• Dünyanın en güçlü insanı olsan bile, sevdiğine karşı kaybedersin.
  • Dünyanın en güçlü insanı bile olsan, sevdiğine karşı kaybedersin.
  • ‘’Küf kokan bir yazı bu ‘’

    "İnsan ne olduğunu anlamadan insan oldu." (Homo non intelligendo fit omnia.)
    Gianbattista Vico


    Yaşadığımız evrende ne kadar sınırlı bir irademiz olduğunu biz insanlara göstermesi açısından yukarıdaki sözü çok değerli buluyorum. Var olmak, doğmak, doğduğumuz toplum ve coğrafya, anne babalarımız, dış görüntümüz, olanaklarımız gibi kim olduğumuzu/kim olacağımızı belirleyen belki sayfalarca miktarda çoğaltılabilecek koşulların hiçbiri bizim irademizle belirlenmedi. Herhangi bir eğitim, herhangi bir bilgi olmadan insan olmanın ağır yükü bindi omuzlarımıza. İnsan olmak!


    Hemen bütün dinler, doktrinler, ekollerin idealize ettiği bir insan tipi vardır. Bizim dini terminolojimizde ‘’ eşref-i mahluk ‘’ olarak geçer bu insan tipi . Tin suresi dördüncü ayette Allah; ‘’ Doğrusu, biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.( Lekad halaknâl insâne fî ahseni takvîm(takvîmin). ‘’ buyurur. Peki sadece insan olmak ahseni takvim, eşrefi mahluk, ideal insan ve kitabın deyimiyle ‘’ hz. İnsan ‘’ olmak için yeterli mi? Dünyamızdaki trajedilere baktığımızda bahsedilen durumun her insanda açığa çıkabilecek bir potansiyel olduğunu ama bu potansiyel açığa çıkmadığı sürece insan olmanın ‘’insan olmak’’ için yeterli olmadığını rahatlıkla dile getirebiliriz. İnsan idrakiyle tefekkürü, kalbi ile tevekkülü başarabildiği sürece eşref-i mahluktur. İnsan vicdan lügatinden; ahde vefayı, fedakarlığı, muhabbeti, merhameti, letafeti, diğergamlığı, basireti eksik etmedikçe ve bütün bunları; erdemle, ahlakla, zarafetle birleştirip kendi dünyasına bunlarla muamele edebildiği sürece Ahsen-i takvimdir.

    Peki ülkemiz özelinde düşünecek olursak bu ideal insan nerede? Neden etrafımıza baktığımızda kendi dinlerinin en küçük ayrıntısına kadar anlattığı bu insanın tam tersi profilde bir tavır sergileyen insanlarla dolu etrafımız. Her din, her ideoloji, her düşünce ve doktrin eninde sonunda ya ölmeye, ya da ölüp çağının gereklerine göre yeniden doğmaya mahkumdur. Şimdi özellikle burada gelecek itirazları duyabiliyorum. Dinde yeniden doğma olur mu; olur hem de zorunlu olarak olur. Eğer biz Kur’an evrensel ve tüm zamanlara hitap eden bir kitap diye bir iddiada bulunuyorsak bu değişim ve yenilenme bizim dinimiz için de olmak zorunda. Bu şuna benzer genel rölativite kanunu insanlığın ilk var olmasında nasıl geçerliyse şuan da öyle geçerli. Ama ilk insanların bu kanundan yararlanma biçimleri ile zamanımız insanının yararlanma biçimi arasında dağlar kadar fark var malumunuz. Oluşan bu fark, kanun aynı olsa da kanundan yararlanma niteliğimizin değişmesi ve zamana göre yorumlanmasından ibaret, kanunun değiştirilmesinden değil.(keza değiştirilemeyeceği de herkesin malumu)

    Bugün çevremizde gördüğümüz- özellikle Müslüman alemindeki – hemen her sorun; geçmişine hapsolmuş, yüzlerce yıllık gelenek ve göreneklerle karıştırılmış bir dini yaşamaya çalışan, ama aynı zamanda çağın getirdiği olanaklardan da yararlanmak isteyen ve bu ikisi arasında sıkışıp kalmış, kısaca ne uhrevi ne de dünyalı olmayı becerememiş ‘’ hz. Hezeyan ‘’ arketipli insanlardan kaynaklanıyor. İnsan, toplumsal hayatı şekillendiren ona can veren zamanının çocuğu olmayı bağnaz bir şekilde reddettiği sürece, onun manevi dinamiklerine ruh ilka eden zeminini de yitirmeye başlıyor. Bugün yaşadığımız en temel sorun bu zeminsizlik sorunu.

    Müslüman düşünce dünyası ve reel hayatı kendi rönesansını yapmaya muhtaç. Ama batı dünyasından farklı olarak bu rönesansa öncülük edip onu domine edebilecek, Müslüman dünyasının batıya oranla çok daha sabit olan fikirlerini değiştirebilecek, toplumdan kopmadan topluma rağmen radikal tedaviler üretebilecek, hurafelere, mistik söylemlere, kitle şuursuzluğunun ürettiği sadece kulak romantizmine hizmet eden lakırdılara kendisini kaptırmayan, fikren ve vicdanen hür, sadece doğrunun hizmetçisi olmayı kendilerine düstur edinmiş ‘’ fikir işçileri ‘’miz neredeyse hiç yok.

    Böyle yokluklarla örülü bir çölde insanlar ister istemez her seraba acaba vaha olabilir mi umuduyla yaklaşıyor. Dücane Cündioğlu da bu minval üzere arayışta olan insanların radarına girmiş bir ‘’ hazret ! ‘’ Açıkçası piyasada gördüğümüz hepsi birbirinin klonu gibi duran hoca/araştırmacılara muhalif söylemleri dikkatimi çekmişti uzun zaman önce. Ama gerek muhalifliğinin cılız fikirlere dayanması, gerek sosyal medyada sergilediği tavır yüzünden kendisi okuma sıramda baya gerilerdeydi. Hz. İnsan kitabını ise sitede bir arkadaşımın hediye etmesi sayesinde okudum. Ve maalesef öngörülerimde haklı çıktım. Boş muhaliflik insanı aptallaştırır. Savunduğunuz ideolojiden ve fikirlerden bağımsız olarak aptallaştırır ve sizi komik duruma düşürür.


    Karşı durduğunuz fikri fırtına ne kadar güçlü ise, görüşlerinizi dayandırdığınız zemin de en az o kadar güçlü olmak zorunda. Böyle büyük iddialarla ortaya eserler koyuyorsanız şayet, olabildiğince yalın bir dille, olanı daha da fazla karmaşıklaştırmadan ama fazla da basitleştirmeden, tutarlılıkla hareket etmek zorundasınız. Sadece bu kitaptan yola çıkarak değil sosyal medyadan gördüğüm, bildiğim kadarıyla da rahatlıkla söyleyebilirim ki Dücane Cündioğlu bu yazdığım özelliklerden çok uzak biri.


    Özellikle bu kitabından anladığım kadarıyla Dücane beyin kendisine misyon edindiği şey klasik felsefe geleneğini ve tasavvufu modern zaman sosuyla marine edip yeni bir düşünce ekolü oluşturmaya çalışmak ama kendisi amaçladığı şeyden çok uzaklara düşüyor. Kıta felsefesini, analitik felsefeyi, İslam felsefe ve kelamını derinlemesine öğrenip, tahlil etmeden yüzeysel denebilecek seviyede bir bilme ile bir yere varılamayacağının ete kemiğe bürünmüş hali gibi kendisi. Akademik seviyede tartışmalara ve bu alanda yetkin isimlerle fikri çatışmalara giriyorsanız ortaya bir fikir koymak zorundasınızdır. Ama hazretin bütün yaptığı biraz Hegel, biraz Haldun, biraz Arabi, biraz Aristo ile ağızda kekremsi bir tat bırakan yer yer tasavvufa da göz kırpan (yer yer de toplama bilgisayarlara göz kırpan ) eğreti bir şey ortaya çıkarmak.


    Bilgi anlamında öyle bir çağda yaşıyoruz ki bugün eski devirlerde olduğu gibi bir insanının birden fazla alanda otorite olması, o alanlarda uzman olması imkansız gibi bir durum. Her disiplin o kadar çok dallanıp budaklanmış, o kadar çok alt segmentlere ayrılmış durumdaki normal bir insanın bırakın bunlardan birkaçını, doğumdan ölüme birini tam olarak öğrenmesi bile çok zorlu bir öğrenme süreci ile mümkün olabilir ancak. Yaşı tutanlar hatırlar belki. Çocukluğuma denk gelen saçma bir dizi vardı; beşik kertmesi. Orada bir karakterin onlarca mesleği vardı. Kısaca kadın Türkiye'nin her şeyiydi. Dücane Cündioğlu'nun vikipedi sayfasına bakınca istemsizce bu dizi ve karakter geldi aklıma. Kendisi Türkiye'nin yeni her şeyi olmaya niyetlenmiş gibi duruyor. Mantık, hermenötik, dilbilim, felsefe, teoloji, psikoloji, tasavvuf, tarih, edebiyat, çeviri, sanat, mimarlık, sinema ve son zamanlarda da tıp, matematik ve hukuk alanlarda çalışmalar yapıyormuş kendisi.

    Biraz ağır bir deyim olacak ama sergilediği tavır entelektüel anlamda madrabazlık yapmak. İki üç tane aforizma kasarak, uzmanı olmadığı konularda janjanlı birkaç cümle kurarak, her temayüz gösterene peygamber muamelesi yapan entelektüel anlamda yerlerde olan bir ülkede zühd pazarlayarak parlak bir kariyer gösterebilir kendisi. Ki sadece bizim ülkemizde de değil dünyanın genelinde yeni trend bu. Bilimin b’sini bilmeyenler bilim felsefesi yapmaya çalışıyor. Planck’ın kim olduğunu bilmeyenler kuantumun hayatımıza zottiri etkileri diye aforizma büktüğü kitaplar yazıyor, ve bilmedikleri konularda ahkam kesip duran bu insanlar peşlerinden sürükledikleri yığınlar sayesinde göz kamaştıran! kariyerler kuruyorlar.


    Dücane Cündioğlu eğer gerçekten bir aydın olmak istiyorsa ve alanında başvurulan kaynak konumunda eserler vermek istiyorsa önce bu kafa karışıklığından kurtulmalı. Kendisine çerçevesi belli bir alan seçmeli ve hayatının sonuna kadar da bu alanda çalışmalı. Bir insan bir konuyu ancak o konuda yazılmış 50-100 kitap okuyarak ve teorik olarak 10000 saat çalışarak kavrayabilir ancak. Bu kadar çok çeşitli alanda böyle bir çalışma disiplinini tutturmak imkansız olduğundan bu alanların hepsinde birden bulunayım derseniz de dile getirdikleriniz ahkam kesmekten öteye gitmez. Böyle yapmadığı sürece kendisi gözümde bir imaj gurusu ve müstemleke aydını olmaktan öteye gitmez.


    Son olarak kitabın biraz daha içeriğine odaklı birkaç şey söyleyip bitireyim lakırdılarımı. Deneme türünü sevmeme rağmen bağlam konusunda o kadar zayıf kalınmış ki kitabın sonunu getirmekte baya zorlandım. Literatüre hakimim, bu jargonu yaladım yuttum demek adına o kadar çok tanım cümlesi kurmasına, onca kelime tüketip el netice dile getirdiği hiçbir fikrini doyurucu bir biçimde açıklayamamasına sebep yukarıda anlattığım faktörler olmalı. Bir sayfada anlatılacak şeyleri sündüre sündüre uzakmaktan ve konunun etrafında dolanıp durmasından dolayı fazlaca sıkıyor insanı. ‘’ İnsan insanı insanda tanır, insan insan insanın amacıdır. ‘’ gibi mottovari kapalı cümleler yazdıklarını ağdalı dilli edebiyattan öteye götüremiyor maalesef. Arada kullandığı çok güzel cümlelere ve tespitlere rağmen fikrin sonunu getirmediği ya da denemenin sonunda bir iki cümle ile geçiştirmeye çalıştığı için denemelerin içine girmek pek mümkün olmadı benim açımdan. Kitabın sonuna geldiğimde ise bir çamaşır leğeni dolusu patlamış mısırı yemiş gibi oldum. Çenem yoruldu, doymadım ve basenlerimde birikecek yağ da yanıma kar kaldı.


    ‘’ Üzerine düşünülmemiş düşünceler vardır. Tehlikeli düşünceler. Tehlikeli ve helak edici düşünceler. Şeyhi ekberin işareti tehlikelidir; çünkü kurtulanlardan çok boğulanlara sahip çıkmıştır. Teşbih ehline. Ne olduğunu söyleyenlere. Kendileri gibi olduğunu söyleyenlere. Nuhun ısrarında kusur bulmuştur. Tenzihe dair ısrarında. Muhataplarına makamınca hitap edemediğini söylemiştir.
    Nuh , Varlık’ın birliğine değil, tanrının birliğine çağırdı; tanrının ne olduğunu söyleyenleri kınadı, ne olmadığını söyledi. ‘’ teşbihi bırakın, tenzih edin O’nu!’’ dedi. Tanrı ile Varlık’ı ayırdı. Putperestleri lanetledi. Ortakkoşucuları.
    Bir tarafta cem ehli, bir tarafta fark ehli. Cem ehli birleştirir, fark ehli ayırır. Ayırdılar. Ayrıldılar. Ayırmayanları, ayrılamayanları gemiye almadılar. ‘’


    Yukarıdaki metin kitabın başında geçiyor. Bu bölümü okuyunca aklıma bir Bektaşi fıkrası geldi. Bektaşinin biri bir gün camiye gider. Hoca vaaz vermekte ve Allah'ı anlatmaktadır. “Allah, hiçbir şeye benzemez, doğmamıştır, doğurmamıştır. Ne yerdedir ne göktedir, Yemez, içmez, yatmaz, uyumaz mekanı yoktur, zamanı yoktur, eli, kulağı, dili yoktur. “ diye sıralarken, Bektaşi dayanamamış: “Hoca, hoca sen şuna yok diyeceksin de dilin varmıyor!” demiş. Dücane beyinki biraz bu fıkra misal. Bazı şeylere yok diyecek ama dili varmıyor gibi. Hem muhalif olayım hem inanan kesime de göz kırpayım çabasının çarpıklığı bu biraz. Kuran’a inanmış her insan bilir ki (ya da bilmesi gerekir) Peygamberlerde iki özellik bulunur; Resul ve Nebi. Nebilik bir sıfattır, Resul ise görev. Nuh peygamberin gemiye kimi alıp, kimi almadığı resullüğü ile ilgilidir ve bu alanda hata yapması, kusur işlemesi kitaba inananlar açısından imkansızdır. Peygamberlerin hata veya kusurları peygamberlik görevleri ile ilgili değil onların insan sıfatı ile ilgilidir. En hafif tabirle böyle kulağa hoş gelen afaki söylemlerle bir peygambere hem de risalet görevi üzerinden iftira atmaktır bu yaptığı.


    Tasavvuf kapsamı ve sınırları belirsiz kaygan bir zemin. Kişi nefsinden emin olmadan böyle yüksekten sallayınca yapabildiği tek şey küfre depar attırmak olur ki, yanlışına bir de farkında olmayan okuyucularını da ekleyip yapılan yanlışı daha da alevlendirmiş olur.


    Yanlış hatırlamıyorsam Arabi der ki; kişi henüz ulaşamadığı makamın virdini dile almakla bile küfre girebilir. Misal Yunus ‘’ Cennet cennet dedikleri, birkaç köşkle birkaç huri ‘’ derken halini dışa vurur. Yunus vardığı yerde Allah'a o kadar yaklaşmıştır ki O’nun zatından başka (cennet nimetleri dahil hiçbir şey) kendisine görünmemektedir. Yunus bu sözü dile getirirken o anki kalbi halini dışa vurur, samimidir ve onun açısından dile getirilmesinde bir sakınca yoktur. Ama dünyaya mahkum olmuş insanların böyle cümleleri kurarken dikkatli olması gerekir. Zira dile getirilen bu romantik cümleler Allah'ın zatından başka bir şeyi görmemeye değil cennet nimetlerini küçümsemeye dayanan küfür kokulu söylemler olmaktan öteye gitmez. Arabi kitapları içerisine sonradan çok fazla ekleme yapılmış kitaplar. Kitaplarında yazanların çoğu kendisine ait bile değil denir. Sanmıyorum ama velev ki Arabi bunu demiş olsun. Söylenen söz belli, işaret edilen mana belli. Bunun inandığınız kitaba ne kadar uyduğu da sizin vicdanınıza kalsın.


    Pierre Bourdieu; ‘’ Reyting bu evrenin gizlenen tanrısıdır. Zihniyete hükmeden şeydir. ‘’ der. Popüler kültür zihinlere hükmeden yeni tanrımız. Bu put zihniyetimize ve hükmettiği sürece de kulak romantizminden ve bizi bir yere götürmeyen beylik laflardan, aforizmalardan kurtulmamız imkansız. Dücane beyin özelinde bu putlardan kurtulmak dileğiyle…
  • Ruha ve bedene işkence eden, hepimizin içerisinde mutlu veya mutsuz köle olduğumuz tüketim toplumu medeniyetini dinmez bir öfke ve mizahla örgütlü olarak yok etme gayretinin anlatıldığı bir kitap karşınızda. Dövüş Klubü. Muzzam mobilyalarınıza elveda deyin, banka hesaplarınıza, renkli duvar desenlerinize, her sabah işe gitmeniz için öten alarmlarınıza, patronlarınıza, kariyer saygınlık gibi içi pörsümüş kavramlara, kuaförlerinize, kozmetik ürünlerinize, modern dairelerinize, uğruna yaşadığınız ve kendinizi sınıflandırdığınız alışveriş dünyanıza, mülkiyetlerinize hoşçakal deyin. Çünkü anlatıcımızın söylediği gibi, sizi gururlandıran ne varsa, çöpe gidecek. Çünkü Tyler Dövüş Klubünü kurdu.Yoksa, tüm bu benliğin halini almış tüketim kültürü uyuşturucusu, ömrünün anlamı mı hala? O halde, işten döndüğün zaman, evinin kapısını aç, ışıltılı avizelerinin estetiğiyle huzur bul, ışığa dokun... Yıldızlara bak, hop, gittin bile. Ampul bombası. Çünkü senin yaşamın, bir kopyanın kopyasının kopyası...

    Bir otomobil firmasında ürün iptali koordinatörü olan ve gökdelende dairesi bulunacak kadar iyi para kazanan anlatıcımız, yaşadığı hayat ve toplumdan nefret ettiği için insani yakınlığı, bir kilisenin bodrum katında kanser hastalarından oluşan dayanışma gruplarında arar. Aynı gruplarda Marla adlı tekdüze hayattan bunalmış bir kadın da vardır. Tüm hikaye, anlatıcımızın bir uçak seyahatinde, bir sinema makinisti ve garson olan Tyler Durden ile tanışmasıyla başlar. Anlatımız seyahatten döndükten sonra evinin dinamitlenmiş olduğunu görüp Tyler'a telefon açar ve bir barda birkaç biradan sonra birbirlerine vururlar. Böylece haftanın belirli bir günü yapılmak üzere Dövüş Klubü kurulur. Dövüş klubü, muritlerin birbirlerine zarar vererek bunalımlarından kurtulma felsefesi ile oluşturulmuştur. Şehre uzak tenha bir yerde kiraladıkları üç katlı ev, medeniyeti yıkmak için eylemler planladıkları karargahları olur. Gelirlerini de, sabun yaparak sağlarlar. Anlatıcımız ve Tyler, bazen hizmet sektörünün gerillaları olup önemli kişilere servis edecekleri yemeklerin üzerlerine işerler. Bazen patron öldürür, bazen patron sömürür, intikamlarını alırlar. Dövüş klubü ülkenin hemen hemen her tarafında yayılmaktadır ve medeniyeti zor günler bekler. Yazarımızın deyimiyle, "karanlık çağ, kültürel bir buzul çağ, medeniyetin tasfiyesi" sizi bekliyor okunmak için.


    Alıntılarım:

    Bir kolu çek. Bir düğmeye bas. Neyi neden yaptığını bilmiyor, sonra da ölüp gidiyorsun."

    ""Kafalarına doğrultulmuş o görünmez silahla herkes birbirine gülümsedi."

    "Uykusuzluk böyledir işte. Her şey çok uzaklardadır, bir kopyanın kopyasının kopyası gibi. Dünyayla arana öyle bir meseafe sokar ki, ne sen bir şeye dokunabilirsin ne de bir şey sana."

    "İşte bu özgürlüktü. bütün umutlarınızı kaybetmek özgürlüktü."

    "Tanrım, bugün bin bir düşünce içinde kendini oradan oraya sürüklerken, yarın soğuk gübreye, solucanlar için açık büfeye dönüşebileceğinin kanıtı işte. Ölümün inanılmaz mucizesi bu."

    "Mobilya satın alırsınız. Kendinize dersiniz ki, bu hayatım boyunca ihtiyaç duyacağım son kanepe. Kanepeyi alırsınız ve sonraki birkaç yıl boyunca, hangi işiniz ters giderse gitsin, en azından kanepe sorununuzu çözmüş olduğunuzu bilirsiniz. Sonra aradığınız tabak takımı. Sonra hayallerinizdeki yatak. Perdeler. Halılar.Sonra o güzel yuvanızda kısılıp kalırsınız. Bir zamanlar sahip olduğunuz şeyler artık sizin sahibiniz olur."

    "Lütfen Tyler, kurtar beni.
    Telefon bir kez daha çalıyor.
    İsveç malı mobilyalardan kurtar beni.
    İncelikli sanat eserlerinden kurtar."

    "Eğer ne istediğini bilmezsen diyor kapıcı, bir bakarsın istemediğin bir sürü şeyin olmuş."

    "Hiçbir şey durağan değil. Mona Lisa bile bozuluyor."

    "Belki de kendini geliştirmek aranan cevap değildir."

    "Bazen evdeki yataınızda, makinist odasında uyuyakaldığınızı ve bobin değiştirmeyi unuttuğunuzu sanarak karanlıkta dehşet içinde uyanırsınız. Seyirciler size küfredecektir. Seyircilerin sinema rüyası yıkılmıştır..."

    "Yolculuğun hoş tarafı; gittiğin her yerde hayat miniktir. Otele gidersin, minik sabun, minik şampuan, tek kişilik tereyağı, minik gargara ve tek kullanımlık diş fırçası. .... Tek kullanımlık minyatür arkadaş."

    "Ancak her şeyini kaybettikten sonra, canının istediğini yapmakta özgür olursun."

    "Tyler diyor ki, ben henüz dibe vurmaya yaklaşmamışım bile. Ve eğer sonuna kadar düşmezsem, kurtarılmam olanaksızmış. İsa çarmıha gerilerek yapmış bunu. Sadece para, mülkiyet ve bilgiden vazgeçmen yeterli değil, diyor. Bu bir hafta sonu tatili değil. Kendini geliştirmeye sırt çevirmeli ve felakete doğru koşmalısın. Bu işi böyle yarım yamalak yapamazsın artık."

    "Bu devler, hiçbir nedeni yokken yemekleri mutfağa geri gönderirler. Tek dertleri, ödedikleri para karşılığında etrafınızda koşturup durduğunuzu görmektir. ... Size pislik muamelesi yaparlar."

    " -O zaman müdüre şikayet et, der Tyler.
    -Kovdur beni. Bu sikindirik iş için ayılıp bayılmıyorum.
    -Kovulmak, der Tyler, herhangi birimizin başına gelebilecek en iyi şey olurdu. Böylece havanda su dövmekten kurtulur ve hayatlarımızla bir şey yapardık. "

    "Bir gün öleceksin, diyor Tyler, ve bunu kavrayamadığın sürece benim gözümde beş para etmezsin."

    "vücudumdaki her kas sızım sızım sızlayarak içeri giriyorum; ama kalbim hala güm güm atıyor ve düşünceler beynimde fırtına gibi savruluyor. Uykusuzluk böyledir işte. Kafandaki düşünceler bütün gece yayın yapar."

    "Marla iki bacağını da naylon çorabının bir bacağına sokmuş olarak sıçraya sıçraya mutfağa geldi ve dedi ki: "Bak, ben denizkızı oldum."

    "Bilmeniz gereken şu ki, Marla hala hayatta. Marla'nın hayat felsefesi, bana söylediğine göre, ölmeye her an hazır oluşu. Marla'nın hayatındaki trajedi ise ölmüyor oluşu."

    "Felaket benim dönüşüm çizgimin doğal bir parçasıdır" diye fısıldadı Tyler. "Trajediye ve yok oluşa doğru bir dönüşüm.""

    "Fiziksel güçle ve mülkiyetle olan bağlarımı niçin koparıyorum?" diye fısıldadı Tyler. "Çünkü ancak kendimi mahvederek ruhumun gerçek gücünü keşfedebilirim." "

    "Dedektife diyorum ki, hayır, ben gazı açık bırakıp şehirden ayrılmadım. Ben hayatımdan memnundum. O evdeki her mobilya parçasını seviyordum. Onlar benim hayatımdı. Lambalar, sandalyeler, halılar, hepsi bendim. Mutfak dolaplarındaki tabaklar bendim. Saksılardaki bitkiler bendim. Televizyon bendim. O patlamayla havaya uçan bendim. Bunu anlamıyor musunuz?"

    "Sahip olduklarımı yok eden kurtarıcı" dedi Tyler, "benim ruhumu kurtarma savaşındadır. Bütün aidiyetleri yolumdan kaldıran öğretmen beni özgür bırakacaktır."

    "Tyler, kendisinin bir hiç olduğunu söyledi. Ölmesi ya da kalması kimsenin umrunda değildi ve tamamen karşılıklı bir duyguydu bu."

    "Senin kaybedecek çok şeyin var. Benim hiçbir şeyim yok. Senin her şeyin var. Hadi durma, yapıştır mideme. Suratıma bir tane daha geçir. İstersen dişlerimi dök..."

    *"Ben pisliğim demişti Tyler. "Senin ve bütün dünyanın gözünde pisliğin, iğrencin, ruh hastasının tekiyim" demişti Tyler sendika başkanına. " Nerede yaşadığım, ne hissettiğim ,ne yiyip ne içtiğim, çocuklarımın karnını nasıl doyurduğum ya da hastalandığımda doktor parasını nereden bulduğum senin umrunda bile değil. Ve evet, aptal, bıkkın, güçsüzüm; ama gene de senin çözmen gereken bir sorunum."

    "Yüzümün büyük bölümü hiçbir zaman iyileşme fırsatı bulmadığından, görünüş açısından kaybedecek bir şeyim yoktu. Patronum, işyerinde, yanağımdaki hiç kapanmayan delik için ne yaptığımı sormuştu. Ona dedim ki, kahve içtiğim zaman iki parmağımla deliği kapatıyorum, kahve dışarı akmasın diye." ( :) )

    "Tyler'in söylediği gibi hissediyordum kendimi;tarihin süprüntü ve kölelerinden biri olarak.Hayatta hiçbir zaman sahip olamayacağım bütün güzellikleri yıkıp yok etmek istiyordum.Amazon yağmur ormanlarını yakmak istiyordum.Uzaya klorofluorokarbon gazları pompalayıp ozon tabakasında koca koca delikler açmak istiyordum. Dev tankerlerin boşaltma vanalarını açmak,açık denizlerdeki petrol kuyularının kapaklarını kaldırmak istiyordum.Yemeye paramın yetmediği bütün balıkları öldürmek , asla göremeyeceğim Fransız kumsallarını kirletmek istiyordum.Bütün dünyanın dibe vurmasını istiyordum."

    "Binlerce yıldır insanoğlu bu gezegendeki her şeyin içine etmiş, her şeyi boka çevirmişti ve şimdi tarih benden herkesin pisliğini temizlememi bekliyordu. Boş konserve kutularını suyla çalkalamalı ve yassıltmalıydım. Kullandığım her benzin damlasının hesabını vermeliydim."

    "Louvre Müzesi'ni yakmak istiyordum. Elgin Mermerlerini balyozla parçalamak, Mona Lisa'yla kıçımı silmek istiyordum. Bu dünya benim dünyam artık. Bu dünya benim dünyam, benim dünyam. O eski insanlar öldüler."

    "Rockefeller Merkezi'nin etrafındaki yıkıntıların arasında, rutubetli kanyonların içinde koşturarak geyik avlıyorsun. Seattle'daki gözlem kulesinin kırk beş derecelik açıyla yan yatmış iskeletinin yanı başında istiridye topluyorsun. Gökdelenlerin cephelerini dev totem maskeleriyle ve Polinezya yerlilerinin korkunç suratlı tanrılarıyla süslüyoruz. Hayatta kalmayı başarabilmiş insanlar akşamları boşalmış hayvanat bahçelerine sığınıyor, dışarıda gezinip parmaklıkların arkasından onları seyreden ayılardan, büyük kedilerden ve kurtlardan korunmak için kendilerini kafeslere kilitliyorlar.
    Geri dönüştürme, sürat limitleri, hepsi palavra dedi Tyler. Ölüm döşeğinde sigarayı bırakmaya benziyor bunlar."

    "Bir düşün. dedi Tyler. Mağaza vitrinlerinin yanından geçerek geyiklerin izini sürüyorsun. Askılar dolusu şık elbise ve smokin oldukları yerde küflenip kokuşuyor. Ömrünün geri kalanı boyunca deri giysiler giyiyor ve Sears kulesi'ni sarmalayan sarmaşıklara tutunarak yukarı tırmanıyorsun. Fasulye filizine tırmanan masal çocuğu gibi o azgın nemli bitki örtüsü içinden kendine yol açarak tepeye çıkıyorsun. Ve hava o kadar temiz ki, aşağı baktığında, ağustos sıcağında yüzlerce kilometre uzanıp giden terk edilmiş sekiz şeritlik dev bir otoyolun boş emniyet şeridine geyik eti seren ve mısır öğüten minicik insanlar görüyorsun. "

    "Bakacağınız yeri bilirseniz, her taraf gömülmüş cesetlerle dolu."

    *"Güzel ve emsalsiz bir kar tanesi değilsin. Herkes gibi sen de o çürüyen organik maddeden yapılmasın. Hepimiz aynı pürenin parçalarıyız."

    "Kültürümüz hepimizi aynı yaptı. Artık kimse gerçek anlamda beyaz ya da siyah, zengin ya da yoksul değil. Hepimiz aynı şeyi istiyoruz. Teker teker, hiçbirimiz hiçbir şey değiliz."

    "''Unutmaman gereken şey şu ki diyor'' tamirci çocuk ''Tanrı seni sevmiyor olabilir. Bu da bir olasılıktır. Belki de Tanrı bizden nefret ediyordur. Hayatta olabilecek en kötü şey değil bu.''
    Tyler'ın bakış açısına göre, kötü şeyler yaparak Tanrı'nın ilgisini çekmek, hiç ilgi görmemekten daha iyiydi. Belki de Tanrı'nın nefreti Tanrı'nın kayıtsızlığından daha iyidir.
    Ya Tanrı'nın can düşmanı ya da hiçbirşey olacaksan hangisini seçerdin ?
    Tyler Durden'a göre biz Tanrının ortanca çocuklarıyız. Tarihte özel bir yeri olmayan özel ilgi görmeyen kimseleriz.
    Tanrı'nın ilgisini çekemediğimiz sürece ne lanetlenme umudumuz olabilir, ne de kurtuluşumuz.
    Hangisi daha kötü cehennem mi hiçlik mi?
    Louvre'u yakacaksın, diyor tamirci çocuk ve mono lisa'yla kıçını sileceksin. Böylece en azından tanrı isimlerimizi bilecektir.
    Ne kadar derine yuvarlanırsan o kadar yükseğe uçarsın. Ne kadar uzağa kaçarsan Tanrı seni o kadar yanında ister.
    Ancak yakalnır ve cezalandırılırsak kurtulabiliriz.""

    "Aptalım ve durmadan bir şeyler istiyor, bir şeylere ihtiyaç duyuyorum.
    Benim minik hayatım. Küçük boktan işim. İsveç malı mobilyalarım. Bunu hiç kimseye, evet hiç kimseye söylemedim; ama Tyler'la karşılaşmadan önce, bir köpek satın alıp adını "Eş-Dost" koymayı tasarlıyordum."

    “Güçlü kadın ve erkeklerin oluşturduğu bir sınıf var ve bunlar hayatlarını bir şeye feda etmek istiyorlar. Reklamlar insanları gerek duymadıkları arabaların ve kıyafetlerin peşinden koşturuyor. Kaç kuşaktır insanlar nefret ettikleri işlerde çalışıyorlar; neden? Gerçekte ihtiyaç duymadıkları şeyleri satın alabilmek için. Bizim kuşağımız büyük bir savaş görmedi, büyük bir buhran yaşamadı; ama bizim de bir savaşımız var. Büyük bir ruhani savaş bu. Kültüre karşı büyük bir devrim hazırlıyoruz. Büyük buhran bizim hayatlarımız. Biz ruhani bir buhran geçiriyoruz.
    Onları köleleştirerek, bu insanlara özgürlüğün ne demek olduğunu göstermek zorundayız. Onları korkutarak, cesaretin ne olduğunu göstermek zorundayız."
    Napolyon, bir kurdele parçası uğruna hayatlarını feda edecek insanlar yaratabilmekle övünürdü.
    Düşün:Bir grev başlatıyoruz ve dünyadaki servet dağılımı yeniden düzenlenene dek kimse çalışmıyor.
    Rockefeller Merkezi'nin etrafındaki yıkıntıların arasında rutubetli kanyonların içinde koşturarak geyik avladığını düşün."

    "Az sonra sakinleşecektin: Ölümün akıl almaz mucizesi. Bir an yürür ve konuşurken sonraki an bir nesnesindir."

    "Şimdi kalk git ve küçük hayatını yaşa; ama unutma ki gözüm üstünde, Raymond Hessel. Ancak peynir satın alıp televizyon seyretmeye yetecek kadar para kazandıran boktan bir işte çalıştığını görmektense, seni öldürürüm daha iyi."

    ""Etrafıma baktığımda" diyor, yan camdaki yıldızların üstüne düşen siluetiyle, bugüne kadar yaşamış en güçlü, en akıllı adamları benzin pompalarken ve garsonluk yaparken görüyorum."

    "Başka bir yerde, başka bir zamanda uyanabilseydim. Niçin başka bir insan olarak uyanamayayım?"

    "Bize dünyanın bokundan ve pisliğinden başka bir şey bırakmadılar."

    “Şunu unutma” diyor Tyler. Ezmeye çalıştığın bu insanlar, senin muhtaç olduğun herkestir. Biz senin çamaşırını yıkayan, yemeğini pişiren ve önüne getiren insanlarız. Senin yatağını biz yapıyoruz. Uykudayken seni biz koruyoruz. Ambulanslarını biz kullanıyoruz. Telefonlarını biz bağlıyoruz. Bizler ahçıyız, taksi şoförüyüz ve senin hakkında her şeyi biliyoruz. Sigorta bildirimlerini, kredi kartı ödemelerini biz takip ediyoruz. Hayatının her alanını biz denetliyoruz.

    Biz tarihin ortanca çocuklarıyız. Bizi bir gün milyoner olacağımıza, film yıldızı, rock yıldızı olacağımıza inandıran televizyon programlarıyla büyüdük; ama bunların hiçbirini olamayacağız. Ve bu gerçek kafamıza ancak dank ediyor" diyor Tyler. " O yüzden bize karşı dikkatli ol."

    "Burada, yıldızlarla yeryüzü arasındaki boşluğu dolduran binlerce kilometrelik gecenin içinde, kendimi tıpkı o uzay hayvanlarından biri gibi hissediyorum."

    "Bizler eşsiz değiliz. Süprüntü ya da pislik de değiliz. Biz sadece biziz."
  • Öncelikle incelememe başlamadan önce bu yazarla ve kitapla tanışma öykümü anlatmak istiyorum. Yazarı tabii ki tanıyordum ama henüz hiçbir kitabını okumamıştım. Hayatımdaki
    en değerli insanlardan birisi'' ile hangi kitaba başlasam? diye kitaplardan sohbet ederken bana Robert Langdon'u tanıyıp tanımadığımı sordu ve kitaplığındaki Başlangıç kitabından bahsetti. Daha önceki okuduğu eserlerden ne kadar etkilendiğinden, benim de etkileneceğimden ve hoşuma gideceğinden. Güzel telkinlerde bulundu ve bu benim ilgimi çekti. Yazara ve kitaplarına olan ilgimi arttırdı. Araştırmaya başladım ve etrafımdaki kitapsever arkadaşlarımdan önce diğer kitaplarını temin edip okudum. Harika gitti okuma maceram. Her kitabında bir tık arttırdı heyecanımı ve okuma isteğimi. Kitapların içindeki karakterler, karakterlerin hikayeleri, hikayelerin geçtiği yerler, o yapıtların tasvirleri, çeşitli dini semboller, tarihi eserler, müzeler, bazilikalar, heykeller, tablolar sanki bana kitabı öneren kişinin marifetli ellerinden çıkmış, o hayat vermiş gibi güzel geldi bana. Bu yazarın kitaplarını benim okumama vesile olduğun için sana minnettarım BUTTERFREE.. Daha güzel kitaplarda buluşalım seninle.


    Dan Brown'un son kitabı Başlangıç. Ülkemizde 2017 yılının en çok satan kitabı. Üzülerek söylüyorum ki bende istediğim etkiyi bırakmadı ve beklediğim heyecanı uyandırmadı. Öncelikle bilim insanı Edmond Kirsch buluşuyla hem din dünyasını hem de bilim dünyasını derinden sarsacağını söyleyerek merakımızı uyandırıyor. Kitap bu güzel cümlelerle başlıyor ama devamı o kadar durağan ki ilk 120 sayfa betimlemelerden resmen sıkıldım, sonra birkaç ufak hareketlilikle 'hadi şimdi başlıyor herhalde' dedim -kendi kendime ama yine hiçbir şey olmadı. Böyle güzel girişi olan bir kitabın devamının böyle sönük kalması beni çok şaşırttı. Allah'tan ilk sayfalarda Winston ile tanışıyoruz da kitabın biraz akışını değiştirip bizi farklı düşünmeye ve durağan akışından uzaklaştırmaya yarıyor. İyi ki varsın Winston, kitaba çok farklı bir renk katıyorsun. Yoksa bu kitap için söyleyecek pek olumlu şey bulamayabilirdim. Kahramanımızın dünyanın en ünlü müzelerinden birinde başlayan macerasında yine çeşitli yerleri geziyoruz. Dan Brown'un başarı sebeplerinden birisi yeni yerler keşfetmeye sevk etmek. Ben okurken o yerleri keşfediyorum mesela. O müzeyi araştırıyorum ve kahramanımızın yanında yer alıyorum. Ardından yapımı hala devam eden bitmemiş kilise lakaplı Sagrada Familia'yı geziyoruz. Buralar muhteşem. Romanda geçen yerleri bilmesek dahi keşfetme arzusu bizi daha fazla okumaya itiyor bu sayede eserlere tutuluyoruz ve tutunuyoruz bence. Yazar bunu çok iyi yapıyor. Hiç umulmadık bir anda, ummadığımız bir yerde buluyoruz kendimizi. Bu sayede biraz da olsa canlanıyor umudumuz. Ard arda gelen koşturmaca, kovalamaca serüveni baya heyecanlıydı ama artık farklı yolların bulunması gerek. Tahmin edilebilir olunca aynı tadı vermiyor. Son sayfalar için ayrıca yorum yapacağım şu an. İlk sayfalar ve hafif kıpırtıdan sonraki durağanlıktan eser yok. Kitabın sonlarında hiç ummadığımız bağlantılar ve ilişkiler gün yüzüne çıkıyor. Açıklamalar ve bilimsel gerçeklerle süslü şaşırtıcı bir son bekliyor okuyacak olanları. Diğer romanları gibi bu romanın da sonunda her şey gün yüzüne çıkıyor ama hala etkisi altında kalıyorsunuz okuduklarınızın. Gerçekten etkisi oluyor insanda böyle derin düşüncelerin ve üretilen güzel eserlerin. Beklentim çok büyük olduğu için belki biraz hayal kırıklığıyla okudum ama tavsiye ederim.

    İlgimi çeken güzel alıntıları ve sayfalarını incelememe eklemek istiyorum.

    Dünyanın mütevazı kişilere miras kalması gerekirdi ama tam aksine gençlere kaldı. Kendi ruhlarına bakmak yerine bilgisayar ekranlarına bakan teknoloji bağımlılarına...
    Sayfa 11

    Bilim ile din rakip değildir. Onlar aynı hikâyeyi anlatmaya çalışan farklı dillerdir. Bu dünyada ikisine de yer var.
    Sayfa 20

    Kurallarla yaşayanlara herkes saygı duyar.
    Sayfa 25

    Tanrı'yı kalplerimizin içinde aramalıyız!
    Atomların içinde değil!
    Sayfa 115

    Cehalete izin vermek, ona güç vermektir.
    Sayfa 343

    En sevdiğim alıntısı..
    ***En tehlikeli teröristler aslında bombaları yapanlar değil, çaresiz topluluklara nefret aşılayan ve emrindekileri şiddet içerikli eylemlerde bulunmaya teşvik eden nüfuz sahibi liderlerdir. Kolay etki altında kalan insanlara hoşgörüsüzlük, milliyetçilik veya kin aşılayarak dünyayı altüst etmek, tek bir güçlü ve kötü insana bakar!!!***
    Sayfa 392

    İncelememi okuyan herkese teşekkür ederim.
  • Dr. Stockman’ın dediği gibi: ‘Dünyanın en güçlü insanı en yalnız insandır.’ ”