• 598 syf.
    ·5 günde
    Bu bir İncil incelemesi değildir. Kutsal Kitap ve Hıristiyanlık hakkında fikirlerimi paylaştığım bir yazıdır. Önce temel kavramları açıklayarak yazımıza başlayalım:

    Dünyanın en kalabalık dininin kitabı: Kitab-ı Mukaddes, yani Kutsal Kitap. Kutsal Kitap, Eski ve Yeni Ahit denilen iki temel bölümden oluşur. Eski Ahit İsa'dan önce Tanrı'nın insanlara gönderdiğine inanılan Yahudilerce kutsal kabul edilen kitaplardır. Yeni Ahit yani İncil olarak bilinen kısım ise İsa Mesih'in bazı havarileri tarafından yazılmış 4 gospelden meydana gelir. Aslında çok daha fazla sayıda gospel vardır ama 4 tanesi İznik Konsülünde kabul edilmiştir: Matta, Markos, Luka ve Yuhanna. Yeri gelmişken bahsedeyim gospel ''god-spel'' den gelir ve ''Tanrı'nın Haberi/Mesajı'' gibi bir anlama gelmektedir. İncil de Yunanca ''müjde'' anlamına gelen "Euangelion" kelimesinin Arapçaya geçmiş halidir. Gospel ve İncil aynı şeydir diyenler vardır ama ben bu ikisi arasındaki anlam farkını "Kur'an" ve "Mushaf" arasındaki anlam farkına benzetiyorum. Neyse tekrardan gospellere geri dönelim. Bu gospeller ekzoterik manada İsa Mesih'in yaşadıkları ve sözlerinin anlatıldığı kitaplardır. Ezoterik manada ise bambaşka şeyler anlatırlar. Eski Ahit'e nazaran toplum yaşamını ve insani ilişkileri pek düzenleme gibi bir misyonu yokmuş gibidir özellikle Yuhanna gospeli. Bunu ileride daha ayrıntılı bir biçimde açıklayacağım.

    Gelelim bu kitabın ana öznesi İsa Mesih'e. Kimdir İsa Mesih? Peygamber? Tanrı'nın Oğlu? Kral? Nasıralı bir Yahudi? Bu soruların cevabını gerçekte kimse bilmiyor ama tabii herkes bir şeye inanıyor. Bence sorulması gereken asıl soru "Hangi İsa?" olmalı çünkü İncil'de anlatılan İsa tek bir kişi değil bir kaç tarihi karakterin harmanlanmış hali: Nasıralı İsa, Simon Magus, Izates II bar Monobaz, Tyanalı Apollonius, Peygamber Issa, vb. Şifa dağıtıp mucizeler gösteren İsa Tyanalı Apollonius'a çok benzemektedir; İhanete uğrayıp yanındaki 2 yoldaşıyla birlikte çarmıha gerilen İsa, Romalı askerler tarafından işkence edilip öldürülen Urfalı Kral Izates II bar Monobaz'a çok benzemektedir. Bunun gibi pek çok örnek sayılabilir. Bu karakterler arasında hakkında en az şey bilinen kişi Nasıralı İsa'dır. Yahudi tarihçi Titus Flavius Josephus'un yazdığı Yahudi tarihini anlatan kitapta hakkında sadece bir cümle geçmektedir. İsa'nın yaşadığı döneme yakın bir zaman da yaşamıştır gerçek adı Yosef ben Matityahu olan bu tarihçi kitabında çarmıha gerilerek idam edilmiş yahudi bir büyücüden bahsetmiştir. Roma İmparatoruna yaranmak için adını değiştirmiş bu adamın yazdığı tarih kitabı ne kadar güvenilirdir orasını size bırakıyorum. Ayrıca İznik Konsilinde bu kitabın editlendiği söylenmektedir. Ne de olsa tarihi hep kazananlar yazıyor öyle değil mi?

    Peki 4. yy.'da Hıristiyanlar Roma İmparatorluğu'nun nüfusunun sadece yüzde biri iken durduk yere İstanbul'un kurucusu İmparator Büyük Konstantin neden Hıristiyanlığı seçip onu toplanan konsüllerle organize bir din haline getirdi? O dönemler "Güneş tapınmacılığı" ve "ölen Tanrı mitleri" İmparatorlukta hızla yayılıyordu ve bunlardan en tehlikelisi Mitraizmdi ve lejyonerler arasında çok yaygındı. Anadoluya kurulan her büyük devletin başına gelen bu sefer Roma İmparatorluğunun başına geliyordu; Persler Roma'nın varlığını tehdit ediyordu. Tehdit çok büyüktü ve bütün diktatörlerin bildiği gibi içeriden gelen tehdit en kötüsüydü ve derhal bir çözüm bulunmalıydı. İmparator Konstantin'in kendisi de Güneş Kültüne inanıyordu. Bu yüzden aslında bir çeşit Güneş Kültü olan Mitraizmin karşısına yüzde yüz Romalı Güneş Kültü olan Hıristiyanlık çıkarıldı. Yıllarca Yahudi isyanlarıyla uğraşan Roma organize bir dinin Yahudileri nasıl bir araya getirdiğini, düzenli bir ordusu olmayan Yahudilerin iman gücüyle nasıl canla başla savaştıklarını görmüş ve kendi organize dinini kurmak istemişti. Ayrıca 2160 yıl sürmüş Koç çağı bitmiş, yeni bir çağa girilmişti: İsa'nın 2 balıkla kalabalıkları doyuracağı bir çağa.

    Gelelim Kitab-ı Mukaddes'in ezoterik yönüne. "Holy Bible"'ın "Helios Biblios" olduğu, "Son of God"'ın "Sun of God" olduğu kısma. İlk dönem Hıristiyanlığı diyebileceğimiz ilk oluşumlar, büyük yahudi isyanları ve bu isyanların kanlı bir şekilde bastırılması, Süleyman Tapınağının Romalılarca yerle bir edilmesi ve yıllar süren savaşların sebep olduğu kıtlık ve salgın hastalıklar sonucunda ortaya çıkmıştı. Süleyman Tapınağının Yahudiler için önemi Kabe'nin Müslümanlar için önemi gibiydi. Kabe'nin gayrimüslimler tarafından yerle bir edildiğini ve bunun sonucunda Müslümanların düşeceği ruhsal bunalımı ve açacağı savaşları düşünün. Yahudilerin de başına gelen de tıpkı onun gibi bir felaketti. Bu karmaşık ortamda çeşitli kişiler kutsallaştırıldı. Yahudi isyanın başındaki Urfa Kralı Izates II bar Monobaz gibi. Bu erken dönem Hristiyanlığı Eski Mısır Güneş Kültünün şekil değiştirmiş haliydi. İlk dönem Hristiyanlar bildiğimiz Hristiyanlıkta kullanılan haçları takmıyorlardı onun yerine Eski Mısır'ın Ankh haçını boyunlarında taşıyorlardı. İsanın ve ilk dönem Hristiyanların sembolü balıktı. Çünkü Dünya balık çağına girmişti yani bahar ekinoksu sabahı Güneş balık takımyıldızının hizasından doğuyordu. Her 2160 yılda bir Güneş'in bahar ekinoksunda doğduğu takımyıldızı değişir. Bu yaklaşık 26000 yıllık bir döngüdür. Eski çağlarda takvimin başlangıcı bahar ekinoksuydu. Yazının başlarında dediğim gibi Yeni Ahit, Eski Ahit'in aksine avam için pek bir şey ifade eden bir kitap değil. Tam manasını bir avuç seçkin azınlığın bildiği ezoterik anlatımlarla dolu bir kitap. Özellikle Yuhanna gospelinde ezoterik ifadeler çok abartılmış ve genel okuyucunun pek bir şey anlamayacağı hale gelmiş. Mahşerin dört atlısı, Hezekiel'in rüyası vb. Özellikle vahiy 13'teki 666 vurgusu. Baştan aşağıya Güneş'in ve 12 zodyağın hikayesinin anlatıldığı bu kitapta 666 sayısının da Güneşle ilgili olduğunu düşünüyorum. Benim teorim şu: Dünya'nın eksen eğikliği 23 derece 26 dakikadır ve bu da yaklaşık olarak 23,4 derecedir. Dünya'nın ekseni ile Dünya'nın Güneş etrafında döndüğü yörüngenin arasındaki açı 90-23,4=66.6 derecedir.

    Devamı gelecek...
  • 148 syf.
    ·1 günde
    30 Aralık 2019 Pazartesi
    14:04

    Güngör Dilmen ismi daima edebiyat kitaplarında karşıma çıkan bir isimdi. Özellikle Canlı Maymun Lokantası kimin diye sorduklarında Güngör Dilmen diye cevap verirdik. Geç kalınmış bir okuma süreci olsa da bu son aylarda tam 8 tane Güngör Dilmen kitabını okudum. 20 Aralık - 20 Ocak arası devam edecek olan bir etkinlikle de birkaç arkadaşımızı daha katıp yazarı daha çok okutmaya çalıştım. Katılan herkese tekrar teşekkür ederim.
    #56846731 Elimde iki tane daha kitabı var (Midas Üçlemesi, Aşkımız Aksarayın En Büyük Yangını) sonra kalan kitaplarını temin edene kadar sona erecek okumalarım.

    Daha önce
    Toplu Oyunlar 5 #52107732
    Kurban
    #56241535
    Canlı Maymun Lokantası
    #56119884
    Oyunlarını inceledim bu kitabı incelemekten ziyade değineceğim arta kalan kısımlar kişisel rahatsızlıklarımı dile getirmekten ibaret olacak.

    Yerli tiyatro yazarlarımız sessiz sedasız bir hayat belirli bir azınlığın elinde dolaşan bir kadere mahkum ülkemizde bunun sebebi ise sanat ve edebiyata verdiğimiz önemin azlığı daha doğrusu yokluğundan kaynaklanıyor.

    Eğitim sisteminin içinde tiyatro metni okuma okutma diye bir şey yok maalesef, daha öykü ve romanı okuyamaz halde olan insanlarımız tiyatronun varlığını tamamen unutuyor. Halbuki bizim sanat edebiyata önem veren ve gerçek anlamda donanımlı bireyler yetiştiren Köy Enstitülerimiz vardı birkaç siyasinin aptallığı yüzünden ülkenin çalınan devrimi Köy Enstitülerimiz'den Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünde eğitimi verilen bazı müzik aletleri şöyleydi:

    Mandolin
    Keman
    Bağlama
    Akordeon
    Piyano
    Metronom
    Amplifikatör
    ..

    Ve son yılında oynanan bazı tiyatro oyunları şöyledir;

    Anton Çehov: Teklif

    Moliére; Zoraki Tabip, Kibarlık Budalası

    Sophokles; Kral Oedipus

    Gogol; Müfettiş

    Shakespeare; Bir Yaz Gecesi

    Benim için Köy Enstitüleri; Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç kırmızı çizgidir bu ülke için yapılan en büyük "Aydınlanma Hareketi''nin mihenk taşlarıdır ve aynı zamanda bu ülkede en fazla ihanet edilen insanların başında gelirler.

    1940 yılında başlayan ve evrensel bir oluşum olan köy enstitüleri üzerine onlarca ülkeden araştırma heyetleri yollanmış ve mercek altına alınmıştır.

    Biz ise haince onları kapattık, kapattık da ne oldu? Vitrin edebiyatına tâbi bir nesil yetiştirdik, her sene eğitim sistemi değişen rezil bir vaziyete büründük. İçerikleri boş, etkinlikleri saçma müfredat programı ile bomboş, cahil nesiler yetiştirmeye başladık. Bazı bölgelerde Ortaokul öğrencileri okuma yazmayı dahi bilemez duruma gelmiş, öğretmenler baş edemeyeceği kadar sorumluluklar ve geçim mücadelesi ile baş başa bırakılmıştır.

    Katlanarak ilerleyen edebiyata ve sanata olan uzaklığımız yüzünden mutsuz, hayattan zevk alamayan sosyal medya bağımlısı, kişiliği oturmamış, sosyal ilişkilerde başarısız ve öz güveni düşük bireyler mezun ediyoruz.

    70 yıl önce okunan ve okutulan klasikler ve verilen dil eğitimi seviyesi ile günümüzde var olan durum arasında gerçekten büyük bir uçurum var. Biz hala Hasan Ali Yücel'in klasikler dizisini okuyor ve hâlâ en çok Köy Enstitüleri mezunlarının eserlerine güveniyoruz.

    Geçenlerde Devlet Tiyatrolari ile ilgili bir paylaşım yapmıştım, altına bir arkadaşımız (Denetimli Tiyatro: Devlet Tiyatrosu) cevabını yazmıştı, evet sanat ve edebiyat bu ülkede daima siyasi bir kuşatma altında belki de hep öyle kalacaktır ama ben Devlet Tiyatroları yönetmenlerinin bazılarının hayatlarını araştıran her şeye rağmen sanata tutunmak için ellerinden geleni yapan insanlara da şahit oldum. Devlet Tiyatroları maddi durumu iyi olmayan insanların bir oyun seyredebilmesi için en iyi seçenektir ben öğrencilik hayatımda Denizli Hasan Kasapoğlu Devet Tiyatrosunda tanıdım sahne sanatlarını, hayatımda ilk kez orada gittim tiyaroya. Sonra bir yıl kadar Ankara Kızılay'da yaşadım yürüme mesafesinde olan Ziraat, Akün ve Şinasi sahneleri ile haftada en az iki kez tiyatroya gidiyordum. Şimdi de Gaziantep ilinde yaşıyorum burada da Onat Kutlar Devlet Tiyatrosu var elimden geldiğince sezon oyunlarına gitmeye çalışıyorum. Ben bu sahnelerde sevdim tiyaroyu bu sahnelerde: Yeraltından Notlar, Kurban, Töre, Kontrabas, Rumuz Goncagül, Moby Dick, Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe, Hürrem Sultan, Felatun Bey ile Rakım Efendi, Tolstoy ve Anna, Satranç... Ve daha nice eserleri bu sahnelerde izledim. Devlet Tiyatroları oyuncuları az bir para ile hayatlarını devam ettirmekte sözde aydın olan topluluklarımızın her oyununun bileti 100 liraya yakın oluyor burjuva sınıfına seslenen bir aydın kesimini reddediyorum özel tiyatroları çok nadir tercih ediyorum bu ekonomik şartlarda benim verecek bu kadar param yok ki olsaydı da nadir gideceğimi düşünüyorum. Mevcut iktidarın yanlış ekonomi politikalari yüzünden aşırı pahalı yaşama direnmeye çalışan insanların bir sanat kaygısı taşıması için hamurunda her şeye rağmen sanat ve edebiyat mayasını taşıması gerekir bu durum bizim ülkemizde hiçbir zaman gerçekleşmeyecek sanatı takip eden ve temsil eden kesim daima orta ve üst sınıf olacak bir iki odalı eve ben maaşımın yüzde 35'ini kira parası olarak verirken, soğanın sarımsağın girmediği evleri binaları görüyorken aydın sanatını tercih etmemeye devam edeceğim, bütün masrafları kısıp minimalist bir hayat sürmeme rağmen kitaplarımın yarısını alamıyorken, kütüphane kütüphane dolaşıp, yüzlerce e kitap okuyorken ben halkçıyım, ben aydınım diye geçinen ama ücretinden de ödün vermeyen tüm halkçı yazar ve sanatçıların performanslarına gitmeyi reddediyorum. Her kötü koşula rağmen unutulan edebiyat ve sanata kavuşmaya çabalıyorum.

    Edebiyata ve sanata yönelim insan hayatında bir gereklilik olması gerekirken bizim ülkemizde bir hobi ya da bir boş zaman faaliyeti olarak vücut buluyor benim için bir gereklilik hem sahnede olsun hem yazılı metni okumak olsun hayatımda uzun zamandır olan ve olacak bir alandır tiyaro..

    Güngör Dilmen bu ülke tiyarosuna uzun yıllar hizmet etmiş değerli bir tiyatro yazarı İstanbul Üniversitesi Klasik Filoloji Bölümünü bitirdi, Tel Aviv ve Atina'ya tiyatro alanında araştırmalar yapmak için gitti. Yale ve Washington Üniversitelerinde tiyatro eğitimi gördükten sonra Türkiye'ye dönüp İstanbul Şehir Tiyatrosunda, İstanbul Radyosunda, Anadolu Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyaro bölümünde olmak üzere değişik ama sürekli tiyatro üzerinde görevler üstlendi. Genç dramatugları yetiştiren bir öğretmen oldu.

    Eserlerinde tarih ve mitolojiyi başarılı bir şekilde kullanarak günümüze uyarladı.
    Bu kitabında da iki oyunu yer alıyor. Deli Dumrul oyununu az çok biliriz Dede Korkut Hikayelerinden Azrail ile olan sürtüşmesinden sonra kendi canının yerine can bulmaya çalışan Deli Dumrul ne en yakındaki adamından ne de Anne Babasından dilediği canı alabilecektir.

    İkinci oyun Akad'ın Yayı;

    Oyundaki tanrıça adına tahsis edilen yay'ın insanın eline geçince evrensel bir güce dönüştüğünü ve İnsan aklının bu gücü hangi yönde kullanacağını sorgulayan bir oyun. Akad ise yayı kullanıp kötülük ve şiddet getirmek yerine sevgi ve barış getirsin diye kullanmadan sırtında taşımış kötü emellerine alet etmesin diye tanrıçasına geri vermekten vazgeçiyor, babasının ve çevresinin şiddete dayalı önerilerine kulak asmadan barışçıl bir yol haritası çiziyor. Onlar onu dışlayıp dağda Haydut arkadaşı Yatpan'ın yanına sürdüler o elindeki muazzam yay ile susuz kalmasınlar diye dağları delip su getirmeye çalıştı. Akad insanın kendi başına, tanrısız yalnızca kendi iradesiyle başa çıkması gereken bir çağın öncüsüdür. İnsanlığın başına gelen tüm felaketlerin iyi yerine kötüyü tercih eden bazı yöneticilerin elinden geldiğinin habercisidir Akad, elindeki bilimsel gelişmeleri evrensel güzellik için değil de kitle imha silahlarının geliştirilmesine, sınır güvenliği için yüksek savunma sistemleri yatırımına ayıran kutuplaşmış dünya düzenin habercisidir Akad...

    Babası Kadı Danyal onu yakıp yıkıp kahramanlık yapması için dolduruşa getirirken düşmanına yardım etmeyi seçen bir Akad'ı konuşuyoruz;

    "DANYAL : Anlayamıyorum seni. Hem kaç gündür yemek yediğini görmedim, oruç mu tutuyorsun? Sofu mu oldun?
    AKAD : Hitit ülkesinde kıtlık var.
    DANYAL : Sana ne Hitit ülkesindeki kıtlıktan?
    AKAD : Onların çektiği açlığı bir ölçü ben de duymak istiyorum.
    DANYAL : Zorun ne çocuk? Hititler bizim düşmanımızdır. Açlık kıtlık ülkelerini kasıp kavuruyorsa bizim sevinmemiz gerek. AKAD : Kimse benim düşmanım değil. Açlık denen sarı ejder bizim yurdumuzu da ziyaret edebilir komşularımızın mutsuzluğuna sevinmek nicedir? Yardım etmeliyiz onlara.


    Haydut Yatpan'ı yayın gücü olmadan dağdan indirio halkının önünde özür dilettğinde halk yayla birlikte Akad'ın elde edeceği başarıları, kazanacakları savaşları gözleri dönmüş ve kana susamış bir şekilde dile getirdikleri vakit Akad şöyle cevap verecektir;

    1. YURTTAŞ : Ele geçirdiğimiz fırsatı kullanmayalım mı?
    AKAD : Yarın onların eline geçebilir fırsat dediğiniz .
    I. YURTTAŞ : Gelecekten korkup oturalım mı?
    II. YURTTAŞ : Bu düzen böyle kurulmuş, sen mi değiştireceksin?
    ı. YURTTAŞ: Yay bizim elimizde şimdi
    savaş isteriz , savaş.
    YURTTAŞLAR : Savaş isteriz, savaş
    AKAD : Omuzumda taşıdığım bu yayın size verdiği garip sinsi güven gözünüzü döndürüyor. Ama hiç kimse Akad 'ı bir yıkıcı ordunun başında görmeyecek.
    YURTTAŞ : Sen korkuyorsan yayı bize teslim et .
    YURTTAŞLAR : .Yayı bize teslim et .
    AKAD : Onu kimseye veremem.
    1. YURTTAŞ : Sen kullanmazsan biz kullanırız .
    AKAD : Açılın.yayı vermem dedim.
    DANYAL (bir gayretle): Açılın , açılın diyor Akad
    YURTTAŞ : Zorla alırız biz de.
    AKAD (yayı doğrultur): Öz yurttaşlarıma çekmek zorunda bırakmayın beni?
    1. YURTTAŞ : Yürüyün üstüne, korkmayın, dediğini yapa-maz . Yayı kapalım elinden . Yürüyelim Boğazköy'e .
    YURTTAŞLAR : Mısır'a yürüyelim, yayı kapıp elinden.
    DANYAL : Durun, açılın, Akad dediğini yapar. (Akad yayı gerer yıldırım düşer, öndeki kişiler cansız yere serilir.

    Akad barışçıl tutumunu sürdürmede halkına zarar vermeyi göze alacak kadar kararlıdır.
    Çok akıcı ve bir o kadar düşündürücü metni okumanızı tavsiye ederim, tabi bu eser bu sitede sadece iki okunma oranına sahip ki kitabı siteye ben eklemiştim diğer birkaç kitabı gibi eserlerinden haberi olmayan bizlerin duyarsızlığına rağmen Güngör Dilmen hep var olacak ve eserlerinde evrenselliği çoktan yakalamış bir değerdir.
  • 480 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    İncelemeden önce şunu belirtmek isterim ki yaklaşık dört buçuk senedir kitap incelemeleri yapıyorum elimden geldiğince ve fark ettiğim kadarıyla bu dört buçuk sene içerisinde yazdığım ilk incelemelere bakılacak olursa ciddi bir değişim söz konusu. Hatta bazen eski yazdıklarıma bakıp kendimle alay ettiğim de olmuştur. Kendi kendimi yadırgamam da aslında küçük de olsa bir bakış açısı kazandığımın göstergesidir. Bunu belirtmek istememdeki sebep aslında sizlerin de inceleme yapmanız hususunda bir nebze de olsa cesaretlendirmek. İnsan kitap okurken gelişir yazarken de bu gelişimi kalıcı hale getirir. Bizler evet kitap okuyoruz fakat yüzlerce kitap okuyan insanların kitaplar hakkındaki düşüncelerinden, hayata karşı bakış açısı kazanmalarından, entelektüel edinimlerinden bizleri mahrum etmeleri açıkçası ciddi bir kayıptır. Hem kendi gelişimleri açısından hem de yazı dili ile kendilerini ifade etmeleri yazarlar ile aralarında özdeşim ya da empati kurmalarına neden olacak ki bu da ileride belkide aramızdan daha fazla yazar, şair, eleştirmen çıkması demektir. (Siteden bu zamana kadar 3 yazar çıktı benim bildiğim kadarıyla. 2 tanesi yazarlıklarını 1K'da inceleme yapmalarına borçlu olduklarını biliyorum)

    Gelelim incelememize...

    Öncelikle tarih kitaplarını yorumlamak, incelemek ciddi bir kazanım gerektirir. Maalesef ki bu kazanıma bir akademisyen kadar yüzde yüz sahip değilim. Dolayısıyla İlber Hoca' nın da belirttiği gibi "Tarihi ele alıyorsanız nesnel bakış açısına sahip olamazsınız" dan yola çıkarak kitaba olan yaklaşımım nesnel olamamakla birlikte Atatürk hayranı biri olarak da fazlaca öznel olabilir veya yetersiz kalabilir.

    İlber Ortaylı' nın kullandığı üslup ve akıcılık:

    İnstagram' da bir caps görmüştüm. İlber Hoca' nın konuşmalarında "biliyorsunuz" diye bitirdiği hiç bir şeyi bilmiyorum, diye. Çok gülmüştüm. Tabi ki hoca TV programlarında çok ağır bir dil kullanır. Söylediklerini bir akademisyen ya da tarih tutkusu olan bir lisans öğrencisi çok net anlayabilir. Çünkü konular biraz da giriş gelişme ve sonuç şeklinde değildir. Konuyu üniversitede 1. sınıflara ders anlatır gibi anlatması programın yayın standartlarına da uymazdı zaten. Fakat hocanın halka arz ettiği kitapları akıcıdır. Bunun altını kırmızı kalemle çiziyorum. Bir kaç kişiden mesaj aldım bununla ilgili. Anladığım kadarıyla İlber Hocanın kitaplarını okumaktan daha doğrusu anlayamamaktan çekiniyorlar. Zaten kendi kitaplarından bahsederken de "filan kitap size uymaz, bu daha çok akademik camiaya hitap eder" diye uyarır.

    Yer yer eski Türkçe'yi kullanır fakat kitabın bütünlüğüne bakılacak olursa bu istisnanın kaideyi bozmadığını göreceksiniz. Her gece İlber Ortaylı ve Celal hocamızın videoları ile uyuyan biri olarak söylüyorum ki kendilerine has konuşmalarını, üsluplarını, göndermelerini, sinirlenmelerini kitabı okurken de hissedeceksiniz. Bu açıdan yer yer kahkaha atmanız da kaçınılmazdır. :)

    Kitap sekiz bölümden oluşuyor.

    1. İmparatorluğu dirilten nesil (başlık çok anlamlıdır. Burda Türkiye Cumhuriyeti' nin Osmanlı' nın devamı olduğuna, bunu kabul etmeyen güruha gönderme yapıyor)
    2. Her zaman asker olmak istemişti
    3. Birinci Dünya Savaşı yılları
    4. Milli Mücadele' nin Önderi
    5. Cumhuriyet 'e Giden Yol
    6. İnkılaplar Dönemi
    7. Reis- i Cumhur
    8. Büyük Adam Atatürk

    Burda belirtilen bölümlerin bütünlük açısından kendi içerisinde kronolojik bir düzeni olmakla birlikte başlıkların hangi kıstasa göre belirlendiği muammadır. Pek beğenmediğimi belirtmek isterim.

    Hoca, Atatürk' le ilgili nadir olan fotoğrafları da kitabın içerisine dağıtmış. Fotoğraf olayı kesinlikle çok yerli yerinde kullanılmış.

    Gazi Mustafa Kemal Atatürk, evvela imparatorluğu dirilten nesil olan 1880'liler kuşağı, Balkan coğrafyası ve Mustafa Kemal' in aile kökeni ile başlıyor.

    Akabinde Atatürk’ün askeri eğitimi, Manastır yılları, Milliyetçilikler Dönemi, İttihat ve Terakki, II. Abdülhamid, Enver Faşa, Ziya Gökalp, Trablusgarb, Balkan Savaşları ve Sofya yıllarıyla devam ediyor.

    Ordumuzun İtilaf devletleriyle sekiz cephede mücadele ettiği Birinci Dünya Savaşı, kutlu zaferlerimiz Çanakkale ve Kutü' l Amâre, Mondros, son padişah Vahideddin, bir milletin ve ülkenin ölüm fermanı olan Sevr...

    Tüm detaylarıyla Milli Mücadele Dönemi, 23 Nisan 1920 ve sonrasında muhalefete rağmen verilen Kurtuluş Savaşı, İnönü Muharebeleri, Lozan Konferansı, Büyük Taarruz ve Cumhuriyet' e giden yol...

    Saltanat ve hilafet tartışmaları, Lozan, On İki Ada, mübadele, Osmanlı'dan kalan borçlar, Musul ve yakın tarihin en önemli meselesi olan inkılaplar...

    Son olarak kişisel özellikleriyle, dünyada, anılarda, hafızalarda kalan izleriyle Reis-i Cumhur Atatürk...

    Hoca, tüm bunları irdelerken "dünya tarihinde hiç bir devletin tarihini Türkler olmadan yazamazsınız" diyerek Türkçülüğe güzellemeler yaparken, ki bu tarihi bir gerçektir, aynı zamanda da hatalarımızı da dile getirmekten kaçınmaz kitabında. Sadece Atatürk hakkında değil yol arkadaşları hakkında da belki de hiç bir yerde duymadığınız şeyleri okuyacaksınız. Bir nevi tarihin tozlu sayfalarına yolculuğa çıkacaksınız. Örneğin Atatürk' ün eşi Latife Hanım ' dan neden ayrıldığı bilgisi uzun zamandan beri hep aklımı kurcalamıştır. Kişisel bir uyum problemi mi yoksa First Lady' nin konumunu taşıyamaması mı dilemmasında kaybolup gitmiştim. Diğer bir örnek: Atatürk Milli Mücadele Dönemi' nde Kürtlere özerklik sözü vermiş miydi? gibi birçok köşe bilgiyi vermiş ve tarihi dedikodulara da yer yer açıklık getirmiş. Kitabın bazı bölümlerinde bu tarz soru işaretlerinizi giderecek türden çok fazla bilgi var.

    Kitabın içeriğine ilişkin spoiler vermek istemedim. Zira yazının tam da burasında fark ettim ki içeriğe de girersem oldukça uzun bir inceleme olacak. Zaten kitaba genel bir bakış yapmış olduk. Siz okurlara kitabı okumak ya da es geçmek kararına ziyadesiyle yardımcı olacağını düşünüyorum. Ama yine de belki de haddimi de aşarak okumanızı rica ediyorum. Her ne inançta ya da ideolojide olursak olalım karşı tezi de okumanın bizlere sentez yaratmada yardımcı olacağını düşünüyorum. Zenginliğimiz farklılığımızdan gelir. Herkesin aynı olduğu bir dünya emin olun çekilmez olurdu. Yalnız, bu zenginliğe ulaşmada bizlere rehber olacak bir şey varsa o da saygıdır.

    Herkese selamlar, yazıda imlai hata olduysa affoluna :)

    ~~Keyifli okumalar, kitapla kalın ~~
  • Ahlakın Güzelleşmesinde Yeni Tarz: İmam Nursi Modeli


    I. PSİKOLOJİNİN BUGÜNÜ

    İnsan ruhunun derinliklerini ve zenginliğini tanıma çabası insanın yaradılışından beri vardır ve var olmaya devam edecektir. Psikiyatri ve psikoloji insanı ele alan diğer bilim dallarından farklı olarak ruh ve beden ilişkisinin getirdiği çelişkiye çözüm aramak zorunda kalmıştır. Son yıllarda doğa ve genetik bilimindeki gelişmeler, fizyolojik psikolojinin beyin işlevlerinin neler olduğunun daha fazla bilinebilir olması insanı etkilemek isteyenlerin çok dikkatini çekmiştir. İnsan beyni nöron denilen hücrelerden oluşurken, bilgisayarlar silikonlardan oluşurlar. "Bir model geliştirerek beyindeki bilgileri bilgisayara, bilgisayardaki bilgileri beyne nakledebilir miyiz?" sorusu artık hayal olmaktan çıktı. İnsan beynine mikroçip koyarak onu yönlendirebilir miyiz? İlaç vererek onun davranışlarını değiştirebilir miyiz? soruları akademik araştırma konuları arasındadır.

    GELECEK BİLİMİ

    Bilim dünyasının yeni bir projesi var. Bu proje "Beyin projesidir." Genom projesi tamamlanarak evrenin sırları konusunda önemli bir adım atıldı. Beyin projesinin tamamlanması için 30 yıllık bir süre belirlendi. İnsanlığın sırlarının anlaşılmasında "Nasıl düşünüyoruz" sorusu önemli bir hedef olmuştur ve çalışmaları bu noktalara getirmiştir.

    Önemli çalışmalar yapan"World Future Society"(Dünya Gelecek Derneği) öğrenmenin gelişmesi, okul eğitimi ve onunla yakından ilişkili olan IQ zekâsı konusunda ilginç görüşler öne sürmektedir. Bu görüşler şu şekildedir:

    1- Şimdiye kadar yapılmış en büyük makine olan İNTERNET giderek büyüyecek ve önem kazanacaktır.

    2- Beden gücünün yerini mekanik makineler aldı. Bilgisayarlarda zihinsel çalışmaların yükünü azaltacaktır.

    3- Bilgi teknolojisi dünyanın her yerine yayılacak, aletleri küçülecek ve herkes taşıyabilecektir. O kadar küçülecek ki bedeninize bile yerleştirilebilecektir. Ürünleri tanıtmak için bu aletler bedava bile verilecektir.

    4- Yeni bir Dünya kültürü oluşacak, mevcut kültür ve dillerden pek çoğu yok olacaktır. Bu durum ise beklenmedik olaylar ve tehlikelere neden olabilecektir.

    5- Akıllı evler oluşacak, bundan sonra büro gökdelenler gereksizleşecektir. İnsanların çoğu kırsal kesime ve tatil yörelerine yerleşecek, bilgi teknolojisi ile işlerini yürütecektir. Evler çok çekici şekilde olacak, bu nedenle dışarı çıkmak istemeyen insan yeni bir yalnız yaşam türü oluşturacaktır.

    6- Yeni yaşam türü insanı antisosyalleştirecek, ardından suç davranışlarında belirgin artışlar oluşacaktır.

    7- Klasik zekâya dayalı olan klasik okul eğitimi şekil değiştirecek. Her alanda paketlenmiş eğitim yardımları alınabilecektir. Okul eğitimi bebeklik çağından başlayacak "Yaşam boyu" eğitim düşüncesi yaygınlaşacaktır. "Uzaktan eğitim" sistemi bütün dünyaya yayılacaktır.

    8- Okul sınıfları çok farklı, yetenek ve ilgileri olan öğrencileri bir araya getirecek daha çok sanal gerçekler konuşulacaktır.

    9- Depolanmış bilgi kaynakları genç kuşağın daha kolay ulaşabileceği hale gelecek, daha çok bilgi sahibi olmak yerine daha az bilecek , ancak bilgiye istediği anda ulaşacak.

    10- İnsanlığın bugüne kadar edindiği bütün bilgilerden kendi çalışmaları için yararlanabilecektir.

    11- Eğitim kişisel tempoya göre tamamlanabilecektir.

    12- Disiplinli, ama eğlenceli eğitim felsefesi yerleşecek, öğretmenlik görevi öğrencilerdeki yıkıcı ve oyuncu eğilimleri denetleme önceliğine dönüşecektir.

    13-Gerçekler yerine sanal birdünyada yaşanacak bencillik, kumar, kişisel çıkar tutkunluğu daha büyük toplumsal sorun haline gelecektir.

    GENEL SİSTEMLER KURAMI

    İnsanın var oluşunun anlaşılma çabaları evrenin somuttan soyuta genel bir sistem bütünlüğü içerisinde olduğu tezini güçlendirmektedir. Madde-enerji toplulukları ve yer zaman sürekliliği aşamalı (hiyerarşik) bir düzen içerisindedir. Sub-atomik parçacıklar, atom, hücre, insan, aile, toplum, dünya, evren şeklinde birbiri içindeki daireler sisteminde yerimiz nerededir? Somut sistemle soyut sistemlerin sınırları nerede başlıyor, nerede bitiyor? Decart "Düşünüyorum öyleyse varım" diyerek duyguları önemsememişti. Zeki ama başarısız, bilgili ama ahlâksız insanların giderek çoğalması duyguların eğitimini ön plana çıkardı. Duyguların eğitiminin şansa bırakılamayacağı ortaya çıktı.

    Klasik psikanaliz ve 20. yüzyılın başındaki baskın psikolojik görüş Freudiyen görüştü. Bu görüşlere göre baskı, gerilim ve zorlama ruhsal bozukluklara yol açıyordu. Bu sebeple temel psikolojik ihtiyaçların giderilmesi için hoşgörülü eğitimle çocukların dürtülerinin boşalımına imkan sağlanmalıydı. Genç beyinler fazla bilgilerle yüklenmemeliydi. Cinsel doyum erken yaşlardan itibaren sağlanmalıydı. Böylece insanların ruh sağlığı daha iyi olacaktı.

    Ancak psikolojik gözlem, psikiyatrik bulgular yukarıda saydığım beklentilere karşı tam tersi sonuçlar elde etti. Örneğin: En ağır ruhsal bedensel zorlamaların yükü altında kalmış İkinci Dünya Savaşı sürecinde nevrotik ve şizofrenik dediğimiz ruhsal bozukluklarda artış olmadı. Sadece savaş stres reaksiyonları yaşandı. (Genç 1981) Buna karşılık savaşı izleyen yıllarda toplumlar istenilen refah düzeyine eriştikçe depresyonlarda, varoluş nevrozlarında artış oldu. Emeklilik depresyonu arttı. Yaşamın anlamsızlığı görüşünden kökenini alan yeni ruhsal bozukluklar ortaya çıktı. (Alexander,1960) Çağdaş insan giderek toplumdan kopuyordu. İntihar olayları artıyordu. Bazı insanlar anlamsız gördükleri yaşama heyecan katmak için suç işliyorlar, uyuşturucu kullanıyorlardı.

    ABD, Dünya nüfusunun %5'ini oluşturduğu olduğu halde Dünya kaynaklarının %25'ini kullanıyor. Zengin Dünyalılar Ay'a giderken, yoksul Dünyalılar açlıkla ölüm savaşı veriyor. Buna karşı zengin Dünyalılar bilgili ama mutlu değiller. O halde ruh sağlığı politikaları yeniden düzenlenmeliydi. Freud hayatının son yıllarında "Uygarlığın karşılığı nevrozla ödenir." derken bu gidişi vurgulamaya çalışmıştı.

    DUYGULAR MANTIKLI OLMAK İÇİN GEREKLİDİR

    Bir insan, hayatında önemli kararlar verirken, yatırım yaparken, evlenirken duyguları ile de hareket eder. Bir ülkede karar mekanizmasının başında bulunan kişiler korkularının etkisi altında iseler çok adaletsizlikler yapabilirler.

    Duyguların Biyolojik Temelleri

    Korku, öfke, mutluluk, sevgi, şaşkınlık, kıskançlık, kuşku, düşmanlık, tiksinme, üzüntü gibi temel duygular beyin beden ilişkisinde farklı sonuçlar doğurur. Öfke anında kalp atışı hızlanır, çevik hareket sağlayabilecek güçte enerji açığa çıkar. Korku anında kan kaçmayı kolaylaştıracak şekilde bacaklara toplanırken yüz solar. Mutluluk anında bazı beyin alanlarında metabolizma artışı yaşanır. Sevgi duygusu ile parasempatik sistem harekete geçerek vücutta gevşeme oluşur. Üzüntü anında beyinde enerji azalması yaşanır. Uzun süren üzüntünün depresyona yol açması durumunda metabolizma yavaşlar, geri çekilme yaşanır. Bu durum, organizmanın sonuçları değerlendirmek, yeni başlangıçlar yapmak için kendini güvende hissedeceği içe dönüklüğe gidişinin işaretidir. Kaygı durumunda korkuya benzer bir tepki oluşur, beynin duygularla ilgili alanında enerji artışı yaşanır, sempatik sistem uyarılır. Vücut "savaş-kaç-yaklaşan tehlikeye odaklan" şeklinde dikkatini arttırır.

    Duygusal Körlük

    Beynin orta bölgesi limbik sistemdir. İnsanın öğrenme ve hatırlama süreçlerinin önemli bir kısmı bu bölgenin ürünüdür. Badem büyüklüğündeki Amigdal ise duygusal durumların uzmanıdır. Amigdal'i alınmış olan hayvanlarda korku, öfke, yarışma, işbirliği güdüleri kaybolur. Amigdal bölgesi Epilepsi hastalığı nedeniyle çıkarılmış bireylerde duygusal körlük oluşur. Bu kişiler neşe, sevinç, üzüntülü olaylar karşısında kaygısız kalırlar. Çok iyi konuştukları halde sevgi, şefkat hissetmezler. Karşı tarafın çektiği acıya karşı duyarsız kalırlar. Acıma duyguları körelmiş gibidirler.

    New York Sinir Bilimleri Merkezinde çalışanDr. Joseph Le Doux duygusal beyinde Amigdalin rolünü ilk keşfeden sinir bilimcidir. Beyin haritası yöntemi ile çalışarak duygusal beyin devrelerini çözüp eski bilgileri değiştirdi. Beyin kabuğunun daha karar aşamasındayken amigdal bölümünün denetimi nasıl elinde tuttuğunu açıkladı.

    Ön beyin (prefrontal loblar) ile Amigdal ilginç bir birliktelik gösterir. Anlama, kavrama, dikkat, karar verme, plan yapma, strateji üretme beyin ön bölgesinin işlevidir. Amigdal duygusal öneri gönderiyor, ön beyin bunu süzgeçten geçiriyor. İkiside bilinçli çalışma disiplinine sahipse akıl ve mantık birlikteliği ortaya çıkıyor.

    Sağ ön beyin korku-öfke gibi olumsuz duyguların yeridir. Sol ön beyinde onu denetler. Sol prefrontal korteksi hasarlı, inmeli hastaların ileri derecede kaygı-korku içinde oldukları, hasarı sağ tarafta olanların beklenmedik ölçüde mutlu oldukları bilinen gözlemlerdir. Sağ ön beyni ameliyatla alınmış erkeğin ameliyattan sonra kişiliğinin değiştiğini, şefkatli bir insan haline geldiğini eşler söylerler. (Mutlu koca vakası) Aynı şekilde psikiyatri pratiğinde öfkeli, kıskanç, kuşkucu kişilerin beynin bu bölgesinde kimyasal iletiyi değiştirici ilaçlarla sakin ve kontrollü hale geldikleri bilinmektedir.

    İnsan beyninde düşünce ve duygunun buluştuğu çizgi Prefrontal - Amigdal devresidir. Amigdal'e depolanmış ve kayıtlı duygularla, akıl süzgecimiz olan ön beyin bölgeleri çocukluk çağından itibaren iyi kimyasallarla ve doğru sinirsel networkla şekillendirilirse akıl ve sevgiyi beraber kullanan insanlar ortaya çıkacaktır.

    AHLÂKIN BİYOLOJİK TEMELLERİ

    Bilimsel çalışmalar sinir sistemi, sinir iletileri ve beyin kimyası ile dini ve ahlâki deneyimlerin arasındaki bağlantıyı bulmaya çalışıyorlar. Bilimle din arasında köprü kurabilecek bu çalışmalarla önemli bulgular elde edildi. Pennsylvania Üniversitesinden Prof. Andrew Newberg Tanrı'nın beynin sabit bir parçası olduğunu öne sürdü. SPECT beyin haritalama yöntemi ile yaptığı çalışmalarda Tibetli Budistlerin derin transa geçtikleri sırada radyoaktif boya şırınga ederek yaptığı deney sonunda beynin belli bölgelerinin değişime uğradığını saptadı. "İnsanlar ruhani deneyimler geçirirken evrenle bütün olduklarını hissederler ve kendileri olma duygusunu kaybederler. Bunun nedeni beynin o bölgelerinde neler olduğu ile ilgilidir. Şu halde o bölgeyi belirler ve bloke ederseniz, kendimizle dışımızdaki dünya arasında sınır kalkar."

    Milyonlarca insan dini inançlarının hayatlarını değiştirdiğini söylerken herhalde beyinlerinde bazı programların değiştiğini söylüyorlar.(Hürriyet, 18.06.2001)

    İngiliz Doğabilimci Edward O. Wilson "Atlantic Monthly"dergisi Nisan 1998 sayısında bir makale yayınladı. Ahlakın biyolojik temelleri (The Biological Basis of Morality) isimli makalede Wilson dinin sadece sosyal hayata ait bir olguolmadığını aynı zamanda genlerimizde yazılı bir gerçek olduğunu iddia etti. 6 Temmuz 1998 tarihinde Newsweek dergisi de konuyu sorgulayan ikiaraştırma yayınlıyor.

    Edward Wilson Harvard Üniversitesinde de mukayeseli zooloji müzesinde çalışıyor. Ömrünü karıncaların hayatını inceleyerek geçiriyor. Tezi bilimsel metodolojiyi değiştirecek boyutta bir tez. Bilginin Birlikteliği (Consilience, Knopf yay.) kitabında yazarı tartışılacak çarpıcı görüşleri var.

    Ahlaki değerlerin dini veya din dışıda olsa aşkın yani insan aklında üstün bir yerde olduğunu savunuyor. Sosyal olguların sinir sisteminin anlaşılması ile çözülebileceğini, sinir sistemi genetik bilimini, genetik bilim biyokimyayı biyokimya da insan davranışını açıklıyor. Böylece her şey doğa bilimlerine indirgeniyor.

    Wilson, insanoğlunun genetik uyaranlarını dinlediği zamana hlâki öğretilere uygun davranacağı ve kendi menfaatini koruyacağını savunuyor.

    Wilson'ın bu görüşü Antonio Domasio ve Le Doux'un görüşleri birbirini destekliyor. Bütün bilgiler ve psikososyal yaşantılar beyinde belli bölgelerde kimyasal harflerle yazılıdır. "Bütün bunları yöneten, yönetici (Executive) bir gen mi var? Doğaüstü güç, beyni nasıl etkiliyor?" sorularına dikkati çekiyor. Dinin biyolojik bir ihtiyaç olduğu, ruhsal deneyimlerin insanda huşu duygusu uyandırmasının biyolojik bir temeli olduğu görüşleri gittikçe doğrulanmaktadır. Yaşamı ayakta tutan her şeyin biyolojik temeli olduğu Din ve Tanrı ihtiyacının da biyolojik temeli olduğu tezini savunanların bir kanıtı da tarihte dine karşı yapılan eylemlerin uzun vadede daha çok dindarlaşma sürecini hızlandırma olgusudur. Bunun hangi din ve inanç olacağı kültürel yapının öğretisine bağlıdır.

    Moleküler biyoloji ve genetik bilimindeki muazzam ilerleme, her türlü duygunun genler tarafından salgılanan enzimlerin yönlendirdiğini söylüyor. Kalbin sadece beyne kan pompalayan bir pompa olduğu; insanın duygu, düşünce ve davranışlarının yönetildiği organın beyin olduğu kanıtlandı.

    Sosyal bilimlerle uğraşanlar genleri dikkate almak zorundadırlar. Toplumda psikolojik müdahaleler yapmak isteyenler de artık genleri göz önüne almak zorunda kalacaklardır.

    II. KÜRESELLEŞME VE AHLÂK

    Şu anda Dünya da 1.300.000.000 insan açlık sınırında bulunuyor, önlem alınmazsa eğer 2020 yılında bu sayı 3.000.000.000 bulacak. Dünyanın bir köşesinde umutsuzluk, şiddet, adaletsizlik, açlık, yoksulluk yaşanırken, diğer tarafında bolluk içerisinde müreffeh bir hayat var. Dünya nüfusunun % 20'si olan Batı toplumları Dünya kaynaklarının % 80'ini tüketiyorlar.

    Haçlı seferleri dini seferler olarak biliniyordu, gerçekte ise o bir kılıftı. O tarihlerde Batıda açlık, sefalet ve yoksulluk vardı. Doğu ise zengindi. Seferlerin dini değil ekonomik ve siyasi gerekçeleri vardı. Şimdi Doğudan Batıya göç başladı. TIR'ların altında ve kum motorları ile insanlar Batıya göçmeye devam ediyor. Önlem alınmazsa vize ve silahlar bu göçü durduramayacak.

    Gelişen iletişim teknolojisi sayesinde sade insanlar yaşanan adaletsizliği, haksızlığı daha fazla görmeye başladılar. Önceleri kader diyerek sineye çekilen durumlar artık öfke ve isyan fırtınaları oluşturuyor.

    Batıda da durum çok farklı değil. "15 Eylül'de CNN Int. de altı yaşındaki kız çocuk soruyor; kuleler neden bombalandı, bu insanlar bizden neden nefret ediyorlar."

    Ya Adalet, Ya Şiddet:

    İnsanlık tarihinde hep adaletsizlikler oldu. Feodal düzende zengin azınlık; surlar, şatolar arkasında yaşarken sefil çoğunluk kaderine razı bir hayat içindeydi. Bu yüzyılda insanlık uyandı, sade insanlarda, her şeyi görebilir oldular. Böylece toplumsal talep arttı. HABİTAT II. Toplantısında, sivil toplum örgütlerinin hükümetlerin ortağı olması, hesap sorması ve sorgulaması benimsendi.

    İnsanlık uyanmışken ve insaniyetin getirdiği nimetleri tatmışken bunu güzel yaşamak için adaletli bir global düzene ihtiyaç vardır.

    ABD dünyanın tek büyük gücü oldu. Batı değerleri dünyaya hâkim oldu. Bakalım bu durum dünyaya asgari mutluluğu sağlayabilecek mi? Hiç olmazsa hayatın yaşamaya değer olduğunu gösterebilmek için bir yorum, bir inanç insanlara kabul ettirebilecek mi? Toplumsal barış ve bireysel mutluluğu sağlamak için kendi değerlerinin yetersiz olduğunu görüp Doğu değerlerinden yaralanacak mı?

    Batı değerleri hep aklı rehber aldı. Doğu değerleri duyguları ön planda tuttu. ABD Batı akılcılığı ve Doğu ahlâkı ortak zemininde insanlığı buluşturup küresel mutluluğu sağlayabilir.

    İnsanların barış içinde beraber yaşayacağı küresel bir düzen için seküler ahlâki öğretilerin ve bütün dinlerin uzlaştığı insani değerlere ihtiyaç vardır. Işık hızını geçme gayretleri iyi insanların elinde olmazsa tarihin sonu felaket olur. İyi insanlar-kötü insanlar mücadelelerinde küresel ahlâk, şiddet içermeyen kültür, insanlık bilinci, adil ekonomik düzen ve paylaşma ahlâkı çoğunluğun kabul ettiği altın standart haline gelmezse ne yazık ki küresel barış olamayacaktır.

    III. KÜRESEL NARSİSİZM

    Narsisistik (özsever) kişinin temel özellikleri şunlardır; gururlu ve kibirlidirler, kendilerini özel ve önemli görürler, övgüyle beslenirler. Menfaatçıdırlar. Kendi çıkarları için kuralları değiştirirler. Beklentileri karşılanmazsa sinirlenirler, eleştiriye hiç tahammül edemezler. İnsanları çok iyi kullanırlar ve sömürürler. Başkalarının duygu, düşünce ve ihtiyaçlarına empati duymazlar. En çok kafa yordukları konular zenginlik, güç, şöhret, başarı, güzellik ve aşk gibi konulardır. Son derece kıskanç, kinci ve nankördürler. Çıkarları biten insanı bir anda unuturlar, vefa duygusu beslemezler.

    Egosu büyük ama her şeyi küçük olan bu kişiler etraflarınca sevilmezler. Kendilerini o kadar güçlü hissederler ki başka bir şeye ihtiyaç duymazlar. En akıllı, en yetenekli, en iyi insan olarak sadece kendilerini görürler. Sıradan olmaktan korktukları için çok çalışırlar.

    Rekabeti çok kullanırlar, sanat, spor, bilim, ticaret gibi konulardaki keşifler bunların işidir.

    Diğer insanlar narsisistik kişinin yaptığı işlerden hoşlanır, fakat kibirli hallerinden nefret ederler.

    Liderle rarasında narsisistik kişi çoktur. Liderliğin bittiği yerde narsisizm başlar.

    En büyük Narsisist Hitlerdi!

    Sezarların çoğu, Napolyon, Mussolini, Kleopatra, Nemrud, Firavun, Stalin gibi kişilerin hepsi heykeli dikilecek narsisistlerdi. Bunlardan biri olan Hitler Darwin'den etkilenerek kendi ırkının üstünlüğünü, diğer ırkların değersizliğini doktrin haline getirdi (Nazizm). Bu doktrine halkına inandırdı ve insanlık tarihinin en kanlı savaşının çıkmasına neden oldu.

    Narsisistik kişiler çoğalıyor mu?

    Teknolojik başarı, insanlığın eski çağlara göre daha zengin olması insanların egolarının kabarmasına neden oldu. Tanrıya ne gerek var diyen insanlar çoğaldılar ve bunu bilim adına ifade etmeye başladılar. Eski çağlarda değer vermemek ve inançsızlık eğitimsizlikten ileri geliyordu. Bugün bilim ve teknoloji adına dine gerek olmadığı ve hesap vereceğimiz doğaüstü gücün olmadığı duygusu gelişti. Bir insan düşününüz, kendisi narsisistik özellikte ve yaptıklarından hesap verme duygusu taşımıyor. Bu kişi kendi çıkarı için her şeyi yapabilir. "Beni inorganik maddeler yarattıysa, ona hesap vermeyeceğime göre canımın istediğini yaparım" felsefesi gelişti. Bireysellik bencilliğe dönüştü. Kendi çıkarını kutsallaştıran insan başkalarına neden yardım etsin ki!

    "Kuvvetliysem zayıfı yok etmem hakkımdır. Ben özel ve önemliyim, başkası açlıktan ölse bana ne, ben tok olduktan sonra" anlayışı bu kişilerin ego idealleri oldu. Zayıf insan ve milletleri çalıştırıp sırtlarından beslenmek bu görüş sahiplerinin doğal haklarıydı.

    Böyle bireyler insanlık tarihinde hep oldu. Semavi mesajlar ise bu kişilere karşı zayıfları sürekli korudu ve yol gösterdi. Haklarını doğru yöntemlerle savunmayı başaran zayıflar ezilmekten kurtuldu ve toplumsal barış böyle sağlandı.

    Peki günümüzde ne olacak? Narsisistik bireyler eski çağlara göre daha çok ve fazladan ellerinde teknolojik güçlerde var. İşte bu durumda küresel narsisizme karşı küresel bir faaliyet gerekiyor. Ahirzaman dininin bu küresel tehlikeye bir çözümü olmalı.

    Bediüzzaman'a göre bu formüller Kur'an-ı Kerim'de vardı. Bir dönem Imam-ı Rabbani'nin Mektubat'ını, Abdülkadir-i Geylani'nin Fütuhul Gaybi'sini nefis terbiyesi için okuyor. Fakat nefsi ikna olmuyor. Daha sonra "Ulum-u felsefiyenin vekaleti namına nefsim dedi ki,.. " diyerek bu asrın nefsi özelliklerine uygun olan eserlerini yazmaya başlıyor. Bu çalışmaları "Tevhid-i Kıble et" diyerek doğrudan Kur'an-ı Kerim'den yorumlar çıkararak yapıyor.(Yirmi Altıncı Lem'a)

    IV. MACHIAVELLI'NİN DERİN ETKİSİ

    Niccolo Machiavelli (1489-1527) "Hükümdar" isimli kitabı ile siyaset biliminin kurucusu olarak anılır. Machiavelli'nin bu kitabını Hitler, Napolyon, Mussoline, Stalin hep başucu eseri olarak bulundurdular. Siyasetçilere ilham kaynağı olan bu kitap, aslında siyasi ahlâkı tanımlıyordu.

    Kitabın ana fikri şudur. "Devlet menfaatleri uğruna her şey mübahtır. Devlet hayatı ile özel hayatın ahlâki ölçüleri birbirinden farklıdır". "Gayenin vasıtayı meşru kılacağı" herkesin bildiği görüşüdür.

    "Zalimlik; bir hükümdarın tebâsını birlik halinde ve itaatkâr tutabilmek için kullandığı silahlardan biridir. Bir-iki ibretli örnekle kan döken hükümdar, sonunda daha büyük kan dökülmesine yol açacak kadar yumuşaklık gösteren birinden daha merhametli olacaktır. Hükümdarın şiddeti fertlere zarar verir. Hükümdarın gereksiz yumuşaklığı devlete zarar verir",

    "Hükümdarın korkutucu olması sevilmesinden daha emniyetlidir."

    "Dürüstlük övgüye değerdir. Fakat siyasi iktidarın muhafazası için hilekârlık, ikiyüzlülük, yalan yere yemin zorunludur. İnsanların hepsi iyi olmadığı için hükümdarın da iyi olması gerekmez. Hükümdar sözünde durmamayı izah için her zaman makul bir sebep bulur. Sizin nasıl göründüğünüzü herkes görür, ama nasıl olduğunuzu pek az kişi bilir."

    Machiavelli Hükümdar isimli eserinde olması gerekeni değil olanı ele aldığını söylüyordu. Machiavelli'nin hararetli okuyucular listesinde bugün dünyayı yönetenlerin olduğunu gördükçe, küreselleşmeyi savunanların Machiavelli'de çok faydalı öğütler bulduklarını söylemelerini toplumsal barış için büyük tehlike olarak değerlendiriyorum. Bu anlayış kişileri siyasi başarıya götürebilir, fakat uzun vadede sonuç toplumsal ahlâkın bozulması ve barışın zarar görmesidir. Bir kazanıp on kaybetmektir. I. ve II. Dünya savaşlarında Machiavelli'nin büyük ahlâki sorumluluğu vardır. Despotizmi savunanlar bu fikirlerden çok yararlandılar. Doğu despotizminde de bu ahlâkın eserlerini görüyoruz. Emevi saltanatı bunun bir örneğidir.

    V. KÜRESEL TEHLİKE VE DUYGUSAL ZEKA

    İngiltere'de intiharla gelen ölümler trafik kazalarından fazla, Norveç'de uyuşturucu ile meydana gelen ölümler trafik kazalarından fazla. Her yüz ABD'liden 3'ü şiddet içeren bir suçun kurbanı. ABD'de de kadınların % 65'i, erkeklerin % 80'i abartı derecesinde alkol kullanıyor. 1999 yılında boşanma oranı %75'e çıktı. Çocuk suç çetelerinin 750.000 üyesi var. SAMHSA raporunda 3.000.000 gencin ölümü düşündüğü belirtiliyor. ABD'de son 10 yılda ölüm cezasına çarptırılan mahkum sayısı % 57 arttı. (Psychology Today, Haziran 2002)

    New York Times'in haberine göre Norveç'de 1999'da dünyaya gelen çocukların % 49'ü evlilik dışı doğumlardan oluşuyor. Bu oran İzlanda da % 62, İngiltere de % 38, Fransa da % 41 seviyesinde. En dindar olarak bilinen İrlanda da ise 1999 da doğan 100 çocuktan 31'i evlilik dışı. Cinsel suçların kurbanlarının % 71'i 17 yaşının altındaki çocuklardan meydana geliyor.

    Yukarıdaki rakamlar Batılıların duygusal profillerinin iyi olmadığını gösteriyor. Evlilik, toplumsal yaşam gibi duygusal paylaşım gerektiren konularda başarılı olamıyorlar.

    Bir sinir bilimci olan Antonio R. Damasio "Descartes'in yanılgısı" isimli kitapta duygu, akıl ve insan beynini araştırırken beynin duyguları yöneten hücrelerini tanımladı. Duyguların eğitimini şansa bırakmakla hata yapıldığında itiraf etti.

    Daniel Goleman "Duygusal Zekâ" isimli kitabının girişinde şöyle diyordu: "Son on yılda ailemizde, çevremizde ve toplum hayatımızda duygularla baş edememe, umutsuzluk, tahammülsüzlük ve evlilik içi şiddet arttı. İnsanlar 'İyi günler' yerine 'gel boyunun ölçüsünü al' diyorlar."

    AHLÂKA AYKIRILIK ÖLÇEĞİ

    New York Üniversitesinde Psikiyatri Doçenti Dr. Michael Welner belki insanlık tarihinde ilk defa "Ahlâka aykırılık ölçeği" geliştirdi. Gerekçesi de adi suçların, cinayetlerin artması, sadist, kana susamış, hor gören insanların fazlalaşması ve kendinden başkasını düşünmeyen insanların hızla artması karşısında psikiyatrinin kötülüğü tanımlama yeteneğini belirlemekti.

    Duygusal Zekâ Nedir?

    1- Öz bilinç: İnsanın kendisini tanıması.

    2- Öz denetim: İnsanın kendisini yönetmesi. Hedefini belirleme, kendisini harekete geçirme, dürtü ve isteklerini kontrol edebilme, aksiliklere rağmen yoluna devam edebilme, ruh halini düzenleyebilme.

    3- Empati kurabilme: Diğergâmlık, başkasının istek ve ihtiyaçlarını anlayabilme

    4- Uzlaşma yeteneği: Sorunlar karşısında ben-merkezci davranmadan uzlaşma odaklı çaba içinde olma. Kavga ve mahkeme arayışından vazgeçme

    5- Umut besleyebilme:

    İşte ABD'liler Semavi Ahlâk'da geçen sabır, tevekkül, affedicilik Allah'ın rahmetinden ümit kesmeme, alçak gönüllü olma, verici olma gibi özelliklere deneme-yanılma yolu ile geldiler.

    KÜRESEL AHLÂK İLKELERİ

    Dünya dinleri parlamentosu 1993 yılında Chicago'da kabul ettiği Küresel ahlâk deklarasyonunda başlıca şöyle diyor.

    1- Küresel ekonomi, küresel siyaset ve küresel çevre büyük krizdedir.

    2- Küresel ahlâk olmadan küresel düzen olamaz.

    3- İnsanların barış içinde bir arada yaşayacağı bir bakış gerekiyor.

    4- Küresel ahlâk yeni bir ideoloji veya yani bir din değildir.

    5- Küresel ahlâk bütün dinlerin ve seküler ahlâkın öğretilerinin uzlaştığı değerlere dayanır.

    6- Hiç kimse dini, rengi, düşüncesi, cinsiyeti yüzünden dışlanmamalıdır.

    7- İstisnasız her insana insanca muamele yapılmalıdır.

    8- Kimse kendisine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamalıdır.

    9- Irksal, cinsel, bireysel, sınıfsal her türlü egoizm reddedilmelidir.

    10- Hayata saygılı şiddet içermeyen bir kültür benimsenmelidir.

    11- Sadece insan değil yeryüzündeki her şey saygıdeğerdir.

    12- Adil ekonomik düzen olmadan küresel barış olmaz.

    13- Ekonomik ve siyasi güç, vahşi üstünlük kavgalarına değil insanlığın hizmetine yöneltilmelidir.

    14- Açgözlülük insan ruhunu öldürür. Alçakgönüllülüğe değer verilmelidir.

    15-Gazeteci, bilim adamı, doktor her meslek kendi etik kurallarını geliştirmelidir.

    16-İnsan bilinci gelişmeden dünya asla iyiye götürülemez. (Aksiyon, Ekim 2001)

    VI. İMAM NURSİ'NİN TEZİ

    İKİ DEHŞETLİ HÂL:

    Milyonlarca dini kitabın neşrine set çekildiği, insanları dini faaliyetten vazgeçirmek için sistemli çalışılmaların yapıldığı bir dönemde Nur Risalelerinin çoğu el yazması ile yaygınlaşmasının ve okunmasının sırrı sorulduğunda İmam Nursi bu zamanın iki dehşetli durumdan söz ediyor.

    Birincisi: Hissiyat-ı insaniyenin akıl ve fikre baskın geldiği fikri. Hedonizm olarak da tanımlayacağımız zevkçiliğin, dünya sevgisinin insanın hayatında birinci plana çıkmasını dehşetli bir durum olarak öne sürüyor. Böylece insanlar kısa vadeli zevkle meşgul olup ölüm ve ötesini düşünmüyorlar, Allah'ı akıllarına ve gönüllerine getirmiyorlar. Hoşça vakit geçirip mutluluğu yakalayacaklarını düşünüyorlar.

    Bu Hedonistik hissiyatın modern insanın günlük yaşamını doldurduğu düşüncesine karşı geliştirdiği yöntem ise şudur. Modern insanın lezzet olarak gördüğü şeyin içerisinde elemi gösterip aklını devreye sokmaktır. Allah'ın istemediği tarzda yaşamanın ve maddi zevkler peşinde koşmanın elem verici, ürkütücü neticeleri ile onları yüzleştirmek.

    "Günahların, haram lezzetlerin içinde manevi elim elemleri gösterip hasenat ve güzel hasletlerde ve hakaiki şeriatın amelinde cennet lezaizi gibi manevi lezzetler bulunduğunu ispat ediyor."

    "Risale-i Nur bu dünya da manevi cehennemi dalalette gösterdiği gibi, imanda dahi bu dünyada manevi bir cennet bulunduğunu ispat ediyor." (İ.K.M. s.8)

    gibi görüşlerle duyguların denetimini, kişinin kendini yönetmesini aklın rehberliğine veriyor. Akıl yürütme yöntemleri ile zevk tuzaklarına insanların düşmemesini, dini yaşantının insanı bu dünyada da mutlu ettiğini kanıtlama yolunu seçiyor.

    Böyle akıl yürütme yöntemleri kullanılarak toplumdaki ahlâki yozlaşmanın önünün alınacağını, bireylerin Kur'an ahlâkına uygun yaşamanın güzelliklerine ikna edilmesini anlatmanın bir "tecdid" olarak değerlendirilmesi doğru olacaktır.

    İkinci dehşetli hâl olarak şu tezi savunuyor.

    "Eskiden fen ve ilim ile dalalete girip, inad ve temerrüd ile iman hakikatlarına karşı çıkana nispeten şimdi yüz derece ziyade olmuş."(İ.K.M. 10).

    Bu tespitten sonra yazdığı eserlerde fen ve ilim kullanılarak imani gerçekleri kanıtlama yolunu seçiyor. Allah'ın varlığını tartışmaya açıyor, akıl yürütme yöntemleri ile (vacib-ül vucud) olması gerektiğini savunuyor. Öldükten sonra dirileceğimiz ve ikinci bir hayatın varlığını ispatlıyor. (Haşir Risalesi). Kadere inanmanın mantık ve muhakeme ölçülerinde açıklamasını yapıyor. (Yirmi Altıncı Söz). Naturalizme karşı Mistizmin tezini Tabiat Risalesinde mantıksal yargılama yöntemleri ile ifade ediyor. Tesettürün ve Ramazan orucunun insanın psikolojik doğasına uygun olduğunu delillendiriyor. Bir seyyahı evrende gezdirerek ağaçlar, kuşlar, yağmur, yıldızlar, insan vücudu ve kan hücrelerini konuşturarak bilimsel verileri delil olarak anlatıyor. Peygamber ahlâkına uygun olarak yaşamanın insanı mutlu edeceğini, sağlıklı yapacağını, hastaneleri, hapishaneleri çeşitli maddi hastalıkları delil belirterek aktarıyor. Hapishanede yazdığı mektuplarla zehirli bal hükmündeki gençlik lezzetlerine aldanmamayı anlatarak sonsuz gençlik lezzetine bilet olan Peygamber yoluna gençleri davet ediyor. 5-10 senelik gençliğin meşru daire dışındaki lezzetlerinin gam ve keder çektirdiğine, "meşru dairedeki keyfin keyfe kafi geldiğini"ne gençleri ikna ediyor.

    İKİ AHLÂKIN KARŞILAŞTIRILMASI

    İmam Nursi On İkinci Söz'de Kur'an ve felsefe ahlâklarını şöyle karşılaştırıyor. "Kur'an-ı Hakimin hikmeti, hayat-ı şahsiyeye verdiği terbiye-i ahlâkiye ve hikmet-i felsefenin verdiği dersin muvazenesi :

    Felsefenin halis bir tilmizi bir firavundur. Menfaati için en hasis şeye ibadet eden bir firavun-u zelildir. O ... dinsiz şakird cebbar, mağrurdur...Gaye-i himmeti nefs ve batnın ve fercin hevesatını tatmindir...

    Amma Hikmet-i Kur'an'ın halis tilmizi ise bir abddir. Hem cennet gibi azam menfaata olan bir şeyi gaye-i ibadet kabul etmez bir abd-i azizdir. Hem mütevazidir. Rıza-ı ilahi, fazilet için amel eder, çalışır...

    Amma hikmet-i felsefe ise hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinadı kuvvet kabul eder. Hedefi menfaat bilir.Düstur-u hayatı cidal tanır. Cemaatlerin rabıtasını unsuriyet, menfi milliyet tutar. Semeratı ise hevesat-ı nefsaniyeyi tatmin hacat-ı beşeriyeyi tezyiddir.

    Amma Hikmet-i Kur'aniye ise nokta-ı istinadı, kuvvete bedel hakkı kabul eder. Gayede menfaate bedel gaye ve rıza-ı ilahiyi kabul eder. Hayatta düsturu cidal yerine düstur-u teavünü esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarını unsuriyet milliyet yerine rabıta-i dini ve sınıfı ve vatani kabul eder. Gayatı hevesat-ı nefsaniyeye sed çekip ruhu maaliyata teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder.

    İki ahlâk öğretisinin şahsi hayata verdiklerini ve toplumsal hayata sağladıklarını şöyle yorumlayabiliriz.

    Seküler ahlâk öğretisinin kişiye verdiği ego ideali menfaattir. Çıkarı için çalışan insanlar güçlerini o yönde kullanacaklardır. Güçlü olan zayıfa zarar verecek, böylece çatışma çıkacaktır. Dini ahlâkın kişiye verdiği ego ideali "Fazilet ve Rızayı İlahi"dir. Erdemli yaşamayı onurlu yaşamak olarak algılayan insan, ilkeleri için çıkarını ikinci plana atacaktır. Dini ahlâk insanın ilkeli yaşamasını önerdiği için ilkeli insanlar daha kolay anlaşma sağlayıp uzlaşabileceklerdir.

    Seküler ahlâkın dayanak noktası kuvvettir. Çözümlenmesi gereken konularda güç, para, sosyal statü kullanılarak sorun çözülmeye çalışılır. Güç, para ve sosyal konumu ilkesizce şahsi çıkarı için kullanan insanlardan oluşan bir toplumda kavga, şiddet, saldırı bitmeyecektir.

    Dini ahlâk dayanak noktası "Kuvvet yerine Hak" der. Haklı olanın güçlü olması, güçlü olanın haklı olmamasını benimseyen insanlardan oluşmuş toplumda ortak yaşam kolay olur

    Seküler ahlâkta yaşam prensibi "mücadele"dir. Darwin'den etkilenen sosyal bilimciler, yarışmacılığı, rekabetçiliği barışçıl olmayan bir tarzda önerdiler. İşletmelerde başkasını düşünmeden başarılı olmayı ilke olarak benimsediler. Böylece üretkenlik arttı, fakat insanlar arası yardımlaşma azaldı. İnsanlar zengin oldular,ama yalnız kaldılar.

    Dini ahlâkta yaşam prensibi olarak "yardımlaşma" önerildi. "Kendi iyiliğin ve başarından önce toplumun iyiliği ve başarısı gelir" ilkesi ile paylaşma ahlâkı "infak" gerçeği olarak önerildi. Kendisinden önce komşusunu düşünmek, başkasına, zayıflara, hastalara yardım etmek kutsal davranış olarak övüldü.

    Seküler ahlâkta topluluklar arası bağ olarak ırk, soy bağı önerildi. Milliyetçilik duyguları şovenizm ölçüsünde teşvik edildi. Ulus devlet ideoloji olarak benimsendi. Ulusçuluğu kutsallaştıran yaklaşım başkalarını yutmakla beslenen "şovenizm" akımlarını doğurdu. İnsanlık tarihinin en büyük savaşları XX. yüzyılda bunun için yaşandı. Dünya barışı bu anlayış sebebiyle zarar gördü.

    Dini ahlâkta insanlar arası bağ olarak "din, vatan, sınıf bağı" ön plana çıkarıldı. İnsanların değiştirilebilir bağlarının olması sevgi duygusunu güçlendirici etki yapar. Bir insanın kendi ırkından olmayan bir insanı sevebilmesi, küçük görmemesi, savundukları ortak değerlerin daha çok olması toplumsal kardeşlik ve dostluk duygularını arttırıcı sonuçlar verir.

    SEKÜLER AHLÂKIN SONUÇLARI :

    1- İnsanların zevk tuzaklarına düşmesi, zevklerini doyurmak için bencilleşmesi.

    2- Narsisistik bireylerin artması: Başkalarını küçümseyen, kendi çıkarı için her şeyi kullanan, eleştiri kabul etmeyen, yardımlaşmayı kendisine yardım olarak düşünen, kinci, kıskanç, nankör, övgüyle beslenen küçük firavunların çoğalması. Basit, rutin günlük işler onu mutlu etmediği için küçük şeylerden zevk alamaz. Onu mutlu edecek şey para, güç, şöhret ve cinsel doyumdur.

    3- İnsanlığın ihtiyaçlarının artması: Daha çok kazanmak, daha rahat yaşamak, para, güç, şöhret sahibi olmak duygularının abartılması ekonominin felsefesi oldu. Tüketim teşvik edildi. İnsanların beklenti düzeyi yükseltildi. Moda ve merak gibi duygular abartıldı. 1-2 şeyle mutlu yaşam sürebilecek insan 20-30 şeye muhtaç duruma düştü. Ulaşmadığı için kendini kötü hissetmeye başladı.

    4- Yalnızlık psikososyal sorun oldu. Kendi çıkarını kutsallaştırmış, zorluklar karşısında zevk aldığı başka konuya yönelen insan özgür ve birey olmak isterken kendisini yalnız, güvensiz hissetmeye başladı. Kendi rahatını, zevkini eğlencesini amaç edinen birey evlilik yaşamında, aile içi iletişimde gerekli olan empatik iletişimi sağlayamadı. "Biz" diyemeyen bir insan hep "Ben" demenin sonucu yalnızlığı, köpeklerle arkadaşlık kurmayı tercih etti.

    5- Güven duygusu azaldı. Kendisini sevmenin medeniyet olarak sunulduğu bir ahlâkta başkalarını sevme duygusu zayıfladı. Başkalarını sevmeyen insan onların dost olmadığını düşünmeye başlar. Kendisini tehdit altında hisseder. Her an zarara uğrayacağı duygusu ile korku içerisinde yaşar. Kendi çıkarı için yalan söyleyebilen bir insan herkesin yalan söylediğini düşünmeye başlar ve güvensizlik daha da artar.

    6- Saygı duygusu zarar gördü. Ben-merkezci yaklaşımlar kutsal değer olarak bireyin isteklerinin doyurulması, zevklerinin karşılanmasını önerir. Böyle durumlarda otorite rolündeki kişilere karşı kızgınlık gelişir. İsteklerini sınırlandıran güce karşı saygısızlık, kurallara önem vermeme, itaatsizlik duyguları ön plana çıkar. Başkasının hakkına saygı duymak gibi bir kaygı, merhametli olmak seküler ahlâkı benimsemiş insan için gereksizdir.

    Yaptıkları işlerde bir yaratıcıya hesap vermeyeceğini düşünen insan yasalara yakalanmadıkça her şeyi yapabilirim düşüncesine sahip olur. Başkasına zarar vermenin, hayvanlara, doğaya zarar vermenin vicdani kaygısını hissetmez. Kendisine doğrudan zarar vermeyen şey onun umurunda bile değildir.

    Zengin, bilgili ama mutlu olmayan bireyler seküler sistemin meyveleri olarak önümüzde duruyor.

    DİNİ AHLÂKIN SONUÇLARI :

    1- Somut zevkler yerine soyut zevklerle doyum sağlayan insanlar oluşur. Zevk alma ve sevme duygusunu rutin günlük işlerinde bulabilir. Eşiyle, ailesiyle, toplumsal rolüyle mutluluğu yakalayabilir. Para, güç, şöhret, cinsel doyum yaşamında ve egosunda ideal olmaz. Toplumun iyiliğinden zevk almayı başarabilir. Küçük şeylerden mutlu olmayı başaran birey ortaya çıkar.

    2- İçgüdüleri dizginleyerek psikolojik enerjisini toplumsal üretkenliğe yöneltir. Amaç erdem olarak insanları sevmek, doğrulara bağlılık, dürüst olmak, sözünde durmak, âdil olmak, hoşgörülü olmak, barışçıl olmak, yardımsever olmak, içten, samimi, iyi niyetli olmak, şefkatli olmak, alçak gönüllü ve diğergâm olmak benimsenir.

    Araç erdem olarak: Çalışkan, düzenli, dikkatli, disiplinli, cömert, cesaretli, esnek, yumuşak olmak, başkalarını incitmemek gibi özellikleri benimser. Böylece psikolojik enerjisi kişisel zevklere değil toplumsal zevklere yönelterek mutluluğu yakalamaya çalışır.

    3- Hodgamlık yerine diğergamlığın yerleşmesi sağlanır. Her olay ve durumda kendi çıkarı için sonuçlar çıkaran birey yerine her olay ve durumda toplumun ve diğer insanların menfaatini düşünebilen bireylerin çoğalması gerçekleşir. Böylece toplumsal barış için gerekli zemin oluşur.

    4- Uzlaşma kültürü gelişir. Kendisi için istediğini başkası için isteyen, kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmayan bireyler çoğalır.

    "Güçlüler yapacağını yapar, zayıflara katlanmak düşer." tarzındaki uzlaşmayı yok eden seküler ahlâk yerine "güçlü ve zayıf hukuk önünde eşittir" evrensel ahlâkı benimsenir.

    "Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölmüş bana ne" veya "sen çalış ben yiyeyim" tarzındaki acımasız ben merkezcilik yerine yardımlaşmaya ibadet kutsallığı vererek toplumsal barışa katkı sağlanır. (İktisat Risalesi)

    5- Ölüm korkusundan kurtulur. Hesap verme duygusu taşımayan, kendi çıkarını kutsallaştırmış bir insan ölüm gerçeği ile yüzleşmemeye çalışır. Ancak kaçınılamayacak bu gerçek onu ruhsal acılara iter. Varoluş amacını sorgulayan, ona uygun yaşamaya çalışan bir insan ego ideallerini kendisini tatmine değil yaratıcısını memnun etmeye göre düzenleyecektir. Ölüm o kişi için bir kavuşma olacaktır. Sevdiği kişiye kavuşma aşkı kalıcı ve devamlı bir lezzettir. Baki, sonsuz, sınırsız güç sahibine döneceğini bilen bir insan içindeki sevgi ateşini sürekli yakacaktır. Sevgi ateşinin yandığı yerde korkular buharlaşıp giderler.

    Sevilmek, istenmek, takdir edilmek insanın temel içgüdüleridir. (Maslow) Bu içgüdülerin yönünü yaratıcıya yönelten insan iki yaşamında da mutluluğu yakalar. Görüldüğü gibi İmam Nursi tezini seküler ahlâkla dini ahlâkın ortaya çıkardığı sonuçları göstererek ifade etmiştir.

    VII. İMAM NURSİNİN KULLANDIĞI YÖNTEM

    İmam Nursi eğitimli olan ve olmayan takipçilerini nasıl ikna etti? Savunduğu teze onları nasıl inandırdı? İmam Nursi gibi formal eğitim almamış bir kişinin oluşturduğu büyük etki sosyolojik bir inceleme konusudur. Oluşturduğu etkinin dayandığı temelleri ve kaynakları iyi analiz etmek gerekiyor.

    Onun kişiliğinde buluşan etkiler nelerdi, kullandığı özel bir yöntem var mıydı, sübjektif paradigmaları nelerdi?

    Kişiler kendi kültürleri içerisinde özel bir yol ararken İmam Nursi nasıl bir kültürel yol haritası geliştirmişti?

    Bütün bu sorular akademik bir ilgi alanı olarak kafa yorulması gereken konulardır.

    1. "TEBLİĞ DEĞİL TEMSİL ZAMANI" DEMESİ

    İmam Nursi Şualar kitabının 302. sayfada Risale-i Nur'un mesleğini şöyle ifade eder :

    1. İhlas-ı tam ve terk-i enaniyet.

    2. Zahmetlerde rahmeti elemlerde baki lezzetleri hissedip aramalı.

    3. Fani ayn-ı lezzet-i sefihanede elim elemleri göstermek.

    4. İmanın şu dünyada dahi hadsiz lezzetlere medar olmasını.

    5. Hiçbir felsefenin eli yetişemediği noktaları ve hakikatleri ders vermek.

    Bu ifadelerde özetlendiği gibi İmam Nursi düzeltme faaliyetine kendisinden başlamıştır. Eserlerinde mektuplarına "Ey nefsim" diyerek başlamıştır. Kendisi söylemlerini ve peygamber ahlâkını kusursuz yaşamıştır. Her şeyden feragat, hediye almamak, dünya malına değer vermemek gibi özellikleri tavizsiz uygulaması, bu asrın Mevlânâsı gibi yaşamayı başarması O'nun aleyhindeki propogandaya rağmen güven duygusunu azaltmamış artırmıştır. "Biz ahlâk-ı İslamiyenin ve hakaiki imaniyenin kemâlatını ef'alimizle izhar etsek sair dinlerin tabileri elbette cemaatle İslamiyete girecekler" sözü İmam Nursi'ye aittir. İnsanlığın uyandığını, ilim ve araştırma meyli içinde olduğunu, doğru nerdeyse er geç arayıp bulacağını "Uyanmış beşerin başka şansı yok" diyerek savunuyordu. İmam Nursi'nin en yakın bir talebesi olan Zübeyr Gündüzalp de "Hizmet için değil nefsimi ıslah için çalışmalıyım" diyordu.(1997, Nefis Muhasebesi) İmam Nursi'nin örnek olmaya dayalı yaşama yöntemini kullanması günümüzde Asr-ı Saadet Müslümanı bilincini geliştirdi.

    2. MÜSBET HAREKET İLKESİ

    İmam Nursi başkasının kusurlarını dile getirmeden sürekli kendi doğrularını anlatmıştır. Siyasi bir talep içine girmemiş "En büyük siyaset siyasetle ilgilenmemektir." diyerek iman ve ahlâk vurgusundan taviz vermemiştir. Tahrik edici yaklaşımlara hep sessiz kalmış, kendi doğrularına sarılarak ve model insan yetiştirerek ancak cihat edilebileceğini savunmuştur. "Taş atana ekmek at" şeklindeki tasavvuf ilkesini yaşantısında göstermiştir. Böyle davranarak kavgacılığı, boğuşmayı, düşmanlık duygularının gelişmesini önlüyordu. Bu yapıcı ve kucaklayıcı tavrıyla çağımızın Mevlânâsı oluyordu.

    3. DİN VE BİLİM UZLAŞMASINI SAVUNMASI

    Sadece din ilimleri ile meşgul olmanın taassuba, sadece fen ilimleri ile meşgul olmanın da hile ve şüpheye götüreceği, ancak ikisinin beraberliğinden akıl ve duyguların aydınlanmış olacağı tezini ısrarla savundu. İmam Nursi 21. yüzyılda post modernizmin geldiği noktayı 80-90 yıl önce görmüşdü. Tüm bu önerileriyle bilgili, çalışkan ve nitelikli insanların yetişebileceğini tekrar tekrar ifade etti.

    4. KİŞİSİZLEŞTİRME ÇABASI

    Osmanlı ve orta çağ döneminde şeyh-mürit ilişkisinde kişisel bağlılık mekanizmaları ile irşat faaliyeti sürüyordu. Modern çağda "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir, sanattır." düşüncesi en önemli vurgu haline geldi.. Modern dünya önermeci araçlar,kişisel ilişki tarzının yerine araştırmaya dayalı araçları öneriyordu. Herkes fikir üreterek, kafa yorarak doğruyu bulmalıydı. İncelemeden kimsenin arkasından gidilmemeliydi.

    İşte bu anlayışa uygun olarak İmam Nursi'de kişisel rehberliği reddedici yaklaşımlar görüyoruz. "Beni ziyaret etmek isteyenler Risale-i Nur'u okusun, Said yoktur, konuşan yalnız hakikattir" gibi ifadelerle sürekli bu vurguyu yapıyordu.

    Arkasından halife bırakmaması, mezarının bilinmemesini istemesi, buna rağmen ölümünden sonra bütün dünyada milyonlarca takipçisinin olması sosyolojik bir olgudur

    Kur'anda konulan normları, geleneksel müslüman davranış ve kişisel ilişki tarzını gelişen sanayii ve kitle iletişim toplumuna yeniden sokacak biçimde yenilenmiş (tecdit) olması çağdaş Türkiye'de oluşturduğu etkidir. (Şerif Mardin 1992)

    5. DOĞU DESPOTİZMİ İLE MÜCADELE ETMESİ

    "Sorma, düşünme itaat et." tarzındaki geleneksel sosyal yapının modern çağla birlikte başladığını İmam Nursi meşrutiyet döneminde gördü. Sorgulayan, özgür düşünen, bağımsız davranan bireylerin, insanlığın geleceğinde yer alacağı tezini savunan din alimi olarak ilginç bir öngörü içinde olduğunu söyleyebiliriz.

    Ortodoks Osmanlı ulemalarının kesinlikle kabul etmeyeceği bu tezi Meşrutiyet döneminde yazdığı kitaplarında açıkça ifade etti. "Âlemdeki terazinin hürriyet gözü ağır geldiğinden, birdenbire terazinin öteki gözündeki vahşet ve istibdadı kaldırdı." sözü ona aittir.

    İstibdatın İslamın özünde olmadığını Emevilerle birlikte girdiğini söylüyordu. Ayrıca özel hayatta, medresede, ülke yönetiminde istibdadın yerinin olmadığını karıncaların cumhuriyetçiliğini örnek vererek anlatması canlandırılmış İslami modernleşmenin Kur'ani bir yorumu olarak nitelendirilebilir.

    6. SEVGİ YERİNE ŞEFKATİ MESLEK OLARAK SEÇMESİ

    Risale-i Nurmesleğinin dört esasıolan "acz, fakr, şefkat, tefekkür"ü sayarken insanlararası bağda şefkatin sevgiden daha üstün olduğunu savundu. Şefkat koşulsuz bir sevgi olarak tanımlanırsa içerisinde menfaat izi olmayan bir sevginin savunulması hatta bunun için İmam-ı Rabbani ye hafif bir muhalefette bulunması ilginçtir.

    İmam Nursi, Yakup Peygamberinoğlu Hz. Yusuf'a ilgisini şefkat, Züleyha'nın Yusuf'a ilgisini de aşk olarak tarif ediyor. Aşk ve muhabbetin ücret ve karşılık istediğini fakat şefkatin karşılıksız sevgi olduğunu savunarak insanlararasında koşulsuz sevgiyi önermesi İmam Nursi'nin başka bir yaklaşımıdır.

    Sevginin karşılık beklemeden verilmesini savunduğu İhlas Risalelerini takipçilerinin on beş günde bir okunmasını istemesi dikkat çekmektedir.

    7. EV OKULLARI UYGULAMASI

    Değişen dünya şartlarında din ve fen bilimlerini birleştirerek geliştirmeye çalıştığı projeleri hayata geçirilemeyen İmam Nursi ilginç bir yol izledi. Yazdığı kitapların evlerde okunup tartışılmasını ve kendisine mektuplar yazılmasını hararetle destekledi. Dört büyük kitabını bu mektuplara verdiği cevaplardan oluşturdu. Şualar isimli kitabını doğruları savunmaya, Sözler, Lem'alar gibi eserleri ile tezini anlatmaya, Lahikalar isimli (Emirdağ, Barla, Kastamonu) kitaplarında da uygulanacak yöntemlere yer verdi.

    Anadolu'da bir gelenek vardır "sıra geceleri" olarak tanımlanır. Akşamları aileler oturup çeşitli kitaplar okurlar, sohbetler yaparlardı. İşte İmam Nursi bu sosyolojik veriyi çok iyi gözlemledi ve kitaplarının kabulünde bu yasal yolu kullandı. Peygamber ahlâkına uygun yaşamanın, sünnete uymanın bir edep olduğu, bu evlerde hayata geçirildi. Psikolojik karmaşa yaşayan, tereddüt ve arayış içerisindeki insanlar kafalarındaki sorulara bu evlerde cevap buluyorlardı.

    8. UMUDU AYAKTA TUTMAYI BAŞARMASI

    Umut eserlerindeki lahika mektuplarında sık vurgulanan bir konudur. Küfrün bel kemiğinin kırıldığı, istikbal inkılapları içerisinde en gür sedanın İslam'ın sedası olacağı her ziyaretine gelene vurguladığı görüşler olmuştur.

    "Fikri hürriyet, meyl-i taharri-i hakikat nev-i beşerle başladı... Su-i ahlâkın çirkin neticelerinin görülmesi ile hakikatlerin önü açılacak. Hakiki medeniyet, maddi terakki ve hakkaniyetin manevi katkıları ile düşmanlar mağlup olup dağılacak"

    gibi motivasyonu arttırıcı vurguları sürekli yapmıştır. Hatta kendisi ile görüşmek isteyenlere; ümit duygusunu destekleyen, yeisi en dehşetli hastalık olarak tanımlayan, insanlığın fıtri gidişinin Kur'ana doğru olduğunu anlatan "Hutbe-i Şamiye" isimli eserini okumayı tavsiye etmesi çarpıcı bir uygulamasıydı.

    SONUÇ:

    İmam Nursi, "insanların kendi dinlerini ve kültürlerini koruyarak modernleşmesinin mümkün olduğu" tezini hem teoride hem pratikte kanıtlamış bir fikir ve aksiyon insanı olarak dikkati çekmektedir. Güzel ahlâktan ibaret olarak tanımlanan Kur'an normlarını ve Hz. Muhammed'i model almaya dayalı bir sistemi geliştirdi.

    Zikirlerle, şeyhe kişisel bağlanmayla belirli olan tarikat tarzı yerine kitap okuma, akıl ve kalbi beraber kullanma, kişinin değil kitapların arkasından gitmeye dayalı nefis terbiyesi yöntemini seçti.

    Sosyokültürel süreçlerde geliştirdiği bu hareket modeli, dinler tarihinde subjektif bir paradigmadır. Çizdiği kültürel yol haritası da insanların kendi kültürleri içerisinde yol bulmalarını kolaylaştırmıştır. Kendi kişisel rehberliğini reddetmesi fikirlerinin arkasından gidilmesini pekiştirdi. Hareketinin dinamiğinde çağımızın tedirgin insanına, psikolojik karmaşasına, arayışına çözüm sunması önemlidir.

    Diğer taraftan geleneksel ulema kültürü ile halk kültürünü ev okullarında bir araya getirdi. Kendisini de talebe olarak niteledi.

    İnsanın Allah'a erişmesinde "Ulu kişi" imajına gerek olmadan bir yolun bulunabilmesi, arkasından halife bırakmaması, eserlerini rehber olarak sunması İmam Nursi'nin iman ve ahlak alanında karizmatik önderliğini gösterdiğini söylemek yerinde olacaktır.

    KAYNAKLAR

    1. Berger P.L : Dinin sosyal gerçekliği, İnsan Yayınları, İSTANBUL, 1993.

    2.CooperC.L : Stress, Medicine and Health CRC Press, NEWYORK, 1996.

    3.Csermely P.: Stress of Life from Molecules to men, Annals of the New York Academy of Sciences, Volume851,New York,1998.

    4.Damasio, A: Descartes'in Yanılgısı, Duygu, akıl ve insan beyni, Varlık/Bilim Yayınları Türkçesi Bahar Atlanır İSTANBUL, 1999.

    5. Damasio A.R.,Harrington A., Kagan J., et.all: Unity of Knowledge, The convergence of natural and human science Annals of the New York Academy of Sciences, Vol. 935. 2001.

    6. DSM IV: Amerikan Psikiyatri Birliği, Diognostic and Statistical Manual of Mental Disorders, New York,1998

    7.Gençten, Engin: Çağdaş Yaşam ve Normal Dışı Davranışlar, Maya Yay., ANKARA, 1981.

    8. Goleman D.: Duygusal Zeka, Varlık/Bilim Yay. Çeviri: Banu Seçkin Yüksel 9.Basım İSTANBUL,1998.

    9. Jung C. G. : Psikoloji ve Din, Çeviri: Cengiz Şişmen, İnsanYay.,İSTANBUL,1975.

    10. Kutay, Cemal: Çağımızda Bir Asr-ı Saadet Müslüman'ı Bediüzzaman Said Nursi, Kur'an Ahlakına Dayalı Yaşama Düzeni Yeni Asya Yay., İSTANBUL,1980.

    11. Mardin, Şerif: Bediüzzaman Said Nursi Olayı, ModernTürkiye'de Din ve Toplumsal Değişim, İletişim Yay, İSTANBUL,1992.

    12. Micheal Thomas: Medeniyetler Çatışmasından Diyaloğa, Gazeteciler Yazarlar Vakfı Yay. Zaman Gaz. Yay. İSTANBUL, 2000 (6-7 Haziran 1997 tarihli Bildiri).

    13. Nurbaki Haluk: İnsan Bilinmezi.7Baskı Damla Yay. İSTANBUL 1999

    14. Nursi, Said: Risale-i Nur Külliyatı, Kaynaklı-İndeksli 1, 2, 3, ciltler. Yeni Asya Yay. İSTANBUL 1994.

    15. Spinoza:Etika, Geometrik Düzene Göre Kanıtlanmış,Tercüme, Hilmi Ziya Ülken, Ülken Yay., İSTANBUL (Tarih Yok)

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan: 1952 yılında Merzifon'da doğdu. 1969 yılında Kuleli Askeri Lisesini, 1975 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesini bitirdi. GATA stajı, Kıbrıs ve Bursa kıt'a hizmetinden sonra 1982 yılında GATA'da psikiyatri uzmanı oldu. Erzincan ve Çorlu'da hastahane hekimliği sonunda GATA Haydarpaşa'da yardımcı doçent (1988), doçent (1990) oldu. Klinik direktörlüğü yaptı. Albaylığa (1993) ve Profesörlüğe (1996) yükseldi. 1996-1999 yılları arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesinde öğretim üyeliği ve Adli Tıp Kurumunda bilirkişi olarak görev yaptı. Kendi isteğiyle emekli oldu. Halen Memory Centers of America Nöropsikiyatri Merkezlerinin Türkiye yöneticiliğini yapmaktadır. Çok sayıda eseri ve makalesi vardır.

    Yazar: Nevzat TARHAN (Prof. Dr.)
  • Kemalist Rejimin Hasta ettiği Kadın & Seçme ve Seçilme Hakkı

    Kemalist rejimin övündüğü inkılapların başında “Kadınlara seçme ve seçilme hakkının” verilmesi ve Isviçre’den alınan Medeni Kanun gelir.

    Halbuki gerçekler hiç de öyle değil. Kadınlar üzerine yaptığı yayınlarla dikkat çeken Prof. Dr. Ömer Çaha’ya göre 1926’da Isviçre’den alınan Medeni Kanun kadın ve erkek arasında mutlak eşitliği sağlamadı. Ingilizce neşredilen “Women and Civil Society in Turkey” isimli kitabında kadınlar aleyhindeki maddeleri sıralayan Prof. Çaha, Isviçre Medeni Kanunu’nun kadınlara verdiği hakların, Osmanlı Aile Hukuku Kararnamesi’nin kadınlara verdiği haklardan geride olduğunu ifade eder.[1]

    Gelelim kadınların seçme ve seçilme hakkına…

    Evvela şunu belirtelim; M. Kemal döneminde bırakın kadınları, erkeklerin bile seçme hakkı yoktu.
    KAYNAK: Vakit Gazetesi, 4 Nisan 1930…

    ***

    Çünkü milletvekillerini bizzat M. Kemal atamaktaydı. Mesela 1 Nisan 1931 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde; “(…)Kaç mebus alınacak? Hakiki vaziyeti hiç kimse tahmin edemez. Kâtî vaziyet Gazi hazretleri umumî listeyi ilan edince anlaşılacak” deniliyordu.[2]

    Bu durum M. Kemal’in ölümünden takriben 10 sene daha böyle devam etti. Akabinde Batı’nın zorlamasıyla demokrasiye geçildi. Bu mevzu hakkında bir makale neşretmiştik, merak edenler oradan tafsilatını okuyabilir.[3]

    Kadınlara seçme ve seçilme hakkı iddia edildiği gibi kemalist rejim tarafından armağan edilmemiş, aksine bütün engelleme çabalarına rağmen kadınlar söke söke almışlardı.

    Ayşe Hür, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesinin “ne lütuf, ne de erken” olduğunu belirtir ve ekler:

    “Resmi ideolojinin iddia ettiği gibi 5 Aralık 1934’te kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınması bir ‘lütuf’ değildi. Aksine, Cumhuriyetin erkekleri, 9 yıl boyunca kadınlara bu hakkı vermemek için ellerinden geleni yapmışlar, onları yıldırmak, sindirmek için her türlü aracı kullanmışlardı. (Bu yıllarda erkek adaylar da merkezden belirleniyordu ve seçimler iki dereceliydi.) Kadınlar ise Ingiliz ve Amerikan Sufrajetleri gibi zorlu bir mücadele vermemekle birlikte, Istiklal Mahkemelerinin rejimin en güçlü adamlarını bile idama mahkûm ettiği, sürdüğü o yıllar boyunca, siyasi haklara ilişkin taleplerini ısrarla dile getirmeye çalışmışlardı. Bu ısrarlı tutumları sayesinde elde ettikleri seçme ve seçilme hakkı, resmi ideologların tekrarlamayı pek sevdikleri gibi Fransa’dan (1944), Japonya’dan (1945), Isviçre’den (1971) önceydi ama Yeni Zelanda’dan (1893), Avustralya’dan (1894-1908), Finlandiya’dan (1906), Norveç’ten (1913), Danimarka ve Izlanda’dan (1915), Rusya ve Hollanda’dan (1917), Ingiltere, Almanya, Avusturya, Letonya, Polonya ve Estonya’dan (1918), Arnavutluk, Çekoslovakya ve ABD’den (1920), Azerbaycan, Ermenistan ve Isveç’ten (1921), Moğolistan, Tacikistan, Kazakistan, Türkmenistan, Ekvador, Romanya, Güney Afrika, Ispanya, Şili, Portekiz, Uruguay, Tayland, Brezilya’dan (hepsi 1924-1933 arası) sonraydı.”[4]

    Ayrıca parti programında kadınlara seçme ve seçilme hakkını tanıdığını ilan eden ilk parti CHP değildir. Bu hakkı tanıdığını ilk kez 1930 yılında Serbest Cumhuriyet Fırkası ilan etmişti. Fakat bu parti M. Kemal’in talebiyle kapatılmıştır.[5]

    Kadınların seçme ve seçilme hakkını elde etmelerinde hiç şüphe yok ki Nezihe Muhiddin hanımın büyük payı vardır. Ancak kemalist rejimin gadrine uğrayan bu mücadeleci kadın bir akıl hastanesinde gözlerini hayata yumdu. Yaprak Zihnioğlu, 1998’de Boğaziçi Üniversitesi’nde “Nezihe Muhiddin: Bir Osmanlı Türk Kadın Hakları Savunucusu” başlıklı master tezi yaptı. Yıldıray Oğur, bu master tezi üzerinden Nezihe Muhiddin’in hikayesini kaleme aldı ve Yaprak Zihnioğlu’na tasdik ettirdikten sonra yayınladı.

    Işte o yazı:

    (Yazı kısaltılıp düzenlendi. Bazı fotoğraflar tarafımızdan eklendi.)

    *

    1889’da Kandilli’de doğan Nezihe Muhiddin, Arapça ve Farsça ardından Almanca ve Fransızca biliyordu. 1909 Maarif Nezareti’nin hocalık sınavını kazanıp hayata atıldı; Kız Idadi Mektebi’nde fen bilimleri hocası oldu. Darülmuallimat adı verilen Kız Öğretmen Okulu’nda iktisat dersleri verdi; aynı anda kızlara dil ve spor öğretmek için açılan Ittihat ve Terakki Kız Sanayi Mektebi’ne müdür olarak atandı.

    II. Meşrutiyet’in hürriyet rüzgarları esmekteydi. Kızların eğitim için Avrupa’ya gönderilmesini destekleyen ilk yazısı yayımlandığında sadece 18 yaşındaydı. On dokuz yaşında yazdığı “Kızlarımızın Psikolojisini Mütalaa” yazısı yurt dışında bile alaka gördü. Sadece kadınlık meselesi üzerine yazmadı; siyaset ve edebiyat yazıları da Hüseyin Rahmi, Yusuf Akçura, Celal Nuri gibi dönemin ünlü isimlerinden takdir gördü.

    1912’de Balkan Savaşları sonrası hayır işleri için kurulan Osmanlı Türk Hanımları Esirgeme Derneği’nin, aralarında Ahmet Ağaoğlu’nun eşi Sitare Hanım’ın da bulunduğu, kurucu kadrosunda yer aldı; uzun yıllar bu derneğin genel sekreterliğini yaptı. Osmanlı Donanması’nı desteklemek için kurulan Donanma Cemiyeti’nin Kadınlar Şubesi’ni açtı. Öğrencileriyle savaştan gelen askerlerin tedavi gördüğü hastanelerde hastabakıcılık yaptı.

    ***

    1. Dünya Savaşı’nın ardından, işgal yıllarında da milli mücadelenin yanında oldu, yazılar yazdı. Istanbul’un işgalinin ardından toplanan Milli Kongre’nin delegeleri arasında yer aldı.

    Tüm hayır işleri bir yana, kafasında esas başka bir mesele vardı: Kadınların siyasi hayata katılması ve birliği. Savaş bitmiş ve Ankara’da yeni rejimin temelleri atılmaya başlanmıştı; ama Meclis’te Kemalistlerin Birinci Grubu ve muhaliflerin Ikinci Grubu’nun anlaştıkları birkaç meseleden biri kadınlardı. Ikisi için de siyasette kadının adı yoktu. M. Kemal’in Halk Fırkası adıyla bir parti kurma niyetinin daha yeni yeni ortaya çıktığı günlerdi. Müzakereye açılan Seçim Kanunu’nun 2. maddesinde “On sekiz yaşını geçen her erkek seçmen seçme hakkına sahiptir.” yazıyordu.

    Tam bu sırada Ahmet Emin Yalman’ın “Vakit” gazetesinin açtığı “Kadınlara seçme ve seçilme hakkı” tartışması büyük alaka gördü. Kamuoyu artık bunu duymaya hazırdı. Nezihe Muhiddin ve 13 kadın arkadaşı, 30 Mayıs 1923’te daha Cumhuriyet bile ilan edilmemişken kadınların siyasi hakları yani seçme ve seçilme hakkı için bir kadın şûrası toplamaya karar verdiklerini açıkladı. Gazetelerin büyük alaka gösterdiği ve II. Meşrutiyet’in önemli devlet adamlarının eşleri ve kızları olarak tanıttığı kadınlar “Türk kadınlığının siyasal haklarını kazanmaya kararlı olduklarını ve kazanacaklarından zerre kadar şüphe beslemediklerini” söylüyorlardı. Şûraya bütün kadın derneklerinden ikişer delegeyle yüksekokul ve lise mezunu bütün kadınlar davet edilmişti.

    15 Haziran 1923 günü Darülfünun konferans salonunda toplanan Kadınlar Şûrası’ndan beklenen karar çıktı: “Kadınlar Halk Fırkası” kurulacaktı.

    Daha rejimi kuran Birinci Grup’un Halk Fırkası’na (CHP’ye) dönüşmesine bile 5 ay vardı. Kadınlar, ilanından 5 ay evvel Cumhuriyet’in ilk partisini kurmak için Kemalistlerden evvel davranıp ilk adımı atmışlardı. Ertesi günkü gazeteler, fırkanın kuruluşunu büyük puntolarla duyurdu.

    Nezihe Muhiddin’in başkanlığındaki fırkanın idare heyetinde Şükufe Nihal, Nimet Rumeyde, Latife Bekir, Muhsine Salih, Seniyye Izzeddin gibi dönemin ünlü kadınları yer aldılar. Partinin kurucularının çoğu Nezihe Muhiddin’in Esirgeme Derneği ve Donanma Cemiyeti’nden gelen arkadaşlarıydı.

    Partinin tüzüğü ve programı basında yer aldı. Kemalistlerin Dokuz Umdesi’ne nazire yaparcasına kadınlar Dokuz Umde belirlemişti. Kadın hakları tedrici olarak istenecekti. Ilk hedef belediye seçimlerinde oy verme hakkıydı.

    Devletten ilk tepki, partinin kuruluş evraklarının teslim edildiği Istanbul Valisi’nden geldi: “Kadınların haklarını alması bir eğitim meselesidir.”

    Valilik, parti kuruluşuna karar vermesi için evrakları ve tüzüğü Ankara’ya Içişleri Bakanlığı’na gönderdi. Ilk kez bir parti kuruluyordu, buna da ancak Ankara karar verebilirdi.

    Ancak partinin kurulmasıyla ilgili cevap bir türlü gelmiyor, partinin durumunun görüşülmesi sürekli başka tarihlere erteleniyordu. Ama Nezihe Muhiddin’in Ankara’yı beklemeye tahammülü yoktu. Meclis’te Aile Kanunu’nda değişiklik yapılması gündeme gelmişti. Kadınlar Halk Fırkası değişikliğin kadınlar lehine yapılması için harekete geçti. Türk Ocağı’nda aralarında Halide Edip ve Muallim Nakiye Hanım’ın da bulunduğu 300 kadının katıldığı bir kadın konferansı düzenlendi. Konferansta kürsüye çıkan Nezihe Muhiddin, 3 kez boş ol denerek erkeğin kadını boşadığı talakın kaldırılmasını istedi, çok eşliliği ve çocuk yaşta evlendirmeyi eleştirdi ve Ankara’ya seslendi:

    “Kadını millet camiasından ayırmayan laik Cumhuriyetimizden evlilikte, boşanmada, verasette kadın ve erkek hukukunun eşit olarak gözetileceğini beklemek hakkımızdır.”

    Konferansta komisyonlar kuruldu ve talepler bir muhtıra olarak Meclis’e gönderildi. Basın da yoğun alaka göstermiş, toplantıya katılan ünlü kadınlar gazetelere yazılar yazmıştı. Kamuoyunda güçlü bir ses çıkarılmıştı.

    Ama Kadınlar Halk Fırkası’nın arkasına düşmüş Ankara’nın cevabı gecikmedi. Parti kuruluşu için cevap 8 ay sonra geldi. Kadınlar Halk Fırkası (KHF)’nın programı “bazı düşünceler” sebebiyle hükümetçe reddedilmişti. Bu düşüncelerin neler olduğu hakkında ise hiçbir ayrıntıya girilmemişti. Fırka bir erkek müşavirlik kurup başına rejime yakın Fethi Bey’i getirerek tekrar şansını denedi, Halk Fırkası’na (CHP) bağlılık mesajlari gönderdi, ama yine de olmadı.

    Nezihe Muhiddin ve arkadaşlarıysa öyle hemen pes etmemekte kararlıydı. Partinin progamını biraz yumuşattılar, en göze batan kadınların siyasal hakları için mücadeleyi öngören ikinci maddeden ve “kamuoyunu karıştırmamak” için başka illerde örgütlenmekten vazgeçtiler ve tüzüklerine açıkça “Birliğin siyasetle alakası yoktur.” maddesini eklediler. Bu programla başvurdukları Valilik, bu kez Türk Kadın Birliği (TKB)’nin kurulmasına izin verdi. Sorun siyasi haklar için mücadeleydi. Siyasal hak talebi resmi makamlar nezdinde yumuşatılsa da Türk Kadın Birliği’nin ana hedefi değişmemişti.

    400 üyeye ulaşan birlik, siyasal haklar konusundaki ketumiyetini 1925’in Ocak ayında, yeni binasına taşındıktan sonra düzenlediği açılışta bozdu. Ilk fırsat ise önlerine hemen bir ay sonra çıktı. Istanbul’da boşalan bir vekillik için Halide Edip ve Nezihe Muhiddin mebusluk için aday gösterildi.

    Sembolik olan bu adaylıklara en büyük tepki kemalist rejimin yayın organı Cumhuriyet gazetesi ve Yunus Nadi’den gelmişti. “Cins-i latif”, “Havva kızları” gibi cinsiyetçi tanımlamalarla andığı kadınlarla dalga geçen, kendi propagandalarını yapmakla suçlayan Yunus Nadi ile Nezihe Muhiddin arasında gazeteler üzerinden sert bir polemik başladı.

    *
    Doğrudan Nezihe Muhiddin’i hedef alan Cumhuriyet gazetesinin bunun gibi cinsiyetçi yayınları, açık bir kadın düşmanlığından başka bir şey değildi:

    “Salonda zarifane konuşmaktan, yahud gazetecilere resimlerini vermekten yahud da balodan sinemaya, sinemadan dansa koşan hanımlara karşı, açık ve samimi konuşalım, biz erkekler hürmet de etsek yalandır. Bu hürmet ancak onların zarafetlerine daha ince bir çeşni vermek ve sonra da bu zarafeti şaşırmış ve hayran seyr ü temaşa (seyretmek) içindir.”

    Kadın Birliği sonunda kendini anlatmak için haftalık “Kadın Yolu” dergisini çıkarmaya başladı. Nezihe Muhiddin ilk sayı için kaleme aldığı “Kadın Yolu’nun Şiârı” başlıklı makalede, Batılı liberal siyasi terminolojiyle ne istediklerini net bir şekilde ortaya koymuştu:

    “Yasalar karşısında eşit olan vergi veren kadınlar neden seçme ve seçilme hakkından yoksundur?”

    *
    Serbest Fırka’nın Nezihe Muhiddin’i Istanbul’dan milletvekili adayı göstermesi Kemalist basında Muhiddin nefretini yeniden uyandırmıştı. Akbaba dergisinde çıkan ve Cumhuriyet gazetesinin 1. sayfasından verdiği karikatür Serbest Fırka’nın kendini feshetmek zorunda kalmasından üç gün sonraya ait.

    Başvuruyla ilgili gazetelerin sıkıştırdığı CHP müfettişi “Kadınlar evlerinde yapacak ev işi kalmazsa bu işlerle ilgilenmeye başlayabilirler.” diyebildi.

    Kadın Birliği ne yapıp ediyor gazetelerin birinci sayfalarından düşmüyordu. Üçüncü yılında Diyarbakır, Denizli, Afyon ve Aydın gibi şehirlerde şubeler açtı. “Ahlakta ve Kazançta Eşitlik” gibi kampanyalarla eşit işe eşit ücret isteyip yoksul kadınların fuhuşa sürüklenmesine karşı çalıştılar; “Kadınlar polis de olabilir.” gibi açıklamalarla kamuoyunun kadın meselesine ilgisini hep diri tutmayı başardılar. Cumhuriyet gazetesi bu teklifi de alaycı bir dille karşılamakta gecikmemişti:

    “Mebus olmayacağını anlayan kadınlar şimdi de polis olmak istiyor.”

    1927’de toplanan Türk Kadın Birliği kongresinde üy yıl evvel programdan çıkarılan “Siyasal hakların alınması için çalışılacaktır.” maddesi yeni bir formülle geri getirildi, Nezihe Muhiddin yeniden başkanlığa seçildi. Işte bu, sonun başlangıcı olacaktı.

    Kampanya kongreden hemen sonraki gün başlatıldı. Üyelerden birkaçı basına, CHP’ye, Valiliğe ve Emniyet’e mektup yazarak Nezihe Muhiddin’in yolsuzluk yaptığını, kongrede seçimlerde yapılan usulsüzlükler nedeniyle Kadın Birliği’nin gayrikanuni ilan edilmesi gerektiğini iddia ettiler.

    Ertesi gün Nezihe Muhiddin hemen bir basın toplantısı düzenleyerek bütün iddiaları reddetti. Kongrenin basının önünde gerçekleştiğini, hiçbir itiraz olmadığını, kongrede hesapların incelenmesini bizzat teklif ettiğini hatırlattı. En kritik mesajı ise hükümeteydi:

    “Sizinle bir sorunumuz yok.”

    Yeni program valilikçe onaylandı. yolsuzluk iddiaları da asılsız çıktı. TKB, 1927 seçimleri için çalışmaya başlamıştı. Bu kez yine Ankara’yı ters köşeye yatıracak bir hamle yapıldı. CHP’den kadın aday gösterilmesi için çalışılacaktı. CHP bu hamleye “Anayasaya uygun değil.” diyerek karşı çıktı. Bu arada Kazım Karabekir Paşa gibi isimler de Kadın Birliği’nin kadın aday göstermesine destek açıklamaları yaptılar.

    *
    Kadın Birliği bir heyet kuracak, bu heyet Reisicumhur M. Kemal’i ziyaret ederek ondan anayasanın değiştirilerek kadınlara oy hakkı verilmesini isteyecekti. Toplantıdan bir de seçim beyannamesi çıkmıştı. Beyanname CHP’nin “henüz hazır değiliz” savunmasına bir cevaptı:

    “Kadınların bütün bu haklarına sahip olması lazım gelen an gelmiştir.”

    Kadın Birliği’nin Ankara’da M. Kemal’i ziyaret planı da suya düşmüştü. Kötü bir şeyler olduğunun farkına varan Nezihe Muhiddin önlem almak için seçimlerde milletvekili adayı göstermekten vazgeçtiklerini açıkladı. Ama seçme ve seçilme hakkı için kampanya Temmuz ayı boyunca sürdürüldü. Birlik, kampanyayı tersten esmeye başlayan rüzgara meydan okuyan bir bildiriyle tamamladı:

    “Biz ölünceye kadar bu hak uğrunda çalışacağız ve ömrümüz kifayet etmez, bu hakkı alamazsak ahfadımız, torunlarımız, mutlaka alacaktır!”

    M. Kemal ve bütün bakanlar Istanbul’daydı. Sesleri artık fazla çıkmaya başlayan Türk Kadın Birliği’ne operasyon için düğmeye basılmıştı.

    Önce 25 Ağustos 1927 günü TKB’nin Heybeliada’da düzenlediği yaz kampı polis tarafından basıldı, izinsiz oldukları gerekçesiyle çadırlar söküldü. Birliğin Değirmendere’ye düzenlediği gemi gezisi iptal edildi. Nezihe Muhiddin’in girişimleri hiçbir netice vermedi. Kısa bir süre sonra, daha önce işe yaramayan yolsuzluk iddiaları yeniden sandıklardan çıkarıldı. Başta Cumhuriyet gazetesi olmak üzere, basında Nezihe Muhiddin’i itibarsızlaştırmak için bir kampanya başlatılmıştı. 10 Eylül günü polis dernek binasında arama yaptı. Valilik aramanın ardından basına Nezihe Muhiddin’in birlik kasasından beş yüz lirayı kendisi için harcadığını, dernek merkezini evi gibi kullandığını açıkladı. Birlik idaresinden Doktor Safiye Ali, gelişmeler üzerine Nezihe Muhiddin’i suçlayarak istifa etti.

    19 Eylül günü polis Kadın Birliği’nin faaliyetlerini geçici olarak durdurdu ve belgelerine el koydu; kadınların siyasal hakları için çalışma maddesinin eklendiği yeni tüzük de lağvedildi.

    Nezihe Muhiddin ise henüz pes etmemişti. Birliği olağanüstü kongreye çağırdı, polisten evraklarının kendisine iadesini istedi. Polis belgeleri vermeyerek kongrenin yapılmasını yasakladı. Cemiyet idaresi gelişmeler üzerine Nezihe Muhiddin’in Cihangir’deki evinde toplandı. Savcılığa dilekçe yazıldı, heyet üyeleri gazetelere Nezihe Muhiddin’i destekleyen açıklamalar yaptılar.

    Gazeteler ise Nezihe Muhiddin’i çoktan istifa ettirmişti. Milliyet istifa haberini “Yerinde bir karar” başlığıyla duyurmuştu.

    Bu arada hükümet yanlısı cemiyetin kadın üyeleri de bir araya geldiler ve imza toplayıp olağanüstü kongre için valiliğe başvurdular. Valilik muhaliflerin kongre başvurusunu hemen kabul etti. Valilik eliyle Türk Kadın Birliği’nde darbe yapılmaktaydı.

    Nezihe Muhiddin bu kongrenin yasa dışı olduğunu ve istifa etmeyeceğini açıkladı. Türk Ocağı binasında polis denetiminde yapılan kongreye alınmayan Nezihe Muhiddin’i savunan üyeler sert şekilde susturuldu. Yetersiz sayı olmasına rağmen hemen seçimler yapılarak Nezihe Muhiddin’i valiliğe şikayet eden mektubun sahibi Saime Hanım (Saime Eraslan 1951’de Taha Toros’a yazdığı bir mektupta bunu itiraf etmişti), Latife Bekir ve Sabiha Sertel’in de aralarında bulunduğu yeni bir yönetim kurulu seçildi.

    Habere en çok Cumhuriyet gazetesi sevinmişti. Yunus Nadi, Nezihe Muhiddin’in Türk Kadın Birliği yönetiminden düşürülmesi için ertesi günkü köşesinde sevincini gizlememişti:

    “Oh diyoruz, aman kurtulduk!”

    Yeni TKB’nin ilk icraatı da Nezihe Muhiddin’i ihraç etmek oldu. Birlik yeni amacını da “Türk kadınına hukuk ve vazifelerini göstermek, kadınlığı tekamüle doğru sevk etmek” olarak açıkladı. Birliğin bir hayır cemiyetine dönüştürülmesine tepki gösteren Nezihe Muhiddin, hukuk mücadelesini bir süre daha sürdürdü. Kadın Birliği’ne müdahalesinin hukuk dışı olduğu gerekçesiyle Valilik aleyhine dava açtı. Valilik kendini “Nezihe Muhiddin ihraç edildiği için böyle bir dava açamaz” diye savundu ve hemen taarruza geçti. Valilik de Nezihe Muhiddin aleyhine yolsuzluk ve görevini kötüye kullanmak suçlamalarıyla dava açmıştı.

    Iddialar için “iğrenç” diyen Nezihe Muhiddin artık pes etmişti. Gazeteler uzun süre onun adından sadece adliye haberlerinde bahsettiler.

    Türk Kadın Birliği’nin yeni başkanı Latife Bekir, gazetecilerin “Siyasetle ilgilenecek misiniz?” sorusuna, “Hayır. Biz Nezihe Hanım gibi hayallerin peşinde koşacak değiliz.” diye cevap vermişti.

    Nezihe Muhiddin’in uğruna linç edildiği hayali 1934’te gerçekleşti. 5 Aralık 1934 günü Meclis kadınlara seçme ve seçilme hakkını veren kanun değişikliğini kabul etti. Nezihe Muhiddin’in on bir sene önce istediği ve bunu istediği için cezalandırıldığı hak, kemalist rejimin “kadınlara büyük hediyesi” olarak bahşedilmişti. Rejimin emrine giren Kadın Birliği yıllardır uğruna mücadele ettiği bu “lütuf” için sokaklara çıkıp M. Kemal’e şükranlarını sundu. Kutlama için düzenlenen toplantıya Nezihe Muhiddin çağrılmadı, kürsüye çıkan konuşmacılar sözlerini “Yaşasın kadınlık, yaşasın Gazi” diye bitiriyordu.

    O günlerde artık köşesine çekilmiş romanlar yazan Nezihe Muhiddin’in “Yedigün” dergisinde, zekice esprilerinin bile onunla alay etmek için kullanıldığı, “Nezihe Muhiddin Hanım Ne Âlemde” başlıklı bir röportaj çıktı.

    “Nezihe Muhiddin gibi siyasi hayallerimiz yok.” diyen Latife Bekir de 1946’da CHP’den Meclis’e girdi. Kadın Birliği 1949’da yeniden kuruldu. Birlik, 1952’de kurucusu Nezihe Muhiddin’e büyük bir sürpriz yaptı. Birliğin Istanbul Şube Başkanı olan feminist gazeteci Iffet Halim Oruz, Nezihe Muhiddin için bir jübile gecesi düzenledi.

    Artık tamamen köşesine çekilen Nezihe Muhiddin evinde her ayın ilk cuması kadınlarla çay sohbetlerinde bir araya geliyor, lise öğretmenliği yaparak ve popüler romanlar yazarak hayatını kazanmaya çalışıyordu.


    ***

    Siyasi faaliyetleri gibi edebi eserleri de yıllarca yok sayıldı. O günlerin tarihini yazanlar, onun açılış konuşması yaptığı toplantıları yazarken bile ondan bahsetmeyi uygun bulmadılar. Bu unutulmaya ve yalnızlaştırılmaya heyecanlı bünyesi ve berrak zihni daha fazla dayanamadı. Kadın arkadaşları onu bir akıl hastanesine yatırmak zorunda kaldılar. Ve 10 Şubat 1958 günü Şişli’deki o akıl hastanesinde yalnız ve unutulmuş bir kadın olarak hayatını kaybetti. Adı o kadar unutulmuştu ki Cumhuriyet gazetesi onun ölüm haberini verirken “Nezihe Muhiddin Araz vefat etti.” diye adını başka bir ünlü yazarla karıştırmıştı.

    ***

    Şişli Camii’nden kaldırılan cenazesinde eşi ve yakın dostlarından başka kimse yoktu. Kurucusu olduğu Türk Kadın Birliği sadece bir çelenk göndermekle yetinmişti. Annesinin ölümünden sonra oğlu Malik de ortalardan kayboldu. Onun da Beyoğlu sokaklarında yatıp kalktığı ve orada öldüğü söylenir.


    ***

    Yaprak Zihnioğlu’nun 1998’de Boğaziçi Üniversitesi’nde yazdığı tezi olmasa Nezihe Muhiddin’in adı çoktan tarihten silinmiş olacaktı. Ama Nezihe Muhiddin, o tezle tarihin tozlu sayfalarından çıkıp yıllar sonra kadınlara haklarını rejimin bahşettiğini söyleyen resmi tezin karşısına dikiliverdi.[6]

    .

    **********

    .

    KAYNAKLAR:

    .

    [1] Ömer Çaha, Women and Civil Society in Turkey: Women’s Movements in a Muslim Society, Routledge, New York 2016, (ilk baskı: Ashgate Publishing, Londra 2013), sayfa 47, 48.

    [2] Cumhuriyet Gazetesi, 1 Nisan 1931. Daha fazla kaynak için bakınız;

    https://belgelerlegercektarih.com/...-yoksa-ataturkun-mu/

    [3] Tafsilat için bakınız;

    https://belgelerlegercektarih.com/...ek-parti-rejimi-chp/

    [4] Ayşe Hür, Öteki Tarih, cild 3, Profil Yayıncılık, 3. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 208 ve devamı.

    Yazarın Özet Kaynakçası: Hüseyin Aykol, Aykırı Kadınlar, Osmanlı’dan Günümüze Devrimci Kadın Portreleri, Imge Kitabevi, 2012, (Osmanlı döneminin özeti için: bianet.org/bianet/siyaset/142597-soke-soke-aldilar#.UL9gz-qFYv1.twitter); Aynur Demirbilek, Osmanlı Kadınlarının Hayat Hakkı Arayışının Bir Hikayesi, Imge Kitabevi, 1993; Bir Adalet Fermanı, Osmanlı’dan Türkiye’ye Beş Ermeni Feminist Yazar, Derleyen: Lerna Ekmekçioğlu-Melissa Bilal, Aras Yayıncılık, 2006; “Kadın Dosyası”, Hazırlayan: Hülya Balcı Akarlı, Toplumsal Tarih, S. 99, Mart 2002, s. 6-57; Yaprak Zihnioğlu, Kadınsız Inkılâp, Metis Yayınları, Istanbul 2003; Ayşegül Yaraman-Başbuğu, Türkiye’de Kadınların Siyasal Temsili, Bağlam Yayınları, 1999.

    [5] Serbest Cumhuriyet Fırka Programının 11. maddesinde, “Fırka bir dereceli intihap usulünün tesisini ve siyasi hukukun Türk kadınlığına da teşmilini (genişletilmesini) müdafaa edecektir” deniliyordu.

    Bakınız;

    Cemil Koçak, Belgelerle Iktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası, Iletişim Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 199.

    [6] Yıldıray Oğur, Cumhuriyet’in Beyaz Mağdurları, Timaş Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 177-201.

    Yaprak Zihnioğlu’nun master tezi; “Kadınsız Inkılâp: Nezihe Muhiddin, Kadınlar Halk Fırkası, Kadın Birliği” adıyla Metis Yayınları (Istanbul 2003) tarafından neşredildi.

    .https://www.google.com/...e-secilme-hakki/amp/

    **********

    .

    Kadir Çandarlıoğlu

    .

    **********
  • Peygamberimiz ne zaman ve nerede doğdu? Peygamberimizin doğumundaki mucizeler, çocukluk ve gençliği, evliliği, evliklerinin hikmetleri, ahlakı ve merhameti, ibadet hayatı, hicreti, savaşları, veda haccı, nasihatleri, vefatı... Kısaca Peygamberimizin hayatı...
    Kâinâtı sonsuz rahmet-i ilâhiyyesi ile kuşatan Allah Teâlâ, bu rahmet ve merhametinin en mükemmel eseri olan insana, varlıklar manzûmesinin zirvesini lutfetmiş ve onu, bu makâma lâyık hâle gelmesini sağlayacak birtakım vasıflarla techiz etmiştir. Ancak; akıl, idrak ve iz’an gibi bu ilâhî lutuflar bile, insanoğlunun yüce hakîkatlere tam mânâsıyla ulaşabilmesine, yâni Allah katında makbul sayılacak derecede vâkıf olabilmesine kâfî değildir. Bunun içindir ki Rabbimiz, bu nîmetlerine ilâve olarak bir de “peygamberler göndermek” sûretiyle insanoğluna “vâsıl-ı ilâllâh” olma yolundaki yardımlarını kemâle erdirmiştir. Bu kâmil yardımın zirvesi de yaratılışta ilk, beşeriyet âlemine gönderilişte son olan “Nûr-i Muhammedî” ve O’nun dünyâmızdaki sûreti olarak ikrâm edilen Âhirzaman Peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafâ’dır (s.a.v.).

    Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatı hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...

    PEYGAMBERİMİZ NE ZAMAN DOĞDU?
    Varlıklar zincirinin sebep ve zirvesi Hazret-i Peygamber, mîlâdî 571 yılının 20 Nisan’ına tesâdüf eden 12 Rabîulevvel Pazartesi sabahı, güneş doğmadan az evvel zuhûr âlemine tenezzül ederek dünyâmızı şereflendirmiştir. Bilinen bir gerçektir ki, ilk yaratılan, O’nun nûrudur. Bütün varlıklar, o nûrun şerefine halk edilmiştir.

    PEYGAMBERİMİZİN DOĞUMUNDA GERÇEKLEŞEN MUCİZELER
    O’nun dünyâyı şereflendirmesiyle Allâh’ın rahmeti bu âlemde tuğyân etti. Sabahlar ve akşamlar âdeta renk değiştirdi. Duygular derinleşti. Sözler, sohbetler, lezzetler enginleşti; her şey ayrı bir mânâ, ayrı bir letâfet kazandı. Putlar sarsılarak yere devrildi. Kisrâlar beldesi Medâyin saraylarında sütunlar ve kuleler yıkıldı. Sâve Gölü[1], zulüm bataklığı hâlinde kurudu.[2] Gönüller feyz ve bereketle doldu. Zaman ve mekânda gerçekleşen bu tecellî, Son Peygamber’in zuhûrunun ilk bereketi idi. Kaynakların verdiği bilgiye göre, Allah Resûlü’nün süt annelerinden biri de, tâlihli hanım Süveybe Hâtun’dur. Bu hanım, Resûlullâh’ın amcası ve azılı düşmanı olan Ebû Leheb’in câriyesi idi. Süveybe Hâtun, bir pazartesi günü Ebû Leheb’e yeğeninin doğum müjdesini haber verince, Ebû Leheb, sırf kavmî asabiyetten dolayı bu câriyeyi âzâd etti. Bu ırkî asabiyetten meydana gelen sevinç bile, Ebû Leheb’in pazartesi günleri azâbını hafifletmeye yetti.

    Bu hâdiseyle alâkalı olarak, Ebû Leheb’in kardeşi Abbas (r.a.) şunları nakleder: “Ebû Leheb’i ölümünden bir sene sonra rüyamda gördüm. Kötü bir hâlde idi: «−Sana nasıl muâmele edildi?» diye sordum. Ebû Leheb: «−Muhammed’in (s.a.v.) doğumuna sevinerek Süveybe’yi âzâd ettiğim için pazartesi günleri azâbım biraz hafifletilmektedir. O gün baş parmağımla işâret parmağım arasındaki şu küçük delikten çıkan su ile serinlemekteyim.» cevâbını verdi.” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 277; İbn-i Sa’d, I, 108, 125)

    İbn-i Cezerî şöyle der: “Ebû Leheb gibi bir kâfire bu lutufta bulunan Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimizin doğduğu geceyi zikir ve ibâdetle ihyâ eden bir mü’mine, Resûlullah’ın hürmetine kim bilir ne tür nîmetler ihsân eder, ne gibi lutuf ve ikramlarda bulunur, düşünmek lâzımdır! O hâlde mü’minlere yakışan, Resûlullah’ın doğduğu günü ihyâ edip fakirlere her türlü yardımda bulunmaktır. Böyle yapanlar, o yıl belâlardan kurtulur ve ne dilekleri varsa yerine gelir.” (Kastalanî, Mevâhib-i Ledünniye, I, 39)

    Öyleyse mü’minler, Allah Resûlü’nün doğduğu ayda bol bol mânevî sohbetler yapıp feyz tâzelemeli, mübârek ayın rûhâniyetinden istifâde edebilmek için Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi aşkına gönüllerini ve sofralarını açarak ümmete ziyâfetler vermeli, fakir, garip, yetim, çâresiz ve kimsesizlere her türlü iyiliği yaparak mahzun gönülleri şâd etmeli, onları sadakalarla sevindirmeli ve Kur’ân okuyup okutmalıdırlar.

    Peygamberimizin zuhurunu müjdeleyen haber ve hadiseler
    Peygamberimizin doğumunda meydana gelen mucizeler hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZİN ÇOCUKLUĞU VE GENÇLİĞİ
    Varlık Nûru’nun muhterem pederleri Şam’a ticâret maksadı ile gitmiş, dönüşte Medîne’de hastalanarak kudsî doğumdan iki ay evvel vefât etmişti. Mübârek yavru, iklim şartlarından dolayı ve Arab örfü sebebi ile, dört yaşına kadar süt annesi talihli kadın Halîme Hatun’un yanında kaldı. Altı yaşında iken, annesi Hazret-i Âmine, hizmetçileri olan Ümmü Eymen’i de yanına alarak “Varlık Nûru”nu, babası Hazret-i Abdullâh’ın kabrini ziyâret için Medîne’ye götürdü. Bu esnâda Hazret-i Âmine hastalandı. Ebvâ Köyü’nde vefât etti. Oraya defnedildi.

    Şâir bu hâli ne güzel anlatır: Ey Ebvâ’da yatan ölü, Bahçende açtı dünyânın, En güzel gülü... Varlık Nûru bu sûretle anneden de öksüz kalmış olarak dadısı Ümmü Eymen ile Mekke’ye döndü. Artık dedesinin yanındaydı. Fakat sekiz yaşında iken, dedesi Abdülmuttalib de vefât etti. Daha sonra O’nu amcası Ebû Tâlib yanına aldı ve fedâkârâne bir sûrette himâye etti. Fakat Efendimiz risâlet vazîfesine başlayıp da müşriklere karşı en çok himâye ve müdâfaa edilmeye muhtaç olduğu bir zamanda, bu fedâkâr amcası da vefât edecekti. Böylece bütün fânî ve zâhirî destekler son buluyordu. Bundan sonra O’nun yegâne sahibi, koruyucusu ve terbiye edicisi, sadece Rabbi idi.

    Hayâtının en zayıf anlarında gördüğü bu fânî ve zâhirî destekler, sırf O’nun her hâlükârda insanlığa -az çok- taklîd edilebilir ve mükemmel bir örnek olması hikmetine dayanıyordu. O’nun yetim ve öksüz çocukluğu ile gençliği, en parlak bir istikbâle liyâkat ifâde eden bir nezâhet ve ulviyet içinde geçiyordu.

    Peygamberimizin ailesi
    Allah Peygamberimizi nasıl korudu?
    Şerhi Sadr ne demek? Şerhi Sadr hadisesi (Peygamberimizin göğsünün yarılıp kalbinin yıkanması)
    Peygamberimizin süt anneye verilmesi
    Dedesi Abdülmuttalib’in Peygamberimizi himayesi
    Amcası Ebu Talib’in Peygamberimizi himayesi
    Peygamberimizin gençliği
    Peygamberimizin çocukluğu haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZİN HZ. HATİCE İLE EVLİLİĞİ
    Varlık Nûru Efendimiz, yirmi beş yaşlarına varınca, Kureyş’in tanınmış şahsiyetlerinden Hazret-i Hatice ile evlendiler. Asil hanım Hazret-i Hatice, malı ve canı ile O’na yeni bir güç kaynağı oldu. Hatice vâlidemiz, Peygamber Efendimizden on beş yaş büyük, çocuklu ve dul bir hanımdı. Hazret-i Peygamber, onunla insanlığa numûne olacak son derece nezih ve huzurlu bir hayat yaşadı.

    Hirâ’dan telâş içinde dönüp: “–Yâ Hatice! Bana kim inanır?” dediği zaman, o mübârek zevce, Varlık Nûru Efendisi’ne: “–Asla korkma! Vallâhi Allah Teâlâ Sen’i hiçbir zaman utandırmaz. Zîrâ Sen, sıla-i rahimde bulunursun, doğru söylersin, işini görmekten âciz olanların yükünü taşırsın (zayıfa, yetime ve yoksula infak edersin), fakire ihsanda bulunur, hiç kimsenin veremeyeceği kadar verirsin. Misâfire ikram edersin. Hak yolunda zuhur eden hâdiseler karşısında (insanlara) yardım edersin! Emânete riâyet edersin. Senin ahlâkın pek güzeldir.” diyerek O’nu ilk tasdîk eden ve destekleyen oldu. (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1; Müslim, İman, 252; İbn-i Sa’d, I, 195)

    Hazret-i Peygamber, onun rûhî derinlik, incelik ve zarâfetini hiçbir zaman unutmadı. Hazret-i Hatice’nin vefâtından sonra, bir kurban kesilecek olsa, dâimâ bir kısmını Hazret-i Hatice’nin akrabâlarına gönderirdi.[3] O, Varlık Nûru’nun her şeyiyle unutulmaz, muazzez bir hâtırasıydı.

    Peygamberimizin çocukları
    Peygamberimizin Hz. Hatice ile evlenmesi haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZİN EVLİLİKLERİNİN HİKMETLERİ
    Hazret-i Peygamber’in evlilik hayâtının gençlik ve zindelik dönemine rastlayan ilk 24 senesi, yalnız Hazret-i Hatice ile geçmiştir. Ondan sonraki evlenmeleri ise, tamâmen İslâmî ve siyâsî bir gâyeye dayanıyordu. Bunların çoğu, kendisinden yaşlı ve dul hanımlardı. İçlerinde bâkire ve genç olarak aldığı yalnız Hazret-i Ayşe’dir. Bunun da sebebi, hanımlara âit fıkhî meselelerin sâbit ve zâhir olmasını temin etmekti. Gerçekten de Ayşe vâlidemiz, zekâsı ve firâsetiyle kadınlara âit şer‘î meseleleri mükemmel bir sûrette kavramış ve Peygamber Efendimiz’in vefâtından sonra uzun yıllar yaşayıp Müslüman kadınları bu bilgilerle irşâd etmiş, bilhassa hanımlara dâir şer‘î hükümlerin en sağlam temellerinden birini teşkil etmiştir.

    Esâsen Peygamber Efendimiz: “Dîninizin üçte birini Ayşe’nin evinden öğrenin!”[4] buyurmak sûretiyle bu gerçeğe işâret etmişti. Bu evliliğin diğer bir hikmeti de, Hazret-i Ebûbekir’in, Sevr Mağarası’nda «ikinin ikincisi»[5] olmasıyla meydana gelen yakınlığın bir de sıhriyet bağı ile perçinleşmesini arzu etmesiydi. Bu evliliklerin, ne gibi ulvî maksatlar ve ince hikmetlerle meydana geldiğini, ancak îman mantığına sahip irfan ve vicdan ehli kimseler takdîr edebilir.[6]

    Maksatlı ve garazkâr kimselerin iddiâ ettiği gibi bu evliliklerin sebebi şehvet olsa idi, Resûlullah, ömrünün en genç ve en zinde zamanını kendisinden on beş yaş büyük, dul ve çocuklu bir kadınla geçirmezdi. Evlenmeleri yalnızca şehvet açısından mütâlaa etmeye alışmış olan basit ve sığ idrâkliler, bu hakîkatleri kavramaktan âcizdirler. Zihinlerini ve kalplerini nefsânî temâyüllerle dolduranların verdikleri haksız ve ahmakça hükümler, ancak kendi karanlık dünyâlarını yansıtmaktadır.

    Peygamberimizin evlilik hayatı
    Peygamberimizin hanımları
    Peygamberimizin çok evlilik yapmasının hikmetleri haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZE GELEN İLK VAHİY - PEYGAMBERİMİZE İNEN İLK AYET
    Âlemlerin varlık sebebi, nezih bir gençlik ve ulvî bir âile hayâtı yaşadıktan sonra, kırk yaşlarında iken Peygamberlik mertebesine nâil oldu. Kırk yaşına altı ay kala ilâhî kudret, O’na Mekke’deki Hirâ Mağarası’nı âdeta ledünnî bir mektep olarak açtı. İlâhî tedrisâtın gizli cereyân ettiği bu tâlim ve feyz dershânesinde fânî ve bâkî dersler okudu. Nihâyet kırk yaşında iken: “Seni yaratan Rabbinin adı ile oku!” (el-Alak, 1-2) emriyle kendisine irşad salâhiyeti ve nübüvvet şehâdetnâmesi verilmiş oldu.

    Peygamberliğin ilk altı aylık safhası, akıl çerçevemize sığabilen yönüyle “Rüyâ-yı Sâdıka”lar sûretinde gerçekleşti. Hirâ’nın sır ve hikmeti, tohumun toprak altındaki mâcerâsına benzer. Fakat o mübârek mekân, insanlığa ebediyyen meçhul kalacak olan bir tekevvün (oluşma) mekânıdır. Hazret-i Peygamber’i oraya sevk eden âmiller, zâhirde halkın içine düştüğü sapıklık ve sefâletten gönlüne akseden ıztırap ve bütün âleme şâmil olan merhametiydi. Gerçekte ise, insanlığa ebedî bir meş’ale olan Kur’ân’ın, nezd-i ilâhîden kalb-i pâk-i Muhammedî vâsıtasıyla beşer idrâkine intikâlini sağlayacak bir hazırlık safhası idi. Bu keyfiyet, âdeta yüksek voltajda bir cereyanın topraklanmasına benzer bir şerâre sahnesi idi ki, Allâh ile O’nun Habîbi arasında sır olarak kalması, gözlerden ırak bir mağarada tecellîsini îcâb ettiriyordu.

    Hirâ devresi, vahye muhâtab olmanın sıradan kullar için tahammülü imkânsız olan ağır yükünü taşımak husûsunda, Cenâb-ı Hakk’ın yaratılışta lutfettiği sırrî istîdat ve kâbiliyetlerin zâhire çıkma mevsimi idi. Tıpkı ham demirin derûnundaki istîdâd ile çelikleşmesi gibi... Zîrâ bu sırrın hudûduna varabilecek ve onu kavrayabilme gayreti peşinde çerçevesi dağılıp parçalanmayacak bir idrâk tasavvur olunamaz. Bu sır âlemine gönül penceresinden bakmaya muktedir olamayanlar, Ebû Cehil ile Ebû Leheb’in katran renkli bayrağı altında toplanan bedbahtlar gürûhudur.

    Peygamberimizin şahsiyeti ve nübüvveti
    Peygamberimizin mucizeleri
    Peygamberimize gelen ilk vahiy haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBER EFENDİMİZİN HİCRETİ
    Allah Resûlü’nün Mekke’deki on üç yıllık irşad mücâhedesinden sonra, kendisine ikinci bir mağara gösterildi. Bu, hicret yolu üzerindeki Sevr Mağarası’ydı. Bu mağara, okumak için değil, ilâhî esrâra gark olmak ve kalbi inkişâf ettirmek için mânevî bir mektep idi. Buradaki misâfirlik, üç gün, üç gece sürdü. Yalnız değildi. Arkadaşı, peygamberlerden sonra kâinâtın en üstünü ve cevherlisi olan Hazret-i Ebûbekir idi. Ebûbekir (r.a.), O’nunla mağarada üç gün arkadaşlık yapmanın şeref, izzet ve fazîletine ermişti. Kur’ân’ın ifâdesiyle, «ikinin ikincisi» olmuştu.

    Varlık Nûru, bu azîz arkadaşına: “Mahzûn olma; Allah bizimle beraberdir!..” (et-Tevbe, 40) buyurarak maiyyetin, yâni Allâh ile beraber olmanın keyfiyetini telkîn ediyordu. Bu aynı zamanda, gönüllerin Allâh’a açılarak itmi’nâna ermesinin vesîlelerinden biri olan gizli zikir tâliminin de başlangıcı kabûl edilmiştir.

    Hicrete izin verilmesi ve Medine’ye hicret
    Medinetün Nebi ve Medine sözleşmesi nedir?
    Peygamber Efendimiz’in Medine’ye hicreti haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız....
    SEVR MAĞARASI
    Yâni Sevr Mağarası, kulu sonsuz esrar fezâsından vâsıl-ı ilâllâh edecek temel kalbî eğitimin başlangıç mekânı ve bu mânevî yolculuğun ilk merhalesi olmuştur. Hazret-i Peygamber’in nûr menbaı olan kalb âlemindeki esrârı ümmetine fâş etmesi, ilk defâ Hazret-i Ebûbekir ile bu mağarada başlamış ve böylece ucu kıyâmete kadar devâm edecek Altın Silsile’nin ilk halkası oluşmuştur.

    Îman, gücünü O’na muhabbetten almıştır. Bütün ulvî yolculukların temel sâikı, O’na olan muhabbettir ve Hakk’a vuslatın yegâne yolu, O’na muhabbet ile noktalanmıştır. Çünkü sevginin şartı, aşkın kânunu, sevilen kişiye duyulan muhabbet ve o aşktan dolayı o kişinin sevdiği şeyleri de sevmektir. Bu ilâhî muhabbeti, ham ve sığ idrâkimizle kavrayabilmemiz mümkün değildir. Aşağıdaki şu hikâyenin, her gönle kendi ufku ve istîdâdı ölçüsünde tesir edeceği kanaatindeyiz: Hazret-i Ebûbekir Sıddîk, Resûlullah ile her sohbetinde ayrı bir zevk ve lezzetle mütelezziz olurdu. Nübüvvet sırlarının en samîmî mahremi olduğundan muhtelif tecellîlere nâil olur, yanlarında iken bile Efendimiz’e hasret içinde kalırdı.

    Nitekim Hazret-i Peygamber’in: “–Ebûbekir’in malından istifâde ettiğim kadar başka hiçbir kimsenin malından faydalanmadım...” ifâdesi karşısında Hazret-i Ebûbekir gözyaşları içinde: “–Ben ve malım, yalnızca Sen’in için değil miyiz yâ Resûlallâh?!.” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 11) demek sûretiyle kendisini her şeyiyle beraber Resûlullah’a adadığını ve onda fânî olduğunu göstermiştir. (Bu hâl, tasavvuftaki “fenâ fi’r-Resûl” makâmıdır.) O, bütün servetini Allah ve Resûlü yolunda harcamış, hattâ Hazret-i Peygamber, tasaddukta bulunmaya teşvik ettiğinde, servetinin tamamını getirmişti. Efendimiz’in: “–Çoluk çocuğuna ne bıraktın yâ Ebubekir?” suâline de büyük bir îman vecdiyle: “–Onlara Allah ve Resûlü’nü bıraktım!..” şeklinde cevap vermiştir. (Ebû Dâvûd, Zekât, 40/1678; Tirmizî, Menâkıb, 16/3675)

    Muâviye bin Ebî Süfyan onun hakkında: “Dünyâ, Ebûbekir’i istemedi. O da dünyâyı istemedi...” der. Ancak şunu belirtmek gerekir ki, Hazret-i Ebûbekir’in bütün malını sadaka olarak vermesi ve Hazret-i Peygamber’in de onu bundan men etmemesi, istisnâî bir durumdur. Ayrıca Hazret-i Ebûbekir ve âilesinin, sabr-ı cemîl ve kuvvetli bir tevekkül sahibi olmasındandır. Bu iki azîz yolcunun müşterek yardımcısı, dayanağı, sığınağı ve barınağı, Hak Teâlâ idi. Mağaranın önüne gelen bedbahtlar, örümcek ağından başka bir şey göremiyorlardı.

    Şâirin dediği gibi: Örümcek ne havada, Ne suda, ne yerdeydi.. Hakk’ı göremeyen Gözlerdeydi!..[7] Bu iki azîz yolcu, ilâhî himâye ve sıyânet altında Medîne yakınlarındaki Kuba’ya ulaştılar. Hasretle beklenen azîz misâfirlerin Medîne’ye teşrîfiyle âdeta yer yerinden oynamış, cihân mes’ûd bir cümbüşe dönmüştü. Tepelerden “Talea’l-bedru aleynâ”nın[8] yakıcı nağmeleri, dalga dalga semâyı örüyor, gönülleri coşturuyordu. Târih, yine 12 Rabîulevvel’i göstermekteydi. Târih, o andan itibaren kıyâmete kadar meydana gelecek vukuâtı fihristleyecek bir “hicret takvimi” başlatıyordu.

    Medîne-i Münevvere, bu günden sonra, İslâmiyet’in inkişaf ve terakkî mekânı ve aynası oldu. Küfrün karanlık yüzü, bu hicretle soldu. Mescid-i Saâdet ve Mescid-i Kuba, ulvî bir mânâ kazanıp bu mübârek hicretin kıyâmete kadar sürecek kudsî hâtıraları oldu. Allah Resûlü, Medîneli Müslümanlar olan Ensâr ile Mekke’den kendilerine göç ederek gelen Muhâcirleri birbirleriyle kardeş kıldı.

    Ensâr, Muhâcir kardeşlerine mal beyânında bulunarak; “İşte malım; al, yarısı senin olsun!..” dedi. Buna mukâbil gönülleri birer kanaat hazînesi hâline gelen o Muhâcirler de: “−Malın ve mülkün sana mübârek olsun kardeşim, sen bana çarşının yolunu göster, kâfî!” diyebilme olgunluğunu sergilediler.[9] Fedâkârlık ve ferâgatte kâ’bına varılmaz bir İslâm kardeşliğinin temeli böylece atılmış oldu. Medîne, İslâm târihindeki ölümsüz mevkiine ve hiçbir zaman yok olmayacak îtibârına kavuştu. Medîne’de ezanlar, Ramazanlar, bayramlar, zekâtlar, muhârebeler ayrı bir tecellî ve ayrı bir ulviyetle ümmete numûne ve ideal oldu.

    Sevr mağarasının hikayesi
    Sevr mağarasında neler yaşandı? haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    BEDİR SAVAŞI
    Îmânın küfre karşı ilk büyük direnişi olan Bedir Harbi, mü’minlerin zaferiyle neticelendi. Dînî asabiyet, akrabâlık asabiyetini sıfırladı. Hazret-i Ebûbekir oğlu ile, Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.) babası ile, Hazret-i Hamza kardeşi ile kılıç kılıca geldi. Hak Teâlâ, bu dehşetli manzaraya melekler ordusunu da seferber etti. Bedir’de bu ulvî heyecan şerâresine iştirâk eden melekler de, diğer meleklere göre izzet kazandılar.[10]

    Bu muazzam zaferden sonra Cenâb-ı Hak, Müslümanlara kibir ve ucub hâli gelmemesi için Enfâl Sûresi’nin 17. âyet-i kerîmesini inzâl etti: “(Ey Peygamber!) Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da Sen atmadın, fakat Allah attı. Ve bunu, mü’minleri güzel bir imtihanla denemek için yaptı. Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir.”

    Bedir Savaşı tarihi
    Bedir Savaşı haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    UHUD SAVAŞI
    Bedir zaferinin arkasından gelen Uhud Harbi ise, Hazret-i Hamza’nın mübârek kanı ile boyandı. O’nunla şehîd sayısı yetmişe yükseldi. Şehîdlerin namazlarının kılınması için Hazret-i Hamza başta olmak üzere on şehîd getiriliyor, namazdan sonra dokuzu defnediliyordu. Yine Hazret-i Hamza’nın yanına dokuz şehîd daha getiriliyor, tekrar cenâze namazı kılınıyordu. Resûlullah, sevgili amcası ve şehîdlerin efendisi olan bu mübârek şehîdin cenâze namazını defâlarca tekrarlamıştır.[11]

    İşte Bedir zaferinin ardından gelen Uhud Harbi’nde böyle dehşetli hüzün manzaraları sergileniyordu. Hayâtın bütün acı ve tatlı safhaları büyük bir kulluk olgunluğu içinde yaşanıyordu. Tevekkül, teslîmiyet ve kadere rızâ hâli zirvedeydi. Mü’minlerin en ağır imtihanlarından biri olan Uhud’da bir ara müşrikler, Resûlullah’ın yanına iyice yaklaştılar. Attıkları ok ve taşlarla Efendimiz’in mübârek rebâiye dişi[12] kırıldı.

    Âlemlere nûr saçan mübârek alnı, gül yüzü ve bütün insanlara rahmet müjdeleyen mübârek dudakları yaralanıp kanadı. Kan yüzüne akmaya başladı. Miğferin halkalarından ikisi Resûlullah’ın yanağının üst tarafına battı. Efendimiz, fâsık Ebû Âmir’in müslümanları düşürmek için kazdığı çukurlardan birinin içine düştü. Hazret-i Ali, Allah Resûlü’nün elinden tuttu, Talha bin Ubeydullah da ayağa kaldırıp çukurdan çıkardı.[13]

    Hazret-i Ebûbekir şöyle anlatır: “Uhud günü müşrikler Resûlullah’a yöneldiğinde, O’nun yanına koşup gelenlerin ilki ben oldum. Arkamdan birisinin de âdeta kuş gibi uçarak Allah Resûlü’nün yanına yetişmek istediğini gördüm. Bir de baktım ki o, Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.) imiş. Resûlullah’ın miğferinin halkalarından ikisinin iki şakağına battığını görünce, Ebû Ubeyde bana: «–Ricâ ediyorum, Allah aşkına benimle Resûlullâh’ın arasından çekilir misin?! Müsaâde edersen Resûlullâh’ın şakağından halkayı ben çıkarayım!» diyerek o şerefin kendisine âit olmasını arzu ettiğini söyledi.

    Allah Resûlü’ne eziyet vermemek için, batan halkayı eliyle değil de dişiyle tuttu ve çıkardı. Bu esnâda kendi dişi de kırıldı. Sonra Efendimiz’in diğer yanağına baktı. Yine bana: «–Allah aşkına, benimle Resûlullâh’ın arasından çekilir misin?!» dedi. Diğer halkayı da ön dişleriyle çıkardı. O esnâda bir dişi daha kırıldı. Bu sebeple Ebû Ubeyde bin Cerrah’ın (r.a.) iki dişi eksikti.” (Vâkıdî, I, 246-247; İbn-i Sa’d, III, 410; Hâkim, III, 29/4315; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, III, 263)

    O an bütün Ashâb-ı Kirâm ve melekler, derin bir mâteme büründüler. Cereyân eden hâdiseler çok ağırlarına gitmişti. Sahâbe-i Kirâm: “–Yâ Resûlallâh! Müşriklere bedduâ etseniz?!” dediler. Resûl-i Ekrem ise: “–Allah Teâlâ beni lânetleyici ve kötüleyici olarak göndermedi. Bilâkis Hakk’a dâvet etmek için ve rahmet olarak gönderdi. Allâh’ım! Kavmime hidâyet ver. Çünkü onlar bilmiyorlar.” diye duâ buyurdular. (Beyhakî, Şuab, II, 164; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, I, 95. Bkz. Müslim, Birr, 87; Heysemî, VI, 117; İbn-i Hibbân, III, 254/973)

    Resûlullah Efendimiz’in bu kâ’bına varılmaz derecede yüksek ahlâkıyla ilgili olarak Hazret-i Ömer, mersiyesinde şöyle buyurmuştur: “Anam-babam Sana fedâ olsun yâ Resûlallâh! Nûh (a.s.) kavmi için: «Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma!»[14] diye bedduâ etmişti. Şâyet Sen de bizim aleyhimize böyle duâ etseydin, son neferimize kadar hepimiz helâk olurduk. Sen’in mübârek sırtına basıldı, yüzün yaralanıp kanatıldı, dişin kırıldı, lâkin Sen hayırdan başka bir şey söylemedin! Sâdece: «Allâh’ım, kavmimi mağfiret et! Çünkü onlar bilmiyorlar.» buyurdun.” (Kadı Iyâz, eş-Şifâ, I, 95)

    İşte mü’minlerin çetin bir imtihânı olan Uhud Harbi’nde böyle dikkat çekici ve hassas sahneler yaşandı. Ashâb-ı Kirâm, Bedir’de Allah Resûlü’ne kayıtsız şartsız ittibâ hâlinde idi. Ve O’na: “–Ey Allâh’ın Resûlü! Biz Sana inandık, taraf-ı Bârî’den getirdiğin Kur’ân’ın hak olduğuna samîmiyetle îtikâd ettik ve Sana itaat ve ittibâ etmek üzere ahd ü mîsâk eyledik. Nasıl dilersen o sûrette hareket et, bize emret, biz Sen’inle beraberiz. Sen’i gönderen Allah hakkı için denize girer isen, Sen’inle beraber gireriz, hiçbirimiz geri kalmayız!..”[15] diyen ashâb, ilâhî bir heyecan şerâresinin zirvesinde idi. Uhud’da ise, Allah Resûlü’nün emr-i şerîfini yerine getirmekte bir anlık gaflet edilmesi ve dünyâ malına cüz’î bir temâyül, savaşın kaderini değiştirmiş, îkâz-ı ilâhî tecellî ederek muzafferiyetin gecikmesine sebep olmuştur.

    Yaşanan bütün bu tecellîler sebebiyle Uhud, Resûlullah’ın gönlünde müstesnâ bir kıymet kazanmıştır. Efendimiz ömrü boyunca Uhud’u ve Uhud şehîdlerini ziyârete devâm etmiş, zaman zaman da: “Biz Uhud’u severiz, Uhud da bizi sever!..”[16] buyurmuştur. İşte böylesine ulvî mazhariyetlere nâil olan şehîdler meşhedi Uhud, Allah Resûlü’nün muhabbetiyle sırılsıklam ıslanmış bir mekân olarak, kıyâmete kadar ümmete müstesnâ bir ziyâretgâh kılınmıştır.

    Uhud şehitleri
    Uhud Savaşı tarihi haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    HENDEK SAVAŞI
    Hendek Harbi’nde Varlık Nûru, hiç kimsenin kırmaya muvaffak olamadığı sert bir kayayı kırarken; ilk vuruşta Şam’ın (Bizans), ikincisinde Îran’ın, üçüncü vuruşta da Yemen’in anahtarlarının kendisine verildiğini ve bulunduğu yerden bu memleketlerin saraylarını görmekte olduğunu ifâde buyurdu.[17] Böylece bütün bu memleketlerin îlâ-yı kelimetullâh ile aydınlanacağı müjde ve vaadini vererek, ümitsiz gönüllere, gelecek zaferlerin heyecanıyla ümit zerkediyordu. Hakk’ın nûrunun, yakın bir gelecekte bâtıl karanlığını mutlakâ imhâ edeceğini müjdeliyor, olmazların olur hâlinde teselsül edeceği cihânşümûl bir hidâyet haritası çiziyordu.

    Hendek, ıztırap, yorgunluk, açlık, soğuk ve karanlık, yâni binbir meşakkat ve çile kumkumasıydı. Allah Resûlü: “Allâh’ım! Hayat, ancak âhiret hayâtıdır. Ensâr ve Muhâcirîn’e yardım eyle!..” (Buhârî, Meğâzî, 29) niyâzıyla, dünyâdaki bütün ıztırap ve yorgunlukların âhiretin sonsuzluğu karşısında değersiz olduğunu ifâde ederek, ashâbına âhireti hedef olarak gösteriyordu.

    Hendek Savaşı’nda çekilen sıkıntılar
    Hendek Savaşı tarihi haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    MEKKE’NİN FETHİ
    Ardı ardına yaşanan zaferler neticesinde Mekke, Hudeybiye’nin bir müjdesi olarak af, sulh, emniyet ve hidâyetin içiçe olduğu rûhânî bir fetihle aslî sahiplerine, yâni ciğerpârelerine sînesini açtı. Iztırap, zulüm ve meşakkatlerle dolu Mekke hasreti sona erdi. Yılların hüznü, sürûra inkılâb etti. Allâh’ın bu büyük nîmetine şükrâne olarak târihin en büyük affı sergilendi. Bunun neticesinde vaktiyle birçok müslümanı katletmiş olan zâlim ve cânîler bile, hidâyet şerefine erdiler. Bu sırada Ensâr-ı güzîn, Resûlullâh’ın kendi memleketi, vatanı ve doğduğu yer olan Mekke’yi fethetmesi sebebiyle aralarında: “–Allah, Resûlullah’a Mekke’nin fethini nasîb etti. Artık O, Mekke’de kalır, Medîne’ye dönmez!..” diye hayıflanmaya başladılar.

    Ensâr, sadece kendi aralarında bu şekilde konuşmalarına rağmen, Allah Resûlü onların düşüncelerini kendilerine haber verdi. Mahcûb olup konuştuklarını îtirâf ettiler. Bunun üzerine Resûlullah Ensâr’a: “–Ey Ensâr! Böyle bir şey yapmaktan Allâh’a sığınırım! Ben sizin memleketinize hic­ret ettim. Hayâtım da ölümüm de sizinle olacaktır...” buyurarak kâ’bına varılmaz bir vefâ örneği sergiledi. Ardından tekrar Medîne-i Münevvere’ye döndü. (Müslim, Cihâd, 84, 86; Ahmed, II, 538)

    Ümmül Kura Mekke
    Mekkenin Fethi nasıl gerçekleşmiştir? haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZİN SAVAŞLARI
    Daha önce eline kılıç almamış, askerî tâlim görmemiş, ancak bir defâ seyirci olarak savaşa katılmış olan bu yüce Peygamber, bütün insanlığı ihâta eden engin merhametine rağmen, ictimâî sulh ve tevhîd mücâdelesi uğruna mecbûren en çetin savaşlardan bile geri kalmayan bir asker oldu. Dokuz yıl içinde, çoğu zaman düşmana karşı az olan askerî gücü ile bütün Arabistan’ı fethetti.

    Devrinin başıbozuk, disiplinsiz insanlarına aşıladığı rûhânî güç ve verdiği askerî eğitim ile fütûhatta mûcizevî bir başarı elde etti. O derecede ki, ardından gelenler, zamanın en heybetli ve güçlü iki devleti olan Rum ve Pers imparatorluklarını hezîmete uğrattılar. Böylece, O’nun çok önceden Hendek’te verdiği müjde ve vaad gerçekleşmiş oldu. Bütün menfî şartlara rağmen insanlık târihinin en büyük inkılâbını gerçekleştirmiş olan Allah Resûlü, zâlimleri sindirdi, mazlumların gözyaşlarını dindirdi. Yetimlerin saçlarına O’nun mübârek elleri tarak oldu. O’nun şifâ ve tesellî menbaı varlığıyla gönüller gam ve kederden kurtuldu.

    Merhum Mehmed Âkif, bu manzarayı ne güzel ifâde eder: Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki Öksüz, Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi! Bir nefhada[18] insanlığı kurtardı o Mâsûm, Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi! Aczin ki ezilmekti bütün hakkı, dirildi; Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi! Âlemlere rahmetti, evet, şer’-i mübîni, Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.. Dünyâ neye sâhipse, O’nun vergisidir hep; Medyûn O’na cem’iyyeti, medyûn O’na ferdi.. Medyûndur o Mâsûm’a bütün bir beşeriyyet... Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret!.. Şâyet bütün fazîletleri kendisinde cem eden Hazret-i Peygamber dünyâyı teşrîf etmeseydi, insanlar, kıyâmete kadar zulmün ve vahşetin içinde kalır, güçsüzler güçlülerin esîri olurdu. Muvâzene şer lehine bozulurdu. Dünyâ, zâlimlere ve güçlülere âit olurdu.

    Şâir bu hâli ne güzel dile getirmiştir: Yâ Resûlallâh, eğer Sen, gelmeseydin âleme, Güller açmaz, bülbül ötmez, meçhûl esmâ Âdem’e[19] Varlığın mânâsı kalmaz gark olurdu mâteme!..

    Bedir Savaşı
    Uhud Savaşı
    Hendek Savaşı
    Hudeybiye Antlaşması
    Hayber’in Fethi
    Mute Savaşı
    Mekke’nin Fethi
    Huneyn Gazvesi
    Tebük Seferi haberi hakkında detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZİN HAYATINDAN KESİTLER
    Resûlullah 29 gazve ve 91 seriyye olmak üzere pek çok askerî faâliyette bulundu. Mekke’nin fethi ile kökleşen İslâmiyet; “Bugün size dîninizi ikmâl ettim. Üzerinize olan nîmetimi tamamladım... Ve sizin için dîn olarak İslâm’ı seçtim!.” (el-Mâide, 3) âyetiyle kemâle erdi. Artık en büyük firkat ve vuslatın vakti gelmişti. Allâh’ın Habîbi, hastalanmasından bir gün önce, Medîne’nin Cennetü’l-Bakî denilen mezarlığına gitti. Ölüler için: “–Ey büyük Allâh’ım! Burada yatanlardan mağfiretini esirgeme!” diyerek duâ buyurdu. (Ahmed, III, 489) Bu sûretle ölülerle âdeta vedâlaşmış oldu. Mezarlıktan döndükten sonra da, sıra ashâbıyla vedâlaşmaya gelmişti. Onlara son nasîhatlerinde bulundu ve: “Şânı yüce olan Allâh, bir kulunu, dünyâ ve onun ziyneti ile kendi katındaki nîmetler arasında muhayyer bıraktı. O kul da, Allah katındakileri tercih etti!..” buyurdu. Bu sözler üzerine hassas ve rakik kalpli Hazret-i Ebûbekir, Hazret-i Peygamber’in kendilerine bir vedâ hitâbında bulunduğunu hissetti. Büyük bir hüzne gark olarak yüreği mahzunlaştı; gönlünden ve gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı. Hıçkıra hıçkıra: “–Anam, babam Sana fedâ olsun yâ Resûlallâh! Hatta sana mallarımızı, canlarımızı ve evlâtlarımızı da fedâ ederiz...” dedi. (Ahmed, III, 91)

    Cemaat içinde O’ndan başka hiç kimse, Hazret-i Peygamber’in derin hissiyâtını kavrayamamış, bu inceliği hissedememişti. Çünkü âyet-i kerîmede bahsedilen Sevr’deki “ikinin ikincisi” yalnız Hazret-i Ebûbekir idi. Sahâbî, Resûlullah’ın bu azîz arkadaşının ağladığını görünce, büyük bir hayretle birbirlerine: “–Resûlullah, Rabbine kavuşmayı tercih eden sâlih kişiden bahsederken, şu ihtiyarın ağlamasına şaşmaz mısınız?!.” dediler. (Buhârî, Salât, 80)

    Oysa Hazret-i Ebûbekir’in hassas ve rakik kalbi, büyük vedâyı sezmiş ve ayrılıklardan şikâyet eden bir ney gibi feryâda başlamıştı. Cennet hanımlarının efendisi Fâtıma annemiz, mübârek babaları Rahmet Peygamberi’nin fânî ayrılığından o kadar mahzun oldular ki, kabr-i şerîfinden bir avuç toprak alıp kokladıktan ve gözlerine sürdükten sonra şu sözleri ifâde buyurdular: “Ahmed’in (a.s.) toprağını koklayanın hâli ne mi olur; ömür boyu güzel koku koklamamak! (Yâni onun çok pahalı güzel kokular sürünmesine ihtiyaç kalmaz.) Fahr-i Kâinât’ın ukbâ âlemini teşrifleri ile benim üzerime öyle musîbetler döküldü ki, şâyet bu musîbetler gündüzlerin üzerine dökülseydi o nurlu gündüzler kapkara gece kesilirdi.” (İbnü’l-Cevzî, el-Vefâ, II, 803, 813, İbn-i Seyyid, Uyûnü’l-Eser, II, 451; Kastalânî, II, 501; Diyârbekrî, II, 173)

    Allah Resûlü, bize Kur’ân ve Sünnet gibi iki büyük rehber bıraktı. Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet, dünyâ ve âhiretin saâdet reçetesi, Varlık Nûru’nun ebedî hâtırasıdır.

    Peygamberimizin şemaili
    Peygamberimizin güzel ahlakı
    Peygamberimizin ilk ameli
    Peygamberimizin zühd hayatı
    Peygamberimizin cömertliği
    Peygamberimizin şefkat ve merhameti
    Peygamberimizin çocuk sevgisi
    Peygamberimizin yaptığı meslekler
    Peygamberimizin komşuluk ilişkileri
    Peygamberimizin ticaret hayatı
    Peygamberimizin infak anlayışı
    Peygamberimizin sofra adabı
    Peygamberimizin hayatından kesitler haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    VEDA HACCI
    En nihâyet Vedâ Haccı’nda dînin tamamlanıp kemâle erdiği bildirildi. Bu aynı zamanda, âlemlere rahmet olarak gönderilen O yüce varlığın, vazîfesini tamamlamış ve Rabbine dönme zamanının gelmiş bulunduğunu da zımnen ifâde ediyordu.

    Varlık Nûru, sahâbesinden dîni teblîğ ettiğine dâir: “Ashâbım! Tebliğ ettim mi? Tebliğ ettim mi? Tebliğ ettim mi?” diyerek üç defâ tasdîk aldı. Sonra ellerini semâya kaldırarak Cenâb-ı Hak’tan şehâdet diledi: “Şâhid ol yâ Rab! Şâhid ol yâ Rab! Şâhid ol yâ Rab!..” Böylece yirmi üç senede gelen mukaddes emânet, kıyâmete kadar gelecek bütün ümmete ebedî bir rahmet olarak tevdî edilmiş oldu.

    Peygamberimizin duaları
    Peygamberimizin nasihatleri
    Peygamberimizin veda haccı haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBER EFENDİMİZ NE ZAMAN VE NEREDE VEFAT ETTİ?
    Medîne’ye dönüşlerinden sonra on üç gün kadar süren çetin bir hastalık neticesinde milâdî 632 yılının 8 Haziran’ı, hicrî 11. yılın 12 Rabîulevvel Pazartesi günü kendilerine cemâl ufukları açıldı. “Refîk-ı A’lâ”sına kavuştu. Varlık Nûru’nun iki kürek kemiği arasında nübüvvetine âit ilâhî bir nişan vardı. Birçok sahâbî, onu öpebilmenin aşkı ve hasreti içinde yaşardı.

    Resûl-i Ekrem Efendimiz, ebedî âleme göç ettikleri za­man, mübârek yüzlerinde hiçbir değişiklik görülmediği için, ashâb-ı kirâm, O’nun âhirete intikâlinden şüpheye düştüler. Bunun üzerine Efendimiz’in yakınlarından Esmâ bint-i Ümeys (r.a.), arkalarındaki mü­bârek Nübüvvet Mührü’nü aradı. Kaybolduğunu görünce, ukbâ âlemini şereflendirdikleri kat’î olarak anlaşılmış oldu. (İbn-i Sa’d, II, 272; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, V, 231)

    Dîn kemâle ermiş, sahâbeden teblîğin bizzat tasdîki alınmış ve Cenâb-ı Hakk’a da şâhid olması arz edilmişti. Ardından Varlık Nûru, ebediyet âlemine çağrıldı. Artık O, mahşerde, sıratta ve Kevser Havuzu’nun başında ümmetini beklemektedir. Şefâat yâ Resûlallâh! Meded yâ Resûlallâh! Dahîlek yâ Resûlallâh!..

    Peygamberimizin son sözleri
    Peygamberimizin kabri nerededir?
    Peygamberimiz nasıl vefat etti? haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PAZARTESİ GÜNÜ GERÇEKLEŞEN ÖNEMLİ HADİSELER
    12 Rabîulevvel Pazartesi günü doğup dünyâyı şereflendirmişlerdi. Ve yine bir pazartesi günü Allah tarafından kendilerine nübüvvet vazîfesi verilmişti. Ebû Katâde Hazretleri şöyle der: Resûlullah’a pazartesi günü oruç tutmanın fazileti soruldu. Şöyle buyurdular: “O gün, benim doğduğum ve Peygamber olduğum (veya bana vahiy geldiği) gündür.” (Müslim, Sıyâm, 197-198)

    Yine bir pazartesi sabahı, Medîne’ye girerek yeni kurulan ve kıyâmete kadar devâm edecek olan İslâm devletinin temelini atmışlardı. Ve nihâyet bir pazartesi günü de, âhiret âlemine intikâl ettiler. İbn-i Abbas’tan (r.a.) şöyle rivâyet edilmiştir: “Hazret-i Peygamber, pazartesi günü doğdu, pazartesi günü Pey­gamber oldu, pazartesi Mekke’den Medîne’ye hicret etti, pazartesi günü Medîne’ye vardı, pazartesi günü vefât etti. Pazartesi gü­nü (Kâbe’de hakemlik yaparak) Hacer-i Esved’i yerine koydu. Pazartesi günü Bedir zaferini kazandı. Pazartesi günü «Bugün size dîninizi tamamladım.» (el-Mâide, 3) âyeti nâzil oldu.” (Ahmed, I, 277; Heysemî, I, 196)

    O’nun doğumu, Peygamberliği, hicreti ve irtihâlinin, ilâhî bir tecellî olarak hep pazartesi günlerine rastlaması, bu günün kudsiyyetinin ve öneminin bir nişânesidir. Cemâl ve celâl tecellîsi olarak; sevincin heyecanı ve hüznün burukluğu beraber yaşanmaktadır. Gönül iklîminde bayram neş’esi ile irtihâl elemleri, zıt bir hassâsiyet beraberliği içindedir.

    Allah Resûlü’nün fânî dünyâdan ebedî saâdet âlemine irtihâli ile O’ndan mahrum kalan dünyânın vefâsızlığını, Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri şu mısrâları ile tasvîr eder: Kim umar senden vefâyı Yalan dünyâ değil misin? Muhammedü’l-Mustafâ’yı Alan dünyâ değil misin?

    Dipnotlar:

    [1] Sâve, Hemdân ile Kum arasında, Tahran’ın 125 km. güneybatısında bir göldür. Suyu çekilince yerine Sâve şehri kurulmuştur. [2] Bkz. İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 273. [3] Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr, 20; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 74-76. [4] Deylemî, II, 165/2828. [5] Bkz. et-Tevbe, 40. [6] Bu hususta tafsîlâtlı bilgi için bkz. Osman Nûri Topbaş, Hazret-i Muhammed Mustafâ, c. I, sf. 130-140. [7] Ârif Nihat Asya, Duâlar ve Âminler, İstanbul 1973, s. 122. [8] Dolunay üzerimize doğdu. [9] Bkz. Buhârî, Büyû, 1. [10] Bkz. Buhârî, Meğâzî, 11. [11] Bkz. İbn-i Mâce, Cenâiz, 28. [12] Rebâiye: Ön dişleriyle azı dişi arasındaki diş. [13] Bkz. İbn-i Hişâm, III, 26-27. [14] Nûh, 26. [15] Müslim, Cihâd, 83; Vâkıdî, I, 48-49; İbn-i Hişâm, II, 253-254. [16] Buhârî, Cihâd, 71; Müslim, Hacc, 504. [17] Bkz. Ahmed, IV, 303; İbn-i Sa’d, IV, 83, 84. [18] Nefha: Nefes, üfürme, esinti. İsrâfil (a.s.) kıyâmetin kopmasından sonra bir nefha ile, yâni Sûr’a bir defâ üflemeyle bütün ölüleri tekrar dirilttiği gibi Resûlullah da Peygamberlik nefhasıyla zulüm ve cehâlet karanlıklarında mânen ölmüş bulunan insanları ihyâ etmiştir. [19] Allah bütün eşyânın ismini Hazret-i Âdem’e (a.s.) öğretmez ve eşyânın isimleri O’na meçhûl kalırdı. (Bkz. el-Bakara, 31)

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Rahmet Esintileri, Erkam Yayınları
  • Siyasi durum:Ateşkes günü. Anlaşma saat 05.00'de imzalanır. 1918 yılının 11. ayında,11. günün. 11 saatinde uygulamaya girer. Bu anlaşma savaşı durdurur. Son Versay Antlaşması. 28 Temmuz'da imzalanır. Yaklaşık 10 milyon asker öldürülmüş. bir 10 milyon sivil de hastalıklardan ve açlıktan hayatlarını yitirmişlerdir. Saat 10.45'te Auchy'e inen uçaklar. hiçbir düşman uçak ya da düşman ateşi görmediklerini söylerler. Almanya'da taçlarından feragatlar birbirini takip eder. Macaristan bir cumhuriyet olduğunu ilan eder.
    Kolektif
    Sayfa 180 - Boyut yayınları