• Ben; vatanın dört bir bucağında, on yedi yıldır alnının akıyla Türk Milletinin hizmetinde şerefli bir öğretmen olarak çalışan ben; on yedi yıldır ne kendi şerefine, ne vatanın ve milletin şerefine kendi aczi dâhilinde leke sürdürmeyen ben; şerefi, haysîyeti, adı aylardır darağacında sallandırılan ben; yâni bugün artık her iki mânâda adı çıkmış ve çıkarılmış olan Orhan Şâik Gökyay karşınızda, yeryüzünde işlenebilecek olan suçların en zelîli, en iğrenci, en şerefsizi ile vasıflandırılmış olarak, "vatan hâini" ithâmı altında bulunuyorum. Bir madalya takar gibi, bir sadaka verir gibi vicdanımız ürpermeden bana yakıştırılan bu kirli ve çirkin emâneti daha lâyıkına verilmek üzere verenlere iâde ediyorum.

    Karşınıza, makalelerin, resmî tebliğlerin, nutukların geceleri içinden; her biri bir türlü saldıran kalemlerin teşhirleri arasından; kısacası hür vatandaşlar diyârından geldim. Fakat bir köle gibi geldim.

    Ne elimde kendimi müdâfaa edecek bir kalem, ne dilimde fânî kulaklara ulaştırılması mümkin bir söz kudreti vardır. Yalnız sırtımda, efkâr-ı umûmiyeyi dile getirmeye yeltenen bâzı gazete kağıtlarından bir mahkûm gömleği.. Hem bu benim sırtımdaki, belki de ne kumaş olduğu milletçe malûm olan ve millete îlân edilen bir gazetenin kağıdındandır ve belki de müseccel vatan hâinlerinin çuvaldızıyla dikilmiş âdînin bayağısı bir gömlektir.

    Hür vatandaşlar diyârından bu adâlet sığınağına varabilmek için uzun, ızdıraplı, karanlık yollar yürüdüm. Bu zehri içmiş olan bir insanın kendini müdâfaada kullanacağı dil tatlı olamazsa mâzurdur. O insan, Türk Milletine, yalnız tâbiiyetiyle, yalnız şahsî menfaatleriyle, yalnız sandalyesiyle bağlı değil; kanıyla, târihiyle, mensûbiyetinden kendine düşen şeref payıyla, duygusuyla, taşımaya ve kendini bildi bileli edinmeye, içine sindirmeye çalıştığı yalnız Türk olana has gurur ve karakteriyle ondandır, o millettendir; o büyük ummandan bir katredir. Onun için bu yersiz ve çürük ithamlar, benim adımın üzerinde o engin denizdeki çer çöp gibidir. Çünkü darağacına da çeksen sancak yine sancaktır.

    Hürriyetim alınmış, şerefim ve vicdânım bende kalmıştır.

    Bu bir müdâfaa değil, elinden en kıymetli varlığı alınmak istenen bir insanın çırpınmasıdır. Bu, her Türkün alnında taşıdığı şeref çelenginin kurtarılması için, bütün feryat takâtini ortaya koyan bir insanın meçhûlden istimdâdıdır. Bu, o çelenkten mahrum edilmiş bir Türkün, alnından koparılan çelengin açtığı yaraları, şimdi artık kendisince çok daha şerefli bir çelenk olan yaraları, göstermek için, aylardır hasretini çektiği bu güne, o yaraların küşât resmi olan bu güne sizi dâvettir.

    Beni ve benim hâlimden benden fazla acı duyan sevdiklerimi bu gayyaya atan kazanın mahiyetini anlatmağa, rabbânî kudreti tefsir ve izaha, ve takdiri, hiç olmazsa yarı yoldan, geri çevirmeye çalışacağım. Haksızlığa uğradığına inanan, suçsuzluğunu ilk gününden bu güne kadar bilen, açıkçası bir kasta kurban gittiğine -imandan ötesi varsa- işte o şekilde kani bulunan bir kimse haysiyetiyle ve onun korkusuzluğu ile konuşmak istiyorum. Bu müdâfaanın -varsa- celâdeti bundandır. Bir mahkemenin burcuna sığınıp, ben de bir defa, üzerimden pervasız akıp giden düşnamlara, tahkirlere, resmî ve hususî tezlillere, ithamlara karşı hür vatandaşların diyârına seslenmek istiyorum. Ondan öte târih varsın beğendiği dille konuşsun.

    Onun, bizi, mütearifeleri isbât zorunda bırakan, dünyaca revaçta bir ilim olduğunu bildiğim halde, siyasetin her türlüsüne karşı nefretim bu gün eskisine göre daha artmış ve cehâletim bir mürekkep gibi daha da koyulaşmıştır. Onun için, iddiânâmenin medih ve istihsanında bulunduğumu kekelediği ırkçılık ve Turancılığın müdâfaasını yapacak değilim. Zîrâ benim suçum bu değildir. Ben, dilimin döndüğü ve aczimin elverdiği kadar, hür vatandaşlar diyârı olarak tavsif edilen, eşit adaletin yürüdüğü, müstakil Türkiye Cumhuriyetinde, on sekiz yıllık bir mektep arkadaşını iki gece misafir etmenin basit bir muaşeret icabı olduğunu ve bunun bir suç olamayacağını, dünyanın hiç bir yerinde, târihin hiç bir devrinde suç sayılmadığını müdâfaa ve isbâta çalışacağım.

    Gerçi târih, böyle bir hareketin müdâfaasına lüzum hasıl olduğuna hayret edecektir. Fakat ne yapalım, yirmi yıla sığdırdığımız yirmi asırlık inkilâplardan dolayı hayrette kalan târih varsın biraz da buna şaşsın.

    Dünyanın döndüğünü isbât için bile, insanlığın asırlar harcadığını ve asırlarca canlar harcadığını düşündüğüm zaman, benim şahsıma taallûk eden bu küçük hakikatin üzerine adalet güneşinin doğması için beklemek mecburiyetinde olduğum zamanı uzun görmüyorum. Fakat târihin misallerine rağmen, insan nedense bu güneşin doğuşunu; kendisi ve onu sevenlerle birlikte, gönülleri en candan, en lekesiz bir sadakat ve sevgi ile dopdolu, gözleri bu ufka dikilmiş onlarla birlikte seyretmek ümidiyle titreyecek kadar hodbin olmaktan geri kalmıyor, bu zevki târihe bırakmak feragatine bir türlü yanaşmıyor. Bu gözler hâlâ bir yıldız masumluğu ve sabrı ile o ufukta asılıdır. İçimi bir cam kırığı gibi yırtıp gelen bir sesle, kendi kendime de olsa diyorum ki; hür vatandaşlar diyârında adalet güneşi hiç batmamalıydı. Çünkü onu bizim gözlerimizden saklayan şey, bir bakımdan, o kadar zayıf, o kadar basit, öyle hiçten ki... Ankara vâlîsine her nasılsa unutulup gönderilmeyen, fakat bundaki unutkanlık bana ait olmayan bir davetiye ve kendisinden bütün hayatımda üç mektup ya aldığım ya almadığım Necdet Sançarın iki üç satırlık bir tekerlemesi. Birincisi yüzünden vâlî üç yıl bana dargın durmuştur; ikincisinin bana daha nelere mâl olacağını kestirmek güçtür. Çünkü mevkufluya, ve savcı Kâzım Alöçün bize açıkça söylediğine göre hatta masumluya taallûk eden bu davanın, hürriyetinden mahrum her insana uzun görünen seyri, bende tahmine değil, intizara bile mecâl bırakmamıştır.

    İşte yüzüne, şairane akşamların hafif, tül bulutları bile yakışmayan adalet güneşinin üzerine bir mezardan daha dar olan bir hücrenin, bir zindanın zifîrî karanlıklarını yığan bu iki küçük kâğıt parçasıdır.

    Cumhurbaşkanının konsere geleceğini ve konservatuvara herhangi bir mümâyişten benim tek başıma mesul olduğumu söylemek için beni çağıran vâlî Nevzat Tandoğanın o zaman vatanperverliğin bana kalmadığını, isterse beni kazıklayacağını iddia etmesinden hiç bir mana çıkaramamıştım. Çünkü bence kazıklamak, ticaret argosunda bugün herkesin öğrendiği gibi ihtikâr ve vurgunculuk demekti. Halbuki vâlî ticaretle meşgul değildi. Fakat bunun, ondan beter bir hürriyet ihtikârı demek olduğunu işte anlamış bulunuyorum. Çünkü bunun bedelini on aydır hürriyetimle ödemeğe çalışıyorum ve bir türlü hesabımı kapatamıyorum.

    Necdet Sançarın, her neşeli insanda tabii görülen tekerlemesine gelince bunu biraz şaka ve mizah tarafı olan makul bir insanın anlaması için insanca olmayan tarafının galip bulunması icap eder. Bunu bir şifre sayan ve izaha kalkıştıkça kendisi hakkında reva gördüğü ve tekrarından edeplendiğim sıfat karşısında bir tesbih sayısınca beni estağfirullah demeğe mecbur kılan vâlînin bu ısrarı ya bir vehme dayanır, o zaman yakın târihimizin, istibdadın dillere destan olan vehimlerinin yüzünü kızartacak bir yeni örneğini vermiş oluruz. yahut, daha fenası bu bir kasıttır ki bundan duyulacak hicâbın rengini dünyanın bütün kırmızı boyaları ifade edemez. Emniyet umum müdürü Osman Sabri Adalın yanında vâlî, bu bir kaç satır tekerlemenin şifre olduğunu su göstermez bir hakikat olarak kabul ve örfî idare komutanlığının emriyle beni ihtilattan men edilmek kaydıyla tevkif ettiğini söyledi. Bana eziyet edeceğini ilâveyi de unutmadı. O zaman şikârını yakalamış olanların vahşi sevinciyle parlayan gözlerini gördüm. Ve orada, benim hafızamdan çoktan silinmiş bir davetiyenin hâlâ taze, hâlâ kurumamış siyah mürekkebini seyrettim. Ve diyorum ki: Bu bir kasıttır. Yoksa, İstanbuldaki örfî idare komutanlığı beni nereden tanısın? Hiç tanısaydı, bugün bile hâlâ davanın neticesi alınmadığına göre, daha o zamandan millî ve vatanî hıyanetleri sabit olan diye beni efkâr-ı umumiyeye arz ve ilan edebilir miydi?

    Beni on aydır hürriyetten mahrum yaşatan, bir ümidin kıyısından alıp bir yesin kayalarına çarpan işte bu vehimdir. Benim küçük hayatımın on yedi yılını dolduran, Giresunda bir nahiyeden başlayarak, Samsun, Balıkesir, Kastamonu, Malatya, Edirne, Ankara, Eskişehir, Bursa ve tekrar Ankarada yaptığım, bana vatan hizmetinden duyulan derin zevki veren, benim için hayatın tek mânâsı haline gelen çok sevdiğim mesleğimi, öğretmenliği elimden alan işte bu tekerlemedir.

    Şimdi artık ömrüm boyunca akıp gelen güzel hatıraların köprüsü yıkılmış olan Ankarada, başkentte, son beş yıllık vazifem sırasında, murakabelerin en yükseğine, hem de sık sık mazhar olarak elde ettiğim, daima artan bir gayretle ve sadakatle lâyık olmağa çalıştığım teveccüh ve itimadı, her faninin erişmekle hayatın nadir iftihar ve sevinçlerinden birini duyacağı teveccüh ve itimadı benden gasp eden işte bu bir kaç satır tekerlemedir.
    Bu tekerleme yüzündendir ki bir dişi kuşun tek başına beklediği Yuvası, ertesi gün onun başına yıkılıncaya kadar bir eşkiyâ ini gibi sarılmıştır.

    Hem de, beni bir ferahın cennetinden, bir zindanın gayyâsına indirirken kullanılan zincir, bir suikast isnadının zinciridir. Telâffuzu bunu yapanlara ne kadar tatlı gelirse gelsin, benim dilim de, gönlüm de, vatanın değil, evcek de kendi aile büyüğümüz saydığımız, öyle sevdiğimiz, öyle alıştığımız bir insana karşı, hakkımda reva görülen bu çirkin şüphenin -ister vehim, ister kasıt olsun- zehriyle ömrüm oldukça acılansa çok görülmez.
    Ve yine, bu kadar büyük, çirkin, âdi bir mâna verildiği halde, hazırlık tahkikatı esnasında ne bana, ne de bunu yazan Necdet Sançara bir kerecik bile sorulmayan, son tahkikat kararında sözü geçmeyen; duruşma sırasında yazılı delillerin arasında okunacak kadar da bir haysiyet izafe edilmeyen işte bu şifredir.
    Şüphe yalnız sandalyeye has bir kusur değildir, ben de şüpheleniyorum.

    Her ne kadar bunun bir şifre olmadığı anlaşılmışsa da, vâlînin, bana eziyet edeceği hakkındaki vaadi, emniyet umum müdür muavini Kâmuran -soyadı bence malûm değildir- tarafından yerine getirilmiştir.
    Haziranın en sıcak bir öğle sonunda, kendisi tarafından mutena hücre ve ziyaretçilerince tabutluk diye adlandırılan işkence odasında, bu, elektrik lambaları altında ışıl ışıl yanan odada, ayakta beş saat bir şehrâyîn seyrettim. Buradan bir adım ilerisi değil, fakat on dört asır gerisi görünüyordu: Arabistan çölünde efendileri tarafından kızgın güneş altında kayalara çakılmış çıplak köleler..

    Tabii yirminci asr-ı medeniyette ham bir tabiat unsuru olan güneş yerine, onun göz kamaştıran ve kör eden icatlarından biri, elektrik vardı. İşte, İstiklal mücadelesi kazanıldığı ilk yıldan başlayarak 11.Mayıs.1944 târihine kadar, mesleğin çeşitli kademelerinden, en geniş teftiş ve murakabeler görerek Devlet Konservatuvarı Müdürlüğüne, kayrılarak değil, lâyık olarak getirilmiş bir öğretmene reva görülen tahkir budur.

    Vazife hayatı, cumhuriyetle yaşıt ve vatan hizmetinde yorulmuş sayılan bir vatandaşın mükâfatı budur; bu elektrikler altında verilen siyasî terbiye metodunu, bütün kültürü kötü zabıta romanlarından ibaret olan bu adam, bu sözde Mülkiye mezunu, Siyasal Bilgiler Okulunda öğrenmiş olmasa gerek. Münevver vatandaşların Türk kanunlarına bu teshin vasıtalarıyla ısındırıldığından, anayasanın hâlâ yürürlükte bulunan 73üncü maddesinin bu ışıklar altında okutulduğundan, ve ömrünü vatan çocuklarını aydınlatmağa vakfetmiş bir öğretmenin bu yolda tenvir edildiğinden ben, nefsimde tecrübe ile yeni haberdar oldum. Bir hukukçu olması icap eden savcının bunu bileceği ve kitapta yerini bulacağı da pek tabiîdir. Çünkü kendisi de 29.Eylül.1944 Cuma günü yapılan alenî bir duruşmada bize her türlü zulmü caiz gören acayip bir mütâlaada bulundu. Fakat, hikmet-i vücudu Türk Irkından olanlar da dahil- her vatandaşın kanunca korunmuş olan hakkını belirtmekten ve ancak kanunu temsilden ibaret olan iddia makamı çürük hitabet temrinleri için icat edilmiş değildir.

    Benim maruz kaldığım muamelenin adı istibdat devrinde zulümdü, cumhuriyetin 21inci yılında da zulümdür. Bunun adı anayasanın 73üncü maddesinde işkence, Türk ceza kanununun 243üncü maddesinde yine işkencedir. Yalnız bunun bana tatbikinde kanunda yeri olmayan tarafı, her hangi bir suçu söyletmek için değil de, sadece keyf için yapılmış olmasındadır. Anayasada 73üncü madde, sırada, 88inci maddeden öncedir ve ona gelinceye kadar daha bir çok maddeleri okumuş olmak mantıkîdir.

    İşte bu söylediklerimle, efkâr-ı umumiye karşısında benim açtığım bu davaya da bu memlekette el koyacak elbette bir salâhiyetli adlî merci vardır. Yoksa, malımızı, canımızı, ırzımızı, namusumuzu emanet ettiğimiz Emniyet Umum Müdürlüğü ismi ile bu makamda muavinliği işgal eden bir adamın hareketleri arasındaki tezat ve tenakuzu bana hiç kimse izah edemez. Ve ben, mahalle çocukları oynasın diye çamurdan halk edilmedim. Ben bu vatanın toprağından yoğruldum. Şerefim ondandır ve yarın, içlerinde bana bu hareketi yapan Kâmuranın da bulunduğu vatandaşların şerefini, hudutlarda, ateş altında koruyacak olan kan, damarlarımda, nöbet yerinde bir asker gibi, akmağa hazır dolaşmaktadır.

    Savcı Kâzım Alöçün gerek son tahkikat kararında, gerek esas hakkındaki mütalaâsında, pek lüzum olmamakla beraber, kendime karşı vazifemi yapmış olmak için, ileri sürülen bir kaç acayip noktaya da ilişeceğim. Lüzum yoktur, çünkü duruşma zabıtları ve yazılı deliller dava dosyasında mevcuttur. Yoksa Savcı Kâzım Alöçün geniş karihasından daha ne gibi suç delilleri ortaya koyabileceğini kestirmek güçtür. Ve adliye târihimizde bu tarz delillerin zannımca ihtira beratı kendisinde olmak gerektir.

    Ben fazla münakaşa etmeden bunları tekrarlamakla yetineceğim.

    İşte son tahkikat kararında suç bulmuş insanların mağrur edasına göre: 1902 senesinde İneboluda doğan bu adam... demek ki ben, haberim olmadan mükerrer bir suç işlemişim. 1902 yılında doğduğum yetmiyormuş gibi bir de üstelik İneboluda doğmuşum.

    Esas hakkındaki mütâlaasında da: ... Esasen Nihâl Atsızın eski bir arkadaşı bulunduğu, birlikte Malatya ve Edirnede öğretmenlik yaptıklarını itiraf eden maznun diyor.

    Kendisine duruşma esnasında itiraf ettiğim, nedense burada yer verilmemiş bir kaç suçumu daha söyleyim; ben, Atsızla, Yüksek Muallim Mektebinden beri arkadaşım: Leylî olduğumuz için aynı koğuşta yattık, aynı masada yemek yedik, ikimiz de Edebiyat şubesinde olduğumuz için aynı sınıfta, aynı dersleri aynı hocalardan okuduk ve sonra da ailece gider gelir, birbirimizde misafir kalır olduk.

    Son tahkikat kararında, benim mektuplarımdan birindeki; en yakın hadiseler Türke Türkten gayrısının dost olmadığını gösteriyor cümlesini en yakın hadiseler Türkiyede Türkten gayrısının dost olmadığını gösteriyor şeklinde tashih etmek suretiyle okuduğunu anlar ve yazdığını bilir geçinen, kendine güvenilir bunca yıllık bir edebiyat öğretmeninin hatasını herkesin içinde yüzüne vurmuştur. Her ne kadar hâlâ kendi cümlemin bu düzeltilmiş bozuk şeklinden bir mâna çıkaramadıysam da, asıl, halli ondan daha müşkül bir ukde olarak bunun sebebini kavrayamadığım için, esas hakkındaki mütâlaada benim mektuplarımdan alınmış ibarelere, aslında olmadığı halde serpiştirilmiş olan istifham işaretlerinden kafamı kurtaramıyorum.

    Adı şaire çıkmış olan bir edebiyat öğretmeninin mektuplarını düzelten savcının, kendi mesleğindeki vukufundan nasıl şüphe edilir, bunların elbette hukukî bir tarafı olduğunu bilmemesine nasıl ihtimal verilir. Haddini bilmeğe çalışan bir kimse haysiyetiyle bana bu bapta aczimi itiraftan başka yapacak bir şey kalmıyor.

    Orhun mecmuasının imtiyazını almağa tavassut etmeyi bir suç sayınca, bu imtiyazı verip vermemek iktidar ve salahiyetini doğrudan haiz olan bakanlar kurulunun -ki içlerinde maarif vekilinden başkasını tanımam- bu kapanma kararını kaldırması hususunda savcının ne diyeceğini merak etmekle beraber onu biriyle bir kıyas ve içtihat muammasına düşürmek istemem.

    Yazıların kontrolörlüğü meselesi de duruşma sırasında yeter derecede açıklanmıştır. Duruşma zabıtlarıyla, 26.6.1943 târihli, dava dosyasında saklı mektubu bir defa daha; bilgisini tazelemek için okumasını tavsiye ederim.

    Duruşma sırasında acayip ifadelerle Atsızın müdâfaasını yaptığım iddiasına gelince: Ben Türkçeyi ancak bir türlü konuşabiliyorum, o da doğru konuşmaktır. Belki acayip görünen de budur. Çünkü, benim için, bir iddianın ne kadar yerinde olduğunu duruşma zabıtlarından araştırmak imkânı mahkemenin kararı dolayısıyla mevcut olmamakla beraber, bu ifadeler zapta benim ağzımdan çıktığı gibi geçtiği için de bir acayiplik varit değildir. Müdâfaa babında ise Atsızın bana ihtiyacı yoktur. Yalnız ben şuna işaret edeyim ki, ister Atsız gibi aksay-ı şarkta oturur müfrit bir milliyetçi, isterse Pertev Boratav gibi aksay-ı şimalde hayal kuran bir beynelmilelci ve insaniyetçi olsun, insanın manevi servetini teşkil eden hatıraları tâ mektep sıralarından beri samimiyet yolunda haşirneşir olmuş arkadaşlarımı satmak ve inandığı ahlâk prensiplerini, vicdanını, ne tarafından bakılsa bir tahta parçasından ibaret olan bir dünya sandalyesiyle değişmek gibi ilk bakışta kârlı görünür bir ticaret zihniyeti bende yoktur.

    Cemal Oğuzu evime davet edip etmediğim duruşma sırasında ne bana, ne de Atsıza sorulmadığı ve benim böyle bir daveti yapmayacağım 23 Nisan 1944 târihli, dava dosyasında mevcut mektuptan ve ilk tahkikat ifademde sarahatle beyan edilmiş olmasından ve bunun yazıya geçmesinden savcının malûmu olduğu halde onu burada, bunun bir suç olmaması bir tarafa, öne sürmesi de bana hem acayip hem garip geliyor.

    Sabahaddin Alinin vekâlet emrine alındığının doğru olmadığını söylemek de neden suç olsun? Bir arkadaşa bu kadar basit ve herkesin bildiği vakıanın doğru değil de yalan olarak bildirilmesi icap ettiğini ve bundaki hikmeti kavrayamadım. Bunun bir gün, bir iddia makamından, bir esas mütalâa olarak ileri sürüleceğine ben değil, Eflatun olsa ihtimal veremezdi.

    Davanın tahrik mi, hem tahrik hem de bir nevi emir mi olduğu meselesini üstelemiyorum. Sabahaddin Ali hakkında üst makama niçin bir rapor vermediğim sualini anlayamadım. Nasıl bir rapor olacaktı bu?
    Kâzım Alöç beni birine benzetti sanırım. Ben o değilim, benim adım Orhan Şaik Gökyaydır. Benim, vazifemi ve mevkiimi hususî fikir ve maksatlarıma alet ettiğimi veya edeceğimi zannedenler mi olmuştur? Hiç olmazsa son beş yıllık konservatuvar müdürlüğüm sırasında eriştiğim ve kıymetini herkesin ölçemeyeceği takdirler yerine, bana vazifemde nefret veya muhabbetlerimin, yahut da menfaatlerimin rehberlik ettiği rivayeti mi çıktı? Anlayamadım.

    Her ikisi de yakın arkadaşım olan Atsızla Sabahaddin Aliyi barıştırmamakla işlediğim suça da hayretle yeni vâkıf oldum. Aynı iddianamede, değerli maznunlardan Hasan Ferit Canseverin barıştırması, benim de barıştırmamaklığım suç gösteriliyor. Demek barıştırmak suç, barıştırmamak, o da suç. Benim bu iki kutup arasında şaşkın pusulaya döndüğümü bir tarafa bırakarak kısaca işaret edeyim ki Ulus başyazarının ısrarla istediğini, emrine gazetenin avukatını tahsis ettiğini ve maarif vekilinin de dava açmasını söylediğini kendisinden işittiğim Sabahaddin Aliyi o günlerde Atsızla barıştırabilmekliğim için benim bunlardan çok daha üstün bir nüfuz ve salahiyetim ve kudretim olması gerekti. Bunlar da bende yoktu.

    Nihali misafir etmekle, neden siyasî bir hata işlediğimi, on aydır bu yüzden hürriyetimden edilmiş olmakla beraber hâlâ anlamış değilim. Bununla beraber, Tanrı korusun yarın, Nihâlle taban tabana aykırı fikirler taşıyan ve benim aynı şekilde, tıpkı Atsız gibi on sekiz yıllık mektep arkadaşım olan Pertev Boratavı annesi, kendisi, eşi ve oğlu ile birlikte, hem de bundan iki sene kadar önce, yani yakın bir zamanda bir buçuk ay evimde misafir ettiğim için bana ayrı bir hesap açılmasından, haklı olarak korkuyorum.

    Ben bir Türkçe öğretmeni sıfatıyla, savcının suç saydığı bir arkadaşlığı, ilkokuldan yeni gelmiş öğrencilerin körpe dimağlarına nakşetmeğe, ortaokulların birinci sınıfındaki masumların kalplerine silinmez bir yazı ile yazmağa memur bulunuyorum.

    Ortaokul Okuma kitabının [Okuma kitabı, sınıf I., Türkiye Cumhuriyeti, Kültür Bakanlığı, Devlet Basımevi, Istanbul 1938] 67inci sahifesinde Kefil adlı parça okunsun. Orada, kızkardeşiyle nişanlısının düğünlerini yapıp dönmek üzere üç gün izin isteyen bir idam mahkûmuna kefil olan bir arkadaşın hikâyesi anlatılmaktadır. Karşısında zalim bir hükümdarın balmumu gibi eridiği ve onu da bu iki arkadaşın üçüncüsü olmayı kendilerinden dileyecek kadar hislendirmiş olan bir ölüme kadar varan yüksek arkadaşlık sadakatini telkin, bizim vazifelerimiz arasında iken bunun bir suç sayılmasını, hem de mahiyeti anlaşıldıktan sonra bir suç sayılmasını tevil veya tahkim edecek kelime benim lûgatimde yoktur, Türk lûgatinde bulunacağını da sanmıyorum. Yoksa, okuma kitabındaki bu parça, İngilizcede olduğu gibi Liverpul yazılıp Mançester okunsun diye oraya konmuş değildir.
    Bir de Atsız hakkında vur! emri mi çıkmıştı, kellesini getirene mükâfat mı vâd edilmişti. Ben de, Atsız da bundan on ay önce şimdiki sizler gibi hür insanlardık, hür vatandaşlardık, hür Türklerdik. Bir davanın, bir haksız ithamın müdâfaası için bile olsa, bu kadar basit bir muaşeret kaidesini, bir misafirliği, on sekiz yıllık bir mektep arkadaşını, bir aile dostunu iki gece misafir ettiğimi söyleyip durmak, bunu onun başına kakar gibi tekrarlamak bana ağır geliyor, ayıp geliyor, utanılacak, yüz kızartacak bir leke geliyor.

    Ölümün evimize kanat gerdiği günlerde, hastayı Azrailin elinden kurtarmak için kendi evini bir kale yapıp bizimle beraber bu ölüm meleği ile döğüşen; eşimi, annesi, ölümcül halde hasta babası ile birlikte aylarca misafir eden bir arkadaşa, mahkeme huzurunda hesap vermek için de olsa, bu şimdi artık zehir olup evcek hepimizin boğazına dizilen lokmaları bir bir saymak bana nankörlük geliyor, bunları bana ne diye hatırlatıyorsunuz? Beni buna mecbur bırakan savcının kalbi, bu neviden insanî hisler kervanının uğrağı değilse, kabahat bende değildir. Ve peşin hükümlerin yuva kurduğu başlar, benim duyduğumu duyamaz ve düşündüğümü düşünemezse mazurdurlar.

    Savcı Kâzım Alöçün suç saydığı mektuplara gelince: Bunlar orasından burasından kırpılarak, yalan yanlış birbirine eklenerek, başı sonu kesilerek bir suç unsuru haline getirilmeye çalışılmıştır. Ve bu yüzden mânidar olmuşlardır. Aslında bu mektuplar mânidar değil, sadece, her okur yazar insanın herhangi bir yazısında tabiî görüleceği üzere mânalıdır, yani mânasız değildir. Bunlar, dikkatle değil de, bir selâm sabah mektubu olarak şöylece okunduğu zaman bile, görülür ki Atsızın Orhun Mecmuasında başvekile neşrettiği açık mektuplar üzerine yazılmıştır. Bu açık mektupların mevzuu ve hedefi memlekette tehlikeli bir şekil alan komünistlik cereyanı üzerine dikkati çekmektir. Benim manidar? mektuplarım da bunun üzerine yazılmıştır, onu alıkoyucu, itidale çağırıcı mektuplardır. Nitekim bu açık mektuplar üzerine yazdıklarımla ondan önce yazılmış ve yine dava dosyasında mevcut mektuplarım karşılaştırıldığı zaman sonuncuların rastgele iki arkadaş arasında yazılan selâmlı, sabahlı, keyifli mektuplar olduğu görülür. Ve berikilerin de, vatan ve millet mefhumunu, müstakil Türk vatanının dışında mânalandırmak isteyen bir cereyanın yer yer kendisini göstermesi üzerine her hangi bir Türkün, müstakil bir vatanı, bir bayrağı, bir milleti olan her Türkün duyacağı bir his ve endişe ile yazılmış dertleşme mektuplarından başka şeyler olmadığına hükmedilir. Fakat bir mektup da bir insan gibi bir bütündür. Onun teşrihini anlamak için ayağını çıkarıp kol yerine takmak icap etmediği gibi bir mektup hakkında hüküm vermek için de ondan, sureta mânidar görünen satırlar almak yetmez. Bu yolda sözü uzatmak yerine, bu mektupların mâna ve mahiyeti hakkında, hattâ lise talebelerinden seçilecek bir ehl-i vukuf heyetinin vereceği hükme razı olduğumu beyan ederim.

    Ne Irkçılık-Turancılık propagandası, ne de bunun tarafımdan medh ü istihsanı gibi bir iddianın yersizliğini göstermek için savcı Kâzım Alöçün, nedense başvurmağa, amme şâhidi olarak ikâmeye lüzum görmediği bu kadar ayrı vilâyetlerde benden ders almış olan ve sayıları binleri aşan bu kadar çok talebemden ve tanımak şerefiyle bahtiyâr olduğum yüzlerce öğretmen arkadaşlarımdan istediklerine, hakkımda iddiasını isbât edecek sualleri sormağa davet ediyorum. Yoksa diyeceğim ki savcı Kâzım Alöç bende suç bulmuş değil, Türk ceza kanunundan benim falıma bakmış ve açtığı sayfada 142nci maddeye rastlamıştır. Fakat Türk ceza kanunu, vatandaşların hürriyetini ellerinden almak için başvurulur bir fal kitabı değildir.

    İşte hür vatandaşlar diyârında yakalanıp şerefi, canlı canlı, bir post gibi yüzülmek istenen meraklı avın hikâyesi, gerçek ve târihî hikâyesi bundan ibarettir.

    Söyleyeceklerim de bu kadardır!
    Orhan Şaik Gökyay
  • Immanuel Wallerstein

    Dünya Sistemi Kuramı

    1930 yılında New York’ta doğdu. Öğrenimini Columbia Üniversitesi’nde tamamladı. 68 hareketi içinde yer aldı. 1970’lere kadar çalışmaları Afrika kıtasının ekonomik ve politik meseleleri üzerine odaklanmıştır.
    1994-1998 yılları arasında Uluslararası Sosyoloji Derneği’nin başkanlığını yapmıştır.
    Wallerstein’ın Modern Dünya Sistemi adlı çalışması, toplumsal değişme konusunda sosyal bilimler yazınında bugüne kadar geliştirilen en önemli yaklaşımlarından biri olarak kabul edilmektedir.
    Dünya sistemi yaklaşımında temel olarak bütüncül bir bakış açısıyla kapitalizmin, ulusal temelden ziyade ulus-devletleri aşan, küresel çapta örgütlenişini ve bir dünya sistemi olarak yayılmasını analiz etmiştir. Wallerstein’a göre 16. yüzyılda Batı Avrupa’da ortaya çıkan kapitalizm sürekli bir sermaye birikimi arayışı ile dünya çapında yayılmış; kendine has bir işbölümü olan bir dünya ekonomisi yaratmıştır. Bu dünya ekonomisi merkez, çevre ve yarı çevre arasında eşit olmayan ve hiyerarşik işbölümü ile varlığını sürdürmektedir.
    Wallerstein’ın entelektüel duruşundaki en önemli noktalardan biri değerden arınmış bir tarihsel çalışma yapmanın imkânsız olduğunu iddia etmesidir. Ona göre her bir kavramsal çerçevenin seçimi doğrudan politik duruşa göre belirlenir. Gerçeğin ne olduğuna dair geliştirilen her iddia aslında bir değere bağlı olarak geliştirilen iddiadır.

    Wallerstein’ın Sosyal Bilim Anlayışı
    Bir Geçiş Çağında Entelektüeller adlı çalışmasında “iki kültür” olarak da adlandırdığı bilimsel bilgi ve felsefi/beşeri bilgi ayrımının aslında modern dünya sisteminin ideolojik çerçevesine uygun olarak icat edilen bir kavram olduğunu iddia eder.
    Wallerstein’a göre değerden arınmış ya da değer-tarafsız akademisyen/bilim insanı miti, eşit haklara sahip yurttaşlar, serbest Pazar ve egemen devletlerle birlikte modern dünya sisteminin işleyişi için gerekli olan mitler arasında yer alır.
    Batı ya da Avrupa merkezli sosyal bilim anlayışının değiştirilmesi gerektiğini iddia eder. Wallerstein’a göre böylesi bir anlayış kendisi dışında kalan coğrafyalardaki ekonomik-tarihi süreci kavramsallaştıramamakta, adeta bu toplumları tarihsiz toplumlar olarak göstermektedir.
    Wallerstein sosyal bilimler içindeki ayrımların (modern-geleneksel, gelişmiş-geri kalmış vs.) yapay olarak oluşturulmuş ayrımlar olduğunu belirtir ve dünya sistemi analizinde bu ayrımları ortadan kaldıracak yöntemsel önermelerde bulunur.
    Wallerstein kendisinin entelektüel gelişimini etkileyen düşünürler arasında Karl Marx, ikisi de iktisatçı olan Joseph Schumpeter (1883-1950) ve Karl Polanyi (1886-1964) ve Fransız tarihçi Fernand Braudel’i (1902-1985) sıralamaktadır.
    Fernand Braudel, Anneles Okulu’nun kurucularındandır. Anneles Okulu temel olarak olay ya da vaka merkezli çalışmalar yerine tarihsel yapıların uzun dönemde incelenmesi yaklaşımını getirerek tarih alanında yapılan çalışmaları tamamıyla değiştirmiştir. Braudel’e göre uzun dönem- longue durée, değişimin yavaş olduğu tarihsel süreçtir.
    Braudel gibi Wallerstein’ın çalışmaları da uzun dönemleri kapsamaktadır.
    Benzer biçimde Wallerstein modern kapitalizmin kökenlerini ve kapitalist yayılmanın neden ve sonuçlarını küresel düzeyde açıklamaya çalışmıştır. Son olarak, Wallerstein da Braudel gibi disiplinler arasındaki ayrıma özellikle tarih ve sosyolojiyi birbirinden ayıran geleneksel yönteme karşı çıkmıştır.
    Wallerstein, bu yanlış ikili karşıtlık yerine beşeri bilimlerle ilişkilendirilen idiografik epistemoloji ve fen bilimleri ile ilişkilendirilen nomotetik epistemolojinin birlikte kullanılmasını önerir.
    Wallerstein, Polanyi ve Schumpeter gibi ekonomik gelişmenin tarihsel bir açıklamasını yapar. Ekonomik gelişmelerle toplumun diğer alanlarındaki dönüşümlerin ilişkisini kurmaktadır.
    Wallerstein’ın geliştirdiği model ister tekil ulus devletler olsun isterse de dünya sistemi olsun bütün toplumsal sistemlerin çatışma temelinde oluştuğu, varlığını sürdürdüğü ve yıkılacağı varsayımına dayanmaktadır. Marx’ta temel sömürü ilişkisi burjuvazi ve proleterya-işçi sınıfı arasındaki ilişkidir. Fakat Wallerstein,
    Marx’tan farklı olarak bu sömürü ilişkilerini ulus devletleri aşan bir dünya sistemi içinde merkez, çevre ve yarı çevre arasındaki ilişkiler olarak ele almıştır.

    DÜNYA SİSTEMİ ANALİZİ
    Dünya sistemi “kapitalist iktisadi sistemin merkezden periferiye (çevreye) doğru büyümesini ve bu büyümenin kapitalist toplumlar ile pre-kapitalist toplumlar üzerindeki benzer etkilerini anlatan bir tarihsel açıklama” olarak tanımlanır.
    Wallerstein’a göre 19. yüzyılda devlet ve toplum kavramları birbirlerinin karşıtı olarak kurulmuştur. Bunun sonucunda ise ulus devletlerin toplumsal hayatın kurulduğu temel yapılar olduğuna dair yaygın bir düşünme biçimi gelişmiştir.
    Devletlerin sınırları içindeki faktörler -toplumsal, kültürel- içsel faktörler olarak, dışındakiler ise dışsal faktörler olarak ele alınır. Wallerstein bu durumun hem toplumsal tarihin yanlış açıklanmasına hem de gelecekteki değişimlere dair yapılacak yanlış varsayımlara neden olacağını iddia eder.
    Bu nedenle, Wallerstein devlet ve toplum yerine tarihsel bir sistem olan “dünya sistemini analiz birimi olarak önerir. Ayrıca tarihsel olarak kavranan bir dünya sistemi ile modern toplumsal değişme incelenebilir ve açıklanabilir.
    Wallerstein’a göre dünya bağımsız toplumların ya da ulus devletlerin toplamından başka bir şeydir. Bu nedenle dünya sistemi sosyal bilimcilerin temel analiz birimi olmalıdır. Bütüncül olarak ele aldığı dünya sistemleri aşiret toplumlarından ya da uluslardan farklıdır. Dünya sistemleri kendi sınırları içinde çeşitli kültürleri ve uyumlu bir bütün oluşturabilmek için en küçük birimlerin içine dâhil olabileceği genişleyen bir uluslararası işbölümünü barındırır.

    Dünya İmparatorlukları ve Dünya Ekonomileri
    Wallerstein tarihsel olarak bakıldığında dünya imparatorlukları ve dünya ekonomileri olmak üzere iki tane dünya sisteminin var olduğunu belirtir.
    Dünya imparatorlukları kendi bütünlüklerini kurdukları askeri ve politik hâkimiyet üzerinden sağlamaktadırlar ve yönetim biçimleri de bu anlayışa dayanmaktadır.
    Dünya ekonomileri ekonomik değişim üzerine yapılandırılmıştır ve bu durum politik olarak tanımlanmış sınırların ve herhangi bir devletin kontrolünün dışındadır. Dolayısıyla dünya ekonomilerindeki bütünleşmeyi sağlayan güç siyaset değil ekonomidir.
    Siyasal bütünleşmeden yoksun olmak dünya ekonomileri için avantajlı bir durumdur. Çünkü merkezi denetimin yokluğundan ötürü, ekonomik aktörlerin daha fazla hareket özgürlüğü vardır, bu da onların servet biriktirme ve küresel ölçekte birikimi geliştirme fırsatlarını güçlendirir.
    Wallerstein’ın dünya sistem analizinin belli başlı ilkeleri:
    1. İşbölümü ve sınıfsal bölünmeler evrensel olgulardır. Wallerstein 20. yüzyılda bu durumun tarihsel gelişiminin ve kapitalist sistemin yayılmasının detaylı analizini yapmıştır.
    2. Hâkim olan unsur siyaset değil ekonomidir. Politik bölünmeler ekonomik gereksinmelere hizmet eder ve politik hâkimiyet gelişmeye engel bile olabilir.
    3. Dünya sistemi merkez, yarıçevre ve çevreden oluşmaktadır. Bu ayrımlar ulusal gibi görünmekle beraber aslında daha çok bölgesel ayrımlardır.
    4. Değişim süreklidir ama tek yönlü ve doğrusal değildir.

    KAPİTALİST DÜNYA EKONOMİSİ
    Wallerstein’in dünya sistemi yaklaşımında kapitalizm on altıncı yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan ve oradan giderek yayılan bir dünya sistemi olarak analiz edilir.
    Kapitalist dünya ekonomisi kârın maksimize edilmesi amacıyla üretimin yapıldığı tek üretim biçimidir.
    Wallerstein 16. yüzyılda modern dünya kapitalist sisteminin ortaya çıkışını üç durumla açıklar:
    1. Keşifler ve sömürgeleştirme sonucunda dünya coğrafyasının yayılması, genişlemesi
    2. Farklı coğrafi bölgelerde farklı emek kontrol yöntemlerinin gelişmesi
    3. Uluslararası ekonomik ticarette, kendi avantajları adına, istedikleri koşulları zorla kabul ettirme gücüne sahip olan yeni güçlü devletlerin gelişmesi.
    Batı’nın Batılı olmayan çeperleri (çevreyi) sömürerek daha büyük bir üstünlük elde ettiği düşüncesi, Wallerstein’ın sentezinin temelini oluşturmaktadır.
    Sömürgeleştirilen topraklardaki kaynaklara el konulması Avrupa’yı zenginleştirirken aynı zamanda dünya üzerindeki denetim alanlarının genişlemesini sağlamıştır. Bu durum Wallerstein’ın çevre diye adlandırdığı yoksul, geri kalmış ve kendi gelişimini neredeyse sağlayamayacak olan toplumların ortaya çıkmasına neden olmuştur.
    Kapitalist dünya ekonomisinin en çok sömürülen parçası çevredir ve kapitalizmin zenginliği merkez ülkelerdeki işçi sınıfının sömürüsüne değil çevre ülkelerin sömürüsüne bağlıdır.
    Kapitalist devletler, piyasaya karışmaktan sakınan devletler değil, kârları azamileştirmeye yardım eden devletlerdir. Kendi kapitalistlerini koruyamayan devletler, kapitalist dünya sisteminin bir parçası olarak kaldıkları sürece sermayelerini kaybederler. Kapitalizmin başarısı çekirdek ile çeper arasında bir işbölümünün yaratılmasına ve sürdürülmesine bağlıdır.

    Merkez, Çevre ve Yarı Çevre
    Tarihsel olarak bakıldığında ilk olarak Kuzeybatı Avrupa merkez konumuna gelmiştir. Günümüzde ise Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Japonya ve benzer endüstrileşmiş ulus devletler merkez konumdadırlar. Dünya zenginliğinin büyük bir kısmı merkezin kontrolü altındadır.
    Çevre, hammaddeleri nedeniyle sömürülür ve bu hammaddeler merkeze ihraç edilir. Bugün, dünyadaki en kötü çalışma koşulları çevre ülkelerdedir. Başlangıçta Doğu Avrupa çevre konumundayken günümüzde Afrika, Karayipler, Orta Amerika ve diğer üçüncü dünya ülkeleri çevre konumundadırlar. Çevrede ilerleme ve gelişmenin olmamasının nedeni, onların ekonomik ve politik olarak merkeze bağımlı olmalarıdır. Bir başka deyişle çevrenin geri kalmışlığı uygulanan ekonomi politikalarının sonucudur. Bu ekonomi politikaları çevreyi sadece hammadde ihraç edici konumda tutmaya ve ürettikleri kârın kendileri tarafından kullanılmasını engellemeye yöneliktir.
    Dünya sistemi içinde çevre bir ülkenin yarı çevre konuma geçmesi uyguladığı gelişme stratejilerine bağlıdır. Dünya pazarlarının daralma dönemlerinde, kırılgan yapılarından dolayı çevre ülkelerinin ekonomisi çok çabuk bozulur. Wallerstein bu durumun çevre ülkeler için yarı çevre olabilmek adına bazı durumlarda bir fırsat olabileceğini belirtir. Böyle bir süreç ithalata dayalı üretim programlarıyla aşılabilir.
    Merkez ülkelerde yeni gelişen endüstrilerin korunması, tekelcilik karşıtı yasalar gibi girişimciliğin üzerindeki siyasi sınırlamalar, buradaki girişimcileri başka yerlerde yatırım yapmaya yöneltir.
    Wallerstein son strateji olarak sıkı bir şekilde uygulanan ve ekonomik bağımsızlığın da içinde olduğu bir gelişme stratejisinin, yalnızca ekonomik gelişmeyi değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasi gelişmeyi de sağlayabilme olanağının olduğunu belirtir. Fakat Wallerstein böylesi bir stratejinin ancak çok az çevre ülke için uygulanabilir olduğunu belirtir.
    Yarı çevre ekonomik ve politik olarak merkezden güçsüz ama çevreden daha güçlü konumdadır. İlk olarak Akdeniz Bölgesi yarı çevre olarak gösterilmektedir.
    Günümüzde ise Doğu Avrupa, Meksika ve Güney Amerika’nın bazı bölümleri yarı çevre konumundadırlar. Yarı çevre modern dünya sisteminde politik istikrarın sağlanmasında önemli bir rol oynamaktadır. Çevreden merkeze doğru oluşabilecek bazı politik protestoları karşı tampon görevi görür ve böylelikle tamamıyla kutuplaşmış bir dünya sisteminin gelişmesini engeller.
    Yarı çevre konumundan merkez konumuna geçişteki kilit nokta, bir ülkenin daha düşük üretim maliyetleri ile üretim yapabilmesini sağlayabilecek gelişmiş teknolojiye yaslanabilecek bir pazara sahip olmasıdır.
    Yarı çevre bir ülkenin pazarını genişletmesi için:
    1) Ulusal sınırlarını genişletebilir,
    2) İthal ürünlere karşı uygulayacağı gümrük tarifeleriyle iç pazarı elinde tutabilir,
    3) Ulusal ürünlere sağlanan destekleme politikaları ile üretim maliyetlerini düşürebilir.
    4) Devlet ya da diğer kurumlar, ideoloji ve propaganda aracılığı ile yerel tüketicinin zevklerini, beğenilerini yönlendirebilir.

    Wallerstein dünya sisteminde yaşanan dönüşümlerin analizini yaparken K-döngüsü ya da Kondratieff döngüsü olarak adlandırılan yaklaşımı kullanır.
    Her bir Kondratieff döngüsü yaklaşık olarak 50-60 yıl sürer; büyüme ve durgunluk dönemleri sırayla birbirini takip eder. Sömürü ve birikim her bir dönemde temel itici gücü oluşturur. Buna göre her bir dönemde şunlar gerçekleşir:
    1) hâkim olan kapitalist biçim değişir,
    2) işbölümü yayıldıkça coğrafi sistem genişler ve
    3) merkez ve çevre de özgül devletler ortaya çıkar.

    Wallerstein’a göre dünya sisteminde dört dönemden söz edilebilir:
    Birinci dönem 1450 ile 1640 yılları arasında gerçekleşmiştir. Bu dönemin en önemli özelliği feodalizm ve dünya imparatorluklarından ulus devletlere geçiştir.
    Bu dönemde tarımsal kapitalizm hâkimdir.
    İkinci dönem 1640 ile 1750 yılları arasında yaşanmıştır ve bu süre içinde 80 yıl süren durgunluk dönemi olmuştur. Kolonileşme ile coğrafi yayılma gerçekleşmiştir.
    Üçüncü dönemin başlangıcında endüstri devrimi yer almıştır.
    Endüstriyel kapitalizm hâkim olan biçimdir
    Dördüncü dönemde İngiltere başta sömürgecilik karşıtı hareketler olmak üzere birkaç faktörden dolayı merkez konumunu kaybetmiş ve yerine Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri merkez konumunu elde etmiştir.
    Hegemonik ya da lider konumunda olan devletlerin sınırlı bir ömrü vardır.
    Hegemonik devlet, kendi konumunu koruyabilmek için önce askeri gücüne başvurmak durumunda kalır.
    Wallerstein’a göre ise askeri gücün kullanılması, yalnızca güçsüzlüğün işareti değildir aynı zamanda gelecekte ortaya çıkacak olan çöküşünde işaretidir. Wallerstein bu kavramsallaştırmasını Amerika Birleşik Devletleri’nin 1960’lardan sonra gerilemeye başlayan konumunu açıklamak için kullanır. O tarihten itibaren kapitalist özgürlüğün artmasıyla beraber küresel şirketler güçlenmeye başlamıştır.

    GEÇİŞ SÜRECİ OLARAK KÜRESELLEŞME
    Günümüz devletleri sosyal hizmet sunma anlamında bir kriz yaşamaktadırlar. Devletler vergi indirimi baskısı ile bu hizmetlerin sürdürülmesi arasında sıkışıp kalmışlardır. Bütün bunlar ise sermaye birikimi krizine ve bunalımına yol açmaktadır.
    Wallerstein’a göre dünya sistemi kapitalist işbölümü ile birbirine bağlanmıştır. İşbölümünün en temel özelliği ise sömürüye dayanmasıdır. Sömürü kapitalizme esas bir durumdur.
    Merkez ülkelerdeki işçilerin sömürüsünün işçi hareketleri, yasalar vb. nedenlerle sınırlı olması girişimcileri sömürünün daha yüksek olduğu diğer işgücü piyasalarına yöneltir. Wallerstein bu durumu sömürünün ihraç edilmesi olarak tanımlar.
    Kapitalizmin işleyişi güçlü devletler aracılığı ile sağlanabilir.
    Wallerstein, tamamen serbest pazarların olduğu bir sistemde kâr sağlanamayacağını iddia eder.
    Kapitalizmin gerçek anlamda kâr yapabilmesi için ihtiyaç duyduğu şey nispi tekellerdir.
    Öyle bir durum yaratmalısınız ki çok fazla sayıda satıcı olmamalı ve bu satıcıların statüleri az çok korunabilmeli. Bu serbest bir pazar değildir; kapitalizm devlete muhtaç. İşin aslı, devletler kapitalizme bu şekilde yardım etme yeteneklerini artık gerçek anlamda yitirmeye başlıyorlar.
    Günümüzde dünya sistemi duraklama dönemindedir ve bu duraklama dönemini aşmasını engelleyen üç tane yapısal kriz bulunmaktadır.
    Bunlardan birincisi, dünya üzerinde sömürünün ihraç edilmesini sağlayacak yer kalmamıştır, sistem coğrafi olarak yayılmanın sınırlarına ulaşmıştır.
    İkinci olarak, krizden çıkmanın yollarında birisi ya ücret artışlarıyla ya da vergi indirimi yoluyla orta sınıfın harcama gücünü artırmak olarak görülmektedir.
    Fakat orta sınıfın bu artan ücretlerinin maliyetleri devletler ve şirketler için çok yüksek olmaya başlamıştır.
    Üçüncü sırada yapısal kriz olarak daha önce dışsal maliyetler olarak bahsedilen hammaddenin tükenmesi ve çevre kirliliği yer almaktadır. Çevre kirliliği ile baş edebilmenin maliyetleri hükümetler için oldukça yüksek olmaktadır.
    1968 isyanını önemli bir dönüm noktası olarak ele alır. Ona göre bugünkü dünya sisteminin sonu o tarihlerde başlamıştır. Bu süreç, Kondratieff döngüsüne göre geçiş ve belirsizlik dönemidir.
    Wallerstein, bu geçiş döneminin belirsizliğine dair yapısal ve kültürel göstergelerden söz eder. Kültürel gösterge olarak fen bilimlerinde kaos kuramının, sosyal bilimlerde ise postmodern sosyal teorinin ortaya çıkışı geçiş döneminin belirsizliğine işaret etmektedir.
    Geçiş döneminin belirsizlik ve karmaşıklığını işaret eden iki tane yapısal gösterge vardır. Bunlar finansal spekülasyon ve küresel düzeyde örgütlenen yeni sistem karşıtı hareketlerdir. Üretim maliyetlerinin artması nedeniyle kâr oranlarının düşmesi, yatırımcıları üretim alanından finans alanına yöneltmiştir.
    Wallerstein sistem karşıtı hareketleri üç tane eski ve üç tane yeni olmak üzere iki grupta incelemiştir. Eski sistem karşıtı hareketler 1848 ile 1968 yılları arasında gerçekleşmiştir ve bu grupta yer alan hareketlerin üçü de iktidara gelmiş hareketlerdir. Batı’da sosyal demokratlar, Doğu’da komünistler ve Güney’de ulusal kurtuluş/bağımsızlık hareketleri eski toplumsal hareketler olarak iktidarın ele geçirilmesini hedefleyen hareketlerdir. 1968’den sonra ise yeni sistem karşıtı hareketler ortaya çıkmıştır.
    Bunlar Batı’da “yeni toplumsal hareketler” Doğu’da “anti-bürokratik” hareketler ve Güney’de “Batılılaşma karşıtı” hareketlerdir.
    Wallerstein “sistem karşıt hareketler”in başarılı olabilmeleri için, geçiş sürecinden sonra ne tür alternatif yeni toplumlar ortaya çıkabileceği konusunda entelektüellerin ve akademisyenlerin önemli bir role sahip olduklarını vurgulamaktadır.

    SONUÇ
    Wallerstein yaygın mal üretimi, kâr amacıyla yapılan girişimler, ücretli emek ve yüksek teknoloji gibi unsurları ön-kapitalizm olarak adlandırmaktadır. O’na göre bu unsurların varlığı tarihsel bir sistemi kapitalist bir sistem olarak tanımlamak için yeterli değildir. Kapitalizmin ayırt edici özelliği, kesintisiz sermaye birikimi ve bu birikimin yapılmasını sağlayan bir yapıya sahip olmasıdır. 16. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan bu sistem bütün dünyaya yayılmıştır.
    Wallerstein’ın yaklaşımı Robert Brenner tarafından eleştirilmiştir. Brenner’a göre Wallerstein’ın açıklamada temel sorun sınıf ilişkilerine yer verilmemesidir.
    Wallerstein’a getirilen bir başka eleştiri modern dünya sistemi üzerine yaptığı çalışmalarda kültürel farklılıklara yer vermemesidir.
    Wallerstein önemli olanın ekonomi siyaset ya da kültür gibi ayrı ayrı alanları incelemek olmadığını; bütün bunların tek bir sürecin parçası olduğunu belirtmektedir.
    Wallerstein’a göre modern dünyayı inceleyen üç ana bilim dalı vardır: ekonomi, pazarı, siyaset bilim, devleti; sosyoloji de sivil toplumu çalışır... Bugünün ana entelektüel sorunlarından biri bütün bunlardan bileşik süreçler olarak bahsedebileceğimiz bir dil oluşturmaktır.

    ---
    Çağdaş Sosyoloji Kuramları
    Editör: Prof.Dr. Aylin Görgün Baran & Prof. Dr. Serap Suğur
  • Bizi Allah ile kandırma çabalarının arkasında tüm hainlikleriyle insanlıktan çıkarılmış, aklı, bilimi kullanmaktan uzaklaştırılmış insan haline getirmek vardı tefeci-bezirgan sınıfının hedefinde. Vurgun, soygun, talanlarını gizleyebilmek için tek yapabildiği de bu.
    Bir süre başarılı da oldular bunda, hatta ulaşabilecekleri maksimum seviyeye de ulaştılar, Akpgiller ile. Fakat çağ iletişim çağı, teknoloji çağı işte artık sonlarına doğru geldiler, mızrak çuvala sığmıyor. Halkı din afyonuyla uyuşturup etkisiz kılmakta bir yere kadar geçici bir süre. Toplumun içinde yarattıkları kin ve öfke artık kendilerini boğacak seviyeye yaklaşıyor.
    İnsan tabiatı ve doğa ana sevgi üzerine kurulu olmasına rağmen. Din bezirganları insana ve insanlığa güvenmediği, hatta öldürüp yok ettiği ölçüde varlığını sürdürdüğü için, sürekli insanı cezalandıracak, yakacak, pusu, kumpas kuracak olan bir yaratıcıyı korku malzemesi yaparak insanları bu korku dairesinde tutuyorlar. Sınıflı topluma geçildiği günden beri bu böyle. Fakat bugünün insanı soru sormaktan, irdelemekten korkmuyor, korkularıyla yüzleşebiliyor.
    Tarihin ilk düzenbazları, hırsızları Sümer din adamları olan " damgar "lar sermayeyi din adına güven sağladığı toplumdan çaldıkları ile yaptılar yedi bin yıl önce. Yedi bin yıldır insanlıkda bir birikim yaptı, avrupa ülkelerinde büyük fransız devrimiyle bu sınıfın kanlı bir şekilde kökünü kazıyıp yok etti.
    İnsan korktuğu şeyi nasıl sevip ona sevgi besleyebilir, tefeci bedevi bezirgan sınıfın yarattığı tanrı anlayışı onlarca defa yıkıldı, tarih içinde. Muaviye-yezit soyunun tanrı anlayışınında sonuna geldi sayılır, artık son çırpınışlarını yaşıyorlar.
    Onların din ve tanrı anlayışı sevgi, saygı üzerine değil, bu dünyada cenneti kurma üzerine değil, bu din adına yapılan ritüeller, yaşattıkları ahret korkusu hepsi kendi alçakca vurgun ve soygunlarını gizlemek içindi.
    Ahrette, cehennem korkusu ile dünya hayatından kopartılarak uyuşturulan insanlar sömürüye isyan edecek cesareti, özgüveni kendisinde bulamıyorlardı. Günümüzde ise artık özellikle sosyal medya bu çarkın kırılıp halkın bilinç seviyesinin artmasında önemli bir araç oldu.
    Bu şartlar altında sadece korkudan sindirilmiş, yalaka, çıkarcı bir insan olmaktan öteye geçilebilir mi ? Gördük ki yarattıkları tarikat müritleri de bu soysuz insanlık dışı düzene bir yere kadar katlanıyorlar, korku imparatorunun saldığı korku da bir yere kadar.
    Dikkat edelim bir tarikat mensubu en çok 5-10 yıl katlanabiliyor takıldığı tarikatın içinde.
    Hayatın gerçekleri baskın çıkıyor.
    15 temmuz gibi insanlık dışı vahşi bir iç hesaplaşma yaşandı, kendi içlerinde. İnsanlıktan çıkmış iki en örgütlü ortaçağcı kesim vuruştu ve halk gördü ki bu işler boş işler.
    Bu iki emperyalizmin uşağı ortaçağcıların hangisi açıkca yaptıklarını savunup arkasında durabildi. İkiside dikkat edersek kaçak güreşiyor, eğiliyor, bükülüyor ve hala kendi gerçek yüzlerini gizleyemez durumdayken bile " din " ticaretini ellerinden bırakmıyorlar. Türkiye halkı öyle yada böyle antik sınıf tefeci bezirgan sınıfın kökünü kazıyacağı " demokratik halk devrimi " sürecinin içinden geçiyor. Her geçen gün aydınlığın, gelişimin, ilerlemenin hanesine artı yazıyor. Tarihin tekerleğini geriye ne yaparlarsa yapsınlar çeviremiyorlar, bu zaten doğanın diyalektiğine aykırı.
    Namaz kılayım, oruç tutayım, borçlanıp hacca gideyim, kurban keseyim, zekâtın miktarını en asgariden nispet alıp herkesi kandırmak pahasına zekâtımı vereyim, böylece öleyim, gideyim cennete devri kapanacak. Bu kaçınılmaz. Fakat hz Muhammed'in kesinlikle haram gördüğü faiz, vatana ihanet güncelliğini koruyacak. Sınıfsız toplum özlemiyle koyduğu diğer yasaklarda güncelliğini koruyacak.
    Fakat Kur'an dışına çıkmış bütün tarikatlara dikkat edelim her önderi ölümüyle üçe beşe bölünüp yeni bir şekil alarak halka ve kur'an dinene ancak öyle ihanet edebiliyor.
    Kur'anın yasakladığı şeyleri yapıp edip, domuz gibi faiz yeyip, yoksulun sırtından geçinip, göstermelik üç-beş rekat namaz ile yılda iki bayram şovu ile sen de bana cennetini ver Allah'ım ikiyüzlülüğünü halk dışlıyor artık, pirim vermiyor, bu iki yüzlülüğe !
    Allah ile korkuttuğunuz her insanı çıkarcı, sinsi birer varlığa dönüştürüp sonra sızlanıyorsunuz, bugün dilenci, sindirilmiş, korkak, yivsiz ve omurgasız bir Müslüman tipi insan yarattı tefeci-bezirgan sınıf.
    Bu insanlar bizim hayatımız ne olacak, çocukların geleceği ne olacak diye sorma aşamasına geldiler, tarikatların yurtlarında ırzlarına geçile geçile.
    Milyonlarca imam okulu mezunu gariban halk çocuğu işsiz kitlesinin içine girdi. Fakat onların murat ettiği gibi " kindar ve dindar nesil " olup oluk oluk muaviye-yezid şeriatının, cıa-pentagon şeriatının askeri oluvermediler. Bilinen yüz elli yedi tane aktif tarikatla onbinlerce camiyle yüzbinlerce imamla toplumu kuşattılar fakat teslim alamadılar, alamazdılarda.
    Bu devran böyle sürgit sürüp gitmezdi, yolun sonuna öyle yaklaştılar ki, iki uçurumun ortasında bıçak sırtı kalmaları an meselesi.
    Bizim asıl sorunumuz Allah'ı kendi tefeci-bezirgan sınıfının alçakca sömürü düzeni kölelerine bir diktatör olarak empoze etmek ve korkudan yavşak bir nesil türeten sınıflara karşı mücadele vermektir.
    Cesareti hakim kılmadığımız her insan yaşamında cepheyi parababalarına teslim ediyoruz.
    Sorun medeni, laik kesimde açıkça kimliğini ortaya koyup cepheden bu şeyh, derviş, mürid anlayışına savaş vermek yerine onlarda eğilip bükülüyorlar, demokratik devrimin uzamasının e acılı, sancılı geçmesinin bir nedeni de bu.
    Ve bunca çıkarcı insandan insanlık namına iyilik beklemek, mümkün mü?
    İki tarih yazılıyor,
    Biri alçaklığın, kapitalizme, parababalarına uşaklığın !
    Diğeri ONURUN ve İNSANLIĞIN KURTULUŞ TARİHİ...
    Kim nerede yer alıyor, kim nerede yer alacak, soru bu...
  • JOSEF STALİN-DİYALEKTİK VE TARİHSEL MATERYALİZM

    Diyalektik materyalizm, Marksist-Leninist partinin dünya görüşüdür. Doğa olaylarına yaklaşışı, onları inceleme ve anlama yöntemleri diyalektik, doğa olaylarını yorumlayışı, bu olayları kavrayışı ve teorisi materyalist olduğundan, bu dünya görüşü, diyalektik materyalizm adını almıştır.

    Tarihsel materyalizm, diyalektik materyalizmin ilkelerini toplum yaşamının incelenmesinde kullanır; bu ilkeleri toplum yaşamındaki olaylara, toplum ve toplum tarihi üzerindeki çalışmalara uygular.

    Marx ve Engels, diyalektik yöntemlerini tanımlarlarken, genellikle, Hegel'i diyalektiğin temel niteliklerini formüle eden filozof olarak gösterirler. Ama bu, Marx ve Engels diyalektiğinin Hegel diyalektiğinin aynısı olduğu anlamına gelmez. Çünkü, Marx ve Engels, Hegel diyalektiğinin idealist kabuğunu bir yana iterek, onun yalnızca rasyonel özünü almışlar ve daha da geliştirerek, ona modern, bilimsel bir biçim vermişlerdir.

    Marx, şöyle diyor:

    "Benim diyalektik yöntemim, Hegel'inkinden yalnızca temelde farklı değil, üstelik onun tam karşıtıdır. Hegel'e göre 'ide' adı altında bağımsız bir konu (subject) haline bile dönüşen düşünme süreci, gerçeğin yaratıcısıdır, ve gerçek, 'ide'nin fenomenal [dış-olaysal] biçimidir. Bana göreyse, bunun tersine, düşünme süreci, insan kafasında yansıyan, ve düşünce biçimlerine dönüşen madde dünyasından başka bir şey değildir." (Kapital, Cilt: I.)

    Marx ve Engels, kendi materyalizmlerini tanımlarlarken, genellikle, Feuerbach'tan materyalizmi doğrularına oturtarak yeniden kuran filozof olarak söz ederler. Ama bu, Marx ve Engels materyalizminin Feuerbach materyalizminin aynısı olduğu anlamına gelmez. Gerçekten de, Marx ve Engels, Feuerbach materyalizminin "asıl özünü" alarak onu materyalizmin bilimsel ve felsefi bir teorisi biçiminde geliştirmişler, ve onun idealist, dini-ahlaki kabuğunu kaldırıp atmışlardır. Biliyoruz ki, Feuerbach aslında bir materyalist olduğu halde, materyalizmin adına karşı çıkmıştır. Engels birkaç kez belirtmiştir ki, "Feuerbach, materyalist temeline karşın, geleneksel idealist zincirden kurtulmuş değildir; ve ondaki gerçek idealizm, din ve ahlâk felsefesine gelir gelmez açıkça kendini göstermektedir." (Ludwig Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu)

    Diyalektik Eski Yunan dilindeki, konuşmak, tartışmak anlamına gelen dialego sözcüğünden çıkmıştır. Eski zamanlarda diyalektik, muhaatabın savındaki çelişkileri ortaya koyup bu çelişkilerin üstesinden gelmek yoluyla gerçeğe ulaşma sanatı demekti. Eski zamanlarda, düşüncedeki çelişkileri ortaya çıkarmanın ve karşıt görüşlerin çatışmasının, gerçeğe ulaşmada en iyi yöntem olduğunu kabul eden filozoflar vardı. Düşüncenin bu diyalektik yöntemi, sonraları doğa olaylarını da kapsadı; doğadaki olayları sürekli bir hareket ve değişme içinde gören, doğadaki gelişmeleri, doğadaki çelişkilerin gelişmesi sonucu olarak, ve doğadaki karşıt güçlerin birbirlerini karşılıklı etkilemeleri sonucu kabul eden, doğanın diyalektik kavranması biçiminde gelişti.

    Diyalektik, özünde metafiziğin tam karşıtıdır.

    1. MARKSİST DİYALEKTİK YÖNTEMİN TEMEL NİTELİKLERİ ŞUNLARDIR:

    a) Diyalektik, metafiziğin tersine, doğaya, rastgele toplanmış, birbirleriyle ilişkisiz, birbirlerinden bağımsız, ayrı şeyler, ayrı olaylar gözüyle değil maddelerin ve olayların birbirleriyle organik olarak ilişkili bulunduğu, birbirlerine dayandığı ve birbirleriyle belirlendiği tam ve bağımlı bir bütün gözüyle bakar.

    Bu yüzden, diyalektik yönteme göre, mademki doğanın herhangi bir kesimindeki bir olay, çevresindeki koşullarla ilişkisiz, onlardan ayrı olarak düşünüldüğünde bizce anlamsız olacaktır, öyleyse, doğadaki hiçbir olay tek başına, çevresindeki olaylardan ayrı olarak kavranamaz; bunun tersi olarak da, çevresindeki olaylarla ayrılmaz bağlar içinde ve çevresindeki olaylarla koşullandırılmış olarak düşünülen her olayı kavramak ve açıklamak mümkündür.

    b) Diyalektik, metafiziğin tersine, doğanın, durgunluk ve hareketsizlik, durağanlık ve değişmezlik halinde olmadığını, hep birşeylerin doğduğu ve geliştiği, bazı şeylerin de parçalanıp öldüğü, sürekli bir hareket ve değişme, sürekli bir yenilenme ve gelişme halinde olduğunu kabul eder.

    Bu yüzden, diyalektik yönteme göre, olaylar, yalnızca karşılıklı bağıntıları ve dayanışmaları açısından değil, ayrıca bu olayların hareketleri, değişmeleri, gelişmeleri, varoluşları ve varoluştan yokoluşa geçişleri açısından da düşünülmelidir.

    Diyalektik yönteme göre, asıl önemli olan, o anda kalıcı gibi görünen, ama daha o andan başlayarak ölmeye yüztutmuş olan şey değil, o anda kalıcı gibi görünmese bile, doğan ve gelişmekte olan şeydir. Çünkü diyalektik yöntem, ancak, yeni doğan ve gelişmekte olan şeylerin yenilmez olduğunu kabul eder.

    Engels şöyle diyor:

    "Tüm doğa, en küçüğünden en büyüğüne dek, küçük bir kum tanesinden güneşe, canlı en ilkel hücreden insana dek, sürekli bir varoluş ve yokoluş, sürekli bir akış, sonsuz bir hareket ve değişme içindedir." (Doğanın Diyalektiği)

    Onun için, Engels'in söylediği gibi, diyalektik, "şeyleri ve onların zihindeki yansımalarını, temel olarak karşılıklı ilişkileri, birbiriyle bağıntıları, hareketleri, doğuş ve yokoluş koşulları içinde ele alır." (Aynı yapıt)

    c) Diyalektik, metafiziğin tersine, gelişme sürecini, nicel değişmelerin nitel değişmelere yol açmadığı basit bir büyüme süreci gözüyle görmez; gelişmeyi, önemsiz ve belirsiz nicel değişmelerden, açık, temel nitel değişmelere geçilen, ve bu nitel değişmelerin, yavaş yavaş değil de, bir sıçrayış biçiminde, bir durumdan ötekine kesin ve hızlı olarak gerçekleştiği bir süreç olarak kabul eder. Buna göre, nitel değişmeler, rastgele değil, görünmeyen ve yavaş yavaş oluşan nicel değişmelerin, doğal sonuçları olarak ortaya çıkarlar.

    Bu yüzden, diyalektik yönteme göre, gelişme süreci daireler çemberi üstünde dönen bir hareket ya da geçmişteki olayların basit birer yinelenmesi olarak anlaşılmamalı; sürekli ve ileri bir hareket, eski bir nitel durumdan yeni bir nitel duruma geçen, basitten karmaşığa, alçaktan yükseğe doğru bir gelişme olarak bilinmelidir.

    Engels, diyor ki:

    "Doğa, diyalektiğin denektaşıdır. Denilebilir ki, modern doğa bilimleri bu doğrulama için son derecede zengin ve gün geçtikçe çoğalan materyaller sağlamış; ve böylece, doğa sürecinin, son çözümlemede metafizik değil, diyalektik olduğunu, sonsuz bir tekdüzelikle sürekli olarak daireler çemberi üstünde dönmeyip gerçek bir tarih çizgisinden geçtiğini tanıtlamıştır. Bu konuda hemen, bitki ve hayvanlardan insana dek, bugünün organik dünyasının tümünün bir gelişme sürecinin ürünü olduğunu ve milyonlarca yıldan bu yana gelişmekte olduğunu ortaya koyarak, doğanın metafizik kavranışına kesin bir vuruş indiren Darwin'den söz etmek gerekir." (Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm)

    Engels, diyalektik gelişmeyi, nicel değişmelerden nitel değişmelere geçiş olarak tanımlarken, şöyle diyor:

    "Fizikte... her değişme, cismin kendinde var olan ya da dışardan cisme verilmiş olan bir hareket biçiminin sonucu olarak, nicel değişmeyle nicelikten niteliğe geçiştir. Sözgelimi, suyun ısı derecesi önceleri, onun, sıvı durumuna etkili değildir. Ama sıvı durumundaki suyun ısı derecesi azalır ya da çoğalırsa, molekülleri arasındaki çekim bir an sonra değişecek ve durum değiştirerek buza ya da buhara dönüşecektir... Bir platin telin akkor duruma gelmesi için belli miktarda asgari bir elektrik akımı gereklidir. Her sıvının, elimizdeki olanaklarla ve gerekli olan ısı derecesiyle elde edebileceğimiz belli bir basınç altında, belli bir donma ve kaynama noktası vardır. Ve sonuç olarak, her gazın, uygun basınç ve soğutma koşullarında sıvı durumuna dönüşebileceği kritik bir noktası vardır. ... Fiziğin sabiteleri (değişmezleri, bir durumdan öteki bir duruma geçiş noktaları — J. Stalin) dedi şey, birçok durumda, eldeki cismin durumundaki hareketin nicel (değişmesi) artışı ya da azalışı sonucu nitel değişmenin ortaya çıktığı ve bundan dolayı da niceliğin niteliğe dönüştüğü düğüm noktalarından başka bir şey değildir." (Doğanın Diyalektiği)

    Engels, kimyaya geçerek, şöyle sürdürüyor:

    "Kimya, nicel birleşimlerin değişmeleri etkisiyle oluşan cisimlerin nitel değişmelerinin bilimi olarak tanımlanabilir. Bu, Hegel'ce de bilinen bir gerçekti... Oksijeni ele alalım: molekülde iki atom yerine üç atom bulunursa, kokusu ve reaksiyonu adi oksijenden tamamen farklı bir cisim olan ozonu elde ederiz. Ve yine, oksijenin azot ve sülfürle, değişik oranlarda birleşmesi sonunda, merkezinde, bütün öteki cisimlerden nitelikçe ayrı cisimlerin ortaya çıkması, olayı da aynı kapsama girer." (Aynı yapıt)

    Sonuç olarak, Engels; Hegel'de değerli olan ne varsa beğenmeyip reddeden, ama yine de onun, cansızlar dünyasından canlılar dünyasına, inorganik madde diyarından organik madde diyarına geçişi yeni bir sıçrama dönemi olarak açıklayan ünlü tezini gözaçıklıkla aşıran Dühring'i eleştirirken, şöyle diyor:

    "Bu, tam anlamıyla hegelci ölçü bağıntılarının düğüm çizgisi üstündeki düğüm noktalarında yalnızca nicel artma ya da azalmanın ortaya koyduğu nitel sıçramadır. Sözgelimi, suyun ısıtılması ya da soğutulması durumunda -normal basınç altında- düğüm noktaları olan kaynama ve donma noktaları, yeni bir kümelenme durumuna geçiş sıçraması ve sonuç olarak da niceliğin niteliğe dönüşmesi durumudur." (Anti-Dühring)

    d) Diyalektik, metafiziğin tersine, doğadaki her şeyin ve her olayın yapısında iç çelişkilerin varlığını kabul eder. Çünkü hepsinin olumlu ve olumsuz yanları, bir geçmişi ve bir geleceği, ölen bir yanı ve gelişen bir yanı vardır. İşte bu karşıtlar arasındaki savaşım, yeniyle eski arasındaki, ölenle doğan arasındaki, yitip gidenle gelişen arasındaki savaşım, gelişme sürecinin iç kapsamını, yani nicel değişmelerin nitel değişmelere dönüşmesi biçiminde beliren iç kapsamını, oluşturur.

    Bundan dolayı, diyalektik yönteme göre, alçaktan yükseğe doğru olan gelişme süreci, olayların uyumlu bir evrimi biçiminde olmayıp, maddelerin ve olayların özünde var olan çelişmelerin ortaya çıkmasına ve bu çelişmelerin temelindeki karşıt yönelişlerle işleyen "savaşım"a dayanır.

    Lenin, "en uygun anlamıyla, diyalektik, şeylerin asıl özündeki gelişmenin incelenmesidir" diyor. (Felsefe Defterleri)

    Ve, daha ilerde Lenin şöyle der:

    "Gelişme, karşıtların savaşımıdır." (Materyalizm ve Ampirio-Kritisizm)

    İşte, Marksist diyalektik yöntemin temel nitelikleri kısaca bunlardır.
    Diyalektik yöntemle ilkelerinin, toplum yaşamının ve toplum tarihinin incelenmesi alanına uzatılmasının ne kadar gerekli olduğu, bu ilkelerin toplum tarihine, proletarya partisinin pratik çalışmasına uygulanmasının ne büyük önem taşıdığı kolaylıkla anlaşılmaktadır.

    Dünyada olaylar her şeyden ayrı ve tek başına değilse, bütün olaylar birbirlerine bağlı ve birbirlerini karşılıklı olarak koşullandırıyorlarsa, açıkça görülür ki, tarihteki bütün sosyal sistemler ve sosyal hareketler de, çoğu tarihçilerin sık sık başvurdukları gibi "sonsuz adalet" ya da başka birtakım önyargılar açısından değerlendirilemezler; ancak ve ancak, o sistemi ya da sosyal hareketi doğuran ve o sisteme ilişkin koşullar açısından değerlendirilebilirler.

    Günümüzün koşulları altında köleci sistem, saçma, aptalca ve anormal olurdu. Ama çözülmeye yüztutmuş bir ilkel komünal sistem koşullarında, ilkel komünal sisteme göre daha ileri bir adım olan köleci sistem tamamen doğal ve mantıki bir olaydır.

    Sözgelimi 1905 Rusya'sında, Çarlığın ve burjuva toplumunun varlığı sırasında burjuva-demokratik cumhuriyeti kurma istemi tamamen anlaşılır, yerinde ve devrimci bir istemdi. Çünkü o zamanlar burjuva cumhuriyeti ileriye doğru bir adım demekti. Ama şimdi, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği koşullarında, burjuva-demokratik cumhuriyeti kurma istemi çok anlamsız ve karşı-devrimci bir istem olur. Çünkü Sovyet Cumhuriyeti'yle karşılaştırıldığında, burjuva cumhuriyeti kurma çabası geriye atılmış bir adımdır.

    Her şey koşullara, zamana ve yere bağlıdır.

    Şurası açıktır ki, sosyal olaylara böyle tarihsel bir açıdan bakılmadıkça, tarih biliminin varlığı ve gelişmesi olanaksız olacaktır. Çünkü, ancak böyle bir görüş, tarih bilimini bir karmakarışıklık, bir rastlantılar ve saçmasapanlıklar yığını olmaktan kurtarabilir.

    Devam edelim. Dünya sürekli bir hareket ve gelişme halindeyse, eskinin ölmesi ve yeninin büyümesi bir gelişme yasasıysa, açıktır ki, artık "değişmez" sosyal sistemlerin, özel mülkiyet ve sömürünün "sonsuz ilkeleri"nin, köylünün toprak ağasına, işçinin kapitaliste başeğdirilmesine ilişkin "öncesiz ve sonsuz düşünler"in varlığı olanaksız bir şeydir.

    Bu yüzden, nasıl bir zamanlar feodal sistemin yerini kapitalist sistem aldıysa, kapitalist sistemin yerini de sosyalist sistem alabilir.

    Onun için, çabalarımızı, bugün en egemen gücü oluşturmuş da olsalar, toplumun artık gelişmeyen tabakaları üstüne değil, bugün egemen güç sayılmasalar bile, gelişen ve önünde geniş bir geleceği olan tabakaları üstüne dayandırmalıyız.

    1880-1890 yıllarında, Marksistlerin Narodniklere karşı savaşımı döneminde, Rusya proletaryası, nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan, kendi başına köylüler yığınına göre çok küçük bir azınlıktı. Ama köylüler bir sınıf olarak çözülürlerken, proletarya sınıf olarak gelişiyordu. Ve, proletaryanın bir sınıf olarak gelişmesi yüzündendir ki, Marksistler eylemlerini proletaryaya dayandırmışlardı. Bunda da yanılmamışlardı. çünkü bildiğimiz gibi, sonradan proletarya önemsiz bir güç olmaktan çıkıp birinci derecede tarihsel ve politik bir güç durumuna gelmiştir.

    Bu yüzden, politikada hata yapmamak için hep ileriye bakılmalıdır, geriye değil.
    Devam edelim. Yavaş nicel değişmelerden hızlı ve ani nitel değişmelere geçiş. bir gelişme yasasıysa, ezilen sınıfların yaptığı devrimlerin çok normal ve kaçınılmaz olduğu da apaçık ortaya çıkar.

    Bu bakımdan, kapitalizmden sosyalizme geçiş ve işçi sınıfının kapitalist boyunduruktan kurtulması, yavaş, yavaş değişmelerle, reformlara değil, ancak, kapitalist sistemin nitel değişmesiyle, devrim yoluyla gerçekleşebilir.

    Bu bakımdan, politikada hata yapmamak için, devrimci olmak gerekir, reformist değil.

    Devam edelim. Gelişme, iç çelişmelerin ortaya çıkmasıyla, bu gelişmeler temeline dayanan karşıt güçler arasındaki çatışmalarla ve çatışmaların sonucunda bu çelişmelerin aşılması yoluyla oluşuyorsa, açıkça anlaşılacağı gibi, proletaryanın sınıf savaşımı çok normal ve kaçınılmaz bir olaydır.

    Bu yüzden, kapitalist sistemdeki gelişmeleri örtbas etmemeli, onların üstünü açıp gözler önüne sermeliyiz; sınıf çatışmasını kısıtlamamalı ve onu sonuna dek sürdürmeliyiz.

    Bu yüzden, politikada hata yapmamak için, proletarya ve burjuvazinin çıkarlarının uzlaşması üstüne kurulmuş reformist bir politika değil, "kapitalizmin sosyalizmle kaynaşması"nı öngören uzlaşıcı bir politika değil, uzlaşmaz bir proleter sınıf politikası yolu izlenmelidir.

    İşte, Marksist diyalektik yöntemin, toplum yaşamına, toplum tarihine uygulanmış biçimi budur.

    Marksist felsefi materyalizme gelince, bu da, temelde felsefi idealizmin tam karşıtıdır.


    2. MARKSİST FELSEFİ MATERYALİZMİN
    TEMEL NİTELİKLERİ ŞUNLARDİR:

    a) Dünyayı, bir "mutlak ide"nin, bir "evrensel ruh"un, "bilinç"in cisimleşmesi olarak gören idealizmin tersine, Marksist felsefi materyalizm, dünyayı haliyle maddi olarak kabul eder; dünyadaki bütün değişik olayları, hareket halindeki maddenin değişik biçimleri olarak görür; diyalektik yöntemin ortaya koyduğu gibi, olayların karşılıklı ilişkileri ve birbirine bağlılıkları, hareket eden maddenin gelişme yasasıdır; dünya, maddenin hareket yasalarına uygun olarak gelişir ve hiçbir "evrensel ruh"a gereksinimi yoktur.

    Engels diyor ki:

    "Materyalist dünya görüşü, doğanın, olduğu gibi, hiçbir şey katmaksızın kavranmasıdır." (Ludwig Feuerbach'ın Tezi)

    "Dünya bir tümdür; hiçbir insan tarafından yaratılmamıştır; o sistemli olarak parlayan ve sistemli olarak sönen, öncesiz ve sonsuz, canlı bir alev hallindeydi ve öyle olarak da kalacaktır" diyen eski filozof Heraklit'in materyalist görüşünden söz ederken Lenin, "diyalektik ve materyalizm ve ilkelerinin ve çok ve güzel ve bir ve anlatımıdır ve bu" diyor. (Felsefe Defterleri)

    b) Gerçekte yalnız bilincimizin var olduğunu, maddi dünyanın, varlığın, doğanın, ancak bizim bilincimizde, duyularımızda, düşün ve algılarımızda bulunduğunu savunan idealizmin tersine, Marksist materyalist felsefe, maddeyi, doğayı, varlığı bilincimizin dışında ve ondan bağımsız olarak var olan nesnel bir gerçek olarak kabul eder. Madde, bütün duyuların, düşünlerin ve bilincin kaynağı olduğu için, ilk veridir. Maddenin, varlığın bir yansıması olan bilinçse, ikinci veridir. Düşünce, gelişmesinde yüksek bir kusursuzluk düzeyine erişmiş olan bir maddenin, yani beynin ürünüdür. Beyin düşünme organıdır, ve bu yüzden, insanın düşünceyi maddeden ayırması büyük bir yanlışlık yapması demektir.

    Engels, şöyle diyor.

    "Düşüncenin varlıkla, ruhun doğayla ilişkisi sorunu tüm felsefenin en önemli sorunudur. Filozofların bu soruya verdikleri yanıtlar, onları iki büyük kampa ayırmıştır. Ruhun doğaya göre öncelik taşıdığını ileri sürenler ... idealizm kampını oluştururlar. Doğaya öncelik tanıyan ötekilerse materyalizmin çeşitli ekollerini oluştururlar." (Ludwig Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu)

    Engels, şöyle sürdürüyor:

    "Tek gerçek, bizim de içinde olduğumuz, duyusal olarak algılanabilen maddi dünyadır... Bilincimiz ve düşüncemiz, ne kadar duyuların üstünde görünürlerse de, maddi ve bedensel bir organın, yani beynin ürünüdürler. Madde ruhun ürünü değil, tersine, ruhun kendisi maddenin en yüksek ürününden başka bir şey değildir." (Aynı yapıt)

    Madde ve düşünce sorunu üzerine, Marx şöyle diyor:

    "Düşünceyi, düşünen maddeden ayırmak olanaksızdır. Bütün değişikliklerin öznesi maddedir." (Kutsal Ai1e)

    Lenin, Marksist materyalist felsefeyi tanımlarken şöyle diyor:

    "Genellikle, materyalizm, nesnel gerçek varlığın (maddenin) bilinçten, duyulardan ve deneyimden bağımsız olduğunu kabul eder... Bilinç... varlığın bir yansımasından başka bir şey değildir, ve en fazla, varlığın yaklaşık olarak doğru (yeterli, tamı tamına) bir yansımasıdır." (Materyalizm ve Ampirio-Kritisizm)

    Ve, Lenin, şöyle sürdürüyor:

    "Madde, duyu organlarımıza etki yaparak duygular yaratan şeydir. Madde bize duyularla verilen nesnel bir gerçektir... Madde, doğa, varlık, fiziksel olan her şey ilk veridir; ruh, bilinç, duyular, ruhsal olan her şey ise ikinci veridir." (Aynı yapıt)

    "Dünya tablosu, maddenin nasıl hareket ettiğini ve maddenin nasıl düşündüğünü gösteren bir tablodur." (Aynı yapıt)

    "Beyin düşünme organıdır." (Aynı yapıt)

    c) Dünyanın ve onun yasalarının bilinebileceğini yadsıyan, bilgilerimizin değerine inanmayan, nesnel gerçeği kabul etmeyen ve dünyanın bilimle anlaşılamayacak "kendinde şeyler"le dolu olduğunu savunan idealizmin tersine, Marksist felsefi materyalizm, dünyayı ve onun yasalarını tümüyle bilinebilir, deneyim ve pratikle doğrulanmış olan doğa yasaları üzerine bilgilerimizin nesnel gerçeğin tutarlılığını taşıyan geçerli bilgiler olduğunu kabul eder. Ve dünyada bilinmeyecek hiçbir şey yoktur, yalnızca henüz bilemediğimiz, ama bilim ve pratik yoluyla açıklanacak ve bilinir duruma sokulacak şeyler vardır.

    Dünyanın bilinemiyeceğini ve kavranamıyacak "kendinde şeyler"in var olduğunu savunan Kant ve öteki idealistlerin görüşlerini eleştirip bilgimizin sağlam bilgi olduğunu ileri sürerek, materyalist tezi savunurken, Engels, şunları yazıyor:

    "Bunu ve bütün öteki felsefi fantezileri en etkili biçimde çürüten şey, pratik, özellikle deneyim ve sanayi pratiğidir. Bir doğa sürecini kavrayışımızın doğruluğunu, o süreci kendimiz yaparak, onu kendi öz ortamında oluşturarak ve üstelik kendi amaçlarımız için kullanarak tanıtlayabiliyorsak, Kant'ın o kavranması olanaksız olan 'kendinde şey'ine bir son vermiş oluruz. Bitki ve hayvan organlarından elde edilen kimyasal maddeler, organik kimya, onları ardardına üretmeye başlayana dek, böyle 'kendinde şeyler' olarak kaldılar. Bundan sonradır ki, o 'kendinde şey' bizim için bir şey haline geldi. Sözgelimi, kökboyanın renkli maddesi aliçeri, şimdi artık, tarlalarda kökboya yetiştirmekle değil, çok daha ucuz ve kolaylıkla kömür katranından elde edilmektedir. Üç yüzyıl boyunca, Kopernik'in güneş sistemi bir hipotez olarak kaldı; doğruluğu üzerine bire karşı yüzbin, onbin bahse girişilebilecek bir hipotez olarak, ama yine de bir hipotez olarak. Ama ne zaman ki, Leverrier, bu sistem sayesinde elde edilen sayılara dayanarak bilinmeyen bir gezegenin varlığının gerekliliğini ortaya koydu ve üstelik bu gezegenin gökte mutlaka olması gereken durumunu hesapladı; ne zaman ki, Galile, gerçekten bu gezegeni buldu, Kopernik sistemi de tanıtlanmış oldu." (Ludwig Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu)

    Bogdanov, Bazarov, Yüşkeviç ve Mach'ın öteki izleyicilerinin fideizmini* suçlayarak, doğa yasaları üzerine edindiğimiz bilimsel bilgilerin sağlamlığını, bilimsel yasaların nesnel gerçekleri temsil ettiğini ileri süren ünlü materyalist tezi savunurken, Lenin, şöyle diyor:

    "Çağdaş fideizm [* Fideizm : İlk doğruların bilgisi imanla kazanılır diyen ve akla göre imana öncelik tanıyan felsefi anlayış. (-ç).] hiçbir zaman bilimi yadsımaz. Yadsıdığı tek sey, bilimin 'abartılmış savlar'ı, yani nesnel gerçeği bilme savlarıdır. Materyalistlerin düşündüğü gibi, nesnel gerçek varsa; insan 'deneyiminde' dış dünyayı yansıtan doğa bilimleri, yalnız onlar, bize nesnel gerçeği vermeye yetenekliyse, fideizmin tümü çürütülmüş demektir." (Materyalizm ve Ampirio-Kritisizm)

    Marksist felsefi materyalizmin karakteristik nitelikleri kısaca işte bunlardır.

    Felsefi materyalizm ilkelerinin toplum yaşamını ve toplum tarihini inceleme alanlarına uzatılmasının ne kadar gerekli olduğu, bu ilkelerin toplum tarihine ve proletarya partisinin pratik faaliyetine uygulanmasının ne büyük önem taşıdığı kolayca anlaşılmaktadır.

    Doğa olayları arasındaki karşılıklı ilişki, bağlılık doğanın gelişme yasalarıysa, bundan, sosyal yaşamdaki olaylar arasındaki karşılıklı ilişki ve bağlılığın da toplumun gelişme yasaları olduğu ve rastgele bir şey olmadığı sonucu çıkar ortaya.

    Böylece, toplumsal yaşam ve toplum tarihi bir "rastlantılar" yığını olmaktan kurtulur; çünkü toplum tarihi, toplumun zorunlu bir gelişmesi haline ve toplumsal tarihin incelenmesi de bir bilim haline gelir.

    Bu yüzden, proletarya partisinin pratik faaliyeti, "seçkin kişilerin" iyi niyetleri, "aklın", "evrensel ahlâk"ın vb. isterleri üstüne değil, toplumun gelişme yasaları ve bu yasaların incelenmesi üstüne oturtulmalıdır.

    Devam edelim. Dünya bilinebilirse, doğanın gelişme yasaları üzerine edindiğimiz bilgiler nesnel gerçeklerin geçerliliğini taşıyan sağlam bilgilerse, bundan, toplum yaşamının, toplumsal gelişmenin de bilinebileceği ve toplumsal gelişme yasaları üzerine edinilen bilimsel bilgilerin nesnel gerçek geçerliliği taşıyan sağlam bilgiler olduğu sonucu çıkar ortaya.

    Bu yüzden, toplum tarihi bilimi, toplum yaşamındaki olayların tüm karmaşıklığına karşın, sözgelimi biyoloji kadar kesin bir bilim haline gelebilir, ve, toplumsal gelişme yasalarından pratik amaçlar için yararlanılabilir.

    Bu yüzden, proletarya partisi, pratik faaliyeti içinde, kendine, olur-olmaz nedenlerle değil, toplumsal gelişme yasalarıyla ve bu yasalardan çıkartılan pratik sonuçlarla yön vermelidir.

    Bu yüzden, sosyalizm, eskiden olduğu gibi insanlık için görkemli bir gelecek düşü olmaktan çıkar, bir bilim haline gelir.

    Bu yüzden, bilimle pratik faaliyet, teoriyle pratik arasındaki bağ, aralarındaki birlik, proletarya partisinin yolgösterici yıldızı olmalıdır.

    Devam edelim. Doğa, varlık, maddi dünya birinci veri, bilinç ve düşünce ikinci, türevsel veriyse; maddi dünya insan bilincinden bağımsız olarak var olan nesnel gerçeği temsil ediyorsa, ve bilinç, bu nesnel gerçeğin bir yansımasıysa, bundan aynı biçimde, toplumun maddi yaşamının ve varlığının önde geldiği, ruhsal yaşamınınsa ikinci, türevsel bir veri olduğu, ve, toplumun maddi yaşamının insan iradesinden bağımsız olarak var olan nesnel bir gerçek olduğu, toplumun ruhsal yaşamınınsa bu nesnel gerçeğin bu, varlığın bir yansıması olduğu sonucu çıkar ortaya.

    Bu yüzden, toplumun ruhsal yaşamının oluşum kaynağını, sosyal düşünlerin, sosyal teorilerin, politik görüş ve politik kurumların doğuş kaynaklarını, bu düşünlerin, teorilerin, görüşlerin ve politik kurumların kendilerinde değil, bu düşünleri, teorileri, görüşleri vb. yansıtan toplumsal varlıkta, toplumun maddi yaşam koşullarında aramak gerekir.

    Bu yüzden, toplum tarihinin değişik dönemlerinde değişik sosyal düşün, teori, görüş ve politik kurumlar görülebiliyorsa; köleci sistemde belli birtakım sosyal düşün, teori, görüş ve politik kurumlarla karşılaşmışken feodalizmde başkalarına, kapitalizmde daha başkalarına rastlıyorsak; bu düşünler, teoriler, politik görüş ve politik kurumlar, kendi "doğası" ve "özellikleri"yle değil, sosyal gelişmenin değişik dönemlerinde toplumun maddi yaşam koşullarının da değişik oluşuyla açıklanmalıdır.

    Toplumun varlığı, toplumdaki yaşam koşulları nasılsa, o toplumun düşünleri, teorileri, politik görüş ve politik kurumları da öyledir.

    Marx, bu konuyla ilgili olarak, şöyle diyor:

    "İnsanların varlığını belirleyen bilinçleri değil, tersine, bilinçlerini belirleyen sosyal varlıklarıdır." (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı'ya Önsöz)

    Bu yüzden, politikada hata yapmamak ve boş hayalciler durumuna düşmemek için, proletarya partisi, eylemlerini soyut "insan aklının ilkeleri" üstüne değil, sosyal gelişmeyi belirleyen toplumun somut maddi yaşam koşulları temeline oturtmalı, "büyük adamların" iyi niyetlerine değil, toplumun maddi yaşamının gelişmesinin gerçek gereksinimleri üstüne dayandırmalıdır.

    Narodnikler, Anarşistler ve Sosyalist-Devrimciler'i de kapsayan tüm ütopyacıların başarısızlıklarının nedenleri arasında, toplumun maddi yaşam koşullarının toplumsal gelişmede oynadığı birinci derecedeki rolü anlayamayışları, ve, idealizme saplanarak, pratik faaliyetlerini, toplumun maddi yaşam koşullarının gelişme gereksinimleri üstüne değil, bu gereksinimlerin dışında ve bunlara karşı olan, toplumun gerçek yaşamından kopmuş "ideal planlar" ve "geniş kapsamlı projeler" üstüne dayandırmaları da vardır.

    Marksizm-Leninizm’in gücü ve canlılığı, pratik faaliyeti toplumun maddi yaşam koşullarındaki gelişmenin gereklerine dayandırmasından ve onu toplumun gerçek yaşamından hiçbir zaman ayırmamasından gelir.

    Ama, Marx'ın söylediklerinden, sosyal düşünlerin, teorilerin, politik görüş ve politik kurumların toplum yaşamında hiç önemi olmadığı, sosyal varlığı, toplumun maddi yaşam koşullarının gelişmesini karşılıklı olarak etkilemediği sonucu çıkmaz. Biz buraya dek yalnızca, sosyal düşünlerin, teorilerin, politik görüş ve politik kurumların kaynaklarından, ortaya çıkışlarından söz ettik; bunların toplumun ruhsal yaşamının, onun maddi yaşam koşullarının bir yansıması olduğunu söyledik. Bu sosyal düşünlerin, teorilerin, politik görüş ve politik kurumların önemine, tarihteki rollerine gelince, tarihsel materyalizm onları asla yadsımaz; tersine, onların toplum yaşamı ve toplum tarihi üzerindeki rollerini ve önemlerini özellikle belirtir.

    Değişik türde sosyal teoriler ve düşünler vardır. Günlerini doldurmuş olan ve toplumun cançekişen güçlerinin çıkarlarına hizmet eden eski düşünler ve teoriler vardır. Bunların önemi, toplumsal gelişme ve ilerlemeye zarar vermelerinden dolayıdır. Bir de, toplumun ilerici güçlerinin çıkarlarına hizmet eden, yeni ve ileri düşünler vardır. Bunlar, toplumun gelişmesine, ilerlemesine yardım ettikleri için önem taşırlar ve toplumun maddi yaşam koşullarındaki gelişmenin gereklerini ne kadar doğru yansıtırlarsa önemleri de o kadar büyüktür.

    Yeni sosyal düşünler ve teoriler, ancak, toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin toplumun önüne yeni görevler koymasıyla ortaya çıkarlar. Ama bir kez ortaya çıktıktan sonra da, toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin ortaya koyduğu yeni görevlerin gerçekleştirilmesini kolaylaştıran, toplumun ilerlemesine yardım eden en büyük güç haline gelirler. İşte tam bu noktada, yeni düşünlerin, yeni teorilerin, yeni politik görüş ve politik kurumların örgütleyici, harekete geçirici, değiştirici tüm önemi apaçık kendini gösterir. Yeni sosyal düşünler ve teoriler, topluma tamamen gerekli oldukları için, ve, bunların örgütleyici, harekete geçirici ve değiştirici nitelikleri olmaksızın toplumun maddi yaşam koşullarındaki gelişmenin zorunlu amaçlarının başarılması olanaksız olacağı için, ortaya çıkarlar. Toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin ortaya koyduğu görevler tarafından ortaya çıkarılan bu yeni sosyal düşünler ve teoriler kendilerine yol bularak yığınların malı olurlar, yığınları toplumun cançekişen güçlerine karşı harekete geçirerek örgütlerler, böylece de, toplumun maddi yaşamındaki gelişmeye zarar veren bu güçlerin yıkılmasını kolaylaştırırlar.

    Bu yüzden, toplumun maddi yaşamının gelişmesiyle toplumsal varlığın göstermekte olduğu gelişmenin olgunlaşmış görevlerinin temeli üstünde fışkıran yeni sosyal düşünler, teoriler, politik görüş ve politik kurumlar, sonradan kendileri de toplumun maddi yaşamının olgunlaşmış görevlerini tümüyle sonuna dek yerine getirmek ve onun daha da gelişmesi olanağını sağlayacak gerekli koşulları yaratmak yoluyla, toplumsal varlığı ve toplumun maddi yaşamını etkilerler.

    Marx, bununla ilgili olarak, şöyle diyor:

    "Teori, yığınları kavradığı anda maddi bir güç haline gelir." (Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi)

    Bu yüzden, toplumun maddi yaşam koşullarını etkilemek ve gelişmesini, ilerlemesini hızlandırmak için, proletarya partisi, öyle bir sosyal teoriye, öyle bir sosyal düşüne dayanmalıdır ki, bu sosyal düşün ve teori, toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin gereklerini doğru bir biçimde yansıtsın; ve böylece de, geniş halk yığınlarını harekete geçirmeye, onları, karşı-devrimci güçleri ezmeye ve toplumun ileri güçlerine yol açmaya hazır proletarya partisinin büyük ordusu içinde seferber etmeye ve örgütlemeye yetenekli olsun.

    "Ekonomistler"in ve Menşeviklerin başarısızlıklarının nedenlerinden biri de, ilerici teorinin, ilerici düşünlerin harekete getirici, örgütleyici ve değiştirici rollerini kavrayamayarak, kaba materyalizme saplanmaları, bu rollerin önemlerini hemen hemen sıfıra indirgeyerek, partiyi pasifliğe ve zayıflığa mahkûm etmeleridir.

    Marksizm-Leninizm’in gücü ve canlılığı, toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin gereklerini doğru bir biçimde yansıtan ilerici bir teoriye dayanmasından, teoriyi kendine uygun bir düzeye çıkarmasından, bu teorinin harekete geçirici, örgütleyici ve değiştirici gücünün her zerresini kullanmayı bir görev bilmesinden gelir.

    İşte, tarihsel materyalizmin, toplumsal varlıkla toplumsal bilinç arasındaki, toplumun maddi yaşamındaki gelişmeyle toplumun ruhsal yaşamının gelişmesi arasındaki ilişkiler sorununa getirdiği çözüm budur.


    3. TARİHSEL MATERYALİZM


    Şimdi, geriye şu soruya açıklığa kavuşturmak kalıyor: Tarihsel materyalizm açısından son çözümlemede, toplumun görünüşünü, düşünlerini, görüşlerini, politik kurumlarını vb. belirleyen "toplumun maddi yaşam koşulları"yla ne anlatılmak isteniyor?

    "Toplumun maddi yaşam koşulları" ne demektir, bunların ayırdedici nitelikleri nelerdir?

    Kuşkusuz bir şeydir ki, "toplumun maddi yaşam koşulları" kavramı, her şeyden önce, toplumun maddi yaşamının en vazgeçilmez ve değişmezlerinden biri olan, toplumsal gelişmeyi haliyle etkileyen coğrafi ortamı, toplumu çevreleyen doğayı kapsamaktadır. Peki, coğrafi ortamın toplumsal gelişmedeki rolü nedir? Coğrafi ortam, toplumun görünüşünü, insanların sosyal sisteminin niteliğini, bir sistemden ötekine geçişini belirleyen ana etken midir?

    Tarihsel materyalizm bu soruya olumsuz karşılık verir.

    Coğrafi ortam, hiç kuşkusuz, toplumun değişmez ve vazgeçilmez koşullarından biridir. Ve elbette ki, toplumun gelişmesini etkiler: bu gelişmeyi hızlandırır ya da yavaşlatır. Ama, mademki toplumdaki gelişme ve değişmeler coğrafi ortamdaki gelişmelerden karşılaştırılamıyacak kadar bir hızla ilerliyor, öyleyse, bu etki belirleyici bir etki değildir. Üç bin yıllık bir sürede, Avrupa'da birbiri ardısıra üç ayrı sistem gelmiştir: ilkel komünal sistem, kölecilik ve feodal sistem. Doğu Avrupa'da, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği toprağı üzerinde ardarda dört ayrı sosyal sistem geçmiştir. Oysa, bu süre içinde Avrupa'daki coğrafi koşullar ya hiç değişmemiştir ya da coğrafyada kaydedilemiyecek kadar az değişiklik olmuştur. Bu anlaşılır bir şeydir. Coğrafi ortamda az çok önemli bir değişme olması için milyonlarca yılın geçmesi gerekli olduğu halde, insanların toplumsal sisteminde hatta çok önemli bir değişikliğin olabilmesi için birkaç yüzyıl ya da iki bin şu kadar yıl yeter.

    Bundan da anlaşılıyor ki, coğrafi ortam sosyal gelişmenin ana nedeni, belirleyicisi olamaz. Çünkü onbinlerce yıllık bir süre içinde hemen hemen değişmeden kalan bir şey, birkaç yüzyılda köklü değişikliklere uğrayan bir şeyin gelişmesinde temel neden olamaz.

    Kuşkusuz bir şeydir ki, "toplumun maddi yaşam koşulları" kavramı, nüfus artışını, şu ya da bu kadar olan nüfus yoğunluğunu da kapsar. Çünkü insan, toplumun maddi yaşam koşullarının zorunlu öğelerinden biridir. Belli bir insan sayısı tabanına erişilmedikçe toplumun herhangi bir maddi yaşamı olamaz. Öyleyse, nüfus artışı, insanoğlunun sosyal sisteminin niteliğini belirleyen temel bir güç müdür?

    Tarihsel materyalizm bu soruya da olumsuz karşılık verir.

    Kuşkusuz, nüfus artışı toplumdaki gelişmeyi etkiler, bu gelişmeyi hızlandırır ya da yavaşlatır; ama toplumun gelişmesinde asıl güç olamaz ve toplumun gelişmesi üstüne olan etkisi belirleyici nitelikte bir etki değildir. çünkü, nüfus artışı tek başına bir sosyal sistemin yerini, neden başkasına değil de, tam şu biçimde bir sosyal sisteme bıraktığını, neden ilkel komünal sistemin ardından kesinlikle köleci sistemin, onun ardından feodal sistemin, onun ardından da burjuva sisteminin gelip bir başka sistemin gelmediğini açıklayabilecek ipuçları veremez.

    Nüfus artışı toplumsal gelişmenin belirleyici gücü olsaydı, daha fazla bir nüfus yoğunluğu, zorunlu olarak, buna bağlı daha yüksek biçimde bir sosyal sistem doğururdu. Ama durumun böyle olmadığını görüyoruz. Çin'deki nüfus yoğunluğu Amerika Birleşik Devletleri'ndekinden dört kat daha fazladır. Sosyal gelişme sırasında Amerika Birleşik Devletleri Çin'den önde gelir. Çünkü Çin'de hâlâ yarı-feodal bir sistem hüküm sürmektedir. Oysa Amerika Birleşik Devletleri kapitalist gelişmenin en yüksek aşamasına erişeli çok oluyor. Belçika'daki nüfus yoğunluğu Amerika Birleşik Devleri'ndekinden 19, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'ndekinden 26 kat fazladır. Ama yine de, Amerika Birleşik Devletleri sosyal gelişme sırasında Belçika'dan ilerdedir. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'ne gelince, Belçika'yı tüm bir tarih döneminin gerisinde bırakmıştır. Çünkü Belçika'da kapitalist sistem hüküm sürdüğü halde, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği daha şimdiden kapitalizmle işini bitirmiş ve sosyalist bir sistem kurmuştur.

    Bunlar gösteriyor ki, nüfus artışı, toplumsal gelişmenin temel gücünü, sosyal sistemin temel niteliğini ve toplumun görünüşünü belirleyen güç değildir, olamaz da.

    a) Peki ama, toplumun maddi yaşam koşulları düzeni içinde, toplumun görünüşünü, sosyal sistemin niteliğini, toplumun bir sistemden ötekine gelişmesini belirleyen temel güç öyleyse nedir?

    Tarihsel materyalizme göre, bu güç, insanın varoluşu için gerekli olan yaşama araçlarının elde ve ediliş ve biçimi; toplumun yaşayabilmesi ve gelişebilmesi için zorunlu olan yiyecek, elbise, ayakkabı, ev, yakacak, üretim aletleri vb. gibi maddi malların üretim biçimidir.

    İnsanların yaşamak için yiyeceğe, giyeceğe, ayakkabıya, barınağa, yakacağa vb. sahip olmaları, bu maddi mallara sahip olmak için de onları üretmeleri gerekir; ve, bunları üretmek için insanların yiyecek, giyecek, ayakkabı, barınak, yakacak vb. üretebilecekleri üretim aletlerine sahip olmaları, bu aletleri üretebilmeleri, kullanabilmeleri gerekir.

    Maddi değerlerin üretilmesinde kullanılan üretim aletleri, belirli bir üretim deneyimi ve iş becerisi sayesinde bu üretim aletlerini kullanan ve maddi değerler üretimini sürdüren insanlar, işte bütün bu öğeler hep birlikte toplumun üretim güçlerini oluştururlar.

    Ama üretim güçleri, üretimin yalnızca bir yanı, üretim biçiminin yalnızca bir yönü, yani insanla maddi değer üretiminde yararlanılan şeyler ve doğa güçleri arasındaki ilişkileri anlatan bir yönüdür. Üretimin, üretim biçiminin başka bir yanı da, üretim sürecinde insanın insanla olan ilişkileri, yani insanlar arasındaki üretim ve ilişkileridir. İnsanlar doğaya karşı olan savaşımlarını sürdürürlerken ve maddi değerlerin üretiminde doğadan yararlanırlarken birbirlerinden tecrit edilmiş ve birbirlerinden ayrı kişiler olarak değil, birlik halinde, grup halinde, topluluk halinde bulunurlar. Bundan dolayı, üretim, her zaman ve her koşul altında sosyal bir üretimdir. Maddi değerlerin üretiminde insanlar, üretim içinde şu ya da bu biçimde aralarında karşılıklı ilişkiler, şu ya da bu biçimde üretim ilişkileri kurarlar. Bu ilişkiler, sömürüden kurtulmuş özgür insanlar arasında işbirliği ve karşılıklı yardımlaşma biçiminde olabilir, egemenlik ve boyun eğme ilişkileri biçiminde olabilir ya da bir üretim ilişkisi biçiminden öteki üretim ilişkisi biçimine geçiş biçiminde olabilir. Ama, üretim ilişkilerinin niteliği ne olursa olsun, her zaman ve her sistemde, aynen toplumun üretim güçleri gibi, üretimin zorunlu öğelerinden biridir.

    Marx, şöyle diyor:

    "Üretim içinde insanlar, yalnızca doğaya değil, birbirlerine de etki yaparlar. Ancak belli bir biçimde işbirliği ve faaliyetlerini mübadele ederek üretimde bulunurlar. Üretim yapabilmek için birbirleriyle belli bağıntılar kurarlar ve ilişkilere girerler, ve ancak, bu sosyal bağıntı ve ilişkiler içinde doğa üzerindeki eylemleri, yani üretim, gerçekleşir." (Ücretli Emek ve Sermaye)

    Sonuç olarak, üretim ve üretim biçimi, hem toplumun üretim güçlerini hem de insanların üretim ilişkilerini kapsar; bu yüzden de, bunların maddi değerler üretimi sürecindeki birliğinin bir anlatımıdır.

    b) Üretimin ilk özelliği, bir noktada asla uzun bir süre kalmaması ve sürekli bir değişme ve gelişme halinde olmasıdır. Ayrıca, üretim biçimindeki değişmeler, kaçınılmaz olarak, sosyal sistemin tümünde, sosyal düşünlerde, politik görüş ve politik kurumlarda da bir değişmeyi gerektirir; üretim biçiminin değişmesi sosyal ve politik sistemin tümünün yeniden kurulmasını zorlar. Değişik gelişme derecelerinde, insanlar değişik üretim araçları kullanırlar, ya da daha kabaca söylersek, değişik yaşama biçimleri sürdürürler. İlkel komünde bir üretim biçimi, kölecilikte başka bir üretim biçimi, feodalizmde de daha başka bir üretim biçimi vardır vb.... Buna bağlı olarak, insanların sosyal sistemleri, ruhsal yaşamları, politik görüş ve politik kurumları da bu üretim biçimlerine göre değişikliğe uğrar.

    Üretim biçimi nasılsa, toplumun kendisi, toplumdaki düşün ve teoriler, politik görüş ve politik kurumlar da esas olarak öyledirler. Ya da, sorunu daha kabaca koyarsak, insanın yaşama biçimi nasılsa, düşünme biçimi de öyledir.

    Bu demektir ki, toplumun gelişme tarihi, her şeyden önce, üretimin gelişme tarihi, yüzyıllar boyunca birbirini izleyen üretim biçimleri tarihi, üretim güçlerindeki ve insanların üretim ilişkilerindeki gelişmenin tarihidir.

    Bu yüzden, sosyal gelişme tarihi, aynı zamanda, maddi değerleri üretenlerin, üretim süreci içinde temel güç olan ve toplumun varlığı için gerekli olan maddi değerlerin üretimini sürdüren emekçi yığınların tarihidir.

    Bu yüzden, tarih bilimi, gerçek bir bilim olacaksa, artık sosyal gelişme tarihini kralların, generallerin davranışlarına, o devletteki "fatihlerin" ve "galiplerin" yaptıklarına indirgemekten kurtulmalı, bu bilim, her şeyden önce, maddi değerleri üretenlerin tarihi, emekçi yığınların tarihi, halkın tarihi olma yoluna girmelidir.

    Bu yüzden, toplum tarihi yasalarının incelenmesinde, anahtar olarak, insanların aklını, toplumun görüş ve düşünlerini değil, herhangi bir tarih döneminde toplumun uyguladığı üretim biçimini, toplumun ekonomik yaşamını almamız gerekir.

    Bu yüzden, tarih biliminin birinci görevi, üretimin yasalarını, üretim güçlerinin ve üretim ilişkilerinin gelişme yasalarını incelemek ve ortaya çıkarmaktır.

    Bu yüzden, proletarya partisi, gerçek bir parti olacaksa, her şeyden önce, üretimin gelişme yasalarını ve toplumun ekonomik gelişme yasalarını kavramalı ve bilmelidir.

    Bu yüzden, proletarya partisi, politikasında hata yapmamak için, programını saptarken olsun pratik yaşamında olsun, esas olarak, üretimin gelişme yasalarına, toplumun ekonomik gelişme yasalarına dayanmalıdır.

    c) Üretimin ikinci özelliği de şudur: Üretimdeki değişme ve gelişmeler, daima, üretim güçlerinde ve her şeyden önce, üretim aletlerinde olan değişme ve gelişmelerle başlar. Bundan dolayı, üretim güçleri, üretimin en hareketli ve en devrimci öğesidir. İlkin toplumun üretim güçleri değişir ve gelişir; sonra da, bu gelişmelere bağlı ve uygun olmak üzere, insanlar arasındaki üretim ilişkileri, onların ekonomik ilişkileri değişikliğe uğrar. Ama bu, üretim ilişkilerinin, üretim güçlerinin gelişmesi üstünde etkili olmadığı, ve, üretim güçlerinin üretim ilişkilerine bağlı olmadığı anlamına gelmez. Gelişmeleri üretim güçlerinin gelişmesine bağlı bulunan üretim ilişkileri de, aynı biçimde, üretim güçlerinin gelişmesi üstünde etkili olur, bu gelişmeyi hızlandırır ya da yavaşlatır. Ayrıca, şunu da belirtelim ki, üretim ilişkileri, çok uzun süre üretim güçlerindeki gelişmenin gerisinde kalamaz ve bu gelişmeyle çatışma halinde bulunamaz; çünkü, üretim ilişkilerinin üretim güçlerinin niteliğine ve durumuna uygun düşmesiyle ve üretim güçlerinin gelişmesine eksiksiz bir ortam yaratmasıyladır ki, üretim güçleri ancak o zaman tam olarak gelişebilir. Bundan dolayı, üretim ilişkileri, üretim güçlerindeki gelişmenin ne kadar gerisinde kalırsa kalsın, eninde sonunda, üretim güçlerindeki gelişme düzeyine ve üretim güçlerinin niteliğine uygun duruma gelmek zorundadır; ve, gerçekte de böyle olur. Yoksa üretim güçleriyle üretim ilişkilerinin üretim sistemindeki birliği temelden bozulabilir, üretim tümüyle sarsıntıya uğrayabilir, Üretim krizi ve üretim güçlerinin yıkımı gibi bir durum çıkabilir ortaya.

    Üretim araçları üzerindeki kapitalist özel mülkiyetin üretim sürecinin toplumsal niteliği ve üretim güçlerinin niteliğiyle apaçık bir çelişme halinde bulunduğu kapitalist ülkelerdeki ekonomik krizler, üretim ilişkileriyle üretim güçlerinin nitelikleri arasındaki uyuşmazlığın, üretim güçleriyle üretim ilişkileri arasındaki çatışmanın bir örneğidir. Üretim güçlerinin tahribi sonucunu veren ekonomik krizler, bu uyuşmazlığın sonucudur; ayrıca, bu uyuşmazlık, kurulu üretim ilişkilerini yıkmak ve üretim güçlerinin niteliğine uygun yeni ilişkiler kurmakla görevli sosyal devrimin ekonomik temelini oluşturur.

    Tersine, üretim araçları üzerindeki toplumsal mülkiyetin üretim sürecinin toplumsal niteliğiyle tam bir uyumluluk halinde bulunduğu, dolayısıyla ne ekonomik krizlerin ne de üretim güçlerinin tahribinin sözkonusu olduğu Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği sosyalist ekonomisi, üretim ilişkileriyle üretim güçlerinin nitelikleri arasındaki tam uyumluluğun bir örneğidir.

    Sonuç olarak, üretim güçleri, üretimin yalnızca en hareketli ve en devrimci öğesi değil, aynı zamanda, üretimdeki gelişmenin belirleyici öğesidir.

    Üretim güçleri nasılsa, üretim ilişkileri de öyle olmak zorundadır.

    Üretim güçlerinin durumu bir soruyu, insanların gereksinimleri olan maddi değerleri ne gibi üretim aletleriyle ürettikleri sorusunu yanıtlarken; üretim ilişkilerinin durumu da bir başka soruyu, üretim ve araçları (toprak, ormanlar, sular, maden kaynakları, hammaddeler, üretim aletleri, işletme binaları, ulaşım ve haberleşme araçları vb.) kimin elindedir, bu üretim araçları kimin denetimi altındadır, toplumun tümünün mü, yoksa bu araçları öteki bireyleri, grupları, sınıfları sömürmek için kullanan tek başına bireylerin, grupların ya da sınıfların mı sorusunu, yanıtlar.

    İşte üretim güçlerinin en eski zamanlardan günümüze dek gelişmesinin şematik bir tablosu: Yontmataş aletlerden ok ve yaya geçiş, ve bununla birlikte, avcılık yaşamından hayvanların evcilleştirilmesine ve ilkel hayvancılığa geçiş, taş aletlerden maden aletlere (demir balta, demir uçlu geliştirilmiş saban vb.) geçiş; ve buna ilişkin olarak da bitki ekimine ve tarıma geçiş; madenlerin işlenmesine yarayan madeni aletlerin daha da gelişmesi, demirci körüğünün, çömlekçiliğin icadı ve bunlara bağlı olarak el zanaatlarının gelişmesi, el zanaatlarının tarımdan ayrılması, bağımsız el zanaatlarının ve sonra manüfaktürün gelişmesi, el zanaatı aletlerinden makineye geçiş, el zanaatı ve manüfaktürün makineleşmiş sanayiye dönüşmesi, makine sistemine geçiş ve modern makineleşmiş büyük sanayinin doğuşu — işte, insanlık tarihi boyunca toplumun üretim güçlerindeki gelişmenin, tam değilse bile, genel çizgisi böyledir. Açıkça anlaşılıyor ki, üretim aletlerindeki gelişme ve ilerlemeler üretimle ilişkili olan insanlar tarafından meydana getirilmiş, insanlardan bağımsız kalmamışlardır. Bunun sonucu, üretim aletlerinin değişmesiyle birlikte, üretim güçlerinin esas öğesi olan insanlar da değişmiş ve gelişmişlerdir, insanların üretim deneyimleri, çalışma alışkanlıkları, üretim aletlerini kullanma yetenekleri değişmiş ve gelişmiştir.

    Tarih boyunca, toplumun üretim güçlerinde görülen değişme ve gelişmeye uygun olarak, insanların üretim ilişkileri, ekonomik ilişkileri de değişmiş ve gelişmiştir.

    Tarihte beş temel üretim ilişkisi tipi bilinmektedir: ilkel komünal, köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist.

    İlkel komünal sistemde, üretim araçları üzerindeki kollektif mülkiyet, üretim ilişkilerinin temelidir. Bu durum, esas olarak o dönemin üretim güçlerinin niteliğine karşılık düşer. Taş aletler ve daha sonra ortaya çıkan ok ve yay, insanların doğa güçlerine ve vahşi hayvanlara karşı tek başına savaşım vermelerini güçleştiriyordu. Ormandan meyve toplamak, balık yakalamak, barınaklar yapabilmek için, insanlar ortaklaşa çalışmak zorundaydılar; ancak böylece, aç kalıp ölmekten, vahşi hayvanlara ya da komşu kabilelere kurban olmaktan kurtulabiliyorlardı. Ortak çalışma hem üretim araçlarının hem de ürünlerin ortak mülkiyetine yol açmıştı. O zamanlar, vahşi hayvanlara karşı savunma aracı olarak da kullanılan üretim aletleri dışında, herhangi bir üretim aracı üzerinde özel mülkiyet kavramı henüz yoktu. O zamanlar ne sömürme vardı ne de sınıflar.

    Köleci sistemde, üretim ilişkilerinin temeli, üretim araçları üzerindeki, ve ayrıca, üretimde çalışan ve sahibinin herhangi bir hayvan gibi alıp satabildiği ya da öldürebildiği köle üzerindeki köle sahibinin mülkiyetidir. Bu gibi üretim ilişkileri, esas olarak, o dönemdeki üretim güçlerinin durumuna karşılık düşer. Taş aletler yerine, insanlar artık madeni aletlere sahiptirler; ne çobanlığın, ne çiftçiliğin bilindiği ilkel ve sefil bir avcılık yerine, hayvancılığın, tarımın, el zanaatlarının ve bu çeşitli üretim kolları arasında bir işbölümünün ortaya çıktığı görülür; bireyler ve gruplar arasında ürünlerin mübadelesine, servetin birkaç kişi elinde birikmesine, üretim araçlarının gerçek birikiminin bir azınlığın elinde toplanmasına, ve, çoğunluğun azınlık tarafından boyun eğdirilip köleleştirilmesine yol açan olanakların belirdiği görülür. Artık burada, toplumun bütün üyelerinin üretim süreci içindeki ortak ve özgür çalışması görülmez; burada egemen olan şey, çalışmayan köle sahipleri tarafından sömürülen kölelerin zorla çalıştırılmasıdır. Onun için, artık burada üretim araçlarının ya da üretilen ürünlerin ortak mülkiyeti yoktur. Bunun yerini özel mülkiyet almıştır. Burada köle sahibi, ilk ve esas mal sahibi, mutlak mal sahibidir.

    Zenginler ve yoksullar, sömürenler ve sömürülenler, bütün haklara sahip olan insanlar ve hiçbir hakka sahip olmayan insanlar ve bunlar arasında zorlu sınıf savaşımı — işte, köleci sistemin görünüşü.

    Feodal sistemde, üretim ilişkilerinin temeli, feodal beyin üretim araçları üzerindeki mülkiyeti, ve, onun öldürmeye artık hakkı olmadığı ama alıp satabildiği üretici olan serf üzerindeki sınırlı mülkiyetidir. Feodal mülkiyet, köylü ve zanaatçının üretim aletleri ve bireysel çalışma ürünü olan özel ekonomisi üzerindeki bireysel mülkiyetiyle birarada bulunur. Bu üretim ilişkileri, esas olarak o dönemdeki üretim güçlerinin durumuna karşılık düşer. Demirin eritilmesi, işlenmesi ve daha da geliştirilmesi; demir uçlu saban ve dokuma tezgâhının yayılması, tarımın, bahçıvanlığın, bağcılığın, zeytinyağı imalâtının sürekli gelişmesi, el zanaatları atelyelerinin yanında imalâthanelerin de belirmesi — işte, bu sistemin üretim güçlerinin durumundaki belli-başlı çizgiler bunlar.

    Yeni üretim güçleri, emekçinin üretimde belirli bir girişkenlik göstermesini, çalışmaya bir yakınlık ve ilgi duymasını gerektirir. Bu yüzden, feodal bey, işe ilgi duymayan ve hiçbir girişkenliğe sahip olmayan köleden vazgeçiyor, kendisine ait toprağı ve üretim aletleri olan ve toprağı ekip-biçerek elde ettiği üründen bir kısmını feodal beye ödeyecek derecede işe ilgi duyan serfle ilgilenmeyi yeğ tutuyor.

    Burada özel mülkiyetin daha da gelişmiş olduğunu görüyoruz. Sömürü, biraz hafifleşmiş olmakla birlikte, hemen hemen kölecilikte olduğu kadar zorludur. Sömürenlerle sömürülenler arasındaki sınıf savaşımı, feodal sistemin ana çizgisini oluşturur.

    Kapitalist sistemde, üretim ilişkilerinin temeli, üretim araçları üzerindeki kapitalist mülkiyettir. Üreticiler üzerinde, yani ücretli işçiler üzerinde artık mülkiyet yoktur. Bu sistemde işçiler kişi olarak bağımlılıktan kurtuldukları için, kapitalist onları öldüremez, satamaz; ama, üretim araçlarından yoksun olduklarından, açlıktan ölmemek için işgücünü kapitaliste satmak ve sömürü boyunduruğuna katlanmak zorundadırlar. Üretim araçları üzerinde, kapitalist mülkiyetin yanısıra, serflikten kurtulan köylülerin ve zanaatçıların kendi bireysel emeklerine dayanan, ve, önceleri oldukça geniş ölçüde yaygın bulunan özel mülkiyetleri de yer alır. El zanaatları atelyeleri ve imalâthaneler yerini, makinelerle donatılmış kocaman fabrikalara ve işyerlerine bırakır. Köylülerin ilkel üretim aletleriyle ekip-biçtikleri feodal beylerin malikanelerinin yerini, bilimsel yollarla işletilen tarım makineleriyle donatılmış güçlü kapitalist işletmeler alır.

    Yeni üretim güçleri, üretimde çalışanların, bilisiz ve alıklaştırılmış serflerden daha bilgili ve daha kavrayışlı olmalarını, makineleri anlayıp onları kullanabilecek yetenekte olmalarını gerektirir. Bu yüzden, kapitalistler, serfliğin bağlarından kurtulmuş ve makineyi doğru-dürüst kullanabilecek derecede eğitim görmüş ücretli işçilerle iş görmeyi yeğ tutarlar.

    Ama üretim güçlerini devasa ölçülerde geliştirmek için, kapitalizm, kendisinin de çözemiyeceği çelişmelerle bir ağ gibi sarılmıştır. Gitgide daha fazla emtia üreterek ve bunların fiyatlarını düşürerek, kapitalizm, rekabeti keskinleştirir; küçük ve orta özel mülk sahipleri yığınını yıkıma uğratır, onları proleterleştirir, satınalma güçlerini azaltır. Sonuçta, imal edilen metaların sürümü olanaksız duruma girer. Üretimi genişleten ve milyonlarca işçiyi kocaman fabrika ve işyerlerinde toplayan kapitalizm, üretim sürecine sosyal bir nitelik verir ve böylece kendi temelini kendisi sarsar. Çünkü, üretim sürecinin sosyal niteliği, üretim araçlarının sosyal mülkiyetini gerektirir. Oysa, üretim araçları özel kapitalist mülkiyet olarak kalır ve bu durum üretim sürecinin sosyal niteliğiyle bağdaşamaz.

    Üretim güçlerinin niteliğiyle üretim ilişkileri arasıdaki bu uzlaşması olanaksız çelişmeler, nöbet nöbet patlak veren fazla üretim krizleri sırasında açıkça kendilerini gösterirler; yığınları yıkıma uğratmaları yüzünden yeterince alıcı bulamayan kapitalistler, ürünleri yakmak, mamul malları yoketmek, üretimi durdurmak, üretim güçlerini tahrip etmek zorunda kalırlar, ve bu durum, emtia azlığından değil, fazla emtia üretildiğinden dolayı, milyonlarca insanın işsizlik ve açlıktan acı çektikleri sırada olur.

    Bu demektir ki, artık kapitalist üretim ilişkileri toplumdaki üretim güçlerinin durumuna uygun düşmemekte ve onlarla uzlaşmaz gelişmeler halinde bulunmaktadır.

    Bu demektir ki, kapitalizm, üretim araçları üzerindeki kapitalist mülkiyet yerine, sosyalist mülkiyeti koyma görevini yerine getirecek olan bir devrime gebedir.

    Bu demektir ki, sömürenlerle sömürülenler arasında çok zorlu bir sınıf savaşımı, kapitalist sistemin esas özelliğidir.

    Şimdilik yalnızca Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'nde [kitabın yazıldığı tarih, Eylül 1938 itibariyle-ç.] gerçekleştirilmiş olan sosyalist sistemdeki üretim ilişkilerinin temeli, üretim araçlarının sosyal mülkiyetidir. Burada, artık ne sömürenler vardır ne de sömürülenler. Ürünler, harcanan emeğe göre ve "çalışmayan yemez" ilkesine dayanılarak dağıtılır. Burada, insanların üretim süreci içindeki karşılıklı ilişkileri, arkadaşça bir işbirliği ve sömürüden kurtulmuş işçilerin sosyalist yardımlaşmaları biçimindedir. Burada, üretim ilişkileriyle üretim güçlerinin durumu arasında tam bir uygunluk vardır. Çünkü, üretim sürecinin sosyal niteliği, üretim araçları üzerindeki sosyal mülkiyetle desteklenmiştir.

    Bu yüzden, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'ndeki sosyalist üretimde, nöbet nöbet patlak veren fazla üretim krizleri ve bunun sonucu olan saçmalıkların hiçbiri görülmez.

    Bu yüzden, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'nde, üretim güçleri hızlandırılmış bir tempoyla gelişir; çünkü bunlara karşılık düşen üretim ilişkileri, böyle bir gelişme için elverişli bir ortam yaratırlar.

    İşte, insanlık tarihi boyunca, insanlar arasındaki üretim ilişkilerinin gelişme tablosu.

    İşte, üretim ilişkilerindeki gelişmenin, toplumun üretim güçlerinin gelişmesine ve özellikle üretim aletlerinin gelişmesine bağlılığı böyledir; ve bu bağlılık sonucudur ki, üretim güçlerindeki değişme ve gelişmeler, eninde-sonunda üretim ilişkilerinde de değişmelere ve gelişmelere yol açarlar.

    Marx, şöyle diyor:

    "İş araçlarının* kullanımı ve yapımı, bunlar embriyo halinde bazı hayvan türleri arasında da görülmekle birlikte, insanın yürüttüğü spesifik iş sürecinin belirleyici niteliğidir; ve bundan dolayı, Franklin, insanı 'alet yapan hayvan' (a tool-making animal) diye tanımlamıştır. Fosil durumundaki kemik kalıntılarının bulunup biraraya getirilmesi, nesli tükenmiş hayvan türlerinin yapılarını anlamak için nasıl bir önem taşıyorsa, alet, yani iş araçları kalıntıları da tarihe karışmış ekonomik toplum biçimleri üzerinde yapılan incelemeler ve varılacak sonuçlar için aynı önemi taşır. Ekonomik çağları birbirinden ayırdeden şey, yapılmış olan maddeler değil, bunların nasıl ve hangi iş araçlarıyla yapılmış olduğudur... İş araçları yalnızca insan işgücünün geçirmiş olduğu gelişmenin derecesini ölçen şeyler olmakla kalmazlar, aynı zamanda, bu işgücünün hangi toplumsal koşullar altında kullanılmış olduğunu da gösterirler." (Kapital, Cilt I.)

    Yine, Marx, şöyle diyor:

    "Sosyal ilişkiler, üretim güçleriyle sıkısıkıya bağlıdırlar. İnsanlar yeni üretim güçleri elde ederek üretim biçimlerini değiştirirler, ve, üretim biçimlerini, yaşamlarını kazanma biçimlerini değiştirerek, bütün sosyal ilişkilerini değiştirirler. El değirmeni size feodal toplumu, buhar makinesi kapitalist toplumu verecektir." (Felsefenin Sefaleti)

    "Üretim güçlerinin gelişmesinde, sosyal ilişkilerin yıkımında, düşünlerin oluşumunda sürekli bir hareket vardır; değişmeyen tek şey, hareketin soyutlamasıdır." (Aynı yapıt)

    Komünist Manifesto'da, formüle edilmiş olan tarihsel materyalizmin niteliğinden söz ederken, Engels şöyle diyor:

    "Her tarih döneminin ekonomik üretimi ve zorunlu olarak bundan çıkan toplumsal biçimlenme, o dönemin politik ve düşünce tarihinin temelidir; ve bunun sonucu olarak, (ilkel komünal toprak mülkiyetinin ortadan kalkmasından buyana) tüm tarih, sömürenle sömürülen, egemen olanla egemen olmayan sınıfların sosyal gelişmenin çeşitli aşamalarındaki savaşımlarının, yani sınıf savaşımlarının tarihidir; ama bu savaşımın şimdi ulaştığı aşamada, sömürülen ve ezilen sınıf (proletarya), aynı zamanda tüm toplumu sömürüden, ezilmeden ve sınıf savaşımlarından nihai olarak kurtarmadan, kendisini sömüren ve ezen sınıftan (burjuvaziden) kurtaramaz..." (Komünist Manifesto'nun Almanca baskısına önsöz)

    d) Üretimin üçüncü özelliği, yeni üretim güçlerinin ve buna bağlı olarak. üretim ilişkilerinin, eski sistemin dışında ve eski sistemin yokolmasından sonra değil, eski sistemin içinde doğmasıdır. Bu, insanın önceden düşünülmüş ve bilinçli faaliyetinin bir sonucu değil, kendiliğinden ve insan iradesinden bağımsız bir oluşumdur. Kendiliğinden ve insan iradesinden bağımsız oluşması da iki nedene dayanır.

    Bu nedenlerden birincisi, insanların şu ya da bu üretim biçimini seçme özgürlüğüne sahip olmayışı, yaşama giren her yeni kuşağın, bir önceki kuşağın çalışmaları sonucu yaratılmış olan üretim güçleriyle ve üretim ilişkileriyle yüzyüze gelmesi, ve bu nedenle de, maddi değer üretimi için, önceden üretim alanında hazır bulduğu her şeye kendini uydurmak ve her şeyi kabul etmek zorun, da olmasıdır.

    İkinci neden de, insanın, şu ya da bu üretim aletini, üretim güçlerindeki şu ya da bu öğeyi geliştirirken, bu gelişmelerin sosyal sonuçlarını göremeyişi, anlayamayışı ve bunu durup düşünemeyişidir. Onu ilgilendiren, günlük çıkarları, işinin kolaylaşması ve kendisi için doğrudan ve elle tutulur birtakım yararlar sağlamasıdır.

    İlkel komünal toplumun üyelerinden bazıları, yavaş yavaş, araştıra araştıra, taş aletlerden demir aletlere geçtikleri zaman, hiç kuşkusuz bu buluşun yol açacağı sosyal sonuçları bilmiyorlardı ve bunu durup düşünmemişlerdi. Madeni aletlere geçişin üretimde bir devrim olduğunu ve sonunda köleci sistemi getireceğini görmemişler, anlamamışlardı. Onların istedikleri yalnızca, işlerinin kolaylaşması ve kısa sürede maddi yarar sağlayabilmeleriydi. Bilinçli faaliyetleri günlük çıkarlarının dar sınırlarını aşmıyordu.

    Feodal sistem döneminde, Avrupa'nın genç burjuvazisi, küçük zanaatçı atelyelerinin yanısıra büyük imalathaneler de kurup, böylece toplumun üretim güçlerini geliştirmeye başladığı zaman, kuşkusuz bu buluşun sosyal sonuçlarını bilmiyordu ve bunu durup düşünmemişti; burjuvazi, bu "küçük" buluşun, sosyal güçleri yeniden gruplaştıracağını, ve bunun, burjuvaziye olan iyiliklerine pek değer verilen krallık
  • DEVRİMCİ MACERACILIK / VİLADİMİR İLİÇ LENİN

    Rusya tarihinin dev adımlarla ilerlediği fırtınalı günlerde yaşıyoruz ve bazan her yıl, durgun geçen onlarca yıldan daha büyük önem taşıyor. Reform sonrası dönemin yarım yüzyıllık sonuçları toparlanıyor ve önümüzdeki uzun, çok uzun yıllarda bütün ülkenin kaderini belirleyecek sosyal ve siyasi yapının temel taşları döşeniyor. Devrimci hareket şaşırtıcı bir hızla gelişmeye devam ediyor; bu arada "bizim akımlarımız" da alışılmadık bir hızla olgunlaşıyor (ve solup gidiyor). Rusya gibi hızla gelişen kapitalist bir ülkenin sınıf sisteminde sımsıkı kök salmış akımlar çabucak kendi seviyelerini buluyor ve bağlı oldukları sınıflara yavaş yavaş yaklaşıyorlar. Bunun bir örneği de, Bay Struve'nin gösterdiği evrimdir; daha bir buçuk yıl önce devrimci işçiler ondan bir Marksistin maskesini düşürmesini istemişlerdi, oysa şimdi Bay Struve'nin kendisi yüzüne bu maskeyi geçirmeden, dünyaya bağlılıkları ve ağırbaşlı değerlendirmeleriyle gururlanan liberal toprakağalarının bir önderi (yoksa uşağı mı?) olarak ortaya çıkmış bulunuyor. Öte yandan, sadece aydınların belirsiz ve ara kesimleri tarafından savunulan görüşlerin geleneksel tutarsızlığını yansıtan akımlar, belli sınıflarla yakınlaşmak için, gürültülü bildiriler, olayların patırtısı arttıkça gürültüleri artan bildiriler yayınlamaya çalışıyorlar. "Hiç değilse, gürültü koparalim."[1] İşte, olayların girdabına yakalanmış ve ne teorik ilkeleri, ne de sosyal kökleri bulunan devrimci düşünceli birçok kimsenin sloganı budur. "Sosyalist-Devrimciler"de, çehreleri gittikçe berrak bir şekilde ortaya çıkan bu "gürültücü" akımlara mensupturlar. Proletaryanın, bu çehreyi daha yakından incelemesinin ve toplumun gerçekten devrimci sınıfıyla yakın bağIarı olmadan ayrı bir akım olarak varlıklarını sürdüremeyecekleri kafalarına dank ettikçe proletaryanın dostluğunu her zamankinden daha büyük bir ısrarla isteyen bu insanların gerçek niteliği hakkında berrak bir fikir sahibi olmasının tam zamanıdır. Sosyalist-Devrimclierin gerçek yüzünün açığa çıkarılmasında, üç durumun bize yardımı dokundu. Bunlardan birincisi, devrirnci Sosyal-Demokratlar ile "Marksizmin eleştirisi" bayrağı altında kafalarını uzatan oportünistler arasındaki bölünmedir. İkincisl, Balmaşov'un Sipyagin'i öldürmesi ve bazı devrimcilerin düşüncelerinde yeniden terörizme doğru bir dönüşün meydana gelmesidir. Üçüncü ve esas olarak da, iki cami arasında beynamaz ve hiçbir programı bulunmayan kimseleri ister istemez bir prograrn müsveddesiyle ortaya çıkmak zorunda bırakan, en son köylü hareketidir. Bir gazete makalesinde ancak ana noktaların kısa bir özetinin verilmesinin mümkün olduğunu, çok büyük bir ihtimalle bu meseleyi yeniden ele alacağımızı ve bir dergi makalesinde ya da broşürde daha ayrıntılı olarak ortaya koyacağımızı belirterek, bu üç durumu incelemeye devam edelim.[2] En sonunda Vestnik Russkoy Revolutsiy'in [3] 2. sayısında Sosyalist-Devrimciler bir teorik ilke açıklamasıyla ortaya çıkmaya karar verebildiler ve "Dünyanın Gelişimi ve Sosyalizmin Buhranı" adlı imzasız bir başyazı yayınladılar. Teori meselelerinde tam bir ilkesizlik ve yalpalama konusunda (ve ayrıca bunu parlak laflar ardına gizleme sanatı konusunda) açık bir fikir edinmek isteyen herkese bu yazıyı şiddetle tavsiye ederiz. Bu son derece kayda değer yazının bütün muhtevası, birkaç kelimeyle ifade edilebilir. Sosyalizm dünya çapında bir güç haline gelmiştir; ama artık sosyalizm (= Marksizm), devrimcilerin ("bağnazlar") oportünistlere ("eleştiriciler") karşı açtığı mücadele sonucunda bölünmektedir. Biz Sosyalist-Devrimciler "elbette" oportünizme hiçbir zaman yakınlık duymadık, ama bizi bir dogmadan kurtaran eleştiriden büyük sevinç duyuyoruz; biz de bu dogmanın revizyona tabi tutulması için uğraşıyoruz ve henüz eleştiri yoluyla (burjuva - oportünist eleştirisi hariç) ortaya koyacak hiçbir şeyimiz yoksa da, henüz kesinlikle hiçbir şeyi revizyona tabi tutmamışsak da, teoriden kurtutmuş olmamız bize yarar sağlamaktadır. Bu bize her şeyden fazla yarar sağlamaktadır, çünkü teoriden kurtulmuş insanlar olarak, genel birliği kararlılıkla savunuyor ve ilkeyle ilgili bütün teorik tartışmaları şiddetle mahkum ediyoruz. Vestnik Russkoy Revolutsiy (N° 2, s. 127) bütün ciddiyetiyle şunu ileri sürüyor: "Ciddi bir devrimci örgüt, her zaman bölünmeye yol açan tartışmalı sosyal teori meseleleri"ni çözmeye çalışmaktan vazgeçmelidir; ama bu elbette teorisyenleri kendi çözümlerini aramaktan alıkoymamalıdır." Ya da daha açık bir şekilde söyleyecek olursak: bırakın, yazarlar yazsın, okurlar da okusun[4] ve onlar bu işlerle uğraşırken, biz de geride kalan boşluğa kına yakalım. Hiç şüphesiz, bu sosyalizmden sapma teorisinin (doğru düzgün tartışmalar olduğu takdirde) ciddi bir tahliline girişmek gereksizdir. Kanımızca, sosyalizmin buhranı, ciddi sosyalistlerin en azından teoriye bir kat daha önem vermelerini, daha kararlı bir şekilde kesin tavır almalarını ve kendileri ile yalpalayan ve güvenilmez unsurlar arasında daha kesin bir sınır çizgisi çekmelerini zorunlu kılmaktadır. Oysa Sosyalist-Devrimcilere göre, eğer karışıklık ve bölünme gibi şeyler "Almanlar arasında bile" mümkün olabiliyorsa, biz Rusların nereye sürüklendiğimiz konusundaki bilgisizlığımizle övünmemiz bir tanrı buyruğudur. Bizce, teorinin olmayışı, devrimci bir akımın var olrna hakkını ortadan kaldırır ve onu eninde sonunda kaçınılmaz olarak siyasi iflasa mahkum eder. Sosyalist-Devrimcilere göre ise, teorinin olmayışı, "birlik için" en mükemmel ve en elverişli bir durumdur. Gördüğünüz gibi, Sosyalist-Devrimcilerle bir anlaşmaya varabilmemiz mümkün değildir, çünkü gerçekte tamamen farklı diller konuşuyoruz. Tek bir ümit var: kendisi de (yalnız daha ciddi olarak) dogmanın kaldırılmasından söz eden ve "bizim" işimizin bölünmek değil, birleşmek olduğunu (proletaryaya çağrıda bulunan her burjuvazinin işi budur) söyleyen Bay Struve, belki onların akıllarını başlarına getirebilir. Acaba Sosyalist-Devrimciler, Bay Struve'nin yardımıyla, sosyalizmden kurtulmak için birlik ve sosyalizmden kurtulmada birlik tavırlarının gerçekte ne demeye geldiğini hiç görmeyecekler mi? Şimdi de ikinci meseleye, terörizm meselesine geçelim. Sosyalist-Devrimciler, yararsızlığı Rusya devrimci hareketinin tecrübeleriyle ispatlanmış olan terörizmi savunurlarken, terörizmi sadece kitleler arasındaki çalışmaya bağlı olarak kabul ettiklerini, bu yüzden de Rusya Sosyal-Demokratlarının bu mücadele metodunun yararlılığını çürütmek için (kaldı ki, bu metodun yararlılığı uzun bir zamandır çürütülmüş bulunuyor) ileri sürdükleri görüşlerin kendileri için geçerli olmadığını iddia ederlerken, efkarlı görünüyorlar. Burada, onların "eleştiri"ye karşı tavırlarına çok benzeyen bir şey kendini yeniden belli ediyor. Sosyalist-Devrimciler, bir yandan biz oportünist değiliz diye haykırıyorlar, öte yandan da sırf oportünist eleştiri nedeniyle proleter sosyalizmi dogmasını rafa kaldırıyorlar. Sosyalist-Devrimciler bir yandan, biz teröristlerin hatalarını, tekrarlamıyoruz, dikkatleri kitieler arasında çalışmadan saptırmıyoruz, diye bizi temin ediyorlar; bir yandan da, Balmaşov'un Sipyagin'i öldürmesi gibisinden eylemleri Partiye hararetle tavsiye ediyorlar. Ama artık, bu eylemin kitlelerle uzaktan yakına hiçbir ilişkisi olmadığını ve böyle yürütüldüğü sürece olamayacağını; bu terörist eylemi yapan kişilerin kitlelerin belli bir eylemini ya da desteğini ne akıllarının ucundan geçirdiklerini, ne de, umduklarını herkes gayet iyi biliyor ve görüyor. Bütün saflıklarıyla Sosyalist-Devrimciler, ta başından beri, kendi sınıf mücadelesini veren devrimci sınıfın bir partisi olmak için en küçük bir çaba göstermeden kendilerini işçi sınıfı hareketinden uzak tutmuş olmaları ve hâlâ da uzak tutmaya devam etmeleri ile teröre eğilim göstermeleri arasında ister isternez sıkı bir bağ bulunduğunu bir türlü kavrayamıyorlar. Hararetli teminatlar, böylesine zorlu bir hazırlığı gerektiren şeyin değeri konusunda insanı çoğu zaman şüpheye ve tereddüde düşürür. Acaba verdikleri bu teminatlardan bıkkınlık getirmiyorlar mı? Sosyalist-Devrimcilerin ileri sürdükleri görüşleri okurken, hep şu sözler aklıma takılıyor: "biz terörizmi savunmakla, kitleler arasında ki çalışmayı gözardı etmiyoruz." Hem de bu teminat, kitleleri gerçekten seferber eden Sosyal-Demokrat işçi hareketinden daha şimdiden kopmuş olan ve şu ya da bu teori kırıntısına sarılarak kopmaya devarn eden kişilerden geliyor. "Sosyalist-Devrimcilerin partisinin" 3 Nisan 1902'de yayınladığı bildiri, yukarıda anlatılanlara mükemmel bir örnek teşkil edebilir. Bu bildiri, onların bugünkü önderlerine çok yakın, en gerçekçi ve en sağlam kaynaktır. Revolutsionaya Rossiya'nın[5] (n° 5, s. 24) [*] çok değerli tanıklığına bakılırsa, bu bildirideki "terörist mücadele meselesinin konuluşu", "Parti görüşleriyle tamamen uyuşmaktadır". 3 Nisan bildirisi, teröristlerin "en son" düşünce modelini övgüye değer bir şaşmazlıkla izliyor. İlk göze çarpan, şu sözler oluyor: "biz terörizmi, kitleler arasında çalışmanın yerine değil, aksine sırf bu çalışma için ve onunla birlikte savunuyoruz". Bu sözler özellikle göze çarpıyor, çünkü metnin geri kalan kısımlarından üç kere daha büyük harflerle dizilmişler (tabii bu, Revolutsionnaya Rossiya'nın sık sık başvurduğu bir marifettir). İşte bu kadar basit! "Yerine değil birlikte" sözlerini büyük dizeceksiniz ve Sosyal-Demokratların bütün iddiaları, tarihin bütün öğrettikleri yerle yeksan olacak. Ama bildiriyi sonuna kadar okuyun, o zaman iri harflerle dizilmiş teminatın, kitlelerin adını boş yere andığını göreceksiniz. Emekçi halkın karanlığın içinden çıkacağı ve güçlü halk dalgasının demir kapıları paramparça edeceği" günler "ne yazık ki!" (kelimesi kelimesine, "ne yazık ki!") henüz çok uzaklardadır ve gelecekte kurbanlar için çalacak çanları düşünmek ürküntü vericidir!" Bu sözler, "ne yazık ki, henüz çok uzaklardadır" sözleri, kitle hareketini asla kavramadıklarını ve kitle hareketine asla inanmadıklarını açıkça göstermiyor mu? Bu iddia, daha şimdiden harekete geçmeye başlayan emekçi halkla bile bile alay etmek olmuyor mu? Ve nihayet, bu bayat görüş aslında boş ve saçma olduğu ölçüde iyi savunulsaydı bile, ondan gene iri harflerle çıkan sonuç, terörizmin yararsızlığı olurdu, çünkü emekçi halk olmadan bütün bombalar güçsüzdür, hem de gerçekten güçsüzdür. Bir de şunu dinleyin: "İndirilen her terörist darbe, istibdadın gücünün bir parçasını koparıyor ve bütün bu gücü (!) özgürlük uğruna savaşanların safına aktarıyor(!)". "Ve eğer terörizm sistemli bir şekilde uygulanırsa (!), terazinin kefesinin en sonunda bizim tarafımıza ağır basacağı açıktır." Evet, gerçekten de burada herkesin apaçık görebileceği gibi, teröristlerin en büyük önyargılarından biri en kaba biçimiyle karşımızda duruyor; bizzat siyasi cinayet "güç aktarır"! Böylece, bir yandan güç aktarma teorisi, öte yandan da "yerine değil, birlikte"... Acaba bu teminatları tekrarlamaktan usanmıyorlar mı? Ama bu daha başlangıç. Esası şimdi geliyor. "Darbeyi kime indirmeliyiz?" diye soruyor Sosyalist-Devrimcilerin partisi ve cevabı kendisi veriyor: Çara değil, bakanlara indirmeliyiz; çünkü "çar işlerin aşırı gitmesine izin vermez" (Bunu nasıl keşfettiler acaba??), ve zaten "bu daha kolaydır" (tam tamına böyle diyorlar!): "Hiçbir bakan kendisini sarayda bir kalede olduğu gibi gizleyemez." Ve bu görüş Sosyalist-Devrimcilerin teorisinin modeli olarak ölümleştirilmeyi hak eden bir muhakemeyle sona eriyor. "İstibdadın, kalabalığa karşı koyacak askerleri, devrimci örgütlere karşı koyacak gizli ve üniformalı polisi vardır; ama ardı arası kesilmeden ve hatta birbirinden habersiz olarak [!!] saldırıya hazırlanan ve saldıran bireylere ya da küçük gruplara karşı onu kim koruyabilir?" (ne biçim bir "onu"dur bu? İstibdat mıdır? Yazar farkında olmadan, bir hedef olarak istibdadı, darbe indirilmesi daha kolay olan bir bakanla bir tutuyor!) "Kıvraklığa karşı hiçbir kuvvet sökmez. Dolayısıyla görevimiz açıktır: istibdadın her kudurgan zalimini, istibdadın bize bıraktığı [!] tek yolla, yani öldürerek yok, etmek." Artık, Sosyalist-Devrimciler, kitleler arasında çalışmayı rafa kaldırmadıkları ya da terörizmi savunmakla bu çalışmayı parçalamadıkları yolundaki teminatlarıyla sayfalar da doldursalar, onların bu laf yağmuru, bildiriden aktardığımız bölümün modern bir teröristin gerçek ruh halini yansıttığını örtbas edemez. Güç aktarma teorisi sadece geçmişin bütün tecrübesini değil, aynı zamanda bütün sağ-duyuyu da tepetaklak eden kıvraklık teorisinde doğal bütünleyicisini bulur. Devrimin tek "umudu" "kalabalıktır"; ancak bu kalabalığa önderlik edebilen (lafta değil, fiiliyatta) bir devrimci örgüt polise karşı savaşabilir; bütün bunlar bu işin alfabesidir ve bütün bunları ispat etmek zorunda kalmak utanç vericidir. Ancak her şeyi unutmuş ya da hiçbir şey öğrenmemiş kimseler "bunun tam tersi bir sonuca" vararak, istibdadın askerler tarafından kalabalıktan ve polis tarafından da devrimci örgütlerden "kurtarılabileceği", ama bakanları teker teker avlayan bireylerden hiçbir kurtuluşun olmadığı yolundaki saçma ve gülünç ahmaklığa erişebilirler!! Yanlışlığının mutlaka anlaşılacağına inandığımız bu saçma görüş hiç de garip değildir. Aksine, öğreticidir. Çünkü mantıksızlığı adım adım ispatlandığında, teröristlerin "ekonomistler"le paylaştıkları ("ekonomistler"in kaybolup gitmiş eski temsilcileriyle mi, diye sorulabilir) başlıca hatalarını ortaya çıkarmaktadır. Daha önce de birçok defa belirttiğimiz gibi, bu hata, hareketimizin temel zaafını kavrayamamalarından ibarettir. Hareketin son derece hızlı gelişmesi yüzünden önderler kitlelerin gerisinde kaldılar, devrimci örgütler proletaryanın devrimci faaliyetinin seviyesine ulaşamadılar, kitlelerin önünde yürümeyi ve onlara önderlik etmeyi başaramadılar. Hareketi birazcık tanıyan dürüst bir kimse, böyle bir zıtlığın varlığından şüphe edemez. Böyle olunca da, günümüz teröristlerinin gerçekten de aynı ahmaklığa, ama tam zıt yönde bir ahmaklığa varan içi dışına çevrilmiş "ekonomistler" oldukları açıktır. Devrimcilerin güçlerinin ve daha şimdiden harekete geçen kitlelere önderlik etme imkanlarının yetersiz olduğu bir zamanda, birbirini tanımayan bireyler ve grupların bakanları öldürmesini örgütlemek gibisinden terörist eylemlere başvurulması için çağrıda bulunmak, sadece kitleler arasındaki çalışmayı kösteklemekle kalmaz, aynı zamanda bu çalışmanın bütünüyle darmadağın olmasına yol açar. 3 Nisan bildirisinde şunlari okuyoruz: "Biz devrimciler çekingen kümeler halinde biraraya gelmeye alışkınızdır; ve hatta [burasına dikkat] son iki üç yıldır ortaya çıkan yeni cesaret ruhu, bireylerden çok kalabalığın heyecanını.yükseltmeye yaramıştır." Bu sözler, farkında olrnadan, bir gerçeği dile getiriyor. Ve terörizmin propagandalarına ezici darbeyi indiren de, işte bu gerçektir. Her aklı başında sosyalist bu gerçeğe bakarak, grup eylemini daha güclü, daha cesur ve daha ahenkli bir şekilde yürütmek gerektiği sonucunu çıkarır. Ama Sosyalist-Devrimciler şu sonucu çıkarıyorlar: "Vur, kıvrak birey, çünkü halkın kümeler halinde biraraya gelmesi ne yazık ki henüz çok uzaklardadır ve zaten bu kümenin karşısında askerler vardır." Bu, bütün düşünce tarzını gerçekten gösteriyor, beyler! Bildiri, kışkırtıcı terörizm teorisini de eksik etmemiş. Bize deniyor ki: "Bir kahramanın giriştiği tek tek çarpışmalar bizim mücadele ruhumuzu ve cesaretimizi yükseltiyor". Ama hepimizdeki mücadele ruhunu ve cesareti gerçekten yükselten biricik şeyin, kitle hareketinin yeni biçimleri ya da kitlelerin yeni yeni kesimlerinin bağımsız mücadeleye atılışı olduğunu hem geçmişten biliyor, hem de bugün gözlerimizle görüyoruz. Oysa tek tek çarpışmalar Balmaşov'lar tarafından yürütülen tek tek çarpışmalar olarak kaldıkları sürece, ilk başta anlık bir heyecan uyandıran bir etki yaratırlar, ama bu arada dolaylı olarak da, bir kayıtsızlığa ve gelecek sefere kadar pasif bir bekleyişe yol açarlar. Daha ilerde şöyle deniyor: "her terörizm alevi zihinleri aydınlatır." Ne yazık ki, terörizmi öğütleyen Sosyalist-Devrimcilerin partisi için biz bunun doğru olduğunu göremedik. Bir de önümüze, büyük iş, küçük iş teorisi getiriliyor. "Daha büyük güce daha fazla imkana ve daha büyük kararlılığa sahip olanlar küçük işlerle yetinmesinler, kendilerine iş bulsunlar ve kendilerini ona adasınlar — kitleler arasında terörizm propagandası [!], çapraşık terörist eylemlerin hazırlanması" [kıvraklık teorisi çoktan unutulmuş!]. Ne kadar da akıllara durgunluk veren bir zeka: yerini aşağılık Plehve'nin alacağı aşağılık Sipyagin'den öç almak uğruna bir devrimcinin hayatını feda etmek: buna büyük iş deniyor. Ama mesela, kitleleri silahlı bir gösteriye hazırlamak; bu da küçük iş oluyor. Bu husus Revolutsionnaya Rossiya'nin 8. sayısında açıklanmaktadır: "Belirsiz ve uzak bir geleceğin bir meselesi olarak" silahlı gösteriler hakkında "yazmak ve konuşmak kolaydır, ama şimdiye kadar bütün bu laflar teorik nitelikte olmaktan öteye gidememiştir." Sağlam bir sosyalist inancın zorunluluklarından ve her türden halk hareketinin ağır tecrübelerinden çok uzak olan bu adamların kullandığı dili biz iyi biliriz! Onlar, kısa sürede elde edilebilecek ve gürültü koparabilecek sonuçlar ile pratikliği birbirine karıştırırlar. Onların gözünde, sınıf tavrına sıkı sıkıya bağlı kalmayı ve hareketin kitle niteliğini korumayı istemek, "bulanık teori yürütmektir". Kesin olmak, onların gözünde, her düşünce karşısında kölece boyun eğmek ve... ve bu boyun eğişin sonucu olarak da her defasında kaçınılmaz bir şekilde çaresizliğe düşmektir. Gösteriler başlar başlamaz, bu gibilerin dudaklarından kanlı kelimelerin, sonun başlangıcı hakkında sözlerin döküldüğünü görürüz. Ama gösteriler durdu muydu, bunların kolları da çaresizce aşağı iner ve hemen bağırmaya başlarlar: "Halk, ne yazık ki, henüz çok uzaklarda"... Çarın uşakları yeni bir saldırıya geçtiler mi, bunlar hemen kendilerine, bu saldırıya mükemmel bir karşılık teşkil edecek "kesin" bir tedbir, derhal bir "güç aktarması" yaratacak bir tedbir gösterilmesini isterler ve bu aktarmayı sağlayacaklarını gururla vaadederler! Bu adamlar, işte bu güç "aktarması" vaadinin siyasi maceracılık olduğunu ve maceracılıklarının da ilkesizliklerinden kaynaklandığını kavrayamıyorlar. Sosyal-Demokratlar maceracılığa karşı her zaman uyarıda bulunacaklar ve kaçınılmaz olarak tam bir hüsranla sonuçlanan hayalleri amansızca teşhir edeceklerdir. Devrimci bir partinin ancak devrimci sınıfın hareketine fiilen rehberlik ettiği zaman adına layık olabileceğini akıldan çıkarmamalıyız. Gene, herhangi bir halk hareketinin sayısız biçimlere büründüğünü, durmadan yeni biçimler geliştirdiğini ve eski biçimleri ıskartaya çıkardığını, değişiklikler getirdiğini ya da eski ve yeni biçimlerin yeni bileşimlerini yarattığını hiç unutmamalıyız. Mücadelenin araçlarının ve metotlarının oluşturulması sürecine faal olarak katılmak, görevimizdir. Öğrenci hareketi şiddetlendiğinde, biz işçilere öğrencilerin yardımına koşmaları için çağrıda bulunmaya başladık (İskra, N° 2). Ama bunu, gösterilerin biçimlerini önceden kestirmeye kalkışmadan, bu gösterilerin derhal bir güç aktarmasıyla ve zihinlerin aydınlanmasıyla sonuçlanacağını ya da özel bir kıvraklığı vaadetmeden yaptık. Gösteriler güçlendiğinde, gösterilerin örgütlenmesi ve kitlelerin silahlandırılması için çağrıda bulunmaya başladık ve bir halk ayaklanması hazırlama görevini öne sürdük. Şiddet ve terörizmi ilke olarak asla reddetmeksizin, kitlelerin doğrudan katılışını sağlayabilecek ve bu katılışı teminat altına alabilecek şiddet biçimlerinin hazırlanması için çalışılmasını istedik. Bu görevin zorluklarına gözümüzü kapamıyoruz. Aksine, bu meselenin "belirsiz ve uzak bir geleceğe" ait olduğu yolundaki itirazlara aldırmadan, bu görevi yerine getirmek için kararlılıkla ve sebatla çalışacağız. Evet, beyler, biz hareketin sadece geçmişteki biçimlerini değil, gelecekteki biçimlerini de savunuyoruz. Biz, geçmişte mahkum edilmiş şeylerin "kolay" bir tekrarını değil, gelecek vaadeden uzun ve çetin bir çalışmayı tercih ediyoruz. Biz, malum dogmalara karşı lafta savaş açan, ama fiiliyatta güç aktarma, büyük iş, küçük iş ayırımı ve elbette, tek tek çarpışmalar teorileri gibi küflenmiş ve zararlı görüşleri savunanları her zaman teşhir edeceğiz. 3 Nisan bildirisi şöyle sona eriyor: "Eski çağlarda halk savaşları nasıl halk önderlerinin tek tek çarpışmaları şeklinde verildiyse, bugün de teröristler Rusya'nın özgürlüğünü istibdada karşı tek tek çarpışmalarla elde edeceklerdir." Böyle cümlelerin sadece tekrarlanmaları bile çürütülmeleri için yeterlidir. Devrimci çalışmasını proletaryanın sınıf mücadelesine gerçekten bağlı olarak yürüten herkes, proletaryanın (ve onu destekleyebilecek halk kesimlerinin) bir yığın acil ve doğrudan talebinin yerine getirilmeden öylece durduğunu çok iyi bilir, görür ve hisseder. Bilir ki, birçok yerde, geniş alanlarda, emekçi halk eyleme geçmek için hakikaten elinden geleni yapmakta, ama yayınların ve önderliğin yetersizliği ve devrimci örgütlerin güç ya da araçlardan yoksun oluşu yüzünden ernekçi halkın bu çabası boşa gitmektedir. Ve kendimizi, uzun zamandır Rusya devriminin başına bir uğursuzluk alameti gibi çöreklenmiş bulunan o aynı kısır döngünün içinde buluruz — bulduğumuzu görürüz. Bir yandan yeterince aydınlatılmamış ve örgütlendirilmemiş kalabalığın devrimci şevki boşa giderken, öte yandan da düzenli bir şekilde ilerleme ve kitlelerle el ele çalışma imkanına olan inancını kaybeden kıvrak bireylerin ateşlediği silahlardan yükselen dumanlar havada kaybolur gider. Ama işler gene de yoluna konulabilir, yoldaşlar! Gerçek bir davaya olan inancın kaybedilmesi, bir kural değil, ender bir istisnadır. Terörist eylemlere girişme eğilimi, geçici bir hevestir. Öyleyse, Sosyal-Demokratlar saflarını sıklaştırsınlar ve devrimcilerin militan örgütü ile Rusya proletaryasının kitle kahramanlığını tek bir bütün halinde birleştirsinler![6] İskra, N° 23 1 Ağustos 1902 Bütün Eserler, Cilt 6 Dipnotlar [*] Revolutsionnaya Rossiya'nın bu konuda da birtakım dolaplar çevirdiği doğrudur. Bir yandan, "tamamen uyuşmaktadır" demek, öte yandan da, "mübalağalar" hakkında imada bulunmak. Revolutsionnaya Rossiya, bu bildirinin "bir grup" Sosyalist-Devrimci tarafından yayayınlandığını açıklıyor. Gel gör ki, bildirinin altında şöyle bir not yer alıyor: "Sosyalist-Devrimci Parti tarafından yayınlanmıştır". Üstelik bildiride, aynı Revolutsionnaya Rossiya ibaresi yer alıyor. ("Haklarınızı mücadeleyle elde edeceksiniz"). Revolutsionnaya Rossiya'nın bu hassas noktaya dokunmasına katılıyoruz, ama böyle durumlarda saklambaç oynamanın da hiç iyi olmadığına inanıyoruz. Devrimci Sosyal-Demokrasi, "ekonomizm"in varlığını da aynı şekilde doğru bulmuyordu, ama herhangi bir kimseyi yanıltmak için en küçük bir çaba harcamaksızın "ekonomizm"i teşhir etmiştir. [1] Hiç değilse gürültü koparalım". Griboyedov'un ünlü komedisindeki kişilerden Repetilov'un sözleri. [2] Lenin'in bu niyeti gerçekleşmedi. Yazmayı düşündüğü broşür için esas malzemeler şunlardır: "Sosyalist-Devrimcilere Karşı Bir Makaleden Parça" (Aralık 1902), "Sosyalist-Devrimcilere Karşı Bir Broşürün Ana Hatları" (1903 ilkbaharı), "Sosyalist-Devrimcilere Karşı Bir Makalenin Ana Hatları" (1903 Temmuzunun ilk yarısı). [3] Vestnik Pusskoy Revolutsiy. Sotsialno - Politiçeskoye Obozreniye (Rusya Devriminin Habercisi. Sosyo-Politik Dergi) - 1901-1905 yılları arasında yurtdışında (Paris-Cenevre) yayınlanan illegal bir dergi. Dört sayı çıktı. 2. sayısından itibaren Sosyalist-Devrimci Partinin teorik organı haline geldi. Bu dergiye yazı yazanlar arasında M.R. Gots (A. Levitski), I.A. Rubanoviç, V.M. Çernov (Y. Gardenin) ve Y.K. Breşko-Breşkovskaya da vardı. [4] "Bırakın, yazarlar yazsın, okurlar da okusun." M.Y. Saltikov-Şçedrin'in Çeşitli Mektuplar'ının Birinci Mektubundan bir cümle. [5] Revolutsionnaya Rossiya (Devrimci Rusya) Sosyalist-Devrimcilerin illegal bir gazetesi. 1900 yılı sonundan itibaren Sosyalist-Devrimciler Birliği tarafından Rusya'da yayınlandı. Ocak 1902'den Aralık 1905'e kadar ise yurtdışında (Cenevre'de) Sosyalist-Devrimcilerin partisinin resmi organı olarak yayınlandı. [6] Lenin, Devrimci Maceracılık adlı bu makalesinin ikinci bölümünde, Sosyalist-Devrimcilerin toprak programını ele alıyor. Bu bölüm, bu kitaptaki derlemenin esas konusu dışında kaldığından buraya almadık. (Ç.N.)

    LENIN
  • 480 syf.
    ·15 günde·10/10
    Martin Eden, tam anlamıyla arada kalmış bir adamın öyküsüdür. Bu adamın hazin sonudur. İşte böyle iddialı bir giriş yaptıktan sonra, gelin bu iddialarımızı temellendirelim.

    Sınıf kavramını ve sınıflar arasındaki farklılıkları anlatan birçok kitap vardır. Germinal, Gazap Üzümleri, Fareler ve İnsanlar gibi. Ancak her bir kitap bunu farklı bir gerçeklikle anlatmaktadır. Örneğin Germinal, bir işçi sınıfı gerçekliği üzerinden farklı sınıfları karşılaştırırken Gazap Üzümleri de sosyolojik bir gerçek üzerinden(iç göç meselesi) bunu yapar. Böyle örnek çoktur. Bu da göstermektedir ki aslında konu değişmese bile yazarın meseleyi ele alma şekli ve tuttuğu mercek, yani gerçeklik, eserlerde devamlı harmanlanmaktadır.

    Başta ifade ettiğimiz Martin Eden da böyle bir eser. O da bir karakter üzerinden toplumu, yani geneli yansıtır. Edebiyatta bu tarz portre romanlar çoktur. Oliver Twist, Don Quijote, Zorba, Anna Karenina, Budala gibi daha pek çok örnek sayabiliriz. Kendi edebiyatımızda da Aylak Adam gibi, İnce Memed gibi karakterler bolcadır. Ne var ki hepsi farklı bir gerçekliği yansıtıyor. İnce Memed denilince aklımıza ağaların zulmü, Aylak Adam denilince bireyin bunalımları ve yabancılaşması geliyorsa aslında yazar amacına ulaşmış demektir. Yazarın amacı yarattığı karakter üzerinden geneli yansıtmaktı. O halde bunu başarmıştır. Yazarın bunu yaparken ne gibi yollar izlediğini gelin Berna Moran’dan dinleyelim: ‘’Bir adamı olduğu gibi anlatmak tarihin işidir, sanatın değil. Sanatçının hayatı, insanı, dünyayı yansıtması başka anlamdadır. O bir tek adamın hayatını doğru olarak anlatmaya kalkışmaz, bir adamın hayatında genellikle hayatı, insanoğlunun hayatını, yani hayatta evrensel olan unsurları yansıtır. Olanı değil, olabilir olanı. Bunun için de anlatmak istediğinin özüne ait olmayan unsurları, ayrıntıları, rastlantısal olanları atar, gerekli olanı ayıklar, seçer ve bunların arasında bir bağ gözeterek olaylar örgüsünü bir tek çizgi üzerinde kurar.’’(Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, s.29)

    Berna Moran’ın bu dediği aslında tüm romanlar için geçerlidir. Yazar sonuçta kendi mümkün gördüğü dünyayı anlatmış olur. Martin Eden’a geçmeden önce böyle bir tanımlama yapmanın faydalı olacağını düşündüm. Şimdi geçebiliriz.(SPOİLER VARDIR, OLACAKTIR DA!)

    Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere başkahramanımız Martin Eden, bir denizcidir. Buradan yola çıkarak kitabın denizcilik serüvenleri üzerine kurulduğunu söyleyenler yanılıyorlar. Kitapta bu meselenin yüzeysel anlatılması bir yana, zaten yazar bu mesleğin serüven kısmıyla ilgilenmiyor. Yazarı ilgilendiren Martin’in içinde bulunduğu sınıf. Bu sınıf denizcilik olduğu kadar çamaşırcılıktır da(aslında emekçi sınıfın her kesimidir). Kitap, Martin’in bu sınıftan yavaş yavaş sıyrılma istekleriyle başlar. Bu isteklerin başlangıcı Martin’in farklı bir dünyayı keşfetmesiyle olur: Burjuvazi. Bir kavgada hayatını kurtardığı Arthur’un davetiyle onun evine gider. Evde gördükleri, Martin’deki değişimin başlangıcıdır. Martin’in ev üzerindeki izlenimleri yazar tarafından öyle canlı anlatılır ki aradaki sınıf farkını biz de içimizde hissetmişizdir okurken. Ama Martin’i etkileyen yalnızca ev değildi. Evde Arthur’un tanıştırdığı kız kardeşi Ruth’tan da epey etkilenmişti Martin. Üstelik söz konusu etkilenme gencin hayatında çok büyük etkiler de yarattı. Bu etkilenme sürecinde Martin, yaşadığı dünya ile bulunduğu ortamı devamlı kıyaslamaktadır: ‘’Hayatı boyunca kendisine ‘Eden’,’Martin Eden’ veya sadece ‘Martin’ diye seslenilen genci bu denli heyecanlandıran, ‘Bay Eden’ sözüydü. Hele de o ‘Bay!’ Belli ki içindeki etkisi uzunca bir süre gidecekti bu sözlerin. Zihni o anda koca bir karanlık odaya dönmüştü sanki; kömürlük ağızlarına ve baş kasaralara, kamplara ve sahillere, hapishanelere ve meyhanelere, bulaşıcı hastalıklar hastanelerine ve eğri büğrü kenar mahalle sokaklarına dair sayısız resim peş peşe akıyor; farklı zamanlarda ona adres olmuş bu mekanlarda kendisine nasıl hitap edildiği bir şerit gibi geçiyordu gözlerinin önünden.’’(s.6) Kendisine edilen hoş bir hitap bile onu bu kadar etkilemişken, o ortamın kusurlarını görmesi mümkün müydü? Elbette göremezdi. Çünkü o, aynı zamanda Ruth’tan da büyülenmiş ve ona hayran kalmıştı: ‘’İşte entelektüel bir hayat ve işte var olabileceğini hayal bile etmediği sıcacık, harika bir güzellik, diye düşündü. Kendini unutup aç gözlerle kıza baktı. Karşısında yaşamaya değer bir şey vardı işte; kazanmak için savaşmaya, mücadele etmeye ve evet, uğruna ölmeye.’’(s.11) Elbette ilk gördüğü anda kendini uğruna öldürecek kadar sevmeye karar vermesi, yalın bir hayalciliği ve saf coşkuyu ifade ettiği kadar, yazarı bu konuda eleştirmemize neden olur. Çünkü eve daha ilk girdiği anda o havadan etkilenmesi anlaşılabilirse de, bir kızı görüp gördüğü anda da aklından bu düşüncelerin geçmesi anlaşılamaz. Görülüyor ki yazar, duyguları ilk bölümde böyle yoğun ifade etmekle aslında biraz gerçeklik-hayalcilik dengesini şaşırmış. Tabii bu benim şahsi kanaatim. Ama devam edelim.

    Martin, yeni arkadaşlarının evine çok saf duygularla girmişti. Oradakilerin birbirlerine karşı davranışları, entelektüel birikimleri ve Ruth’un güzelliği onu çok etkilemişti. Böylece soylu insanların adeta kusursuz olduğunu düşündü, kendi sınıfından olanlar, yani emekçiler ise kusurluydular. Bunun için Martin, Ruth’un da etkisiyle kendisini bir anda soylu sınıfın arasında buldu. Ruth’a karşı bu kayıtsız şartsız teslimiyeti, elbette pahalıya malolacaktır. Çünkü Martin, Ruth’a karşı saf bir aşk ve sevgi hissederken Ruth’un amacı bambaşkadır: ‘’Bu ehlileştirilmemiş vahşinin böylesine mülayim vaziyette ayağına gelişi, esrarlı bir şekilde Ruth’un kibrini okşuyor, onu evcilleştirme dürtüsüyle içi kıpırdanıyordu. Bilinçsiz bir dürtüydü bu. Düşüncesinin en uç noktasındaki arzusu, Martin’in hamurunu yeniden şekillendirip dünyanın en iyisi olduğuna inandığı babasının görüntüsüne benzetmekti.’’(s.80) Görüldüğü gibi Ruth, Martin’in aşkı gibi saf niyetlerle hareket etmiyor. Onun istediği Martin’i apaçık kullanmaktır. Nitekim Martin onun istediği istikamette hareket etmeyince bir kenara fırlatmasını da bilir. Martin ise ilk başlarda onun yönlendirmesiyle, daha sonra kendi iradesiyle cahilliğini aşmayı başarmıştır. Kütüphanelere gitmiş, pek çok kitap okumuş, çok düşünmüştür. Hatta bu düşünmesi, kendi ailesi(bu çevreyi de eniştesi Bay Higginbotham ve ablası Gertrude olarak tanımlayabiliriz) tarafından akıl sağlığı sorunu olarak görülmüştür. Martin’in böylelikle yaptığı işlerde devamlı küçümsenmesinin esas sebebi –bunu hem Ruth’un çevresindeyken hem de kendi ailesi içindeyken söyleyebiliriz- bu işlerin tabiri caizse para getirmiyor oluşudur: ‘’Kimsenin yol göstermediği, teşvik etmediği, hatta cesaretini kırdığı Martin, karanlıkta da olsa mücadelesini sürdürüyordu. Gertrude bile ona kuşkuyla bakmaya başlamıştı. Önceleri yapmak istediklerini Martin’in aptalca işleri olarak görüp ablaca bir şefkatle yaklaşmıştı, ama artık iş kardeş dayanışmasından çıkmıştı ve Gertrude giderek daha çok tedirgin oluyordu. Ona göre kardeşinin aptalca işleri artık deliliğe dönüşüyordu. Martin bunu fark edince, Bernard Higginbotham’ın sürekli kusur bulan dırdırcı memnuniyetsizliğinden çok daha fazla acı veren ince ve keskin bir sızı hissetmişti. Martin’in kendine güveni tamdı ama kendine yalnızca kendisi güven duyuyordu. Ruth bile güvenmiyordu ona. Oysa Martin’in kendisini okumaya vermesini o istemiş ve yazmasına açık biçimde karşı çıkmamıştı, ama asla açık biçimde onaylamamıştı da…’’(s.138) Kitaptan aktardığımız bu pasajda karşımıza 2 sonuç çıkıyor. İlki, Martin’in okuma ve düşünme eyleminin bir çıkar beklentisi yaratmasıdır. Yapılan eylemin bir menfaat sağlamadığı düşünüldüğünde Martin’i herkes deli ilan ediyor. Oysa o menfaatleri bir şekilde sağlamış bulunan soylu sınıf, yani burjuvazi ise ezilenler tarafından devamlı örnek gösterilen, öykünen bir taraf konumundadır. Jack London’un bu haksız duruma eğilmesi, elbette kitapta realist ve toplumcu bir yaklaşım sergilendiğinden normalin de ötesinde başarılı olmuştur. Üstelik konu orijinal olduğu gibi, yazarın yazarlık hayatına da bir yönüyle ışık tuttuğunu kitabın arkasındaki notlardan öğreniyoruz. İşi hakkıyla yapan ama bundan bir çıkar sağlayamayan, bunu bu amaçla yapmadığı için de pek çok dergi tarafından ve onun da ötesinde çevresinden dışlanan Martin Eden gerçekliği, Amerika’daki edebiyat piyasalarına ve popüler edebiyat anlayışına tepkidir diyebiliriz. İkinci sonuç ise Martin Eden’ın yalnız olduğudur. Dikkat edilecek olursa Eden’daki bu değişimden sonra onun artık hiçbir sıradanlığa kapılmadan ve o sıradanlıklara gülüp geçerek hayatını sürdürmesi, London’ın ve onun özelinde tüm aydınların ve entelektüellerin tavrını yansıtmaktadır. Martin’in bu kadar okuyup yazarak aydın mertebesine erişmesinde elbette Ruth’un payı olduğunu yukarıda söylemiştik. Lakin Martin’in okur-yazarlığı ve aydınlığı çok kısa bir sürede Ruth’u da aşmıştır. Yazar, Martin’deki aydınlanmanın zaten Ruth’u ve onun şahsındaki burjuvaziyi aşacağını çok iyi tespit etmişti: ‘’Ruth artık onu takip edemiyordu. Edebiyat fakültesinden mezun olan kendisiydi, ama Martin onu aşmıştı. Fakat Ruth bunu anlayamıyor ve anlayamadığı bu şeyi Martin’in yetersizliğine yoruyordu.’’(s.147) Elbette Martin’deki bu durumu ve kendisini aşmasını Ruth çabuk fark etti. Öte yandan Ruth’un aşkıyla büyülenmiş olan Martin, onu hala bir otorite olarak kabul ediyor ve put gibi tapıyordu ona. Martin’in başından bu olaylar geçerken onun yukarıda çıkardığımız 2 sonucun henüz ilk evresinde olduğunu belirtelim.

    Kitabın bir diğer ilginç tarafı ise Martin’in okuma-yazma-düşünme üçgeni ortasında devamlı bir geçim sıkıntısı içinde olmasıdır. Kitapta derince hissedilen bu durum, Martin’in ara sıra deniz yolculuklarına çıkmasına, çamaşırcılık yapmasına neden olmuştur. Zaten incelememizin başında bu olayların o kadar önemli olmadığını, çünkü yazarın bunlardan bahsederken daha çok o sınıfa mensup(kendi emeğiyle geçinen sınıf) insanların yaşamlarını tasvir etme amacı güttüğünü söylemiştik. Şimdi bu durumu biraz daha açalım. Martin, elinde birçok olanağı olan bir sınıfa mensup değildi. Buna mukabil elinde olanağı olan sınıfın da –yani Ruth’un sınıfı- bu kadar bilgiye uzak olduğuna şaşmaktaydı. Aslında Martin’in bu şaşkınlığı, onu yukarıda çıkardığımız iki sonuçtan ikincisine götürecektir. Binaenaleyh sokakta görüp tanıştığı sıradan insanların, işçi sınıfa mensup olan ve varoş mahallelerinde oturan insanların kendisi gibi olduğunu gördü. Özü itibariyle bu çevreye mensup, sonradan tanıştığı Brissenden isimli arkadaşı da onun yazarlık serüveni üzerinde oldukça derin bir etki yaratacak, onun üne kavuşmasını sağlayacaktı.

    Bir gün gerçekten Martin başarılı oldu. Yazdığı yazılar ve çıkardığı kitaplar sayesinde büyük bir üne kavuştu. Ancak amacına ulaşabildi mi derseniz bu soruya cevap vermek pek kolay olmaz. Çünkü Martin’in amacı, şan ve şöhrete kavuşmak değildi. Üstelik Ruth’a da ulaşmak olamazdı. Çünkü artık onu sevmiyordu: ‘’Sevdiği şey Ruth değil, idealize ettiği, kendi kafasında yarattığı uhrevi bir şeydi; kendi aşk şiirlerindeki ışık saçan ruhtu. Hakiki Ruth’u, sınıfının tüm o kusur ve zaaflarını taşıyan, o sınıfın psikolojisinin umutsuz sınırlarıyla kısıtlanmış burjuva Ruth’u hiç sevmemişti.’’(s.460) Görülüyor ki kahramanımız artık Ruth’un gerçek yüzünü görmüştür. Çünkü o, kendisini devamlı kullanmış, sonunda da bir kenara fırlatıp gitmiştir. Öte yandan Martin şan ve şöhrete kavuşunca, Ruth pişman olduğunu belirtmek için özür dilemeye gelmiştir. İşte Martin bu alıntıladığımız düşünceleri, Ruth kendisine pişmanlığını söyleyip barışma teklifinde bulununca aklından geçirmiştir. Oysa arada geçen zamanda Ruth’un gerçek yüzü belli olmuştur. Böylece Martin’in bir amacı da kalmıyor. Her ne kadar kitabın devamında kendini avutmaya çalışsa da -örneğin hayalindeki gibi uzun bir seyahatle dinlenme tasarısı yapması, ihtiyacı olanlara ve eski dostlarına para dağıtması gibi- Martin’in arada kalmışlığı çok iyi fark edilecektir. Şimdi sayın okuyucuların bu noktaya ehemmiyetle yaklaşmasını tavsiye ederim. Çünkü Jack London, esas anlatacağını burada anlatmıştır. İncelememizin başlığından da anlaşılacağı üzere, kitap boyunca Martin’in bir yerden bir yere sürüklenmesini anlattık. Ezilen sınıfın içinden çıkan bir adamın bir zaman aşkıyla yanıp tutuşması, bunun sonucunda burjuvaziye öykünmesi, bir süre sonra öykündüklerini anlamsız bulması ve onlardaki cehaleti fark etmesi, en son da Ruth’tan kopması ve şöhrete önem vermemesi olay örgüsünde bizim aklımızdan geçenler. İşte aslında tüm bu meseleler, eserde bir düşünceyi eleştirmek için yapbozun parçaları gibi bir araya geliyorlar. Eleştirilen düşünce ise esasında Martin’in bu kadar coşkulu olup sonra yine bu kadar umutsuzluğa düşmesi ve hazin bir sona sürüklenmesidir. Özetle ifade edersek bireyciliğidir. Filhakika Martin bu bireycilikten kitap boyunca kurtulamadı, hatta onu savundu bile. İşte karşınızda o bireyciliğin Martin’i getirdiği son: İntihar.

    Kitabın sonunda çevirmenin eklediği notlar oldukça faydalı olmuş. Nitekim bu intihardan çıkarmamız gereken sonucu da peyderpey açıklıyorlar: ‘’Aslında Martin Eden’ın intiharının kurgusal bir anlamı vardır. Bir sosyalist olarak Jack London, sosyalizme karşı olduğunu açıkça dile getiren bireyci bir karakter yaratmış, son derece canlı bir şekilde yarattığı Martin Eden, onun en sevilen karakteri olmuştur(…) London’a göre sadece kendi kurtuluşu için çalışan Martin Eden’ın, sonunda gözleri açılır, içine dahil olmak istediği burjuva toplumunun içyüzünü anlar ve yaşamak için nedeni kalmaz. İntiharı, bireyciliğin yenilgisidir.’’(s.517) Martin’in intiharının bir bireysellik sonucu olması ve yazarın vermek istediği mesaj anlaşılabilirse de notta söylendiği gibi Martin’in sadece kendi kurtuluşu için çalıştığını da düşünemeyiz. Ya da yazarın bu kanaati uyandırabilmesi için heralde Martin’in bireyciliğini daha net sergilemesi gerekirdi. Çünkü görülüyor ki ondaki bireycilik yalnızca teorik olarak mevcut. Ancak eline para geçince asla bireyci davranmıyor. Eski dostlarına bolca yardım yapıyor, ailesine ve çocuklara para dağıtıyor. Buradan belki Martin için hayatın ve dolayısıyla paranın da anlamsız olduğu sonucunu çıkarmamızı istiyor yazar. Ama buradan Martin’in yardımseverliği sonucunu çıkarabiliriz ancak. Eğer Martin için hayat anlamsızsa yardımseverliğin de anlamsız olması gerekirdi. Demem o ki Martin’in tavrı yazarın tam da açıkladığı gibi değil. Burada bir çelişki olduğunu düşünüyorum. Yine de verilmek istenen mesajın gayet net ve toplumsal eleştirinin, felsefi eleştirinin yoğun ve başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

    Sonunda herkesin dört gözle beklediği incelemenin sonuna gelmiş bulunuyorum. Dili hakkında da biraz bilgi vermem gerekirse; oldukça akıcı, yalın ve edebi yönü de kurgusal yönü de gelişmiş bir üslup… Ama velakin çeviriyi o kadar da beğendiğimi söyleyemem. Levent Cinemre’nin çevirdiği bu İş Bankası Yayınları çevirisi kötü değilse de iyi de değil. Özellikle yer yer cümleleri uzattıkça uzatmış çevirmen. Belki bu çevirmenden ziyade metnin kendisiyle ilgilidir ama bir Türkçe çevirinin daha iyi olması gerektiğine inanıyorum. Sanırım bu konu anlattığım onca şey arasında anlatamadığım tek şey olabilir. İyi okumalar.