• "Kemal" ismi Mustafa'ya o kadar yakıştı ki, Mustafa ölene kadar bu adı gururla taşıdı. İmzasında bile hep Kemal'i kullandı.

    https://hizliresim.com/5aqdQL

    https://hizliresim.com/8aXgd7
  • 160 syf.
    ·Puan vermedi
    Ayşe Şasa, Yesilcam'ın unutulmaz filmleri olan "Son Kuşlar", "Ah Güzel İstanbul", "Gramafon Avrat" ın senoryalarında da imzası olan ve önünde parlak bir kariyer varken yakalandığı şizofreni hastalığı yüzünden çok sevdiği sinemadan kopmak zorunda kalan önemli bir senaristtir. Ayşe Hanım kendisiyle yapılan bu nehir söyleşide yabancı bakıcılar gözetiminde geçen mutsuz çocukluk günlerinden başlayarak, okul hayatı, sinemaya yönelişi, evlilikleri, şizofreni hastalığı ile mücadelesi ve bu mücadele süreci boyunca dünya görüşünde meydana gelen değişimleri dile getirmiş. Anlattıklarına bakilırsa Batı'ya hayranlık duyan zengin bir ailenin Batı değerlerine uygun büyüsün diye Alman bakıcılara sorgusuz sualsiz emanet ettiği ve manen gerekli ilgiyi gostermedigi Ayşe Şasa Hanım'in sevgisizlik, ihmalkarlık, korku, karmaşa ve sıkı bir disiplin içinde geçen travmatik çocukluğu malesef ileride onun şizofreni hastalıgına yakalanmasına yol açmıs gibi görünüyor. O zamana kadar sahip oldugu materyalist dünya görüşü de hastalığı esnasında çok ihtiyaç duydugu manevi dayanağı saglamaktan çok uzak kalmış. Kendisini büyük bir boşluk içinde gördüğü bu günlerde bir mürşid ve hatta manevi bir baba olarak gördüğü Kemal Tahir'in kanserden ölümü daha da yıkmış ve hastalığının ağırlaşmasına sebep olmuş. Gerceklikle bağları kopmaya başlayan, agır depresyon geçiren, kendisine hayata bağlayan tüm motivasyonu kaybeden Ayşe Hanım için hiçbir kurtulus yolu gözükmezken tesadüf sonucu İbni Arabi'nin Füsus'unu okuyup İslam tasavvufu ile tanışması ona bugüne kadar hiç bilmedigi manevi bir dünyanın kapılarını aralamış ve onun hayata tutunmasını sağlamış. Söyleşiyi okuyup bitirdiginizde siz de manevi boşluğun insan hayatında sebep olabileceği yıkımın boyutunun ne derecede büyük olabileceğini ve Batı'ya hakim olan maddeci dünya görüşünün buna çözüm sunmak bir yana bu boşluğun en büyük sebeplerinden biri olduğunu göreceksiniz.
  • 912 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Ahmet Cevdet Paşa'nın yazdığı kitabı yayınlarken Ahmet Cevdet Paşa'nın kim olduğu bilgisini de -derin bir şekilde- veren bu kaynak kitabının başlangıcıyda oldukça güzeldi.
    Ahmet Cevdet kendi deyimiyle 27 Mart 1823'te dünyaya gelmiş, ismi Ahmet olup Cevdet mahlasını İstanbul'da eğitim görürken Şair Süleyman Fehim Efendi'den almıştır. Devrin en önemli ilim adamlarından eğitim almıştır. Ekim 1853'te Osmanlı Tarihi'ni (1774-1826) yazması için görevlendirildi. Kendisine bunları yaparken "mûsıle-i Süleymâniyye" derecesi verildi. Aynı dönemde bir de zamanının siyasi olaylarını anlatan 'Tezâkir-i Cevdet' adlı eserini kaleme aldı. İlmiye sınıfından kimseye verilmeyen 'Nişân-ı Osmânî' ünvanı verildi. Eğitim alanında da geri durmamış her anı dolu dolu geçen ömründe yeni eğitim kuralları, öğrenciler ve okulların da açılmasına katkıda bulunmuş, okullar için kitaplar yazmış ve Kısas-ı Enbiya eserini de gene bu dönemde yazmıştır. Eğitim konusuyla beraber en sevdiğim yönlerinden birisi de "Dil e" verdiği önemdir. Kendisi bu konuda çok sade ve anlaşılır bir dil kullanmakla beraber Türkçemizin iyi bir dil olmadığını söyleyenlerede cevap niteliğinde "Takvîmu'l-edvar" risalesini yazmıştır. Devlet adamlığı, tarihçilik, hukuk ve eğitimcilik gibi alanlarda oldukça uzmanlaşarak hepsinde de en iyilerin arasında olan Cevdet Paşa, kısa bir hastalık dönemi sonrası 26 Mayıs 1895'te vefat etmiştir. Mekanı cennet olsun.

    ---Birinci Kısım---
    Kitap daha başlangıcından itibaren az önce de bahsettiğimiz üzere sade dil üzerinden devam ediyor. Üstelik başlangıç olarak da 'Padişah bana görevi verdi, hemen ordan yazayım, hah tamam' anlayışı yerine öncelikle başlayacağı konu üzerine bir yazı, Tarih ve önemi gibi meseleler sonrasında Osmanlı'ya kadar gelmiş devletlerin genel itibariyle şekil yapılarından bahsedilerek, kendisine verilen göreve başlaması da onun ne kadar değerli ve isabet bir yönetici olduğunun kanıtıdır.
    Dönemin biraz daha gerisinden başlayan kitapta Peygamber dönemi sonrası ilk halifeden itibaren kısa kısa oluşumlar anlatılmış, ardından Fazıl Ahmet Paşa'nın ölümüne kadar olan dönem (3 Kasım 1676) anlatılarak kitabın giriş kısmı başladı diyebilirim. Burada Kanuni'den kendisine (Fazıl Ahmet'e) kadar olan dönemle birlikte, III. Mehmed, I. Ahmed, Genç Osman Vakası, IV. Murad, IV. Mehmed ve Köprülü Paşalardan bahsederek bu dönemi noktalar.
    Ardından Damat İbrahim Paşa ( 9 Nisan 1718 - 1 Ekim 1730 Sadrazamlık yapmıştır) devrine kadar olan olaylar sıralanır. Burada Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ile başlanan bir yapı vardır. Kendisi Köprülülerin elinde yetiştiğinden çok bilgilidir ve 7 senelik döneminde ülkeyi çok iyi idare etmiş ve kalan dönemlerde de diğer vezirler onun boşluğunu değil doldurmak,eline leke sürememiştir. Üstelik şahsi kin ve çıkarlarını devlet menfaati üstünde tutup Paşa'yı idam ettirenler, alınan başarısızlıkların neticesinde kendilerini kurtaramadıkları gibi, dönemin padişahı 4. Mehmet de tahttan indirilmiştir. Bu Paşa neden bu kadar önemli kardeşim, padişahlara bile bu kadar değinmedin gibi şeyler de eğer düşünürseniz sizlere açıkça belirtmem gerekir ki eğer bu paşa olmasaydı Osmanlı ekonomisi daha o devirden iflas edecekti. Önceki Osmanlı Tarihi kitabında da bahsettiğim üzere kendisi halk üzerindeki vergileri hafifletmiş, ağır vergileri kaldırmış ve o meşhur "Devletlerin gerçek gelirleri halkın servetine dayanır. Onun için devlet gelirini arttırmak, halk servetini çoğaltmakla olur" mantığından hareketle o dönemin hazinesini tam tamına 5 kat arttırmayı başarmıştır. Böyle önemli bir zat (Ruhu şad olsun) sadece çekememezlik ve kişisel nefret yüzünden idam ettirilmiş ve herkes cezasını fazlasıyla almıştır. (Şükürler Olsun) Paşa harici burada II. Süleyman, II. Ahmed, II. Mustafa, III. Ahmet'e değinilmiş ancak daha çok Paşalar üzerinde durulmuştur. Baltacı Mehmet Paşa'da bu paşalardandır. Kendisinden sonra Damat Ali Paşa dönemine kadar sık sık Sadrazam'lar başarısız olduklarından değiştirilmiştir. Öyle ki Bazı tarihçiler "Böyle kısa zaman içinde bu kadar fütuhat padişahlar içinde Yavuz'a, vezirler içinde Damat Ali Paşa'ya nasip olmuştur" derken ; 'halkın can dostu biricik ve asla ihanet etmez kimseler (!!!)' ise "Vezir öldü, ordu bozuldu ama bize de emniyet geldi" diyerek hiç utanmadan alçakça ve haince konuşmuşlardır.
    Ardından da Ragıp Paşa devrine kadar olan bir bölüm daha eklenmiştir. Bu kitapta padişahlardan çok paşalar söz konusu olsa da önceki incelemem de gerektiği kadar hatta çoğu yerde gereğinden de fazla olarak Padişahlar ile ilgili bahis vermiştik diye düşünüyorum. Damat İbrahim Paşa başa getirilmiş, savaşlar son bulmuş, Meşhur Lale Devri başlamış, Paşa (!) müsveddesi Ruslara, kan dökülerek alınan yerleri keyiflerine göre fazla fazla vermiş, ordugahlar yerine eğlence yerlerinin açıldığı, en çok eğlenilen ama yıkılışa kadar zararın çekileceği bir döneme girilmiştir. Halk'ın bile bu durumda meşhur bir sözü vardır bu paşacık hakkında. "Vezirlik rütbeleri eskiden layık olanlara verilirken, şimdi helva sohbeti yapanlara tevcih edilir oldu. Bunca ehli İslam düşman elinde kaldı" sözleriyle de İbrahim'e gönderme yapmışlardır. Sonunda beklenen isyan çıkmış, Sultan Ahmet, İbo ve saz arkadaşlarını öldürtüp asilere teslim etmiş (devlete baş kaldırmayıp, İbrahim'in gitmesini istemişlerdir ancak isyan ettikleri için konu ne olursa olsun asi olarak anılmışlardır) gene de tahttan olmuş ve yerine de 25 yıl hükümdarlık yapacak ve devleti biraz olsun feraha kavuşturacak Sultan Mahmut gelmiştir.
    Ardından Hicri 1188 yılına kadar olaylar verilmiştir. Bu tarih aynı zamanda padişahın, Ahmet Cevdet Paşa'dan yazmasını istediği asıl tarih yani Miladi olarak 1774 yılına tekabül eder. Bu devirde Ruslarla olan mücadele ve Rus çarının devrilip yerine Katerina, imparatoriçe olmuş ve kocasını öldürtmüştü. Bu dönemde Ruslar bize ağır zayiatlar verdirmiş ve önlem alınamamıştır. Ardından Ahmet Cevdet Paşa, birinci bölümü Kırım ile mücadeleler ve Küçük Kaynarca Anlaşmasının tam metniyle bitirmiştir. Bu bölüm sonrası da zaten 1774 yılı ile asıl istenen yer olduğundan, ilk önce Küçük Kaynarca (1774) Antlaşmasından başlamak, kanımca oldukça doğru bir karardır.
    1. Kısmın 2. Bölümünde ise 1188 Senesi olayları üzerinde durulmuştur. Bu yıla Miladi olarak 1774 ve 1775 yılları dahildir. Burada I. Sultan Abdülhamid'in tahta çıkışı, ardından imzalanan Küçük Kaynarca ve gereksiz vezirlerin fazlalığı gibi işlere öncelik verilmiş, Ardından Kırım Hanlığı ile uğraşılara karşı Ruslara, Takrir verilerek birtakım istekler dile getirilmiştir. Bunun yanında bu bölümde bir de önceki kitapta da bahsettiğim üzere uzun zamandır sarayda şehzade doğmama sorunu vardı ve Recebin 7. günü Sultan Mehmet dünyaya geldiğinde 7 gün 7 gece kutlama yapılmıştır.
    1. Kısmın 3. Bölümü ise 1193 senesine kadar yani 1779-1780 arası dönemi kapsar. Burada yapılan bazı düzenlemelerden söz edilir. Levent Askerlerinin kaldırılması gibi(Kuyucu Murat Paşa bunların kökünü kazımıştı), Harameyn Rütbesi Değişiklikleri, Askeri alanda yapılan düzenlemeler söz konusudur. Tımar ve Zeamet Nizamnamesi yayınlanmıştır. Birçok tayin ve sürgün bu dönemde gerçekleşmiş, İran'a sefer düzenlenmiş, Hindistan yardım istemiş ama yardım gönderilememiştir. Keza Hindistan gibi bir bölge şimdilerde küçümseniyor olsa bile o dönemde yeni keşif yerlerinden olduğundan ve birçok müslüman barındırdığından başta İngilizler olmak üzere diğer Batı devletlerin aksine oralara minimum da olsa Osmanlı Tuğrası bile göndermemek böyle bir bölgede nüfuz sahibi olamamak Osmanlı'nın başını ağrıtacak ve ileride de kendisine sorun oluşturacaktı. Sorunlar sadece bununla mı sınırlıydı, hayır. Osmanlı idarecileri tabiri caizse herşeyi 'sallamaya' başlamıştı. Vehhabilik denilen bir sapkınlık ortaya çıkmış, önemsenmemiş, arap halkı tarafından da desteklenmiş ve ta II. Mahmut döneminde onun kahramanlığı ile yenildiler. Ermeni meselesi sorun olmuştur. Asıl Ermeniler bizim devletimizin yanında olurken, Katolik olanlar Osmanlı aleyhine çalışarak devleti arkadan vurmaktan -o kadar da affedilmelerine rağmen- vazgeçmemişler ve kardeşin kardeşe düşmanlığının en beter örneklerini vermişler, tarihin can kardeşleri, can düşmanları olmuşlardır. Bu sorun ise günümüzde devam etmektedir. 1193'e kadar olayların arasında yine bir Kırım sorunu ve Rusya ilişkileri sorun olmuş, Donanma Karadeniz'e çıkarılmış ancak Katerina'nın İran Şahı ile anlaşmasıyla 2 cepheden saldırıya uğrayınca pek etkisi olmamıştı.
    1. Kısımın 4. Bölümünde ise 1193 senesi olayları ele alınmıştır. Miladi olarak 1779-1780'e tekabül eder. Bu dönemde Rusya ile Aynalıkavak Senedi imzalanmıştır. Küçük Kaynarca Antlaşmasına göre daha hafif olan bu metinde Katerina istediğini fazlasıyla elde etmiş ve Kırım'ı da savaşmaya gerek duymadan almıştır.Bu dönemde Şehzade Süleyman'ın doğumunu da ayrıca eklemek gerekir. Herkesin malumu olan paşa değişikliklerinin de sıklıkla yaşandığı bir dönem olmuş ve bu dönemde 'Kara Vezir' diye anılan Seyyit Mehmet Efendi sadarete yükseltilmiştir. Sadrazam askerlik işlerinde de o kadar gayretlidir ki padişah kendisine 'Çırağı hasım, nizam-ı devletim ve eşsiz vezirim' diye hitap etmiştir.
    1. Kısımın 5. Bölümünde ise 1194 senesi olayları ele alınmıştır. Miladi olarak 1780 yılına tekabül eder. Bu devirde bir İngiltere-Fransa savaşı olmuştur. İngilizler, Amerika ile uğraşıyor, Fransızlar Amerikalılara destek veriyor ve Amerika bağımsızlığını ilan ediyordu. Bunun ardından Amerikan Cumhuriyetini Fransa tanımış ve gerilimin ardından İngiltere ile Fransa savaşa girmiş, Avrupa'nın kendi aralarındaki en büyük savaşlardan birisi yaşanmıştı. Bundan gayrı bu sene içinde devletin kendisinde de bir takım olaylar olmuştu. Enveri Tarihinin (Enveri Efendi) padişaha sunulması, Emirgan Camisinin yapılması gibi.
    1. Kısımın 6. Bölümünde ise 1195 senesi olayları ele alınmıştır. Miladi olarak 1780/1781 yıllarını içine alır. Bu dönem Şehzade Sultan Mehmet ve Sadrazam Seyyit Mehmet Paşa'nın vefatı ile başlar. Garip olan şudur ki bu iki kişi de aynı gece ölmüşler. Burada bazı olaylar çok dikkatimi çekti. Örneğin 'Tütün İçme' meselesi çok tartışılır olmuş, helal ve haram olduğu konusunda çok tartışmalar yaşanmış ancak bir fetva verilememiştir çünkü toplanan meclislerde artık tütün kullanmayan kişi sayısı 2-3 kişiyi geçememiştir. Ahmet Cevdet Paşa 2. kısıma geçmeden evvel son olarak İspanya ile Antlaşma imzalandığı bilgisini de ekleyerek birinci kısmı noktalamıştır. Aslında bu kitap birinci cilt olarak geçer ama mesela bu kitapta aslında 3 ayrı cilt olan yazılar tek cilt olarak verilmiş olup, 3 bölüme ayrılmıştır. Her ne kadar bu Antlaşmanın adını araştırsam da bulup da yazamadığım gibi Ahmet Cevdet Paşa'da antlaşmanın adını yazmadığı gibi, araştırmalarımda da genel olarak eğer doğruysa bu antlaşmanın çok gizli yapıldığını öğrenmiş bulunmaktayım ama adının bile bulunamaması çok garip doğrusu.

    ---İkinci Kısım---
    1. Bölümde 1196 (1781-1782) senesinin olayları ele alınmıştır. Bu senede de devam etmekte olan bir Kırım meselesi vardır. En sonunda burayı Rusya işgal etmiş, aslında objektif bakarsak hem Osmanlıyı, hem Avrupayı hem de kendini kurtarmıştır ancak olan gene masum ve savunmasız halka olmuştur ki beni tek üzen de bu dur. Çünkü Osmanlı, kendi saray etrafı hariç Anadolu insanını bile yeterli ilgi ve alakayla besleyememiştir. Bunda suç aslında hiçbir dönemde padişahta olmamış, saray annelerinden başlayan fitne ve fesat tohumları zamanla vezirler ve hatta Şeyhülislam denilen islamın en büyük (!) insanları arasında dahi Allah gazası yerine Dünya işlerine bırakmaya sebebiyet vermiştir. Rusya-Kırım-Osmanlı dönencesi uzun zaman olduğu gibi bu dönemi de oldukça meşgul etmiştir.
    2. Bölüm de 1197 (1782-1783) senesinin olayları ele alınmıştır. Tahmin edeceğiniz üzere gene Rusya-Kırım-Osmanlı sorunuyla başlayan bir dönem. Rusların Kırımı işgal etmeleri ile başlıyor. Bu bölümde ayrıca Devlete olan borçların ödenmesi için yayınlanan ferman, Fas elçisinin sorgulanması ve Rusya ile yapılan Ticaret Antlaşması eklenmiştir. Bunun yanında İngiltere, Kırım meselesi için aracılık teklifi yapmış, Amerika'nın Kuruluş ve Bağımsızlığı işlenmiş son olarak da İrandaki gelişmeler ile Rus-İran ilişkilerine değinilmiştir. İran'da Nadir Şah'ın ölümü sonrası başa gelen Ağa Muhammed Han, Rusya'yı yok etmek ya da en azından belayı defetmek için Osmanlı ile anlaşmaya çalışmış ancak dönemin oldukça zeki (!) ve akıl deposu (!) Osmanlı idarecileri bu yakınlaşmaya Tenezzül (!) bile etmeyerek ne kadar cahil ve bilgisiz ayrıca yönetme ve yönetimden de ne kadar uzak olduklarını bir kere daha kanıtlamışlardır.
    3. Bölüm ise 1798-1799-1200 yıllarını kapsayan döneme ayrılmıştır. Bu dönemi miladi takvime göre ; 1783-1784, 1784-1785, 1785-1786 dönemi olarak da sınıflandırabiliriz. Harp dönemine doğru eski gücünden uzak ve neredeyse savaşmayı unutmuş ordusuyla Osmanlı'ya karşı diğer devletler -en küçükleri bile- hareketlerinde değişikler gösteriyor. Sanki yıllardır huzur içinde yaşadıkları devlet Osmanlı değil de diğerleri gibi hareket ediyordu. Bu sapkın düşünce çok çabuk yayılıyordu. Nitekim bunların yanında Rusya'dan kendine örnek alan Nemçe ve Prusya (Almanya) birbiri ardına saçma isteklerle Osmanlıya geliyor, Osmanlıyı oyuncak olarak görüyorlardı. Osmanlı'nın bu zorlu durumunu mecliste Şeyhülislam ve Müftüzade'nin aralarındaki konuşmalarda Müftüzade'nin oturumu kapatan son konuşmasından aktarıyorum. Bu mesele Kırım'ın elden çıkmasıyla alakalı olup, gayet de yerinde bir örnektir ama o çok kafalı (!) devlet adamları bunu anlamakta gecikmişlerdir. "Şeriat'ın gereği budur ki, bir meselede şerler bir araya gelir de hayra yer kalmazsa şerlerin en ehvenini kabullenmekten başka çare yoktur, vacip olan da budur. Mesela bir mümin namaz kılmak isterken elbisesi pislenmiş olsa, başka giyeceği de yoksa namazını çıplak mı kılacak yoksa kirlenmiş elbiseyi giymiş olarak mı? Eh, çaresiz çıplak değil, kirli elbise ile namaz kılacaktır" sözü ile mesajını çok net vermiştir.

    ---Üçüncü Kısım---
    Bu cilte de ayrı parantez açmak gerekiyor. 3. kısım da tarihler verilmemekle birlikte 1201 ve 1202 yıllarına yani 1786-1787 ve 1787-1788 yıllarına değinilmiştir. Bu cilt de kendi içerisinde 6 bölüme ayrılmıştır. Bu bölümlerde nelerden bahsedileceğinden kısaca bahsedersek ; 1. Bölüm de Arabistan dolaylarının eski ve yeni olaylarını, 2. Bölüm de Hindistan Haberlerini, 3. Bölüm de Kafkasyanın durumu ile Dağıstan, Gürcistan ve Çerkezlerin Hali, 4. Bölüm de Rumeli'ye ait bazı önemli olayları, 5. Bölüm de İslam milletlerinin durumları ve Rusların saldırılarını son olarak 6. Bölümde de 1201-1202 yıllarının hadiseleri, Rus ve Avusturya seferlerinin sebepleri anlatılacaktır.
    1. Bölüm Mısır Tarihi ve Mısır'da gelişen olaylar anlatılarak başlanmıştır.Burada Fikariye ve Kasımiye adlı 2 gruptan bahsedilir. Bunlar arasında çok şiddetli savaşlar olmuş ve Osmanlı tutucusu Fikariye, Mısır tutucusu Kasımiyeleri yenmiştir. Mısır emirlerinin ileri gelenlerinden birisi olarak hemen akabinde Cezzar Ahmet Paşa işlenmiştir. Kendisi hünadi araplarını yakalayıp öldürmesiyle nam saldığından kendisine cellat anlamına gelen 'Cellat' lakabı verilmiş ve Mısır'a çağırılıp zaptiyenin başına geçirilmiştir. Burada Ali Bey ve Salih Beylerle iyi geçinmiş herkesi dize getirmişler ancak bu 2 Bey'den Ali Bey Salih Beyi öldürmek isteyince Cezzar, ben ekmek yediğim kapıya ihanet etmem diyerek bunu Salih Beye haber vermiş, pek akıllı (!) Salih Bey de bunun olacağına ihtimal vermediğinden, Cezzar'a inanmamış, Cezzar o gece Osmanlı topraklarına (İstanbul) kaçarak hayatını kurtarmış, Ali Bey de can dostu Salih Bey'i öldürerek tek kalmıştır. Ancak Ebuzzeheb Mehmet Bey sayesinde Rus İmparatoriçesine uyan Ali Bey birlikleri yenilmiş ve kendisi de zehirlenip öldürülerek hak ettiğini bulmuştur. Bunun harici olarak ilk bölümde Lübnan ahalisine değinilmiş, Dürziler ve Nusayrilerden ve onların sapkın inançlarından bahsedilmiştir.
    2. Bölüm ise Hindistan ve Osmanlı ilişkileri ele alınarak yazılmıştır. Burada Hintlilerin karşılaştıkları İngilizler ve Fransızlardan şikayetleri üzerinde durulmuş ve Hint elçisinin Osmanlıyı ziyarete gelmesi konuşulmuştur. Burada ilgimi çeken hadise, Hintlilerin gönderdiği elçilerin hediyesidir. Çünkü hediye olarak 'Şehir' göndermişlerdir. Evet yanlış okumadınız, Hint şehirini hediye olarak göndermişlerdir.
    3. Bölüm ise Kafkasya, Dağıstan ve Çerkez kavimleri üzerinden bir anlatıma tabidir. Burada en çok Çerkezler ve adetlerinden bahsedilmiş - bu biraz da onların Osmanlıya bağlılığından olsa gerek- benim de aklımda onlarla alakalı şu Hırsızlık ve Sadakat konuları kalmıştı. Adetleri çok değişik olsa da insanlıkları ve özellikle sadık olmaları çok hoşuma gittiği için bir de haklarında bir alıntı paylaşmıştım kitabı okurken. Zina ve Livata, İslam öncesi ve sonrasında da yapılması kesin olarak yasaktır. Aslında birçok adet benzediği için İslam'ı kabullenmeleri de onlar için zor olmamıştır.
    4. Bölüm de ise kısaca (birkaç sayfa) Rumeli üzerinde durulmuştur. İşkodra olayları anlatılmış, Arnavut sorunları üzerinde durulmuş, uzak yer olduğundan bahsedilerek bunlara yumuşak davranıldığı ve sorunların çoğaldığından bahdilmiştir.
    5. Bölüm de İslam Dünyası ve Rus polisikası üzerinde durulmuş, tam metin olarak Rus Çarı Petro'nun vasiyeti eklenmiştir. İslam Dünyası döneminden giriş yapılmış ve bu dönemde Batı medeniyetine (!) gönderilen bir saatin bile büyü eseri olarak bakıldığı gözlemlenmiş, bu büyük Batı Medeniyeti (!) gelen hediyeler karşısında -hiç görmediklerinden- büyük şaşkınlık duymuşlardır. Gelin görün ki bir sonraki çağda yıkanmasını bilmeyen Batı, medeniyetin beşiği Doğu'ya nasıl yaşanılacağını öğretecekti. Ardından İslam devletleri bahsiyle konu Osmanlı'dan açılmış ama Osman Gazinin, Orhan Gaziye üç maddelik vasiyeti yazılmıştır. Ardından da son bölüm olayları yani 1201-1202 (Hicri) ele alınarak bu cilt de tamamlanmıştı.
    6. Bölüm Fransa İhtilali ile açılmış, Osmanlı Devleti ile Avrupa devletleri arasındaki durumlardan bahsedilerek Rusya'ya harp ilanıyla son bulmuştur. İngiltere ve Rusya arası gerginlik sonrası Rusya'ya bizim de harp zamanımız başka Kırım meselesi sebebiyle artık gelmiş, askerden daha çok halk bunu dile getirmiştir. 4 Rebiulahir 1201'de yani günümüz takvimine göre 24 Ocak 1787'de mecliste bir toplantı olmuş ve harp fikri görüşülmüştür. Ardından Rusya'ya harp ilan edilmiş ve Rusya'ya açılan savaş hakkında Osmanlı bir Bayenname yayınlamıştır. Burada bir de padişah yazısı vardır ki o yazıdan bir kısım gönlümü aldığından aynen aktarıyorum. "İğreti bir emanet olan dünya hayatı için ehli İslam'ın hakarete tahammülü olmaz" şeklinde. Çok net dille yazılmış Padişah'ın sefer yazısından alıntıdır. Bir de bu dönemde Vasıf Efendi Sefretrnamesi vardır ki açıkça internetten bulabilirseniz okumanızı tavsiye edeceğim bir eserdir ve kendi tahminlerime göre İstanbul Üniversitesi nadir eserler bölümünde olması muhtemel, yoksa da tedarik edilmesi lazımdır. Burada İspanya ve oradaki olaylar anlatılmıştır.Bununla birlikte de 3. cilt sona ermiştir.

    ---Dördüncü Kısım---
    1203 (1788-1789) senesi olaylarıyla başlar. Rusya seferi için padişah Yusuf Paşayı başkomutan seçmiş, ona Sancak-ı Şerif'i vermiş ve kendi oğlunu bile şikayet edebileceği özgürlüğü tanımıştır. Ordu, karadan Edirne'ye gelmiş, denizden de donanmamız Karadeniz'e çıkıyordu. Burada Kaptanı Derya Hasan Paşa adında gerçek bir paşa ve büyük bir zat vardı ki, Osmanlı dara düştüğünde 12000 akçe altın vermiş, geri istememiş ve günümüz diliyle söyleyecek olursak bazı uzuvları havalara kalkmamıştı. Böyle bir Paşa, savaş emri ve kumandanlığı kendisine verilince tüm kölelerini azad etmiş, eşiyle bile bir daha görüşemeyeceğiz diyerek vedalaşmış herkesten helallik alarak ordudan kaçan askerlere örnek olmuştur. Ancak savaş zamanı gelip çattığında tek kalmış, korkak kumandanlar askerinde moralini bozmuş, hatta kaçan bir kumandan daha boğazda gemisinden inmeden boğdurularak ibret olsun diye başı kesilip sergilenmiştir. Özi kuşatılmış, donanmamız 2 ateş arasında kalmış ve ya karaya oturmak ya da yanmak suretiyle ağır hasar almıştı. Kayıplar arttıkça üzüntüden Abdülhamid'in sağlığı da oldukça bozulmaya başlamış nitekim daha fazla vücudu dayanamayarak vefat ediyor ve yerine de III. Selim geçiyordu. İlk iş olarak orduya el atan Selim, gereksiz yere orduya kaydolup haksız kazanç elde edenleri kesmiş ardından birtakım mali düzenlemelerle halkı sıkmadan düzgün vergi almaya çalışmış ve haksız vergiyi ortadan kaldırmıştır. Maddi ve manavi rüşveti ortadan kaldırmayı amaçlamış. Maddi rüşveti zaten biliyoruz, manevi rüşvette yüksek ve önemli kademelere gelenlerin hatıra üsulü olarak getirilmeleri idi. Yeniden savaşa dönecek olursak, savaş gittikçe uzuyor ve devletler zora düşüyordu. Rusya bile buna dahil. En sonunda Yaş Antlaşması imzalanmış ve barış yapılmıştı. Bu savaş sonunda ordu ve Yeniçeriler iyice ne olduklarını belli etmişler ve yeni ordu düşüncesi de akıllara yerleşmeye başlamıştır.

    ---Beşinci Kısım---
    1204 (1789-1790), 1205 (1790-1791) ve 1206 (1791-1792) dönemleri kapsayarak 3 bölüm halinde verilmiştir.
    1. Bölüm de 1204 senesi olayları anlatılmıştır. Burada Gazi Hasan Paşa'ya değinilir, Selim'in onu 3 gece rüyasında görüp sadarete getirdiği konuşulur. Ölümü sonrası Selim çok üzüntülü ve hiddetli olduğundan kelle korkusundan bir süre yanına kimse yaklaşamamış ve Selim de bu paşa sonrası kimi tayin edeceğini bilememiştir. Bazı çok akıllı İslam Bilgini (!) sıfatlılar da aman onlar Hristiyan, onlarla ittifak olmaz diye fetvalar veriyor, devlet adamlarının çok afedersiniz ama bu "Eşekliği", cânım Osmanlı'ya pahalıya patlıyor, devlet güç kaybediyordu. Gene de böyle bir zamanda şükürler olsun 1790 yılı Ocak ayında Prusya ile 5 maddelik ittifak imzalanmış da devlet biraz nefes almıştı. Ancak o vezirzadeler biraz olsun akıl alamıyor, önünü göremiyor, diploması bilmediklerinden anlamadıkları herşeye haramdır diyerek devlete zarar veriyordu ve üstünde yaşadıkları devlete ihanet etmenin de değil İslamiyet, hiçbir dinde yeri olmadığını düşünüyorum.
    2. Bölüm de 1205 senesi olaylarını konu edinmiştir. Burada artık vezirler yermek kendi haline bırakılıyor çünkü ordu bile -sürekli değiştikleri için- vezirlere itimat etmiyordu. Hem Osmanlı hem de Rus durumları kötüleşmiş 2 tarafta barış istiyor ama bunu açığa vuramıyordu. Nitekim İsmail kalesinde şehit olan 30000 askerimizden sonra Rusların da 15000 kayıpları göz önüne alındığında durumumuz oldukça açıktır.
    3. Bölüm de ise 1206 senesi konu edinmiş ve burada mühim hadise artık saray sınıfı ya da oradaki rütbeliler veya da halk değil bizzat ordunun verilen kararlara isyan etmesidir. Burada aslında bilinmelidir ki isyanlar gerçekte padişaha değildir ve kolay kolay da yapılmaya cesaret edilemez. Genellikle yöneticilere fazla vergiden veya komutanlara yanlış yönetim ve askeri haksızlıklar yaptıkları gerekçesiyle çıkar ve büyür. Bu dönemde yine Viyana'ya elçi gönderilse de dönem adına bana göre en önemli olay gene bir Sefaretname'dir. Buna göre Azmi Efendi'nin Prusya yani Almanya Sefaretnamesi kitapta paylaşılmış oldukça akıcı ve güzel bir eserdir ki mutlaka tarih severler o dönemin şartlarını göz önüne alarak bunu okumalı, bu dönemden itibaren Dünya Savaşına kadar neden Alman ekolü benimsenmiş, bunun hakkında fikir edinmelidir.

    ---Altıncı Kısım---
    1792 (1207) senesi olayları anlatılarak başlanmıştır. Burada bahis askeri düzen üzerinden açılmıştı. Buna bağlı olarak birtakım yeniliklerle birlikte ıslahat raporları hazırlanmıştı. Bunların özeti kitapta verilse de bir de 'Layiha' hazırlanmış, Nizam-ı Cedid çalışmaları yapılmıştır. Bu konuda Levent Çiftliği Kanunu çıkmıştır. Bu kanunun özeti de kitapta verilmiştir. Ticarette denizciliğimizin sorunları ve gerilememiz ile Lehistan'ın paylaşımı ve Lehistan elçisinin hareketleri konuşularak bölüm kapanıyor.
    1793 senesi olaylarıyla devam edilmiştir. Burada Elçilikten bahdilmiş geçen konunun devamı olarak bir başlangıç yapılmış. Bir 'Zahire' meselesi ortaya çıkmış, III. Selim bu konuda ticaret serbestliği getirmeye çalışmıştır. Vehhabilik meselesine değinilmiş, bunun yazarlarından bahsedilmiştir.
    3. Bölüm 1794 senesi ele alınarak yazılmıştır. III. Selim, bahriye alanında da Fransız ekolü kullanmış ancak gene pek akıllı (!) vezir müsveddeleri bunun yanlış olduğunda fetva verdirmişlerdir. Bu dönemde en önemli olaylardan birisi Yusuf Agah Efendi benim için çok önemlidir. Bu elçi, Avrupa'ya gönderilen ilk elçidir. Ayrıca bir de Sefaretnamesi vardır ki kitapta bunun da verilmesi isabet olmuştu. Tabi bir de dönemin en önemli olayı Fransız İhtilali de bu dönem de gerçekleşmiş ve kitapta da kendisine yer bulmuştur.
    4. Bölümde de devam olarak 1795 senesi olayları ele alınır. Avrupa'nın durumuyla başlanmış, Paris'te patlak veren ihtilali bastıran Napolyon'un Fransız Başkumandanı olması işlenmiştir. Bu dönemler oldukça kısaltıldığından fazla bilgi de ekleme şansımız olmuyor.
    5. Bölüm 1796 senesini anlatır. Bu dönemde bazı olaylara ve elçi tayinlerine yer verilmiştir. Agah Efendi'nin İngiltere gönderildiği ve ilk elçi olduğundan bahsetmiştik. Burada bunlara ek olarak İmrahim Afif Efendi'nin Nemçe'ye ve Ali Efendi'nin Prusya'ya gönderildiği yazılmıştır. Bunun harici bazı düzenlemeler olmuştur. Burada da ilgimi çeken 'Kahve' konusudur. Önceleri kahve ve çubuk içenlerin idam edilmişliği bile vardır ancak aşırı yaygınlaşması sonrası devlet bunlardan vergi alma dönemine girmiştir.
    6. Bölüm ise 1797 senesi olaylarını ele alır. Burada elçilik hukukundan bahis açılmış ayrıca Paris elçisi Seyit Ali Efendi'nin Sefaretnamesi vardır. Bu Sefaretname'de değerli bilgiler taşır. Bununla birlikte bazı vefatlara değinilmiş, burada benim ilgimi çeken şiirleri olmuştu. Örnek verecek olursak ;
    "Bu nevbaharda ancak açıldı lâle ve dağ
    Kürşad-ı gonca-i dil kaldı bir bahara daha"
    şiirini örnek verebiliriz. Ardından İç ve Dış olaylara değinilmiştir ki burada Napolyon devrededir. Bize zarar vermek şöyle dursun, iyilik yapmıştır. Yani en azından kısmen. Malta'ya ordusuyla girmiş, Müslüman esirleri serbest bırakmış ve Malta Korsanlarından kurtulduklarını, sevinmelerini bu haberi de OSmanlı topraklarına gidip yaymalarını söylemiştir.
    7. Bölüm de 1798 olaylarını anlatılarak toplamda basımı 2 Ciltten oluşan bu kitabın ilk cilti burada tamamlanmıştır. Burada Rumeli olaylarından ve Fransa'nın Mısırı işgalinden söz edilmiştir. Napolyon aslında halka iyi davranmış ve Osmanlı yanlısı gözükmüştür. Hatta askerleri de kimseye haksızlık etmemiş, aldıkları malın karşılığını da vermişlerdir. Ancak gene de kendine güven oluşturamayan Napolyon'un donanmasını bir de İngilizler yakınca olanlar olmuş, Napolyon geri çekilmek zorunda kalmış, Cezzar Ahmet Paşa burada öne çıkmıştır. Osmanlı ve İngiliz ittifakı ile Napolyon geri çekilmek durumunda kalmıştır. Kitabın ilk cildi de burada tamamlanıyor.

    ---Yedinci Kısım---
    1. Bölüm 1798 senesi olaylarını ele alıyor. Burada dikkatimi çeken Fransız işgali sonrası Mısır'ı kurtarmak için İngiltere ve yıllardır savaş verip kan döktüğümüz Rusya'ya güvenerek ittifak yapmak ve Mısır'a girdiğinde hem Osmanlı hem Fransa bayrağını aynı yere birlikte koyan Napolyon'a savaş açmak oldu. Açıkçası sizi bilmem ama bana saçma geldi. Zaten toprak kaybediyorsunuz, diploması bilen 2 adamınız olsa da Fransa ve İngiltere'yi geçmiş sorunlarından birbirine düşürseniz, Alman ve Rus tarafı da zaten bu gruplaşmaya katılacak, siz de Mısır'ı rahatça alacaktınız. He gene almadınız mı, aldınız ama kolayı varken, diploması varken, boş yere askerimizin şehit olması içimi acıtıyor. Çünkü o dönemde askerimizin savaşacak eğitimi, giyecek kıyafeti, kullanacak silahı hatta yiyecek ekmeği bile olmadığını ve hazinenin durumunu her yerde okuyoruz.
    2. Bölüm 1799 senesiyle devam etmiştir. Burada Napolyon hakkında kısa bir değerlendirme yapılıp Fransızların yeniden Mısır hakimiyetine değinilmiştir.
    3. Bölüm de 1800 senesi olaylarını kapsar. Bu dönemin ilgi çekici olayları olarak Napolyon sonrası Mısır işgalcilerinin başına geçen General Kleber'in, Mısır'da Ezher öğrencisi Süleyman tarafından hançerlenerek öldürülmesi vardır. Nizam-ı Cedid askerleri çoğaltılmaya çalışmış bunun yanında ok ve yay gibi dönemin geri kalmış ilkel sayılacak silahları yasaklanmış, yerine "Kurşun" kullanmaya başlanılmıştır.
    4. Bölüm 1801 senesi olaylarını kapsar. Bu dönemde sadece ülkenin içinde bulunduğu durumdan bahsedilmiştir. Fransızlar sonunda kendileri de isteyek anlaşılmış olduklarından Mısır'ı terketmişlerdir. Bunun ardından kutsal topraklarda devlete bela olan Vehhabiler'e yönelinmiştir. Rumeli olayları konu edinilmiştir ve en önemlisi yılların Yeniçeri birliğinin ne hallere düştüğü üzerinde durulmuş, donanma gücümüzden bahsedilmiştir.
    5. Bölüm 1802 olaylarıyla geçer. Burada Vehhabiler ve kim oldukları, ne yaptıkları, kim tarafından kuruldukları ve yayılmaları ele alınmıştır. Abdülvehhab oğlu Mehmet tarafından Hanbeli mezhebinde iken sonradan Vahhabiliği ortaya çıkarttığı, Osmanlı'ya düşman olduğu ve onların mallarının vs alınmasının 'Sevap(!)' olduğunu belirten bu adama, yağmacılık kültürüne alışmış olan Arap halkı da çabucak ısınınca önemsiz gözüken bu sorun bir anda büyümüştür.
    6. Bölüm 1803 yılı İç ve Dış olaylar ile Ruznamecilik hakkındaki bahis ile kapatılmıştır. Ruznameyi kısaca günlük gelir ve giderlerin tutulduğu defter, Ruznameciyi de bu devterleri tutan kişi olarak tanımayabiliriz. Buna günümüz de 'Muhasebecilik' de denilebilir diye düşünüyorum.
    7. Bölüm de 1804 senesi olayları ele alınmış, askerlikle ilgili düşünceler işlenmiş, Yeniçerilerin kuruluşu ve kim oldularıyla başlanmıştır. Nasıl ve neye göre düzenlendikleri ve içerdeki bozulmadan bahsedilerek yeni ordunun gündeme ne şekilde geldiği az çok verilmiştir. Ardından Nizam-ı Cedid birlikleri ve bunlara ne kadar ihtiyaç olduğunun altı çizilmiş, düzenli orduların savaşta kılıç tutmasını bilmeyen Avrupa bölgesinde nasıl işe yaradığını gözler önüne sererek bu kısımı noktalamıştır.

    ---Sekizinci Kısım---
    1. Bölüm, 1804 senesi diğer olaylarıyla başlar. Diğer olaylardan kasıt dış olaylardır ve sadece dış olaylarla da Napolyon'dan söz edilmiştir. Kendisi İmparatorluğunu ilan etmiştir. Osmanlı'ya da elçi göndermiş, kendisinin tanınmasını istenmiştir. Selim her ne kadar bunu istese de Mısır meselesi ve müttefiklerinin Fransa düşmanı olması hasebiyle tam bir karar verilememiş ancak "Bu imparatorluğu tasdik etmekten çekindiğimiz yok ama Fransa'nın yersiz düşmanlığı yüzünden dostluk anlaşmaları yaptığımız devletleri de gücendirmek istemiyoruz" cevabı ile orta yolu bulmuşlardır.
    2. Bölüm, 1805 senesinin iç karışıklıklarını ele alarak başlar. Yeniçeriler artık sadece ismen kalmış, eşkiya olmuştu. Halk da onlardan bıkmıştı. Haraç kesiyor insanları ve dükkanları soyuyorlardı. Nizam-ı Cedid ile de atışıyordu. Böyle bir durumda bile bundan memnun olan vatansever(!) vezirler mevcuttu. Bu durumda Sırp ve Karadağ isyan çıkarmış, bunları değil korkutmak, üzerlerine kuvvet göndermeye devletin kudreti kalmamıştı.
    3. Bölüm de 1806 senesinin Avrupa olayları işlenmiş, Yeniçeri ve Nizam-ı Cedid sorunu olmuş, III. Selim'in beceriksizliği diyebileceğimiz tek hadise yeni orduyu taraf tutanları azledip yerlerine Yeniçerileri alttan destekleyenlere rütbe vermesi olmuştur. Ruslar, kalelerimize bir bir saldırırken İsmail kalesinde Pehlivan İbrahim Ağa dedikleri bir zat çıkmış, Rusları halkın da yardımıyla geri püskürtmüştür. Daha sonradan da vezirlik yapmış ve "Baba Paşa" sıfatıyla anılmıştır. Vahhabiler ise işleri iyice ilerletmiş, başta bunu önemsemeyen devlet adamlarından birkaçı yerine gidip görünce ve Hac vazifesini yapamayınca bu işin önemi geç olsa da kavranmış ancak iş işten geçmişti ve üzgün olan halk da yavaş yavaş devlet adamlarına karşı olmayı benimsemişti.
    4. Bölüm de 1807 senesinden bahsedilir. Burada açıkçası İngilizler ve Mısır anlatılsa da asıl dikkat çeken III. Selim'in tahttan indirilme sebeplerinin paylaşılması, Kabakçı olayı ve IV. Mustafa'nın tahta çıkması üzerinde durulmuştur. Ancak bunları önceki kitabım Osmanlı Padişahları'nda yer verdiğim bölüm olması hasebiyle tekrardan yazmak gereği duymadım.
    5. ve bu kısımın son bölümünde ise 1808 senesi olayları ele alınmıştır. Burada önceki kitapta da bahsettiğim Alemdar Paşa adlı bir zat vardı. Bu kişi oldukça güçlü ve kendi emrindeki askerleriyle tüm 'yeniçericikleri' temizleyecek kimseydi. Selim tahttan indirilip Mustafa tahta geçirilince hain ve net olarak söyleyebilirim ki bunların sorumlusu ve devletin haini 'Kansız ve ŞEREFSİZ Musa Paşacıkı başta olmak üzere tüm hainleri öldürmek üzere yola çıktı. Bunu bilen hainler de Mustafa tahttan indirilemesin diye III. Selim ve Mahmut'u öldürme planlarını yapıyorlardı. Sultan Selim'in vefatı üzerine Alemdar Paşa öyle hale girmiş öyle haykırmıştı ki sesinden insanlar korkuyor, askerleri onu böyle görüp ölü bedene bu kadar ağladıklarını görünce sarayda önüne kim gelse kesip biçiyordu. En azından Mahmut kurtarılmış, Alemdar Paşa (RUHU ŞAD OLSUN) onu tahta geçirerek biraz olsun avunmuş, Selim'in katillerini de ibreti alem için değil görülecek, burada yazılmayacak hallere sokmuştu. Geriye de sadece "Biz ondan razıyız, Allah da ondan razı olsun" demek kalıyor.

    ---Dokuzuncu Kısım---
    1. Bölüm 1808 olaylarının devamıdır. Burada Sened-i İttifak imzalanmıştır. Alemdar Paşa neredeyse tanıdığı tüm kumandanlara ordularıyla İstanbula gelmelerini söylemiş onlar da gelmişler ve devletin nizamı ve bunun korunması için 7 şartlı ittifak hazırlanmıştır. Bunların hepsi oldukça önemlidir ve biraz da uzunlardır. Yoksa eklemeyi düşündüm ama sadece 7. maddenin bile burada 3-5 sayfa olması nedeniyle caydım diyebilirim. İlk iş olarak ordudan başlanılmış, eskinin Nizam-ı Cedid'i şimdi Sekban adını almıştır. Bizim saf Alemdar Paşa'nın ise içten içten kuyusu kazılıyor, düşmanları yavaş yavaş akşam meclislerinde onu öldürme planları yapıyor, o ise işini sadece Allah'a bırakıp başka şey yapmıyor sadece Sultana itaat ediyordu. Ancak hem Sultan'ı hem Alemdar'ı yavaş yavaş yeni vezirler de bu hainliğin içine çekiyorlardı. Allah kimseye kendi kanından canından, kendi milletinden olan insan müsveddesinin ihanetini yaşatmasın, düşmanıma bile. Alemdar Paşa'da bu fikir de olacak ki -bu temizliği nedeniyle saf dedim- herkese hoşgörü ile yaklaşıyor, kimse hakkında kötü düşünmeyip, kimsenin kuyusunu kazmıyordu. Ancak Yüzlerce Yeniçeri, bana göre de devletin bu vakit sonrası en büyük vatan hainleri ve şerefsizleri, sarayı basmış, Alemdar Paşa ve azıcık askeri buna karşı koymuş, kendini kolayca ve ucuza satmak istemeyen Alemdar Paşa cephaneliği havaya uçurarak yüzlerce yeniçeri hainini de yanında götürmüştü. Ne çare ki takdiri ilahi yaver olmadıkça tedbir tesir vermiyor, Yeniçeriler Nizam-ı Cedid sonrası Sekban-ı Cedid'i de yok ediyordu. Devlete zarar vermekten geri kalmıyorlardı. Bunun yanında Fransa'nın bizimle olduğunu gösterip gizlice Rusya ile anlaşması üzerine İngiltere ile güç de olsa ittifak yapılmış, Fransa'ya da bu bildirilmiştir.
    2. Bölüm 1809 senesi olaylarını kapsar. Burada da Rusya görüşmelerine değinilmiş, onların Alemdar Paşa'ya saygılı oldukları ve Eflak ve Boğdan konusunda yumuşadıkları ancak onun başına gelenleri öğrendikten sonra elçiyi tabiri caizse 'kovdukları' ve bu toprakları geri vermediklerini söyleyebiliriz.
    3. Bölüm de 1810 döneminde Napolyon'un evliliği ve iç ve dış devletlerdeki sorunlara değinilmiştir. Ruslar zorda kaldıklarından barış yapmak için İstanbul'a elçi göndermişler, bunun üzerine Fatih Camisinde bir istişare toplantısı yapılmıştı. Burada Hattı Hümayun okunmuş, din ve devlet için son dereceye kadar dayanma kararı çıkmıştır.
    4. Bölümde 1811 senesi olayları anlatılmıştır. Burada savaş vb durumlardan çok 'Mustafa' ismi dikkatimi çekmiştir. Bu ismin Eshabı kiramda alınmadığı, alınmasının caiz olmadığı belirtilmiş, Osmanlı sonrası alınmaya başlandığı belirtilip, yaşanan önemli ihtilal ve olayların da 4 Mustafa isimli padişaha denk geldiği verilmiştir ve gerçekten de bu konu dikkatimi cezbetti. Bunun dışında isyanda, sürgünde, vezirlikte, başarısız kumandanlarda da hep Mustafa adının öne çıkması bu bölüm adına beni en çok şaşırtan ve belgelenmiş olaylar zinciri olmuştu. Faik Efendi Mecmuasında bu gibi değişik durumları bulabilecemiz de belirtilmiştir ki şahsen ben merak ettim ve bakacağım.

    ---Onuncu Kısım---
    1. Bölüm 1811 senesi olaylarıyla başlar. Bu bölümde birkaç sayfalığına Ruslarla yapılan barış hazırlıklarından bahsedilmiş, Fransa'nın ikili oyunu ve devletimizin yavaş yavaş siyaseti öğrendiği anlaşılmış, birkaç kendini bilmezin lafıyla savaşa girilmeyeceği ve girilmemesi gerektiği -her ne kadar çok kayıplar verilse ve zor olsa- nihayet (!) öğrenilmiştir.
    2. Bölüm 1812 olaylarını konu edinir. Rusya ile mütabakata vardığımız Bükreş Antlaşması ile bu bölüme başlanmıştır. Dayanılmaz zorlu gereken mücadele sonrası 16 maddeyle barış imzası atılmış oldu. Burada bu anlaşmanın yanı sıra İstanbul'da meydana gelen veba salgınından söz edilmiştir. Nereden nasıl geldiği, nasıl yayıldığı, günde 3000 kişinin öldüğü durumlara çıktığı, bekar odalarının yakıldığı ve gelen kış soğuklarıyla beraber azaldığı anlatılıp bölüm kapatılmıştır.
    3. Bölüm de 1813'teki Mısır ve Sırbistan olaylarına yer verilmiştir. Burada Mısır olaylarında Tosun Paşa adı geçiyor. Kendisi çok yiğit bir kumandan olup Vehhabileri yenmiş, Mekke ve Medine anahtarı İstanbul'a gönderilmiştir. Burada merak ettiğim acaba bu Tosun Paşa, bizim Kemal Sunal Ağabeyimizin de oynadığı Tosun Paşa filminde bahsedilen paşa mıdır ? Bunu merak ettim. Bunun haricinde dışarıda da bazı olaylar devam ediyordu. Fransa'ya karşı neredeyse tüm Avrupa birleşmiş başta Avusturya, Almanya ve Rusya olmak üzere Napolyon'a karşı ittifak oluşturmuş ve savaş açmışlar (500000 asker oldukları söylenir) , bölüm bunun bilgisiyle noktalanmıştı.
    4. Bölümde 1814 senesinden bahis açılmış, önceki bölümden devam eden savaş sonucu yaklaşık 500000 askerle girdikleri savaşta Napolyon'u yenmeyi başarmışlardı. Napolyon kaybetmiş, Elbe Adasına sürülmüş -ancak buraya sürülürken aldığı para resmen ödüldür ve adanın hükümdarı olacaktır- ardından halk da yeni kralı sevmemiş ve Napolyon, her şeye rağmen yeniden aranılır olmuştur.
    5. Bölüm 1815 yılını ele alır ve Mısırlı Mehmet Ali Paşa'nın Vahhabileri yenmesi konu edilir. Bu arada dikkat ettim de sorunlar aslında dışarda değil de daha çok içeride ve askeri olarak bunu başaramayınca devlet adamlarına sarkmış bunu da başaramayınca İslam dinine yönelmişler ama Allah izin vermeyince olmadı mı olmuyor, eh iyi ki de olmamış. Dışarıda da Viyana'da kongre yapılmış, Napolyon sonrası Avrupa haritası şekillendirmeye çalışılmıştır. Napolyon boş durur mu ? O da adadan çıkmış, halk ve asker kendisini özlemiş olduğundan geçtiği yerde karşılaştığı halk ve ordu da kendisine katılmıştı. 18. Lui hem meclis hem askere gidip kurtarılmayı istediyse de kimse kendisine yardım etmemiş ve Napolyon tekrar başa geçmişti. Tüm dünyanın Napolyon'un yaptıklarına şaşmadığını söylersek yalan olur.Ancak 130000 kişilik ordu toplasa da karşısında 250000 kişi olunca pek fayda vermedi ve 100 gün süren imparatorluğu sonrası Saint Helen adasına sürüldü ve ömrünü orada tamamladı.
    6. Bölümde 1816 senesi ele alınmaktadır. Burada ülke içi gelişen olaylardan kısa kısa hikayeler şeklinde bahsedilmiş, Garp Ocaklarının durumu anlatılmıştır. Garp Ocaklarının ne olduklarını bilmeyenler için kısaca anlatalım. Bu ocaklar; Trablusgarp, Cezayir ve Tunus için kullanılan terimdir. Osmanlı'nın Afrika'daki 3 muhtar eyaletini temsil ederler.
    7. Bölümde 1817 senesinin iç olayları anlatılmaktadır. Burada mesela Memiş Ağa dikkatimi çekti. Kendisi halk tarafından sevilen, kimseyi ne sebeple olsun üzmeyen, çok zengin ve devlete de para kazandıran birisiymiş. Bu adamdan borç isteyen Süleyman Paşa, parayı alamayınca üzerine adam salmış ve ağayı öldürmüş. E bunu neden anlattım derseniz, adam zaten 100 yaşında ve yakında ölecek, devlet az akıllı olup bunun katlini istemese bu kadar zenginlik ve para da devlete kalacak yağmacıların elinde heba olmayacaktı. Gel gör ki pek akıllı (!) devlet adamları gene kendilerinden bekleneni yapmış, sürpriz olmamıştı.
    8. Bölüm 1818 olaylarında gelen elçiler ve bunlarla gönderilen hediyeler kısmıyla başlar. İran ve Mısır'dan İstanbul'a filler gönderildiği yazar. Burada dikkatimi çeken bu hayvanların nasıl bir gemiyle veya taşıtla geldiği ve nerede tutulduğu olmuştur. Dikkatten ziyade merak da diyebiliriz tabi. Burada komik bir hadisedir. Haklı haksız herkes bir yere sürülüyordu ya hani, filler de bundan nasipsiz kalmamışlar, çıkan yangınların falan halk tarafından suçlusu gösterilince Edirne'ye sürülmek zorunda kalmışlar da dedikodudan uzak yaşamış hayvancağızlar (!).

    ---Onbirinci Kısım---
    1. Bölüm 1818'in devamı olarak ele alınmıştır. Yangınlar ele alınmıştı tam ne alaka diyecektim de o dönem tam 73 yangın çıkmış. İnsan hayret ediyor.
    2. Bölüm 1819'u ele alır. Burada da Vehhabi elebaşlarının cezalandırılması konusu işlenmiştir. Ayrıca devlete bela olan Halet Efendi konusuna kısaca değinilmiş, bu kişinin nasıl yükseldiği, neler yaptığı, kendinden daha iyi olacak kimseleri başa getirmediği, her tarafta ikiyüzlü olduğuna değinilmiştir.
    3. Bölüm 1820 senesini anlatır. Ermeni meselesinde Ermeni Patriği ve Katoliklerin bölünmesi ve taraflarından söz edilmiştir.
    4. Bölüm 1821 senesinden bahseder. Bu bölümün neredeyse tamamı Rum İsyanı ve nedenleri üzerine kurulmuştur. Önceki bölümler neredeyse 1-2 sayfa olduğundan biz de bahsini kısa tuttuk ama bu bölüme neredeyse 20 sayfa ayrıldığından ehemmiyetini anlamak gerek. Burada Rumlar, neredeyse ilk ortaya çıkış tarihleri itibariyle ele alınmışlar, kim oldukları nereden geldikleri, Fatih döneminde nasıl sindirildikleri ve hoşgörü gördüklerinden ses çıkarmadıkları anlatılmış, Daha sonraki dönemlerde bunlar devlet içerisinde Etnik Eterya adlı bir hayır (!) örgütü mensuplarını topladıkları teşkilat kurmuşlar ve kendilerine güvenilen zararsız (!) Rumcuklar bu cemiyete üye olarak devlete asi olmaya başlamışlardı. Rumlar isyanın meyvelerini alıyorlardı. Çünkü Osmanlı gereken yardımı yapmıyor değil, yapamıyordu. Sebebi Halet Efendi'nin yaptıklarıydı ama iş işten geçiyordu. Bir tarafta davasına inanmış Rumlar, diğer tarafta göbek büyüten vezirler. Haksız da olsalar Rumlar bu inançla galip geliyor, devlet ordu bile toplayamıyordu. İsyan oldukça büyümüş, Ruslar da kendilerine pay çıkartmaktan geri kalmamıştı. Ancak gereken cevap verilemiyordu çünkü devlet adamları oldukça tecrübesizdi ve cevap vermemekten çok ne diyeceklerini bilmiyorlardı.

    ---Onikinci Kısım---
    1. Bölüm 1822 olaylarıyla başlar. Bu sefer Rusya ve Avrupa devletleri haricinde İran konusuna değinilmiştir. Rusların sınırlarımıza yaptıkları sonrası her tarafa asker yetiştiremediğimizden, Rum fitnesi gibi sebeplerden dolayı Osmanlı dara düşünce İran da fırsattan istifade topraklarımıza girerdi. Bunun dışında Sakız adasında isyan olmuş ve bu isyan -her ne kadar paşalar başta umursamasa da- bastırılmıştır.
    2. Bölüm 1823 senesindeki yeniçeri ocağı düzenlemeleri ve para düzenlemeleri ile başlar. Halet Efendi vardır ki artık padişah da bunun ölümünü ister olmuştur. Yeniçerileri destekleyen, ihtilale izin vermeyen, sultanı zor durumda bırakan, rüşvet yiyen ama işinin ehli olduğundan yerine adam da koyamayan biridir. Yeniçerilerin arasına gizlice giren II. Mahmut onların da Halet'i istemediklerini duymuş, kendi paşalarının da fikriyle onu sürgüne göndermiş, sürgüne giderken bile ricası ile sürgün yeri değiştirilmiş, onu istemeyenler şikayete gelince de idam kararı çıkmıştır. Bir Hasan Ağa çıkmıştır ki bu zamanda. Tüm Yeniçeri ve zorbalarına gereken dersi vermiş, hainleri sürgüne göndermiş 3 ay gibi sürede hainlerin hepsi öldürülmüş memleket biraz olsun feraha kavuşmuştur.
    3. Bölüm 1824 senesini anlatır. Burada kısa kısa bazı olaylar anlatılır. Akılda kalıcı olarak Şehzade Abdülmecit doğmuştur. Burada bir diğer önemli olay da 'Askeri Cihadiye' isimli talimli asker hazırlanması olmuştur.
    4. Bölüm 1825 senesi olaylarını anlatır. Bu dönemin bence en önemli hadisesi savaşlar haricinde bir mesele seçilecekse o da "Okumanın Zorunlu" olmasıdır. Bu çok mühimdir benim için. Cehalet her zaman kötülüğün başıdır, Osmanlı döneminde de sırf savaşıyor dize vezir, savaştan başka şey bilmiyor diye de nice vezir olmuştur rezil. Bu sebeple eğitim çok önemlidir kanımca ve bu başarılmıştır. Bu yıl içerisinde ayrıca Şehzade Abdülmecit, Fatma Sultan ve Münire Sultan, çiçek hastalığından vefat etmişlerdir.
    5. ve son bölüm 1826 senesinden başlar. Burada bir söz çok hoşuma gitmiştir ki öncesinde zaten bunu alıntı olarak da paylaşmıştım. Burada Müverrih Esad Efendi der ki: "Halkın bir şeyi beğenmeyip kabul etmemekteki inatları cahillikten, yani o şeyin faydasını ve mahiyetini bilmediklerinden ileri gelir. İnsan tabiatı, bilmediği hususlara yüz çevirir ve meçhule düşmanlık besler. Aslında benim buradan çıkarımım da gene eğitimin önemi üzerine olacaktır. Yeniçeriler artık kendi başlarına bile dert açtıklarından Sultan Mahmut bunun kaldırılması için zemin yokluyordu. Bu aşamada askeri talimin bile vacip olduğuna dair fetvalar verilmiş, rahata alışmış Yeniçeri, oldukça zorlanmıştır. Ardından Yeniçeriler yatmaya ve rahata alıştıklarından bunlar kendilerine zor gelecek ve isyan hazırlığında olacaklardı. Osmanlı'nın da bundan haberi vardı ve Etmeydanında toplanan Yeniçeri zorbalarına karşı harekete geçildi. Topkapı Sarayına giden Sultan Selim de bizzat Sancak-ı Şerif'i çıkartmıştı. Artık din ve devlet uğruna ya ölünecek ya da bu aşk yaşatılmaya devam edecekti. Nitekim öyle de olmuş ve 500 yıldır ülkeye nice hizmetler eden, savaşlara giden, 2 saatte meydan muharebesi kazanan bu asker kılıklar 3-5 saat içinde bozularak darmadağın olmuş hem ocağa ihanetlerinin hem atalarına hem de devlete hıyanetlerinin cezasını bulmuşlardır. Öyle ki artık mahalle halkı bile sokaklarda nöbet bekliyor, İstanbul sanki düşman elinden yeni kurtarılmış gibi muhafaza ediliyordu. Sarayda yapılan görüşmeler sonrası Yeniçerilerin hala kaldırılmamasını, islah edilmesini konuşan devlet adamları (!) çıkması çok korkunçtur bana göre. En son alınan karar ve verilen fetva ile Yeniçeriler tarihe karışmıştır. Onun yerine de "Asakir-i Mansure-i Muhammediyye" kurulmuştur. Burada birçok Yeniçeri ağası veya mensubu da idam edilmiş veya sürgüne gönderilirken boynu vurulmuştur. Resmen iç sızımı hafifleten bir olaysa Tornacı Ömer ve Kafesci lakaplı iki insancık (!) İdam edilmiştir. Bu kansızların Alemdar Paşa'nın vafatında parmağı oldukları bilinmektedir.

    ---SONUÇ---
    Bu kısımda da iki konu üzerinde duruldu. Biri Napolyon sonrası Viyana'daki kongreydi ki Osmanlı buraya adam gönderse toprak alabileceğimiz ve bizi tutacak devletler olacağını ben bile anlayabiliyorsam koca devlet adamları o zaman nasıl anlamamıştı bunun izahı oluyor ve de açıkçası bu izah beni tatmin etmemişti. Diğer olayda Yunan İsyanı ile ilgiliydi. En son kısım aslen en önemli kısımdır. Sultan II. Mahmut'un kazandırdığı en önemli eserlerden birisidir. Bu eser Türk Tıbbıyesidir. 14 Mart 1827 tarihinde kurulmuştur.

    Son olarak şunu da ekleyebilirim ki 1188-1241 yılları arası olaylar o kadar güzel anlatılmış ki, kimin ne olduğu o kadar güzel aktarılmış ki Allah bunu yazandan da (Ahmet Cevdet Paşa), yazdırandan da (Sultan II. Abdülhamit) razı olsun.
  • Hikayemiz bu ileti altından yürütülecektir.

    Katılımcı sırası ve yorumlar için: #11646309

    NigRa

    Saat gece yarısını çoktan geçmiş "yarım" diye belirtilen 12.30'u göstermekteydi. Akreple yelkovan iki ayrı uçtaydı, kavuşamayan iki aşık gibi diye düşündü. Sonra aklı yine yarım kavramına kaydı. 24'ün yarısı 12 olmasına rağmen neden 12.30'un yarım olarak nitelendirildiğini hep düşünürdü, saate baktığında yine aynı şeyi düşünerek yine saçmalığını eleştirdi kendi kendine. Çocukluğundan beri süregelen bir alışkanlıkla sürekli kafasında kendisiyle tartışır,mantıklı bir açıklama bulmaya çalışırdı. Bu tartışma bazen ciddi bir konuda, bazen de saat gibi ehemmiyetsiz bir konuda olurdu. Aslında, dedi kafasındaki ses, bir ara internetten bakabilirim buna.
    Kendisiyle yaptığı saçma muhabbeti dışarıdan gelen havai fişek sesleri bölünce düşüncelerinin odağı değişti. Bir yerlerde birileri mutlu olunacak bir şeyler bulmuş kutlama yapıyorlardı. Zaten mutlu olunacak bir şeye sahip olmak başlı başına kutlama sebebiydi. İnsan mutluluğu yakaladığında ona sıkı sıkı tutunmalı, elinden kayıp gitmesine izin vermemeliydi. Mutlu olduğu yerde kalmalı, mutluluk kaynağını nadide bir cevher misali koruyup kollamalıydı.
    "Onu şımarıkça bahanelerle tüketmek tam da benim yapacağım türden bir aptallık!" dedi kafasındaki sese sıkıntıyla.
    "İyice arabeske bağladın iyi değilsin sen." diye cevap verdi ses.
    Sesin ne kadar da sinir bozucu,ukala hale dönüştüğünü fark ederek kovaladı sesi kafasından.

    Bazı zamanlar işte böyle toplayamıyordu düşüncelerini.Bir yerden bir yere koşturup duruyorlardı, yakalayamıyordu. Uzun zamandır zaten ne düşündüğünün pek de farkında değildi sanki.
    Dağıldım yine nerden nereye geldi konu dedi kafasındaki sese. Sinirli bir şekilde masanın üzerinde duran kül tabağına uzanıp sigarasını aldı, derin bir nefes çekip dumanın süzülüşünü izledi. Sonra rakı bardağını kafasına dikip içindeki özlemle karışık pişmanlığı rakıyla tutuşturup yaktı. Kafasındaki sesi yine unutmak için diye geçiştirerek hatırlamak için dedi kendisine. Hatırlamak için... Unutmak için önce hatırlamak gerekirdi.

    Kalemi eline tekrar aldı. İçinde birikip nefes almasını zorlaştıran kelimeler,cümleler, anılar elinden kağıda taşmalıydı ki her gece intihara meyleden düşüncelerini dizginleyebilmeliydi. Bir yudum daha çekti rakısından evrenin bütün sırrı bu beyaz sudaymışçasına gözlerini kapatıp yuttu.

    " Sana bu mektubu yazıp yazmamak konusunda uzun uzun düşündüm. Fakat sana yaşattığım onca acı için her gece kendime lanet ettiğimi bilmek, benim kahrolduğum gerçeği incittiğim gururunu belki bir nebze onarır umuduyla yazıyorum sana bu satırları.
    Mektupları severdin sen, tüm o nostaljik şeylere ilgini düşününce başka türlüsü de düşünülemez zaten. Eskiden komik bulurdum bu takıntını hatta sürekli inceden aşağılardım da demode olduğunu söyleyerek. Sen sadece güler geçerdin ama ben inatla konu her buraya geldiğinde seni vazgeçirmek istercesine bu tutkudan tekrarlardım. Ne kadar aşağılık bir davranış biçimi... Ne kadar anlamsız ve saçma..
    Şimdi trajikomik bir biçimde eskiye takılıp kalan benim. Bu satırları okurken ağzının kenarında oluşacak sinirli kıvrımı görebiliyorum sanki. Günaydın dercesine geç kalan farkındalığımın bir kıymetinin kalmadığını anlatan kıvrım düzelir mi üzgün olduğumu söylesem?
    Dediğin gibi; zaman geçermiş cidden ve çeşit çeşit sızılar beklermiş zaman denilen sihirli kapının altından sızmak için. Tüm sırlarına vakıf oldum.
    Artık bizim olmayan evde çok sevdiğim dostum yalnızlığımla kafa kafaya vermiş içiyoruz. Seni düşlüyorum. Biraz seni özledim, biraz sohbetini, biraz sesini... Ben mahvedene kadar pırıl pırıl olan bir dünyaya ilk giriş biletimi. Ürkek gülüşünle bana adres soruşun, sana göre kader bana göre tesadüf olan(bunda bile seninle sürekli çatışmam) yazı aynı yerde geçirecek oluşumuz.. Ömrümün en güzel baharıymış... Bencildim... Farkına vardığımda çok geç olmuştu."
    Durdu. Ne yazsa telafi olmayacakmış gibiydi. Arka fonda Sezen Aksu söylemeye başladı, "Perişanım Şimdi..."!! Şarkılar bile düşman gibiydi ona. İntihar fikrini tekrar değerlendirdi, pek çok kez planını yapmıştı aslında, sesle birlikte evirip çevirmişlerdi konuyu. Kendi acizliğine küfretti. Acizlik hissi intihar düşüncesinden değildi, intiharı zayıflık olarak değerlendirmiyordu. Acizlik hissi bunun için bile çekimser duruyor olmasındandı.
    " Değişmiştin öyle mi?!" diye alay etti ses.

    İyice canı sıkıldı. Oturduğu yerden kalktı,camdan dışarıya baktı, taş yığınlarının arasından gökyüzünü görmeye çalıştı. Aynı gökyüzünü paylaşıyoruz klişesini düşünüp güldü.
    "Sen günahını bile paylaşmazsın." dedi kafasındaki ses. Deliriyordu galiba.
    Yerine geri oturdu,rakısını tazeledi,yeni bir sigara yaktı,üfleyip kül tabağına bıraktı. Rakıdan büyük bir yudum alıp yazmaya devam etti.

    https://1000kitap.com/JayGarrick

    “İnsanın tüm hayatı boyunca tadabileceği o tarifsiz duygu. İnsanın yaşamı boyunca tadabileceği haz, mutluluk, coşku… Ancak hepsinden ötesi, insanın yaşamı boyunca tadabileceği o tarifsiz acı. Aşk belki de tüm duyguların harmanıdır. Nefret, kıskançlık, hırs, özlem, şefkat, güven ama en çok da acı değer yüreğe. Bir anlık bir kırılma da olabilir kalpte, derin bir yara da. Hissettirdiği acı ise sonsuza kadar sürer…” şeklinde yazdı ve yazımını inceledi. Sonlara doğru tıpkı kendisi gibi sarhoş olan harfler de bir sağa bir sola sendeleyerek kaleminden kendilerini dışarı atmışlardı. Daha fazla dayanamayacaktı. Göz kapaklarına sanki teker teker saydam perdeler iniyordu. Her bir perde etrafı daha bulanık görmesine neden oluyordu. “Bu saatte uyunur mu, yapma” dedi kafasında ki ses. Ancak uyuşan zihnini artık bu ses bile rahatsız edemiyordu ve en sonunda uykuya teslim oldu…

    Sabahın 6.25 ini gösterdiğinde her zamanki gibi çalıyordu telefonu. Korkunç bir baş ağrısı ile uyandı. Ağrının sebebi rakı mıydı, yoksa kafasının içindeki ses miydi? Emin olamayarak gözlerini ovuşturdu. Son zamanlarda dış dünyayla tek bağı olan büyük pencereye ilişti gözleri. Perdenin tam olarak kapatamadığı noktadan süzülen güneş ışınları gözlerini rahatsız etmiş olacak ki, bir hışımla kalkıp perdeyi, sert bir hareketle ve hiddetle çekerek azılı bir düşmancasına defetti evinden son aydınlığını da. Masanın üzerindeki lambayı açmak için elini rastgele salladı. Ne yazık ki elini lamba yerine, rakı bardağına isabet ettirmişti. Cam kırılma sesi, köhne odasında yalnızlığını resmedercesine yankılandı. Evet, sevgilisini pardon eski sevgilisini demode olmakla suçlayan bu adam kesinlikle çağ dışı eşyalarla dolu bir evde yaşıyordu. Pencerenin hemen sağ tarafında konumlanmış olan kitaplık, neredeyse kırk yıllık bir geçmişe sahipti. Ya üzerindeki kitaplara ne demeli! Göze çarpan en eski kitap, kalınlığıyla da ilişkili olabilir Dostoyevski’nin Budalası’ydı. Koltuk takımı büyük babasından kalmaydı ve bunun gibi bir sürü eski eşya. “hass*kt*r!” diye elini havaya kaldırarak acının dinmesi için belirli bir süre bekledi. Kan, avucunun ortasından parmaklarına, oradan da aşağıya doğru akıyordu. “Geri zekalı.” diye bir ses işitti. Ne zaman sinirlense veya aklına O (eski sevgilisi) düşse, iç sesi rahat bırakmıyordu. “Bir dakikalığına susar mısın” diye iç sesine ricada bulundu ve masa lambasını ilk teşebbüsünün 180 derece tersine büyük bir sakinlikle aradı ve buldu. Aydınlanan odada gözüne ilk çarpan karmaşıklıktı. Ne ara bu kadar karmaşık olmuştu aklı kesinlikle almıyordu. Sonrasında elinden akıp küçük bir birikinti oluşturan yerdeki kan göletine baktı ve içini anlamsız bir huzur kapladı!

    Soğuk yüzüne iğne gibi batıyordu ama kesinlikle acıtmıyordu. Yürümeye devam etti. Üstün körü sardığı elini paltosunun cebinden çıkartarak belirli bir süre inceledi ve tekrar aynı yere konumlandırdı. Bu sefer çevreyi incelemeye koyuldu. Arşınladığı bu yollar, İstanbul’un varoş bir kentinin sokaklarına aitti. Sokak bir çene kemiğini aklına getirdi, evleri de bunun dişlerine benzetti. Bir kısmı ihtiyarlıktan büsbütün eğrilmiş, kararmış, bir kısmı da çoktan dökülmüş, yerlerine çeneye hiç uymayan yenileri takılmıştı. Yerde yatan belediye tarafından uyuşturulmuş köpekleri gördü. Bir an kendini Caminin önünde miskin miskin yatan köpeğin yerine koydu. İkisi arasında dışarıdan bakıldığında bir fark gözlemek oldukça güçtü. Hayat her ikisi içinde tamamlanması zorunlu ve sevilmeyen bir eylem gibiydi. Yine de yaşamaya devam ettiler.

    Yaklaşık iki saatlik yürüyüşün ardından, nihayet kentin dışındaki kullanılmayan bu aile yadigarı müstakil eve varabilmişti. Elindeki kumandaya bastı ve garajın kapısının açılmasını bekledi. İçerideki keskin toz ve küf kokusu onu içeri almak istemezcesine kaba bir şekilde karşıladı. Üzerindeki paltoyu eline dikkat ederek çıkarttı. Daha sonra pantolonunu ve kazağını. Tüm bunların yerine siyah bir kot, boğazlı bir kazak ve deri montunu giydi. Yaklaşık yedi, sekiz adım attıktan sonra sol eliyle bir örtüyü kaldırdı ve tozla kaplı motorunu gördü. Motorun üzerindeki kaskı üstün körü bir bez ile silerek kafasına geçirdi ve Bursa’ya doğru yola koyuldu.

    https://1000kitap.com/DenizG

    Otuz dakikadır Yolda olmasına karşın, saatlerdir yollarda olduğunu düşünüyordu. Kafasındaki ses sürekli aynı şeyi tekrarlıyordu.'' Emin misin? Bence yapamazsın,zaten sen de o cesaret yok.'' deyip duruyordu. Elinden akan bir kaç damla kan, kısa bir süreliğine huzur vermiş olsa da, kafasındaki ses konuştukça daralıyordu. Ani bir hareketle yolun ortasında durdu. bir karar vermeliydi. Sese rağmen, belkide hayatında ilk kez bencilce düşünmeyip bir karar vermeliydi. Ama ne olursa olsun ses onu rahat bırakmıyordu. '' Sen bencilsin! Bu güne kadar kendinden başka kimi düşündün ki?'' Derin bir nefes aldı. Biraz olsun rahatlamaya çalıştı. Müzik dinlemek iyi gelebilirdi. Müzik çalarından önüne ilk gelen listeyi seçti. Kafasındaki ses büyük bir hahkahayla dinle bakalım, birazda sen acı çek.'' dedi. fonda Sezen Aksu ve Tükeneceğiz vardı...
    Kafasındaki ses,müzik ve yoğun bir baş ağrısıyla yola devam etti. Bursa'ya gitmek için yola çıkmıştı, fakat gerçekten gidip gitmeyeceğinden emin değildi.Hayatında ilk kez kendini düşünmeden bir karar vermeliydi ve bunun için gitmeliydi. Bir yandan gitmesinin bir anlamının olmadığını düşünerek, gitmemek için kendi kendini ikna etmeye çalıştı. Büyük bir acı çektirdiği eski sevgilisine yazdığı mektuptan sonra Bursa'ya gidişiyle vicdan azabından kurtulup, huzur bulacağını sanıyordu. '' Bir an düşündü belkide kendine karşı ilk defa dürüst olarak ''Yine kendin için, vicdanın rahatlasın diye gideceksin. Kendi çıkarın olmasa başkaları umurunda değil.'' dedi. Bu düşüncesine kafasındaki ses bile şaşırmıştı.

    Demet Delikanlı

    ***

    Gözleri 4 saat önce tıpkı gözlerini oyup yemeyi düşündüğü kızın gözleri gibiydi fakat mavi değildi. Kendisine yaklaşan şeyin geceden daha karanlık, ışık demetinden daha göz alıcı olduğunu farkettiği an yutkunamadığını hissetti. Bir şey takılmış gibiydi boğazına. Bu anlam veremediği şeyi yutmak için kendini zorlamaya devam etti, yoksa biraz sonra nefes alamadığı için can verecekti. Oysa ölümü kendisine yakıştırmazdı, ölüm onun için sadece başkalarına hediye edilebilecek en değerli hediyeydi. Ve o başkalarına hediye vermekten büyük keyif duyardı. Kendisine yaklaşan o karanlık cismin siyahı, gözlerini kamaştırmaya devam ediyordu. Bir elini adeta gözlerinin hizasında ileriye doğru uzatmış şekilde hem bu cismi görmek istiyor hem de onunla arasına mesafe koymak istiyordu. Diğer eli ise hala yutkunamadığı boğazındaydı.


    Bir anda ağzında bir şeyler patladığını hissetti. Garip bir tadı vardı; jelimsi ve yumuşaktı. Ağzında dehşet bir şekilde patlayan bu şeyin sıvısı dudaklarının kenarından akmaya başlayınca, biraz önce cebinden çıkardığı iki deniz mavisi gözü ağzına attığını anımsadı. O an duyduğu haz o kadar kuvvetliydi ki. Ama karar vermesi gerekiyordu. Mavi gözü mü daha çok seviyor, yoksa yeşili mi, kahveyi mi, yoksa siyahı mı? Bu sorunun cevabını bulabilmesi için tek bir şey yapması gerekiyordu; ilk olarak hangi göz rengini tadacağına karar vermeliydi. Bunu daha sonra düşünebilirdi, çünkü o karanlık cisim kendine doğru yaklaşmaya devam ediyordu.


    “Başımız belada! Kendi cehennemine hoş geldin. Uzun süredir seni yeniden yanımda görmek istiyordum.”

    Bu konuşan varlık; iri yapılı, tüm vücudu siyah olan gözlerini dahi ayırt edemediği şey, şimdiye kadar tek bir vücutta iki ayrı insan gibi yaşadığı iç sesiydi. Fakat şimdi iki ayrı vücutta tek bir insan olmuş gibi hissetti. Biraz önce vücudunu saran korku halinden eser kalmamıştı, halinden memnun görünüyordu. Biraz da şaşkın.


    Birbirlerini uzun senelerdir görmemiş iki dost gibi, aynı zamanda hiç ayrılmamış iki sevgili gibi birbirlerine yaklaştılar. Şaşkın gözlerle tepeden tırnağa süzdü iç sesini. Derken kendi çığlığı kulak zarını titretmeye başladı. İç sesinin, ağzından siyah bir toz bulutu gibi içine girdiğini ve kanına karıştığını hissediyordu. Onu ilk kez gözleriyle görmüştü, fakat son kez değildi. Son olmasını istemiyordu.


    Çimlerin üzerinde ne kadar süre bayılı kaldığını bilmiyordu, belki de baygınlık değildi. Bir süre uyumuş da olabilirdi. Tek hissettiği şey her zamanki baş ağrısı ataklarından daha kuvvetli bir ağrıydı. Yerinden doğruldu, motoruna doğru yürüdü ve yola devam etti.


    Yaklaşık 2 saat sonra ıssız bir orman yoluna saptı. Baykuşların bile ötmediği bu yolda geceyi sadece motorun sesi bölüyordu, ancak 30 dakika sonra orman tamamen sessizliğe bürünmüştü.


    Yiğit, Bursa'daki orman evine gelmişti. Kapının önündeki çöp kovasının içinden 1 sene önce bıraktığı ve hala yerinde olan anahtarı çıkardı ve içeri girdi. Kan kırmızısı kadife perdeleri karanlıkta baş aşağı durmuş yarasının kollarını andırıyordu. Tüm eşyalar siyahla adeta koyun koyuna sarılmış, yekpare olmuştu. Burnuna o en sevdiği kurumuş kan kokusu gelmişti, ancak onu daha da güzel yapan bu kokuya karışan ahşapların küf kokusuydu. Şimdiye kadar kendinden başka hiç kimsenin ahşaptan yayılan bu küf kokusunun güzelliğini, ruha işleyişini farketmemiş olmasını düşündü ve sinirlendi.


    Toz yumağına dönüşen ahşap tahtaların üstünde ilerlerken o tiz ses orman evinin sessizliğine bir büyü katıyor gibiydi. Sırayla yarasa kollarını andıran kan kırmızısı kadife perdeleri hışımla açtı. Bir anda içeriye ayın çiğ aydınlığı doluştu. Artık duvardaki resimleri görünüyordu. Elleriyle çizdiği resimlerde aşk, şehvet, ölüm, korku, dehşet, çığlık kendilerini boy boy gösteriyor, adeta birbirleriyle yarışıyordu. Hepsinin altında Yiğit’in imzası: ‘Bay KARANLIK’. Tabloları göz ucuyla süzdükten sonra, kendini en yakın bulduğu koltuğa bıraktı, ayaklarını önündeki sehpanın üstüne kaldırdı.


    Cebinden sigarasını ve çakmağını çıkardı. Yaktığı sigarasının dumanını üflemiyor, evin kusturucu kokusunu içine çekiyor gibiydi. Sigarasını bitirmeden söndürdü ve hışımla ayağa kalktı. Farelerin kemirdiği, eski el dokuması halıyı bir ucundan tutarak kaldırdı. Sonra yerdeki gizli kapağı kaldırdı ve örümcek ağlarının kapattığı engeli geçerek merdivenlerden indi.


    Karanlıkta yolunu daha iyi seçebiliyordu Yiğit, ancak eli prize uzandı. Başta yanmamakta ısrar eden lamba Yiğit’in öfkeli bakışlarıyla daha fazla savaşmak istemedi ve yandı. Burası çok soğuktu. Yiğit iliklerine kadar titredi fakat birazdan gözlerinin kavuşacağı o cesetler içini ısıtacaktı. Yiğit bu gizli bölümde kendinden emin adımlarla yürümeye devam etti.

    ***

    Mithril / Roland Deschain

    Alcak tavanli koridorda ilerlerken Yigit, kafasini egmek zorunda kalmisti. Koridorun sonundan yayilan rutubet ve curumus et kokusu her ne kadar hosuna gitse de biraz da midesini bulandirmis olacakti ki koridorun nemli tas duvarlarina yaslanarak agir aksak ilerliyordu. Yaklasik on adim sonra kendisini oldukca genis, yuvarlak bir avluda buldu. Avlunun duvarlarini cepecevre saran ve pasli civilerle tas duvara tutturulmus eski bir kablodan sarkan, araliklarla asilmis ampullerle aydinlanmisti etraf. Avlunun ortasinda, yerden yirmi santim yuksekliginde ve yaklasik bir adam boyunca irice bir tas bulunuyordu. Tasin uzerinde ise her halinden antik tanrilara ait oldugu anlasilan eski bir figur, ezelden beri oradaymiscasina dikilmekteydi.
    Yigit sarsak adimlarla tasa dogru ilerleyip yere dizlerinin uzerine coktu. Cebinden cikardigi cakmakla, figurun onune rastgele dizilmis mumlari yakti. Mumlar, figurun cirkin ve ofkeli yuzunde: iri ve sarkik gobeklerinde surekli degisen ve kipirdayan golgeler olusturdukca sanki figur canlanmis ve hareket ediyormus gibi geliyordu Yigit’e. Cakmagini tekrar cebine kaldirmak uzere elini cebine attiginda eli sigara paketine carpti. Paketten bir adet sigara cikartip dudaklarina yerlestirdi. Cakmagi cakip da alevi tam sigaranin ucuna getirecegi sirada tum avluyu inletecek ofkeli sesle irkildi:
    - Kaldir onu, Tanri’nin huzurundasin!
    Yigit korkuyla dusurdugu cakmagi el yordamiyla ararken dudaklarindan dehset ve pismanlik dolu “ozur dilerim, ozur dilerim”ler dokuluyordu.
    Cakmagi titreyen elleriyle tekrar cebine kaldirdiktan sonra figurun titrek isikta kipirdayan canli yuzune dikti gozlerini:
    - Tanrim, bana verdigin guc ve cesaretle geldim bugune. Kiyamet gununde beni koru, sefil insanlarla olmeme izin verme. Benden bir Nuh yap. O gun geldiginde ben hazir olacagim ve seni bekleyecegim.
    Tam toparlanip tasin onunden kalkmaya hazirlanirken o her zaman icinde duydugu, butunlestigi ve zaman zaman ic sesi olarak gordugu, kudretli Tanri’sinin sesini yeniden duydu. Ruhundan tasip sanki tum odayi dolduran ses guclu ve ofkeliydi:
    -Basaramadin Yigit. Son seferinde guvenimi bosa cikardin.
    Yigit dehsetle son cinayetini dusundu. Babasinin, yillardir gormedigi ve kendisini evlatliktan reddeden o pis ayyasin evinde oldurdugu mavi gozlu kizi dusundu. Daha oncekiler gibi bu cinayeti de baskasina yikmak istemisti ve bu son sefer icin sectigi kisi kendisine can veren babasiydi. Tum gece babasini takip etmisti. Babasi daha eve gelmeden eski anahtariyla eve gizlice sokulmus ve beklemisti. Yasli adamin eve gelisini, rakiyla kafayi bulmasini, cep telefonuna sanki Bursa'daki anneannesindenmis gibi gonderdigi mesaji okumasini, bunun uzerine annesine pismanlikla mektup yazmasini, erkenden sizip uyumasini, ve sabah uyanip da evden cikmasini golgeler icinde izlemisti. Bir hayalet gibi... Babasinin eski evlerine gidecegini ve o kazadan beri kullanmadigi motorsikletine atlayip Bursa yollarina dusecegini biliyordu. Yigit'in Tanrisi yapmisti bu plani. O, asla yanilmazdi.
    Ve babasi evden cikar cikmaz Yigit harekete gecmisti. Bir sokak arkaya park ettigi 80 model Mercedes'ine yurumus ve araci evin otoparkina getirmisti. Bagajda baygin haldeki kizi (adini bile bilmiyordu) kolayca babasinin evine, salona tasimisti. 3 gun evvel Taksim’de bir barda tanistigi bu kizi 2 gecedir Bursa’daki ibadethanesinde ozenle saklayip olume hazirlamisti. "Hansel ve Gratel masalindaki gibi" diye dusunerek gulumsedi. "Ama ben kotu cadi degilim.Tanri'nin eliyim."
    Buraya kadar her sey planladigi gibi gitmisti. Ancak sonradan kontrolunu yitirmeye baslamisti. Kiz hala bayginken sol kulaginin altindan baslayarak sag kulagina kadar bogazindan derin bir kesik atmaliydi ama acinin etkisinden olmaliydi ki kiz uyanmis ve cirpinmaya baslamisti. Panige kapilmisti Yigit. Hizla kizin canini almak icin gogsune bicaklar saplamisti ama kiz olmuyordu ve korkuyordu. Kizin vucudundan fiskiran kanlarin cekiciligi ile basi donmustu Yigit'in. Duramadi, durduramadi kendisini. Sonunda kizin gozlerini oymus ve bedenini parcalamisti. Kusursuz beden, kusursuz kalmaliydi ama basaramamisti. Tanrisi kizmisti tabi bu zayifligina. Genc bir kizi bosu bosuna, hayir hayir sadece kendi zevki icin oldurmustu, Tanrisi icin kutsal ritueli icin degil.
    Yigit dehsete dusmustu. Tanrisini hem seviyor hem de korkuyordu ondan. Ruyalarina girip iskence ediyordu cunku, yaklasan kiyameti gosteriyordu hep ona. Oyle bir kiyametti ki yaklasan, Nuh’un tufani yaz yagmuru; dinazorlarin neslini tuketen meteor ise renkli bir cocuk bilyesi gibi kalirdi yaninda. Olum korkusu sardi tum bedenini;
    - Yalvaririm! Ozur dilerim. Bencillik yaptim, bir sans daha ver, lutfen!
    - Son sansin
    - Tanrim!
    Gitmisti ses. Yigit uzun zaman sonra ilk defa yalnizdi. Tanrisi onu bu sefer kendi haline birakmisti. Yavasca ayaga kalkti. Her yer sessizdi. Uyusmus bacaklari ve titreyen dizleri uzerinde ayakta durmaya zorlanirken buyuk bir cabayla avlunun duvarina yaklasti.
    2 metre uzunlugunda silindir cam bir fanusun icinde, kimyasal sivilar icinde genc bir kadina ait bedeni gordu. Acik goz kapaklarindan hala o son bakistaki dehset goruluyordu. Guzel vucudundaki tek kesik, bogazindaki bir kulagindan diger kulagina kadar olan derin kesikti. O da Yigit’in aldigi uzun tip egitimleri sayesinde belli olmayacak sekilde dikilmisti. Boynundan akan ve kurumus kanlar ozenle silinip temizlenmis ve siviya konulmustu. Buyuk gun gelene kadar bedenler saglam kalmaliydi, Tanri'si boyle demisti.
    Usulca duvar kenarinda yurudu. Avlunun duvarlarina araliklarla dizilmis toplam 7 adet fanusun onunden tek tek gecti. Alti tanesi doluydu ama yedincisini doldurmayi basaramamisti. Ama basarmak zorundaydi. Bu sefer Tanrisi yaninda olmayacakti. Tek basinaydi. Avluya acilan tek gecit olan, geldigi koridora dondu tekrar. Gecitin sol tarafindaki duvara bakti. Duvara kazinmis centikler, yillar oncesinden gelen antik bir yaziya aitti adeta. Tanrisi ogretmisti ona okumasini ve yazmasini. Ve kiyamet gununun tarihini de vermisti. Tarihe tekrar bakti. Son 3 gunu kalmisti. 3 gun icinde son bir cinayet daha işlenmeliydi.

    https://1000kitap.com/YvzGncy

    Edirne'ye geleli yalnızca bir saat dinlenen Ali, otelden hızla ayrıldıktan sonra Sultan 2. Beyazıt Külliyesi Sağlık Müzesi'ne gitti. Özel Harekat Daire Başkanlığı'nda Polis Müfettişi olan Ali, ilgili teftişlerin olmadığı durumlarda bizzat İçişleri Bakanlığı'na bağlı olarak dedektiflik yapıyordu. İçinde bulunduğu haftayı, üstlendiği vakaya, daha doğrusu psikolojik tedavi gören Galip'e ayırmıştı. Külliyenin avlusunda gezerken küçük bir odaya girince Nazlı'yı gördü. Çoğu zaman olduğu gibi, bu seferde boş vaktini çello çalarak geçiriyordu. Çaldığı gergin ritimli parçayı sonlandırıp Ali'nin merak dolu bakışlarını izlerken '' Ah, dört gündür Galip Bey'e müzikle tedavi yöntemlerini uyguluyoruz ama sonuç maalesef ki olumsuz. Zihin açıklığı için İsfahan makamını bile uyguladık fakat çare olmadı. Kendisinin çok kötü birisi olduğunu düşünüyor ve bunu kend... '' Ali'nin elini havaya kaldırmasıyla sustu.

    '' Bunu kendine defalarca tekrarlıyor, anlıyorum. Kendisini son çare olarak buraya getirdik ve görünen o ki pek bir işe yaramıyor. Bak Nazlı ben insanların fıtratını çözebiliyorum, sen ise müziğin. Her ikimizin de başarısız olması bana kalırsa birazcık mantık dışı. Mutlaka bir yerlerde hata yapmış veya bir yerleri gözden kaçırmış olmalıyız. Bu adam bir hafta önce bana danıştığında, kendisinin suç potansiyeli çok yüksek olduğunu ve aklında cinayetler tasarladığını itiraf etti. Onu iyileştirmemiz gerekiyor. Yoksa Cumhuriyet Başsavcılığı konuyla bizzat ilgilenip böyle bir ruh hastası adamı yakalama emri çıkartacak. ''

    '' Dün çok önemli bir gelişme yaşadık aslında. Buraya geldiğinde bolca kalem ve bir de defter istemişti. İlk başta kendisine zarar verir diye endişe ettik ama hikaye yazıyordu. Dün akşam bana teslim etti ve Ali görmen lazım, adamın yazma yeteneğine inanamadım. '' deyip büyük boy defteri Ali'ye uzattı. Kayıtsız bakışlarını yazıların üzerinde yoğunlaştıran Ali, yaklaşık on dakika sonra defteri masaya bıraktı. Aklından o kadar çok ihtimal yürütüyordu ki, düşünceleri içini ürpertti. Ellerini cebine koyup '' Bu da ne böyle!? Adamdaki yazarlık potansiyeli çok yüksek. Psikopat bir katilden tut da, aşk acısının ve tükenmişliğin dibine vurmuş karaktere kadar; birbirine oldukça zıt kişilikleri ustalıkla kaleme almış. Nasıl, nasıl? Yazdığı o psikopatı anlayabilirim. Sonuçta Galip Bey kendisinin suç potansiyeli olduğunu falan itiraf etmişti. Fakat böylesine derin duygu ve hislere karşı empati kuran birisi... Hayır güzel dostum hayır! Bu adam bir ruh hastası veya kendini farklı gören ve göstermeye çalışan bir deli değil! Onunla mutlaka görüşmem gerek. '' deyip koşar adımlarla Galip'in odasına girdi. Elindeki kağıda çizimler yapan Galip, odasına aniden giren adamı görmezden geldi. Odaya girdiği an peşinden gelen görevlileri uzaklaştıran Ali, kapıyı kapattı. Defteri Galip'in önüne fırlatıp '' Bu yazdığınız hikaye kitapçıların raflarında kalamayacak kadar çok satar. Tabii gerçekten suç potansiyelli biri veya aşk acısı çeken bir zavallı değilseniz! '' diye bağırdı.

    '' Kafamda kötülük planlıyorum ve kimselere zarar vermemek için de sizden yard... ''

    '' Yardım!? Hapishaneye veya akıl hastanesine yatıp aylarca boş vaktiniz olsun diye mi yardım istediniz? Belki de içinde bulunduğunuz yazar tıkanmasını böyle atmak istiyordunuz. Fakat bu ihtimali gereksiz buluyorum. Çünkü bakışlarınızın ardında gizlenen mantık perdesi o kadar kuvvetli ki, sadece düşünmek için öyle ortamlara kendinizi düşürmezsiniz. En azından gururunuz buna engel olur. Her neyse, sağ elinizin baş ve işaret parmağına kenetlediğiniz kalemin tam olarak dik bir açıda bulunması ve sağ elinizin de baskın olmasına bakılırsa, oldukça derin düşünceler içindesiniz. Kağıda çizdiğiniz kuş figürlerine gelelim. En hafif çizgiler bile belirgin bir sertlikte ve keskinlikte çizilmiş. Bu da sizin bir bekleyiş içinde, belki de bir beklenti içinde olduğunuzu gösteriyor. Sol ayağınızı katlarken kalçanıza iyice yanaştırmanız da gerginliğinizin bir göstergesi. Ne tuhaf ama!? Belki de... Hım, bakışlarınızdaki keskinlik dudaklarınızın pozisyonuyla çelişiyor. Nefes alışverişinizdeki ritim bozukluğuna da bakılırsa, beklentileriniz benden yana. Siz bahsettiğiniz sorunlarınızdan veya benim öngördüğüm diğer ihtimallerden dolayı benden yardım istemediniz. Yoksa yanılıyor muyum Galip Bey? ''

    Ali'nin merak ve şüpheyle parıldayan mavi gözlerine kurnazca bakan Galip, tek kaşını kaldırarak gülümsedi. Başka kağıda hızlıca bir şeyler yazarken, biraz önceki resim çizen adamdan oldukça farklı görünüyordu. Kısa süre sonra kağıdı özenle katlayıp Ali'ye uzattı. Eline alırken bir süre Galip'i inceleyen Ali, kağıdı açıp okuduktan sonra gözleri bir an için donuklaştı ve yüzünde soğuk bir ifade belirdi. Gözlerini kısıp Galip'e bakarken, açıklama gereği duyan Galip '' Bu sorunu ancak senin gibi zeki bir adam çözebilir. Sorunun gizliliği oldukça mühim, sana verdiğim adreste asistanıma ulaşabilirsin. Sana bu zorlu vakanda başarılar dilerim genç adam. Unutma bu sorunun çözümü görünenden çok daha önemli! Senin bana geçenlerde dediğin gibi, hiçbir şey göründüğü gibi değildir. '' deyip tekrar çizimlerine geri döndü. Sessizce odadan çıkan Ali, Nazlı'ya veda ettikten sonra arabasına bindi. Kağıdı tekrar açıp notu bir kez daha okudu. Notta '' Kızımın hayatı tehlikede! Onu kurtar! '' yazıyordu. Arabasını çalıştıran Ali, '' Aklın şüphesi suçun gerçeğidir demek ki! '' diye söylenip vakit kaybetmeden verilen adrese doğru yola koyuldu.

    Nesli

    Yiğit’in zihni birden ait olduğu zamana geldi. Anında romantik adam, anında yazar, anında kendisini tanrısına adayan kişiliğe bürünebiliyordu. Aynı anda birden fazla kişi olup, birden fazla mekanlarda bulunabiliyordu. Ayakları adım atmasa bile etrafındaki nesneler yok olup, yer değiştirip yeni mekan oluyordu. Hatta kendisini kitap kahramanı gibi görüp başkasının kaleminden kendisini yazabiliyordu. Zihni yine tanrısını unutup, aldırış etmeden ona oyunlar oynamaya başlamıştı. Düşünceleri onu yakaladıklarında neler olacağına, kendini kitaptan çıkan bir kahraman olsa neler olabileceğine gitmişti.
    Ama bunları düşünecek vakti yoktu. Tanrısının bu düşüncelerinden dolayı kızacağı aklına geldi, bu olayları kurgulayacağı vakitte bir kurban daha bulabilirdi.

    -Lütfen tanrım lütfen, sana odaklandım cezalandırma sana kurban getireceğim.

    Sanki zihni 4 odalı bir ev, her odasında farklı bir karakter, farklı olaylar vardı. O ise koridorda kapana kısılmış her odadan yankılanan sese kulak verdikçe delirmeye bir adım daha yaklaşıyordu.

    -Son üç gün son üç gün ,lütfen tanrım lütfen

    Kendisini sıkmaktan kıpkırmızı olmuş suratının damarları, koyu yeşil hale bürünüp örümcek ağı görünümünde tüm yüzünü kaplamıştı. Tekrar duvardaki yazılara odaklandı. Kendi zaaflarından çıkıp tanrısının emrettiği Yiğit olmalıydı.
    Tedirgin koşar adımlarla uzaklaştı. Karanlık çöktüğünde sokak lambalarının ışığı arkasına gölgesini taktığı için ,ışıklardan nefret ediyordu. Karanlık dünyanın karanlık insanıydı. Gün doğmamalı, ışık yanmamalı, her yer simsiyah olmalıydı. Son kurbandan sonra istediği tüm bu istekleri olacaktı. Vücudu uyuşmaya başlamış, nefret ettiği anlardan biri daha başına geliyordu. Kullandığı madde etkisini yitirmeye başlamıştı.
    Elleri cebinde, kafasında kurguları, arkasında gölgesi, soğuk yüzüne çarptıkça yaşaran gözleri etrafındaki insanları seçmeye çalışıyordu.
    Tek yönlü, dar ,taşlı dik yokuşu olan 315 sokaktan ilerlemeye başladı .Dizleri titrese de duramazdı .Kocaman, siyah, demir kapılı avlusu olan apartman girişine geldiğinde, on iki katlı binanın onuncu katındaki zile bastı. Kapı açılmadıkça işaret parmağını zile daha da kilitliyordu. O denli bastırıyordu ki , parmak ucunda kan dolaşımı yavaşladığından tırnağı ve eti bembeyaz hale bürünmüştü. Kapının açılması ile asansörün tuşuna basma hamlesi arasında üç saniye geçti. Onuncu kata çıktığında yirmi no lu dairenin kapısı eşiğinde Yiğit’i Melis karşıladı.

    Melis ve Yiğit birbirlerini beş sene önce ortak arkadaşları Kerem’in doğum günü partisinden tanıyorlardı. İlk başlarda çok vakit geçirmeseler de Kerem’in ani ölümünden sonra Yiğit’in dengesiz tavırlarını gördükçe Melis destek amaçlı Yiğit’e yaklaşmaya başladı. O günden bu güne süregelen zamanda Yiğit her çıkmaza girdiğinde kendini Melis’in yanında buluyordu.

    -Kızım nerde kaldın tükenmek üzereyim
    -Yine ne işler çevirdin Yiğit?

    Melis kapıda sararmış gözleri ile titreyen Yiğit’i içeri aldı.

    Uğur Ukut

    Ali kırmızı ışıkta durdu. Yarım saat önce yanından ayrıldığı kızı düşünüyordu. Tek başına yaşıyor, çok da tekin olmayan kişilerle arkadaşlık ediyor ve her şeye kayıtsızca cevap veriyordu. Kızın arkadaşları hakkındaki fikirlere gördüğü resimlerden varmıştı. Belki ön yargıydı ama çoğu zaman doğru çıkardı. Her nedense kanı ısınmamıştı o resimlerdekilerin çoğuna. Trafik tıkanınca da iyice canı sıkıldı. Daha önce de iş gereği birkaç kez görüştüğü yan koltukta oturan Zeynep komisere dönüp:
    “kız çok tedirgindi. Var bir numara”
    “Evet, tedirgindi ama bir şeyden korktuğu için değil bir şeyler saklamaya çalıştığı için tedirgindi. Boşuna zaman kaybettik.”
    “Daha birkaç saat önce babası ile görüştüm. Hayatının tehlikede olduğunu söyledi.”
    “Ama o duyunca münasip yeriyle güldü sana. Adam Bursa’da biz tam tersi istikamette onu bekliyoruz. Belki de kaçırdık elimizden.”
    “Bilmiyorum ama kafam karıştı. Kızın yanına gitmek hataydı belki ama oradan ayrılmak daha büyük bir hataydı. Bence o katil oraya gelecekti. Ama saklanmak için ama başka bir sebeple. Sanırım her pisliğinden kızın da haberi var.”
    “Uçuyorsunuz Ali Bey, düşüp bir yerinizi kırmayasınız.”
    “Şöyle düşün: Bu kadar cinayetin ardından sen olsan alelade bir yolculuk yapar mısın? Her şeyi olduğu gibi bırakıp uzaklaşır mısın? Aklıma yatmıyor.”
    “Gayet basit, artık burada tutunamayacağını anlıyor ve doğruca göçüyor. Bir müddet arada sessizce yaşayacak sonra yeniden başlayacak.”
    “Çok toysun Zeynep. Öğreneceğin daha çok şey var.” On beş dakikalık bir beklemenin ardından trafik akmaya başlamıştı. İkisi de sustular. Sessiz ve sükunet içinde ilerlerken ali aniden frenlere yüklendi. Ve bağırır gibi bir “lanet olsun” sözcükleri dağıldı aracın içine. Zeynep şaşkın arka arkaya birkaç kere “ne oldu komiserim” diye sormuşsa da Ali sanki onu duymamış gibiydi hemen ilk aradan sağa döndü. Son hızla geri dönecek bir yol aramaya başladı.
    “Kızın yanından ayrılalı ne kadar oldu?”
    “bir saati az geçti.”
    “umarım geç kalmamışızdır.”
    “bir anlatsanız da bende anlasam amirim.”
    “Ya Bursa’ya giden katil değil de sadece aracı ise. “
    “Nasıl yani?”
    “Vakit zamanında buna benzer bir olaya bakmıştık. Adam yedincide yakalandı bir kişiyi daha öldürmesi gerekiyormuş. İfadesinde öyle demişti. Ayrıca ne pahasına olursa olsun huzura ermek için bunu başarması gerekiyormuş. Yanlış hatırlamıyorsam sonuncusunu kendisiydi. Polislerden kaçarak kendisini vurdurtmuştu. Onun kurbanları içinde erkekler de vardı.”
    “Ee!”
    “Esi bu katil huzur için kaç kişiyi öldürecek bilmiyorum ama olayı o kızın etrafında planladığı kesin. O kız ya son kurban ya da artık birlikte yapacaklar.”
    “Araç?”
    “Ver bir garibana 100-200 lira istediğin yere götürsün ondan kolay ne var?” Tekrar sustular hiçbir şey kesin olmasa da bir muallâkta az sonra kurtulacaklardı. Bir saatte gittikleri yolu yarım saatte geri döndüler. Kapıcıya kimlikleri ile kapıyı açtırıp asansöre koştular. Bir buçuk saat önceki polisleri tanıyan kapıcı arkalarından seslendi.
    “Tekrar Melis Hanım için geldiyseniz evde yoklar. Siz çıktıktan on beş, yirmi dakika sonra erkek arkadaşı geldi. Az önce de çıktılar. Çok da mutlu görünüyorlardı.“
    “erkek arkadaşı nasıl biriydi tarif eder misin?”
    Kapıcının tariflerine Ali hiç tepki vermezken Zeynep garip sesler ve mimiklerle yorumlar gibiydi. Birkaç dakikalık tarifin ardından Zeynep son derece şaşkın ve korku için de
    “Tanrım bu o. Yiğit” dedi

    Emre Şeyda

    Yiğit Zeynep’i görmenin şaşkınlığı içerisindeydi ama belli etmemeye dikkat etmeye çalışıyordu. Zeynep’i bir şekilde buradan uzaklaştırbilirdi. En azından Zeynep kurtulmalıydı.
    ...
    Yiğit Melis’in yanına geldikten sonra içeriye geçerek ilk bulduğu üçlü koltuğa uzandı. Sanki bu koltuğa uzanarak bir anda tüm yorgunluklarından kurtulacaktı. Elbette öyle olmadı. Bütün bu yorgunluktan ve stresten kurtulmak bu kadar kolay değildi. Özellikle süresi kısıtlıyken yedinci kurbanını ararken bu stres ve yorgunluk ömür billah bitmezdi. Kafasında bunları düşünürken yüzünün şekli iyice değişiyor ve huzursuzluğu giderek artıyordu. Melis’te bu durumu fark etti.
    -Yiğit bir şey mi oldu? Çok garipsin. Bakışların olsun duruşun olsun çok farklı. Ayrıca senin eline ne oldu öyle?
    -Konuşmak istemiyorum Melis. Dinlenmeye, huzura ve düşünmeye ihtiyacım var benim. Kafamı iyice karıştırma.
    -Yiğit en vakitsiz zamanda birdenbire geliyorsun, kapıyı zorlarcasına çalıyorsun. İçeri hiç bir şey demeden paldır küldür giriyorsun ve uzanıyorsun. Elinin hali bambaşka yüzünden düşen ise bin parça. Kusura bakma ama cevaplara ihtiyacım var benim.
    Melis bunları söylediğine inanamıyordu aslında. Yiğit’e bunları demezdi ve şimdi bile dememeliydi ama Yiğit normal değildi. Bambaşka biriydi. Bakışlarının ardında ikinci biri var gibiydi. Bu da açıkçası onu korkutuyor ve iyice geriyordu.
    -Melis sus dedim!
    Yiğit’in ani bağırışı ile birlikte Melis bir kaç adım geriye sıçramıştı. Bu şekilde bağıracağını tahmin edememişti. Ürkek suratındaki gözleri ağlamaklı hale gelmiş ve bütün vüğcudu titremeye başladı.
    -Ne oldu sana Yiğit?
    Artık gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı hafiften. Yiğit artık iyice huzursuzlaşmaya başlamıştı. Bu şekilde davranmak istemiyordu ama yaşadıkları ve olası gelecekte yaşayacakları onu buna zorluyordu. İçindeki ses te ortaya çıkmış Yiğit’i zorluyordu.
    -Yedinci bu Yiğit. Bunu istiyorum.
    Yiğit şaşırmıştı. Melis’i öldürmek gibi bir düşüncesi hiç olmamıştı. Buraya bu sebeple de gelmemişti ama belki de gelmesine sebep içindeki sesti. Sesi duyunca Melis’e şok olmuş bir yüz ifadesiyle baktı. Melis bu bakıştan ayrıca korkmuştu. Daha da gerilemişti. Sonrasında Yiğit ister istemez kontrolü kaybetmişti.Koltuğun yanında bulunan zigon sehpalardan büyüğüne gözünü dikti. Sonrasında koltuktan doğruldu ayağa kalktı ve zigon sehpayı eline aldı. Melis’in Yiğit’e “ne yapıyorsun” fırsatını vermesine fırsat vermeyerek sehpayı Melis’e fırlattı. Melis uçarak kendisine gelen sehpaya karşı bir şey yapamadı. Sadece eğilerek kaçmaya çalıştı ama eğildiğinde alçaktan uçan sehpa direkt kafasına gelmişti. O ağırlıkta bir sehpanın vuruşu Melis’in kafasını yarmakla kalmamış onu yere de yıkmıştı.
    -Aptal kız! Beğendin mi yaptığını ha. Usul usul oturuyordum. Asıl kurban sen olmayacaktın başkası olacaktı ama kurban olmayı kendin seçtin.
    -Kurban mı ne kurbanı?
    Melis konuşurken o kadar zayıf konuşuyordu ki ancak duyulabiliyordu. Bu sırada yiğit yanına gelmişti. Sehpanın ayağını söküyordu. Ses’in gücüyle kolaylıkla koparttığı bacakla Melis’e vurmaya başlamıştı. “Kurbanı sana göstereceğim” diyerek her yerine vuruyordu.Kırılan kemiklerin sesi ile resmen huzur buluyordu. Vuruşların şiddeti ile sepanın bacağı da kırılmış ama o yeni bir bacak almıştı. Artık vurma stili de değişmişti. Bacağı iki eliyle tutuyor ve yere sırtüstü uzatığı Melis’in karnına sokmaya çalışıyordu. Artık bağırsak , mide ne varsa dışarıdaydı.
    -İçin de dışın gibiymiş! Diye sadece kendisinin gülebileceği bir espri bile yapmıştı.
    -Güzel gözlerin kalacak ama Melis’im. Sadece onlar kalacak. Benim olacaklar diyerek vurmalara son hızla devam ediyor ve mutluluğun zirvesine çıkıyordu.

    Büşra

    Yiğit, Melis’le işini bitirmiş avucunun içinde tuttuğu gözlere arzuyla bakarken birden ne büyük bir aptallık ettiğinin farkına vardı. Yine kendi egosuna ve isteklerine yenik düşmüştü, Tanrısının ona verdiği son şansı da mahvetmişti ve üstelik büyük güne sadece altmış saat vakti kalmıştı. Bir an önce burayı terk etmeli ve son kurbanını da bulup Tanrısının huzuruna çıkıp af dilemeliydi.

    Duyduğu korkunun şiddeti aklını biraz olsun başına getirmişti. Kıyafetlerini çıkartıp Melis’in odasına gitti ve gardırobun kendi kıyafetlerinin bulunduğu alt çekmecesinden temiz birkaç parça geçirdi üstüne. Henüz üstünü giyinmişti ki zil sesiyle irkildi Yiğit. ‘’Lanet olsun, lanet olsun, bir bu eksikti.’’ Diye söylenerek sessiz adımlarla kapıya doğru yaklaşmadan önce salona geri gitti, Melis’in parçalanmış bedeninin yanındaki bıçağını aldı ve salonun kapısını çekerek kapıya doğru ilerledi. Kapının deliğinden baktığında gördüğü kişinin Tanrısının kendine bir lütfu olduğunu düşündü ve korkusunu bir kenara fırlatıp gülümseyerek açtı kapıyı Yiğit. Gelen Melis’in 19 yaşındaki kız kardeşi Ebru’dan başkası değildi.

    ‘’Ben valizimi kapıp Ankara’dan sana sürpriz yapmak için saatlerce yol çekiyorum, sen bir kapıyı aça… Aa Yiğit sen de mi buradaydın? Ablama sitem etmeye hazırlamıştım ben de tam kendimi, hoş geldin demek yok mu?’’ Yiğit Ebru’nun valizini elinden alıp kenara bıraktı.

    ‘’Öyle harika bir zamanda geldin ki Ebru. Hiç içeri geçme, birlikte çıkıyoruz şimdi. Yıl dönümümüz bugün, Melis’in bizim dağ evinde sürpriz hazırlamış bana. Beş dakika sonra gelsen kapıda kalacaktın.’’

    ‘’Hadi ya, ne zamandan beri yıl dönümü kutlar oldunuz siz. Yıllardır birliktesiniz ilk defa duyuyorum kutlamalar, sürprizler falan. Hem ne işim var benim sizin yanınızda. Baş başa olun siz ben evde takılırım.’’

    ‘’Olmaz Ebru. Ablan seni evde tek bıraktığımı duyarsa kırk yılın başında bana hazırladığı sürprizi başıma yıkar.’’

    Kahkahalar atarak asansörden indiklerinde kapıcı da merdivenleri temizliyordu. Çok konuşkan bir adamdı, Yiğit’i her gördüğünde esir alır beş on dakika sohbet etmeden bırakmazdı. Bu yüzden onu görmemiş gibi davrandı Yiğit ve acelece Ebru’yu binadan dışarı çıkarttı.

    ‘’Yiğit on dakika bekle arabada da ben gidip içecek bir şeyler alayım, madem kutlama var boş gitmek olmaz değil mi?’’
    Ebru markete gitmek için yanından ayrıldığında Yiğit Ebru’nun ablasına ne kadar çok benzediğini düşündü. Saçları ve gözleri tıpatıp aynıydı. Hatta kemik yapılarındaki birkaç farklılık dışında birbirine bu kadar benzeyen iki kardeş çok zor bulunurdu. Melis’i kendi aptal zevkleri için harcamış olsa da Ebru’yu düzgün bir şekilde Tanrısının gözleri önünde ona kurban edecekti. Ve bu hareketinin kendi açgözlülüğünü affettireceğini umuyordu.

    Yiğit düşüncelere dalıp gitmişken apartmanın önünde hızlıca duran bir araçtan fırlayan iki kişiyi gördü. Yan koltuktan inen kadını görünce işlediği bunca cinayete, yaptığı bunca kötülüğe rağmen kalbinin ilk defa sızladığını hissetti. Zeynep Yiğit’in hayatına beş yaşındayken girmişti ve ergenlik yıllarına kadar bu kadınla aynı evi paylaşmıştı. Annesini hiç tanımamıştı Yiğit, babasının sevgilisi Zeynep yanında olmuştu çocukluğu boyunca. Babasına belki de bu yüzden bu kadar çok nefret duyuyordu. Bu harika kadını bile elinde tutamadığı için. O gittikten sonra her işe yaramaz babasıyla bir başına kalmıştı Yiğit. Zeynep’le babası ayrıldıktan sonra bile Zeynep Yiğit’i giderek artan aralıklarla da olsa aramaya devam etmişti. En son beş yıl önce görüştüklerini anımsıyordu Yiğit. Kadını uzaktan gördüğü o on saniye içerisinde bile ne kadar yaşlanmış olduğunu fark etti Yiğit. Zeynep’i bu işten uzak tutmanın onu korumanın bir yolunu düşünürken arabanın kapısı açıldı.

    ‘’Tamamdır, her şeyi aldım.’’

    Yiğit kafasında bin bir düşünceyle arabayı çalıştırdı ve dağ evine doğru yola koyuldu.

    Yasin YALÇIN

    Haluk köşesi kırılmış ve duvara Allah bilir neyle tutturulmuş aynada çökmüş yüzüne baktı. Yüzüne su çarptı. Ayılması gerekiyordu. “Eskiden iyi ve güçlü bir adamdın.” dedi Ses. “Şimdiyse kokmuş bir moruktan başka bir şey değilsin.”

    Beynindeki bu yankıdan kurtulması gerekiyordu. Çok yorucu bir gün olmuştu. Daha önce hiç olmadığı kadar yorulmuştu ve uzun bir dinlenme sürecine ihtiyacı vardı. Polisler Bursa’nın girişinde peşine takılmıştı. İçindeki ses ona yardım etmiş, başının belada olduğunu fısıldamıştı daha önce. Erken davranmış, Bursa yolunu hızla aşmış ve son bir çabayla Bursa’nın dar sokaklarına dalmış, motosikletinin verdiği kıvraklıktan faydalanarak ellerinden kaçmayı başarmıştı. Başına gelenler çok saçmaydı. Suçunun ne olduğunu bile bilmiyordu ama kaçmak zorundaydı. Zeynep bile peşine düştüyse işler ciddi demekti. Evet, bir anlığına da olsa onu görmüştü. Bu bir yansıma değil, gerçeğin ta kendisiydi.

    Elindeki kesik hala acıyordu. Elini ıslatan su sargı bezini de yumuşatmış, yarasını bir kez daha hissetmesine neden olmuştu. İçeri gitti. İçeride Neşet Ertaş’tan Gönül Dağı şarkısı çalıyordu. Ter, sigara ve alkol kokan meyhaneler hep aynı şeylerle doluydu. Birkaç masa, üzerine örtülmüş çeşitli renkte masa örtüleri, içki bardakları, mezeler ve daha bu saatten zom olmaya başlamış sarhoşlar… “Aynı senin gibi.” dedi Ses.

    “Evet, aynen benim gibi.” dedi Haluk. Sese boyun eğmeye zorluyordu kendini. Ona itaat etmek çok kolaydı. Yıllardır bundan başka hiçbir şey yapmamıştı. Hep bir kafesteydi. Yaşlılıktan ve alışkanlıktan büyük işler başarma isteği gönülden silininceye kadar orada kalmıştı. Ama bugün farklı hissediyordu. Kovalamaca ve Zeynep’i görmek, onu düşünmek, ona yazmak onu adam akıllı kendine getirmişti. Geçmişi hatırladı. İç sesinin de ona söylediği gibi bir zamanlar iyi bir adamdı. Kendisi İngilizce eşi de Edebiyat öğretmeniydi. Ona hediye ettiği ilk kitaptı Budala. “Kitap okumalısın.” demişti karısı. “Kitaplar bu iğrenç dünyaya katlanmanın tek yolu.” Kitaplar, hatta Budala bile Yiğit’in doğumunda karısını kaybetmesine engel olmamıştı. O zamandan beri alkol ve Ses’le birlikte yaşıyorlardı.

    Zeynep sonradan girmişti hayatına ama o da fazla katlanamamıştı kendisine. Nasıl katlansındı ki? Haluk, hatta içindeki Ses bile kendisine katlanamıyordu. Özellikle de oğlu Yiğit. Zeynep’in gidişinden sonra araları iyice açılmış, baba-oğul Karamazov’lar gibi birbirlerinden nefret etmeye başlamışlardı. Yiğit beş sene önce evden kaçmıştı ve onu bir daha hiç görmemişti. Bu yüzden gitmişti Bursa’ya. Annesi Yiğit’in yanında olduğunu mesaj atmıştı kendisine. Gece oturup annesine bir mektup yazmıştı. Bazı meseleleri nihayete erdirmek istemişti. Sonra mektubu cart diye yırtıp atmış, ertesi sabah oğluyla yüz yüze görüşmek için Bursa’ya gitmeye karar vermişti. Oğlunu düşünmek ona Zeynep’i hatırlatmış, gece gece efkarlanmış ve Zeynep’e de bir mektup yazmıştı.

    “Yollamadın ki aptal.”

    “Doğru, yollamadım. Sabah kalktığımda onu yazdığımı bile unutmuştum. Öylece masanın üstünde kaldı.”
    Garsonun getirdiği rakı şişesini açacaktı ki vazgeçti. Rakıyı götürüp bira getirmesini istedi. Kim bilir ne derdi olan sarhoşları izlerken kendisinin de dışarıdan bu kadar kötü görünüşlü olup olmadığını merak etti. İğrenç görünse bile ne önemi vardı ki? Kime kendini beğendirecekti? Aynadan kendisine yansıyan pis yüze mi, yoksa kendisine hakaret edip duran iç sesine mi? Garson az sonra bira getirdi. Son bir bardak daha içti. Ses onunla alay ederken içinde bir isyan ateşi yükseliyordu. “Asla bırakamazsın.”

    “Sen öyle san.” dedi yüksek sesle. Masalardan dönüp bakanlar oldu. “Susacaksın, bir daha hiç konuşmayacaksın.” Ayağa kalktı ve meyhaneyi terk etti. Geride Ses’i ve alkolü bıraktı.
    Sokağın köşesinde duran ankesörlü telefona gidip bir ara Yiğit’in telefonunda görüp defalarca tekrarlayarak ezberlediği numarayı aradı. Az sonra telefonun açılmasıyla gelen ses onu hayata döndüren tek sesti.

    “Biliyorum, beni arıyorsun.” dedi Zeynep’e. “Sana vereceğim adrese gel. Orada hiç beklemediğin şeylerle karşılaşacaksın.”
    Zeynep hiçbir şey söylemeden onu dinledi ve telefonu suratına kapattı. Biliyordu, gelecekti.

    Kiraladığı arabaya doğru giderken günün geri kalanında neler yaptığını hatırladı. Motorunu uzak bir yere park edip annesinin evine gittiğinde Yiğit’in oraya hiç gelmediğini öğrenmişti. Sonradan annesinin cep telefonundan mesaj atmayı bilmediğini de hatırladı. Mesajı Yiğit atmış olmalıydı. Kendisiyle hesaplaşmak istiyordu belki de. Motoru bırakıp bir araç kiralamıştı. Polislere görünmemeliydi. Yiğit’in ne işler çevirdiğini merak ediyordu. Yıllar önce oğluyla birlikte ava çıktığı ormandaki evine gitti. Yiğit olsa olsa orada olabilirdi. Orada bulduğu şeylerden dehşete düşmüştü. Kendisindeki yedek anahtarla eve girmiş, gizli kapağın üstündeki halının kaldırılmış olduğunu görmüş, içeriye girmişti. Bodrumu aydınlatan tavandaki tek ampulü yakmıştı. Koridoru geçip avluya ulaştığında ise ortada beyaz mermer taşların üst üste dizildiği hiçbir şeye benzemeyen şekle bakmıştı. Etrafındaki mumlar söndürülmüştü. Ve cesetleri gördüğünde korkunç bir çığlık atmıştı. 6 tanesi dolu, bir tanesi boş dev cam fanuslar… Kendisini güçlükle dışarıya atmış, yutkuna yutkuna nefes alarak mekanı terk etmişti.

    Oğlunun bir canavar olduğunu küçüklüğünden beri biliyordu ama bu kadarını hiç tahmin etmemişti. Yıllar önce buraya av için geldikleri zamanı düşündü. O gün hayatındaki nadir mutlu günlerden biriydi. Henüz kendisinden umudu kesmemiş, oğluna şizofreni tanısı koyulmamıştı.

    ***

    Yiğit omzundaki baygın kızla orman evinden içeri girdi. Çenesine dayanamamış, yoldayken bayıltmıştı onu. Bu kez hataya yer yoktu. Tanrı’sına son kurbanını bugün sunacak, kıyamet bugün kopacaktı. Saat tam gece yarısı on ikiyi vurduğunda işleyecekti cinayeti. Saat ise daha dokuza on vardı. Bu meseleyi de küçükken hiç anlayamamıştı. Baktığı duvar saatinde on ile alakalı herhangi bir rakam yokken neden ısrarla “on var” diyorlardı? Umursamadı. Nasıl olsa bugün her şey nihayete erecekti. Ebru’yu aşağıda bağladıktan sonra yukarı çıktı.

    Yukarı çıktığında hiç beklemediği bir şeyle karşılaştı. Kirli sakallı, şişko, sefil görünüşlü bir adam elindeki tabletle oyun oynuyordu. Direksiyonu kırar gibi yaptığına göre kesin bir araba yarışı oyunuydu. Şok olan Yiğit soğukkanlı davranmayı başardı. Zararsız görünüyordu ama yine de tedbirli olmalıydı. Ona görünmeden mutfağa kaydı. En sevdiği silahını, bıçağını kaptı ve doğrudan salona, adamın üzerine yürüdü. Adam onu görünce elinde bıçağıyla donakaldı. Yiğit tam “Ya şimdi, ya hiç.” diye düşünürken adam son derece dostane bir ifadeyle “N’aber?” dedi.

    “Sen de kimsin be?” dedi Yiğit, aynı pozisyonda. Her an kötü bir şeyler olabilirmiş gibiydi. Şişko herif ayağa kalktı. “Beni tanımadın mı? Ben senin sağduyunum.”

    “Sağ duyum mu?” dedi gözlerine inanamayan Yiğit.

    “Hee.” diye karşılık verdi herif. “Aklın, vicdanın, ne dersen de işte. Bugünlerde çok konuşmuyoruz, biliyorsun, değil mi?” Buzdolabına yürüdü. Aşağ raflara eğildi. İçecek bir şeyler aranırken bel altı pantolonu aşağı kaymış, poposu görünmüştü. “Vicdanım bu kadar şişko olabilir mi?” diye düşündü içinden Yiğit. Tanrı’sına seslendi ama cevap alamadı. Adama güvenmiyordu. Yalan söylüyordu. Hızla koştu ve bıçağını sırtına geçirdi. İki adım geri çekildi. Herif hiç tepki vermedi. Dolaptan birasını çıkardı. Sırtındakini görebilmek için arkasına bakarken, kuyruğunu kovalayan bir köpekmiş gibi etrafında birkaç tur döndü.

    Herif korkmuş gibi haykırdı. “Bıçak mı o? Bana bıçak mı sapladın? Ne yapıyorsun? Hayır, nedir yani? Beni öldürebileceğini falan mı sandın?” Yiğit’in yanına geldi ve ona sağlam bir kafa attı. Yiğit kanepeye uçtu. Burnundan birkaç damla kan geldi. Sessizce kanepeye büzüldü. “Ha şöyle, adam ol.” diyen herif Yiğit’in yanındaki koltuğa kuruldu. Birasından bir yudum aldı. Yüzünü ekşitti. “Üf, bu da bayatlamış be. Neyse, biliyorum işlerin var. Ama saat daha sekizi elli beş geçiyor. Epeyce vaktimiz var.”

    “Ne istiyorsun?” dedi olanlara hiçbir anlam veremeyen ve hayatında ilk defa olarak korkan Yiğit. Korkuyordu, çünkü öldüremiyordu.
    Herif birasından bir yudum daha aldıktan sonra geğirdi. Dilini şaklattı. “Gece uzun, mevzu derin.” dedi. “Konuşacağız.”

    Uğur

    Yiğit sağduyusundan burnuna isabet aldığı kafa darbesini güçsüz bir şekilde hedef olarak karşıladıktan sonra kanepeye düşmüştü ve sağduyusunun kendisine “konuşacağız” komutunu verip arkasına dönüp oturmaya gittiği an camdan dışarı bakmıştı. Dışarı baktığında uzun zamandır görmeyi beklediği şeyi görmüştü. Gökyüzünde tüm görkemiyle dolunay vardı ama bu görkemin seviyesini yükselten ise bir değil iki tane dolunay olmasıydı.

    50 DAKİKA ÖNCE
    “Ne oldu Zeynep, neyin var? Bir şey mi dedin?” Diye Ali, Zeynep’e sormuştu. Apartman görevlisi ile konuşurlarken Zeynep’in bir anda dikkati farklı bir yöne dağılmıştı ve Ali de bu durumu hemen fark edebilmişti, mesleği gereği içinde oluşan sorgulama dürtüsü ile Zeynep’e durumu öğrenmek için sorularını sormuştu.

    “Yok Ali hayır bir şey yok.” Zeynep’in gözleri uzağa dalmış Ali’ye bakmadan konuşmuştu, gördüğü kişi kesinlikle Yiğit’ti ve bunu sindirebilmeye çalışıyordu, kısa bir duraksamadan sonra apartman görevlisine teşekkür edip gidebileceğini söylemiş ve Ali’ye karşı yaptığı konuşmasına devam etmişti.

    “Ali Komiserim, arabanın anahtarını sizden ricam bana verir misiniz, çok acil bir yere gitmem gerekiyor, siz de bir taksiye atlayıp kaldığınız otele gidebilirsiniz.”

    “Ne oldu ki? Nereye gideceksin? Beraber çalışıyoruz diye düşünüyorum.” Diye şaşkınlık içinde cevaplayarak aslında soru sormuştu Ali.

    “Beraber mi çalışıyorduk!” Zeynep Ali’nin beklemediği şekilde sesini yükseltmiş ve siniri de ses tonundan da oldukça belli oluyordu. “Bana bak Ali seni geçmişten tanıyorum ama eski tanışız diye sürpriz yumurta hediyesi gibi bir yerlerden çıkıp benim davama bulaşamazsın. Şimdi lütfen dediğimi yap ve anahtarı bana ver, sonra da otele git ya da istediğin başka bir yere. Senin bu soruşturmada herhangi bir görevin ve rolün yok, umarım anlayabiliyorsundur.” Sesini yükselterek Ali’nin burada görevi olmadığını belirtmiş, dilinden geldiği kadar kibar bir şekilde de defolup gitmesini belirtmişti.

    Ali, Zeynep’in söylemleri karşısında bir şey diyememiş, farklı şehirden farklı bir görev neticesinde geldiği için de Zeynep’e itiraz etmeden dediğini kabul etmiş ve çok kısa bir sürede bulunduğu yerden ayrılmıştı.

    Zeynep hızlı adımlarda arabaya giderken etrafına bakmadan yürüyor, kafasındaki uyumsuz puzzle parçasını sağ sola çevirerek tek kalmış boşluğa yerleştirmeye çalışıyordu. Bir şeyler de şüphesiz, tartışmasız bir şekilde uyumsuzluk vardı, arabanın yanına gelip anahtarın düğmesine basmak için o şekilde beklerken aslında o tek parça puzzle’ı çevirmeye, uygun yere oturtabilmeye devam ediyordu ama parçayı her kontrol etmesinde, her sağa sola çevirmesinde sanki parçanın da şekli değişiyor gibiydi. Zeynep kısa bir an olsa da bu şekilde ne kadar beklediğinin farkında değildi. Çöp konteynerinin içinden çıkan kedi Zeynep’i kendisine getirmiş ve arabanın merkezi kilidini açıp binmişti. Anahtarı kontağa, yuvasına taktıktan sonra immobilizerın sönmesini beklemeden kontağı çevirmiş ve bujilerin ateşleme yapmasını sağlamıştı. Hızlı bir şekilde aracı birinci vitese takıp lastik seslerini duyarak duyurarak hızlanmıştı. Nereye gideceğini bilmiyordu, tek bildiği Yiğit’in gittiği tarafa doğru aracını sürmekti.

    Aracın motoru artık kendisine daha fazla yüklenilmemesi için şoföre çıkardığı ses ile uyarı veriyor karbüratör ile beraber seslerini yükseltiyorlardı. Zeynep belli bir süre yol aldıktan sonra aklına Haluk’un bu civardaki dağ evi gelmiş ve bulabilirim umudu ile Yalova tarafında kalan yoldan şehir dışına yönelmişti. Viraja girerken Zeynep hızını düşürdükten sonra telefonu çalmış ve daha da yavaşlayarak telefona cevap vermişti ve hattın ucundaki kişi uzun bir süredir sesini duymadığı Haluk’tu.


    Ebru arka koltukta telefonunun çektiği kadar internette geziniyordu. Yiğit aracı normal hızda kullanıyordu ve herhangi bir sarsıntı hissetmeden yolculuklarına devam ediyorlardı.

    “Ebru yakıt almam lazım ve lavaboyu kullanmam lazım, hava soğuk araçtan çıkmamanı tavsiye ederim.” Demişti Yiğit, Ebru da tamam dedikten sonra sinyal verip aracı sağa yönlendirip benzin istasyonuna girmişti.

    Ebru, 1000kitap.com’da takip ettiği mithrandir21 isimli kullanıcının son incelemesini beğendikten sonra telefonu yan tarafına bırakıp araç içinde etrafına bakınmaya başlamıştı, Yiğit’i biraz ileride telefonu eline aldığını görmüş ve kısa bir konuşma yapıp kapatmıştı. Seviyordu aslında Yiğit’i, gerçi ablasına göre yaşı oldukça büyüktü ama genç biri gibiydi de Yiğit. Ablası zaten hep kendinden büyük yaşlı erkeklerden hoşlanırdı ve en sonunda da istediği olgunlukta birini bulabilmişti. Hem de hiç tahmin etmediği şekilde Kerem’in doğum gününde, acaba babası, ablası Melis’in kendisinden bu derece büyük biri ile birlikte olduğunu bilse neler düşünür, ne şekilde kızardı? Ebru düşüncelerini bir kenarda bırakıp dışarıda sabit bir şekilde duran sanki bir şeyler düşünüyormuş gibi bekleyen Yiğit’i izlemeye devam etmişti.



    Yiğit telefonu kapatmış ve zihnindeki düşüncelerden kurtulmuştu. Zihni şimdiki zamana geri dönmüştü, bir barda anımsayamadığı, kötü bir haldeki bir kişi olarak rakı içmeyi düşünürken bira siparişi vermiş ve birasını yudumluyordu. Sonra ise kendini hızlı bir şekilde tanıdık kutsal bir ortamda bulmuş ve aynı hızlı şekilde de zihni kendine geri gelmişti. Bu aralar zihni sanki gerçek bedeni ile çok gerçekçi bir şekilde farklı mekanlarda bulunabiliyordu ama kendisi herhangi bir uğraş vermeden de zihni geri geliyordu. Önceki zihin yolculuklarının aksine son zamanlardaki yolculuklarında ise her şeyi daha detaylı olarak hatırlayabiliyordu. Kendine geldikten sonra kısa ve yumuşak bir hareketle kafasını kaşıyarak arabaya binip, yola devam etmişlerdi ve gözü gökyüzündeki aya yönelmişti, ay tek bir başına ve kuvvetli olarak kendini gökyüzünde gösteriyordu. Gecelere anlam veren tek şey onun için gökyüzündeki aydı.



    Zeynep artık hızını iyice azaltmış ve gelen telefonu düşünüyordu, aldığı adres aslında gitmek istediği adresti ve aklında olmayan kısımları zihnine kolaylıkla da kayıt edebilmişti. Haluk’un sesini uzun bir süredir duymamıştı ve aradığı kişi de, onu arayan da Haluk’tu ama Ali ile gittikleri evin önünde Yiğit’i görmesi kendisi için daha da fazla şok etkisi oluşturmuştu. Yiğit evden kaçtıktan sonra kendisine gelmiş ve ama sonra ondan da kaçmıştı, sorunları vardı Yiğit’in hem de çok. Yiğit babası Haluk’tan şikayetçi iken Haluk ise Yiğit’in her seferinde bir canavar olduğunu söylerdi. Zeynep bu mücadelenin arasında cenk ederken Yiğit ondan da kaçmıştı ve hiç haber alınamamıştı sadece bir keresinde Haluk kendisine mail atmış ve Yiğit öldü biliyorum demişti ve Zeynep de istemeyerek olsa da, kabullenemese de, kabullenmek zor olsa da Yiğit’in öldüğünü kabul etmişti.


    ŞİMDİKİ ZAMAN
    Yiğit’in beklediği görüntü, beklediği an kesinlikle buydu, sağduyusunun konuşmalarını dinlemiyor sadece gökyüzündeki iki tane olan Ay’a bakıyordu. Ürüng Ay Toyon kendisini göstermeye başlamıştı. Herkesin bildiği ve gördüğü ayın biraz alt kısmında, saat 5 yönünde kendisinden biraz daha küçük ama koyu renkli Ay’la birlikteydi, yine saat terimleri kullanarak kendini ve durumu anlatmıştı, acaba arabada bekleyen Ebru da iki ayı görebiliyor muydu diye düşündü ama görebilmesinin imkânı yoktu çünkü Yiğit özel kişiydi ve Ürüng Ay Toyon’un yeniden doğuşunu sadece kendisi görebilirdi.

    “İşte böyle Sayın Elçi, artık zaman geldi ve beni görebiliyorsun, sen bensin ben de senim Haluk… ya da Yiğit mi demeliyim?”

    Yiğit gökyüzünden başını çevirip odasına baktığında şişko sağduyusunun sözlerinin sonunu işitebilmişti. Adamı dikkatli bir şekilde inceliyordu ve kendisine ne kadar da benzediğini fark etti, kendi fit ve sağlıklı vücudunun, traşlı yüzünün aksine bu adam şişko ve sarkmış hantal bir haldeydi, memeleri kıyafetinin üzerinden bile sarkıklığı ile belli oluyor, hafif bir hareket bile yapsa göbeği ya da yağlı işkembesi jölemsi bir kıvamda sallanıyordu. Sürekli boynunun alt kısmındaki ve alnındaki teri siliyordu. Kolunu kaldırdığında ise kolunun arkasındaki kasların üzerinde biriken yağlar sallanıyor, kıyafetinin koltukaltı kısmındaki sararmış ter lekeleri belli oluyordu. Yüzündeki sakallar son derece düzensiz ve kirden sararmıştı ama bir şey dikkatini çekmişti ki yüzleri aynıydı ama o yüzde, gözlerde daha bir vahşi daha bir şeytancı bir hal vardı. Derinlemesine baktığında her bir detayı daha karanlıktı aynı gökyüzündeki diğer ay gibi. Aslında bu benim sağ duyum değil çift-gezerim yani doppelganger’ım demişti. Aynı Poe’nun William Wilson öyküsünde olduğu gibi ama bu şişko benim yapamadıklarımı yapmıyordu, ben her şeyimi kendim becerebiliyorum diye düşünmüştü.

    “Hangisini dediğin fark etmez, sen nasıl bensen ben de aynı anda Yiğit’im. Yiğit zaten bir canavardı ve yitirilmesi gerekiyordu ve onu kendime almam gerekiyordu ve Ürüng Ay Toyon onun canını bana verdi, bense sadece bana verilen lütfu faaliyete geçirdim.” Demişti Haluk.

    “Ah Sayın Elçim çok güzel konuşuyorsun, kendi oğlunu öldürmüş hatta yüzünü de ona benzetmiş olman gerçekten de çok takdire şayan ama bunları ikimiz yaptık biliyorsundur umarım, biz seninle beraberiz ve her şeyimizi seninle beraber yaptık.”

    Haluk bu soruda ne cevap vereceğini ve devamında da ne söylemesi gerektiğini bilmiyordu, çift-gezeri gerçekten kendisine Tanrı’dan verilmiş bir yardımcı mıydı yoksa düşmanı mı, ettiği tüm ibadetlerde onun yardımı var mıydı yoksa Haluk tek başına mı yapmıştı bilemiyordu. Haluk düşünceleri ile uğraşırken kanayan burnunu yakın zamanda kırık rakı bardağı ile kestiği eli ile ovuşturdu, elindeki sargıya da biraz kanını emdirdi. Biraz nefes almaya, nefeslerini düzene almaya uğraşırken beyninde acı bir yanma hissetti, çift-gezeri masada duran bira şişesini kafasına indirmiş ve üstüne çullanmıştı.

    “Yanlış yaptın Elçi anlıyor musun yanlış! Yedinci kurbanı burada bu gecede beyaz bir kurban olarak sunman gerekiyordu ama sen burada değil dışarda başka birini öldürdün ve ayini bozdun.” Şişko çift-gezeri her bir cümlesinin sonunda Yiğit’in yüzüne yumruğu indiriyordu, Yiğit ise aldığı yumruk darbelerini burnundan ve çenesinden çıkan sesler ile cevaplayabiliyordu.

    “Ama onu yitirmem gerekiyordu,” diye sinmiş bir şekilde cevap vermişti Haluk. Cümlesi ağzından yarım bir şekilde çıktı, “gerekiyordu” kelimesinin “du” kısmında ağzından kanlar s