• 400 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    “Milletimizin zalim olduğu iddiası da sırf iftiradan, baştan başa yalandan ibarettir. Hiçbir millet, milletimizden daha çok yabancı unsurların inanç ve âdetlerine riayet etmemiştir. Hatta denilebilir ki, başka dinlere mensup olanların dinine ve milliyetine riyetkar olan (saygı gösteren) yegâne millet bizim milletimizdir.”
    Mustafa Kemal Atatürk

    (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, ikinci baskı, Cilt II, s., 9.)

    ***

    Bu inceleme ile birlikte temel olarak şu konulara yanıt bulacağız;
    1- “Yalan” nasıl söylenir,
    2- “Yalan” çeşitli propagandalar ile nasıl gerçek kabul ettirilir,
    3- “Yalan” belgeler ve bilimsel bulgularla nasıl imha edilir, nasıl dik durulur.

    Emperyalist işgalci devletlerin ve gücü elinde bulunduran odakların bu topraklar üzerinde nasıl bir planı var, yüzyıllardır neden dertleri hiç bitmemiş, birinci dünya savaşı ile birlikte neyin hesaplaşmasının peşine düşmüşler, tarih tezleri ile birlikte nasıl toprak işgalleri yapmışlar hep birlikte göreceğiz.

    ***

    Harvard Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Profesörlerinden Albert B.Hart, öğretim üyeleri arasında topladığı 107 imzalı bir metni, senatörlere ve hükümet yetkililerine göndermişti. Bu metinde şunlar yazılıdır:

    “Türklerin Avrupa ve uygar uluslar çerçevesinde yeri yoktur. Kemalist rejim mutlaka çökecek ve milliyetçi Türk Hükümeti’nin amaçları asla gerçekleşmeyecektir” diyecektir.

    Bu kitap okunmadan önce, Sayın Özakıncı’nın sadece bu konu üzerine yaptığı 14 programı izledim. Her bölüm ortalama 1 saat 20 dakika sürüyor. En az 16 saatlik bir program izlemişim. İzlediğim diğer programları ayrı tabi ki. Hitler Almanya’sı ile ilgili izlediğim belgesellerin haddi hesabı yoktur, uyarlama kaç film izledim bilmiyorum. Okuduğum kitaplar, makaleler ve elimde ki kaynaklar ile çok fazla metin okudum, bilgi sahibi oldum. Diyeceğim o ki, ben; Hitler, Mussolini, Franco, Stalin, Lenin artık o devirde öncesinde ya da sonrasında kimler var olmuş etmişse hiçbirinin Kurtuluş Savaşımızı bahane ederek, Atatürk’ü ve Devrimlerini taklit ederek bir şeyler yaptığını ne duydum ne işittim. Elbette ki bir fikir edinmiş olmaları muhtemelen. Her ülke kendi yazgısını, kendi elleri ve kültürlerince çizer. Bizimkisi, bize aittir, başkalarına değil.

    Şimdi biraz geçmişe gidelim, sonra günümüze dönelim, Atatürk’ü, Hitler ile aynı düzeye indirgemek isteyenlerin nereden geldiğini, nerede olduğu ve nereye gitmek istediğini anlayalım.

    1919 yılında İngiltere Başbakanı Lloyd George’un görüşleri şöyleydi:
    “Türkler, ulus olmak bir yana, bir sürüdür. Devlet kurmalarının ihtimali bile yoktur… Yağmacı bir topluluk olan Türkler, bir insanlık kanseri, kötü yönettikleri toprakların etine işlemiş bir yaradır.” demiştir.

    Bu nedir? Bu gerçek olmayan Aryan ırkı savunucularının, yani her şey Avrupalıların, diğer milletler ikinci sınıf insandır diyenlerin sözleridir.
    Devam edelim…
    ABD’li senatör Upshow’un, 1927 yılında ABD Senatosu’nda, Lozan hakkında yaptığı konuşması;

    “Lozan Antlaşması, Timurlenk kadar hunhar, Korkunç İvan kadar sefil ve kafatasları piramidi üzerine oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatör’ ün zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır. Bu canavar, savaştan bıkmış bir dünyaya, bütün uygar uluslara onursuzluk getiren bir diplomatik anlaşmayı kabul ettirmiştir. Buna her yerde ‘Türk Zaferi’ dediler.”

    Şimdi incelemenin ilk başından itibaren verdiğim üç alıntı var. Bu alıntılarda ne görüyoruz? Türk düşmanlığı. Bu düşmanlık kendisini Birinci Dünya Savaşı öncesinde zaten ortaya çıkarmıştı. Özellikle İngilizler, Birinci Dünya Harbini bir hesaplaşma olarak görüyordu. Neyin hesaplaşması derseniz, geçmişte ki Türk Devletlerinin yayılması ve fetihlerinin. Çünkü kendi rezilliklerini unutmuş olan Avrupalılar, Türklerin bir barbar olduğunu ve fethettikleri her yeri batırdıklarını, yok ettiklerini Dünya’ya lanse ediyorlardı.

    Birinci Dünya Harbi niye çıktı diye bir soru sorar ve kısa bir cevap vermek istersek, cevap şu olacaktır; Osmanlı Devleti’nin dağılmaya ve toprak kaybetmeye başladığı ve sahip olduğu sınırları koruyamadığını anlayan büyük devletler, toprak kavgasına tutuştu. Birçok gizli toplantı yapıldı, her devlet kendi çıkarı doğrultusunda toprak istedi, anlaşamadılar. Bunun sonucu olarak ise, madem anlaşamıyoruz, o zaman savaşırız. Kim kazanırsa, o istediğini alır durumuna girdiler. Ve savaşı başlattılar. Savaş başlangıcını hem ders kitaplarımız hem de tarih kitaplarımız yanlış anlatır o ayrı. Almanların gemileri yani bizde ki adı ile Yavuz ve Midilli bize sığınmış onları kabul etmişiz sonra gemiler bizim olmuş, sonra Rusları bombalamış ve savaş başlamış. Öyle bir şey yok, savaş bundan daha önce başlıyor. Neyse konumuz bu değil, buna daha sonra değineceğim. Tarihleri ile birlikte belgeler, yazışmalar var.

    Şimdi, size kısa bir geçmiş hatırlatması yaptım. Bu coğrafya da Türkler istenmiyor, İslam zaten istenmiyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu bu Laik Cumhuriyet, işte bu yüzdendir ki, hedef tahtasıdır. Gelişmiş bir Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa ve Dünya için, kapitalist sistem için risk taşımaktadır. Atatürk öldükten sonra izlenen politika ve içeride cirit atan ajanlar bunun belgeli kanıtlarıdır. Yıkım o zamandan başlamış ve devam etmektedir.

    Sayın Özakıncı işte bütün bunlara karşı, bu kitabı yazmıştır.

    Onların CAMBRIDGE’i, HARVARD’ı varsa, bizim de BAŞKENT ÜNİVERSİTEMİZ var!

    ***

    Bu giriş bölümüydü, hazırsanız Torpidoları ateşleyelim ve hem kitabın içindekileri konu ederek hem de kitabın dahilinde olmayan konuları ele alarak bu düşmanlık neyin nesiymiş ortaya dökelim.

    ***

    İlk konumuz Yunan Mucizesi vardır(!), Her şey Yunan eseridir, ilk insan Avrupalıdır saçmalığı.

    İlk insan ne Asya’dan, ne Afrika’dan çıkabilir, ilk insan çıksa çıksa Avrupa’dan çıkar. Anadolu da yaşamış olsa dahi, Asya’da, Afrika’da bulunmuş olsa dahi, İlk Avrupalı oralardadır, daha sonra şimdiki yerlerine yerleşmişlerdir.
    Yani ne olursa olsun, ilk insan beyaz Irk’tan yani, Avrupalıdır.

    Peki arkeolojik kazılar ve bulgular, bu tezi kanıtlıyor mu, çürütüyor mu? Net olarak söyleyebiliriz ki, bu tez saçmalıktan ve ARKEOLOJİK SAPIKLIKTAN başka bir şey değildir.

    Evrim teorisi ilk ortaya atıldığında, Avrupalılarda bir telaş başlar. İlk insanı bulma telaşı. Yalnız ilk bulgular Avrupa’dan çıkmaz. Tarihe JAVA ADAMI olarak kazınan ilk bulgular ortaya çıkar. 1891'de Endonezya'nın Java Adası'nda bulunan insan fosillerine verilen isimdir JAVA. Eugène Dubois'in öncülük ettiği kazı grubu ilk olarak diş, kafatası parçası ve uyluk kemiği keşfetmiştir. Bu keşif evrimi kanıtlamak için ortaya atılan ilk Arkeolojik keşifti. Yalnız, evrimi bir kenara bırakırsak, şöyle bir sorun vardır. Endonezya Avrupa da değildir. Eğer ilk insan fosili, JAVA’da ise Avrupalı ne öncüdür, ne de ilk insandır.

    Bu buluşun ardından, Almanya misilleme yapar ve hemen bir kazı tertipler. İlk insanı biz bulduk diye hemen manşetlere çıkarlar. İşte ilk insan Avrupa’da ve Almanya’da ortaya çıkmıştır denir. Peki burada bir eksik var, merak etmeyin geliyor. İngiltere…

    Almanlardan sonra, devreye İngilizler girer. Amatör olarak bu işleri yapan C. Dawson bir fosil bulduğunu söyler. Ne Amatör ama… Bütün dünya gözünü tam olarak bu buluşa çevirir. Şimdi buradan sonrasını dikkatlice okuyunuz.

    İngiltere’nin, Cambridge’in, İngiliz Tarih Müzesi’nin nasıl bilinçli olarak Dünya’ya yalan söylediğine, nasıl yıllarca insanları sömürdüğüne, nasıl gerçek buluşları inkar edip, kendi buluşlarının en eski insan olduğunu savunduklarını ve bu sözde fosilleri müzelerinde göğüslerini kabartırcasına sergilediklerine şahit olacaksınız. Yalnız bu tarz buluşlar, kanıtları ile birlikte normalde makale ile duyurulur. İngilizler bunu radyolardan duyurmuştu.

    İlk insan Java’da bulundu, İngilizler yalanladı.
    İlk insan Almanya’da bulundu, İngilizler yalanladı.

    Hiçbiri bilimsel olarak gerçek değil dedi, ta ki 1912’de İngiltere’de C. Dawson bir fosil bulduğunu söyleyene kadar…

    Bu bulguların tarihte ki meşhur adı Piltdown Adamıdır. Bu fosil, maymunla insan arasında bulunan fosiller içinde en güvenilir fosil buluşu olarak lanse edildi. Eğer ilk insan varsa ve evrimleştiyse, bu İngilitere’de olmalıydı. Bu fosilin kafatası ve dişleri insanınkine, çene kemikleri ise maymunun çene kemiğine benziyordu. Yani iki ayrı buluş vardı aslında. İlk insan Maymundu, evrime kanıt olarak Piltdown adamı bulguları kanıt olarak sunuldu. Evrim yoktur bir kenara, evrim vardı ve işte karşınızdaydı. Hem de İngiltere’de(!)

    Yıllarca bu buluş gerçek kabul edildi. Yapılan birçok kazı, bulunan bilimsel kanıtlar İngiliz merkezli olarak reddedildi, makaleler yazıldı, bürokrasi devreye girdi ve yalanlandı. Birçok arkeoloji kazısı yapan bilim adamı, bürokrasi kurbanı oldu. Kimse ses çıkarmayacaktı. Devletin ders kitaplarına girdi, üniversitelerde okutuldu. Yıllar geçiyordu ve teknoloji ilerliyordu. Alman bilim adamları, fosilin incelenmesini istedikleri zaman kesinlikle reddedilmişler. Hatta makale yazarak, bu şüpheyi dile getirmişler. Maalesef, İngilizlerin gücü baskın çıkmıştır.

    Yalnız, teknoloji ilerledikçe, kendi içlerinden de bu keşfin gerçek yaşını sorgulama ve belirleme merakı ortaya çıkar. Eğer ilk insan bu fosilse, kaç bin yıllık? İlk inceleme sonrası bulgular fosilin 500 bin yıllık değil 50 bin yıllık olduğunu kanıtlamış. İlerleyen yıllarda gelişen teknoloji ile tekrar denenmiş. Ve bu bulguların çok yeni olduğu keşfedilmiş. Yani fosil diye yıllarca dünyayı kandıran Dawson’un, yani İngiltere Devleti’nin foyası ortaya çıkmış oldu. Bir anda kendi gazeteleri dahi, kandırıldık diye başlık atıp, buluşun sahibini hedef tahtasına oturtmuş. Tarih müzesinden derhal fosiller kaldırıldı. Yıllarca ziyaretçilere ilk insan diye lanse edilen fosiller artık çöp olmuştu.

    Bu gerçek olmayan buluşu yapan Dawson’a mı ne oldu? Saatte 100 km hızla otomobili ile giderken, duran bir kamyona çarptı. Hayatını o anda kaybetti. Kaza esnasında fren izine rastlanmadı. Canı sıkılmış olacak ki, duran kamyona çarpmış. Gerçek tabi ki öyle değildi. İngiltere şüpheli ölümlere gebe bir ülkedir. Her ülke de var olan bir durum zaten. Dawson ortadan kaldırılmış ve devlet kandırıldık diyerek sessiz sedasız aradan çekilmiş, söz de buluşun sahibi ise şüpheli ölüm olarak tarihe adını son kez yazdırmıştı.

    Piltdown Adamı, artık Piltdown Yalanıydı.

    Şimdi, birçok örnek var ama bu örnek insanın kanını donduracak cinsten değil mi? Yalanın nasıl söylendiğini, propagandanın nasıl yapıldığını resmi olarak tüm dünya görmüş oldu. Ve bu yıllarca devam etti. 40 Yıl boyunca dünyayı kandırdılar ve bu fosilleri British Museum da sergilediler.

    ***

    Avrupalılar ne yaparsa yapsınlar, Aryan ırk dedikleri şey, tamamen gerçek dışı hayalden başka bir şey değildir. En azından bilimsel kanıtlar, bunu net olarak ortaya koyuyor. Yunan mucizesi yoktur ve her şey Yunandan gelmemiştir. Yunanlar birçok şeyi daha eski medeniyetlerden araklamışlardır. Dünyaya medeniyeti Avrupalılar yaymadılar. Avrupalı ülkelerin coğrafi keşiflerine bakın. Konu Hitler’e gelmeden çok çok önce kıyımlara ve soykırımlara başlanmış. Yerli kabileleri kimler yok etti? Colomb Amerika kıtasını mı keşfetti, yoksa keşfettiği yerlileri mi katletti? Hollandalılar, İspanyollar, İngilizler? Nereleri sömürdü, kaç milyon insanı katletti, köle yaptı? Sayısı bile bilinmez…!!!

    Avrupa’nın bilimsel gerçekler karşısında tek tezi ve şansı vardır: HİLE!

    Bu olayın içinde hangi üniversite var? İngiltere Cambridge Devlet Üniversitesi.

    Cengiz Özakıncı’nın kitabına konu olan Stefan Ihrig’ın tezi hangi üniversite de kabul ediliyor, Cambridge.
    Bu tez hangi üniversite de onaylanıyor, Harward.
    Hangi yayınevi basıyor, Harvard’a ait yayınevi.
    Bu kitabı ilk kim destekliyor, Yahudiler.
    Ihrig’in kitabı Alfa Yayınlarından ülkemizde basılmadan önce, Amerika’da yayınlandığından sadece 10 gün sonra yandaş basınımızın gazetelerine konu olup, övülmeye başlandı. Çevirisi dahi yapılmamış kitabın, incelemesi yayınlandı. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Köşe yazarları aynı dili kullanarak kitabı övüyor ve bu bağlantıyı doğrularcasına yorumlar yapıyordu. Yenişafak yazarı Hilal Kaplan, “yıllardır yolunu gözlediğim çalışma –“ diye yazacaktı. Yıllardır?

    Bir devlet dışarıdan çökertilmeden önce, içeriden satın alınanlarla çökertilir. İlk gedik bu şekilde açılır!

    ***

    Mustafa Kemal Atatürk, bir Cumhuriyet kurdu. Bunu yaparken akılcı davrandı. Onunla birlikte olanlarla, ona karşı olanları analiz etti. Yolun bir kısmını ona karşı olanlarla geçti. Diğer kısmına ise kendisi ile birlikte hakaret edenlerle devam etti. Yaptığı onca şeyi nasıl yaptı dediğimizde, cevap şu şekilde önümüze çıkıyor: Yaptığı şeyleri yanındakiler ile birlikte yaptı, ona nazaran birçok şeyi de işte o yanındakilere rağmen yaptı. Önemli olan konu tam burada yatıyor. ONLARA RAĞMEN! Hem iç muhalefet, hem dış baskılar bu RAĞMEN dediğimiz kısmı temsil eder.

    Dünyanın şaşıp kaldığı şeyleri anlamak lazım:
    1- Bağımsız Türk Devleti nasıl kurulabildi?
    2- Saltanat nasıl sonlandırılabildi?
    3- Hilafet ve Halifelik nasıl tarih sahnesinden silindi?
    4- Lozan ile birlikte nasıl Kapitülasyonlar ortadan kalktı?
    5- Inkılaplar nasıl yapılabildi?
    6- Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin temsili nasıl TBMM tarafından gerçekleştirilebildi?
    7- Derslerde okutulan kitaplar nasıl yeniden yazıldı?
    8- Üniversite reformu nasıl yapılabildi?
    9- Türk Tarih Tezi, Avrupa Tezine karşı BİLİMSEL OLARAK nasıl üstün geldi?
    10- Halk evleri nasıl kuruldu, nasıl köylere enstitüler kuruldu, köylü nasıl bilinçli hale getirildi?

    Bu anlamaları gereken şeylerden sadece birkaçı. Ama anlayamadıkları şeylerden de birkaçı. 1930larda yayınlanmış TIMES gazetesini incelediğinizde, nasıl şaşıp kaldıklarına şahit oluyorsunuz. Bağımsızlık kazanmak kolay değildir. Özellikle kendi tezlerini ortaya atıp, ülkenin her bir yanında hak iddia eden emperyalistlere karşı bağımsızlık kazanmak hiç kolay değildir. O yüzden hep diyoruz ki kolay kazanılmadı. Hiçbir kitap bunu anlatamaz, yaşamak lazım. Biz orada olamadık ve olamayacağız, o yüzden anlamaya çalışıp, yıpratmalara karşı dik durmalı ve bilinçli olmalıyız!

    ***
    İsrail Başbakanı Netanyanu 2015 yılında, Ihrıig’ın kitabında ki tezi desteklerken şu yorumda bulunuyor, gülmeyin, sadece okuyun lütfen:

    “Hitler Yahudileri yok etmek değil sürgün etmek istemişti” diyen Netanyahu, konuşmasını şöyle sürdürdü: Filistin Müftüsü Hacı Emin Hüseyni Berlin'e giderek ona, “Yahudileri sürgün edersen hepsi buraya ( Filistin 'e) gelir” dedi. Hitler, “Peki ’ne yapayım onlara?” diye sordu. Hüseyni “onları yak.” dedi.
    https://ibb.co/XCnGcw3

    Kitabın 22.sayfasında bulunan bu alıntıyı okuduğunuz da aklınızda belirmesi muhtemel birçok tepki ve soru var. Ben şunu soruyorum;

    Auschwitz-Birkenau’da fırınlarda canlı canlı yakılan insanların külleri, bahçede duran çocuğunun başına yağıyor belki de eşinin ayaklarının önüne düşüyordu. Bunu söylerken için gerçekten sızlamadı mı?
    *
    Gaz odalarında, duş alacağını sanıp bekleyen insanların imhası gerçekleştirildikten sonra toplu mezarlara yine Yahudiler tarafından taşınıp gömülürken, onların hissettiği bu tarif edilemez acıyı unutup, bu sözleri söylerken insanlığından utanmadın mı?
    *
    Milyonlarca Yahudi o veya bu şekilde, vurularak, yakılarak, işkence edilerek öldürülürken, insanlık dışı muamele görmüşken ve tüm dünya bu hususu bilirken, Hitler’i bir Müftünün kandırdığını ima eden bu saçmalığı söylerken gerçekten yüzün kızarmadı mı?

    Bu yalanların rahatça söylenmesinin arkasında çok güzel nedenler var. Öncelikle parasal güç, ikincisi ortak çıkarlar, üçüncüsü Avrupa’yı aklamak ve temiz bir geçmiş yaratma çabası (Nasıl mümkünse artık), dördüncüsü Yahudi Hıristiyan çıkar birliği üzerinden İslam’a saldırmak…

    SEVR ve VERSAY… Birisi Osmanlı’nın önüne konurken, bir diğeri Almanya’nın önüne konuldu…
    Özellikle Kurtuluş mücadelesinin başladığı zamanlarda ve Mustafa Kemal’in adının sık sık duyulmaya başladığı zamanlarda, yabancı gazeteciler, onunla röportaj yapmak için birbirleri ile yarışıyordu. Bu gazetecilerin hepsi gazeteci değil, birçoğu ajandı. O yüzden içlerinden özellikle seçilenler, Mustafa Kemal ile röportaj yapabiliyorlardı. Herkesin ona ulaşması olanak dahilinde değildi. Röportajların birçoğunu direksiyon binası dediğimiz, Ankara Garında veyahut cephelerde gerçekleştirmiştir.

    Bu dönemde birçok haber çıkıyordu. Yenik durumdaki ülkelerin halkları bu mücadeleyi onlara sunuldukları kadarı ile takip edebiliyorlardır. Özellikle Versay Antlaşmasını imzalamış olan Almanya, manşetlerden veriyordu gelişmeleri.

    Sevr, Osmanlı tarafından kabul edilmişken, Mustafa Kemal önderliğinde ki Kuvayı Milliye kesinlikle reddetmiş, ilk kurulan meclis bu antlaşmayı imzalayanları vatan haini ilan etmiş ve lanetlenmiştir. Sonuç olarak Sevr bir paçavradır ve Mustafa Kemal tarafından tarihin derinliklerine gömülmüştür.

    Yalnız Versay için aynı şeyi söylememiz mümkün değildir. Versay Antlaşması Alman hükümeti tarafından imzalanmış ve şartları yerine getirilmeye başlanmıştır.

    İkisi de teslim antlaşmasıdır. Sevr Antlaşması, Avrupa’nın Osmanlı ile hesaplaşma antlaşmasıdır. Fetihlerle alınan toprakların geri alınması ve küçücük bir toprak parçası ile sömürge edilmesinin maddeleridir. Bu maddeler emperyalist güçlere teker teker yedirilmiş ve Mustafa Kemal önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti doğmuştur.

    Versay ise, Almanya’nın bitmiş olmasının, boyun eğmesinin, küçük düşmesinin imzalı belgesidir.

    Almaya direniş gösterememiş ve imzalamıştır. Osmanlı kabul etmiş ama Mustafa Kemal kabul etmemiştir. Bu fark Kurtuluşun anahtarını tarih sahnesine çıkarmıştır. TAM BAĞIMSIZLIK!

    Sevr, Mustafa Kemal’i, Versay ise yıllar sonra Hitler’i ortaya çıkarmıştır. Birisi düşman olduğu ülkeler ile paktlar imzalamış, barışı öncelik olarak belirlemişken, bir diğeri gücü eline aldığı andan itibaren istila için planlar yapmaya başlamıştır.

    Hitler, ilk etapta darbeler ile hükümeti ele geçirmeye çalışmıştır. İlk girişim 13-17 Mart 1920 “Kapp Darbesi”dir. Başarılı olamamış, siyaset ile denemeler sonucunda istediğini elde etmiştir. Hitler’in taklit ettiği kişi, darbe ile başa gelen Faşist Mussolini’dir. Mussolini’nin yolundan gitmek istese de başarılı olamamıştır. Yani akıl hocası Türkiye’de değil, İtalya’dadır.

    Nazi Partisi Programı ortada daha Sevr bile yokken 24 Şubat 1920’de Versay karşıtlığı olarak yayınlanmıştır. Sevr ise 10 Ağustos 1920 Tarihlidir. Yani Nazilerin ne Atatürk’ü örnek alması ne de Hitler’in Atatürk üzerinden bir siyaset gütmesi, propaganda yapması mantıken mümkün değildir.

    ***

    1933-1939 Tarihleri arasında İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi olarak görev yapan Sir Percy Loraine, ileriyi görmüş olacak ki, İngiltere’ye bir çok rapor göndermiş ve BBC radyosuna konuşmuştur. Atatürk’e yapılan diktatördü yakıştırmalarına ise 1942’de şu yanıtı veriyor:

    “10 Kasım 1938 sabahı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve
    ilk Cumhurbaşkanı Kemal Atatürk, öldü. Yaşadığı dönemin en önemli
    şahsiyetlerinden idi. İsteseydi Sultan ve Halife olabilirdi. Ama o bunu
    reddetti. İstekleri kendisiyle ilgili değil, Türkiye ve Türk halkı içindi.
    Vefat ettiğinde üçüncü defa cumhurbaşkanı olarak seçilmiş
    bulunuyordu.

    … Mustafa Kemal genellikle diktatör olarak sınıflandırılır;
    din karşıtı olmakla suçlanır; bazen de İngiliz karşıtı olduğu düşünülür.
    Benim düşünceme göre O,
    bu kendisine yapıştırılmaya çalışılan
    etiketlerden hiçbirini hak etmemiştir. Eğer onun hedeflerini anlarsanız,
    onun bu tip haksız saldırılara uğramasının kolay olduğunu görebilirsiniz.

    ... Gerçekleştirdiği büyük dönüşümün ilk sonucu yeni bir devlet kurulması oldu ve daha sonra da bu devletin güvence altına
    alınması. Bu değişim sürecinin başlarında Atatürk’ün sahip olduğu güçleri neredeyse diktatörce kullandığını inkâr edemem; ancak
    bununla birlikte O, sahip olduğu gücü kendisini egemen kılmak için değil, kanunları oluşturmak ve kanunların üstünlüğünü sağlamak için
    kullanmıştır. Olağanüstü bir durumla karşılaştığında bile kararı TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’nin iradesine bırakmıştır.

    EĞER O DİKTATÖRLÜK PEŞİNDE OLSAYDI, TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NİN
    İRADESİNE BAŞVURMAZDI. Sahip olduğu bireysel otoritesini devletin
    güvenliği sağlanana ve halk kendi devletinin efendisi olana kadar
    sürdürdü.

    … HİTLER VE MUSSOLİNİ GİBİ ADAMLARLA MUSTAFA KEMAL’İ AYNI
    KATEGORİYE SOKMAK BÜYÜK BİR HAKSIZLIKTIR. Onun davranışlarında
    katiyen kibirlilik yoktur.

    KOYDUĞU HEDEFLER HAYALDEN UZAK, BARIŞÇIL VE
    ASLA DİKTATÖRLÜĞÜ ÖZENDİRECEK, AKLA GETİRECEK ŞEYLER DEĞİLDİR.

    Türkiye Devleti kurulduktan sonra kılıcını kınına sokmuş, mareşallik üniformasını da çıkarmıştır ve ölümüne kadar da bu böyle devam
    etmiştir.

    … EĞER ATATÜRK BİR DİKTATÖR OLSAYDI, HİTLER VE MUSSOLİNİ’NİN
    GENLERİNİ TAŞIMASI GEREKİRDİ AMA TAŞIMIYORDU.

    Kendisi din karşıtı bir
    kişi değildi ama dinin ve hurafelerin politik hayatta etkili olmasını da
    kesinlikle istemiyordu. Atatürk’ün İngilizlere de karşı olduğu söylendi ama o, iki ülke arasında dostluk ilişkilerini kurabilmek için yoğun
    çaba harcadı.

    EĞER ONA KARŞI YAPILAN BU SUÇLAMALAR DOĞRU OLSA İDİ,
    BUGÜN ONURLU BİR TÜRKİYE CUMHURİYETİ KURULAMAMMIŞ OLURDU.”

    Daha önce Loraine’ne Nort Eastern Railway’in başkanı bir mektup yazarak Atatürk’ün büyük bir diktatör olduğunu düşündüğünü
    yazmış, ancak onun yukarıdaki yazısını okuduktan sonra fikrinin değiştiğini belirtmiştir. Ayrıca Atatürk’ü bu kadar güzel anlattığı için
    Loreine’e teşekkür etmiştir.

    Data detaylı olarak link üzerinden erişebilir, İngiliz diplomatın Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti hakkında ki görüşlerini okuyabilirsiniz.

    http://turkoloji.cu.edu.tr/..._ataturk_turkiye.pdf

    Ek olarak: http://www.atam.gov.tr/...ustafa-kemal-ataturk

    Belgesiz inceleme yapacak değiliz. =)

    ***

    Sir Percy Loraine’nin yazdıklarını okuduğumuzda, satır başlarından birkaç alıntı yapacak olursak;

    “EĞER O DİKTATÖRLÜK PEŞİNDE OLSAYDI, TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NİN İRADESİNE BAŞVURMAZDI.”

    “… HİTLER VE MUSSOLİNİ GİBİ ADAMLARLA MUSTAFA KEMAL’İ AYNI
    KATEGORİYE SOKMAK BÜYÜK BİR HAKSIZLIKTIR.”

    … EĞER ATATÜRK BİR DİKTATÖR OLSAYDI, HİTLER VE MUSSOLİNİ’NİN
    GENLERİNİ TAŞIMASI GEREKİRDİ AMA TAŞIMIYORDU.

    Ve son cümlesi çok önemlidir,

    “EĞER ONA KARŞI YAPILAN BU SUÇLAMALAR DOĞRU OLSA İDİ,
    BUGÜN ONURLU BİR TÜRKİYE CUMHURİYETİ KURULAMAMMIŞ OLURDU.”

    Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi Kitabının 138. Sayfasından başlayarak Sir Percy Loraine’nin Atatürk hakkında yazmış olduğu raporları ve yazıları okuyabilirsiniz.

    ***

    Sayfalarca yazmaya devam edip, sizleri bilgilendirmek isterdim fakat, yazdıklarımdan daha fazlasına kitabı okuyarak ulaşacaksınız.

    İncelemenin girişinde belirttiğim üzere konu ile ilgili belgeli ve ayrıntılı bilgilere Cengiz Özakıncı’nın Kanal B’de yapmış olduğu programları izleyerek ulaşabilirsiniz. Abone olup, takip ediniz.

    Buyurunuz: https://www.youtube.com/...e1MfSpgl2fUAg/videos

    Son birkaç söz daha edip, incelemeyi toparlayacağım. Konu o kadar detaylı ki, yarım bırakmak içimden gelmiyor.

    ***

    Ordinaryüs Profesör Dr. Aydın Sayılı’nın “Mısırlılarda ve Mezopotamyalılarda Matematik, Astronomi ve Tıp” adlı eseri vardır. Şu an basımı yok, sahaflardan ulaşabilirsiniz.

    Bu kitabı niye öneriyorum? Sayın Aydın Sayılı’yı kısaca anlatmak gerekirse, bizzat Atatürk tarafından desteklenmiş ve bitirme sınavlarını Atatürk’ün sorularını yanıtlayarak geçmiş, Harvard Üniversitesinde Bilim Tarihi okumaya hak kazanmıştır. 1942 yılında Harvard Üniversitesinden doktora derecesi almıştır. Almış olduğu bu doktora Dünyada Bilim Tarihi konusunda alınan ilk doktora derecesidir. Tekrar okuyunuz, “Almış olduğu bu doktora Dünyada Bilim Tarihi konusunda alınan ilk doktora derecesidir” 1943 yılında doktorasını aldıktan sonra Türkiye’ye dönüş yapmıştır. Ayrıca, cebinizde ki 5TL’nin arka tarafında bizzat kendisi bulunmaktadır.

    Atatürk'le olan sınav hatırasını Erdem Dergisi'nin Aydın Sayılı özel sayısından okuyabilirsiniz. Pdf formatında 73üncü sayfa da.

    http://www.akmb.gov.tr/...m%20pdf/Erdem_25.pdf

    Sayın Aydın Sayılı, Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Tarih Tezini savunmuş ve Avrupa’nın Tarih Tezi’ne karşı, önerdiğim kitapta bilimsel verilerle cevaplar vermiş ve bu tezi çürütmüştür. Bu çok önemli bir konudur. Özellikle son zamanlarda Türk Tarih Tezi’ni Atatürk rafa kaldırmıştı, zaten vazgeçmişti diyen profesörlerimiz ekranlarda dile getirmeye başlamıştır. Kim mi? Bunlardan birisi maalesef Celal Şengör…

    Celal Şengör Yunan Mucizesi vardır, der. Lakin, Yunan Mucizesi nedir dendiğinde, açıklayamaz. Çünkü açıklanamayan şeylere Mucize deriz değil mi? Kanıt yoktur, o halde mucizedir, nasıl olduğu belli değildir. Aslında kendisi de eski medeniyetlerden Yunanların aldıkları şeyleri söyler, son söze gelecekken işte buna Yunan Mucizesi denir, der.

    Sayın Aydın Sayılı, bu konulara yıllar öncesinden cevap vermiş ve bu tezleri savunanları da tarihe gömmüştür. Lakin, güç bizim değil, İngiliz’in, Amerika’nın elinde olduğu sürece onların çaldığı boru ötmektedir. Ve bunlara destek veren profesörlerimiz, tarihçilerimiz bulunmaktadır. Okullarımızda okutulmaktadır!

    Atatürk, işte bu ve benzeri konular bu ülkenin başına gelmesin diye özerk olarak Türk Tarih Kurumunu ve Türk Dil Kurumu’nu kurmuştur. Devletten bağımsız olan bu kuruluşlar 1980’lere kadar, bu şekilde kalmıştır. Daha sonra devlet kurumu olmuştur. Ne değişmiştir?

    Devlet kurumu olmadan önce basılan kitaplara ve sonrasında basılan kitaplara baktığımızda durum fazlasıyla ortaya çıkmaktadır. Devletin gölgesinde araştırma yapmakla, özgürce araştırma yapmak ve kitap yazmak aynı şey değildir.

    Türk Tarih Tezi, bizim tezimizdir ve bilimseldir. Onu okumadan önce Türklere söylenmiş düşmanca sözleri okuyunuz, Avrupa tezi nedir ne değildir öğreniniz, daha sonra Atatürk hangi amaçla böyle bir tez ortaya atılmasına vesile olmuştur anlayınız.

    Ölümüne kadar bu konu ile ilgilenmiştir. Ölümünden önce okumuş olduğu ve tebriklerini ilettiği son çalışma Cilt: II – Sayı: 7, 8 – Yıl: 1938’te yayınlanan Belletendir.
    http://www.ttk.gov.tr/...i-sayi-7-8-yil-1938/
    Yeni Türk Tarihinde Vesikacılık, İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI’nın makalesinin sonuna özellikle bakınız. Vesikacılıktan bahseder. Yani belgelerden. Bunu kimin istediğini de açıklar.

    Atatürk’ün Türk Tarih tezi dediğim gibi bilimsel bilgi ve belgelere dayanmaktadır. Düzenlenen kongrelerde, günlerce tartışmalar yapılmış ve tezler ortaya atılmıştır. Akla ve bilime ters olan hiçbir tez kabul görmemiştir. Adı üzerinde TEZ. Üzerinde çalışma yapılmaya devam etmeli ve bilimsel araştırmalar eşliğinde yeni kanıtlar bulunmalıdır.

    ***
    Konu ile ilgili son sözü Sir Percy Loraine bırakıyorum;

    “… HİTLER VE MUSSOLİNİ GİBİ ADAMLARLA MUSTAFA KEMAL’İ AYNI
    KATEGORİYE SOKMAK BÜYÜK BİR HAKSIZLIKTIR.”

    ***

    Bir tarih yaratıcısı olarak gördüğümüz Atatürk, tarih yazıcılığının çok daha güç olduğunu görmüş ve bunun için de güvendiği kimseleri çevresinde toplıyarak Türk tarihçiliğini vakanüvislikten kurtarıp ÇAĞDAŞ tarihçiliğe yaklaştırma çabaları içinde olmuştur.
    İşte bunun içindir ki “TARİH YAZMAK, TARİH YAPMAK KADAR MÜHİMDİR. YAZAN YAPANA SADIK KALMAZSA DEĞİŞMİYEN HAKİKAT, İNSANLIĞI ŞAŞIRTACAK BİR MAHİYET ALIR” demiştir. Atatürk çağdaş bir tarihçilik derken tarihin kesinlikle saptırılmasından, tahrif edilmesinden yana olmamıştır.
    “HERHANGİ BİR TARİHİ ELİNİZE ALDIĞINIZ ZAMAN ONUN GERÇEĞE UYGUN OLUP OLMADIĞINA GÜVEN DUYMAK İÇİN DAYANDIĞI KAYNAK VE BELGELERİ ARAŞTIRILIR. BİZİM ŞİMDİYE KADAR DOĞRU BİR MİLLÎ TARİHE MALİK OLAMAYIŞIMIZIN SEBEBİ TARİHLERİMİZİN, HAKİKÎ OKUYUCULARIN BELGELERE DAYANMAKTAN ZİYADE YA BİRTAKIM MEDDAHLARIN VEYA BİRTAKIM KENDİM BEĞENMİŞLERİN HAKİKAT VE MANTIKTAN UZAK SÖZLERİNDEN BAŞKA KAYNAK BULAMAMAK BEDBAHTLIĞIDIR” demiştir. Bir başka konuşmasındaki sözleri de yine aynı mealdedir.

    “SONRADAN UYDURMA BİR ESER VÜCUDA GETİREREK ERTESİ GÜN PİŞMAN OLMAKTANSA, HİÇBİR ESER VÜCUDA GETİRMEMEK, BECERİKSİZLİĞİNİ İTİRAF ETMEK DAHA İYİDİR.” - Mustafa Kemal Atatürk

    (Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1984, Üçüncü Baskı, s.138.)

    ***
    Umarım faydalı bir inceleme olmuştur. Kitap içerisinde olan ve olmayan konulardan harmanladığım tüm bilgiler, belgeler eşliğinde var olan konulardır. Hiçbiri yorum değil, tamamen gerçektir.

    Sayın Cengiz Özakıncı’ya sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum. Yüreği Vatan ve Atatürk sevgisi ile çarpan bu insanlar sayesinde, Stefan Ihrig ve türevlerine her zaman cevap vereceğiz ve attıkları çamuru tabiri caizse kanıtlarla yedireceğiz.

    Bahse konu olan kitap tarafımca okunmuştur. Lakin incelemesini daha sonra yapacağım. O inceleme de yazdıklarına karşın, belgeli cevaplar vereceğim. ( Naziler ve Atatürk )

    Okuduğunuz için teşekkür ederim.

    Kitabı ÖNEMLE ve ŞİDDETLE okumanızı tavsiye ediyorum. Mutlaka Okuyunuz!

    Saygılarımla...
  • 400 syf.
    ·15 günde·Beğendi·10/10
    > Evet, o beklenen güzel gün geldi arkadaşlar! Ben burada olan birçok arkadaşımın, benden özellikle Sn. Cengiz Özakıncı’nın, Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi kitabına yapacağım incelemeyi merakla beklediklerini biliyorum. Bu güzel tarihi araştırma ve karşı savunma kitabına nasıl bir inceleme yapacağımı inanın ben de bilmiyorum, ama sizler ve bu incelemeyi dikkate alıp okuyacak tüm okurlar için elimden gelenin en iyisini yapacağım arkadaşlar. Bu incelemem de biraz uzun olacağı için hepinizden şimdiden özür diler, sonuna kadar okuma gayreti gösterecek olan herkese çok teşekkür ederim. Evet, hazırsak ufak ısınma turu sonrasında yavaş yavaş kitabımıza geçebiliriz sanırım. Haydi, bismillah. Gazamız mübarek ola arkadaşlar!

    > Ben buradan, konuya başlamadan önce birkaç arkadaşıma ufak bir teşekkür etmek isterim. Öncelikle beni bu yazarla tanıştıran, bu milli şuurun fikir babası Murat Ç’ye, süreç içerisinde bizlere ve konuya olan desteğinden ötürü değerli arkadaşımız Begüm(şimdi düşünmeliyim)’e ve çıkmış olduğumuz bu seferde bizimle birlikte kılıcı, kalkanı kuşanarak cenge katılan Tuco Herrera’ya çok teşekkür ederim.

    > 1281 yılında Türkmen soyundan gelen Osman Bey'in, Küçük Asya'nın kuzeybatısındaki bir beyliği miras alıp, 16. yüzyıla kadar Doğu Avrupa’dan, Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika'ya kadar topraklarını genişleten Osmanlı Devleti, dünyanın en güçlü imparatorluğuydu. Fakat 19 yüzyılın sonlarına doğru, Avrupa güzel “la belle époque” dönemini yaşarken, “O” anlı şanlı Osmanlı Devleti ise 1881’de “Muharrem Kararnamesi” ile birlikte Düyun-u Umumiye Yönetimi tarafından ele geçirilmiş, para basma yetkisi elinden alınmış ve vergi almak gibi devlet olabilmenin koşulu bile Düyun-u Umûmiye’nin yönetimine geçmişti. Kısacası: Onca cephe ve toprak savaşları sonrasında, o ihtişamlı Osmanlı Devleti’nin ne parası, ne pulu, ne çulu ne de kul’u kalmıştı. Evet, Osmanlı hala vardı, ama artık sadece formalite de bir devlet olarak gözüküyor ve düşman ise yavaş yavaş, her koldan, iyiden iyiye yaklaşmaktaydı.

    > Bu sürece nasıl mı gelindi? Gelin biraz buna ve ilerisine bakalım; Acaba kimler bilir ya da bunu okumuş ve zihninde bunun için yer ayırmıştır bilemem, ama siz hiç Osmanlı saltanatında, “Kafes Hayatı” diye bir şey duydunuz mu?! Vakti zamanın da, bunu ilk defa ben de duyup, araştırıp, okuyup öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Bu “kafes hayatı”dır ki, 17. yüzyılda dünyanın en geniş topraklarına sahip bu devasa imparatorluğun kaçınılmaz sonuna zemin hazırlayacak korkunç bir uygulamaydı. 1617-1695 yılları arasında, toplamda 106 yıl kafes içinde yaşama mahkûm edilen 5 padişahı ve diğerlerini bilir misiniz? Sizlerden ricam, merak edenler, aşağıda liste olarak vereceğim bu padişahların yaşamış oldukları bu dramı kendi çapınızda araştırabilir ve bilgi edinebilirsiniz. Bu konu hakkında geniş bilgiler, akademik çalışmalar ve kitaplar da mevcuttur.

    Kafes hayatı yaşadıktan sonra padişah olan şehzadeler:
    Padişah Mustafa I (1617-23) - 17 yıl kafeste.
    Padişah İbrahim I (1640-48) - 22 yıl kafeste.
    Padişah Mehmet IV (1648-87) - 5 yıl kafeste.
    Padişah Süleyman II (1687-91) - 40 yıl kafeste.
    Padişah Ahmet II (1691-95) - 22 yıl kafeste.
    Kafeste geçen yaşam süresi Toplamı - 106 yıl kafeste.

    Görmüş olduğumuz bu çizelge biz okurlara hemen her şeyi açıklamakta. Aşağıda olan diğer liste ise daha sonrasında padişah olan ve “kafes Hayatı” yaşamış şehzadelerdir.

    Mahmut I (1730-54) - 27 yıl kafeste.
    Osman III (1754-57) - 51 yıl kafeste.
    Mustafa III (1757-74 ) - 27 yıl kafeste.
    Abdulhamid I (1774-89) - 43 yıl kafeste.
    Selim III (1789-1807) - 15 yıl kafeste.
    Mustafa IV (1807-8) - 18 yıl kafeste.

    > İşte onlarca yıl kafes hayatı yaşadıktan sonra, bir anda padişah olmanın vermiş olduğu şaşkınlık içinde, Osmanlı İmparatorluğu’nu idare edecek olan şehzadeleri kısaca hep birlikte gördük ve okuduk. Dünyada bu zamana dek başka bir devletin kraliyet ailesi, kendi soyundan gelene bu denli insanlık dışı dramı hak görmemiştir. Osmanlı’yı bu “yok oluş” sürecine sürükleyen başlıca etkenler arasında, işte bu Hanedan yozlaşmasının büyük tesiri olduğunu da bilmekte fayda var derim. Şehzade olarak yönetecekleri koca imparatorluk için sıra bekleyen ve bu sürenin bir bölümünü “kafes hayatı” içinde geçirmiş olan padişahlar, bırakınız devleti idare etmeyi, kendilerini bile yönetmekten yoksun hale düşmüşlerdi. Düyun-u Umûmiye’ye ve diğer egemen güçlere teslim olmanın altında yatan en önemli nedenlerinden biriydi bu “dram”. Dünyayı görememe ve dışarıda, Osmanlı’nın etrafında olan bitene uzak kalma, durum analizi yapamama ya da yanlış yönlendirmeler hatalı kararlara imza atmalar da cabasıydı.

    > Tarihçiler tabiri caizse: “Tarihte bir kapı açıldıktan sonra şayet kapanmıyorsa artık orada bir devrimden bahsedilebilir” derler. İşte 17. yüzyılda en geniş topraklara sahip Osmanlı artık almakta ve uygulamakta olduğu yanlış kararlar doğrultusunda, kendi devrinin kapanmasına farkında olmadan böylesi bir “dram” ile yön veriyordu. Saraylarda dünyadan bihaber yaşayan şehzadeler her ne kadar gerekli terbiye, eğitim ve derslerini alıyor olsalar da, dünyanın ve Avrupa’nın yaşamakta olduğu askeri, bilimsel ve kültürel gelişmelere uzak kalmaktaydılar. Dışarıda yavaş yavaş gücünü yitirmekte olan bir Cihan Devleti, içerideki otoritesini yitirme korkusu ile şehzadelerine de izole olmuş bir hayat sunmaktan öte gidemez olmuştur artık.

    > Ne demiştik?: “Tarihte bir kapı açıldıktan sonra şayet kapanmıyorsa artık orada bir devrimden bahsedilebilir”. İşte ilginç bir tesadüflere yorumlayabileceğim 1881 yılı da, ileride açıldıktan sonra kapanmayacak ve payidar kalacak bir devrimin liderine gebeydi. Mustafa Kemal Atatürk 1881’de dünyaya geldiğinde, çok uluslu Osmanlı imparatorluğu çatırdıyor ama işlevini hâlâ sürdürüyordu. O yıl içerisinde Finli filozof, yazar, diplomat Johan Vilhelm Snellman (4 Temmuz 1881) vefat etti ve yine aynı yıl Osmanlı Devletinin ödeyemediği iç ve dış borçlarını düzenlemek amacıyla, alacaklıların talepleri doğrultusunda II. Abdülhamid döneminde (15 Ekim 1881) Düyun-u Umûmiye sırtımıza kambur oldu. Neden Snellman diye soracak olursanız, Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabını az çok çoğumuz biliriz. Ben şahsen Atatürk’ün de bu eserde konu edilen Snellman’dan ve onun ülkesi adına yaptıklarından etkilendiğine eminim ve işte birisinin o sene ölüp bir diğerinin doğmasının bence bir tesadüften de öte diye düşünüyorum. Burada bir el, dünyanın tarihine ufaktan dokundu ve bizlere iltimas geçti diyebilirim. Bir diğer husus Düyun-u Umûmiye ve onun devamında resmen tepemize çöken emperyalist ve kapitalist güçleri ileride Kurtuluş savaşı ile ülkemiz topraklarından def edeceğini artık hepimiz şanlı tarihimizden biliyoruz. Üzerimize çökmekte olan bu karanlık bulutların arasından, gecenin karanlığında bir “yıldız” belirmekteydi ve zorda olsa, sabahına aydınlık bir geleceğin müjdesini vermekteydi 1881 yılı biz Türklere.

    > 20 yüzyılın başlarına doğru İtalyanların Trablusgarp'a saldırısı Osmanlı Devleti üzerinde emeli olan birçok devleti cesaretlendirdi ve kısa süre sonra patlak veren Balkan Savaşları Osmanlı Devleti aleyhinde bir facia ile sonuçlandı. Bu savaşın getirmiş olduğu dezavantajı lehine çevirmek isteyenler de yok değildi. Cihan Devleti’nin Balkanlar üzerinde olan varlığına artık son vermek isteyen Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ, Rusya önderliğinde, Türkleri ebedi olarak Balkanlardan atma gayreti içerisine girdiler. Osmanlı, Trablusgarp Savaşı sonunda geri çekilmek ve Barış Antlaşması istemek zorunda kalmıştır. Takvimler 18 Ekim 1912 tarihini gösterirken, İsviçre'nin Uşi kasabasında İtalyanlar ve Osmanlı arasında yapılan bu antlaşma tarihte Uşi Antlaşması olarak bilinmektedir ve Balkanlar da emeli olan diğer ülkeleri de Osmanlı’ya karşı cesaretlendirmiştir. Böylesi kritik bir zamanda yapılmış olan bir hata daha vardı ki, bu daha da vahimdi. Bu gafletin bir başka boyutu da, o bölgede bulunan askerlerimizin terhis edilmesi şeklinde zuhur etmiştir.

    “Balkan Devletlerinin Türkiye'ye saldıracakları gün gibi açık olmasına rağmen bu saldırıdan on gün önce Rumeli'de bulunan askeri birliklerden ve eski erattan yetişmiş 80 bin kadarı ordudan terhis edilip evlerine gönderilmişti.” (Apak, 1988:91) - ‘Ne kadar da acı ve hesapsızca alınmış bir karar değil mi?’

    > Kader bu ya, tüm bu hadiseler zinciri tarihe nakış nakış işlenirken, şans bu sefer bizden yana olacaktı ve tarihin akışını, seyrini etkileyecek bir hadise uzaktan, 1917 Ekim Devrimi’nden hemen sonra Rusya’dan gelecekti. Birinci Dünya Savaşı esnasında, ABD 2 Nisan 1917 günü bu savaşta olan tarafsızlığını bıraktığını açıklamış ve Almanya’ya karşı İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya’nın yanında savaşta yer alacağını tüm dünyaya duyurmuştur. Fakat hesapta olmayan bir hadise cereyan eder ve 1917 Ekim Devrimi ile sosyalistler Rusya’da yönetimi ele geçirirler. Kontrolü ele alan bu yeni söz sahipleri, Rus devlet arşivinde ilginç bir şey (antlaşma) bulurlar. Ele geçirdikleri bu gizli antlaşmanın adı Sykes-Picot Antlaşması’dır. Sosyalistler bu antlaşmayı 23 Kasım 1917 günü İzvestia ve Pravda gazetelerinde deşifre edip yayınladıktan sonra, İngiliz Manchester Guardian gazetesi de bunları 26 Kasım 1917 günkü baskısında tüm dünyaya servis eder. Bu haber ile birlikte, ABD’nin tarafsızlığını bırakarak bu savaş için yanında yer aldığı ülkelerin meğer Osmanlı topraklarını daha önceden kendi aralarında paylaşmak amacıyla anlaşarak savaşa girmiş oldukları gerçeği ortaya çıkmıştır. Artık dananın kuyruğu kopmuştur ve bu “skandal” sonrasında dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson, 8 Ocak 1918 günü Kongre’de bir konuşma yapar ve “On dört Nokta” olarak açıkladığı barış koşullarında bütün gizli paylaşım antlaşmalarının geçersiz olduğunu müttefikleri dâhil tüm dünyaya duyurur. (Bu tesadüf sayesinde ülkemiz ve üzerinde yaşamakta olduğumuz bu coğrafyada yüzyıllardır süregelen egemen olma isteğinin ne zamandan beri var olduğunu anlayabiliriz. Unutmamalı ki bu dün vardı, bugünde var ve yarında var olacak bir hadisedir.)

    > Bizler için büyük önem arz eden ve tam bağımsızlığımıza kadar giden Milli Mücadele Savaşı’mıza sebep bazı ufak tefek detayları ele aldım ve olası hatam var ise sizlerden özür dilerim. Ben bir tarihçi değilim, ama amatör çapta severek tarihe eğiliyorum. Burada bilmişlik taslamak ve bir şeyler kanıtlamak gayreti içerisinde değilim ve eminim ki Osmanlı’ya ufaktan dokunduğum için burada beni yargılayanlarda olacaktır. Öncesi detaylara biraz olsun değindiysem de, işte Mustafa Kemal böylesi zorlu şartlar altında savaşmış, hamuru yoğurulmuş ve pişerek Başkumandanlığa kadar gelmiştir. Sizlere kendisi hakkında daha çok yazmak, sayısız savaşını, mücadelesini ve kahramanlığını anlatmak isterdim, ama buna ne vaktimiz yeter ne de buraya, duvarımıza sığar. Ben bu noktadan itibaren konuyu Sn. Özakıncı’nın Stefan Ihrig ‘in Naziler ve Atatürk kitabına cevaben yazmış olduğu konuya getirmek istiyorum ve buraya kadar size vermiş olduğum rahatsızlıktan dolayı tekrar özür diliyorum.

    Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi

    > Kitabımız, “Nun işte kalem ve yazdıkları” Kalem Suresinin 1. ayeti ile başlıyor ve ben de bu noktadan itibaren düşüncelerimi kalemle olmasa da, klavyem aracılığı ile siz okurlara aktarmak istiyorum. Kahvelerimiz ne âlemde? Konu, karşımızda duran “ruy-i garb”ın gerçeklerini ele alacağı için epey bir uzun ve çetrefilli. Gene de dişinizi sıkın ve tadını çıkarın isterim! :)) Evet, şimdi gelelim bizim oğlan Stefan’ın o kendince ortaya attığı konuyu ve tezini ele almaya. Kendisinin kökenini henüz araştırmadım, ama bir iki saat ciddi bir araştırma ile emin olun artık daha çok bilgiye erişebiliyor ve tuğlaları doğru yere koyduğumuzda sonuca daha çabuk ulaşabiliyoruz. Neyse, konumuz bizim göbelin kökeninden ziyade, kendisinin ahlaksızca bir kariyer uğruna, hazırlamış olduğu tezi ile Cambridge Üniversitesini ve bu da yetmezmiş gibi Harvard Üniversitesini kafalaması dır. Ben bu iki kurumun bu konuda pek masum olduklarını sanmıyorum, ama hadi varsayalım ki inandım ve bu tezi/kitabı okudum. Bizim göbelin yazmış olduğu ve okuduğum bu kitapta, kendisinin tarihin esaslarını oradan buradan kırptığını ve yalan yanlış yönlendirmeler ile çarpıttığını gördüm. Ve bu sahte senaryo aracılığı ile yirminci yüzyılda Avrupa’nın göbeğinde yaşanmış olan bir soykırımı Almanlardan, İtalyanlardan ve İspanyollardan alıp, bir imam aracılığı ile Müslümanlıkla bağdaştırıp, sonrasında da konuyu Atatürk’e, silah arkadaşlarına, kahraman şehit ve gazilerimize çevirmesine şahit oldum. Okudum ama konuya ilgimden dolayı bunu yedim mi? Tabii ki de yemedim ve kendisinin kitabına esaslı bir inceleme yazdım. İlgilenenler buradan bakabilirler. #36105287

    > Kurtuluş Savaşı’mız, egemen koloni devletlerden oluşan emperyalist ve kapitalist güçlerin karşısında vermiş olduğumuz bir Milli Mücadele davasıydı. Bu mücadele, biz Türklere ve gelecek nesillerimize Sevr ile dayatılmış olan ağır kapitülasyon ve toprak paylaşımına dur demek adına verildi ve galip geldiğimiz bu savaşta hakkımız olanı Lozan Barış Antlaşması ile geri aldık. Fakat bu noktada Sn. Cengiz Özakıncı’nın söylediği şu önemli cümleyi de unutmamak gerekir:

    “Sevr’de karşımıza dikilenler de, Lozan’da karşımıza dikilenler de hep ‘Milletler Cemiyeti’ üyesi devletlerdi.” (S. 154)

    > Kurtuluş Savaşı’nın bitimine müteakip, Osmanlı İmparatorluğu’nun artık sadece tarih sayfalarında kalması, yeni genç Cumhuriyet'in kurulması ile birlikte laik, demokratik bir yönetim biçimine geçilmesi ve bununla birlikte Hilafetin tamamen kaldırılması çok önemli bir hadiseydi. Genç Türkiye Cumhuriyeti, 24 Temmuz 1923’te bin bir zorluklar ile kazandığı bu coğrafyadaki özgün konumunu, anlamak ve devletin bekası için korumak zorundaydı. Emperyalist ve kapitalist güçlerin bulunduğumuz coğrafya ve Türkiye toprakları üzerinde yürütmek istedikleri hain planları en az yirmi yıllık bir süre için son vermişti. Bunda Mustafa Kemal’in rolü çok büyüktür ve kendisinin stratejik, keskin zekâsı, Türk Milletini bu haklı davada yok olmanın eşiğinden sıyırıp, tekrar bir ulus devlet olma imkânı sunmuştur. İşte burada Atatürk ile ilgili olarak şu an hala okumakta olduğum ve bitince incelemeye alacağım yazar Andrew Mango’nun Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu kitabından bir alıntı örnek vermek isterim.

    “Komşu ülkelerin milliyetçilerinin ise, onunla daha farklı sorunları vardı. Yunanlıları yenmiş, generalleri Ermenileri yenilgiye uğratmış, Arapları defterden silmiş ve Suriyeli Arapların kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri bir bölgeyi ülkesinin sınırları içine katmıştı. Kürt milliyetçileri, onu kendilerini asimile etmeye çalışmakla suçlarlar. Türk-karşıtı milliyetçiler Atatürk'ün itibarını zedelemek için çabalamaktadırlar. Ayrıca Türk ya da Türk olmayan Marksistlerin de kendilerine özgü eleştirileri vardı ama bunların artık önemi kalmadı.” (S.2)

    > Bir dünya lideri, bir Başkumandan, bir ülkenin kurucu kanaat önderi olmak öyle göründüğü gibi kolay değildi ve Atatürk, her ne yaşanırsa yaşansın, asla ülküsünden ve komşu ülkeler ile olan iyi münasebetlerinden, politikasından ödün vermedi. Birçok reformlar yaptı ve zorda olsa bunları hayata geçirmeyi başardı. Bu süreç yaşanırken, geleneklerini sürdüren İslam’ın dini kurumları tüm Müslüman topluluğu (ümmeti) için tesis edilmişti ve şimdi bu tam ortasından yükselmeye başlayan ulus fikrini bünyesinde barındırmıyordu. Ama her ne pahasına olursa olsun, yeni Türkiye artık eski yönetim tarzına dönemezdi ve dünya standartlarına, gelişime açık olmalı, demokrasinin ve bireysel özgürlüğün gerekliliklerini benimsemeliydi. Fakat işte bu yönetimi ve süreci ülkemize hak görmeyen, tüm planları alt üst olan garbın şark önünde eğilişi hiçbir zaman bu kadar zelilce olmamıştır. Ve elbet bunun hesabının, acı reçetenin kesilmesi gerekmektedir. Batı asla kendisine yapılanı unutmadı ve hesabı kesmek için yapmış olduğu planını öteledi ve yıllar sonra yeniden revize ederek tekrar sahneye koymaya hazırlanıyor.

    > İşte geldik bizim bu tezgâha gönüllü olarak tez yazan ve yeniden sahnelemeye çalışan bizim göbel Stefan Ihrig’e! Aslen Polonya kökenli bir araştırmacı yazar olan göbelin söz konusu kitabı, önce Cambridge’de bilimsel ve akademik doktora tezi olarak onaylandı ve sonrasında ise Harvard Üniversitesinin desteği ile 20 Kasım 2014’de kitaplaştırılarak yayımlandı. Ihrig, kendince bu tezinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Atatürk'ün Nazi’lerin hayalinde oynadığı sözde önemli rolü keşfetti. Bu kitabı/tezi ile ilk olarak 1920'lerin başlarına ve daha sonrasında Üçüncü Reich'e odaklanan Ihrig, önde gelen Nazilerinden oluşan şahısların yazılı ifadeleri üzerinden yola çıkarak ve yine dönemin Üçüncü Reich gazeteleri üzerinden Türkiye’nin Nazi’lere olan etkilerinin daha da ayrıntılı bir incelemesini konu alıyor. Kendisi, bunu yaparken propaganda taktiğini çok iyi kullanıyor ve tarihi arşivler ile ilgili olan kaynak araştırmalarında sadece kendi tezini haklı çıkaracak nitelikte ve türde yazışmaları, kayıtlı konuşmaları ve arşiv belgelerinde yer alan kısımları cımbızlayarak çıkarıyor. Bu özenle filtre edilmiş tarihi bilgileri kendi amacına yönelik kullandığı için tezini de doğrular nitelikte bir çalışmaya imza atmış oluyor. Bugüne dek sözde sadece kendisinin gördüğü ve ele aldığı bu konunun, aslında Avrupa’da vuku bulmuş olan bu soykırım hadisenin temelinde çok başka bir şey yattığını ifade etmekten ve karalama politikası yürütmekten geri kalmıyor. Göbel (Stefan), Mussolini, Franko ve Hitler’in kanlı diktatörlükleri ile Avrupa’nın bugüne dek bilinmiş tüm medeniyet ve uygarlık kavramlarına ters düştüğünü görmüştür. Avrupa’nın geçmişte kınadığı “barbar”lığın pençesine düşmüş olduğunu çok iyi görmüş, analiz etmiştir ve bu kitabı sayesinde Avrupa’nın gelişmiş, medeni uygarlık imajını kurtarma ve tekrar parlatma çabasına girmiştir.

    > Aslında Tuco’nun da bu #36538787 incelemesinde bahsettiği gibi, Avrupa ve Amerika bu konuda asla masum değildi. Ben şimdi onların derin detay yaptıklarına girmeyeceğim, ama hepimizin yapacağı ufak bir araştırma ile türlü türlü koloni maceralarını ve bu süreçte yapmış, yaşatmış oldukları mezalimleri kolayca görebiliriz. Burada konumuz bu tez aracılığı ile biz Türk Milletine ve onun kurucu önderine yapılmak istenen çirkin iftira ve uluslararası kolektif bir yalan mekanizmasının asıl gerçek yüzünü ortaya çıkarmaktır ve bu çirkin propagandaya dikkat çekmektir. Kitapta özellikle yüzyıldır Ülkemize dayatılmak istenen Ermeni Soykırım yalanı dile getirilmektedir. Bu tez ile Türkiye Cumhuriyeti’ni soykırım, etnik temizlik uygulamaları üzerinde yükselmiş bir devlet olarak tanımlayan ve Nazilerce işlenen Yahudi Soykırımı gibi insanlık suçlarının ilk örneği kaynağı gibi gösterilmek istenilmektedir. Bu yalan korosuna, II. Dünya Savaşı esnasında en büyük mezalimi gören bir ülkenin Başbakanı Benyamin Netenyahu’da katılmıştır ve İsrail Devleti’nin ileriye dönük büyük Ortadoğu projesinin temelini esas kılabilmek adına şu gaflete düşmüş ve 20 - 22 Ekim 2015 tarihinde, 37. Dünya Siyonist Yahudi Konferansı’nda Holokost hakkında dikkat çekici iddialarda bulunmuştur:

    “Hitler Yahudileri yok etmek değil sürgün etmek istemişti.” diyen Netenyahu, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Filistin Müftüsü Hacı Emin Hüseyni Berlin’e giderek ona, ‘Yahudileri sürgün edersen hepsi buraya (Filistin’e) gelir’ dedi. Hitler, ‘Peki ne yapayım onlara?’ diye sordu. Hüseyni ‘Onları yak’ dedi.” (S.22) (Buraya bir parantez açıyorum ve ben şahsen bir Alman parlamenter ya da milletvekili olsam, bu beyanatı delil olarak kabul eder, Almanya’ya bugüne kadar uygulanan maddi tazminat yaptırımlarını İsrail Devleti’nden faizi ile birlikte geri talep ederdim. Madem Almanya suçsuz, bizler neden yıllardır Yahudilere diyet ödüyoruz diye?!)

    > Cambridge Üniversitesi, bu tezi akademik ve bilimsel açıdan onaylarken, kendi arşivlerinde yer alan Sir Percy Loraine ait olan, “Atatürk: Olağan Üstü İnsan” başlıklı yazısını (konuşma metnini) kasıtlı olarak göz ardı etmiştir. Bununla birlikte ilgili eğitim kurumu, aşağıda sıralayacağım tarihe geçen birçok konuşma ve yazışmaları bilinçli olarak görmezden gelmiştir. Bu sayede Faşizmin ilk örneği ve kaynağı olarak gösterdikleri bu mesnetsiz doktora tezi ile bilimsel ve etik ilkeleri çiğneyerek, böylesi gerçeğe aykırı bir sonuca vardıklarını görüyoruz.

    Öncelikle, Tuco’dan ufak bir alıntı ile başlayalım. “1930’larda Berlin'de Britanya büyükelçisi olarak bulunan Sir Nevile Henderson'ın anılarında, Nazi Toplama kamplarının acımasızlığı konusunda Goering'e sitem ettiğinde, onun kitaplığının raflarından bir Alman ansiklopedisinin ciltlerinden birini çıkardığını aktarır: "Konzentrationslager maddesinin bulunduğu sayfayı açtı ve yüksek sesle okudu: ÖNCE İNGİLİZLERCE GÜNEY AFRİKA SAVAŞI SIRASINDA KULLANILMIŞTIR."

    Lozan Konferansı’nda bulunan bir Japon delege: "Eski düşmanlarımız arasında savaştan saygınlığını yitirmeksizin ve barışçı gelişmelerin tüm olanaklarına sahip olarak çıkan tek devlet, Türkiye olacaktır." (S.94)

    Hindu lideri Atatürk hakkında: “Biz bir Asya memleketinin kapitalist bir devlet hâkimiyetinden tamamıyla kurtulup müstakil olacağını düşünemezdik. Bizim parolamız otonomi (özerklik) idi. Böyle bir memleketin kapitalist bir devlet değil, bütün devletler hâkimiyetinden kurtulup tamamıyla müstakil olabileceğini Atatürk ispat etti. Bizi istikbalimize kavuşabileceğimize inandıran odur.” (S.123)

    Prof. Dr. Hester Donaltson Jenkins: “Milliyetçi olan Türkiye daima demokrattır. İhtimal ki tabiatları itibariyle Türklerden daha demokrat hiçbir millet yoktur. Hatta eski sultanlık devirlerinde bile en aşağı tabakadan olan bir kimse, eğer istidat ve kabiliyet sahibi ise, en yüksek memuriyetlere kadar yükselebilmiştir.” (S.125)

    Herbert Sidebotham (Araştırmacı Gazeteci - 1872/1940) “Kendisi için bugünkü Avrupa'nın en muktedir devlet adamıdır demek mümkün olan Atatürk, hiç şüphesiz, devlet adamlarının en cesur ve en orijinalidir.” (S.128)

    BİLİNÇLİ YÜRÜTÜLEN PSİKOLOJİK HARP !!! “Führer sözcüğü II. Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyası’nın işlediği soykırım gibi insanlık suçları ortaya çıkmadan önce olumsuz bir anlam taşımıyordu. Fakat Hitler’in işlediği insanlık suçları ortaya çıktıktan sonra, “Führer” sözcüğü bu suçları çağrıştırdığı için, Ihrig’in Almanca metinlerde geçen “Türkische Führer” nitemini İngilizce’ye “Turkish Leader” olarak çevirmesi gerekirken “Führer”i aynen bırakıp “Turkish Führer” olarak aktarması; ve kitabının Türkçe’sinde “Türk Lider” olarak çevrilmesi gereken bu sözün “Türk Führer” olarak yazılması; Atatürk’ün Hitler’le özdeşleştirilmesini ve Hitler gibi bir insanlık suçlusu olarak algılanmasını sağlayıcı bir Psikolojik Savaş dalaveresidir.” (S.137)

    İNGİLTERE BÜYÜKELÇİSİ, SİR PERCY LORİANE. BİR İNGİLİZ DİPLOMATIN GÖZÜYLE MUSTAFA KEMAL ATATÜRK: http://www.atam.gov.tr/...ustafa-kemal-ataturk (Çok uzun olduğu için kaynağı iletiyorum.)

    Resmi olarak Vatikan’ın İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kaldığı varsayılsa da, Hitler'i ve Mussolini’yi destekleyen Papa XII. Pius’un Nazi yanlılığı açıkça belgelenmiştir. G. Lewy şöyle yazıyor: “Hitler egemenliğinin başından sonuna kadar, piskoposlar, inananlara, Hitler hükümetini itaat edilmesi gereken meşru bir otorite olarak kabul etmeyi öğütlemekten asla bıkmadılar.” (S.198)

    “Hitler, tüm Hıristiyanları kendi önderliği altında birleştirerek önce bir Avrupa Birliği ve ardından Tek Dünya Devleti kurmayı amaçladığını söylüyor ve bunu NAZİ toplantılarında çeşitli simgeler kullanarak kitlelerin beynine kazıyordu.” (S.203)

    Ancak Henry Ford, Hitler’in salt “destekçisi” olmamış, onu ve düşüncelerini var eden kişi olmuştur. (S.209)

    “Faşizm’i bir Hitler adlı ne idüğü belirsiz bir delinin başının altından çıkmış bir ideoloji olarak görüp gösteren akademisyenler, Sutton’un kitabında yer alan belge ve bilgiler karşısında, Almanya’nın Faşizmi’nin Amerikan sanayicileri tarafından yaratıldığı gerçeğini o güne dek görememiş olmaktan dolayı utanmışlardır.” (S.213)

    “George Orwell de Buchman’ın başını çektiği Oxford Topluluğu’nu iyi tanıyor ve “Hitler Tanrı’nın diktatörlüğü altında yeni bir toplumsal düzen kurmayı amaçlıyor” diyen Buchman’ı faşist olarak niteliyordu.” (S.221)

    TIMOTHY SNYDER “Black Earth: The Holocoust as History and Warning” kitabında, Hitler’in "Kim anımsıyor Kızılderili yerlileri?" dediğini aktararak, Yahudi Soykırımında Hitler’in esin kaynağının, rol modelinin Amerika olduğunu, Nazilerin ABD’yi örnek aldığını gösteriyor. (S.236)

    ALBERT EINSTEIN’IN MEKTUBU: http://www.hurriyet.com.tr/...atik-mektup-17233146

    > İşte binlerce kanıt ve tarihi kayıttan bazı örnekleri verdim ve kitapta daha birçok kayıtlı belgeleri, konuşmaları, yazışmaları göreceksiniz. Ihrig’in, Atatürk'ün ve Türklerin devletin ve milletin bekası adına olan haklı mücadeleleri ile pek ilgilenmediğini hem kendi kitabında hem de bu kitapta göreceğiz. Bizlerin vermiş oldu Kurtuluş Savaşı mücadelesi, Avrupa diktatörlerinin amacı, hedefi ve misyonlarından çok daha farklı olan bir bağımsızlık savaşıydı. Ben buradan bir önceki incelememde yazdığımı Ihrig için yineleyeceğim. Bunu anlayabilmesi için Ihrig, en azından Hitler’in iki cilt olarak kaleme aldığı Mein Kampf (Kavgam) kitabını tekrar ele almalıdır ya da 24 Şubat 1920 tarihli, 25 maddelik Nazi Parti Programı’nı dikkatlice okumalıdır. Ben kendisinin bunları okuduğuna da eminim, ama maksatlı bir şekilde burada geçen ve önem arz eden bilgileri, tezini çürüteceği için tarihi yok sayarak işlemediğini düşünmekteyim. Atatürk için Nasyonal Sosyalizm türü bir düşünce kesin olarak anlamsızdır ve kendisi ömrü vefa ettikçe Nazi Almanyası'ndan uzak kalmayı tercih etmiştir. Atatürk ve Türkiye'nin Hitler ve Naziler'e ilham verdiği düşüncesi, kasıtlı ve maksatlı bir şekilde Türkiye’yi geçmişte yaşanan barbar Avrupa tarihini aklamak adına yürütülmekte olan bir kara propaganda olarak görüyorum.

    Ne demişti Gazi Mustafa Kemal Atatürk?:
    “Tarihini bilmeyen milletler, yok olmaya mahkûmdur.“ (Nutuk S.1)
    -
    “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir hâl alır.” (1931)
    -
    “Her şeyden evvel kendinizin dikkatle ve itina ile seçeceğiniz vesikalara dayanınız. Bu vesikalar üzerinde yapacağınız tetkikâtla her şeyden ve herkesten evvel kendi insiyatifinizi ve milli süzgecinizi kullanınız.”
    -
    ‘’Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler, başka milletlere yem olurlar’’

    > Eğer Sn. Cengiz Özakıncı’nın “Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi” kitabını okumaya niyetiniz varsa, elinizde olan tüm kitapları bir yana bırakmanızı ve hemen başlamanızı tavsiye edeceğim. Ben şahsen severek okudum ve bu konu ile ilgilenen tüm okurlara kesinlikle tavsiye ederim.

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • 287 syf.
    HENRY İLE JUNE GÜNCE ( 1931 - 1932 )
    Yazar: Anais Nin
    Çeviren: NEDRET TANYOLAÇ ÖZTOKAT
    Yayınevi: CAN YAYINLARI
    Sayfa: 216 sayfa
    Basım Tarihi: 1. Baskı 1993

    Neuilly’de doğmuş, Brüksel, Arcachom ve Barselona’da büyümüş olan olan Anais Nin, on bir yaşında, Birinci Dünya Savaşı yaklaşırken Fransa’da geçen çocukluğunu ve ünlü bir piyanist, yetenekli bir besteci olan İspanyol asıllı babasını geride bırakarak annesiyle Avrupa’dan ayrılmıştır. Yaşamı daha en baştan kozmopolit bir çizgi izliyordu… 1929 yılında, yirmi altı yaşındayken ailesiyle Seine nehrine bakan sakin bir kasaba olan Louveciennes’e yerleşti. Güzel sanatlara meraklı bir bankacıyla evlendi. Bir bölümü Madame fu . Barry’nin topraklarında bulunan evine özgü, sevimli sicak,şaşırtıcı, özellikle de dost ağırlamaya uygun görünümü göz önüne alarak seçti. On bir penceresi olan evininin sarmaşıklarla kaplı cephesi, arkasında da sık ağaçlar ve otların büründüğü gizli bahçesi uzanıyordu…

    İki yıl sonra Anais Nin, kırk beş yaşında ölen D.H Lawrence’le ilgili incelemesinin bitirir; Rimbaud ve Andre Breton etkileri taşıyan ilk şiirsel anlatısı House Of Incest’i ( Ensest Evi) yazmaya başlar. Yaşamını bir olay alt üst edecektir; Henry Miller’le karşılaşması. Anais Nin 1932’den 1934’e dek uzanan bir dönemi kapsayan Günce’sinin en güzel sayfalarını Miller’e adayacaktır.

    Gündüzleri Anais Nin’in işleriyle ilgilenen, geceleri de bohem yaşamı süren genç avukat Richard Osborn, bir gün, Bookly’den gelen yarı gezgin, yarı serseri, yarı yarı ya da açlıktan ölen bir yazarı, Henry Miller’i ağırlar evinde. Miller Anais için bildik bir addır; Bunuel’in L’ Age d’Or’u ( Altın Çağ ) üzerine yazdığı Nin yeni okumuş ve ‘’ olağanüstü etkili ‘’ bulmuştur. Öte yandan, Miller’in elinde Anais’in Lawrence’le ilgili elyazması vardır. ‘’ Böylesine etkileyici, bir o kadar da incelikle dile getirilmiş gerçekleri okumamıştım hiç ‘’ der. Anais, Günce’sinde, şöyle yazar : ‘’ Böylece incelik şiddetle karşılaşacak ve birbirlerine meydan okuyacaktır. ‘’

    Böylece Osborn, ikisini bir araya getirir. Her zaman olduğu gibi Miller, bir yemek uğruna, bir gece Louveciennes’e giden Osborn’un peşine takılır. Ancak yemeğin lezzetinde, evin güzelliğini ya da odun ateşinin Sıçaklığından çok, ince, zeki canlı, yaşama sanatını bilen ve lüks içindeki evsahibesi, Miller’in ilgisini çeker. Daha sonra 1977’nin Ocak ayında Los Angeles’te ölen bu dostunun ardından Miller şunları demiştir: ‘ Yaşamım boyunca tüm kadınların narasında, güzellik ve kadınsı çekicilik yönünden Anais’e erişen çok azdır. O, hem baştan çıkarıcı, hem aristokrattı; hem yardıma gerek duyanlara güvenlik bir sığınak olurdu, hem de kendini insanlardan son derece sakınan bir kişiydi. ‘’

    Anais Nin, kendisini de belirttiği gibi, ‘’ Henry’nin her derdine koşan dostu ‘’ olur. Ona çömertçe, dostça ve incelikle yardım eder, onu dinler, ona güç verir; o sıralarda yazmakta olduğu Yengeç Dönencesi’yle olduğu kadar mide ağrılarıyla da ilgili öğütler verir ona… Yazarın, sonunda yerleştiği Clichy’deki daireyi döşer, lamba, daktilo, kitaplar, gramafon, bisiklet, v.b. alır ona. Geceleri ikisi gizemli, karanlık bir Paris’i fethetmeye çıkarlar. 1923 yılında, yirmi yaşındayken evlendiği kocasının, kendisinin ve ailesinin kibar, şık, yüksek sosyete yaşamı üzerine kurulu dünyasından, Miller’in barlar, gece kulüpleri, sokak şenliklerinden oluşan gece dünyasına atlar. Kentin kötü şöhretli sokaklarını ev meyhanelerinin üstüne sabahın ilk saatlerinde çöken önlüğünü tanımaya başlar…

    Kentin aşağı mahalleleri olarak gördüğü bu yerlere yolculuk nedendi? Bir baba arayışıyla savaşmak için, diye açıklamaya çalışıyor Anais Nin görüştüğü Dr. Allendy. Babası kim mi? Çekici, ancak uçarı, acımasız sadist bir adam. ( Anais ve iki erkek kardeşini kırbaçlarmış. Anais bir gün onun bir kediyi sopayla döverek öldürdüğünü görmüş) Yine de onu tutkuyla sevmekte ve ondan ayrılmış olmaktan hep acı duymaktadir. Öte yandan içinde yetiştiği sıkı ve katı ilkeleri olan Katoliklikten de kurtulmak istemektedir.Kendisinden daha yaşlı ve babası gibi açık mavi ve buz gibi donuk gözleri olan Miller, Nin’i bu duygudan kurtaracak, kendini aşmasını sağlayacak ve onu kendine getirecektir. Ancak Miller’den, hatta psikanaliz seanslarından ya da sonradan tanıştığı tüm insanlardan çok, ona kendini tanımasında yardım eden, kendi kendini ona güç veren, kabullenmesi, yaşaması ve yaşamını sürdürmesi için Günce’yi kaleme alması olmuştur. Babasından kopmakla derinden yaralanan Nin, on bir yaşındayken ona uzun bir mektup yazmaya karar verir. Bu mektubu hiç göndermeyecektir, ancak hiç bitmeyecekmiş gibi yazmayı sürdürür. Bu mektup, önce Fransızca, sonra İngilizce yazdığı Günce’sini oluşturacaktır: ON BEŞ BİN SAYFALIK bir anıt ve eylemden çok, düşünceye yönelik olmasını istediği yaşamnı yansıtan Günce’sinin, uzun uzun betimlediği insanların özel yaşamlarına – hukuksal açıdan saygı duyarak, ancak bazı bölümlerini yayımlar…

    Birçok kişi Nin’i bu günceden ayırmak isteyecektir, tıpkı bir zamanlar babasından ayırdıkları gibi. Ancak bir uyuşturucu, bir büyü bir yaşam kimliğine dönüşmüş olan güncesinin, güven veren, sessiz, avutucu içtenliğinden kimse ayıramayacaktır onu. Böylesine büyük bir işe kalkışmasaydı kim bilir ne çok roman yazacaktı? Miller’in deyişiyle onun ‘’ bitmeyen senfoni’si bugün karşımıza eşi olmayan modern bir yapıt, Nin’in başyapıtı olarak çıkıyor.

    Ünlü çağdaşların anlatması için bir çizgi, bir satır yetiyor. Henry Miller’in ‘’ düzensiz yaşamını, merakını ,canlılığını, ahlak tanımazlığını, duygusallığını, kötü şakalarını… gözlemler. Antonin Artaud’nun ‘’ bitkinlikten mavi, acıdan kararmışalmış gözlerini… , Zadkine’in ‘’ çabuk, canlı hareketlerini, alaycı ve yergici yüz ifadesini ve kırmızı gözlerini… ‘’ güncesine alır.

    Anais Nin’in Günce’sinde her şeyi titizlikle yazmış, bilinçle, dürüstlükle, açıklıkla ve alışılmışın dışında bir bellek, keskin bir algılama, neredeyse kahince bir derinlik ve kavrayışla gözlemlemiş, betimlemiş, incelemiştir.
  • 475 syf.
    ·136 günde·9/10
    Adam Fawer hakkında bilgi :

    Adam Fawer, Amerikalı roman yazarı. İlk romanı Olasılıksız, on sekiz dile çevrilmiş ve "en iyi ilk roman" dalında 2006 International Thriller Writers Ödülünü kazanmıştır. 2008 Nisan ayında da ikinci romanı olan Empati çıkmıştır. Empati, 2008 yılında Almanca, Japonca ve Türkçe yayımlanmıştır. 
    Doğum tarihi: 1970 (48 yıl yaşında), New York, New York, ABD
    Stanford Graduate School of Business’da da MBA yapmıştır. Kariyeri boyunca, Fawer, Sony Music, J.P. Morgan ve about.com gibi yerlerde çalışmıştır.

    Babam Philip R. FAWER'in anısına,
    Onu hâlâ her gün düşünüyorum

    Amerika en büyük piyango olan Powerballl'ı kazanma olasılığı 120 milyonda 1'dir!

    Kitaptan bilgiler vermeden önce bir kaç terim ve tanıtım yapmak isterim. Çok fazla karakter var ve bazen ismi ile bazen de katakterin soyadi ile seslendiğinden dolayı, kafa karışıklığı olabiliyor.


    Tıbbi Bilgiler :
    Lob; çizgi ve bölmelerle ayrılmış kısımlardır ve mikroskobik incelemeye gerek duyulmaksızın karar verilebilir
    1- Frontal lob: Bilinçli düşünme; zarar görmesi durumunda ruh hali, hissiyat değişikliği olabilir.
    2- Parietal lob: Çeşitli duyu organlarından gelen bilgileri birleştirmede önemli rol oynar. Ayrıca nesnelerin kullanılması ve bazı mekansal görüş işlemelerinde (visuospatial processing) parietal lobun kimi bölümleri rol alır.
    3- Oksipital lob: Görme duyusuyla ilgili bilgilerin işlendiği lobdur. Hafif zarar görmesi halüsinasyonlara sebep olur.
    4- Temporal lob: Ses ve kokunun algılanması, aynı zamanda da yüzler, mekanlar gibi karmaşık uyaranların işlenmesi bu lob tarafından sağlanır.
    5- Serebellum: Duyu organlarından gelen bilgilerle haraketi ilişkilendirir. Bu lob özellikle dengenin sağlanmasında önemli rol oynar.



    Cat Scan:
    CAT taraması (cat scan), bedenin iç bölümlerinin X ışınlarıyla incelenmesini sağlayan gelişmiş bir yöntemdir.

    Pet Scan:
    Pozitron emisyon tomografisinin kısaltması olarak kullanılan PET veya PET Scan birçok kanser türü ve hastalıkların tanı ve tedavisinde radyoaktif maddeler kullanılarak uygulanan bir görüntüleme yöntemidir.

    MRI Scan (Emar) :
    Bir manyetik rezonans görüntüleme (MRI) taraması, dünya çapında yaygın bir prosedürdür.

    MRG, vücuttaki organ ve dokuların ayrıntılı görüntülerini oluşturmak için güçlü bir manyetik alan ve radyo dalgaları kullanır.

    Tle :
    Peki Temporal Lob Epilepsi hastalığı nedir?TLE hastalığının temel özellikleri neler? ... Cerrahi tedavi uygulanmamış Temporal Lob Epilepsi hastalarında görülen materyale ait bellek bozuklukları ana nöropsikolojik bozukluklar arasındadır.

    Vss:
    Bedenimizin tüm parçaları organları hatta hücreleri birbirinden haberdar olarak ve uyum içinde hareket ederek çalışır. Bedenimizin kendini onarabilme, yenileyebilme ve dışardan gelen zararlı uyarılara karşı kendini koruyabilme yetenekleri vardır. Bedenimiz, tüm bu fonksiyonlarını ve bilgi aktarımlarını “Vegetatif(otonom) Sinir Sistemi (VSS) üzerinden gerçekleştirmektedir. 
    “Nöralterapi”, vegetatif(otonom) sinir sistemine (VSS) etki ederek vücudun dengesini düzenleyebilen, bölgesel injeksiyon tedavisi yöntemidir. Aynı zamanda vücudun onarım sistemlerini uyararak, bedenin kendi kendisini tedavi etme yeteneğini harekete geçirir. 

    Beta, Alfa, Delta, Teta :
    Beyin Dalgaları ve Hipnoz

    Beyin dalgaları hakkında merak ettiklerinizi bu yazıda bulabilirsiniz. Beta, Alfa, Teta ve Delta beyin frekansları “Hz (Hertz)” birimiyle ifade edilir. Hertz, saniye başına düşen devir sayısını belirtir. Örneğin 1 Hertz, saniyede bir devir (cps; cycle per second) veya 1 MHz saniye başına bir milyon (1,000,000/s) devir şeklinde tanımlanır. Hertz(sembolü “Hz”), frekans (sıklık)birimidir.  İsmini Alman fizikçi Heinrich Rudolf Hertz‘den alır.

    Gece uyumak için yatağımıza yattığımızda zihnimiz önce kademeli olarak hafif hipnoza (alfa), sonra derin hipnoza (teta) girer ve en nihayetinde kendini uyku haline bırakır (delta).


    EKG (Elektrokardiyogram), olması muhtemel kalphastalıklarının tanısını koymak amacıyla elektrotlar yardımıyla grafiksel sonuçlar çıkaran bir cihazdır. EKG,kalp ve damar hastalıklarından, kronik kalp yetmezliklerine kadar birçok hastalığın tespit edilmesinde kullanılır.

    EEG :
    Beyindeki sinir hücreleri tarafından hem uyanıklık, hem de uyku halindeyken üretilen elektriksel faaliyetin kağıt üzerine beyin dalgaları halinde yazdırılmasıdır.

    - - -
    Kuantum Fiziği :

    Kuantum Fiziği Nedir?
    Kuantum Fiziği, atom ve atomaltı parçacıkları ve birbirleri ile ilişkilerini inceleyen bilim dalıdır.


    Karakterler :
    Baş Karakter
    Davit T. Caine : Olanaksızın (Sıradışı adamı)
    Jasper Caine : (David,in Kardeşi)
    Nava Vaner : Ajan (Kadın)
    Dr. James Forsythe (Doktor)
    Dr. Peter Tversky (Doktor - Julia'nın Sevgilisi- Forsytheortağı)

    Yan Karakterler :
    Julia : (Dr. Tversky'nin sevgilisi, Asistanı, Denek...)
    Vitaly Nikolaev: Kumarhane Sahibi
    Grimes (Bilgisayar Uzm. Hacker)

    Alt Karakterler:
    Walter
    Rahibe Mary
    Store
    Ajan Leon Wright
    Kim jong - Il
    Yi Tae Woo
    Chang-Sun
    Dr. Kummar
    MacDougal
    Geoffal Daniels
    Thomas DaSouza
    Gina
    Sergey Kozlov (Nikolaev'in adamı)
    Elizabeth
    Tanja
    Dimitry
    Sam Kendall
    Nielsen
    Betsy (Crowe'nin kızı)
    Marton Crowe
    Rainer
    Learny
    McCoy
    Esposito
    Dalton
    (Son altı kişi paralı ajan)



    Teşkilatlar :
    Cia - Merkezî İstihbarat Teşkilatı (Abd)
    Fbi - Federal Soruşturma Bürosu (Abd)
    Mossad - İstihbarat ve Özel Operasyonlar Enstitüsü (İsrail)
    Kgb - Sovyetler Birliği'nin istihbarat ve gizli servisi.
    Svr - Rus Gizli Servisi

    Btal - Bilim Teknolojileri Araştırma Laboratuar
    Uga - Ulusal Güvenlik Ajansı



    Kitabın kurgusu ; Caine'nin olasılıkları hesaplama üzerine kurulu bir kitap. Kumarbaz müptelasi olan Caine, kumarda kaybettiği için, Vitaly'ye bir miktar borçlanıyor. Olaylar silsilesi böylelikle başlamış oluyor. Sizde hikayenin içine ister istemez dahil oluyorsunuz, Daha sonra olaylar David T Caine'nın ikiz kardeşi olan Jasper Caine ile de devam ediyor. Caine kardeşler "Lablace Şeytanı" olarak adlandirılan bir Teori felsefesi uzerinden yuruyup gidiyor olaylar. Burada en güçlü ihtimal görünürde olduğu gibi David oluyor.


    - - Dr. Tversky, Julia'yı alnından öptüğünde kadının bedeninin titredigini hissetti.- -

    - - "Muhteşemim , . . . Petey. - - -

    Olayları önceden görebilme yetisinin var olduğunu düşünülerek Dr. Tversky ve ortağı Dr. Forsthe karşımıza çıkıyor.

    Nava tam bir Rus Afeti olarak göze çarpsada, o tam bir yaşayan etli butlu bir ölüm makinası...

    Nava :))

    Dr. Tversky ne kadar bilim adına bir savaş versede, Dr. Forsthe'nin hedefleri tamamen daha farklı.

    -- "Yeteneklerini kullanabileceğimiz başka yerler de var," (Forsythe) - - -

    -- "Çıldırdın mı sen," "Onu bilim adına kullanmaliyız("



    Spoiler vermeyi sevmiyorum. Bu yüzden daha fazla detaya girmeyeceğim. Bilim-Kurgu, Aksiyon, Polisiye,
    Lablace Şeytanı (Olasılık Teorisi) tanışın o zaman

    Kitabın ilk 120 sayfasına kadar savaştım diyebilirim. Ve okumaya 2 - 3 ay gibi bir ara vermeme sebep olsada, inatla okumaya devam ettim. Başarılı bir kitap, fazla paragraflar yokmuydu diye sorsam bana göre vardı. Ama açıklayıcı sebeplerle kitap yürütüldü konusuna gelince, şu paragram olmasaydı bu kitapta bu şekilde olmazdı da diyebiliriz.
    İncelememi okuduğunuz için teşekkür ederim.

    İyi okumalar dilerim...
  • 440 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Merhaba arkadaşlar. Kitabımız 1. Dünya Savaşı oluşumundan başlayarak (ki bu sefer tek bölümde tek konu yerine bazılarını bayağı açmış, gayet de iyi yapmış. İlerledikçe gelişiyoruz.)
    1. Bölüm: Birinci Dünya Savaşı Nasıl Çıkarıldı şeklinde heyecanlı bir soruyla açılışı yapıyoruz. Sırp Milliyetçiliğinin Doğuşu, Yükselişi ve Gelişimi, 1903 Masonik Darbesinin Perde Arkası, Karjordjeviçler’in Dönüşü ve Milliyetçi Örgütlenme de diğer işlenen konular. Burada da yine Sırp Krallığında çocuk Kral Alexander ve ona karşı Mason faaliyetlerinin etkilerini görüyoruz. Katletme diyebileceğimiz bir sistem ve savaş yanlılarının (ki bunlar Müslüman karşıtı) başa getirildiği bir dönem. Bu dönemin dikkat çekici ve sansasyonel bir icraatını vereyim: 28 Haziran 1914’teki kıvılcımın toplantısı 1889 yılında Pariste Büyük Mason Kongresinde belirlenmiştir. Burada da masonların ne kadar etkili olduğunu görüyoruz. Aslında bunlar herkesin bildiği; bazen hakkında konuşmaya çekinip korktuğumuz bazen de kanıtlayamadığımız şeyler. Özellikle bilinen ama kanıtlanamayan şeylerin üzüntüsünü yaşayan insanlar olarak tarihin akışını değiştiren bir durum karşısında da üzülmemek elde değil. Ölüm, kötü…
    2. Bölüm: İngiliz Masonluğunun (yazarımız Dan Brown gibi, Masonluk koymazsa duramıyor) Dünya Politikası ve Ermeni İsyanları ile Alliance İsraelite’nin (A.İ.) Birinci Dünya Savaşındaki Etkinliği üzerinde duruyoruz. Ne yazık ki Türkler üzerinde oynanan bu oyunda bilmedikleri bir durum var. Biz Düz Vites insanlarız. Yani en son 2 sene önce de gördüğümüz ve yaşadığımız gibi silahın önüne silahsız atlayan bir milletin tamamını yok etmeden böyle planlar gelip geçicidir. Ya da en kısasından şöyle mi özetleriz? Maşa olarak kullanıp sonra da yok ettikleri Hitler: "Türkler öyle bir millettir ki, eğer saldırırsak tamamını yok etmemiz gerekir... Yoksa 1 tane bile hayatta bırakırsak, yeni bir devlet kurar ve intikamını alır."
    3. Bölüm: Birinci Dünya Savaşı Sırasında Anglosiyonist Faaliyetler.
    4. Bölüm: Birinci Dünya Savaşı Sırasında ABD ve Gizli Örgütler, ABD’yi Birinci Dünya Savaşına Sokan Örgütler ki burada çok fazla belge görüyoruz. Mason locasının kampanya ve kumpasları ile beraber Rockfeller ailesinin dönemin devletlerinin çoğundan daha fazla geliri olduğuna şahit oluyoruz.
    5. Bölüm: Dünya Cumhuriyeti ise İhtilal çıkartarak krallıkların yıkılması ve yerlerine Masonik Dünya Cumhuriyeti kurma fikrine dayanan inançtır. Gerçi masonları görünce bunu başarmalarından korkuyor insan ama zamanında Osmanlı, Almanya ve Rusya üzerinde yaptıkları Krallık Yıkma girişimlerinin başarısını görmemek için de kör olmak gerek. Buna yazarın da örneğini verdiği İngiltere’de çıkan The Freemason adlı derginin yazısından anlayabiliriz: “Birinci Dünya Savaşı, Masonların savaşıdır. Burada söz konusu olan Otokrasi ile Demokrasi arasındaki savaştır.”
    6. Bölüm: Masonluk ve Birinci Dünya Savaşı.
    7. Bölüm: Masonların Birinci Dünya Savaşı Sırasında Yaptıkları Toplantılar.
    8. Bölüm: Amerikan Merkez Bankası (Federal Rezerv’in) Kuruluşu.
    9. Bölüm: ABD Başkanı Wilson ve “Görünmeyen Hükumet” konusunda büyük masonlardan Harun Yahya yani Adnan Oktar’ın ağzından Yeni Masonik Düzen kitabını öneriyorum. Bunun yanında Soner Yalçın’ın Efendi kitabını da öneriyorum ki şimdiden isteklileri için Tarama yapacağım. İsteyebilirsiniz. Sonraki kitaplarımdan biri olacak.
    10. Bölüm: Başkan Wilson’un Savaş ve ‘Milletler Cemiyeti’ Politikaları Üzerindeki Devletlerüstü Güçlerin Etkisi, Amerikan Yahudiliğinin Gücü, Uluslararası Siyonist Şebeke Bağlantıları, Wilson’un Devletlerüstü Güçlerle Yaptığı Seçim İttifakı, Wilson’un Üçlü İttifakının Sonucu: Almanya ile Savaş
    11. Bölüm: Milletler Cemiyeti konusu 1. Dünya Savaşı zamanında gündeme gelen; savaşı belirleyen Yahudiler ve yaptıklarını okumak oldukça zorladı beni. İtilaf devleri kendisine olan borcu ödesin diye onların yanında savaşa giren ABD ve Yahudi para babaları.
    12. Bölüm: Rusya’da 1917 Şubat Devrimi (Masonik Hükümet Darbesi) bölümü için burada kitaptan bir cümle ile bahsedeceğim. Kerensky’nin asıl adı Aaron Kürbis idi.Kerensky ile işbirliği yaparak Başbakan Stolypini öldüren Yahudi-terörist Mordekai Bogrov. Rus Devrimini yapan masonlar.
    13. Bölüm: Lenin ve Troçki’nin Rusya’ya Dönüşü. Troçki’nin hayatı ve yaptıkları için Efendi, Beyaz Türklerin Büyük Sırrı kitabını haricen gerçekten tavsiye edeceğim. Yazar neredeyse bu adamla ilgili tüm bilgileri bu kitaptan ve devrin gazetelerinden veriyor.
    14. Bölüm: Troçki’nin ve İttihatçıların Akıl Hocası Rus Devriminin Planlayıcısı ‘Parvüs Efendi’, Çarlık Rusya’sındaki Yahudilerin Durumu anlatılıyor.
    15. Bölüm: Rusya’daki Şubat Devriminin Finansörü: Jacob Schiff.
    16. Bölüm: Warburg Ailesi. Ailenin elinin uzandığı yere bir örnek verelim. Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, Versay Barış Konferansında Alman tarafını fınans uzmanı Max M. Warburg, İtilaf Devletleri’ni ise kardeşi Felix temsil ediyordu.
    17. Bölüm: Balfour Deklorasyonu Öncesi Siyonist Faaliyetler
    18. Bölüm: İngiliz Siyonist İşbirliği Nasıl Gerçekleşti? Bu soruya şöyle cevap verelim. https://i.hizliresim.com/qvkZGR.png
    19. Bölüm: Balfour Deklarasyonu.
    20. Bölüm: Yahudi Masonluğu B’nai B’rith’in Almanya’daki Faaliyetleri.
    21. Bölüm: Alman Komünizminin Yıkıcı Etkileri.
    22. Bölüm: İngiliz İstihbarat Servisi Raporunda Türk Mason Locaları. Bunun için de önerdiğim kitabı buraya bırakıyorum. Hatta elinde olan varsa bana ulaşırsa memnun olurum. https://www.kitapyurdu.com/...ylemleri/130648.html
    23. Bölüm: Thule ve Görünmeyen Üstatlar. Buraya verelim o zaman o büyük benzerliği. “Thule Gesellschaff’m ‘Heil und Sieg’ selamını Hitler, ‘Sieg und Heil’ şeklinde kullanmıştı. Führer’in “Völkischer Beobachter” gazetesi (Büyük Almanya Nasyonal-Sosyalist Hareketi Mücadele organı) de aslında Thule’nin gazetesi idi. En önemlisi, Thule’nin sembolü olan Cermen Gamalı Haçını, Hitler Nazi Partisinin sembolü haline getirmiştir.
    24. Bölüm: Bilinmeyen Lenin bölümünde Lenin’in Yahudi olduğu iddiası var. Aslında gerçek. Anne tarafından. 1975 yılında Moskovada “Lenin ve Çeka”122 adlı bir kitap yayınlandı. Bu kitapta anlatıldığına göre, Lenin, Fransız devrimcisi Robespierre’in terör metodlarını benimsemişti. 24 Ocak 1918’de Lenin komünist terörün çok daha acımasız olması gerektiğini söylüyordu.
    Amerikalı yazar Richard Pipes “The Unknown Lenin” (Yale, 1996) adlı kitabında Lenin'in Sovyet Komünist Partisi gizli arşivinde saklanan ve hiçbir yerde yayınlanmamış mektup ve talimatlarını yayınladı. (Milliyet gazetesi, 13 Kasım 1999, Şahin Alpay, “Bilinmeyen Lenin.”)
    Lenin’in yaptıklarından biri de oldukça dikkatimi çekti. Türklere, Kemalist olarak hitap eden Lenin burada bakın neler konuşuyor. Yazarımızdan alıntı yaparak da ekliyorum. Smirnov’un kastettiği belgelerden bazıları Pipes’ın kitabında mevcut. Bunlardan biri Lenin’in 4 Aralık 1920 tarihli Türkiye ile ilgili talimatı: “Kemalistlere güvenmeyin. Onlara silah vermeyin. Bütün gayretlerimizi Türkler arasında Sovyet propagandasının yayılması ve kendi çabalarıyla zafer kazanabilecek bir Sovyet partisinin kurulması üzerinde yoğunlaştırın.” Belgenin yorumu açık: Lenin görünürde Türk Kurtuluş Savaşına destek verirken, esas olarak Türkiye’de bir komünist devrime zemin hazırlama gayreti içindeydi.
    25. Bölüm: Siyono-Komünist Devrim
    26. Bölüm: Rakovski Protokolleri (Kapitalist Enternasyonal ve Devrimler) başlığında Dawes-Young Planından bahsediyoruz. Nedir bu? Dawes-Young Plânı: 1924’te yürürlüğe giren Dawes Plânı, Almanya’nın gerçekleştirmesi gereken yıllık (tazminat) ödeme tutarını belirliyor ve aynı zamanda ülkeyi yeniden ekonomik dengeye kavuşturmayı amaçlayan önlemler öngörüyordu. Dawes Planının yerini 1930’da Young Plânı aldı. Young Plânı, Almanya’nın ödemesi gereken savaş tazminatı sorununa nihai bir çözüm getirmeyi amaçlıyordu. Plân, 1930-1932 yılları arasında uygulandı.
    27. Bölüm: İsrail’in Kuruluşu Versay’da mı Kararlaştırıldı?
    28. Bölüm: Faşizmin Anti Sovyet Misyonu, Hitler’in Misyonuna İngiliz Desteği, Faşizmin Masonik Arka Planı, Hitler’i Kim Destekledi?
    29. Bölüm: Faşist Siyonist İşbirliği.
    30. Bölüm: Hitler Darbesi (1923) ki burada çok üstüne düşülen bir konudan bahsetmek gerek. “Toplama Kampları” düşüncesi, birçok insanın bildiğinin aksine Hitler’in bir buluşu değildir. İlk toplama kampı 1838 yılında ABD’deki Kızılderililer için yapılmıştı. 1901 yılında İngilizler, Boer Savaşı sırasında tutukladıkları Boerlere ‘kollektif hapis cezası’ uygulamak için ilk ‘toplama kampını açmışlardı. 26.000 Boer kadın ve çocuk İngiliz kamplarında açlıktan ölmüştü (Çocukların çoğu 16 yaşın altındaydı) Lenin, örnek aldığı Jakobenler Fransa’sı gibi, rejim düşmanı saydığını hiç yargılamadan doğrudan toplama kamplarına gönderiyordu. Ona göre bu kamplar “işçi okulu” idi. Fransız ihtilali sırasındaki Jakoben terörü gibi, Yahudi Bolşevik görevliler de kurbanlarını suya atarak öldürüyorlardı. Bela Kun (Aaron Kohn) ve Roza Zemlyaşka (Rozalia Zalkind), 1920 sonbaharında Kırım’daki Rus subaylarını suya atarak öldürtmüşlerdi. (Igor Bunich, “The Partys Gold,”St. Petersburg, 1992) 1920 İlkbaharında Siyonist Çekist Mikhail Kedrov (Asıl adı Zederbaum idi) 1092 Rus subayını suda boğarak öldürtmüştü.
    31. Bölüm: Henry Ford ve Adolf Hitler. Ford’un ünlü mucidi ile Hitler’in yakın dostluğunu ve 4 ciltlik Beynelmilel Yahudi kitabını yazdığını öğreniyoruz. Rusya’da da aynı fabrikanın kurulduğu; hatta Amerikan – Vietnam savaşında ABD ordusuna karşı da Ford’un kamyonlarının Vietnam tarafından kullanıldığı anlatılıyor.
    32. Bölüm: Hitler’in Yükselişi ve Wall Street. Burada da Hitler’i başa getiren Yahudi gruplarından dönemin belge ve yazılarıyla söz ediliyor.
    33. Bölüm: New York Borsasının Çöküşü.
    34. Bölüm: Hitlerin Masonik Kartı: H. Schcht.
    35. Bölüm: Thule Biraderi Rosenberg’in İngiltere Misyonu.
    36. Bölüm: SS Generali Banker Schröder.
    37. Bölüm: Berlin ve Moskova Arasındaki Loca.
    38. Bölüm: Sovyet Nazi İttifakı.
    39. Bölüm: Uluslararası Siyonizm Hitler Almanya’sına Savaş Açıyor. Siyonistlerin savaş ilanından bahsediyor. Yahudi Dünya Ligi Başkanı Bernard Lecache (1932), Daily Express (24 Mart 1933) Uluslararası Yahudi Fedarasyonu Başkanı Samuel Untermeyer (Ağustos 1933), Yahudi Terör Örgütü (Irgun) Başkanı Vladimir Jabotinsky (21 Ağustos 1933), 23. Siyonizm Kongresi Başkanı Hayim Weizmann (savaştan önce gene) hep Almanlara savaş ilanı etmişler. Bakın Hitler'e değil; Almanlara. Yani şuan bu mevcut hükumet yerine hepimize birden bir başkasının küfür etmesiyle eş değer. Gerçekten de tarih çok karmaşık, acayip ve irdeledikçe kafaların karışmaması mümkün değil. Özellikle de bunu 20. yüzyıl için söylemek oldukça mümkün.
    40. Bölüm: İspanya İç Savaşı ve Masonluk. Son bölümde ise İspanya Kralı Primo de Rivera'nın ölümü (öldürülmesi) ve cesedinin kaçırılması sonrasında masonların etkisi ve yaptıklarıyla aslında güçlerinin ne denli etkili olduğunu bir kere daha okuyarak kitabımızı bitiyoruz. Ardından İspanya iç savaşı ve son dönemde de gündeme gelen ama yazarın eklemediği Katalanların da nereden destek aldığı anlaşılıyor.
    Böylelikle uzun ve detaylı bir kitabımızın daha sonuna geliyoruz. Biraz yorucu olsa da değdi. Son kitabımızı da önümüzdeki günlerde (Yarın) bitirmeyi planlıyorum ama bakalım. Oldukça yorgun düştük bu ara. Kolay gelsin, keyifli okumalar..