Burada Vehhabiler ve kim oldukları, ne yaptıkları, kim tarafından kuruldukları ve yayılmaları ele alınmıştır. Abdülvehhab oğlu Mehmet tarafından Hanbeli mezhebinde iken sonradan Vahhabiliği ortaya çıkarttığı, Osmanlı'ya düşman olduğu ve onların mallarının vs alınmasının 'Sevap(!)' olduğunu belirten bu adama, yağmacılık kültürüne alışmış olan Arap halkı da çabucak ısınınca önemsiz gözüken bu sorun bir anda büyümüştür.
    6. Bölüm 1803 yılı İç ve Dış olaylar ile Ruznamecilik hakkındaki bahis ile kapatılmıştır. Ruznameyi kısaca günlük gelir ve giderlerin tutulduğu defter, Ruznameciyi de bu devterleri tutan kişi olarak tanımayabiliriz. Buna günümüz de 'Muhasebecilik' de denilebilir diye düşünüyorum.
    7. Bölüm de 1804 senesi olayları ele alınmış, askerlikle ilgili düşünceler işlenmiş, Yeniçerilerin kuruluşu ve kim oldularıyla başlanmıştır. Nasıl ve neye göre düzenlendikleri ve içerdeki bozulmadan bahsedilerek yeni ordunun gündeme ne şekilde geldiği az çok verilmiştir. Ardından Nizam-ı Cedid birlikleri ve bunlara ne kadar ihtiyaç olduğunun altı çizilmiş, düzenli orduların savaşta kılıç tutmasını bilmeyen Avrupa bölgesinde nasıl işe yaradığını gözler önüne sererek bu kısımı noktalamıştır.

    ---Sekizinci Kısım---
    1. Bölüm, 1804 senesi diğer olaylarıyla başlar. Diğer olaylardan kasıt dış olaylardır ve sadece dış olaylarla da Napolyon'dan söz edilmiştir. Kendisi İmparatorluğunu ilan etmiştir. Osmanlı'ya da elçi göndermiş, kendisinin tanınmasını istenmiştir. Selim her ne kadar bunu istese de Mısır meselesi ve müttefiklerinin Fransa düşmanı olması hasebiyle tam bir karar verilememiş ancak "Bu imparatorluğu tasdik etmekten çekindiğimiz yok ama Fransa'nın yersiz düşmanlığı yüzünden dostluk anlaşmaları yaptığımız devletleri de gücendirmek istemiyoruz" cevabı ile orta yolu bulmuşlardır.
    2. Bölüm, 1805 senesinin iç karışıklıklarını ele alarak başlar. Yeniçeriler artık sadece ismen kalmış, eşkiya olmuştu. Halk da onlardan bıkmıştı. Haraç kesiyor insanları ve dükkanları soyuyorlardı. Nizam-ı Cedid ile de atışıyordu. Böyle bir durumda bile bundan memnun olan vatansever(!) vezirler mevcuttu. Bu durumda Sırp ve Karadağ isyan çıkarmış, bunları değil korkutmak, üzerlerine kuvvet göndermeye devletin kudreti kalmamıştı.
    3. Bölüm de 1806 senesinin Avrupa olayları işlenmiş, Yeniçeri ve Nizam-ı Cedid sorunu olmuş, III. Selim'in beceriksizliği diyebileceğimiz tek hadise yeni orduyu taraf tutanları azledip yerlerine Yeniçerileri alttan destekleyenlere rütbe vermesi olmuştur. Ruslar, kalelerimize bir bir saldırırken İsmail kalesinde Pehlivan İbrahim Ağa dedikleri bir zat çıkmış, Rusları halkın da yardımıyla geri püskürtmüştür. Daha sonradan da vezirlik yapmış ve "Baba Paşa" sıfatıyla anılmıştır. Vahhabiler ise işleri iyice ilerletmiş, başta bunu önemsemeyen devlet adamlarından birkaçı yerine gidip görünce ve Hac vazifesini yapamayınca bu işin önemi geç olsa da kavranmış ancak iş işten geçmişti ve üzgün olan halk da yavaş yavaş devlet adamlarına karşı olmayı benimsemişti.
    4. Bölüm de 1807 senesinden bahsedilir. Burada açıkçası İngilizler ve Mısır anlatılsa da asıl dikkat çeken III. Selim'in tahttan indirilme sebeplerinin paylaşılması, Kabakçı olayı ve IV. Mustafa'nın tahta çıkması üzerinde durulmuştur. Ancak bunları önceki kitabım Osmanlı Padişahları'nda yer verdiğim bölüm olması hasebiyle tekrardan yazmak gereği duymadım.
    5. ve bu kısımın son bölümünde ise 1808 senesi olayları ele alınmıştır. Burada önceki kitapta da bahsettiğim Alemdar Paşa adlı bir zat vardı. Bu kişi oldukça güçlü ve kendi emrindeki askerleriyle tüm 'yeniçericikleri' temizleyecek kimseydi. Selim tahttan indirilip Mustafa tahta geçirilince hain ve net olarak söyleyebilirim ki bunların sorumlusu ve devletin haini 'Kansız ve ŞEREFSİZ Musa Paşacıkı başta olmak üzere tüm hainleri öldürmek üzere yola çıktı. Bunu bilen hainler de Mustafa tahttan indirilemesin diye III. Selim ve Mahmut'u öldürme planlarını yapıyorlardı. Sultan Selim'in vefatı üzerine Alemdar Paşa öyle hale girmiş öyle haykırmıştı ki sesinden insanlar korkuyor, askerleri onu böyle görüp ölü bedene bu kadar ağladıklarını görünce sarayda önüne kim gelse kesip biçiyordu. En azından Mahmut kurtarılmış, Alemdar Paşa (RUHU ŞAD OLSUN) onu tahta geçirerek biraz olsun avunmuş, Selim'in katillerini de ibreti alem için değil görülecek, burada yazılmayacak hallere sokmuştu. Geriye de sadece "Biz ondan razıyız, Allah da ondan razı olsun" demek kalıyor.

    ---Dokuzuncu Kısım---
    1. Bölüm 1808 olaylarının devamıdır. Burada Sened-i İttifak imzalanmıştır. Alemdar Paşa neredeyse tanıdığı tüm kumandanlara ordularıyla İstanbula gelmelerini söylemiş onlar da gelmişler ve devletin nizamı ve bunun korunması için 7 şartlı ittifak hazırlanmıştır. Bunların hepsi oldukça önemlidir ve biraz da uzunlardır. Yoksa eklemeyi düşündüm ama sadece 7. maddenin bile burada 3-5 sayfa olması nedeniyle caydım diyebilirim. İlk iş olarak ordudan başlanılmış, eskinin Nizam-ı Cedid'i şimdi Sekban adını almıştır. Bizim saf Alemdar Paşa'nın ise içten içten kuyusu kazılıyor, düşmanları yavaş yavaş akşam meclislerinde onu öldürme planları yapıyor, o ise işini sadece Allah'a bırakıp başka şey yapmıyor sadece Sultana itaat ediyordu. Ancak hem Sultan'ı hem Alemdar'ı yavaş yavaş yeni vezirler de bu hainliğin içine çekiyorlardı. Allah kimseye kendi kanından canından, kendi milletinden olan insan müsveddesinin ihanetini yaşatmasın, düşmanıma bile. Alemdar Paşa'da bu fikir de olacak ki -bu temizliği nedeniyle saf dedim- herkese hoşgörü ile yaklaşıyor, kimse hakkında kötü düşünmeyip, kimsenin kuyusunu kazmıyordu. Ancak Yüzlerce Yeniçeri, bana göre de devletin bu vakit sonrası en büyük vatan hainleri ve şerefsizleri, sarayı basmış, Alemdar Paşa ve azıcık askeri buna karşı koymuş, kendini kolayca ve ucuza satmak istemeyen Alemdar Paşa cephaneliği havaya uçurarak yüzlerce yeniçeri hainini de yanında götürmüştü. Ne çare ki takdiri ilahi yaver olmadıkça tedbir tesir vermiyor, Yeniçeriler Nizam-ı Cedid sonrası Sekban-ı Cedid'i de yok ediyordu. Devlete zarar vermekten geri kalmıyorlardı. Bunun yanında Fransa'nın bizimle olduğunu gösterip gizlice Rusya ile anlaşması üzerine İngiltere ile güç de olsa ittifak yapılmış, Fransa'ya da bu bildirilmiştir.
    2. Bölüm 1809 senesi olaylarını kapsar. Burada da Rusya görüşmelerine değinilmiş, onların Alemdar Paşa'ya saygılı oldukları ve Eflak ve Boğdan konusunda yumuşadıkları ancak onun başına gelenleri öğrendikten sonra elçiyi tabiri caizse 'kovdukları' ve bu toprakları geri vermediklerini söyleyebiliriz.
    3. Bölüm de 1810 döneminde Napolyon'un evliliği ve iç ve dış devletlerdeki sorunlara değinilmiştir. Ruslar zorda kaldıklarından barış yapmak için İstanbul'a elçi göndermişler, bunun üzerine Fatih Camisinde bir istişare toplantısı yapılmıştı. Burada Hattı Hümayun okunmuş, din ve devlet için son dereceye kadar dayanma kararı çıkmıştır.
    4. Bölümde 1811 senesi olayları anlatılmıştır. Burada savaş vb durumlardan çok 'Mustafa' ismi dikkatimi çekmiştir. Bu ismin Eshabı kiramda alınmadığı, alınmasının caiz olmadığı belirtilmiş, Osmanlı sonrası alınmaya başlandığı belirtilip, yaşanan önemli ihtilal ve olayların da 4 Mustafa isimli padişaha denk geldiği verilmiştir ve gerçekten de bu konu dikkatimi cezbetti. Bunun dışında isyanda, sürgünde, vezirlikte, başarısız kumandanlarda da hep Mustafa adının öne çıkması bu bölüm adına beni en çok şaşırtan ve belgelenmiş olaylar zinciri olmuştu. Faik Efendi Mecmuasında bu gibi değişik durumları bulabilecemiz de belirtilmiştir ki şahsen ben merak ettim ve bakacağım.

    ---Onuncu Kısım---
    1. Bölüm 1811 senesi olaylarıyla başlar. Bu bölümde birkaç sayfalığına Ruslarla yapılan barış hazırlıklarından bahsedilmiş, Fransa'nın ikili oyunu ve devletimizin yavaş yavaş siyaseti öğrendiği anlaşılmış, birkaç kendini bilmezin lafıyla savaşa girilmeyeceği ve girilmemesi gerektiği -her ne kadar çok kayıplar verilse ve zor olsa- nihayet (!) öğrenilmiştir.
    2. Bölüm 1812 olaylarını konu edinir. Rusya ile mütabakata vardığımız Bükreş Antlaşması ile bu bölüme başlanmıştır. Dayanılmaz zorlu gereken mücadele sonrası 16 maddeyle barış imzası atılmış oldu. Burada bu anlaşmanın yanı sıra İstanbul'da meydana gelen veba salgınından söz edilmiştir. Nereden nasıl geldiği, nasıl yayıldığı, günde 3000 kişinin öldüğü durumlara çıktığı, bekar odalarının yakıldığı ve gelen kış soğuklarıyla beraber azaldığı anlatılıp bölüm kapatılmıştır.
    3. Bölüm de 1813'teki Mısır ve Sırbistan olaylarına yer verilmiştir. Burada Mısır olaylarında Tosun Paşa adı geçiyor. Kendisi çok yiğit bir kumandan olup Vehhabileri yenmiş, Mekke ve Medine anahtarı İstanbul'a gönderilmiştir. Burada merak ettiğim acaba bu Tosun Paşa, bizim Kemal Sunal Ağabeyimizin de oynadığı Tosun Paşa filminde bahsedilen paşa mıdır ? Bunu merak ettim. Bunun haricinde dışarıda da bazı olaylar devam ediyordu. Fransa'ya karşı neredeyse tüm Avrupa birleşmiş başta Avusturya, Almanya ve Rusya olmak üzere Napolyon'a karşı ittifak oluşturmuş ve savaş açmışlar (500000 asker oldukları söylenir) , bölüm bunun bilgisiyle noktalanmıştı.
    4. Bölümde 1814 senesinden bahis açılmış, önceki bölümden devam eden savaş sonucu yaklaşık 500000 askerle girdikleri savaşta Napolyon'u yenmeyi başarmışlardı. Napolyon kaybetmiş, Elbe Adasına sürülmüş -ancak buraya sürülürken aldığı para resmen ödüldür ve adanın hükümdarı olacaktır- ardından halk da yeni kralı sevmemiş ve Napolyon, her şeye rağmen yeniden aranılır olmuştur.
    5. Bölüm 1815 yılını ele alır ve Mısırlı Mehmet Ali Paşa'nın Vahhabileri yenmesi konu edilir. Bu arada dikkat ettim de sorunlar aslında dışarda değil de daha çok içeride ve askeri olarak bunu başaramayınca devlet adamlarına sarkmış bunu da başaramayınca İslam dinine yönelmişler ama Allah izin vermeyince olmadı mı olmuyor, eh iyi ki de olmamış. Dışarıda da Viyana'da kongre yapılmış, Napolyon sonrası Avrupa haritası şekillendirmeye çalışılmıştır. Napolyon boş durur mu ? O da adadan çıkmış, halk ve asker kendisini özlemiş olduğundan geçtiği yerde karşılaştığı halk ve ordu da kendisine katılmıştı. 18. Lui hem meclis hem askere gidip kurtarılmayı istediyse de kimse kendisine yardım etmemiş ve Napolyon tekrar başa geçmişti. Tüm dünyanın Napolyon'un yaptıklarına şaşmadığını söylersek yalan olur.Ancak 130000 kişilik ordu toplasa da karşısında 250000 kişi olunca pek fayda vermedi ve 100 gün süren imparatorluğu sonrası Saint Helen adasına sürüldü ve ömrünü orada tamamladı.
    6. Bölümde 1816 senesi ele alınmaktadır. Burada ülke içi gelişen olaylardan kısa kısa hikayeler şeklinde bahsedilmiş, Garp Ocaklarının durumu anlatılmıştır. Garp Ocaklarının ne olduklarını bilmeyenler için kısaca anlatalım. Bu ocaklar; Trablusgarp, Cezayir ve Tunus için kullanılan terimdir. Osmanlı'nın Afrika'daki 3 muhtar eyaletini temsil ederler.
    7. Bölümde 1817 senesinin iç olayları anlatılmaktadır. Burada mesela Memiş Ağa dikkatimi çekti. Kendisi halk tarafından sevilen, kimseyi ne sebeple olsun üzmeyen, çok zengin ve devlete de para kazandıran birisiymiş. Bu adamdan borç isteyen Süleyman Paşa, parayı alamayınca üzerine adam salmış ve ağayı öldürmüş. E bunu neden anlattım derseniz, adam zaten 100 yaşında ve yakında ölecek, devlet az akıllı olup bunun katlini istemese bu kadar zenginlik ve para da devlete kalacak yağmacıların elinde heba olmayacaktı. Gel gör ki pek akıllı (!) devlet adamları gene kendilerinden bekleneni yapmış, sürpriz olmamıştı.
    8. Bölüm 1818 olaylarında gelen elçiler ve bunlarla gönderilen hediyeler kısmıyla başlar. İran ve Mısır'dan İstanbul'a filler gönderildiği yazar. Burada dikkatimi çeken bu hayvanların nasıl bir gemiyle veya taşıtla geldiği ve nerede tutulduğu olmuştur. Dikkatten ziyade merak da diyebiliriz tabi. Burada komik bir hadisedir. Haklı haksız herkes bir yere sürülüyordu ya hani, filler de bundan nasipsiz kalmamışlar, çıkan yangınların falan halk tarafından suçlusu gösterilince Edirne'ye sürülmek zorunda kalmışlar da dedikodudan uzak yaşamış hayvancağızlar (!).

    ---Onbirinci Kısım---
    1. Bölüm 1818'in devamı olarak ele alınmıştır. Yangınlar ele alınmıştı tam ne alaka diyecektim de o dönem tam 73 yangın çıkmış. İnsan hayret ediyor.
    2. Bölüm 1819'u ele alır. Burada da Vehhabi elebaşlarının cezalandırılması konusu işlenmiştir. Ayrıca devlete bela olan Halet Efendi konusuna kısaca değinilmiş, bu kişinin nasıl yükseldiği, neler yaptığı, kendinden daha iyi olacak kimseleri başa getirmediği, her tarafta ikiyüzlü olduğuna değinilmiştir.
    3. Bölüm 1820 senesini anlatır. Ermeni meselesinde Ermeni Patriği ve Katoliklerin bölünmesi ve taraflarından söz edilmiştir.
    4. Bölüm 1821 senesinden bahseder. Bu bölümün neredeyse tamamı Rum İsyanı ve nedenleri üzerine kurulmuştur. Önceki bölümler neredeyse 1-2 sayfa olduğundan biz de bahsini kısa tuttuk ama bu bölüme neredeyse 20 sayfa ayrıldığından ehemmiyetini anlamak gerek. Burada Rumlar, neredeyse ilk ortaya çıkış tarihleri itibariyle ele alınmışlar, kim oldukları nereden geldikleri, Fatih döneminde nasıl sindirildikleri ve hoşgörü gördüklerinden ses çıkarmadıkları anlatılmış, Daha sonraki dönemlerde bunlar devlet içerisinde Etnik Eterya adlı bir hayır (!) örgütü mensuplarını topladıkları teşkilat kurmuşlar ve kendilerine güvenilen zararsız (!) Rumcuklar bu cemiyete üye olarak devlete asi olmaya başlamışlardı. Rumlar isyanın meyvelerini alıyorlardı. Çünkü Osmanlı gereken yardımı yapmıyor değil, yapamıyordu. Sebebi Halet Efendi'nin yaptıklarıydı ama iş işten geçiyordu. Bir tarafta davasına inanmış Rumlar, diğer tarafta göbek büyüten vezirler. Haksız da olsalar Rumlar bu inançla galip geliyor, devlet ordu bile toplayamıyordu. İsyan oldukça büyümüş, Ruslar da kendilerine pay çıkartmaktan geri kalmamıştı. Ancak gereken cevap verilemiyordu çünkü devlet adamları oldukça tecrübesizdi ve cevap vermemekten çok ne diyeceklerini bilmiyorlardı.

    ---Onikinci Kısım---
    1. Bölüm 1822 olaylarıyla başlar. Bu sefer Rusya ve Avrupa devletleri haricinde İran konusuna değinilmiştir. Rusların sınırlarımıza yaptıkları sonrası her tarafa asker yetiştiremediğimizden, Rum fitnesi gibi sebeplerden dolayı Osmanlı dara düşünce İran da fırsattan istifade topraklarımıza girerdi. Bunun dışında Sakız adasında isyan olmuş ve bu isyan -her ne kadar paşalar başta umursamasa da- bastırılmıştır.
    2. Bölüm 1823 senesindeki yeniçeri ocağı düzenlemeleri ve para düzenlemeleri ile başlar. Halet Efendi vardır ki artık padişah da bunun ölümünü ister olmuştur. Yeniçerileri destekleyen, ihtilale izin vermeyen, sultanı zor durumda bırakan, rüşvet yiyen ama işinin ehli olduğundan yerine adam da koyamayan biridir. Yeniçerilerin arasına gizlice giren II. Mahmut onların da Halet'i istemediklerini duymuş, kendi paşalarının da fikriyle onu sürgüne göndermiş, sürgüne giderken bile ricası ile sürgün yeri değiştirilmiş, onu istemeyenler şikayete gelince de idam kararı çıkmıştır. Bir Hasan Ağa çıkmıştır ki bu zamanda. Tüm Yeniçeri ve zorbalarına gereken dersi vermiş, hainleri sürgüne göndermiş 3 ay gibi sürede hainlerin hepsi öldürülmüş memleket biraz olsun feraha kavuşmuştur.
    3. Bölüm 1824 senesini anlatır. Burada kısa kısa bazı olaylar anlatılır. Akılda kalıcı olarak Şehzade Abdülmecit doğmuştur. Burada bir diğer önemli olay da 'Askeri Cihadiye' isimli talimli asker hazırlanması olmuştur.
    4. Bölüm 1825 senesi olaylarını anlatır. Bu dönemin bence en önemli hadisesi savaşlar haricinde bir mesele seçilecekse o da "Okumanın Zorunlu" olmasıdır. Bu çok mühimdir benim için. Cehalet her zaman kötülüğün başıdır, Osmanlı döneminde de sırf savaşıyor dize vezir, savaştan başka şey bilmiyor diye de nice vezir olmuştur rezil. Bu sebeple eğitim çok önemlidir kanımca ve bu başarılmıştır. Bu yıl içerisinde ayrıca Şehzade Abdülmecit, Fatma Sultan ve Münire Sultan, çiçek hastalığından vefat etmişlerdir.
    5. ve son bölüm 1826 senesinden başlar. Burada bir söz çok hoşuma gitmiştir ki öncesinde zaten bunu alıntı olarak da paylaşmıştım. Burada Müverrih Esad Efendi der ki: "Halkın bir şeyi beğenmeyip kabul etmemekteki inatları cahillikten, yani o şeyin faydasını ve mahiyetini bilmediklerinden ileri gelir. İnsan tabiatı, bilmediği hususlara yüz çevirir ve meçhule düşmanlık besler. Aslında benim buradan çıkarımım da gene eğitimin önemi üzerine olacaktır. Yeniçeriler artık kendi başlarına bile dert açtıklarından Sultan Mahmut bunun kaldırılması için zemin yokluyordu. Bu aşamada askeri talimin bile vacip olduğuna dair fetvalar verilmiş, rahata alışmış Yeniçeri, oldukça zorlanmıştır. Ardından Yeniçeriler yatmaya ve rahata alıştıklarından bunlar kendilerine zor gelecek ve isyan hazırlığında olacaklardı. Osmanlı'nın da bundan haberi vardı ve Etmeydanında toplanan Yeniçeri zorbalarına karşı harekete geçildi. Topkapı Sarayına giden Sultan Selim de bizzat Sancak-ı Şerif'i çıkartmıştı. Artık din ve devlet uğruna ya ölünecek ya da bu aşk yaşatılmaya devam edecekti. Nitekim öyle de olmuş ve 500 yıldır ülkeye nice hizmetler eden, savaşlara giden, 2 saatte meydan muharebesi kazanan bu asker kılıklar 3-5 saat içinde bozularak darmadağın olmuş hem ocağa ihanetlerinin hem atalarına hem de devlete hıyanetlerinin cezasını bulmuşlardır. Öyle ki artık mahalle halkı bile sokaklarda nöbet bekliyor, İstanbul sanki düşman elinden yeni kurtarılmış gibi muhafaza ediliyordu. Sarayda yapılan görüşmeler sonrası Yeniçerilerin hala kaldırılmamasını, islah edilmesini konuşan devlet adamları (!) çıkması çok korkunçtur bana göre. En son alınan karar ve verilen fetva ile Yeniçeriler tarihe karışmıştır. Onun yerine de "Asakir-i Mansure-i Muhammediyye" kurulmuştur. Burada birçok Yeniçeri ağası veya mensubu da idam edilmiş veya sürgüne gönderilirken boynu vurulmuştur. Resmen iç sızımı hafifleten bir olaysa Tornacı Ömer ve Kafesci lakaplı iki insancık (!) İdam edilmiştir. Bu kansızların Alemdar Paşa'nın vafatında parmağı oldukları bilinmektedir.

    ---SONUÇ---
    Bu kısımda da iki konu üzerinde duruldu. Biri Napolyon sonrası Viyana'daki kongreydi ki Osmanlı buraya adam gönderse toprak alabileceğimiz ve bizi tutacak devletler olacağını ben bile anlayabiliyorsam koca devlet adamları o zaman nasıl anlamamıştı bunun izahı oluyor ve de açıkçası bu izah beni tatmin etmemişti. Diğer olayda Yunan İsyanı ile ilgiliydi. En son kısım aslen en önemli kısımdır. Sultan II. Mahmut'un kazandırdığı en önemli eserlerden birisidir. Bu eser Türk Tıbbıyesidir. 14 Mart 1827 tarihinde kurulmuştur.

    Son olarak şunu da ekleyebilirim ki 1188-1241 yılları arası olaylar o kadar güzel anlatılmış ki, kimin ne olduğu o kadar güzel aktarılmış ki Allah bunu yazandan da (Ahmet Cevdet Paşa), yazdırandan da (Sultan II. Abdülhamit) razı olsun.
  • 175 syf.
    ·Beğendi·10/10
    2. Dünya savaşı sonrasında baş emperyalist ingilterenin savaştan çok yıpranmış bir şekilde çıkışı abd li emperyalistlere dünyaya sömürü ve soygun düzenini salmak için bayraktarlık görevini devretmesinden sonra avrupa da Sovyet devrimini engellemek için adına nato dedikleri kanlı kirli bir askeri ortaklık kurulmuştur. 1950 yılı sonrası chp içindeki en gerici kadrolar menderes ve celal bayar abd nin finansal ve siyasi desteği ile iktidara geldikten sonra ülkemizin emperyalizme entegre olma süreci başlamıştır .Çanakkalede yedi düvele karşı savaşan askerlerimiz nato ve abd nin mednderesi etki almasıyla emperyalizme direnen kore halkına kurşun sıkmaya yollanmıştır binler5ce askerimiz abd nin çıkarları için kardeş kore halkına karşı savaşta ölmüşlerdir.İş bununlada bitmemeştir menderes kurduğu baskı rejimi ile topluma terör estirmiş chp nin mitinglerine saldırmış öğrenci gençliğin hak arama eylemlerini tanklarla ezmiş turan emeksizi beyazıd meydanında katletmiştir .. hükümetin bu baskıları halktada büyük tepki çekmiş başını genç subayların çektiği bir grup asker örgütlenerek darbe yapmıştır .. Darbe sonrası iktidarda kalmak yerine milli birlik komitesi rahmetli ordünaryüs profösör hıfzı veldet dedeoğlu başkanlığında bir heyet oluştururak 1961 kırıntıda olsa özgürlükçü anayasasını demokratik bir şekilde referanduma sokmuş yanılmıyorsam yüzde 60 küsürlü rakamlarla kabul edilmiştir 12 eylül anayasası silahların gölgesinde yüzde 92 ile kabul ettirilmiştir.. bu bilgilerin ışıgında 27 mayıs yeni kuşaklarca incelenmeli araştırılmalı denizlerin mahirlerin uğruna öldüğü 1961 özgürlükçü anayasasını geri getirmeliyiz.1961 özügürlükçü anayasa sonrası öğrenciler köylüler işçiler hak aramış hızla örgütlenmişleridr sendikalar işçi hakları için öğrenciler akademik hakları için direnişlere mücadelelere 1961 nayasasının özgür ortamlarında atılmışlardır . Düz mantıkla baktığınızda askeri darbeler kötüdür evet genel için böylesöylenebilir ancak diyalektiğin bize verdiği görev her olayı mantık çerçevesinde incelemek doğru yanlış eğri büğrü ne ise olanı oldugu gibi koymak gibi bir vicdani görevimiz var :Ülkemizde maalesef anlama ve değerlendirme özürlü sol cenahtan bazı mahfiller 27 mayıs "politik devrimini" göremiyorlar ve 27 mayısı 12 eylül ve 12 mart gibi 15 temmuz ganimet paylaşım darbesi gibi darbelerle bir tutuyorlar oyda dünya literatürüne de bakacak olursak askerlerinde emekten yana anti faşist girişimleri olmuştur . 1917 sovyet devriminde çarlık ordusunun devrimci askerleri potemkim zırhlısı ile isyan çıkartıtıp devrimi ateşlemişleridir. Yine hatırlayalım portekizde 1974 te kırmızı karanfiller devrimini portekiz diktatörlüğünü bir avuç yüzbaşı öncülüğünde devrimci subaylar yıkmıştı .. 1979 da afganistanda babra kalma hükümetini askerleri desteklemiş gericilik yenilmişti işte 27 mayısta bu minvalde abd ve ab emriyle değil ordu içinde yurtsever subayların ülkelerine sahip çıkışıdır menderes ve ekibinin hataları ne olursa olsun idamlarını doğru bulmuyorum.. ülkemize kırıntıda olsa özgürlük getiren 27 mayıs devrimini selamlıyorum.. bu ülkenin 12 eylül ürünü anayasalara değil kırıntıda olsa 1961 daha özgürlükçü anayasalarına ihtiyacı vardır ...